‘Felsefe’ Kategorisi için ArÅŸiv

Felsefe Sözlüğü..d…

Salı, 06 Kasım 2007

DEĞER: Kişinin, isteyen, ihtiyaç duyan bir varlık olarak nesne ile bağlantısında beliren şey. İnsanların ihtiyaç ve istemeleri farklı olduğundan sayısız değer türleri vardır.

DEİZM: Vahiy ya da bir kilise öğretisi aracılığıyla edinilmiş her türlü dinsel bilgiye karşı çıkan buna karşılık belirli bir dinsel bilgi bütününü herkesin doğuştan taşıdığını ya da us yoluyla elde edebileceğini savunan görüşe denir. Deizm, tanrılık gücünün sadece yaratma işlemiyle sınırlandığını ve bir kez yaratıldıktan sonra dünyanın hiçbir işine karışmadığını eş deyişle dünyayı yönetmediğini belirtir.

Deizmin dayandığı “doÄŸal” din kavramı baÅŸlıca iç kaynaktan beslenir. İnsan usuna duyulan inanç, dogmacılığa ve hoÅŸgörüsüzlüğe yönelen vahiy öğretisinin, reddedilmesi ve tanrının düzenli bir dünyanın ussal mimarı biçiminde kavranması. Deizmciler Hıristiyanlıkta ve dünya dinlerinde görülen ibadet, inanç ve öğreti farklılıklarının temelinde evrensel olarak benimsenmiÅŸ din ve ahlak ilkelerinin, ussal bir özün bulunduÄŸunu öne sürerler.

Deizimcilere göre kendi başına doğal din, her türlü kuşku ve yozlaşmadan uzaktır. Bu yüzden us yoluyla doğrulanmış yalın ahlakı, doğrular dışında Hıristiyanlığın sonradan eklediği tüm öğelere karşı çıkarlar.

DEKARTÇILIK (Cartezyanizm): Descartes’in felsefesi Descartes, düşünsel felsefenin büyük çapta aÅŸamacılarından biridir. AntikçaÄŸ Yunan, şüpheciliÄŸinden yüzyıllarca sonra şüpheciliÄŸi temel bir yöntem olarak kullanmış ve bunu analitik geometri adı verilen matematiksel bir kesinlikle uygulamaya çalışarak yepyeni doÄŸrulara varmayı denemiÅŸtir. Temel yöntem, şöyle özetlenebilir: önce bir ilke olarak, edinilmiÅŸ bütün bilgilerinden şüphe etmeliyim ve onları bir yana bırakarak ilk ve saÄŸlam yeni bir düşünceden yola çıkmalıyım. İnsanların bütün düşünceleri birbirine baÄŸlıdır, birbirinden çıkar. Bir düşünmeyi doÄŸuran ondan önce gerçekleÅŸmiÅŸ baÅŸka bir düşüncedir. Düşünceler bir neden sonuç zinciri içerisinde sürüp gider(mekanizm) öyleyse sırayı titizlikle kovalarsam doÄŸru olmayan bir düşünceyi doÄŸru sanmaktan sakınarak düşünce zincirinin arasına yanlış bir düşünce karıştırmazsam doÄŸru olana ulaÅŸabilirim. Bu durumda benim için kesin olan tek ÅŸey şüphe etmektir. Bütün bilgilerden şüphe etmek, düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse, var olduÄŸumda şüphesizdir. Düşünüyorum öyleyse varım.şüphe edemeyeceÄŸim ilk ve saÄŸlam bilgim budur. Åžimdi, neden sonuç zincirini titizlikle kovalayarak, bütün öteki bilgileri bu temelden çıkarabilirim.

Descartes’in baÅŸlıca öğretileri ÅŸunlardır.

1)Gerçeklik, özü düşünme, olan zihin ile özü üç boyutlu uzam olan madde biçiminde ikiye ayırabilir.

2)Tanrı, zihin ve madde kavramları doğuştan gelir ve deneyimden kaynaklanmaz.

3)Felsefede doğruya erişmenin yanılmaz yöntemi, şüphe edilemez, açık ve seçik bir önerme ya da kavramlara ulaşıncaya değin her şeyden şüphe etmektir.

Descartesçi düşünürlerin çoÄŸu Descartes’in “ Düşünüyorum, öyleyse varım” deyiÅŸinde anlatımını bulan, düşünen öznenin düşündüğünden, dolayısıyla var olduÄŸundan şüphe edemeyeceÄŸi yöntemindeki önermenin, ilk ve açık seçik doÄŸru olduÄŸu görüşünde birleÅŸir. Gene Descartesçilerin büyük bir bölümü , bu ilk doÄŸru temelinde yalnızca usa dayalı bir felsefede ve bilim sisteminin kurulabileceÄŸi görüşündedir. Buna baÄŸlı olarak Dekartçılık bütünüyle usa bir :-):-):-):-)fizik geliÅŸtirilebileceÄŸini savunur.

DEMİOURGOS: Düzenleyici Tanrı… Antik Yunan düşünürü Platon’a göre ‘iyi’ ideası düzenleyici bir Tanrı’dır. Yaratmış deÄŸil biçim vermiÅŸtir. AntikçaÄŸ Yunanlılarında yaratma düşüncesi yoktur; bir sanatçı, bir mimar gibi yapma, düzenleme, biçimlendirme çabası vardır. Bu anlayışa göre dünya yoktan var edilmemiÅŸ, idealar gibi ilksiz ve sonsuz olan biçimsiz özdekten düzenlenip biçimlendirilerek meydana getirilmiÅŸtir. Platon’a göre bu biçimlendirmede örneklik eden idealardır, evrendeki bütün varlıklar bu ideal ilk örneklerine uygun olarak özdeÄŸi biçimlendirme yoluyla yapılmışlardır. Bu terim Platon’ca evren ruhu, gnostiklerce ikinci Tanrı ve Hegel’ce düşünce süreci anlamında kullanılmıştır.

DENEYCİLİK: Alm. Empirismus, Fr. empirisme, İng. empiricism

Bilgimizin biricik kaynağının deney olduÄŸunu savunan bilgi öğretisi. Bu öğretiye göre, bütün bilgilerimiz deneyden gelir; anlıkta deneyden gelmeyen hiç bir ÅŸey yoktur. YeniçaÄŸ felsefesinde deneyci bilgi öğretisinin (empirizmin) kurucusu Locke’dur. BaÅŸlıca temsilcileri F. Bacon, D. Hume, J. 5. Mill.

Karşıtı bkz usçuluk.

DETERMİNİZM: Ahlaki seçimler dahil bütün olayları, özgür iradeyi ve insanın baÅŸka türlü davranabilmesi olanağını dışlayan, önceden varolan nedenlerce belirlendiÄŸini savunan kuram. Bu kurama göre evrenin tümüyle ussal bir yapısı vardır; belirli bir durumun eksiksiz bilgisine sahip olmak, o durumun, geleceÄŸine iliÅŸkin yanılmaz bilgiyi de olanaklı kılar. Laplace’e göre, evrenin bugünkü durumu, önceki durumunun sonucu, sonraki durumunun ise nedenidir. Bir zihin, belirli bir anda doÄŸada iÅŸleyen bütün güçleri ve doÄŸanın bütün bileÅŸenlerinin karşılıklı konumunu bilebilse, küçük ya da büyük her birimin hem geleceÄŸini, hem geçmiÅŸini kesin olarak bilebilir.

Determinizm yandaşlarına göre, kuramları, ahlaki sorumluluğun kabulüne aykırı değildir. Örneğin belirli bir davranışın kötü sonuçları önceden görülebilir; bu da insana ahlaki sorumluluk yükler ve insan eylemlerini etkileyebilecek engelleyici bir dış neden oluşturur.

DİALEKTİK: Kavramlar arasındaki karşıtlık ilişkisinden yola çıkarak bunu doğruya varan süreçlerin açığa çıkarılmasında bir ilke olarak kullanan düşünme ve araştırma yolu.

Diyalektik düşüncenin baÅŸlangıcı, doÄŸayı ve evreni oluÅŸturduÄŸu düşünülen ateÅŸ, hava, su, toprak gibi ilk öğelerin (arkhe) aralarındaki karşılıklı çatışma-dönüşme iliÅŸkileri biçiminde, Sokrates öncesi fizikçilerde görülür. Daha sonra ÅŸeylerin karşıtlarından yola çıkarak var olmaları ve gene karşıtları içinde yok olmalarını ele alan Herakleitos, diyalektiÄŸi evrenin etkin bir ilkesi olarak düşünmenin öncüsü oldu. Aristoteles’e göre, bazı kabullerden yola çıkarak usavurma yoluyla bunları saçmaya indirgeyerek karşıtlarını kanıtlama tekniÄŸi anlamında diyalektiÄŸin kurucusu Elealı Zenon’du.

DiyalektiÄŸi bir yöntem olarak ilk kullanan ise Sokrates’tir. Sokrates için diyalektik, karşılıklı, karşılıklı soru-yanıt yoluyla kavramlara açıklık getirme yöntemidir. Karşı tarafın yanıtından yola çıkarak bunun gene onun düşünceleri açısından tutarsız ve çeliÅŸik olduÄŸunu göstermek, yöntemin ilk aÅŸamasıdır. Bundan sonra karşılıklı soru- yanıtlarla, tartışma konusu kavram çeÅŸitli açılardan ele alınır, açımlanır.

Sokrates’in açıklama yöntemini belirli bir varlık görüşüne baÄŸlayan Platon, diyalektiÄŸi bilgi görüşüne dayalı bir eÄŸitim yöntemi olarak geliÅŸtirdi. Ona göre diyalektik, bir varlık sıralaması içinde en alt düzeyden gittikçe yükselerek sonunda idea’lara varmak için izlenen bir öğretme ve öğrenme sürecidir.

YeniçaÄŸ felsefesinde diyalektik terimini ilk kullanan Kant’tır. Kant’a göre diyalektik yanılgını mantığıdır;; kendi halindeki us, bazı usavurma iÅŸlemlerini mantıksal sınırlarına kadar götürüp sonunda kendisiyle çatışma içine düşer. Ortaya çıkan antinomileri (çatışkıları) gidermek içinse Kant’ın “transandantal diyalektik” adını verdiÄŸi yöntem uygulanır; iki karşıt sav arasındaki çatışma, hem tezin, hem de antitezin karşıtının olanaksızlığı kanıtlanarak giderilir. Böylece Kant için diyalektik, hem usun içine düştüğü doÄŸal bir yanılgı biçimi, hem de bunu düzeltmek için kullanılacak bir eleÅŸtiri ve yanlış gösterme yöntemi haline gelir.

Diyalektik anlayışının temelinde yatan üçlü düşüncesini Kant’tan alan Hegel, buna bambaÅŸka bir anlam yükledi. Hegel’e göre, gerçekleri oluÅŸturan kavramların her biri karşıtını kendi içinde taşır. Düşünce, bir kavramdan (tez) onun içindeki karşıtına(antitez) bundan da yeniden karşıtına (yani ilk kavrama) dönmekle, diyalektik hareket içinde, iki kavramın birliÄŸini oluÅŸturan üçüncü kavrama (sentez) ulaşır. Bu süreç, düşüncenin kendisini kavramasını saÄŸlayan bilinç içeriÄŸini artırır. Hegel’e göre diyalektik, varlığı belirleyen düşüncenin kendi süreci olduÄŸu gibi dünya tarihinin de oluÅŸum ilkesidir.

Diyalektik usavurmayı Hegel’den ve Sokrates öncesi filozoflardan alan Karl Marx’a göre diyalektik tarihsel bir süreçtir; ekonomik temelli bazı toplumsal oluÅŸumların zaman içinde karşıtlarını üretmeleri, karşıtların giderek çatışmaya dönüşmesiyle de yeni oluÅŸumun etkisini ortadan kaldırması biçiminde yürür.

Diyalektik kavramı günümüzde, :-):-):-):-)fizik teriminin tam karşıtı olarak yeni ve bilimsel bir dünya görüşünü dile getirir.

DİALEKTİK İDEALİZM: Hegel’in idealizmine diyalektik idealizm denir.

Hegel, tarihin ve düşüncenin diyalektik bir süreç içinde geliÅŸtiÄŸini savunmuÅŸ, dinden siyasete, mantıktan estetiÄŸe kadar bütün alanlar için geçerli gördüğü bu sürecin Mutlak Tin’e ya da zihne (geist) varılmasıyla son bulacağını ileri sürmüştür. Düşüncenin özünde gerçeÄŸin ancak bir bütün olarak kavranabileceÄŸi yatar. Diyalektik, görünürdeki bütün farklılıkların birliÄŸe kavuÅŸtuÄŸu :-):-):-):-)fizik bir süreç “mutlak” ise, var olan her ÅŸeyi kendinde toplayandır.

Varlığın diyalektik geliÅŸim süreci, Hegel’in tin ya da zihin, bazen de idea dediÄŸi Geist’ın kendini belli bir amaca doÄŸru geliÅŸtirmesi, özgürleÅŸmesi sürecidir.Bu süreç içinde “idea” diyalektiÄŸin üçlü aÅŸamasından geçer.İlk aÅŸamada “idea” kendi içindedir ve henüz bir olanaktır. Kendini gerçekleÅŸtirmesi için ikinci bir alan gerekir, bu da doÄŸadır. Ama “idea” doÄŸada kendi özüne aykırı bir duruma düşer, kendine yabancılaşır. Bu aykırılıktan üçüncü aÅŸama olan kültür dünyasında kurtulabilir. DoÄŸada “idea”yı yönlendiren yasa olan zorunluluÄŸun yerini üçüncü aÅŸamada özgürlük alır; özgürlük, tinin devlet, sanat, felsefe ve din gibi, bireylerin üstündeki bazı kurumlarda ve o kurumlarla kendini gerçekleÅŸtirmesidir. Bu son aÅŸamada da tin üç basamak içinde kendini geliÅŸtirir. İlk basamak “öznel tin” dir ve tek tek insanların yaÅŸamındaki henüz tamamlanmamış idedir. İkinci basamak “nesnel tin”dir ve burada kendini toplum, tarih devlet olarak gerçekleÅŸtirir. Üçüncü basamak ise “mutlak tin” dir ve burada tam bilincine ulaÅŸarak kendini sanat, din ve felsefe ile ölümsüz kılar.

Diyalektik idealizm yani Hegelci diyalektik, nesneleri soyutlayarak her birini kendi başına ve deÄŸiÅŸmez özellikleri olan birimler olarak gören “:-):-):-):-)fizik” düşünce biçiminin tersine, nesneleri hareket ve deÄŸiÅŸimleri, karşılıklı iliÅŸkileri ve etkileÅŸimleri içinde ele alır. Her ÅŸey sürekli bir oluÅŸ ve yok oluÅŸ süreci içindedir. Bu süreç içinde hiçbir ÅŸey sürekli deÄŸildir; her ÅŸey deÄŸiÅŸir ve yerini baÅŸka bir ÅŸeye bırakır. Bütün ÅŸeyler çeliÅŸkili yanlar ya da yönler içerir. Bu yönler arasındaki çatışma deÄŸiÅŸimin itici gücüdür ve sonunda ÅŸeylerin deÄŸiÅŸime uÄŸramasına ya da ortadan kalkmasına yol açar. Hegel deÄŸiÅŸme ve geliÅŸmeyi doÄŸada ve toplumda somutlaÅŸan “mutlak tin”in ya da ideanın bir dışavurumu olarak görür.

DİALEKTİK MATERYALİZM: DoÄŸada ve tarihte belirleyici olan süreçlerin , kendi içlerindeki karşıtlık yoluyla oluÅŸtuÄŸunu ve bütün olayların bu maddi temelli iliÅŸkilerle açıklanması gerektiÄŸini savunan felsefe görüşü. Tarihsel materyalizm ile birlikte Marksist dünya ve tarih görüşünü oluÅŸturur. Marx ve Engels’e göre materyalim, duyularla algılanabilen maddi dünyanın zihin ya da ruhtan bağımsız nesnel bir gerçeklik olarak ele alınmasına dayanır. Marx ve Engels zihinsel ya da ruhsal süreçlerin varlığını reddetmemiÅŸler, ama düşüncelerin temelde maddi koÅŸuların ürünleri ve yansımaları olduÄŸunu savunmuÅŸlardır. Maddeyi zihin ya da ruha bağımlı olarak ele alan , zihin ya da ruhun maddeden bağımsız olarak var olabileceÄŸini savunan bütün kuramları ise, maddeciliÄŸin karşıtı olarak gördükleri idealizm altında toplamışlardır. Onlara göre, maddeci ve idealist görüşler felsefenin tarihsel geliÅŸimi boyunca uzlaÅŸmaz bir karşıtlık içinde olmuÅŸtur. Bu nedenle materyalizm ve idealizmi birleÅŸtirmeye ya da uzlaÅŸtırmaya yönelik bütün çabaların kaçınılmaz olarak karışıklık ve tutarsızlığa yol açacağını savunan tam bir maddeci yaklaşımı benimsemiÅŸlerdir.

Marx ve Engels kendi diyalektik anlayışlarını büyük ölçüde Hegel’in görüşlerinden yola çıkarak geliÅŸtirmiÅŸlerdir. Hegel deÄŸiÅŸme ve geliÅŸmeyi doÄŸada ve toplumda somutlaÅŸan Mutlak Tin’in ya da İdea’nın bir dışavurumu olarak görürken, Marx ve Engels deÄŸiÅŸimi ve geliÅŸimi maddi dünyanın doÄŸasında var olan bir özellik olarak görürüler. Bu nedenle Hegel’in yaptığı gibi olayların gerçek akışının “diyalektiÄŸin ilkeleri”nden çıkarsayamayacağını, ilkelerin olaylardan çıkarılması gerektiÄŸini savunurlar.

Marx ve Engels’in bilgi kuramının çıkış noktası, bütün bilgilerin duyular yoluyla elde edildiÄŸi maddeci öncüldür. Ama bilgiyi yalnızca verili duyu izlenimlerine dayandıran mekanik görüşün tersine bu kuram, pratik çalışma sürecinde toplumsal olarak elde edilen insan bilgisinin diyalektik geliÅŸimini vurgular. İnsanlar nesnelere iliÅŸkin bilgileri yalnızca bu nesnelerle pratik etkileÅŸim içinde ve pratiklerine denk düşen düşünceleri biçimlendirerek edinirler. Düşüncelerin gerçekliÄŸe uygunluÄŸunun, yani doÄŸruluÄŸunun sınanmasını saÄŸlayan tek araç toplumsal pratiktir. Bu bilgi kuramı, kendinde ÅŸeylerin yaratıcılığından dolayı insanların yalnızca duyumlanabilir görüntüleri bilebileceÄŸini öne süren öznel idealizme ve duyular üstü gerçekliÄŸin duyulardan bağımsız saf sezgi ya da düşünce ile bilinebileceÄŸini öne süren nesnel idealizme yanı ölçüde karşı çıkar.

Diyalektik materyalizm: doğa, toplum ve bilinç olgularını evrensel bir varlık anlayışı içinde bütünler ve bu bütünlüğün aynı çelişme yasasıyla geliştiğini meydana koyar.Diyalektik idealizm, gelişme olgusunun genel yasalarının bilimidir, öylesine ki bilimsel gelişme olgusunu bütün öğretiler içinde tek başına temsil eder. Her bilim, gerçeğin farklı alanlarındaki gelişmesini ancak o alanda geçerli yasalara bağlar, diyalektik materyalizm bizzat gelişme olgusunu genel yasalara bağlar. Bu genel yasalar, kurgusal varsayımlar değil; bizzat doğanın, toplumun ve işleyişinden çıkarılmış ve onlara uygulanarak denetlenmiş ve doğrulukları saptanmış bilimsel yasalardır. Bu yasalar, karşıtların birliği ve savaşı yasası, nicelikten niteliğe ve nitelikten niceliğe geçiş yasası, olumsuzlanmanın olumsuzlanması yasası adlarıyla anılırlar. Bu yasalar, evrende var olan her şeyin bizzat nasıl devinip geliştiğinin, süreklilikte kesintinin ve karşıtlıkların birdenbire dönüşümlerle, nasıl aşıldığının, eskinin yıkılıp yeninin nasıl oluştuğunun anahtarını verir. Diyalektik idealizm, hem bilme ve hem de yapmanın öğretisi olmakla, kuramla kılgının ( teoriyle pratiğin) bağımlılığını da ortaya koymuştur. Kuramsız kılgı ve kılgısız kuram olmaz. Kılgı kuramla başarılı olabildiği gibi kuram da kılgıdan yansır.

DİL ve LEHÇELER: Dünya üzerinde göçler arttıkça, kültürler karıştıkça yeni diller türüyor. Ama insanoğlu dillerin tam olarak ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını hala bilmiyor.

İncil’deki göndermeler dışında dillerin nasıl ortaya çıktığına dair pek bir bilgi yok. Adem ile Havva’nın bile ne dil konuÅŸtuÄŸu bilinmiyor. Bugün dünyada 2 bin 7 yüz dil ve 7 binden çok lehçe var. Sadece Hindistan’da 365 ve Afrika’da bin farklı dil konuÅŸuluyor.

Yazı ise M.Ö. 4 yüzyılda Mezopotamya bölgesinde Sümerler tarafından keşfedildi. Sümerler ve Babiller bir saati 60 dakikaya ve bir dakikayı 60 saniyeye bölüp, bugün kullandığımız saat sistemini buldular.

Bugün dünyada 2 bin 7 yüz dil ve 7 binden çok lehçe var. Sadece Hindistan’da 365 ve Afrika’da bin farklı dil konuÅŸuluyor. En zor öğrenilen Kuzeybatı İspanya’da ve güneybatı Fransa’da kullanılan Baskların dili, dünyadaki hiçbir dile benzemiyor. Mandarin, İngilizce’den sonra dünyada en çok insanın konuÅŸtuÄŸu dil. Ama ülke dili olarak en çok kullanılan ikinci dil İspanyolca.

En yeni dil güney Afrika’da kullanılan Afrikaan dili. 17. yüzyılda Roma Katolik Kilisesinin zulmünden kaçan Hollandalı ve Alman Protestanlar 18. yüzyılda Afrika’nın güneyine yerleÅŸtiler ve 20. yüzyılın baÅŸlarında Flamanca ve Almanca’nın ağırlıklı olduÄŸu ama diÄŸer dillerden de etkiler alan yeni Afrikaan dilini geliÅŸtirdiler. Bu dil, neredeyse 90 yıl içinde en çok konuÅŸulan ikinci dil halini aldı.

Kültürler buluÅŸup karıştıkça yeni diller ortaya çıkıyor. Modern ulaşım ve ticaretin neden olduÄŸu küçük yerleÅŸim birimlerinden büyük ÅŸehirlere göç, tüm dünyada dillerin geliÅŸimini etkiliyor. ÖrneÄŸin Londra’da 700 farklı dil konuÅŸuluyor. New York, Los Angeles, Mayami ve Singapur için de aynı ÅŸey geçerli. İnternetin saÄŸladığı kültürler ve bölgeler arasında serbest iletiÅŸimin de dilleri etkileyeceÄŸi kesin.

Dünyanın en küçük ülkesi Vatikan, Latince’nin resmi dil olarak kabul edildiÄŸi tek ülke. Tüm yurttaÅŸlarının aynı dili konuÅŸtuÄŸu ülke Somali. Kuzey Afrika’da yaÅŸayan Berberilerin konuÅŸtukları dil ise sadece sözlü.

DOGMA: Her türlü inceleme ve eleÅŸtirmenin üstünde tutulan, doÄŸruluÄŸu denemesiz ve tartışmasız kabul edilen ve deÄŸiÅŸmez sayılan düşünce… Genellikle dinlerin saltık gerçeklik olarak ileri sürdükleri ve baÄŸlılarından tartışmasız inanılmasını istedikleri genellikle dinsel ilkeleri dile getirir. ÖrneÄŸin Tanrı’nın evreni yarattığı böylesine bir dogmadır.

DOGMATİZM: Din ya da yetkelerce ileri sürülen düşünce ve ilkeleri kanıt aramaksızın, incelemeksizin ve eleÅŸtirmeksizin bilgi sayılan anlayış… Temelde skolastik bir anlayıştır, günümüzde deÄŸiÅŸme ve geliÅŸmeyi yadsıyan öğretileri ve anlayışları adlandırır. Özellikle :-):-):-):-)fizik öğretilerin tümü inakçı (dogmatik) öğretilerdir. Deney alanının dışında kalan bütün savlar inakçı olmak zorundadır. Bu zorunluluk Tanrı sözünden baÅŸlayıp Aristoteles’in sözüne kadar genelleÅŸmiÅŸtir. ÖrneÄŸin OrtaçaÄŸ Hıristiyan kültüründe herhangi bir kuralın gerçek sayılması için Aristoteles’in söylemiÅŸ olması yeterli sayılıyordu. Dogmatizmin zorunlu sonucu zorbalıktır. Deneylerle tanıtlanamayan kurallar, engizisyon iÅŸkenceleriyle tanıtlanmaya çalışılmıştır. Dogmatizm, suçlu olmayanın ateÅŸe atılsa bile yanmayacağı inancına kadar varmıştır. Bundan da ateÅŸe atılınca yanan kiÅŸinin suçlu olduÄŸu sonucu çıkarılmıştır. İnak(dogma)’ın inan’dan farkı, inan’ın asla tanıtlanamayacak olanı kabul etmesine karşılık, inak’ın herhangi bir yetkeye baÄŸlanan bir veriyi tanıtlamış olarak kabul etmesidir. ÖrneÄŸin ortaçaÄŸ skolastiÄŸinde herhangi bir sözü Aristoteles’in söylemiÅŸ olduÄŸunu tanıtlamak, o sözün doÄŸruluÄŸunu tanıtlamak demekti. Herhangi bir sistemde deÄŸiÅŸmez formüller düşlemek, bir düşüncenin tartışmasız kabulünü istemek, bilginin bağımlılığını göz önüne almaksızın her zaman ve her yerde geçerli saltık bilgiler olduÄŸunu ileri sürmek inakçılıktır.

DOÄžMATİKLER: DoÄŸmatikler:Bilginin imkansız olduÄŸunu iddia eden kuÅŸkucu bakış karşısında bilginin kaynağı tartışmasına hiç girmeden bilginin kesinlikle mümkün olduÄŸunu iddia ederler.Dogmatiklere göre,doÄŸru herkes için için geçerli bir bilgi türüdür.doÄŸru bilginin neden ve nasıl olanaklı olduÄŸunu açıklama ihtiyacı duymazlar ve bilginin olmadığından asla şüphe etmezler. Bilginin duyu, deney, akıl, sezgi, gözlem, vahiy, olgu…gibi yollardan elde edildiÄŸini iddia ederler.

DOĞRULAMA: Bir varsayım ya da önermenin doğruluğunu denetlemek için, deney ve mantıksal kanıtlama yoluyla yapılan işlemlerin tümü.

Doğrulanabilirlik ilkesi : Önermelerin bilimsel anlam taşıyıp taşımadığını belirlemeye yarayan bir ilke. Buna göre bilimsel anlamı olan önerme, olgusal yoldan nasıl doğrulanabileceğini bildiğimiz önermedir.

DOĞRULANABİLİRLİK: Bilimde önermelerin olgularla doğrulanabilme niteliği.

DÜALİZM: Herhangi bir alanda birbirlerine indirgenemeyen iki karşıt ilkenin varlığını ileri sürme… Bircilik ve çokçuluk terimleri karşılığıdır.

Felsefe alanında ilk dualist, antikçaÄŸ Yunan düşünürü Anaksagoras’tır. Anaksagoras, özdekle ruhu kesin olarak birbirinden ayırıyor ve sonsuza kadar da birbirlerinden ayrı kalacaklarını söylüyordu. Anaksagoras’ın nus adını verdiÄŸi bir ruh özdeksel yapıdadır ama yaratan olmak bakımından yaratanın karşısında bulunmakla, beraber birbirine indirgenemeyen temelli bir ikilik meydana getirir.

Fransız düşünür Descartes de evrendeki bütün gerçeklikleri birbirine indirgenemeyen ruh ve özdek ikiliğinde toplar. Dualizm, temelde tanrılık yer (öte dünya) ile insanlık yer (dünya) ayrımını ileri süren dinsel ikicilikten yansımıştır ve evrenin özdeksel birbirini yadsıyan gerici bir görüştür. Dualistlerin tümü idealisttir, çünkü özdensel yapının karşısında bir de ruhsal yapı olduğunu kabul ederler.

DUYUMCULUK (Şüphecilik): Duyumların getirdiği bilgini öznel olduğunu ileri süren şüphecilik. Duyumcu şüphecilik, duyumun nesnel temelin bırakıp öznel yanını ele alır. Bu bakımdan hem duyumcu hem öznelci bir yapıdadır. Antik çağ Yunan düşüncesinin ünlü şüphecileri: Pyrhon, Aenesidemos, Timon gibi düşünürler nesnelerin algıladığımız biçimde var olduklarından şüphelenmek gerektiğini ileri sürerler; çünkü her insanın duyumu başkadır ve herkes kendi duyumuyla algıladığından, başkasınınkine benzemeyen, kendine özgü bir bilgi edinir.

Aenesidemos bunu kanıtlamak için on kanıt ileri sürer. Bu kanıtlar şöyle özetlenebilir: hepimiz aynı biçimde algılasaydık hepimiz aynı düşünceleri ya da bilgileri edinirdik, oysa hepimizin çeşitli ve birbirimizinkine benzemeyen düşünceleri var. Öyleyse nesnel gerçeklik yoktur, bilgilerimizden daima şüphe etmeliyiz. Duyumcu şüpheciler, bundan, katıksız idealist bir sonuç çıkarırlar: aynı nedenin çeşitli sonuçları olabilir: güneş karartır, kızartır, eritir ve yakar, öyleyse nedensellik yoktur, nedensellik olmadığına göre oluş yoktur. Duyumcu şüphecilerin düştükleri bu yanılgı, duyumun nesnel temelini bırakıp sadece öznel yanını almanın sonucudur.

1- Bütün bilgilerin yalnızca duyumlardan geldiÄŸini, duyu algılarına dayandığını ileri süren öğreti. // Formülünü Locke’un ÅŸu ünlü tümcesinde bulur: "Daha önce duyularda bulunmayan hiç bir ÅŸey anlıkta yoktur."

2- (Ruhbilimsel açıdan) Bütün ruhsal olayları duyumlara geri götüren (indirgeyen) anlayış.

3- (Ahlak felsefesi açısından) YaÅŸamın anlam ve ereÄŸini duyu hazlarında bulan öğretiler. DuyumculuÄŸun ilk- çaÄŸda temsilcileri; Kyrene Okulu ve Epikurosçulardır. YeniçaÄŸda ise özellikle Locke ve Condillac’tır.

DÜRZİLER: Dürzilik, Fatımi halifesi Hakim Biemrillah’ı tanrı olarak kabul eden ezoterik bir inanç akımıdır. XI. Yüzyılda Suriye’de ortaya çıkan bu akımın adını kurucularından Ebu Abdullah Muhammed bin İsmail AnuÅŸtegin ed-Derezi’ den aldığı ileri sürülmektedir. Kimi araÅŸtırmacılar DürziliÄŸi İslam’ın Batıni akımları arasında saymalarına karşın, Sünni ÅŸeriatıyla olduÄŸu kadar Åžii-Batıni anlayışla da çatışan tarafları vardır.

Dürziler bugün Lübnan, Suriye, İsrail ve Ürdün’de dağınık topluluklar biçiminde yaÅŸamaktadırlar. En yoÄŸun olarak yaÅŸadıkları bölge Lübnan’ın daÄŸlık yöreleridir. Dürziler uzun yıllardan beri Lübnan dağının güneyi ile Anti-Lübnan daÄŸlarının batısı arasında kalan; kuzeyde Beyrut’tan güneyde Sur’a ve Akdeniz kıyılarından Åžam’a kadar uzanan bölgede oturmaktadırlar. Ayrıca az sayıda da olsa Avrupa, ABD ve hatta Avustralya’da da Dürzi toplulukları bulunmaktadır. Dünya üzerinde toplam sayılarının yaklaşık 350.000 kadar olduÄŸu sanılmaktadır.

Müslümanlar, Dürzileri Müslüman olarak görmezler. Oysa Dürziler kendilerini Müslüman olarak, hatta Müslümanların en doÄŸru inançlısı biçiminde deÄŸerlendirirler. Kendilerini “Muvahhidin” (Tanrı’nın birliÄŸine inananlar) olarak adlandırırlar.

DÜRZİLİĞİN KÖKENİ: Dürziler’in ırk olarak kökenleri konusu tartışmalıdır ve oldukça farklı köken kuramları ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre Dürziler’in kökeni Hititler’e ya da Galatlar’a kadar geri götürülür. Bazı araÅŸtırmacılar, eski İran kavimlerinden Persler’in ve Medler’in inançları olan Mazdeizm ile Dürzilik arasındaki benzerlikleri kanıt sayarak, Dürziler’in bu kavimlerin soyundan geldiklerini ileri sürerler. Kimi etnograflar ise Dürziler’in Asurlular tarafından sürgün edilmiÅŸ barbar bir kavmin devamı olduklarını savunurlar.

Dürziler’in kökeni hakkında bir baÅŸka görüş, bunları Fenikeliler ile ve özellikle Eski Ahit’te I. Krallar 5:6’da sözü edilen ve Süleyman Tapınağı’nın yapımı sırasında Lübnan daÄŸlarından kereste saÄŸlayan Sayda’lı işçilere baÄŸlamaktadır. Uzun yıllar boyunca Lübnan’da yaÅŸamış olan Haskett-Smith, “The Druses of Syria” (Suriye Dürzileri) adlı yapıtında: “Dürziler, kendilerinin Süleyman Tapınağı’nı yapanların torunları olduklarını ileri sürüyorlar; oysa Eski Ahit ve Yahudi tarihi hakkında bilgileri pek sınırlı” diye belirtmektedir.

Dürziler, kendilerini Arap ırkından sayarlar. Dürzilerin kökeni konusunda en çok yandaÅŸ toplamış olan görüş, Dürziler’in Yemen’deki Süryani kökenli Araplar oldukları biçimindedir. Bu görüşe göre Dürziler, büyük bir sel felaketinden sonra Yemen’den ayrılarak kuzeye göç ettiler. İslam’ın yayılması sırasında bu yeni dini benimseyerek, Lübnan’ın daÄŸlık yörelerini yurt edindiler.

Dürziler’in kökeni hakkında Batı’da geliÅŸtirilmiÅŸ olan bir söylenceye göre Dürziler, Haçlı Seferleri sırasında Lübnan daÄŸlarına yerleÅŸmiÅŸ olan Dreux Kontu ve adamlarının soyundan gelmektedirler. Bu topluluÄŸun torunları kendi dil ve dinlerini tümüyle yitirmiÅŸlerdir. Dürzi sözcüğünün kökeni de Dreux’den türemiÅŸtir.Söylenceye göre, XII. yüzyılda yörede kalıp, memleketlerine dönemeyen bu Haçlılar, Müslümanların baskısı karşısında Comte de Dreux’nün komutası altında daÄŸlara çekilmiÅŸler ve yerliler ile evlenerek ayrı bir topluluk oluÅŸturmayı baÅŸarmışlardır. XVII. Yüzyılda bu söylence daha da geliÅŸtirilmiÅŸ ve Dürziler’in başında bulunan Emir II. Fahreddin’in Lorraine hanedanı ile kan bağı bulunduÄŸu ve bu yolla ilk Kudüs Haçlı Kralına baÄŸlandığı ortaya atılmıştır. Fahreddin’in 1613-1618 yılları arasında Floransa ve Paris’te kaldığı, hem Medici hanedanı hem de Fransa Kralı XIII. Louis ile Osmalılar’a karşı ittifak kurduÄŸu bilinmektedir.

DürziliÄŸin inançsal kökeni Mısır’daki Fatımi devletine dayanmaktadır. AraÅŸtırmacılar DürziliÄŸin tarih sahnesine çıkışını, Fatımi halifesi Hakim Biemrillah’ın kendisinin tanrı olduÄŸunu ileri sürdüğü 1017 yılı olarak kabul ederler. Bu yıl Dürzilerce takvim baÅŸlangıcı biçimde deÄŸerlendirilir. Hakim’in veziri olan Hamza bin Ali, Hakim’in tanrılığına dayanan bu yeni inancı yaymak görevini üstlenir ve Hakim’in imamlığını ve tanrılığını savunan iki risale kaleme alır. Bu risalelerde Allah’ın yedi imama hulul ederek insan biçimine büründüğünü, Hakim’in özünde Allah’ı bulunduran son imam olduÄŸunu iddia eder. Hamza, Hakim’in tanrılığının yanısıra, kendisinin de peygamber olduÄŸunu ortaya atar. Hamza bu yeni inançları yayması amacıyla AnuÅŸtegin ed-Derezi’yi Suriye’ye gönderir. AnuÅŸtegin, Suriye ve civarında yaptığı propagandalarda oldukça baÅŸarılı olur. DiÄŸer taraftan 1020 yılında Hamza, Kahire’de bir camide inançlarını açıkça duyurur ve bunun üzerine Hamza karşıtı büyük bir ayaklanma baÅŸlar. Hamza, bir süre Hakim tarafından korunur ve sonra ortadan yok olur. Halife Hakim ise, giderek geniÅŸleyen ayaklanma karşısında özellikle Fustat kentine karşı müthiÅŸ bir intikam hareketine giriÅŸir. Ne var ki tam bu sırada halife Hakim de 23 Åžubat 1021 gecesi esrarengiz biçimde ortadan kaybolur. Hakim ve Hamza’nın yandaÅŸları Mısır’ı terketmek ve Suriye’de AnuÅŸtegin ed-Derezi tarafından oluÅŸturulan topluluklara katılmak zorunda kalırlar.

Zamanla güçlenen Dürziler, Haçlı Seferleri sırasında İsmaililer ile birleşerek İslam ordularına karşı Hıristiyanların yanında yeralırlar. Ancak bu dönemde o yörede yaşayan İsmaililer ile Dürziler arasındaki ilişkiler hakkında açık bir fikir edinmek olanaklı değildir. Bir çok araştırmacı bu iki mezhebi birbirine karıştırmıştır. Kesin olarak bilinen her iki mezhebin de Haçlı Seferlerinin sonuna kadar Hıristiyanların müttefiki olarak kaldıklarıdır.

Haçlı Seferlerinden sonra yörede varlıklarını sürdüren Dürziler, Kaysiler ve Yemanilerdiye iki kola ayrıldılar. Yemaniler Mercidabık savaşında (1516) Osmanlılar’ın yanında yeraldı. Daha sonraki yıllarda sık sık çıkardıkları ayaklanmalar ve kargaÅŸalıklarla Osmanlı İmparatorluÄŸundaki sorunlu topluluklardan biri olma özelliklerini sürdürdüler. Birinci Dünya Savaşı sırasında diÄŸer Arap kabileleri gibi Osmanlılar’a karşı harekete geçtiler ve Fransız iÅŸgali sonucu (1918) Osmanlı yönetiminden ayrıldılar. Fransızlar Dürziler’in yaÅŸadıkları yörede özerk “Cebel-i Dürz EmirliÄŸi”ni kurdular (1921). Dürzi EmirliÄŸi 1936 yılında kaldırıldı ve Dürziler’in bir kısmı Suriye’ye bir kısmı Lübnan’a baÄŸlandı.

4. Vasiyetlere Uymak: Bazı ahlak kurallarından oluÅŸan ve “Hasıl” da denilen vasiyetlere uyulması zorunludur. Bu kurallar:

Doğru sözlü olmak (Sıdk al-Lisan).

Kardeşlik, mezhep üyelerini koruma (Hıfz al-İhvan).

Önceki tüm ibadetlerin ve dinsel inançların terk edilmesi.

İblis’ten ve tüm kötülerden uzak durmak.

Hakim’in tek tanrı olduÄŸuna inanmak (Tevhid al-Hakim).

Hakim’in buyruk ve eylemlerine boyun eÄŸmek.

Hakim’in iradesine teslim olmak.

Öğretileri ÅŸu ÅŸekilde özetlenebilir: Yalnızca tek bir Tanrı vardır. O, bilinmez ve bilinemez, tahayyül edilemez. Yalnızca O’nun varlığını, varolduÄŸunu doÄŸrulayabilir ya da bilebiliriz. Tanrı insan biçiminde dokuz kez görünmüştür. Bunlar, bedenlenme (incarnation) biçiminde deÄŸildir, zira Tanrı bir bedene gerek duymaz, bu belirmeler daha çok bir insanın elbise giymesi gibi Tanrı’nın beden giymesi tarzında olmuÅŸtur.

Dürziler’de bilgeliÄŸe yalnızca belirli bir dinsel eÄŸitimi tamamlamış olan seçkin kiÅŸilerce ulaşılır; bunlara “akıllılar” anlamına gelen “Ukkal” denir. Bunlar baÅŸlarına beyaz sarık sararlar ve kendi aralarında özel toplantılar düzenlerler. Dürzilikte “Ukkal”in uygulamakta olduÄŸu dokuz dereceli bir hiyerarÅŸik yapılanma bulunmaktadır. İnisiyasyonun ilk yılında deneme süresini tamamlayan aday asıl üyeliÄŸe kabul edilebilir. Çıraklık devresini tamamlayan Dürzi’nin ancak ikinci yılda inancının simgesi olan beyaz sarık takmasına izin verilir ve mezhebin tüm gizem törenlerine katılmaya hak kazanır.

ÇoÄŸunluÄŸu oluÅŸturan diÄŸerleri Dürzi inançlarının yalnızca sınırlı bir bölümünü bilirler ve bunlara da “cahiller” anlamına gelen “Cuhhal” denilir. Bunlar ancak herkese açık ibadet yerlerinde buluÅŸurlar. Böylelikle iki katlı bir inançsal yapıya sahip olan Dürzilik, kendine özgü bir ezoterik yapı ortaya koymaktadır. Bu tür iki katlı inançsal yapıların özellikle Manicilik, Bogomiller, Paflikyanlar ve Batı’da Katharlar’da bulunduÄŸu bilinmektedir.

Dürzilerin inançsal ilkelerinin yalnızca bir tür inisiyasyondan geçmiş kendi mezhep üyelerine açıklanan gizler olması nedeniyle, inanç ve öğretileri tam olarak bilinmemekle beraber Musevilik, Hristiyanlık ve İslamiyet karışımı bir uzlaşımcı sentez gibi değerlendirilmektedir.

Tapınmaları gizli olduğundan törenleri hakkında güvenilir bilgilere sahip değiliz. Yüksek ağaçlıklar arasında veya dağların tepelerinde gizlenmiş kutsal yapılarında hemen hiç süsleme yoktur. Belirli bir ritüelleri ve okudukları bir duaları da yoktur, ama törenler sırasında ilahiler söyler ve kutsal kitapları okurlar.

Son olarak, sanki gizli bir örgüte benzerliklerini tamamlamak için, Dürziler’in birbirlerini tanıyabilmek amacıyla benimsedikleri iÅŸaret ve ÅŸifreler olduÄŸunu ve bunların karşılıklı olarak alınıp verilmemesi halinde gizemlerine dair tek sözcük etmedikleri bilinmektedir.

TAMPLİYELER VE DÜRZİLER: Haçlılar’ın Kutsal Topraklar’da egemen oldukları dönemde, Tampliyeler’in karşılaÅŸtığı DoÄŸu’ya özgü birçok gizemci inanç akımlarından biri de Dürzilik’tir. Dürziler’in inanç sisteminin ve ezoterik uygulamalarının Tampliyeler’i etkilediÄŸi sıkça ileri sürülen bir savdır. Bu sava göre Tampliyeler, daha sonra Avrupa’ya aktarılan ve zamanla Masonluk sistemine yerleÅŸen bir takım inanç ve geleneklerinin esinini Dürziler’den almışlardır.

Tampliyeler’in Dürziler ile bağıntısının hem tarihsel hem de geleneksel bir takım kanıtları olmakla beraber, bunun Masonluk ve Tampliyeler üzerinde ne gibi etkileri olduÄŸu konusunda yalnızca varsayımlarda bulunulabilir.

Leonard W. King’in Gnostikler ile ilgili yapıtında ileri sürdüğüne göre: “Mısır halifesi Hakim’in mezhebin kurucusu olduÄŸu ileri sürülmesine karşın Dürziler’in, Procopius’un VI. yüzyılda Lübnan ve Suriye’de hızla çoÄŸaldıklarını söylediÄŸi Gnostik mezheplerin kalıntıları olmaları daha akla yakındır. KomÅŸuları arasındaki yaygın kanıya göre Dürziler, dana ÅŸeklindeki bir puta tapınmakta ve gizli toplantılarında Roma döneminde Ophitler’e (yılanı kutsallaÅŸtıran ve ona tapan bir tarikat), OrtaçaÄŸda Tampliyeler’e ve çağımızda da Masonlar’a atfedilen törenler yapmaktadırlar.”

Bu görüşün baÅŸka yazarlarca da onaylandığı görülüyor. Ancak King’e göre, önemli ve ilginç olan nokta: “Dürziler’in kendi önderlerinin İskoçya’da gizlendiÄŸine inanmalarıdır”. KuÅŸkusuz bu, Tampliyelerin o yörede çok güçlü oldukları dönemlerden kalma bir inanıştır.

DUYUMCU ŞÜPHECİLİK: Duyumların getirdiği bilgini öznel olduğunu ileri süren şüphecilik.

Duyumcu şüphecilik, duyumun nesnel temelin bırakıp öznel yanını ele alır. Bu bakımdan hem duyumcu hem öznelci bir yapıdadır. Antik çağ Yunan düşüncesinin ünlü şüphecileri: Pyrhon, Aenesidemos, Timon gibi düşünürler nesnelerin algıladığımız biçimde var olduklarından şüphelenmek gerektiğini ileri sürerler; çünkü her insanın duyumu başkadır ve herkes kendi duyumuyla algıladığından, başkasınınkine benzemeyen, kendine özgü bir bilgi edinir.

Aenesidemos bunu kanıtlamak için on kanıt ileri sürer. Bu kanıtlar şöyle özetlenebilir: hepimiz aynı biçimde algılasaydık hepimiz aynı düşünceleri ya da bilgileri edinirdik, oysa hepimizin çeşitli ve birbirimizinkine benzemeyen düşünceleri var. Öyleyse nesnel gerçeklik yoktur, bilgilerimizden daima şüphe etmeliyiz. Duyumcu şüpheciler, bundan, katıksız idealist bir sonuç çıkarırlar: aynı nedenin çeşitli sonuçları olabilir: güneş karartır, kızartır, eritir ve yakar, öyleyse nedensellik yoktur, nedensellik olmadığına göre oluş yoktur. Duyumcu şüphecilerin düştükleri bu yanılgı, duyumun nesnel temelini bırakıp sadece öznel yanını almanın sonucudur.

DRUİDLER: Druidler kısaca Kelt rahipleri olarak tanımlanırlar. Druidlerin Kelt toplumu içindeki yerleri çok önemlidir . Toplumsal bir çok olayda rol oynadıkları gibi dağınık olan Kelt kabileleri arasında birleştirici bir rol de oynuyorlardı .

Druid sözcüğünün kökeni de tartışmalıdır. Latince’de druidae ÅŸeklinde geçer. Bu sözcük hiç bir Kelt-Roma yazıtında bulunmadığı için orjinali bilinmemektedir fakat Galya dilinde druvis ya da druvids ÅŸeklinde olduÄŸu tahmin edilmektedir. Eski İrlanda dilinde ise bu sözcük tekil olarak druí , çoÄŸul olarak druid ÅŸeklindedir. Etimolojisi bilinmemekle beraber , YaÅŸlı Plinus bu sözcüğün Yunanca dràj (meÅŸe) ve Hint-Avrupa kökenli wid- (bilmek) sözcüklerinden türediÄŸini söylemektedir. Aynı ÅŸekilde Keltlerin kutsal yerlerinden ( nemeton) bir olan Anadolu’da , Galatya’daki alanın adı da Drunemeton’dur.

Druidlerin öğretileri her şeyden önce ezoterik öğretilerdi ve sadece seçilmiş müritlere sözlü olarak aktarılırdı . Bu yüzden druidlerin öğretilerini tam olarak bilemiyoruz. Antik yazarlar ve Kelt efsane ve öykülerinden derleyebildiğimiz kadarı ile druid öğretisini belirleyebiliyoruz.

ANTİK ÇAÄž YAZARLARINA GÖRE DRUİDLER: Druidler hakkında antik kaynaklarda bazı bilgiler bulmaktayız. Druidler üzerine en ayrıntılı bilgileri edindiÄŸimiz yazarlardan biri Julius Caesar’dır. Caesar “Gallia Savaşı “ adlı eserinde druidler hakkında ayrıntılı bilgi verir: “Bütün Gallia’da sayılan ve sevilen ÅŸahıslar iki sınıfa ayrılır. Halka ise hemen hemen esir gözü ile bakılır . Kendiliklerinden hiç bir iÅŸe giriÅŸmedikleri gibi herhangi bir mesele konusunda görüşleri alınmaz. […] Yukarıda sözü edilen iki sınıftan biri Druidler, öteki ise şövalyelerdir. Birinciler din iÅŸleri ile uÄŸraşırlar, resmi ve özel kurban törenini yapar, ayinlere iliÅŸkin meseleleri yorumlarlar. Bir çok genç ders onların etrafına toplanır, son derece saygı gösterirler. Çünkü genel ya da özel bütün anlaÅŸmazlıklarda kararı bu adamlar verir. Herhangi bir suç iÅŸlendiÄŸi ya da öldürme olayı olduÄŸu ya da miras ve sınırlar hakkında bir kavga çıktığı zaman verilecek hükmü bu adamlar kararlaÅŸtırır, mükafat ve cezayı belirlerler.Herhangi bir ÅŸahıs ve ya kabile, kararlarını yerine getirmezse onların kurban kesmesini yasaklar. Bu onların en ağır cezasıdır. Bu iÅŸi yapması yasaklananlar dinsiz ve cani sayılırlar. Herkes onlardan sakınır. İliÅŸki kurmaktan ve konuÅŸmaktan çekinir. Onlara dokunsalar zarar geleceÄŸinden korkarlar. İsteseler bile hakları verilmez. Hiç bir imtiyaz elde edemezler. Bütün bu Druidlerin tek bir reisi vardır, aralarında en büyük otoriteye sahiptir. Öldüğü zaman ya mevki bakımından üstün olan biri onun yerine geçer ya da eÅŸit rütbede olanlar çoksa Druidlerin oyuna baÅŸvurur, hatta bazen silah kuvveti ile reislik için mücadele ederler. Bu Druidler senenin belirli bir zamanında bütün Gallia’nın merkezi sayılan bir bölgede, Carnut’ların arazisi içinde kutsal bir yerde toplanırlar. Bütün kavgalı olanlar her taraftan buraya gelir ve Druidlerin verdiÄŸi karar ve hükümlere boyun eÄŸerler. Öğretilerinin Britanya’da keÅŸfedilerek oradan Gallia’ya geçtiÄŸine inanırlar. Bugün bu konuyu daha derin olarak incelemek isteyenler çok kere onu öğrenmek üzere Britanya’ya giderler.

Druidler savaÅŸlardan uzak kalırlar ve baÅŸkaları gibi savaÅŸ vergisi vermezler. Askerlikle ve baÅŸka ödevlerle yükümlü deÄŸillerdir. bu kadar büyük imtiyazların cazibesine kapılan bir çok genç kendiliklerinden öğrenim için onlara gelirler çokları da aileleri ve akrabaları tarafından gönderilirler . SöylendiÄŸine göre Druidlerin okulunda bir yığın mısra ezberletilir. Bundan ötürü , bazı kimseler yirmi yıl öğrenim görürüler. Druidler öğretilerini yazıya dökmeyi günah sayarlar , oysa diÄŸer bütün iÅŸlerde , resmi ve özel hesaplarda Grek harflerini kullanırlar. Bence bunu , ÅŸu iki nedenden ötürü kabul etmiÅŸlerdir : Ya öğretilerinin halk tarafından bilinmesini arzu etmezler , ya da öğretiyi edinenlerin yazıya güvenerek hafızalarını geliÅŸtirmeyi ihmal etmelerinden korkarlar. Gerçekten de , yazının yardımı öğrencinin ezberleme çabasını ve hafızanın iÅŸlemesini körletebilir. Öğretmek istedikleri en belli baÅŸlı inanç ruhların ölmediÄŸi ve ölümden sonra bir kiÅŸiden baÅŸka kiÅŸiye geçtiÄŸidir. Bu inanç ölüm korkusunu ortadan kaldırdığı için onları kahramanlığa yönelten en büyük etki olarak görülür. Bundan baÅŸka , yıldızlar ve hareketleri , evrenin ve yeryüzünün büyüklüğü , tabiatın özü , ölümsüz tanrıların kuvvet ve kudretleri konusunda bir çok tartışmalar yaparlar ve bilgilerini gençliÄŸe aktarırlar. Bütün Gal milleti dini törenlerine son derece büyük bir baÄŸlılık gösterir . Bu yüzden fazla ağır hastalıklara yakalanmış olanlar ve ya savaÅŸta tehlike karşısında kalanlar , ya kurban olarak insan keserler , ya da keseceklerine dair adakta bulunurlar. Bu gibi kurbanlarda Druidleri rahip olarak kullanırlar . Bir insan hayatı yarine bir insan hayatı kefaret olarak ödenmezse , ölümsüz tanrıların duyduÄŸu kızgınlığın yatıştırılamayacağına inanırlar. Özel hayatta olduÄŸu gibi genel hayattada kurban töreni yaparlar. Bazıları da çok büyük heykeller yaparak sazlardan örülmüş uzuvlarını diri insanlarla doldururlar. Sonra ateÅŸliyerek yakarlar . İnsanlar alevler içinde can verirler . Hırsızlık , haydutluk ya da herhangi bir cinayet iÅŸlerken yakalananların idam edilmesinden ölümsüz tanrıların çok fazla hoÅŸlandıklarına inanırlar. Fakat bu gibi adamların sayısı eksilince masumları bile kurban etmekten çekinmezler. Bütün Gal’ler , Dis denilen tanrısal babadan doÄŸduklarını ileri sürerler ve Druidler’den öğrendiklerini söylerler.” Keltlere karşı savaÅŸan bir komutan tarafından yazılmış olsa da , burada Druidler hakkında önemli ipuçları buluyoruz. Strabon ise Geographia adlı kitabında druidlerin yaÅŸantısına şöyle deÄŸinir: “DoÄŸaüstü öğretilerine ek olarak ahlak sorunlarıyla da uÄŸraşıyorlardı. Ve bu sebeple heskesten daha doÄŸru olarak biliniyorlardı. Hem teker teker bireylerlerle ilgileniyorlar hem de toplumun iyiliÄŸi için çalışıyorlardı. Yasal olaylarda da karar verme gücüne sahiptiler. Bu suretle savaÅŸların gidiÅŸini kontrol eden ve savaÅŸa katılacak orduları denetleyen ve özellikle cinayet suçlarında karar veren kiÅŸiler olarak da biliniyorlardı. Bunlar çok sayıda olmaya devam ettikçe bir o kadar da toprağın göndereceÄŸine inanıyorlardı. Ve onlarla birlikte diÄŸerleri de ruhun ve evrenin, gelecekte bir zamanda su ve ateÅŸ herÅŸeyi yenecek olduÄŸu halde, ölümsüz olduÄŸu fikrini savunuyorlardı.” Diodorus ise druidlerden şöyle bahseder: “Druid adı verilen ve büyük saygı gören bazı filozoflar ve din adamları vardı…Adetlerine göre bu filozoflardan biri olmadıkça hiç bir kurban töreni yapılmazdı . Çünkü , sunularının tanrılara ancak tanrısal doÄŸadan nasibini almış bu adamlar vasıtası ile ulaÅŸacağına ve isteklerinin yine bu adamlar tarafından yapılması gerektiÄŸine inanıyorlardı. SavaÅŸ söz konusu olduÄŸunda da gerek düşmanları gerekse de kendi halkları onların ve ÅŸarkı söyleyen bardların sözünü dinliyorlardı.”

Romalı Hippolyte ise MS üçüncü yüzyılda druidlerle Pythagoras’çılar arasında baÄŸlantı kurar: “Druidler Pythagoras’çı felsefenin ateÅŸli savunucularıdır. Bunu onlara Pythagoras’ın müridi ve kölesi Zalmolxis öğretmiÅŸtir. Pythagoras’çı hesaplar ve büyü pratikleri sayesinde yaptıkları öngörülerle Keltler üzerinde büyük etki sahibi olmuÅŸlardır.” İskenderiye’li Clemens ise çok daha deÄŸiÅŸik bir görüs ortaya atar: “Alexander , Pythagoras’çı semboller üzerine olan eserinde Pythagoras’ın Asurlu Nazaratus’un öğrencisi olduÄŸunu ve ayrıca Brahmanlar’dan ve Galatlar’dan ders aldığını söyler.” Her iki yazarın da yazdıkları gerçekle çok iliÅŸkili olmasa da Druid öğretisinin diÄŸer ezoterik öğretilerle olan iliÅŸkisine deÄŸindikleri için anlamlıdır.

DRUIDLER’İN TOPLUM İÇİNDEKİ YERLERİ VE ÖĞRETİLERİ: Daha önce de belirttiÄŸimiz gibi Druid öğretisi sözlü olarak yayıldığı için kesin hatları ile bilememekle beraber antik yazarlar ve eski Kelt metinlerinden yararlanarak Druid öğretisinin ana hatlarını çıkartabiliyoruz.

Daha önce de Caesar’ın verdiÄŸi bilgide gördüğümüz gibi Druidler bütün Kelt kabileleri arasında saygı görmekte idi ve toplumsal olaylarda , kabileler arasında yargılama ve karar verme hakları vardı. Strabon’un da aktardığı gibi savaÅŸlarda “arabuluculuk yapabiliyorlar ve sona erdirebiliyorlardı”.

Druidler’in toplumsal görevlerinden biri de törenleri yönetmekti. Bir Druid töreninin en güzel betimlemesini Plinus vermektedir. Keltlere göre meÅŸe kutsaldı, eÄŸer meÅŸe aÄŸacı üzerinde ökse otu var ise bu onu çok daha kutsallaÅŸtırıyordu. Bu tören ise bir meÅŸe aÄŸacında yetiÅŸen ökse otunun bulunması üzerine düzenleniyordu. Tören için uygun zaman gelecek ayın altıncı günü olarak seçiliyordu ve bu gün için yemek ve kurban edilecek iki beyaz boÄŸa hazırlanıyordu. Daha sonra meÅŸe aÄŸacındaki ökse otu altın bir orak ile druidler tarafından kesiliyor ve toplanıyordu. Daha sonra da boÄŸalar kurban ediliyordu. Bu tören daha sonraları “yeni yıl” törenleri ile de iliÅŸkili olduÄŸundan , günümüzde “ yılbaşı çiçeÄŸi” diye satılan bitkilerin aslında ökse otuna benzedikleri ve bu geleneÄŸi yaÅŸattıklarını görürüz.

Bazı antik çağ yazarları Druidlerin ayrıca insan kurban edildiği törenleri de yönettiklerini yazmaktadırlar.

Toplumsal statülerinin ötesinde Druidler’in en büyük iÅŸlevi gerek dini gerek toplumsal alanda büyük bilgi sahibi olmaları ve bunu yeni nesillere de aktarmaları idi. Kelt ülkesinin bir çok bölgesinden , tanınmış Druidler’den eÄŸitim almak üzere bir çok öğrenci gelirdi. Bu özelliklerinden ötürü ola gerek , Pomponius Mela Druidler’i “BilgeliÄŸin Üsdatları” ( Magistri Sapientiæ ) diye adlandırır.

Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi Druidler öğretilerini kesin olarak sözlü aktarıyorlar ve adayın hafızasında tutmasını istiyorlardı. Ayrıca Druid öğretisine göre sözün bir enerjisi vardı ve dikkatli kullanılması gerekiyordu.

Antik kaynaklarda Druidlerin öğretileri farklılıklar göstermektedir. Caesar’ın da aralarında bulunduÄŸu bir çok yazara göre Druidlerin öğretileri :-):-):-):-)fizik öğretilerdi ve ruhun ölümsüzlüğü üzerine kurulmuÅŸtu. Daha önce de gördüğümüz Kelt mitlerinde olduÄŸu gibi Druidler de ruhun bedenden bedene geçtiÄŸini , çeÅŸitli kalıplarda varlığını sürdürdüğünü ileri sürmektedir. Geleneksel anlatım bu inancı daha önce Tuân Mac Cairill öyküsünde gördüğümüz gibi sürekli :-):-):-):-)morfozlar ÅŸeklinde sembolize ediyordu. Kelt efsanelerindeki “dev” motifi de aynı zamanda yabani , evrimleÅŸmemiÅŸ olan kiÅŸiyi sembolize etmekteydi. Tuân Mac Cairill öyküsünde olduÄŸu gibi balık ise :-):-):-):-)morfozda ileri bir aÅŸamayı sembolize ediyordu. :-):-):-):-)morfozlar ile anlatılmak istenen en önemli olay ise , Druid öğretisinin temeli olan erginleme idi. Druidler’in yanına öğretiyi öğrenmek ve yetiÅŸmek için gelen adaylar belli sınavlardan geçerler, diÄŸer erginlenmeye dayalı öğretilerde olduÄŸu gibi ölüm ve yeniden doÄŸma sembolizmi ile derece atlarlardı. Orta ÇaÄŸ boyunca varlığını sürdürecek şövalyelik kurumunun da kaynağını Druid öğretilerinden aldığı düşünülmektedir. Strabon Druidler’in ruhun ölümsüzlüğüne olan inançları ilginç bir açıklama yapmakta ve Druid inançlarına göre Evrenin ve insanların ruhunun yok edilemez, hatta zaman zaman ateÅŸ ve su galip gelse de ÅŸeklinde inanıldığını belirtmektedir. Ruhun ölümsüzlüğüne olan inançları , daha önce de belirttiÄŸimiz gibi Druidlerin antik yazarlar arasında , Pythagorasçı olarak tanınmalarına neden olmuÅŸtur. Hallstatt döneminde, Keltler’in Grekler ile iliÅŸkileri olsa da Druid öğretisi ve Kelt inançları Pythagorasçılık’tan farklıdır. Diodorus’a göre ise Druidler “filozof ve teologlar”dır. Aynı zamanda tanrılar ile iletiÅŸim kurma yeteneÄŸine sahiptirler. Druid öğretisinin önemli bir bölümünü de astronomi ve takvim bilgisi teÅŸkil etmektedir. Antik ÇaÄŸ yazarlarının bir çoÄŸu buna deÄŸinmektedir. Druidler’in bilgilerinin bir bölümü de ÅŸifalı otlar üzerinedir. Druidler’in bitkiler konusunda çok bilgili olduklarını ve ilaçlar hazırladıklarını biliyoruz. Bu bilgileri o dönem yazarları tarafından bilinmekle birlikte bazıları tarafından da büyücülük olarak yorumlanmıştır. Günümüze Asterix çizgi romanına kadar gelen “kazan kaynatan” druid imajı da buradan doÄŸmaktadır. Druidler’in tıp üzerine çalışmaları daha sonra eÄŸer ‘doktor’ Hristiyan ise mucize , eÄŸer Hristiyan deÄŸilse de büyü diye yorumlanmıştır.

Druid Öğretisinde Kutsal Yerler

Druid öğretisine göre , evren üç bölümden oluÅŸmuÅŸtu. Bunlardan birincisi üzerinde yaÅŸadığımız toprak , ikincisi Fomorianlar’ın , hayaletlerin ve kaybolmuÅŸ ruhların bulunduÄŸu yeraltı ve üçüncüsü Batı adalarının ve Avalon’un olduÄŸu Görünmeyen Dünya ya da Öteki Dünya. Keltlerin evrenin her üç bölümü için de deÄŸiÅŸik inanışları vardı. Üzerinde yaÅŸadığımız yerde daha sonra da göreceÄŸimiz gibi en çok aÄŸaçlar ve korular kutsaldı. Kutsal alanlar buralarda seçiliyor ve toplantılar buralarda yapılıyordu. Koruların dışında daÄŸlar da kutsaldı. Druid öğretisine göre daÄŸlar ilhamın geldiÄŸi , tanrısal varlıkların insanlarla konuÅŸtuÄŸu yerlerdi. Bir çok daÄŸ ve tepe güneÅŸ tapımı için kullanılıyordu. Hristiyanlığın geliÅŸinden sonra da bu daÄŸlar kutsallığını korumuÅŸtur. ÖrneÄŸin Fransa’daki Mont-Saint-Michel önce güneÅŸ tapımı için kullanılan daha sonra da Hristiyanlığın kutsal yerlerinden biri olan tepelere bir örnektir. DaÄŸların Druidler için bir önemi de buralardan çok daha iyi astronomik gözlemlerin yapılabilmesidir. Bunlar dışında su kaynaklarının da kutsal olduÄŸundan daha önce söz etmiÅŸtik.

Yeraltı dünyası ise daha gizemlidir. Yeraltı dünyasına açılan kapılar ise maÄŸaralardır. MaÄŸaralar bir çok deÄŸiÅŸik inanca esin kaynağı olmuÅŸlardır. MaÄŸaralar solunum sistemine benzetilmiÅŸ , Keltler tarafından canlı olduÄŸu kabul edilen yeryüzünün soluk alıp verdiÄŸi yer olarak düşünülmüştür. Bazı maÄŸaralardan doÄŸal olaylara baÄŸlı olarak garip sesler gelmesi ise hem buralarda bilinmeyen canlıların yaÅŸadığına hem de yeraltı ruhlarının varlığına kanıt sayılmıştır. MeÅŸhur Fingal MaÄŸarası da bu maÄŸaralardan biridir. İskoçya’da bulunan bu maÄŸaranın eski adı an Uaimh Binn , “Melodili MaÄŸara” idi. Bu maÄŸaradan gelen sesler - belki de kuÅŸ sesleri- öte dünyadan gelen sesler olarak yorumlanıyordu. İrlanda’da da bu tür maÄŸaraların olması , İrlanda bardlarının “MaÄŸaralar” adı verilen bir öykü dizisi oluÅŸturmasına da kaynaklık etmiÅŸtir. Ne yazık ki bu öykülerden günümüze sadece bazı parçalar ulaÅŸabilmiÅŸtir. MaÄŸaralar yeraltı dünyasına , “Periler Ülkesi”ne bir geçiÅŸ olarak kabul edildiÄŸi gibi bazı yeteneklerin de kazanıldığı bir yer olarak görülmüştür. MaÄŸaralara girip çıktıktan sonra çalgısını ustalıkla kullanan çalgıcı öyküleri de bu inancın bir uzantısıdır. Aslında Druid öğretisine göre -elimizde çok fazla kanıt olmasa da- maÄŸaraların aslında bilinçaltını ya da insanın kendi içine yapılan yolculuÄŸu temsil ettiÄŸini ve maÄŸaraya girip çıkma motifinin erginlenmenin bir adımını oluÅŸturduÄŸunu düşünebiliriz. MaÄŸara içinde uyuyan kahraman ya da maÄŸara içinde yaÅŸayan bilge motifinin de böyle bir sembolizm ile iliÅŸkili olduÄŸunu düşünebiliriz. Adalar etrafları sularla çevrili olduÄŸu için gerek fiziksel gerekse ruhsal olarak çevrelerinden soyutlanmış , izole edilmiÅŸ yerler olarak kabul edilirlerdi. Bu görüşle adalar hem tanrıların barınması için hem de ölülerin ruhlarının yer alması için ideal yerlerdi . Adalar ayını zamanda inziva yerleri idi. Bu bakımdan insanın kendi kendine dönmesi, ada gibi kendini soyutlaması da ada sembolizmi ile belirtilir.

Adanın etrafının sularla kaplı olup çevresinden soyutlanmış olması , buraların yargı için de ideal olduklarının düşünülmesine neden olmuÅŸlardır. Ayrıca burada kara veren yöneticiler de insan etkisinden uzak sadece tanrıları dinleyerek karar veriyor diye inanılıyordu. Pagan Avrupa’sında adalar bazı tanrılara kutsaldı. ÖrneÄŸin Isle of Man, Manannan MacLir’e ; Baltık Denizi’nde bulunan Rügen Adası , Rugevit’ e kutsallardı. Keltler arasında ölenlerin ruhlarının batı adalarına gittiÄŸi inancı yaygındı. Bu inanç Orta ÇaÄŸ boyunca da Kral Arthur efsanesinde olduÄŸu gibi varlığını sürdürecekti. Orta ve Yeni ÇaÄŸ boyunca varlığını sürdüren ve Keltler’den kalan bir baÅŸka inanış da “hayalet ada” inanışıdır. Keltler de bazı adaların yok olup sonradan ortaya çıktıklarına inanıyorlardı.

Druid Öğretisinde Ağaç Kültürü

Sembolik olarak aÄŸaç yeraltı dünyası , yer ve gök arasında bir baÄŸlantıyı temsil etmektedir. Kelt sembolizminde en önemli olarak meÅŸe gücü ve elma aÄŸacı ölümsüzlüğü sembolize eder. AÄŸacın bir önemi de üzerinde tanrıların habercileri olan kuÅŸları barındırmasıdır. Kökleri ise geçmiÅŸe , yeraltına doÄŸru gider. Bu yüzden efsanelerde ölülerin ruhları dallar arasında ya da aÄŸaçların gövdelerinde bulunurlar. Kutsal korular Druidler için kutsal mesajı aldıkları ve erginlenmenin olduÄŸu yerlerdir. Druidler buralarda , nemeton denilen kutsal yerlerde açık havada ritüelleri gerçekleÅŸtirirlerdi. Bu yüzden de Druidler’den günümüze tapınaklar binaları kalmamıştır.

Druidler , ellerinde bir aÄŸacın küçük bir sembolü olan deÄŸnekleri taşırlardı. Bu deÄŸnekler druidin gücünün belirtisi olduÄŸu kadar bunlarda sihir gücü de olduÄŸuna inanılırdı. Ayrıca bu deÄŸneklerin yapıldığı madde ya da aÄŸaç taşıyanın toplum içindeki yerini de belirttiÄŸinden büyük önem taşımakta idi. Druidler için kutsal olan bir bitki de ökse otu idi. Bununla iliÅŸkili törenlerin nasıl yapıldığını yukarıda incelemiÅŸtik. Ökse otu aynı zamanda ay sembolizmi ile de ilgili idi. Bu nedenle Druidlerin meÅŸe üzerindeki ökse otunu kesmek için kullandıkları orak da hilal biçiminde idi. Ökse otu aynı zamanda üzerinde bulunduÄŸu aÄŸacı ruhu ve eliksir’i olarak da kabul ediliyordu. Aynı ÅŸekilde ökse otunun bir baÅŸka adı da “MeÅŸe suyu” idi.

Ogam

Daha önce de belirttiÄŸimiz gibi Druidler öğretilerinin sözlü olarak yayılmasını istiyorlar ve kesinlikle yazılı hale getirmiyorlardı. Bunun nedenleri arasında öğretilerinin ezoterik olması ve yazılı olanın öğretinin anlatımındaki deÄŸiÅŸikliklerle deÄŸiÅŸememesi vardır. Druidler’in öğretilerini sözlü olarak aktarmaları onların yazıyı bilmedikleri ya da küçümsedikleri anlamına gelmemelidir. Tam tersi olarak yazıya çok büyük saygı göstermiÅŸler ve dikkatli kullanmışlardır. Bir Druid yazısı olmamakla birlikte bazı deÄŸneklerin ve kutsal kayaların üzerinde iÅŸaretler kullanmışlardır. Ogam adı verilen bu iÅŸaretler Keltlere özgüdür ve bir tür ÅŸifreli yazıdır. TaÅŸların üzerlerinde ve ahÅŸap malzemelerde , özellikle de deÄŸneklerde rastlanmıştır. Ogamlar mantık olarak Grek ateÅŸ iÅŸaretlerine benzemekte idi. AteÅŸ iÅŸaretleri yerine atılan çentiklerden oluÅŸuyordu ve her bir çentik sayısı bir sese karşılık geliyordu.

Aslında Ogamların yazıdan da öte bir sembolizmi vardı. Her bir iÅŸaret aynı zamanda bir aÄŸaca ya da bir hayvana da karşılık gelebiliyordu . Bunu tam tersi olarak da belli ÅŸekilde ve düzende dizilen aÄŸaçlar bir anlam verebiliyordu. Druides’ler diÄŸer ezoterik topluluklardan farklı olarak, druidler aralarına kadınları da kabul ediyorlardı ve bunlar druides adını alıyorlardı. Druideslerin inisiyasyonlarının nasıl olduÄŸu bilinmemekle birlikte özellikle savaşçıların ve asillerin yetiÅŸmesinde büyük payları olduÄŸu bilinmektedir. Bu durum Orta ÇaÄŸ efsanelerinde sık sık geçen “Bilge Kadın” motifine de kaynaklık etmektedir. Orta ÇaÄŸ efsaneleri ile ilgili bölümümüzde göreceÄŸimiz gibi bu kadınlar şövalyenin yolculuÄŸu boyunca karşısına çıkarlar ve inisiyasyonda yardımcı olurlar. Druidesler eÄŸitimde olduÄŸu kadar , ilaç hazırlamada , ÅŸifalı bitkilerin bulunmasında da söz sahibi idiler.

Druideslerin özellikle İskoçya’da Sein Adası’nda toplandıkları ve buraya erkekleri almadıkları söylenir. Söylenceye göre burada dokuz druidesin (Gallizenæ) öndeliÄŸinde kendini adamış genç kızlar vardı. Halk arasında druideslerin burada sihir ve büyü ile uÄŸraÅŸtıkları düşünülür, hatta hava olaylarına hükmettikleri, istedikleri hayvanın ÅŸekline girdikleri de söylenirdi. Hristiyanlığın yayılmasından sonra druid inançlarını tamamen silmek isteyen Hristiyanlar, druidesleri halkın gözünde cadılara çevirmiÅŸler ve halkı onlara düşman etmeyi baÅŸarmışlardır. Bard’lar Kelt toplumlarında, genellikle konularını kahramanlık destanları olarak seçen ozanlara bard denilirdi. BaÄŸlı oldukları ÅŸefin yanında bulunurlar, onun baÅŸarılarını da kutlarlardı. Bard daha çok Galya’da kullanılan bir isimlendirme idi, çünkü bu ozanlara Galya’da bard denildiÄŸi gibi, Bretagne’de Barzh, İrlanda’da da Fil ( çoÄŸulu filid ) denilmekteydi. Barzh’ların dini karakterleri çabuk kaybolmasına karşın, bardlar, ilham ve sanat yeteneklerinden olsa gerek, saygı görmeye devam etmiÅŸleridr.

Filid ise yedi dereceli idi. Derece elde taşınan deÄŸneÄŸe göre belli oluyordu. Böylece sıralama Ollamh (altın deÄŸnek), Anruth (gümüş deÄŸnek) ve geri kalan beÅŸ derece (bronz deÄŸnek) ÅŸeklinde oluyordu. Bardlar ile ilgili önemli bir nokta da müzisyen Druidler ile karıştırılmamaları gerektiÄŸidir. Bir çok Kelt dini törenine müzik eÅŸlik etmekle beraber, bu törenlerde müzik aletini çalan druidler bardlardan farklı idi. Kelt efsanelerinde müzik aletleri önemli bir yer tutmaktadır. Dagda ve Lug’un sihirli arpları vardı. Efsaneye göre bu aletler üç farklı tür müzik çalmaktaydılar. Bunlardan birincisi güldürüyor , ikincisi aÄŸlatıyor , üçüncüsü de uyutuyordu. Bu inanış , Keltler’in, müziÄŸin insan üzerindeki etkisini incelediklerini göstermektedir. Bardlar ise ÅŸiir okurken, aynı zamanda cruth denilen bir tür lir de çalarlardı. Galya’da Roma iÅŸgalinden sonra , yerli dili kullandıkları için , gözden düşen bardlar burada MS. İkinci yüzyıldan itibaren kaybolmaya baÅŸlamışlardır. Bardlar Galya’da dini sınıftan sayılmalarına raÄŸmen , İrlanda’da sonraları aÅŸağı sınıftan kabul edilirlerdi. Gal ülkesinde ise , özellikle Breton prensler tarafından çok tutulan bardlar varlıklarını Orta ÇaÄŸ’a kadar sürdürmüşlerdir.

Nitekim ben de Yöntem AraÅŸtırmaları’nda, böyle bir bütünleyiÅŸin Tarih ve tarihsel DoÄŸruluk olarak sürekli bir akış halinde bulunduÄŸunu benimsedim. Bu temel uzlaşım noktasından yola çıkarak, felsefe insanbilimin iç çeliÅŸkilerini gün ışığına çıkarmaya giriÅŸtim ve kimi kurumlarda da, seçmiÅŸ bulunduÄŸum yöntembilimsel düzlem üzerinde, bu güçlüklere getirilebilecek geçici çözümlerin bir taslağını yaptım. Ancak yine söylemek bile fazla ki, eÄŸer Tarih ile DoÄŸruluk bütünleyici deÄŸilseler, eÄŸer olgucuların [pozitivistlerin] ileri sürdükleri gibi, yalnızca Tarih’ler ve DoÄŸruluk’lar varsa, o zaman çeliÅŸkiler ve bireÅŸimsel asmalar bütün anlamlarını yitirirler. Bu nedenle, eldeki yapıtı kaleme alırken su temel sorunu ele almak bana gerekli göründü: bir insan DostluÄŸu var mi?”

Demek ki Sartre , Varlık ve Hiçlik ’te “varlık” ı tanımlarken, bu kez de Diyalektik Us’un EleÅŸtirisi ’nde bu varlığın bir “varoluÅŸ ideolojisi” ni saptamak istiyor yukarıdaki soruyu sorarak: “Bir insan DoÄŸruluÄŸu var mi?” (“GerçekliÄŸi var mi?”) Aslında bu soru, bir insan gerçekliÄŸinin olup olmadığının sorusudur. Çünkü, “insan”, “varlık” olarak, bir varoluÅŸ kazanabilmek için, ilk önce, bir “gerçekliÄŸe” sahip olmak zorundadır. Zira, bu gerçeklik çerçevesinde ve bu gerçeklik tarafından “insan” ancak bir varoluÅŸ elde eder. Ve onu biçimlendirir. İşte, bu biçimlendirme iÅŸinde, varlığın, bu gerçeklik dolayısıyla - yaratmış olduÄŸu gerçeklik dolayısıyla –“proje” ler yapması ve onlara göre bir varolma çizgisi çizmesi söz konusudur.

Salt bu nedenle Sartre , “varlık” ı tanımlarken,onda,“benliÄŸin kendisine doÄŸru yönelen bir iliÅŸki”den çok, “…doÄŸrudan doÄŸruya bu benliÄŸin kendisi”ni bulmuÅŸtur.Çünkü, varlığın içinde bulunduÄŸu sorun, onun, “kendi benliÄŸini olumlama olgusu”dur. “Olumlama olgusu” ise, kabullenmek ve yadsımak olgularının arasında sürekli bir gidiÅŸ geliÅŸ, sürekli bir devimdir. Bu gidiÅŸ geliÅŸ, bu devim, varlığın gidiÅŸ geliÅŸ ve deviminden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Onlar, belirli bir süreç oluÅŸtururlar. Bu süreç ise, varlığın oluÅŸma sürecidir.OluÅŸma ile birlikte bu süreçte, varlık, gerçeklik kazanmaktadır. Gerçeklik kazanma olgusu, bir çok gerçeklik kazanma biçimlerini ve yollarını yapısında barındırır doÄŸal olarak.

Felsefe Sözlüğü..c…

Salı, 06 Kasım 2007

ÇELİŞME: İki kavramın ya da yargının birbirini dışta bırakması. Birbirine ters olma, birbirini tutmama.

ÇEVRECİLİK: İng. environmentalizm; Fr. environementale; Alm. Environmentalismus

Günümüz felsefesi bağlamında daha çok "Yeşil" siyaset felsefesiyle örtüşen çevrecilik ilkin çevrenin insan üzerindeki etkisini ya da çevrenin insan davranışını belirlemedeki önemini vurgulayan bir öğreti olarak boy göstermiştir. Bu anlamıyla çevrecilik insan dış koşulların ürünü; doğal, toplumsal ve kültürel koşulların toplamı olarak gören anlayışa karşılık gelir.

Buna karşılık . yüzyılın son çeyreğinde iyiden iyiye kendini hissettiren çevrecilik ya da çevre felsefesi, doğayı iliklerine kadar sömüren ya da onu istediği gibi yoğurabileceğini sanan insanoğluna yöneltilen bir "uyarı felsefesi"dir.

1950lerde uç veren Leopold’un "Toprak EtiÄŸi"nden tutun da Naess’in 1970′lerde geliÅŸtirdiÄŸi köktenci çevre etiÄŸi "Derin Ekoloji" ya da "ekosofı"ye kadar tüm çevreci öğretiler, bilimsel ve teknolojik geliÅŸmelerin arkasına sığınıp doÄŸayı hiçe sayan, doÄŸanın da hakları olduÄŸunu unutan insanlığa bu "yoksayış"ın onarılamaz sonuçlarını durmaksızın hatırlatır.

Her ne kadar bugün varılan noktada insanın kendi çıkarları uğruna kökünü kurutamayacağı canlı türü hemen hemen yok gibi olsa da insanın kendisinin de bir canlı türü olduğu unutulmamalıdır.

ÇOKÇULUK: Gerçekliğin açıklanmasında birden çok ilkenin temelde bulunduğunu kabul eden öğreti.

ÇÖZÜMLEME: Bileşik olanı ayırarak çözmek. Bir bütünü parçalara ayırmak.

ÇÖZÜMLEYİCİ (Analitik) FELSEFE: Alm: Analytische Philosophic, Fr: Philosophie Analytique, İng. Analytical Philosophy

20. yy. başından beri özellikle Anglosakson dünyasında yaygınlaşan dil çözümlemelerine dayalı, felsefe yöntemini geliştiren ve felsefenin görevini mantıksal dil çözümlemesiyle sınırlayan felsefe akımının tümüne verilen ad.

Felsefe Sözlüğü..b…

Salı, 06 Kasım 2007

BEĞENİ: Güvenilir, ince ayrımlara varan bir duyguya dayanan estetik yargılama ve değerlendirme gücü; güzeli çirkinden ayırma yetisi.

BELİT (Aksiyom): Başka bir önermeye götürülemeyen ve tanıtlanamayan, böyle bir geri götürme ve kanıtı da gerektirmeyip, kendiliğinden apaçık olan ve böyle olduğu için öteki önermelerin temeli ve ön dayanağı olan temel önerme. Ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonucu varılır. Belitlere dayanan bir felsefe, belitlerin yanlışlığı meydana çıkınca çöker.

1) Mantık: Mantıkta belit terimi, bir ÅŸeyi tanıtlamak için kullanılan tanıtlanmayı gerektirmeyecek kadar açık ilke anlamını veriri tanıtlanmayı gerektirmediÄŸi gibi tanıtlanamazda. Çünkü tanıtlama, daha da açıklamak demektir, buysa daha çok açıklanamaz. Her belit bir ilkedir, ama her ilke bir belit deÄŸildir. ÖrneÄŸin, “her bütün kendini meydana getiren parçalarından büyüktür” ilkesi bir belittir, buna karşı Einstein’in görelilik ilkesi bir belit deÄŸildir. :-):-):-):-)fizik dünya görüşünün ürünü olan bütün mantıklar, “bir ÅŸey kendisinin aynıdır” önermesiyle dile getirilen özdeÅŸlik ilkesini belit saymışlardır. Hegel’in diyalektik mantığı bunun doÄŸru olmadığını meydana koymuÅŸtur. Bir ÅŸey kendisiyle bile aynı deÄŸildir, çünkü sürekli olarak deÄŸiÅŸmektedir.

2) Matematik: nicelikler arasındaki orantıları dile getiren zorunlu önermeler, matematikte belit adıyla tanımlanırlar. ÖrneÄŸin, “bir üçüncü niceliÄŸe ayrı ayrı eÅŸit olan nicelikler birbirine eÅŸittir”, “eÅŸit niceliklere eÅŸit nicelikler eklenirse toplamları da eÅŸit olur”. Matematiksel belit, mantıksal belitin niceliklere uygulanmasıdır. Aralarında baÅŸkaca bir anlam ayrılığı yoktur.

3) Dekartçılık: Descartes ve baÅŸta Spinoza olmak üzere izdaÅŸları felsefelerini belitlere dayarlar. ÖrneÄŸin Descartes, felsefesini “düşünüyorum, öyleyse varım” belitinden çıkarak kurmuÅŸtur. Spinoza’da ünlü Etika’sında örneÄŸin, “baÅŸka bir ÅŸeyle tasarlanmayan ÅŸeyin kendisiyle tasarlanması gerekir” gibi belitlerden yola çıkar. Ne var ki, ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonuca varılır. Bundan baÅŸka, bu belitler, “parçalarının toplamı bütüne eÅŸittir” gibi belitler gücünde deÄŸildirler. Daha açık bir deyiÅŸle, Dekartçıların belitleri öznel, kendilerince belit sayılmış belitlerdir. Nitekim Cogito’nun yüzyıllarca önceki biçimini çürütmek için, “bin altın düşünüyorum, öyleyse bin altınım var” önermesi ileri sürülmüştür.

BETİMLEME (Tasvir): Somut gerçekliği içinde bir nesnenin, kendine özgü belirtilerini elden geldiğince tam ve açık seçik bir biçimde gözönüne serme.

BİÇİM (Form): Nesnelerin dış görünüşü. :-):-):-):-)fizikte bir nesnenin, gizil ilkesi olan, hammaddeden ayırt edilen etkin belirleyici ilkesi.

BİLGİ: Öznenin amaçlı yönelimi sonucunda,özne ile nesne arasında kurulan iliÅŸkinin ürünü olan ÅŸeydir.Nesnelere yönelen özne onlar üzerine düşünerek,zihinsel bir etkinlik geliÅŸtirir.Bu etkinlik sonucu kavramlara ve kavramlardan da önerme ve çıkarımlara varılır.Bilgi aktı,özneden objeye bilinç etkinliÄŸidir.Bilgi akt’ları algılama,anlama ve açıklama ÅŸeklinde olabilir.

Algılama aktı,somut nesneler üzerinde yapılan duyu deneyleri sonucunda elde edilir.Anlama aktı,doÄŸruyu bütünüyle sezgisel yada zihinsel anlamadır.Açıklama aktı,bir ÅŸey hakkındaki ilk bilgiden yola çıkarak son bilgiye ulaÅŸma çabasıdır.Bilgi çeÅŸitleri 6′ya ayrılır

a) Gündelik Bilgi: İnsanların sıradan deneyimleri sonucu elde ettikler bilgilerdir.Neden-sonuç ve yönteme dayanmaz.kişinin algı ve sezgilerine dayanır.Bilimsel ve geçerli değildir.Sistemsizdir

b) Dinsel Bilgi: Özne ve nesne arasındaki bağ,yüce bir varlık tarafından belirlene bir inanç sistemine dayanıyorsa buna dinsel bilgi denir.dinsel bilgi değişmez,kesin bir bilgidir.Amacı insana manevi yaşam ve yaratan hakkında inanca dayalı bilgi vermektir

c) Teknik Bilgi: Öznenin nesneyi pratik amaçları için değiştirme ve ve ondan alet yapma bilgisidir.Pratik bir bilgi olup insana yarar ve kolaylık sağlar.

d) Sanatsal Bilgi: Sanatçı,nesneye yönelerek onda gördüğü bir şeyi elindeki malzemeyle ifade etmeye çalışmasıdır.Yara gibi bir amacı yoktur.Doğadaki nesneleri kullanmasına rağmen,doğada olmayan bir güzelliği eserine katar

e) Bilimsel Bilgi: İnsanın aklıyla belli bir konuya yönelerek elde ettiği yöntemli, sistemli, düzenli, geçerli, kanıtlana bilinir ve denetlene bilinir nesnel bilgiye denir.

1) Formel Bilimler: Konusunu doğadan almayan yani duyu ve deneyime dayanmayan fakat duyular üstü bir ideal varlık alanını ele alan bilim dallarıdır(matematik.mantık) Formel bilimler,sembolleri kullanarak kendilerini ifade ettikleri için aynı zamanda bir ideal;yani yapay anlatım biçimidir.Bundan dolayı diğer bilimlerle oranla daha nesneldir.Doğa insan bilimleri sembolleri kullanarak daha nesnel olmayı amaçlar

2) Doğa Bilimleri: Nedensellik ilkesine göre,yani aynı koşullar altında hep aynı sonuçların çıkacağı ilkesine dayanan doğa bilimleri deneysel yöntemi temele alır.konu alanı içinde doğa bilimleri(fizik),yaşam bilimleri yer alır.Temel özelliği olgusal ve deneysel olmalarıdır.Olgusaldır.Çünkü olgular ile neden-sonuç ilkesini araştırır.Nedenseldir.Çünkü;Doğa bilimleri genel, kesin,tümel,doğru yasalara ulaşmayı amaçlar.

3) İnsan Bilimleri: İnsanı değişik boyutlarıyla inceleyen bilgi türüdür.İnsan bilimleri;antropoloji,sosyoloji,psikoloji,siyaset bilimi,dil bilimi ve tarihtir.Bu bilimler insanın yapıp ettikleriyle ve ne yapacaklarıyla ilgilenir.Fakat kesin bir yasaya varamazlar.

f) Felsefî Bilgi: Felsefi bilgi,evreni,varlığı,insanı,doğayı parçalara ve konulara bölmeden bir bütün olarak anlamaya çalışır.Felsefi bilgi insanın aklıyla ortaya koyduğu tümel düşüncelerdir.Felsefi Bilgi;araştırma ve eleştiriye dayalıdır,akla dayanır.Mantık ilkelerine dayalı akıl yürütmelerdir,Soyut ve kavramsal olduğu için evrenseldir,birleştirici ve bütünleyicidir,Özneldir,bir bitmişlik yoktur.

BİLGİCİLİK (Sofizm): Eski Yunan’da İ.Ö 5. yüzyılın ikinci yarısından İ.Ö 4. yüzyılın baÅŸlarına deÄŸin para karşılığı felsefe öğreten gezgin felsefecilerin (sofistler) oluÅŸturdukları akıma bilgicilik denir.

Sofist deyimi, bilgeliÄŸi yeÄŸleyen öğreti, bilgi öğretmeni, siyasada yararlı olma sanatı, söz söyleme sanatı anlamlarında kullanılmıştır. İ.Ö 5. yüzyıl, antik çaÄŸ Yunan felsefesinde bilgicilik akımının egemen olduÄŸu çaÄŸdır. İlk düşünür sayılan Thales’den beri ortaya atılan sayısız varsayımlar, sonunda insan zekasını ÅŸahlandırmış ve bütün olup bitenleri yeniden gözden geçirerek kıyasıya eleÅŸtirmeye yöneltmiÅŸti. DoÄŸa bilimlerinin denetiminden yoksun insan düşüncesi, varlığın temeli konusunda daldığı hayal aleminden kendisine dönüyordu. Bilgicilik akımının inceleme amacı, insanın kendisiydi. Protagoras’ a göre , “insan her ÅŸeyin ölçüsü” ydü. Bilgi, teorik bir merak deÄŸil, pratik bir yarar olmalıydı. Protagoras “tanrılara gelince, ben onların ne var olduklarını ne de yok olduklarını bilirim” diyordu. Bilgici Hippias, giydiÄŸi elbiseyi kendisi diktiÄŸi için “ bağımsızlığa kavuÅŸmakla” övünüyordu. İnsan her türlü yapma baÄŸlardan kurtulmak ve insansal yasanın (nomos) yerine doÄŸal yasa (physis) konulmalıydı.

Bilgiciler , özdekçi düşünceleri sürmekle beraber, ürünü oldukları idealist çizgiyi sürdürmüşler ve dünyayı tanıma olanağını yadsımışlardır. İşte bu idealist çizgidir ki, bir yandan bilgicilik akımını yozlaştırarak felsefeyi güzel söz söyleme sanatına dönüştürürken diğer yandan idealist ilkelerin gelişmesi sürecini doğurmuştur.

BİLİM NEDİR: Sözlüklerde ve ansiklopedilerde bilimin değişik tanımları vardır. Sanırım bu tanımların hiçbirisi bilimi eksiksiz olarak açıklayamaz.

Cumhuriyet’te ve Cumhuriyet Bilim Teknik’te bilimin tanımı ya da açıklaması çok yapılmıştır. Bunlara bir yenisini eklemenin bir yararı olabilir mi? Bu soruyu, biraz minder dışına kaçarak yanıtlama olanağı vardır. AÅŸkı binlerce yazar anlatmıştır. Gene de, her gün yeniden anlatılmaktadır ve insanoÄŸlu var oldukça anlatılmaya devam edilecektir. Ama hiçbirisi aÅŸkı eksiksiz anlatamamıştır ve anlatamayacaktır. Belki bilim de böyledir; onun eksiksiz bir tanımı yapılamaz. Ancak, bir temele dayanabilmek için, bir yerden baÅŸlamak iyi olacaktır.

TDK sözlüğünde bilim şöyle tanımlanıyor: Bilim: "Evrenin ya da olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışan düzenli bilgi." "Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi."

"Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir ereğe yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci."

Bilim ile uğraşan bir kişinin bu tanımları yeterli bulmayacağını söylemeye gerek yoktur. Bu nedenle, bilimin eksiksiz bir tanımını yapmaya kalkışmak yerine, onu açıklamaya çalışmak daha doğru olacaktır.

İnsan doğaya egemen olmak ister!

Derler ki insanoğlu varoluşundan beri doğayı bilmek, doğaya egemen olmak istemiştir. Bu nedenle, insan varoluşundan beri doğayla savaşmaktadır. Son zamanlarda, bu görüşün tersi ortaya atılmıştır: İnsan doğayla barış içinde yaşama çabası içindedir.Bence bu iki görüş birbirlerine denktir. Bazı politikacıların dediği gibi, sürekli barış için, sürekli savaşa hazır olmak gerekir.

Gök gürlemesi, ÅŸimÅŸek çakması, Ay’ın ya da GüneÅŸ’in tutulması, hastalıklar, afetler, vb. doÄŸa olayları bazen onun merakını çekmiÅŸ, bazen onu korkutmuÅŸtur.

Öte yandan, bu olgu, insanı, doğa korkusunu yenmeye ve merakını gidermeye zorlamıştır. Korkuyu yenebilmenin ya da merakı gidermenin tek yolunun, onu yaratan doğa olayını bilmek ve ona egemen olmak olduğunu, insan, önünde sonunda anlamıştır. Peki, insanoğlunun doğayla giriştiği amansız savaşın tek nedeni bu mudur? Başka bir deyişle, bilimi yaratan güdü, insanoğlunun gereksinimleri midir?

Elbette korku ve merakın yanında başka nedenler de vardır. İnsanın (toplumun) egemen olma isteği, beğenilme isteği, daha rahat yaşama isteği, üstün olma isteği vb. nedenler bilgi üretimini sağlayan başka etmenler arasında sayılabilir. İnsanın korkusu, merakı ve istekleri hiç bitmeden sürüp gidecektir. Öyleyse, insanın doğayla savaşı (barışma çabası) ve dolayısıyla bilgi üretimi de durmaksızın sürecektir.

Bilim Neyle Uğraşır?

Bilimin asıl uğraşı alanı doğa olaylarıdır. Burada doğa olaylarını en genel kapsamıyla algılıyoruz. Yalnızca fiziksel olguları değil, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel vb. bilgi alanlarının hepsi doğa olaylarıdır. Özetle, insanla ve çevresiyle ilgili olan her olgu bir doğa olayıdır. İnsanoğlu, bu olguları bilmek ve kendi yararına yönlendirmek için varoluşundan beri tükenmez bir tutkuyla ve sabırla uğraşmaktadır. Başka canlıların yapamadığını varsaydığımız bu işi, insanoğlu aklıyla yapmaktadır.

Bilimin Gücü

Bilim, yüzyıllar süren bilimsel bilgi üretme sürecinde kendi niteliğini, geleneklerini ve standartlarını koymuştur. Bu süreçte, çağdaş bilimin dört önemli niteliği oluşmuştur: çeşitlilik, süreklilik, yenilik ve ayıklanma.Şimdi bunları kısaca açıklamaya çalışalım.

Çeşitlilik: Bilimsel çalışma hiç kimsenin tekelinde değildir, hiç kimsenin iznine bağlı değildir. Bilim herkese açıktır. İsteyen her kişi ya da kurum bilimsel çalışma yapabilir. Dil, din, ırk, ülke tanımaz. Böyle olduğu için, ilgilendiği konular çeşitlidir; bu konulara sınır konulamaz. Hatta, bu konular sayılamaz, sınıflandırılamaz.

Süreklilik: Bilimsel bilgi üretme süreci hiçbir zaman durmaz. Kırallar, imparatorlar ve hatta dinler yasaklamış olsalar bile, bilgi üretimi hiç durmamıştır; bundan sonra da durmayacaktır.

Yenilik: Bir evrim süreci içinde her gün yeni bilimsel bilgiler, yeni bilim alanları ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, bilime, herhangi bir anda tekniğin verdiği en iyi imkânlarla gözlenebilen, denenebilen ya da var olan bilgilere dayalı olarak usavurma kurallarıyla geçerliği kanıtlanan yeni bilgiler eklenir.

Ayıklanma: Bilimsel bilginin geçerliği ve kesinliği her an, isteyen herkes tarafından denetlenebilir. Bu denetim sürecinde, yanlış olduğu anlaşılan bilgiler kendiliğinden ayıklanır; yerine yenisi konulur.

BİLİMSEL TOPLUMCULUK = BİLİMSEL SOSYALİZM: (Os. İlmî sosyalizm, Fr. Socialisme scientifique) Marksist sosyalizm… Bilimsel toplumculuk deyimi, Alman düşünürü Karl Marx’ın sosyalizmini ütopyacı ya da düşçü sosyalizmden ayırır. Marx’ın materyalist ve tarihsel diyalektiÄŸine bilimsel adının verilmesi, bu diyalektiÄŸin bilimsel bir yönteme, deney ve gözlemlere dayanması ve bunlarla doÄŸrulanması nedenine dayanır. Karl Marx, toplumsal deÄŸiÅŸimlerin, doÄŸasal deÄŸiÅŸimlerde olduÄŸu gibi, belli yasalara baÄŸlı olduÄŸunu göstermiÅŸtir. Yasalara baÄŸlılık, bilimselliÄŸin nedenidir. Bilimsel sosyalizm, üstün kiÅŸilerin düşünsel tasarımlarına deÄŸil, nesnel gerçekliÄŸin belli yasalarına baÄŸlıdır. Bilimsel sosyalizm, Marksizmin ayrılmaz bir parçasıdır ve sosyo-ekonomik yasaların kesin bir zorunluÄŸudur. Bu zorunluk, eskimiÅŸ üretim iliÅŸkileriyle gittikçe geliÅŸen üretim güçleri arasındaki uyuÅŸturulamaz karşıtlığın doÄŸurduÄŸu bilimsel bir zorunluktur.

BİLİNÇ: (Os. Åžuur, İstiÅŸ’ar, Zamir, Hatır, İdrâk, İlim, Vukûf, Vicdân, Hissi bâtın, Hissi nefis, Akide, İtikat, İnsâf, Derûn; Fr. Conscience, Al. Bewusstsein, Selbstbewusstsein; İng. Consciousness, İt. Coscienza) İnsanın çevresini ve kendisini anlamasını saÄŸlayan anlıksal süreçlerin toplamı.

1. Etimoloji: Osmanlıca ÅŸuur anlamını veren Türkçe bilinç terimi bilmek mastarından, Osmanlıca vicdan anlamını veren Türkçe bulunç terimi bulmak mastarından türetilmiÅŸtir. Bu türetimde Osmanlıca terimlerin Arapça anlamları göz önünde tutulmuÅŸtur. Her iki anlam da Hind-Avrupa dil grubuna baÄŸlı Fransızca, İngilizce ve İtalyancada aynı terimle dilegetirilir. Terim, Hind-Avrupa dil grubunun kesmek ve yarmak anlamlarını veren skei kökünden türemiÅŸ, Latince aynı bilgilere sahip olduklarından ötürü kiÅŸiler arasında kurulan dayanışma anlamını veren conscientia sözcüğü aracılığıyla bu dillere geçmiÅŸtir. Terimin bu dillerdeki ilk anlamı bulunç (Fr. Conscience morale)’tu, sonradan bilinç (Fr. Conscience psychologique) anlamına kaymıştır.

2. :-):-):-):-)fizik: :-):-):-):-)fizikte bilinç insandan bağımsız bir güçtür ve insana verilmiÅŸtir, evrensel ya da Tanrısaldır. :-):-):-):-)fizik düşünme dizgesi içinde yer alan idealizme göre de bilinç, maddeden ayrı ve bağımsız bir güçtür. Bu savda temellenen idealizm antikçaÄŸ Yunan düşünürü Anaksagorasla baÅŸlar. Anaksagoras nus adı altında bir evrensel us düşünmüş ve onu maddenin karşısına koymuÅŸtur. Aristoteles’in deyiÅŸiyle, "Anaksagoras, nusun yaratan ve maddenin yaratılan olduÄŸunu söylemiÅŸtir. Çünkü her ÅŸey bir aradayken nus gelip düzenlemiÅŸtir". Bu anlayış, bilinç’le maddeyi birbirinden tümüyle ayrı ÅŸeyler sayan Descartes’dan geçerek, onu, evrenselleÅŸtiren Hegel’de ulaşır. Hegel’e göre önce evrensel bir bilinç vardı ve bütün doÄŸa bu evrensel bilincin ürünüdür, doÄŸa diyalektik evriminin sonunda, gene bu bilince ulaÅŸarak kendi kendini tanıyacak ve evrim böylelikle son bulmuÅŸ olacaktır. İdealist akımın karşısında yer alan ve antikçaÄŸ Yunan düşünürü Demokritosla baÅŸlayan materyalist akım, kaba ya da Vülger materyalistler adıyla adlandırılan bilim-öncesi materyalistlerinin bilinç’i maddeyle aynılaÅŸtırmalarıyla uçlaşır. Bunlara göre de, "KaraciÄŸerin safra salması gibi beyin de bilinç salar". İdealist akımın düştüğü yanılgı kadar yanlış olan bu sonuç, bilim-öncesi materyalistlerinin gerçekte tekyanlı :-):-):-):-)fizik düşünme sistemine baglılıklarından doÄŸmaktadır.

3. Ruhbilim: Ruhbilimde bilinç terimi, öznenin kendini seziÅŸi ya da kendinin farkına varışı anlamında kullanılır, algı ve bilgilerin anlıkta izlenmesi süreci olarak tanımlanır. GeniÅŸ anlamda bilinç, usun kullanılmasıdır. Ruhbilimsel açıdan insan, kendi varlığını ancak bilinciyle aÅŸabilir. Türk Dil Kur umunca bilinç’le ilgili çeÅŸitli ruhbilim terimleri önerilmiÅŸtir (Bk. Ruhbilim Terimleri Sözlügü, TDK. yayını, birinci baskı, s. 35-36): Anımsamayı saÄŸlayamayacak aÅŸamadaki öğrenme bilinçdışı öğrenme (İng. Subliminal learning), belli bir anda insanın aynı zamanda algılayabileceÄŸi nesnelerin toplamı bilinç geniÅŸliÄŸi (İng. Span of consciousness), bilinç sürecini denetlediÄŸi ilerisürülen beyin yeri bilinç katı (İng. Seat of consciousness), hekime duyulan güvensizlik ya da utançtan ötürü verilmesi gereken bilgileri saklama bilinçli direnç (İng. Conscious resistance), bir küme yaÅŸantının ötekilerden ayrılarak kendi içlerinde örgütlenmesi bilinçliliÄŸin bölünmesi (İng. Split-off consciousness), nesne ve olaylara karşı uyanık bulunma durumu bilinçlilik (İng. Consciousness), belli bir anda bilinçte bulunmayen ama anımsanıp bilince çaÄŸrılabilen anıların bilinçteki yeri bilinç öncesi (İng. Foreconscious, Preconscious), Fröydcülüğe göre baskıya alındıklarından ötürü doÄŸrudan anımsanmamakla beraber gizli yollardan bilinci ve davranışları etkileyen etkenlerin tümü bilinçsiz bellek (İng. Unconscious memory), kiÅŸinin bilincinde olmadığı ve ancak davranışlarıyla yansıtabildiÄŸi eyleme geçme isteÄŸi bilinçsiz güdülenme (İng. Unconscious motivation) terimleriyle dilegetirilmektedir.

4. Diyalektik: Diyalektik materyalist felsefeye göre bilinç; insanın düşüncesi, duygusu, iradesi, karakteri, heyecanı, anlağı, kanısı, sezisi vb. gibi bütün anlıksal süreçlerinin toplamıdır. Nesnel gerçekliÄŸin insandaki yansıtıcısıdır. Maddesel olan insan beyninin bir özelliÄŸidir. Önce maddesel doÄŸa vardı. DoÄŸasal evrim insana ve bilinç’e kadar geliÅŸti. Bilinç elbette doÄŸasal, eÅŸdeyiÅŸle maddi bir üründür ama maddeyle ayrılaÅŸtırılamayacağı kadar aynılaÅŸtırılamaz da. Nitekim çocuk da annesinin ürünüdür ama annesinin aynı deÄŸildir. Bilinç, toplumsal bir üründür ve dil’le sımsıkı bağımlıdır. Dil olmaksizin bilinç de olamaz. Çünkü dil, baÅŸkaları için gerçekleÅŸen pratik bilinçtir. Hayvanın ön ayaklarının elleÅŸmesi ve ellerin emekte kullanılmasıyla baÅŸlayan insanlaÅŸma, zorunlu toplumsallaÅŸma olgusundan geçerek, dil-bilinç olgusunu meydana getirmiÅŸtir. Bilinç olgusu, insanların yaÅŸma biçimlerinin ürünüdür. Öyleyse pek açıktır ki bilinç, insanların yaÅŸama biçimlerini yansıtır. Ama bilinç sadece yansıtmakla yetinen basit bir ayna deÄŸil, belirmesiyle birlikte diyalektiÄŸe girmiÅŸ etken bir güçtür. "Bir sarayda, bir kulübedekinden baÅŸka türlü düşünülür". Ama saray koÅŸullarından doÄŸan saray düşüncesi de saray koÅŸullarını etkiler ve deÄŸiÅŸtirir. Marksist diyalektik ipinin iki ucundan biri eylem (pratik), öbürü de bilinç (teori)’dir. ÇeÅŸitli yanlış anlamalar ve yorumlar bu ipin iki ucunu birden elde tutamamaktan doÄŸmaktadır. İnsansal giriÅŸkenlik (Fr. Initiative), bilinç’le gerçekleÅŸir. İnsan, olaylardan oluÅŸan bilinciyle o olaylara egemen olabilir. Bilim-öncesi felsefede insanların yaÅŸarna biçimleri düşünme biçimleriyle açıklanırdı, oysa düşünme biçimleri yaÅŸama biçimlerinin sonucuydu. İnsan, bilimsel olarak bunun bilincine vardıktan sonradır ki, bilinç’li etkenliÄŸiyle yaÅŸama biçimlerini de deÄŸiÅŸtirmeye baÅŸlamıştır. Hiç bir ÅŸeyi deÄŸiÅŸtiremeyen hayvansal çabayla her ÅŸeyi deÄŸiÅŸtirebilen insansal çaba arasındaki tek fark, insansal çabanın bilinç’li oluÅŸudur. Engels şöyle der: "Bilinçli amaç, istenmiÅŸ bir erek olmaksızın hiç bir ÅŸey meydana gelmez". Bilinç, insanın, kendisini çevreleyen ÅŸeyleri farketmesini, algılamasını ve algıladıktan sonra kavramasını gerçekleÅŸtirdiÄŸi gibi istemesini ve istediÄŸini yapmasını da gerçekleÅŸtirir. Marx da Alman İdeolojisi adlı yapıtında şöyle der: "İşte ancak ÅŸimdi, yani temel tarihsel iliÅŸkilerin dört uÄŸrağını gözden geçirdikten sonra insanın bir de bilinç’i olduÄŸunu görüyoruz (Marx’ın saptadığı temel tarihsel iliÅŸkilerin dört uÄŸrağı: 1. ihtiyaçları karşılayan araçların üretimi, 2. Yeni ihtiyaçlar üretimi, 3. Soyun üretimi, 4. İşbirliÄŸi, eÅŸanlamda belli bir üretim tarzı üretimi uÄŸraklarıdır. O. H.). Ama gene de bu, arı bir bilinç deÄŸildir. Çünkü ruh, daha baÅŸlangıçta hava tabakaları, sesler, kısaca konuÅŸma biçiminde beliren maddenin yükü altına sokulmuÅŸtur. Bilinç ne kadar eskiyse dil de o kadar eskidir. Dil, baÅŸkalari için varolan ve ancak bundan ötürüdür ki benim için de gerçekten varolan pratik bilinç’in ta kendisidir. Dil, tıpkı bilinç gibi, baÅŸkalarıyla iliÅŸki kurma zorunluÄŸundan doÄŸmuÅŸtur. Nerede bir iliÅŸki varsa orada insansal bir ÅŸey vardır. Hayvanın hiç bir iliÅŸkisi yoktur, hayvanın baÅŸkalarıyla iliÅŸkisi onun için bir iliÅŸki deÄŸildir. Demek ki bilinç, baÅŸlangıcından beri bir toplumsal üründür, insanlar varoldukları sürece de öyle kalacaktır". Demek ki insan topluluÄŸunun dışında insan bilinci olamaz. Bilincin ürünü olan düşünce de, kendisinin maddi iskeleti olan dilin dışında varolamaz. Bundan ötürü bilinç, ilk anından beri dil temeli üstünde biçimlenir. Engels, konuÅŸmanin ortaya çıkışının, maymun beynini adım adım bilinçlendirerek insan beynine dönüştürdüğüne özellikle dikkatleri çekmiÅŸtir.

BİLİNÇALTI: (Tr. Ruhbilim) Altbilinç teriminin anlamdaşı… Gerçekte bilinç süreçleri olmadıklari halde bilinç süreçleri üstünde etkisi bulunan ruhsal süreçler’i dilegetiren altbilinç ya da bilinçaltı deyimi, diyalektik felsefeyle idealist felsefeler açısından baÅŸka anlamlar taşıdığı gibi çeÅŸitli yerli ve yabancı sözlüklerde çeÅŸitli tanımlarla açıklanmaktadır. İdealist felsefeler onu, bilinç eÅŸiÄŸini aÅŸamayan eksik algıların biriktiÄŸi bilinçdışı bir bölge saymışlardır. Öyle ki, Alman düşünürü Leibniz’in bulanık algı (Os. idrâkâtı müpheme, Fr. Perception obscure) adını verdiÄŸi bu eksik algıların bıraktığı bilinçdışı izler bu bölgede toplanıyor ve zaman zaman bilinci etkiliyordu. Bu bölge, esrarlı bir bölgeydi ve bilinmesi olanaksız izlerle doluydu. Bir zaman sonra Avusturyalı hekim Freud bu bölgenin sırlarını çözmeye çalışacaktı. Kimi sözlükcülerin güçsüzce bilinç (Os. Zayıfça ÅŸuûr, Fr. Faiblement conscient) deyimiyle dilegetirdikleri bu bölge, Freud’cülere göre unutulmuÅŸ ya da törebilimsel baskılarla bilincin dışına atılmış anı ve isteklerin gizlendiÄŸi bir bölgedir. Bu bölgedekiler bilince çıkmak için çabalarlar ve insanı hasta ederler. Kimi sözlükçüler onu belli belirsiz edindiÄŸimiz bilinç deyimiyle tanımlamaktadırlar. Kimi sözlükçüler de eÅŸikaltı (Os. Mâdûnüşuûr, Fr. Subliminal) deyimiyle anlamdaÅŸ sayarlar (ÖrneÄŸin Bk. Cuvillier, Nouveau Vocabulaire Philosophique, Paris 1967, s. 178). Buna karşı Alman düşünürü Schopenhauer onu bilinmesi olanaksız bilinç temeli olarak tanımlar, daha açık bir deyiÅŸle, düşünüre göre bilinci bu bilinmesi olanaksızlar yönetmektedir. Oysa bilinçaltının ya da altbilincin bilinemeyecek hiç bir yanı yoktur. Herhangi bir olguyu algıladığımızda onunla birlikte ve onunla iliÅŸkili olarak bir takım yan olgular da algılarız, ama ne onların üstünde durur ve ne de dilegetiririz. Bu yan olgular, temel olguyla iliÅŸkili olduklarından, temel olgu üstündeki faaliyetlerimizde kimi zaman etken olurlar. Ya da önceden bildiÄŸimiz, ama bu anda düşünmediÄŸimiz öyle ÅŸeyler vardır ki bu andaki temel düşüncemizi, onunla iliÅŸkili olduklari için, etkilerler. Altbilinç ya da bilinçaltının bütün esrarı bundan ibarettir.

BİLİNMEZCİLİK: Gerçek ve mutlak varlığın, kendinde nesnelerin (Tanrı gibi) bilinemeyeceği kanı ve öğretisi. (Agnostisizm) Bilme: Bir şeyin ne olduğunun bilincine varma.

BİREYCİLİK:

1- (Genel olarak)

a. Bütüne, genele değil de, bireye, tek olana üstünlük tanıyan görüş.

b. Bireyin kendine dayanması eğilimi.

2- (Fizikötesi açısından)

a. Yalnızca tek olanın, bireyin bağımsız gerçekliği olduğunu;

b. Gerçekte yalnız bireylerin bulunduğunu, tümel terimlerin gerçeklikte hiç bir karşılığı olmadığını savunan öğreti.

3- (Yöntem- bilim açısından) Tarihsel ve toplumsal olayların açıklanmasını bireysel ruhbilime dayandıran görüş.

4- (Gelenekçiliğin karşıtı olarak) Kurulu düzene eleştirmeden uyma yerine, bireylerin toplumda hertürlü kurum, inanç, kanı ve eylem üzerinde tartışıp bunları yargılamaları gerektiğini savunan görüş (düşünce bağımsızlığı).

5- Toplumun kendi başına bir ereği olmadığı gibi, kendini kuran bireylerin üstünde bir ereğe araç da olmadığını savunan görüş. // Bu görüşe göre , toplumsal kurumların ereği: a. bireylerin mutluluğu, b. bireylerin yetkinliği olmalıdır; böylece, bireyin ereğine erişmesi için toplum ve devlet yardımcı araç olacaktır.

6- Kişiliğin ve kişisel sorumluluğun kaldırılamayacağını dile getiren görüş.

7- Yaşamın, özellikle toplumsâl yaşamın tek kişiler üzerinde kurulduğunu ileri süren ve bu tek kişileri özce aynı türden ve eşit haklı olarak kabul eden öğreti (aydınlanma felsefesi).

8- Başkalarıyla karşılaştırılamayan niteliksel özelliği ve bir kezliği içinde bireyin kendi değeri üzerindeki kanı (Shaftesbury, Herder)

9- Seçkin bireycilik: Bütün bireyleri eşit görmeyip, kimi bireylere özel koşulları ve özel nitelikleri dolayısıyla ayrı bir yer veren görüş.(Nietzsche)

10- (Ekonomik yaşamla ilgili bireycilik): Her bireyin özgür olarak kendi ölçülerine göre kendi ekonomik işlerini düzenleyebileceğini savunan görüş. (Bırakınız Yapsınlar ilkesi)

BİLİNEMEZCİLİK: (Os. Lâedriye, Lâirfâniye, Lâyûrefîye; Fr. Agnosticisme, Al. Agnosticismus, İng. Agnosticism, İt. Agnosticismo)

Nesnelerin kendiliklerinin hiç bir zaman bilinemeyeceÄŸini ilerisüren felsefe akımı… Bilinemezcilik terimi, ilkin, İngiliz düşünürü Huxley tarafından Yunanca bilinemez anlamını veren agnôstos sözcüğünden türetilerek kendi öğretisini adlandırmak için kullanılmıştır ve pek yenidir. Terim, daha sonra, geriye götürülerek bütün bilinemezci öğretileri kapsamıştır. Bilinemezcilik, tarihsel olarak, bilimin denetinden yoksun insan düşüncesinin düştüğü büyük yanılgılara bir tepki olarak belirmiÅŸtir. Bu tepkiyi ilkin antikçaÄŸ Yunan bilgicileri göstermiÅŸlerdir, duyumcu olan bu sofistlere göre bilgi duyuların sonucudur, duyularımızla elde ettiÄŸimizin dışında baÅŸkaca hiç bir bilgiye eriÅŸemeyiz. Her kiÅŸinin duyusu kendine göre olduÄŸundan her kiÅŸinin bilgisi de zorunlu olarak kendine göre olacaktır, herkes için geçerli bir bilgi olamaz. İnsan, kendisi için bilinebilecek tek ÅŸeyle, kendisiyle yetinmelidir. AntikçaÄŸ Yunanlıları, tarihsel koÅŸulları içinde, bu tepkiyi göstermekte haklıydılar. Ne var ki bilinemezcilik akımı Kant’dan, Auguste Comte’dan, Spencer’den, William James’den geçerek yüzyılımızın ilginç düşünürleri Sartre’lara ve Camus’lere kadar sürüpgelmiÅŸ bulunmaktadır. Kant’a göre ancak görünen bilinebilir, öz bilinemez:, "Bizler sırlarla dolu bir evrende bir rüyanın rüyasını görmekteyiz. Gerçekte bildiÄŸimiz hiç bir ÅŸey yoktur. BildiÄŸimizi sandığımız ÅŸey sadece olaylardır. O olaylar ki, bilmediÄŸimiz bir objeyle asla bilemeyeceÄŸimiz bir süjenin birbirlerine olan iliÅŸkisinden doÄŸmuÅŸtur". Amerikalı pragmacı William Jamese göre, "İnsanın evrendeki durumu, bir kedinin kitaplıktaki durumu gibidir. Görür ve iÅŸitir, ama hiç bir zaman anlayamaz". Pozitivist Auguste Comte’a göre, "Nesneler üstü :-):-):-):-)fizik kadar nesnelerin kendisi fizik de bilinemez. Bilim, bu iki bilinemez alanın ortasında, sadece duyularımızla algıladığımız deney ve gözlemlerin konusu olan olgularla uÄŸraÅŸabilir". Akıma adını koymuÅŸ olan on dokuzuncu yüzyıl İngiliz düşünürü Huxley de aynı kanıdadır. Yirminci yüzyılın Fransız düşünürü Camus’ye göre de, "Evren uyumsuzdur ve bilinemez. İşte aÄŸaç sertliÄŸini duyuyoruz. Bu kadarla yetinmek zorundayız. Bilim, giderek bize elektronların bir çekirdek çevresinde toplandıkları görünmez bir gezegenler takımından söz edecektir. Bu bir varsayımdır. Böylece dönüp dolaşıp ÅŸiirin alanına geldiÄŸimizi ve hiç bir ÅŸeyi bilemeyeceÄŸimizi anlarız"… Bütün bu yanlış düşünceler çaÄŸdaÅŸ diyalektiÄŸi bilmemenin ya da bilmez görünmenin sonucudur. :-):-):-):-)fizik bilinemezcilik haklıdır, çünkü :-):-):-):-)fizik birtakım gerçekdışı tasarımlarla uÄŸraşır, gerçek olmayan ÅŸey yok demektir ve yok olan ÅŸey de elbette bilinemez. Oysa bilimci olduklarını iddia eden bütün bilinemezcilik’ler bilimdışıdırlar, çünkü bilimin konusu olan nesnelerin kendilikleriyle bilimin amacı olan bilinebilirliÄŸi yadsımaktadırlar. Bu bilinemezcilik’lere, çaÄŸdaÅŸ diyalektikten çok önce, Alman düşünürü idealist Hegel gereken karşılığı vermiÅŸtir: "Bir nesnenin bütün niteliklerini biliyorsanız nesnenin kendiliÄŸi (Fr. Chose en soi, Al. Ding an Sich, Os. Bizâtihi ÅŸey)’ni de biliyorsunuz demektir. Geriye bu nesnenin sizin dışınızda vorolmasından baÅŸka hiç bir ÅŸey kalmamaktadır. Duyularınız size bu gerçeÄŸi de öğrettiÄŸi zaman Kant’ın o ünlü bilinmez’inin geri kalan yanını da kavramış olursunuz". Bununla beraber Kant, yaÅŸamının son yıllarında, "inana yer bırakmak için bilgiyi sınırlandırmak" istediÄŸini itiraf etmiÅŸtir. Gerçekten de bilinemezcilik her zaman Tanrıbilimden ve dolayısıyla egemen sınıflardan yana olmuÅŸtur. Çünkü nesnel gerçekliÄŸin bilinemeyeceÄŸini söylemek, insanları inana çağırmak demektir. Ünlü bir diyalektikçi şöyle der: "Böylesine görüşlerin niçin ilerisürüldüğü sorulabilir. Çünkü bilgi ışık saçar, ışıksa herkesi hoÅŸnut etmez. Karanlık çıkarlar ancak karanlıklarda elde edilir. Bilgiyle aydınlanan insan daha önce göremediÄŸi ve yapamadığı birçok ÅŸeyi görebilir ve yapabilir. Buysa karanlık saçan sömürücülerin ölesiye korktukları bir ÅŸeydir". Bilinemezcilik, biçimle özü ayrıştırmaktan ve görünüşten gerçeÄŸe geçememekten doÄŸmuÅŸtur. AntikçaÄŸ Yunan felsefesinde şüphecilik biçiminde belirmiÅŸ olan bilinemezcilik giderek bilimi yadsımaya varmış ve bilmeye uÄŸraÅŸmaktansa bilinemez saymanın kolaylığı ve rahatlığı içinde hızla yayılmıştır. Şüpheciler ya şüphe ettikleri için bilinemez sayıyorlar ya da bilinemez saydıkları için şüphe ediyorlardı. Onlar için bu bir yöntemdi, doÄŸa bilimlerinden yararlanamayan düşünsel felsefenin aşırı tasarımlarına bir tepki olarak ilerisürülmüştü. Ama XVIII., XIX. ve XX. yüzyıl bilinemezcilerinin, böyle bir durumda bulunmadıkları gibi böylesine tepkileri de gereksemedikleri kesindir. Ünlü bir diyalektikçinin dediÄŸi gibi, "kauçuk yapıyoruz, demek ki kauçuÄŸun ne olduÄŸunu biliyoruz". Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm adlı yapıtında şöyle der: "Kavranamaz nesneler, bilimin dev adımlarıyla ilerlemesi sırasında kavrandılar, çözümlendiler, üstelik yeniden üretildiler. ÜretebildiÄŸimiz ÅŸeyin bilinemez olduÄŸunu elbette düşünemeyiz… Bugün de bilmediklerimiz vardır, ama bugün bilmediklerimizi yarın bileceÄŸimizden şüphe etmeye hiç bir neden yoktur".

BUDA ve ÖĞRETİSİ: Buda’nın öğretisinin baÅŸlıca özelliÄŸi; Buda’nın aydınlanma sonucu bulmuÅŸ olduÄŸu gerçekleri birer dogma olarak sunacak yerde aydınlanma yöntemini öğretmeyi ve böylelikle yöntemi öğrenen kimselerin kendi çabalarıyla bu gerçekleri kendilerinin bulup yaÅŸantısal deneyimle doÄŸrulamalarını öngörmesi, Budalık yolunu herkese açık tutmasıdır. Buda’nın yaÅŸadığı dönemde Budizm bir din, Buda da bir peygamber deÄŸildi.

Åžimdiye dek her geliÅŸ gidiÅŸimde,

İçinde hapis olduğum,

Duyularla duvaklanmış bu evin,

Yapıcısını aradım durdum.

Ey yapıcı! Şimdi seni buldum.

Bir daha bana ev yapmayacaksın,

Bütün kirişlerin kırıldı, payandaların çöktü.

İçimde nirvana’nın suskunluÄŸundan baÅŸka bir ÅŸey kalmadı

Tutkuların, isteklerin biçimlediği yanılgıdan kurtardım kendimi.

Öğretide 4 temel gerçek vardır: Yaşamda ıstırap vardır; ıstırabın bir nedeni vardır; bu neden yok edilirse ıstırapta yok edilmiş olur; bu nedeni yok etmeyi sağlayan bir yol, bir yöntem vardır.

1. Istırap (DUKKHA) ve Yaşamın 3 özelliği

Dört okyanusun suyu mu daha çoktur, yoksa sizlerin inleye sızlaya sürdürdüğünüz bu yolculukta sevdiÄŸiniz istediÄŸiniz ÅŸeyleri elde edememek, sevmediÄŸiniz istemediÄŸiniz ÅŸeylerden kaçınamamak, istediÄŸiniz ÅŸeylerin istediÄŸiniz gibi olmaması, istemediÄŸiniz ÅŸeylerin istemediÄŸiniz biçimde olması yüzünden akıttığınız gözyaÅŸları mı daha çoktur? Ananızı, babanızı yitirmek, kardeÅŸlerinizi, kızınızı yitirmek, malınızı, mülkünüzü yitirmek… Bu uzun yolculukta tüm bunlara katlandınız ve dört okyanusun suyundan daha çok gözyaşı akıttınız.

Buda ıstırap için dukkha sözcüğünü kullanıyordu. Anlamı; ıstırap, üzüntü, tasa, keder, maddesel veya ruhsal saÄŸlıksızlık, uyumsuzluk, tedirginlik, doyumsuzluk, yetersizlik, sürtüşme, çeliÅŸki yani olumsuz ruh durumları…

Buda’nın gözlerimizi açmaya çalıştığı gerçek daha çok ıstıraptan korunmak, kurtulmak için izlediÄŸimiz tutumdaki yanlışlarımız, yanılgılarımız. Herkes yaÅŸamda ıstırabın olduÄŸunu biliyor, ama yaÅŸamda tatlı anlar, hoÅŸ ve zevkli olan ÅŸeyler olduÄŸunu, haz ve zevkin ıstırabı dengeleyebileceÄŸini düşünüp bu anların beklentisi içinde ıstıraba katlanabiliyor. Buda’ya göre yanılgı iÅŸte burada. Buda kaynağı dışımızda olan ÅŸeylerden elde ettiÄŸimiz haz ve zevkin ıstırabın asıl nedeni olduÄŸunu göstermeye çalışıyordu. Yanılgının dünyanın bu geçiciliÄŸine gözlerimizi kapamak, geçici olan, kalıcı olmayan ÅŸeylere tutunmaya çalışmaktan geldiÄŸini, dünyayı gerçek böylesiliÄŸi, yapısıyla görememekten kaynaklandığını söylüyordu. “SevdiÄŸimiz hiç bir ÅŸey yok ki, bir gün gelip ya onlar bizden, ya biz onlardan ayrılmayalım.”

Buda yaşamı gerçek boyutları içinde kavrayabilmemiz için yaşamın birbiriyle ilgili 3 özelliğinin üzerinde ısrarla duruyordu:

Dukkha - Istırap

Bir arada bütünleşmiş, bileşmiş, oluşmuş hiç bir şey değişimden, çözülüp dağılmaktan kurtulamaz. Yanılgı değişim içinde olan, geçici olan şeylere sanki hiç değişmeyeceklermiş, sanki kalıcı şeylermiş gibi tutunmaya, sarılmaya çabalamaktan geçiyor. Oysa elde etmek istediğimiz şeyi elde edene kadar o şey değişiyor, koşullar değişiyor, bu arada biz kendimiz de değişiyoruz.

Buda’nın amacı dünyayı ne olduÄŸundan daha kötü ne de daha iyi göstermekti. Onu olduÄŸu gibi iyi ve kötü yanlarıyla, kendimizi hiç bir yanılgıya, yanılsamaya kaptırmadan bütünlüğü içinde gerçek böylesiliÄŸiyle görmemizi saÄŸlamaya çalışıyordu. Istırabın dünyayı olduÄŸu gibi içimize sindirememekten, dünyadan verebileceklerini deÄŸil de daha çoÄŸunu beklememizden, istememizden kaynaklandığını anlatma çabası içindeydi. Kötü olan yaÅŸam deÄŸil, ona arsızca yapışmaya çabalamaktan, ondan verebileceÄŸinden çoÄŸunu istemekten gelen ıstıraptır. Akıp giden yaÅŸamla birlikte karşı koymadan, direnmeden akıp gitmesini öğrenmek, dönüşü olmayan bir akış içinde olduÄŸumuzun, yaÅŸamın tek bir anının bile ikinci kez yaÅŸanmasının olanaksızlığını içten içe kavramak, her saniyenin tadını bilecek biçimde yaÅŸamın sevinçle, kıvançla, coÅŸkuyla kucaklanmasına yol açabilir. MutluluÄŸun ertelenmesinin de, para biriktirir gibi haz ve zevk biriktirmenin de olanaksızlığı iyice anlaşılabilir. Acaba yaÅŸamda kendimize sığınak yapabileceÄŸimiz ıstırabın güçsüz kaldığı, etkisinin azaldığı bir yer, bir zaman var mı? Budizm olduÄŸunu savunuyor. Bu an ve burası…

Hiç bir ÅŸeyin öteki ÅŸeylerden ayrı bir kendiliÄŸi, ayrı kalıcı bir benliÄŸi olamaz. Istırabın asıl nedenini aradığımız, kökenine indiÄŸimiz zaman hiç bir kuÅŸkuya yer bırakmayacak biçimde karşımıza çıkan sorumlunun, bir yandan istek ve tutkularımızı besleyip kışkırtan den baÅŸka birisi olmadığını görüyoruz. “Benim güvenim” ”Benim görevim” ”Benim sorumluluÄŸum” ”Benim baÅŸarım” ”Benim param” ”Benim isteklerim” ”Benim heveslerim” ”Benim öldükten sonra ne olacağım” ”Benim öldükten sonra da var olma doyumsuzluÄŸumdan gelen sorunlarım” Nedir bu ben? Buda insan varlığında geçici olmayan deÄŸiÅŸmeden kalan, dayanıklı bir öz, tözel bir nitelik olmadığını göstermeye çalışıyordu. Bir gövde doÄŸar, büyür, yaÅŸlanır, ölür, çözülür, sürekli deÄŸiÅŸim içindedir. Bir kimse kolunu, bacağını yitirse de ne azalır, ne de küçülür. Öyleyse insanın gövdesinde olamaz. duygularımızda da olamaz.Çünkü onlar deÄŸiÅŸse de gene olduÄŸu gibi kalır. duyu organlarımızdan gelen algılarımız da olamaz. önceki düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış eÄŸilimlerimiz de olamaz. Ayırt edici bilincimizde de olamaz. Bu beÅŸ kümede toplanan bedensel ve ruhsal varlığımız gövdemiz, duygularımız, duyu organlarımızdan gelen algılarımız, önceki düşüncelerimiz, kararlarımız ve eylemlerimizle biçim almış eÄŸilimlerimiz, karakter özelliklerimiz, ayırt edici bilincimizin bir araya gelmiÅŸ olmasından da oluÅŸmuÅŸ olamaz. Çünkü bunlardan hiçbirisi i içermiyorsa o zaman beÅŸinin bir araya gelmesi de beni oluÅŸturmaz. O zaman geriye deÄŸiÅŸmeden kalan tek bir ÅŸey kalıyor. Ad… Ben’e verilen özel ad.

Milanda Panha adlı kitaptan: Kral Bilge Nagasena’ya seslenmiÅŸ: “Ustam kimsin, adını söyler misin?” “Bana Nagasena diyorlar. Ama bu yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten baÅŸka ÅŸeye yaramayan, bir deyim, bir sözcük, içinde bir kimlik, bir benlik yok. Bir ad, bir lakap, bir iÅŸaret, yalın bir sözden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸil. Kral inanmaz ve sorular sorar. “Nagasena bu saçlar mıdır?” “Hayır büyük kral” … “Duygu ve coÅŸkular mıdır Nagasena?” “Hayır büyük kral” Nagasena kraldan arabayı tanımlamasını ister. “Tekerlek, dingil, ok, sandık ve kollar bir arada olunca arabadan söz edilir. Araba yalnızca bir ad, adlandırmaktan, belirtmekten baÅŸka bir iÅŸe yaramayan bir deyimden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸil.” “Evet kralım. Benim de saçlarım, derim, … ad ve bedenim, duygularım, algılarım, geçmiÅŸ eylemlerimle biçim almış karakter özelliklerim, ayırt edici bilincim bir araya gelince Nagasena adı veriliyor. Ama kimlik, benlik söz konusu olunca burada öyle bir ÅŸey yok. Nasıl arabanın beÅŸ bölümü bir araya gelince araba diyorlarsa, beÅŸ katışmaç bir araya gelince de bir kimden bir den bir özneden söz ediliyor.

Buda diyor ki: Ne ben’in, ne de ben’e iliÅŸkin kalıcı bir ÅŸeyin varlığından söz edilebilir. Ben, ben olarak gelecekte de var olacağım, benim sürekli deÄŸiÅŸmez bir benliÄŸim var, savında bulunmak hatalıdır. Ben düşüncesini yok etmeli, benlikle kurumlanmak yanılgısını yenmelidir.

Buda’nın görüşüne göre “ben”, insanın hem bedensel hem de ruhsal varlığını oluÅŸturan bu beÅŸ kümenin bir arada ve birlikte, sürekli bir akış, sürekli bir deÄŸiÅŸim içinde oluÅŸunun ortaya çıkardığı bir görüngü, bir olgu, insanı çevresinden ayrı bir varlık olarak ayırt etme, özerk bir biçimde hareket etme durumundan köklenen bir yanılgı, bir yanılsamadan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸil. Ayırt edici bilinç iÅŸe karışıp dünyayı ben ve ben olmayan diye ikiye bölünce bu ben yanılgısı kendiliÄŸinden ortaya çıkıyor. Aslında bilincin ayırt etmeden, seçmeden, bölmeden bütünü kavrama olanağı da var.

Ben’in var olma doyumsuzluÄŸundan kaynaklanan ve ölümün sınırını aÅŸtığına inanılan uzantısına verilen ad’sa ruhtur. Budizm’de Özvarlık yoktur. Buda ben-ruh yanılgısını sergilemek istiyor. Bir kez ben-ruh yanılgısı oluÅŸtu mu bütün varlığımızı sarıyor, bilincimizin özgürce çalışma etkinliÄŸi engelleniyor, onun bitmez tükenmez istekleri nasıl yaÅŸamı çekilmez bir hale koyuyor, sorunlarımız yaÅŸamla bile sınırlı kalmıyor, ölümden sonrası ile ilgili sorunlar da gündeme girdiÄŸinden onlar da kaygı ve üzüntü konusu olmaya baÅŸlıyor.

Buda ben’i kurtarmaya deÄŸil, bizi ben’den kurtarmaya çalışıyordu. Ölümsüzlüğe eriÅŸmek için tek bir yol olduÄŸunu savunuyordu. Öncesizden sonsuza uzanıp giden varoluÅŸ zincirinin içindeki yerimizi bulmak, evrensel yaÅŸam ırmağının içimizden aktığının, yaÅŸam gücünün bizim burun deliklerimizde, bizim ciÄŸerlerimizde nefes alıp verdiÄŸinin bilincine eriÅŸmek…

2. Nedensellik Çemberi- Bağımlılık ve Özgürlük- Karma ve Gene doğum

Buda’ya göre varolan her ÅŸey nedenselliÄŸin bir sonucu olarak vardır, boÅŸluktan yokluktan oluÅŸan bir evrende nedenselliÄŸin döngüsüne takılan yokluk varlığa dönüşür, her neden bir sonucu, her etki bir tepkiyi zorlar. Evrenin deÄŸiÅŸmez yasası nedensellik (Karma) yasasıdır. Ne baÅŸlangıcı ne de sonu olan evrende egemen olan yalnız doÄŸa yasalarıdır. Buda böylelikle tanrıların görevini yasalara yüklemiÅŸ, tanrıları gereksizleÅŸtirmiÅŸti. DeÄŸil mi ki insanın geleceÄŸini belirleyen nedenlerin zorladığı sonuçlardır, öyleyse insanın kendi eylemlerinin sonuçlarından kaçıp kurtulması olanaksızdır. Bir çocuÄŸun anasından beklediÄŸi gibi tanrıların bize sevecenlik göstermelerini, bizi bağışlamalarını bekleyemeyiz. Eylemlerimizin sonuçlarından kurtulmanın bir yolu varsa, onu ancak kendi çabamızla kendimiz bulmalıyız.

On iki halkalı kapalı bir zincir olarak temsil edilen nedensellik yasası:

1. Yanılgı yanlış düşüncelere yol açıyor.

2. Bu düşünceler eğilimlere, karakter özelliklerinin biçimlenmesine ortam hazırlıyor.

3. Buradan da bilinç oluşuyor.

4. Bilincin bentle ben olmayanı ayırt etmesinden özne nesne ikiliği, ad ve beden ortaya çıkıyor.

5. Bundan altı duyu alanı gelişiyor.

6. Bu altı duyudan dolayı duyularla nesneler karşılaşıyor.

7. Bu karşılaşmadan hoşlanma, hoşlanmama gibi duygular oluşuyor.

8. Bu duygular isteklere, tutkulara dönüşüyor.

9. İstekler, tutkular bağımlılığa, insanın isteklerinin, tutkularının tutsağı olmasına, bireysel yaşam isteğine yol açıyor.

10. Bundan da oluşuma bağımlılık ortaya çıkıyor.

11. OluÅŸum doÄŸuÅŸa

12. Doğuşsa ihtiyarlık ve ölüme, ıstıraba, tedirginlik ve umutsuzluğa yol açıyor. Buradan da gene yanılgı çıkıyor ortaya.

Buda’nın yanılgıyı dizinin en başına koymasının nedeni olasılıkla bu döngüden tek çıkış yolunun bu halka olmasıyla açıklanabilir. İstekleri, tutkuları kışkırtan yanılgıdır ana yanılgıyı besleyen de gene istekler ve tutkulardır. Kökünü yanılgıdan alan düşünceler, karar ve eylemlere dönüşüyor. Düşüncelerimiz kararlarımızı, kararlarımız Eylemlerimizi belirlerken, eylemlerimiz de kararlarımızı etkileyip zorluyor. Her düşünce sonrakileri sınırlıyor. Biz kez tam bir özgürlük içinde bir ÅŸey düşünmüş olabileceÄŸimizi varsaysak bile, ondan sonraki düşüncelerimizde aynı oranda özgür olamayacağımız açık. Giderek özgürlük alanı kısıtlanıp daralıyor… Åžu anda ne olduÄŸumuzu belirleyen dünkü düşüncelerimizdir. Bu gün kafamızdan geçen düşüncelerse yarınki yaÅŸamımızı biçimliyor. YaÅŸamımız kesinlikle zihnimizin yaratısıdır.

Budist metinler dört tür bağımlılıktan söz ediyorlar.

1. İsteklerden, tutkulardan gelen bağımlılık

2. Yanlış görüşler, kanılardan kaynaklanan bağımlılık

3. Erdemli bir yaşamla ve kurallara tıpatıp uygun davranmakla kurtuluşa erişilebileceğini sanmaktan gelen bağımlılık

4. Sürekli ve deÄŸiÅŸmez bir ben’in varlığına inanmaktan gelen bağımlılık

İsteklerimizin tümüne yakın bir bölümü toplumun yapay olarak yarattığı gereksiz şeyler.Örneğin toplum bizi zeki bir adam gibi görünmeye isteklendiriyor. Çevremizde beğenilen bir kimse olmak bize nelere mal oluyor ? Bunun karşılaştırmalı bir hesabını yapabilmiş olsak, harcadığımız bunca çaba, üzüntü, sıkıntıya değmeyeceğini anlayacaktık. Başka insanların önüne geçememek, başka insanlara üstün olamamaktan gelen ezikliklerin ardında hep ben yanılgısı yatıyor ama bu ben yanılgısını besleyen de toplumun özendirici etkisi.

Bir kere gözümüzü açıp ta bu koşturmacanın amaçsızlığını, anlamsızlığını görebilsek, bu koşullanmalar, biçimlenmeler etkisini yitirecek, ve bağımlılık da ortadan kalkacak. O zaman ıstırap yerini özgürlüğümüzü yeni baştan kazanmış olmaktan gelen aşkın bir mutluluk duygusuna bırakacak, nedensellik döngüsünden kendimizi kurtarmış, daha doğrusu döngüyü ters yöne çevirmeyi başarmış olacağız.

İnsan kendini yanılgıdan nasıl kurtarır? Bu sekiz basamaklı yolla mümkündür. Yanılgıdan kurtaran bilgiye çıkarımcı düşünceyle varılamaz. Çünkü bu tür düşüncede özgürlük yoktur. Budizm görüşüne göre, bizi yanılgıdan kurtaracak bilgiye ancak sezgiyle erişilebilir. İnsan yanıldığını, yanılmadığını; aldatıldığını, aldatılmadığını; sevildiğini, sevilmediğini ancak sezgiyle anlayabilir. Uyanan kimse karmanın elinde eli kolu bağlı bir oyuncak olmaktan kendini kurtarmış olur.

Koşullanmaya, biçimlenmeye bütünüyle karşı koyabilecek bir insan yok bu dünyada. Yanında yada karşısında tutum almakla her zihnini sınırlamış oluyor. Bizi düşündüğümüz gibi düşünmeye, davrandığımız gibi davranmaya iten ön koşullar, düşünsel yada duygusal zorunluklar var. Uyanınca bu zorunluluğu fark etmiş oluyoruz ve zorunluluk zorunluluk olmaktan çıkıyor. Bu yüzden de karma değiştirilemez bir alın yazısı sayılmaz, uyanan kimse karmanın bağlarını da koparmış olur.

Eylemlerimiz er geç bize geri döner. Her eylemin iyi yada kötü sonuçları eninde sonunda eylemi yapana ulaşır.

Buda, kalıcı olan bir yaÅŸamdan öbürüne aktarabileceÄŸimiz, ÅŸu gövdemiz içinde saklanan bir ÅŸey olamayacağını anlatmaya çalışmıştı. Öyleyse gene doÄŸumla söz edilmek istenen neydi? Buda’ya göre bir yaÅŸamdan ötekine aktarılan ben yada ruh deÄŸil, yalnızca eylemlerimizin zorladığı nedensel sonuçlardır. Bu senin gövden de deÄŸil, baÅŸka birisinin gövdesi de deÄŸil. Ona geçmiÅŸ eylemlerin (karma) ürünü gözüyle bakmak daha doÄŸru olur. Önceki bir yaÅŸamda yaptıklarımın ödülü ya da cezası da deÄŸil. Ben nedensellik zincirinin bir zorunluluÄŸu olarak varım. Eylemlerin bir sürekliliÄŸi var ama ben’in de bilincin de sürekliliÄŸi yok. Buda’nın dilinde doÄŸum ölüm döngüsü, yaÅŸamların önceki yaÅŸamların etkisiyle biçimlendiÄŸini anlatmaktan öte bir anlam taşımıyordu.

3. Nirvana

Nirvana, Batı’da genelde anlaşıldığı gibi ölümden sonra deÄŸil, burada ve ÅŸu anda gerçekleÅŸtirilebilecek bir ruhsal durumdur. İstek ve tutkuların yok olması, ıstırabın etkili olmayacağı bir iç barışa, iç suskunluÄŸa, aÅŸkın bir mutluluÄŸa eriÅŸmektir. Nirvana’ya eriÅŸme isteÄŸi de dahil olmak üzere tüm istek ve tutkular bırakılmadan, olanla, gelenle yetinmekten gelen iyimser bir yetingenlik kazanılmadan nirvana gerçekleÅŸtirilemez. Nirvana’yı gerçekleÅŸtiren kimse bir yandan da günlük yaÅŸamını normal haliyle sürdürüyor. Eylemlerinin bir takım nedensel zorunluluklar (karma) yaratmaması da olanaksız elbette. Nirvana’ya eriÅŸen kimselerin tek farkı, bu zorunlulukların dışında kalmayı baÅŸarabilmesi. Eylemlerinde beÄŸenilmek, beÄŸenilmemek gibi bir güdü etkin olmuyor, yaptığı iÅŸlerden alkış beklemiyor, baÅŸarı ya da kazanç onu fazla sevindirmediÄŸi gibi baÅŸarısızlık ya da yitim de fazla üzmüyor. KuÅŸkusuz acı da çekiyor ama bunlara bilgece katlanmasını, olayların doÄŸal akımına boyun eÄŸmesini de biliyor. Ben’i aşınca bütünle bütünleÅŸiyor.. Yarının getireceklerine kaygısız, ben’in doyumsuzluÄŸundan gelen bütün sorunlara sırtını çevirmiÅŸ, ÅŸu yaÅŸam nasıl yaÅŸanmalıysa öyle yaÅŸamaya baÅŸlıyor. Özgürlük, coÅŸku, aÅŸkın mutluluk içinde, akıp gitmekte olan yaÅŸam ırmağı içindeki yerinin bilincine eriÅŸiyor.

Buda’nın öğretisi, bir yandan ben’i yokumsarken öbür yandan da bireyciliÄŸi en ileri götürmüş olan öğretidir. İnsanın toplumun kendisine giydirdiÄŸi kiÅŸiliksiz kiÅŸilikten soyunup gerçek varlığıyla baÅŸbaÅŸa kalınca gerçeÄŸi olduÄŸu gibi özümleyecek bir yeteneÄŸe sahip olabileceÄŸine inanıyordu.

Buda ölümden sonra ne olduÄŸuyla ilgili sorulara yanıt vermek istemiyordu. Böyle bir soruyla karşılaşınca ya susuyor, ya da şöyle diyordu: Göğsünüze zehirli bir ok saplanmış olsa, oku çıkartmaya çalışacak yerde, oku atanın kim olduÄŸunu, hangi kasttan, hangi soydan geldiÄŸini, boyunu bosunu, oku atmaktaki amacını falan mı araÅŸtırmaya kalkardınız? Ben bir ÅŸeyi açıklamıyorsam bırakın açıklanmamış olarak kalsın. Peki neden açıklamıyorum? Çünkü o ÅŸeyin açıklanması size hiç bir yarar saÄŸlamayacaktır da ondan. Çünkü bu sorulara yanıt aramak ne aydınlanmanıza, ne bağımlılıktan kurtulup özgürlüğünüzü kazanmanıza, iç suskunluÄŸuna, gerçeÄŸe ermenize, Nirvana’ya eriÅŸmenize katkıda bulunabilir.

Buda öğretisinde hiç bir dogma, iç yaşantıyla doğrulanamayacak hiç bir inanç getirmemeye özen göstermiştir.

VaroluÅŸ, devingen gücünü nedensellikten alan sürekli bir oluÅŸum, deÄŸiÅŸim sürecinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir; varolÅŸun ardında duraÄŸan bir öz, tözel bir nitelik yoktur. Budizm’de tözsüz, özvarlıksız bir nedensellik vardır.

4. Sekiz basamaklı yüce yol

1. Tam görüş

2. Tam anlayış Bu basamaklar kendimizi de, dünyayı da olduÄŸu gibi, gerçek böylesiliÄŸiyle görmeyi, adların biçimlerin gizlediÄŸi temel gerçeÄŸin, her ÅŸeyin ıstırap, her ÅŸeyin oluÅŸum, deÄŸiÅŸim içinde olduÄŸu, kalıcı bir ben’in, deÄŸiÅŸmeyen bir töz’ün olmadığı anlayışına ulaÅŸmayı amaçlıyor.

3. Doğru sözlülük

4. Tam davranış Bu basamak, özgür istencinizin ürünü olan, içten geldiği için, hiç bir amaç gütmeden yapılan davranıştır.

5. Doğru yaşam biçimi Yaşamını sağlamakta doğruluktan ayrılmamak, kendine yetecek olandan çoğunu elde etmeye çalışmamaktır.

6. Tam çaba, tam uygulama Her ÅŸeyin tam bir özenle, eksiksiz yapılmasıdır. Bir Budist’in oturması, kalkması bile büyük bir dikkatle yapılmalıdır. Zihnini bencil düşüncelerden arıtmak sürekli bir uÄŸraÅŸ olmalıdır. Zihnin arıtılması, bencil düşüncelerden ayıklanması dört yüce duygunun yüzeye çıkmasına olacak saÄŸlar: Sevecenlik, acıma, sevgi, yan tutmama.

7. Tam bilinçlilik

8. Tam uyanıklık

Bu basamaklar meditasyonla ilgilidir. Meditasyon Batı’da anlaşıldığı gibi derin derin düşünme deÄŸil, düşüncenin aşılmasını, çıkarımcı düşünceden arıtılmış bir zihinle, salt bilinçli olmayı amaçlayan bir yöntem. Tam bilinçlilik, tüm duyumların, duyguların, düşüncelerin ruhsal durumların ayırdında olacak biçimde bir alıcılık, bir uyanıklık durumunu sürdürmektir. Algının kapıları öylesine temizlensin ki, her algı hiç bir engelle karşılaÅŸmadan bilince ulaÅŸabilsin.

Sözcükler de bilinçle yaşantı arasına giren bir engel oluyor çoğu kez. Sözcüklerden oluşan düşünceler durmadan bizi, iyi kötü, hoşa giden hoşa gitmeyen gibi ayrımlar yapmaya, yargılara varmaya kışkırtıyor. Artık dünyayı olduğu gibi değil, kurgularla, soyutla, soyutlamalarla yani sözcüklerle dünyayı kavrıyoruz. Gerçeğin sözcüklerle kavramlarla değil, ancak yaşantıyla kavranabileceğini savunan Budizm sözcüklere, kavramlara tutsak olmak yerine onları tam olarak denetim altına almak istiyor.

Budist meditasyonun özü nefes alıp verdiğinin ayırdında olmakla başlayan yaygın dikkattir. İnsan nefes alıp verdiğine duyarlı olunca yaşadığının da farkında oluyor, geleceğe ya da geçmişe değil, kendini şu ana ayarlıyor, şimdide yaşamaya başlıyor, duyulara daha duyumlu, duygulara daha duyarlı oluyor; kendinden kopuk, kendinden habersiz yaşamaktan kurtarıyor kendini, yaşamla da kendiyle de bütünleşiyor. Bu uygulamada yol almış kimse gövdesinde kendi istencine bağlı olmadan bir nefes alıp verme işleminin sürüp gittiğine duyarlı olmaya başlıyor. Bu yaşamsal bir yaşantı olarak kendini açığa vuruyor, ve bu izlenim insanda iç barış, esenlik ve mutluluğun oluşmasına yol açıyor. Artık zihindeki karmaşa yatışmıştır.

Buda’nın meditasyon yöntemi öyle dalıp gitmeyi kendinden geçmeyi deÄŸil, tersine sürekli uyanıklılığı, sürekli bilinçli kalmayı gerektiriyor.

Tam bilinçlilik gerçekleşince tam uyanıklık kendiliğinden gelir. Burada tüm ikilikler yok olur; düşünenin düşünceden, bilenin bilinişten, öznenin nesneden kopukluğu diye bir şey kalmıyor; zihinle yaşantı arasındaki bölüntü kalkıyor. Bütün bu ayrımların yaşantıyla ayırt edilecek somut bir gerçekliği olmadığını, bunların akıl yoluyla varılmış çıkarımlar olduğunu fark ediyorsunuz.

Pragmatizm Nedir?

Salı, 06 Kasım 2007

Pragmacılık, uygulamacılık ve kılgıcılık deyimleriyle de dile getiriliyor. Kapitalist üretim düzeninin ilk geliÅŸme alanı olan İngiltere’de John Stuart Mill’in biçimlendirdiÄŸi yararcılığın, yeni ve son geliÅŸme alanı olan Amerika’da Charles Peirce (1839-1914)’in temellerini attığı; William James (1842-1910)’in geliÅŸtirdiÄŸi uygulayıcılığı doÄŸurması doÄŸaldır. Böylelikle, kapitalizmin kendine özgü :-):-):-):-)fizik felsefesi kurulmuÅŸ olmaktadır.

James, aynı adı taşıyan yapıtında pragmatizm sözcüğü için "gerçi bu ad hoÅŸuma gitmiyor, ama onu böyle adlandırıyorlar, deÄŸiÅŸtirmek için artık çok geç" diyor. Yapıtını da yararcı Mill’e ÅŸu sözlerle armaÄŸan ediyor: "zihnin pragmatik açıklığını ilk olarak kendisinden öğrendiÄŸim, yaÅŸamış olsaydı liderimiz olacağını düşünmekten zevk duyduÄŸum John Stuart Mill’in anısına".

Pragmacılık, James’in deyiÅŸine göre, bir felsefe olmaktan çok bir metod; düşünceyi, doÄŸurduÄŸu eyleme göre ölçen bir yöntemdir. Charles Peirce, 1878′de Popular Science Monthly Dergisi’nde yayınladığı "Fikirlerimizi Aydınlığa KavuÅŸturmanın Yolu" baÅŸlıklı yazısında şöyle diyordu: "Bir düşüncenin anlamını açıklamak için onun hangi davranışı doÄŸurduÄŸunu bilmek gerekir. İşte o davranış, o eylem bizim için düşüncenin ta kendisidir".

William James, yirmi yıl sonra, kimsenin üstünde durmadığı bu sözü bulup ortaya çıkarmış, felsefesini bu söze dayamıştır. Pragmatik metodda yeni hiçbir şey yoktur, diyor William James. "Sokrates onun ustasıydı. Aristoteles, metodik olarak onu kullanmıştı. Locke, Hume, Berkeley onun araçlarını kullanarak gerçeğe yararlı oldular. Oysa pragmacılığın bu öncüleri, onu ancak parçalar halinde kullandılar. Onlar sadece giriş yapmışlardı. Pragmacılık metodu günümüze gelinceye kadar genelleşmemişti, evrensel bir görevin bilincine varamamıştı. Ben bu göreve inanıyorum, konuşmalarımın sonunda size de bu inancı aşılayabileceğimi sanıyorum. Herhangi bir yerde bir ayrım meydana getirmeyen bir ayrım hiçbir yerde var olamaz.".

Felsefenin bütün görevi, bu dünya formülü ya da şu dünya formülünün doğru olmasının hayatımızın belli anlarında üzerimizde ne gibi bir ayrım doğuracağını anlamak olmalıdır. Pragmatik metod, her şeyden önce, başka türlü son verilemeyecek olan :-):-):-):-)fizik tartışmaların yatıştırılması metodudur.

Dünya tek midir, çok mu? Kadere mi bağlıdır, yoksa hür müdür? Madde midir, ruh mu? İşte birtakım kavramlar ki dünya için doğru olmaları da kabildir, olmamaları da. Bu çeşit kavramlar üstündeki tartışmaların sonu gelmez. Böyle hallerde pragmatik metod, her kavrama, kendisinden değer verilebilecek pratik sonuçlar çıkarmak suretiyle yorumlamaya çalışır. Bu kavram, öteki kavramdan daha doğru olsaydı, herhangi bir kimse için pratik bakımdan ne gibi bir ayrılık doğacaktı?

Çıkarılan sonuçlarda pratik hiçbir ayrılık yoksa, her iki düşünce de, pratik bakımdan, aynı şeye karşılık olmaktadır. Şu halde tartışma yersizdir. Tartışma yerindeyse, bunun ya da ötekinin doğruluğu halinde pratik bir ayrılığı görebilmemiz gerekir. Bunun, kabacası şu demektir: Dünya madde olsa ne olacak, ruh olsa ne olacak? Biri ya da öteki olması pratik bir fayda sağlıyorsa o zaman başımızın üstünde yeri var.

Nitekim William James, pragmacılık metodunu kullanarak ruhçuluÄŸu seçmektedir. Çünkü: materyalizm umut kırıcıdır, ruhçuluksa umut, hoÅŸlanma, yaÅŸama isteÄŸi vericidir. Tanrı’ya inanmak insanlar için faydalı bir eylemdir. Bu eylem insanlara, James’in deyiÅŸiyle töresel bir tatil yaptırır.

Ölümlü dünyadaki kötülüklerin Tanrı’da yok olacağı düşüncesi, bizleri sorumluluk kaygısından kurtarır. İyiliÄŸin, sonunda nasıl olsa galip geleceÄŸine güvenerek korkumuzu yenebiliriz. Dünya arabasını, yürüdüğü yolda, keyfince gitmeye bırakarak töresel bir tatil (ahlak tatili) yaparız. İyi ama, gerçek bu mudur derseniz James’in karşılığı hazırdır: Gerçek, pratik faydası olandır.

Pragmacılık, böylelikle, akılcı sistemlerle görgücü sistemler arasındaki uzlaşmaz ayrılığı çözdüğü kanısındadır. Aklın verilerini de pragmatik metoda vurarak hem dinci kalabilecek, hem de olgularla ilgilenebilecektir. Her ikisinde de pratik faydası bulunduğuna göre, bunları birbirinden ayırmayı düşünmemektedir. Görgücüler Tanrı düşüncesine, istedikleri kadar "Teşekkür ederiz, kullanmıyoruz" desinler, pragmacı, pratik fayda bulduğu sürece onu kullanmakta devam edecektir.

Pragmacılara göre bir düşünce, yaşayışımız için elverişli olduğu sürece doğrudur. İyidir yerine doğrudur diyebiliriz, çünkü bu iki kavram birbirinin aynıdır. Doğru sözcüğü, inanç alanında iyi olduğunu ispat eden her şeyin adıdır. Doğru olan, belirli sebepler dolayısıyla aynı zamanda iyidir. Bizim için neye inanmak daha iyi olurdu dersek, bu söz şu anlama gelir: Neye inanmak zorundayız?

Bu sorunun karşılığı şudur: İnanılması bizim için daha iyi olan şeye inanmak zorundayız. Şu halde, bizim için daha iyi olanla, bizim için daha doğru olan arasında hiçbir başkalık yoktur.

Pragmatik metod, doğruyla iyiyi birleştirmektedir. Bundan şu sonuç çıkıyor: Erdem, yaşayışımız için elverişli olduğu sürece, pratik fayda sağladiği hallerde doğrudur. Her şey pratik fayda ölçüsüne vurulmalıdır, her şey pratik faydaya göre değerlendirilmelidir. Bu açıdan güzeli de doğruyla ya da iyiyle birleştirerek felsefenin, bilimin, sanatın yetkilerini tek elde, fayda ölçüsüne vurarak değerlendirmelidir. Çünkü bunların pratik değer ya da değersizlik bakımından hiçbir ayrılıkları yoktur.

Pragmacılar, soyut düşüncelere, deney öncesi düşüncelere de kendi metodlarını uyguluyorlar. Onlara göre dogru düşünce, pratikte doğrulanabilen bir düşüncedir. Bir düşüncenin gerçeği, ona yapışık, hareketsiz bir özellik değildir. Gerçek, düşüncenin başına gelen birşeydir. Bir düşünce, kafamızda dururken doğru olamaz. Ancak doğru bir hale gelebilir, olaylar yüzünden doğrulaşır. Onun gerçekliği, geçer hale girmesiyle olur.

Sonsuz derecede faydalı ya da sonsuz derecede zararlı bir gerçeklikler dünyasında yaşamaktayız. Dogru düşünce bizler için önemlidir. Bir ormanda kaybolursanız, açlıktan ölmek üzere bulunursanız, keçi yoluna benzer birşey görünce, bu yolun sonunda insanların oturduğu bir evi düşünmeniz çok önemlidir. Burada doğru düşünce faydalıdır, çünkü konusu olan şey faydalıdır. Doğru düşüncenin pratik değeri, bu düşünceye karşılık olan nesnelerin pratik değerinden çıkmaktadır.

Gerçekte bu nesneler, her zaman için faydalı olmayabilirler. Örneğin keçi yolunun sonundaki ev, boş bir evse, açlıktan ölmek üzere bulunan sizin için hiçbir faydası yoktur. Ama her nesne bir gün, bir zaman önem kazanabileceğinden, herhangi bir durumda doğrulanabilecek bir genel düşünceler stokunu elde bulundurmamız faydalıdır.

Doğru sözcüğü, doğrulama sürecini harekete getiren bir düşüncenin, faydalı sözcüğü ise onun deneyde tamamlanan görevinin adıdır. Doğru düşünceler, faydalı olmadıkça, değer belirten bir ad kazanamazlar.

Gerçek, düşünürken bize faydası olan şeydir, nasıl ki hak da eylem halinde bize faydalı olan şeydir. İnsanlar içiri gerekli olan, uygun olan, iş görecek bir kuram bulmaktır. İşte pragmacılık, bu kuramdır.

Görüldüğü gibi, uygulayıcılık, burjuva dünyasında pek tutulduÄŸu ve pek yayıldığı halde, bilimdışı bir kuramdır. Bilimi de açıkça yadsır. James’e göre "İnsanın dünyadaki durumu, kedinin kitaplıktaki durumu gibidir; görür ve duyar ama hiçbir ÅŸey anlayamaz".

Pragmacılar, dünyanın nesnel gerçekliğine gözlerini kapamışlardır. Gerçek, kendi yararımıza göre belirlenir, özneldir. Pragmatizm, Dewey, F.S. Schiler tarafından izlenmiş; ırkçılığı ve faşizmi açıkça savunmaya kadar çeşitli biçimlere bürünmüştür.

Pisagorculuk Nedir? (Pythagorasçılık)

Salı, 06 Kasım 2007

Pisagorcuların amacı; insanın kendisini, beden ve ruh göçüne köle olmaktan kurtarmaktır. İnsan ne denli kötü ve günahkâr bir yaşam sürerse, öldükten sonra ruhunun aşağılayıcı bir hayvan bedenine girme olasılığı o denli yüksek olur.

Pisagorcu cemaat yalnız dini nitelik taşımakla kalmamış aynı zamanda siyasî bir nitelik sergilemiÅŸ ve siyasî amaçlar belirlemiÅŸtir. Bu anlamda Pisagorculuk, Kroton ve öteki bazı güney İtalya kentlerinde uzun zaman iktidarı elinde tutmuÅŸtur. Pisagor siyasette cemaati ile uzlaÅŸabilmiÅŸ deÄŸildir. Belki de o Kroton’dan bu nedenle uzaklaÅŸtı ve gittiÄŸi yerde de öldü.

Pisagorcuların siyaset ile ilgilenmeleri kendilerinin felaketi olmuştur. Çıkan bir isyanda cemaatin merkezi yıkılıp yağmalanmış ve cemaat dağılmıştır. Buna rağmen bu okulun bilim ve sanat alanındaki etkileri daha uzun bir zaman kendini hissettirmiştir. Pisagorcular özellikle bilim ve sanattan yararlanmışlar, bir başka deyişle belli bilim ve sanat çeşitleriyle, yani matematik ve müzik ile çok yakından ilgilenmişlerdir.

Pisagor’un bunlarla ne ölçüde ilgilenmiÅŸ olduÄŸunu, ona ait olduÄŸu söylenen fikirlerin gerçekten onun olup olmadığını belirlemek güçtür. Bütün bunlara raÄŸmen Pisagor tarikatının bir felsefe, bir bilim ve bir sanat ocağı olduÄŸundan kuÅŸkulananlayız.

Pisagor konusundaki bilgilerimiz yetersizdir. Onun ile ilgili bilgilerden; onun filozoftan çok bir din adamı, bir din iyileÅŸtiricisi olduÄŸunu biliyoruz. Aristo bile hiçbir zaman bir Pisagor felsefesinden söz etmez, sürekli Pisagorcuların felsefesinden söz eder. Tüm bunlara karşın Pisagor’un zamanında etkili olduÄŸunu vurgulamalıyız.

Onun din yenilikçiliğinin temelinde, ruhun ölüm sonrasındaki durumu problemi vardır. Ona göre ruh bedene zincirlenmiştir, beden ruh için bir hapishanedir. Ölüm sonrası ruh başka bir bedene göç eder. Bu göç, ruhun dünyadaki yaşamına bağlı olarak sonuçlanır.

İyi ve temiz bir ruh yüksek bir bedene göç eder. Fakat ruhun gerçek çabası; özgür yaşamak, yani bedene bağımlı olmaksızın mutlak ruh durumuna ulaşabilmek olmalıdır. Bu amaca ulaşabilmek için, Pisagor öğrencilerine bazı yollar gösterir: Et yememek, yalnızca bitkisel gıdalarla beslenmek, kanlı kurbanlardan kaçınmak. Ruhun arınması ve bedenden ayrı bir yaşama ulaşabilmesi için bilim ve sanattan yararlanılır.

Pisagorcuların öncelikle uÄŸraÅŸtıkları sanat "musikî", bilim ise "matematik". Bir geometri probleminin, "Pisagor problemi"nin, haklı ya da haksız Pisagor’a dayandırıldığı herkesçe bilinir. Pisagorcular müzik ile matematik arasında sıkı bir baÄŸ kurmuÅŸ ve bu iki bilimde önemli buluÅŸlar yapmışlardır.

Özellikle telli sazlarla uğraşan Pisagorcular, telin uzunluğu ile sesin yüksekliği arasında belli bir oran bulunduğunu ortaya koymuşlardır. Teli uzatıp kısaltarak sesin çeşitli perdelerini yakalamışlardır. Uyumlu ses telin uzunluğu ile, yani bir takım sayısal oranlarla ilgilidir.

Felsefe tarihinin başlangıcındaki filozofların genelde ortak noktaları vardır: Bunlar başlangıçta tek tek birtakım gözlemlerden yararlanırlar ve sonra da bunları genelleştirirler. Sözgelişi Thales, suyun gerek bedensel ve gerek beden dışı doğa için taşıdığı değerin büyüklüğünü görmüş ve böylece herşeyin sudan oluştuğu sonucuna varmıştır. Anaksimenes havanın değeri ve önemini, gözlemlerden hareketle belirlemiş, herşeyin temelinin hava olduğu sonucuna varmıştır.

Pisagorcular uyumlu seslerle sayısal oranlar arasındaki bağlantıdan hareket ederek, herşeyin temelinin sayı olduğu, evrendeki tüm oranların sayısal olduğu sonucuna ulaşmıştır. Böylece Pisagorcular dahil, daha önceki filozoflarda, arche (maddenin aslı) kavramına tanık oluyoruz. Pisagorcular arche olarak sayıyı benimsemekle ileri bir adım atmış oldular. Çünkü onlar maddenin aslının, su ve hava gibi somut birşey değil de, tam tersine, soyut birşey olduğunu ileri sürmüştür.

Pisagorcular başka bakımdan da öteki filozoflardan ayrılırlar. Pisagorculara gelene kadar maddenin kaynağı olarak tek bir ilke benimseniyordu. Pisagorcular ise maddeye biçim veren, maddeyi sayılabilir yapan ilke yanında bir de bu ilkenin, üzerinde etkili olacağı biçimi olmayan birşeye gereksinim duyarlar.

Böylece Pisagorcular, Milet okulu filozofları gibi monist (taklit) olmayıp dualisttirler (ikililik). Yani herşeyin başlangıcına bir ikilik koyarlar. Sözkonusu olan bu iki ilkeden birisi biçim verendir, ikincisi ise sınırsız ve biçimsiz olandır.

Pisagorcular evrenin her yerinde; bir yanda sınırsız bir ilke ile öte yanda belirleyici bir ilkenin arasındaki zıtlığı bulmuşlardır. Bu zıtlık sayılarda da vardır: Tek-çift sayılar gibi. Ayrıca bu ikilik öteki birçok oranlarda da vardır. Sözgelişi sağ-sol, kadın-erkek, kare-dikdörtgen gibi. Pisagorcular, yaptıkları analojilerle (benzetmeler) bu görüşlerini sonunda bir oyun şekline getirmişlerdir. Nitekim "adalet" ile "kare sayılar"ın ilişkili görülmesi oyundan başka ne olabilir? Bu, düşünce tarihinin garip oluşumlarından yalnızca biridir.

Sayılar ile uÄŸraÅŸanlar, bu uÄŸraşılarının çok sınırlı olmasına raÄŸmen, bunlardan gizemli (mistik) bir sonuç çıkarırlar. Gerçi insanlarda, madde’nin arkasında gizemli bir oranın gizli olduÄŸuna inanma eÄŸilimi çok güçlüdür. SözgeliÅŸi bugün bile içinde yaÅŸanılan savaşın ne kadar süreceÄŸini matematiksel olarak hesaplamak isteyenler vardır.

Batının düşünce tarihinde sayı gizemciliğini (mistisizmini) en ileri götürenler Pisagorcular olduğu halde, sayılarla ilgili bilime kesinlik kazandıranlar da onlardır. Yunan biliminde matematik biliminin gerçek kurucuları Pisagorculardır. Onların matematiği kurmuş olmaları çok ilgi çekicidir. Çünkü bu buluşta, Yunan düşüncesinin karakteristik bir yanı da açığa çıkmıştır.

Bugün sayı denilince aklımıza sayılar dizisi gelir. Oysa Pisagorcular sayı dizisiyle hiç ilgilenmemişlerdir. Zaten onlar "sıfır"ı bilmiyorlardı. Sayı dizisini "bir" ile başlatıyorlardı. Sıfırı sonradan Hintliler buldu ve onlardan Araplara geçti. Matematikte sıfırın bulunması önemli bir ileri adımdır. Bununla sayıları basit bir biçimde göstermek olanağı sağlanmıştır.

Pisagorcular sayıları birtakım geometrik kümelere ayırarak inceliyorlardı. Bugün böyle kullanılan sayıların "kare" ve "küp"ü deyimleri Pisagorculara aittir. Onlar sayıları hep geometrik şekillere göre kıyaslıyorlardı. Sözgelişi:

Kare sayılar dedikleri 4′ü (: ile, 9′u (:: ile gösteriyorlardı.

Daha da ileri götürerek dikdörtgen sayılar diye bir küme kabul ediliyordu. Çünkü, sözgelişi 6 sayısı ancak şu şekilde gösterilebiliyordu::. Ayrıca piramit sayılar vb. söz konusuydu. İşte Pisagorcular kare, dikdörtgen, piramit vb. sayılar dedikleri sayı dizilerinin özelliklerini bu sayılara karşılık geometrik şekillerin özelliklerinden çıkarmaya çalışıyorlardı. Böylelikle sayıların özelliklerini geometrik bir biçimde canlandırmak ya da matematik bilimini doğrudan doğruya geometriye dayandırmak istemişlerdi.

Pisagorcuların bu giriÅŸimi bize Yunan düşüncesinin çok belirgin bir niteliÄŸini açıklar: Yunanlılar her-ÅŸeyden önce gözlemci insanlardır. Onlar herÅŸeyi canlı ÅŸekiller halinde görür, bu konuda çok yetenekli bir ulustur. SözgeliÅŸi Anaksimandros’un evren düşüncesi, evrene en yüksek derecede somut bir biçim kazandırmış bir tasarımdır.

Buna karşın, her türlü şekil ve somutluktan yoksun olan soyut bir düşünce biçimi Yunan karakterine hiç uymaz. İşte bu yüzden tam anlamı ile soyut olan ve somutlaştırılamayan sıfır sayısını Yunanlılar bulamamışlardır. Yine bu nedenle, Yunan düşüncesi sayıları geometrik şekiller biçiminde anlamak yolunda ilerlemiştir.

Oysa XVI. - XVII. yüzyıldan bu yana modern matematik bunun tam aksi yönde gelişmiştir. Modern matematiğin başında yer alan analitik matematik, özellikle de, geometriyi aritmetik şekline dönüştürmek ister. Sözgelişi daireyi analitik geometriye, düz doğrulara ve birtakım matematiksel eşitliklere dönüştürmeye çalışır.

Kısacası modern matematik, geometrik ÅŸekillerin özelliklerini belirlemeye çaba gösterir. Yani, Yunanlıların aksine, geometriyi matematiÄŸe dayandırır. Yine modern matematiÄŸin temelini sayılar sistemi ve bunun geniÅŸletilmesi oluÅŸturur. Oysa Yunanlılar, ta… baÅŸlangıcından bu yana, sürekli somut bir geometrici kafasına sahiptirler.

Pisagorcular sayıların özelliklerini geometrik ve somut bir yolla incelerken, özellikle de bir noktada büyük güçlükle karşılaşmışlardır. Bu güçlük, onların keşfedip de sonuna kadar götüremedikleri irrasyonel foran dışı) sayılardan kaynaklanıyordu. Bu keşif Pisagorcuların tüm düşüncelerini altüst etmiştir. Çünkü onlara göre maddenin özü olan sayılar, tam sayılardır.

Oysa, özellikle geometri alanında bu düşünüş her zaman doğru çıkmıyordu. Karenin kenarlarının köşegenlerine olan oranını araştırırken, Pisagorcular bu oranın, bir tam sayıyla belirtilebileceğini var sayıyorlardı. Karenin kenarı "l" olsun, köşegenleri "V2"olur. Pisagorcular bu "V2" ifadesini henüz bilmiyorlardı.

Bugünkü matematik dilinde bu "V2", irrasyonel bir sayıdır. Yani, hiçbir tam sayı ya da kesir ile, bu kesir ne kadar büyükte olsa, ifade edilemeyen ve fakat sonsuz bir ondalık kesir sistemi ile yaklaşık olarak ifade edilebilen bir niceliktir. Bu gerçek, Pisagorcuların düşüncelerini çıkmaza sokmuştur. Zira bu yüzden karenin kenarlarının köşegenlerine olan oranın, bir tam sayı ile ifade etmenin olanaksızlığı ortaya çıkmıştır. Bu güçlüğü aşabilmek için Pisagorcular matematiğe "sonsuz küçük" kavramını sokmuştur. Onlar: Karenin köşegenini ve kenarını sonsuza bölerek, bu işlemin sonunda, bir yerde uyumlu sona ulaşacaklarına inanıyorlardı.

Oysa böylece yeni birtakım güçlüklere yol açan bir kavram işin içine karışmış oluyordu. Sonsuz küçük ve sonsuz büyük kavramlarında gözlenen çatışkılarla (antinomiler), sonradan özellikle Zenon uğraşmıştır.

Siyaset alanından çekilerek cemaatleri dağılan Pisagorcular çeÅŸitli yerlere dağılarak okullarını, bilimsel etkinliklerini sürdürdüler. Bu sonraki Pisagorcular daha çok astronomi ile uÄŸraÅŸmıştır. Dünyanın evrenin merkezinde olmadığını, bir yıldız çevresinde döndüğünü var saymakla Kopernik’in görüşüne yaklaÅŸan ileri bir hamle yaptılar.

Bu son Pisagorcuların en önemlilerinden birisi, Eflâtun zamanında yaÅŸayan ünlü matematikçi "Archytos" ile hekim olan "Alkmaion" dur. Alkmaion’un önemli tıbbî bir keÅŸif yaptığı var sayılır. Söylentilere göre: Beyin ve sinirlerin önemini ve algının oluÅŸması için dıştan gelen bir uyarıcının sinirler aracılığı ile beyne aktarılması gerektiÄŸini keÅŸfetmiÅŸtir.

Felsefe Sözlüğü..j…

Salı, 06 Kasım 2007

JANSENİUSCULUK: Descartes usçuluÄŸuyla Augustinus tanrıcılığını uzlaÅŸtırmaya çalışan Piskopos Jansenius’un öğretisi…

Hollandalı piskopos Cornelis Jansenius’a göre insan günahlarla yüklü bir yaratıktır ve ancak tanrı bağışıyla kurtulabilir. Tanrının kendini bağışlamasını dilemek ve beklemekten baÅŸka yapacak hiçbir ÅŸeyi yoktur. Jansenisme tümüyle Agustinius anlayışına dayanır ve insan özgürlüğü yadsır. Bu yönüyle insan özgürlüğüne büyük pay ayıran Jesuitisenism’in karşısındadır.

Jansenius ve yandaÅŸlarına göre Luther ve Calvin’in tanımladığı Tanrı kayrası öğretisine karşı çıkan Karşı- reform ilahiyatçıları, tanrısal bir ilk neden yerine insanın sorumluÄŸunu vurgulayarak karşı uca savrulmuÅŸlar, Aziz Augustinus’un 5. yüzyılda savaÅŸtığı Pelagiusçu hareketliliÄŸe düşmüşlerdi. Jansenius bu tutuma ilk günahın ve ÅŸehvetin gücünün insan doÄŸasında yol açtığı bozulmayı vurgulayarak karşı çıktı. İsa’nın kurtarıcılığının olanaklı kıldığı ve insanlığa gerçek özgürlüğe tek başına yeniden kavuÅŸturabilecek Tanrı kayrasının gücünü yüceltti. Ayrıca iyilik iÅŸleyebilmek için her zaman Tanrı kayrasının zorunlu olduÄŸu, kayranın yanılmazlığı ve insan yazgısının mutlak biçimde Tanrı istencine baÄŸlı olduÄŸu yönündeki Augustinusçu savları destekledi.

Janseniusculuk, kendisine özgü öğretilere değil belirli bir yaklaşıma ve ruhanilik anlayışına dayalı karmaşık bir hareketti. Reform hareketiyle aynı doğrultuda kiliseyi Hıristiyanlığın başlangıcındaki biçimiyle canlandırmayı amaçlıyordu. Gerçek Hıristiyan ilahiyatından ve ibadetinden ödün verilmesine karşıydı. Ama resmi öğretiye aykırı abartılı bir tutum benimsendiği için kilise tarafından reddedildi.

Janseniusculuk aynı zamanda bir Hıristiyan tarikatı olarak Port-royal manastırında toplanan düşünürlerce benimsenmiş ve izlenmiştir. Arnauld , Nicole, Blaise Pascal gibi düşünürlerin elinde işlenen bu öğreti sonunda tüm gizemciliğe varmıştır.

Felsefe Sözlüğü..i…

Salı, 06 Kasım 2007

İDEA: Platon’a göre algılarla kavradığımız nesnelerin orijinal formları, örnekleri.

İDEALİZM: Var olan her şeyi düşünceye bağlayan, düşünce dışında nesnel bir gerçekliğin var olduğunu kabul etmeyen felsefe öğretisi.

Felsefe’de dünyayı ve varoluÅŸu, bilinç ve düşünceyi önem vererek açıklayan öğreti… idealistler, varlıklar arasındaki soyut iliÅŸkilerin, duyularla algılanan nesnelerden daha gerçek olduÄŸunu ve insanların var olan her ÅŸeye düşünsel baÄŸlamda, idealar aracılığıyla ve idealar olarak bildiÄŸini savunurlar. İdealizmin birçok türü olmakla birlikte hepsinin paylaÅŸtığı ortak ilkelerden söz edilebilir. Tümellerin varlığı, burada ve ÅŸimdi varolanıın aşılması, varlıklar arasındaki iliÅŸkilerin o varlıkların dönüştürüleceÄŸi varsayımı, çeliÅŸik bileÅŸenleri bütünleÅŸtiren sistemler kurmaya yönelik diyalektik yaklaşım; zihnin, özellikle tinin maddeden önce sayılması.

:-):-):-):-)fizik veya epistemolojik yaklaşımı temel alması bakımından idealizmin iki temel biçimi vardır: :-):-):-):-)fizik idealizm gerçekliğin idealara dayandığını, epistemolojik idealizm ise bilgi sürecinde zihnin yalnızca tinsel olanı kavrayabileceğini ya da nesnelerin gerçekliğinin algılanabilirliklerinden kaynaklandığını savunur. İlk biçimi ile idealizm dünyadaki temel tözün madde olduğunu, bunun da maddi biçimler ve süreçlerle bileneceğini ileri süren maddeciliğin, ikinci biçimi ile insan biliminin, zihnin dışında ve bundan bağımsız olarak var olan nesneleri gerçekte oldukları gibi görüp kavradığını öne süren gerçekliğin karşıtıdır. Gözlemlenebilir gerçekleri ve ilişkileri vurgulayarak :-):-):-):-)fizik görüşlere karşı çıkan olguculuk ile ateizm ve şüphecilik gibi akımlarda idealizme karşı çıkar.

Felsefi idealizmin tarihsel gelişiminde, başlıca üç sorunu yanıtlama çabası belirleyici olmuştur.

1) İnsan deyiminin sonul gerçekliÄŸi nedir? Bu soruya verilen yanıtlar iki uç arasında dağılır. Deneyci filozoflardan David Hume’a göre insan deneyiminde anlatımını bulan sonul gerçeklik, olayların her bireyin bilincinde ard arda akışıdır. Bu düşünce, tüm gerçekliÄŸin tek bir benliÄŸin anlık duyu deneyimine indirgenmesi sonucuna varır. Öteki uçta usçu filozoflardan Spinoza’yı izleyenler için sonul öz, kendi başına var olabilen ve yalnızca kendisi tarafından kavranabilendir.

2) Bilginin içeriğinde verilen nedir? Verilerin mantıksal yorumu ve açıklamasıyla ne elde edilebilir? İdealistlere göre bilgi sürecinin sonu, bireysel deneyimin dışında kalmakla birlikte gene de somut bir tümel ya da bir dizgedir. Verilen mantıksal yorumu ve açıklaması, gerçekte, yeryüzünü üzerinde yaşayanlarca tümüyle yeni bir biçime dönüştürülmesi demektir.

3) Bir düşünür zaman içindeki oluÅŸum ve deÄŸiÅŸim olgusu ya da deÄŸiÅŸik amaçlar ve deÄŸerler karşısında nasıl bir tutum alınmalıdır? İdealistlere göre us yalnızca doÄŸadaki uyumlu düzeni ortaya çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda uygar bir toplumun kültürel yaÅŸamının parçası olan devleti ve öteki kurumları da yaratır, bu kurumların deÄŸerlerini korumak ve geliÅŸtirmek, her uygar insanın ahlaki temel görevidir. Uluslar arası etik kurallarına da katkısı bulunan idealistler, hiçbir ulusun etkin güçlerini bir baÅŸka ulus üzerinde hüküm sürmek için kullanamayacağını ileri sürerler. Bu güç, yalnızca bir baÅŸka ulusun yaratıcı güçlerini ilerletmek, onların kültürel düzeyini kalkındırmak için kullanabilinir. İdealizmin de tarih felsefesi, deÄŸer felsefesiyle yakından iliÅŸkilidir. Benedotto Croce bu tarih felsefesini “her gerçek tarih, çaÄŸdaÅŸ tarihtir” deyimiyle özetler.

İdealistlerin baÅŸlıca dört savından biri Berkeley’in esse est percipi (var olmak algılanmış olmaktır) ilkesidir. Nesnelere dayandırılan bütün nitelikler duyu nitelikleridir. Bunlar ancak duyu organları bulunan bir özne tarafından algılandıklarında var olurlar. Maddenin varlığını ve duyu algılarının maddeden kaynaklandığını görüşünü yadsıyan bu yalın sav, geniÅŸ tartışmalara yol açmıştır.

Özneyle nesnenin karşılıklı birbirine bağımlı olduğu savı, birinci savla yakından ilişkilidir. Nesnesi olmayan bir özneyi düşünmek olanaksızdır; çünkü özne olmak bir nesnenin ayrımında olmaktır. Buna karşılık her nesne de ancak bir öznenin karşısında nesnedir. Bu ilişki mutlak ve evrensel bir biçimde karşılıklıdır. Dolayısıyla her tam gerçeklik, bir nesneyle bir öznenin birliğidir, yani somut bir tümeldir.

İdealizmin üçüncü savına göre insanın en dolaysız deneyiminde, yani kendi öznel bilinçliÄŸinde sezgisel ben, tinsel özellik taşıdığı var sayılan sonul gerçekliÄŸi doÄŸrudan kavrayabilir. ÖrneÄŸin Platon’a göre, “iyi ideası”na sıçrama mistik bir nitelik taşır.

İdealizmin dördüncü savı özellikle Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için geliÅŸtirilmiÅŸtir. 11. yüzyılda Canterbury’li Aziz Anselmus’un geliÅŸtirdiÄŸi bu sava göre yetkin bir varlığın varolması zorunludur, çünkü varolamak yetkinliÄŸin temel öğelerinden biridir. Tanrı yetkin olduÄŸunu göre varlığı da zorunludur. Bazı idealist filozoflar bu savı idealizmin öteki ilkelerine de yaymışlardır.

İKİCİLİK (dualizm): Birbirinden ayrı, birbirinden bağımsız, birbirine geri götürülemeyen, birbirinin yanında ya da karşısında bulunan iki ilkenin varlığını kabul eden görüş.

İrade : İstenilmiş olanı gerçekleştirmeye karar verme ve yerine getirme gücü. Ahlaki eylem için karar verme yetisi.

İlinek: kendi başına bir varlığı olmayan, dayanacak bir töze muhtaç olan ve dayandığı tözü deÄŸiÅŸtirmeksizin, deÄŸiÅŸebilen nitelik… Renk, koku, tat vb. gibi nitelikler böyledir. ÖrneÄŸin elmayı kabuÄŸu ile bitlikte renklerinden soyalım, elma gene elmadır. Elmanın rengi kendi başına var olmaz, varolabilmek için elmaya muhtaçtır.

Elma hep elma olarak kaldığı halde, rengi yeÅŸil, sarı, kırmızı olarak deÄŸiÅŸir. İlinek terimi özellikle skolastik felsefede iÅŸlenmiÅŸtir. Cins, tür, ayrım, özellik ile birlikte beÅŸ tümelden biri sayılmıştır. Skolastiklere göre herhangi bir ÅŸeyin kiplerinden her biri ilinektir, örneÄŸin bir özdeÄŸin biçimi böyledir. İlinek sözcüğü, terim olarak ilkin Aristoteles tarafından kullanılmıştır. Aristoteles’te ilinek bir konuya baÄŸlı olan o konu olmadan kendisi var olamayan ÅŸey; kendi başına var olamayan, bir taşıyıcı , bit tözü gerektiren ÅŸey; tözün niteliÄŸi anlamına gelir. İlinekler ayrılır ve ayrılmaz nitelikler olmak üzere ikiye ayrılır. ÖrneÄŸin koÅŸmak insan için ayrılır bir ilinek, zenci bir insan için siyah olmaksa ayrılmaz ilinektir.

İNSANCILIK (Hümanizm): Alm. Humanismus, Fr. humanisme, İng. humanism, Lat. humanus=insanca, insana özgü, insana ilişkin

İnsanlığa, insana yaraşır bir yaşam ve düşünmeye ulaşmak için çabalamak. Bu bağlamda:

1. (Genellikle) Kavramın en geniş anlamında, insanın değer ve saygınlığına, insan olmaya , insanlığa olan us inancı.

2. Batı kültürünün ve eğitiminin Eski Yunan kültürüne dayanmasından yola çıkarak bu kültür kalıtının bilimsel olarak yeniden canlandırılması düşünüşü.

Roma’da Yunan kültürü bir eÄŸitim kaynağı olmuÅŸtur (Cicero). OrtaçaÄŸ’da da Yunan ve Romalı yazarların çalışmalarını yenileme çabaları sona ermedi, bu çabalar DoÄŸuÅŸ- çağında (Renaissance) büyük ölçüde geliÅŸtirildi. Böylece bilim ve eÄŸitim skolastikten ve kilisenin yetkesinden kurtularak yeni bir kültür ülküsü gerçekleÅŸmeye baÅŸladı. (Bu ülkü Erasmus’la doruÄŸuna eriÅŸti);

XVIII. yüzyıl sonu ve XIX. yüzyıl başında insancılık yeni bir biçim kazandı, özellikle Herder, Winckelmann, W.`von Humboldt ve Goethe’nin temsil ettikleri bu evreye "yeni insancılık" adı verilir. Birinci Dünya Savaşından sonra Werner Jeager’in yönetiminde, AntikçaÄŸa olan iliÅŸkileri yeniden belirleme çabalarına da "üçüncü insancılık" denir.

3. (Yukarıdaki görüşlerle hiç bir baÄŸlantısı olmadan) Yararcılığın belirli -özellikle İngiliz filozofu F. S. Schiller’in canlandırdığı- biçimi için kullanılan özel felsefe terimi: Protagoras’ın "İnsan her ÅŸeyin ölçüsüdür." formülünü çıkış noktası olarak alan; insanda, insanın gereksinme ve ereklerinde, bilginin ve doÄŸruluÄŸun ölçeÄŸini bulan anlayış.

İnsanÜstücülük (Uebermensch): Üstün insan… Alman düşünürü Nietzsche tarafından terimleÅŸtirilen deyim.

Nietzsche, bu deyimi şöyle tanımlar: “maymuna oranla insan neyse, insana oranla insan üstü de odur.” Bir baÅŸka yapıtında da şöyle der: “insanlık içinde, ortalama insandan baÅŸka, daha yüksek ve daha güçlü bir insan türünün gerçekleÅŸmesi gerekir. Bu düşüncemi ben insan üstü sözcüğüyle dile getiriyorum”. Nietzsche’ye göre tanrı ölmüştür, insan artık yalnızdır ve kendi deÄŸerlerini kendisi yaratmak zorundadır. İnsan için gereken erdem, Hıristiyanlığın acıma ve insan sevgisi gibi insanı sünepeleÅŸtiren erdemleri deÄŸil, güçlü olma erdemidir.

Kökleri Fichte’de bulunan bu felsefe, olumsuz yönlerinin geliÅŸmesiyle varoluşçuluk vb. gibi çaÄŸdaÅŸ düşünce akımlarını meydana getirdikten baÅŸka, sonunda Alman nazizmini doÄŸurmuÅŸtur. Nietzsche, yeryüzünün efendisi olacak yönetici bir ırk gerektiÄŸini ve Almanya’ya Yahudi akımının durdurulması kanısında olduÄŸunu söyler. Törebilimi aristokrattır, “iyi bir aileden doÄŸmadıkça hiçbir ahlaklılık mümkün deÄŸildir, insanın her ilerleyiÅŸi aristokratik toplumdan gelir.” Der. İnsan üstü ereÄŸi, Nietzsche’nin deyimiyle aynen, “milyonlarca salağı ortadan kaldırarak geleceÄŸin insanını kalıba dökmek”tir ve “bütün bir ulusun yoksulluÄŸu bir insan üstü’nün acı çekmesinden daha az önemlidir”.

Nietzsche, Hıristiyanlığa karşı olduÄŸu kadar, onun deyimiyle, “milyonlarca salağı” insan etmek isteyen toplumculuÄŸu da karşıdır. Ona göre toplumculuk, “milyonlarca salağı” insan üstü’lere karşı çıkarmaktadır. Oysa “milyonlarca salak” öğretimden yoksun bırakılmalı, birçok gerçekleri bilmemeli ve insan üstü’lere kölelik etmelidir.

Felsefe Sözlüğü..h…

Salı, 06 Kasım 2007

HAKİKAT: Nesnel gerçeÄŸin düşüncedeki yansısı… Gerçek ile hakikat aynı ÅŸeyler deÄŸildir. Gerçek nesnel gerçekliÄŸi, hakikat ise bu nesnel gerçekliÄŸin zihnimizdeki öznel yansısını dile getirir. ÖrneÄŸin elimizde tuttuÄŸumuz bir kalem gerçek, onun zihnimizdeki yansısı hakikattir. Hakikat, gerçeÄŸin kendisi deÄŸil, yansısıdır ve düşünce ile nesnesi arasındaki uygunluÄŸu dile getirir. Hakikat ile doÄŸruluk ise birbirine bağımlı fakat aynı ÅŸeyler deÄŸildir. DoÄŸruluk mantık kurallarına hakikat ise nesnel gerçekliÄŸi dile getirir. Hakikat, nesnel gerçekliÄŸe uygunluÄŸu gerektirdiÄŸi gibi nesnel gerçekliÄŸin belli iliÅŸkilerine de uygunluÄŸu, eÅŸ deÄŸiÅŸle mantıksal uygunluÄŸu dile getirir.

Hakikat kavramı, felsefe alanında çok önemlidir ve materyalizm ile idealizm arasındaki kavganın baş konusudur. Özellikle idealist öğretiler ona akla aykırı çeşitli anlamlar vermişlerdir.

Hakikat kavramını en iyi şekilde açıklayan diyalektik materyalist felsefedir. Bahçemizde bir ağaç görürüz, bu nesnel gerçekliktir; bu ağaç bilincimizde yansır, bahçemizdeki ağaca uygun olarak doğru yansıdığı ölçüde hakikattir. Ne var ki bu yansı tıpa tıp uygun olmaz. Yaklaşıktır, bundan ötürü de görelidir. Ama bu ağacı zihnimizde keyfimize göre biçimlendiremeyiz ve onu, tıpa tıp aslına uygun olmasa da, az çok doğadaki biçimiyle yansıtırız, demek ki öznel olan hakikatimizle nesnel olan bir yanda vardır. Hakikatimiz aslında nesnel olan bir şeyden yansıdığı için öznel deriz.

Hakikatler görelidir, her göreli hakikat saltık hakikatin bir parçasıdır. Diyelim 0 uzaktan bir ağaca baktığımızda onu ilk başta uzun bir çubuk gibi görürüz, yaklaştıkça onun dalları, meyveleri ortaya çıkar, daha derin bilgiye ulaşmak için ağacı keser içine bakar, nasıl kök saldığına bakarız. İşte bilgi sürecinde saltık hakikate bu göreli hakikatlerimizle adım adım yaklaşırız. Saltık hakikat, göreli hakikatlerin toplamıdır. Hakikatlerimiz görelidir ama saltık bir hakikat vardır. Saltık hakikat daima geliştirilecek, yeni bilgilerle güçlendirilecek, ama daima doğru kalacak bir bilgi demektir.

HAZCILIK (Hedonizm): Alm. Hedonismus, Fr. hedonisme, İng. hedonism, Yun. hedom = haz, es. t. lezzetiye

1. Yaşamın anlamını hazda bulan dünya görüşü.

2. Haz=hedone’yi ahlak ilkesi olarak kabul eden; ahlak eyleminin ereÄŸini ve ölçeÄŸini hazda bulan ahlak öğretisi. Burada ya a. Bir anlık duyusal haz, ya da b. Sürekli haz (tinsel haz) söz konusudur. Kyrene Okulunun kurucusu olan Aristippos hazcılığın da kurucusu sayılır. Aristippos’a göre haz veren ÅŸey iyidir, acı veren de kötü Haz ile iyi aynı ÅŸeydir. İnsan her ÅŸeyden sevinç duymaya çalışmalı, her yaÅŸama durumunda iyiyi, sevincin kaynağını bulmak istemelidir. Ancak Aristippos’un göz önünde bulundurduÄŸu bir anlık haz duygusudur. Bu öğreti daha tinsel biçimde Epikuros’ta da karşımıza çıkıyor. Ona göre de, biricik iyi hazdır, "Haz bütün eylemlerimizin ereÄŸi olmalıdır". Ancak Epikuros mutluluÄŸun temelini ruhun dinginliÄŸinde bulur, tinsel hazları duyusal hazların üstünde görür ve en yüksek erek olarak koyar; çünkü yalnız tinsel hazlar gelip geçici olmayan hazlardır, sürekli bir ruh durumu saÄŸlarlar.

HEDONİZM (Hazcılık): YaÅŸamın anlamını hazda gören anlayış. Ahlaki eylemin amacını hazda bulan ahlak öğretisi. Hedonizm: En üstün iyiliÄŸin haz olduÄŸunu ileri süren Aristippos’un öğretisi… Aristppos’a göre en üstün iyilik hazdır. Bu öğretiye göre iyi demek haz demektir; haz veren her ÅŸey iyi, acı veren her ÅŸey ise kötüdür. Aristippos’a göre her davranışın nedeni, mutlu olmak isteÄŸidir. YaÅŸamın ereÄŸi hazdır. Haz insanı insan eden duygudur. Bilgilerimiz duygularımızla alabildiÄŸimiz kadardır, bunda öteye geçmez. Bu yüzden Aristippos duygularımızın getirdiÄŸi haza yönelmeyi, acıdan kaçmayı söyler.

En üstün iyi, hazdır. Ancak gerçek haz sürekli olandır. Sürekli olan hazza da bilgelikle varılabilir.

Epikuros’da hazcılığı devam ettiren filozoflardandır. Ne var ki, Epikuros, Aristippos’un bedensel hazzına karşı tinsel hazzı yeÄŸler. Onun için en büyük haz, ruh dinginliÄŸidir. Buna da bedensel zevkler peÅŸinde koÅŸmakla deÄŸil, bilgelikle varılır.

HEGELCİLİK: Alm. Hegelianismus, Fr. Hegelianisme, İng. Hegelionism

1. Hegel ve ona bağlı olanların oluşturduğu, özellikle "salt idealizm" ve "eytişimsel yöntem" anlayışlarıyla belirlenen felsefe akımı.

2. Hegelci Okul: 1830-40 yılları arasında Almanya’da en yaygın olan felsefe okulu Hegelci okuldu. Bu da Hegel felsefesinin kapalı, mantıksal bir dizge oluÅŸundan, yönteminin ve ilkelerinin türlü dallara uygulanabilmesinden ileri geliyordu. Hegel’in ölümünden hemen sonra Hegelci okul türlü yönlere ayrılmış; özellikle Hegel’in din ve siyasa sorunlarında kesin bir tutumu olmayışı okulun ikiye ayrılmasına, SaÄŸ Hegelcilerle Sol Hegelcilerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Tutucu-Hıristiyan sağ kanadın savunucuları: Gabler, Hinrich vb. olmuştur.

Sol kanadın savunucuları: Richter, Ruge, (son döneminde) Bruno Bauer, Strauss, Feuerbach, Marx’tır. Bu kanat Strauss ve Feuerbach’la sonunda özdekçi akımla birleÅŸmiÅŸ; Marx ve Engels’le birlikte Hegelcilik~ tarihsel özdekçiliÄŸin temel öğelerinden biri olmuÅŸtur.

3. Hegel düşüncesini 20. yüzyılda eytiÅŸimsel yöntem açısından yeniden ele alan akım. // Bu akım genellikle "Yeni Hegelcilik " olarak adlandırılır; yalnız Almanya’da deÄŸil, özellikle Fransa, İngiltere, İtalya, Hollanda, İskandinavya, Amerika ve Rusyâ da da yaygınlık kazanmıştır. Bugün Hegel’in "tinin görüngübilimi (Phenomenelogie des Geistes) genç Marx’ın felsefe çalışmalarıyla birlikte düşünce yaÅŸamında önemli bir rol oynuyor. Almanya dışında özellikle Fransa ve İtalya’da bugün Hegel-Marx sorunu önsırada görünüyor. (1979)

HERAKLEİTOSÇULUK: Alm. Heroklitismus

GerçekliÄŸin asıl özünü öncesiz- sonrasız oluÅŸta gören, bu oluÅŸun kendini karşıtlarda ve karşıtlar içinden geçerek gerçekleÅŸtirdiÄŸini savunan, Yunan filozofu Herakleitos’un temellendirdiÄŸi görüş. Karşıtı bkz. Eleacılık.

HERMENEUTİK: Yorum bilimidir ve yorumlanmakta olan şeyin hem içeriğine, hem biçimine ilgi duymayı kapsar. Yorumbilgisi teriminin doğuşu, kutsal metinleri yorumlama pratiklerine dayanır. Temel ilkesi, bir saptamanın anlamını ancak, kendisinin bir parçasını oluşturduğu tüm bir söylemle ya da dünya görüşüyle ilişkili olarak kavrayabileceğimiz düşüncesidir: Örneğin, monetarist iktisadın açıklamalarını ancak, ilintili olduğu ve onun dışındaki tüm çağdaş kültürel fenomenler bağlamında kavrayabiliriz.

Parçaları anlamak için bütüne, bütünü anlamak için parçalara baÅŸvurmak zorundayız (yorumbilgisel döngü denilen ÅŸey). Bu da kendimizi metnin yazarının yerine koymamızı ve üretilen ÅŸeyin anlamına onun baÄŸlamı çerçevesinde bakmayı gerektirecektir. İncil’deki yorumlar doÄŸru anlama ulaÅŸmayı hedeflediÄŸi halde, birçok fılozof hakikate yaklaÅŸmanın mümkün olduÄŸuna inanmakla birlikte aslında böyle bir kendiliÄŸin olmadığı artık genel kabul gören bir ÅŸeydir. Sözgelimi Alman yorumbilgisi fılozofu Hans-Georg Gadamer, ortak bir geleneÄŸin bunu mümkün kıldığı görüşündedir (Truth mıd Method, 1960).

Yorumla ilgili sistematik araştırmaların büyük ölçüde sosyal bilim felsefesinin alanına girdiği, bunların sosyolojik araştırmalar üzerinde etkisinin bir değişkenlik içerdiği şimdiye kadar açığa çıkmış olması gerekir. Yorumlayıcı sosyolojinin belki de en önemli katkısı, kültürel göreciliğin olanakları dikkate alındığında, başka kültürleri anlama problemi konusundadır.

Winch’in konumunu benimsersek, bir kültürü kendi zemininde, kendi kurallarıyla ve bizim kültürümüzün çerçevesini dayatmadan anlamamız gerekmektedir. Winch "Understanding a Primitive a Society" baÅŸlıklı klasik bir makalesinde, Azandelerin büyücülük inançları hakkındaki hakikat ya da diÄŸer ÅŸeyler konusunda bir yargıda bulunamayacağımızı ileri sürmüştür. Azande toplumunda büyücüler ve büyücülük, bizim toplumumuzda ise bilim ve bilimciler vardır. İkisi sadece farklı alanları oluÅŸturur ve aÅŸkın bir standarda göre biri diÄŸerinden üstün sayılamaz: Bize göre bilim daha iyidir, Azandelere göre büyücülük. Burada tüm yapabileceÄŸimiz, sadece anlamaktır. Her toplum yeni üyelerinin doÄŸuÅŸu, cinsel iliÅŸkiler ve ölümü düzenlemenin ve bunlarla meÅŸgul olmanın bir yolunu bulmak zorunda olduÄŸuna göre, anlamak da ancak ortak bir insani durumu paylaÅŸmamız halinde mümkün olabilir.

İnsanların kendi toplumsal dünya anlayışlarından bağımsız bir toplumsal yapının varlığını öngören yaklaşımlara göre, anlamın niteliği sorunu çok daha önemsiz bir sorundur.

HİÇÇİLİK (Nihilizm): Alm. Nihilismus, Fr. nihilisme, İng. nihilism, Lat. nihil = hiç, es. t. ademiyum mezhebi

(Genel olarak)

a. Var olan görüşlere, değerlere, düzene karşı çıkan;

b. Hiçbir değer tanımayan görüşlere verilen ad. / / Şu biçimleri vardır:

1. (Kuramsal alanda) Her türlü bilgi olanağını yadsıyan, sorunsal olmayan ve kendisinden kuşkulanılmayan hiç bir şeyin olmadığını öne süren görüş (= eleştirici ve kuşkucu hiççilik).

2. Ahlak alanında Ahlak kurallarını ve değerlerini tanımayan görüş.

3. (Siyasa alanında)

a. Yeni bir toplum düzeni kurmak isteğiyle eski, yerleşik düzeni bütünüyle yadsıyan görüş.

b. Her türlü siyasal düzeni yadsıyan, toplumun birey üzerinde hiç bir baskısını kabul etmeyen görüş; bu biçimi anarşizm ve salt bireycilikle birleşir.

Felsefe Sözlüğü..g…

Salı, 06 Kasım 2007

GENELLER (Tümeller): Genel kavramlar… Bu deyim, tümeller ve evrenseller deyimleriyle anlamdaÅŸ olarak, mantık dilinde beÅŸ genelleri dile getirmek için kullanılır. :-):-):-):-)fizikte ve idealist felsefedeyse tüm genel kavramları dile getirir. Tarihsel süreçte idealizm, bu genel kavramlar üstüne kurulmuÅŸtur. Antik çaÄŸ Yunan Eleacılarından baÅŸlayıp Platon ve Aristoteles felsefelerinde biçimlenen ve Hegel felsefesinde doruÄŸa ulaÅŸan idealizmin temel önermesi geneller(tümeller ya da evrensellerin)’in gerçek varlıklar olduklarıdır. İzledikleri mantık ÅŸudur: Gerçek varolan deÄŸil tam tersine varolmayan’dır. Geneller varolmaz, sadece bireyseller varolur. ÖrneÄŸin ak bir genel kavramdır, bütün ak bireysellerden soyutlanarak elde edilmiÅŸtir ve bunun için de yoktur, buna karşı ak çiçek vardır, çünkü bireysel bir nesnedir. Varolmak belli bir uzayda ve mekanda varolmaktır. Ama bütün uzay ve mekan aransa ak’a rastlanamaz. Demek ki geneller, ne uzay ne de zamandadır, hiçbir yerde ve hiçbir zamana olmayan da yok demektir. Varolan her ÅŸey bireyseldir, genelse bireysel olmayandır. Ne var ki nesnel gerçeklik üstündeki tüm bilgimiz kavramlardan, eÅŸ deyiÅŸle genellerden oluÅŸmuÅŸtur. Demek ki gerçek, bireysel deÄŸil, geneldir. Genel varolmadığına ve sadece bireysel varolduÄŸuna göre bundan çıkan zorunlu sonuç, geçeÄŸin, varolan deÄŸil, varolmayan olduÄŸudur. Demek ki asıl gerçek varlık, varolan deÄŸil, varolmayan bir varlıktır. :-):-):-):-)fiziÄŸin ve idealist felsefenin bu sözcük oyunları bir yanıyla Berkeleycilikte, öteki yanıyla Hegelcilikte uçlaÅŸmıştır.

GERÇEK: Bilinçten bağımsız olarak var olan. Düşünülen, tasarımlanan şeylere karşıt olarak var olan.

GNOSTİKLER: AntikçaÄŸ Yunan felsefesini gizemcilik ve Hıristiyanlıkla kaynaÅŸtırmaya çalışan dinsel-gizemci düşünürler… İ.S. 1. ve 2. yüzyıllar da yaÅŸayan Valentin, Simon, Basilide, Corpocrade, Saturnin, Marcion vb. düşünürler gizemsel-dinsel bir felsefe oluÅŸturmuÅŸlardır. Bu felsefe, antikçaÄŸ Yunan felsefesini ve özellikle PlatonculuÄŸu, Pitagorasçılığı, ilkçağın gizemsel dinlerini, YahudiliÄŸi ve Hıristiyanlığı seçmeci bir tutumla kaynaÅŸtırarak biçimlendirmiÅŸtir. Temel düşünceleri, saltık bilginin anlık sezgilerle kavranabileceÄŸi inancıdır. Dilimizde bilinirciler adıyla anılan gnostikler, gerçekte, gizemci tarikat adamlarıdır ve tüm dinleri saltık bilginin saÄŸlanmasında yetersiz bulurlar. Onlar için saltık bilgi, dinsel bilgilerin çok üstünde bulunan kurgusal bilgilerdir. Bu yüzden Hıristiyanlarca sapkın sayılmışlardır. Çünkü İsa’nın Tanrı’nın oÄŸlu olduÄŸu, doÄŸduÄŸu ve büyüdüğü, çarmıha gerildiÄŸi gibi dogmalarını yadsırlar. Onlar için İsa düpedüz bir insandır. Ne Tanrı ne de oÄŸlu doÄŸmaz, büyümez, hele çarmıha hiç gerilmez.İngiliz düşünür Bertrand Russell, İsa’yı bir insan sayması bakımından İslam peygamberi Muhammet’in de bir gnostik olduÄŸunu söyler.

GÖRELİ: Bir başka şeye bağlı olan; ancak belli koşullar içinde geçerli olan.

GÖRÜNBİLİM (Fenomenoloji): Alm. Phaenomenologie, Fr. phenomenologie, İng. phenomenology, Yun. phainomenon = görünüş; logos = bilim, öğreti

A. Görüngüler bilimi, öğretisi. Bu anlamda:

1. (Kant’ta) Algılanan görüngüler öğretisi. (Kant bu sözcüğü "DoÄŸabilimin Fizikötesi Temelleri" adlı yazısında kullanmış, ama "eleÅŸtiri"lerinde artık kullanmamıştır.

2. (Hegel’de) EytiÅŸimsel geliÅŸmesi içinde bilincin geçirdiÄŸi evrelerin fizikötesi açısından ortaya konuluÅŸu ("Phaenomenologie des Geistes"),

3. Bilinç olaylarının çözümlenmesi ve betimlenmesi (betimleyici ruhbilim-Brentano).

B. E. Husserl’in kurduÄŸu felsefe okulu. Husserl’in olgu bilimlerinin karşısına koyduÄŸu özbilimi. Öz, görüngülerin dolaysız görüleme (özü görüleme, öz görüsü) ile kavranılan idelere iliÅŸkin içeriÄŸidir; ama görüngübilim özün kendisi üzerine bir bilim deÄŸil, "öz görüsü" özü görüleyen bilinç üzerine bir bilimdir; bilincin en önemli niteliÄŸi de "yönelmiÅŸliÄŸi" (Intentionalitkt)dir. Bilincin bir ÅŸey üzerine bilinç olması, bir ÅŸeye yönelmiÅŸ olmasıdır. Buna göre gerçekliÄŸin bir "kendiliÄŸindenliÄŸi" yoktur, gerçeklik yalnızca yönelinen, bilincine varılan, görülenen bir ÅŸeydir.

Görüngübilim, bu felsefe dizgesi olmaktan çok, bir yöntemdir, bu yöntem de, özü görüleme, özlüğe geri gitme, salt bilince bir indirgemedir (reduktion); bu da ayraç içine almakla başarılır: Duyularla algılanan nesnelerin ötesinde bulunan düşüncel (ideal) özlükler alanına yükselebilmek, nesnenin özünü kavrayabilmek için, bir yığın rastlantı ve özü olmayan niteliklerle yüklü olan olgular dünyasını bir yana bırakmak, ayraç içine almak gerekir. Bu olgular dünyasının varlığını ortadan kaldırma ya da ondan kuşku duyma anlamına gelmez; yalnızca yöntem gereği bir yargı vermeme, bir sırt çevirmedir. Bu yolla Husserl felsefeyi kesin bir bilim olma basamağına çıkaracağına inanır.

Husserl’den sonra M. Scheler, görüngübilim yöntemini özellikle deÄŸerler alanına uygulamıştır. Görüngübilim akımının baÅŸka ünlüleri: A. Pflander, M. Geiger, E. Stein. Husserl’in en önemli öğrencilerinden Heidegger görüngübilimi varlıkbilime çevirmiÅŸtir

Felsefe Sözlüğü..f…

Salı, 06 Kasım 2007

FATALİZM: Her şeyin alın yazısına göre önceden belirlenmiş olduğuna, insanın bu önceden belirlenmiş olan alın yazısını değiştiremeyeceğine inanan dünya görüşü.

FENOMENOLOJİ (Görüngübilim): Bilim verilerinin doÄŸrudan incelenmesiyle elde edilmiÅŸ ve somut deneyim konusu olmuÅŸ fenomenlere, nedensel açıklamalara iliÅŸkin kavramlardan ve incelenmemiÅŸ ön kabullerden bağımsız yaklaÅŸma yöntemi. Fenomenolojinin kurucusu Alman düşünür Edmund Husserl’dir. Ona göre gerçek, Platon’un da ileri sürdüğü gibi, mutlak olmalıdır. EÅŸ deyiÅŸle her nesnenin bizim ona verdiÄŸimiz anlamın ve yakıştırdığımız özelliklerin dışında, kendine özgü ve kendinde olan, her zamanda geçerli ve deÄŸiÅŸmez bir yapısı vardır. Nesne, insanların deÄŸil, insanların dışında öncesiz ve sonrasız bir nesneler dünyasının varlığıdır. FiziÄŸin ürünü olmadığı gibi :-):-):-):-)fiziÄŸin de ürünü deÄŸildir, kendi saltık(mutlak) yapısı içindedir. Gerçek, böylesine ideal bir yapı taşıyanın niteliÄŸidir. Husserl, bu savıyla tümüyle Platon’un savına yaklaşır.

Husserl’in biçimlendirdiÄŸi fenomenolojik yöntemin ilk adımı fenomenolojik indirgeme ya da epokhe’dir. Epokhe zihinsel edimlerin, bu edimlerle ya da dünyadaki nesnelerin varoluÅŸuyla ilgili kavram ve ön kabullerden bağımsız betimlenmesini, olanaklı kılar. Fenomenoloji, Psikolojinin tersine zihinsel edimlerin nedenlerini, sonuçlarını ve bu edimlere eÅŸlik eden fiziksel unsurları dikkate almayız. Ama bu süreçte nesneler bütünüyle ortadan kalkmaz. Çünkü incelenen nesne her zaman gerçek bir varlık olmayabilir, ejderhaların varlığın inanabilir ya da pembe fareler düşlenebilir, nesne gerçek dışı olabilir. Dolayısıyla zihinsel edimlerin betimlenmesi, nesnelerin de betimlenmesini içerir. Ama bu nesnelerin var oldukları varsayılmaksızın yalnızca birer fenomen olarak betimlenir.

Fenomenolojik yöntemin ikinci adımı, eidetik indirgemedir. Bu adım, bir nesnenin eidosunu(Yunanca da biçim) sezebilmeye, nesneyi olasılıklar ve rastlantılar dışındaki değişmez öz yapısı içinde kavramaya verir; böylece yalnızca belirli bir zihinsel edinimin değil onunla karşılaştırılabilir her türlü edimin eidosu sezilebilir. Örneğin görülen her nesnenin bir rengi, uzamı ve biçimi olmalıdır. Eidetik indirgeme yalnızca duyusal akıl ve nesnelerin incelenmesinde değil, matematiksel nesnelerin, değerlerin, ruhsal durumların ve arzuların incelenmesinde de kullanılabilir.

Fenomenolojik yöntem nesnelerin bilinişi sırasında bu nesnelerin kurulduğu ya da inşa edildiği süreçleri de dikkate alır. Örneğin bir ağacın görülmesi sırasında, ağacın değişik zamanlarda, değişik açılardan ve uzaklıklardan görülmesiyle çok çeşitli görsel deneyimler edinilir ama görülen şey gene tek bir kalıcı nesne olarak algılanır.


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný