Tarih Felsefesine GiriÅŸ
Salı, 06 Kasım 2007Bu öğretide tarih felsefesi bir bilimsel zorunluluk esasına dayanmakta olup sürekli bir akımdır. Tıpkı insanda olduÄŸu gibi, insanlığın baÅŸlangıcından bu yana her yerde baÅŸ göstermiÅŸ ve tarihi oluÅŸturmuÅŸ olan ve iki düşman ve çeliÅŸik unsur arasında süregelen bir diyalektik çeliÅŸki ve savaşım söz konusudur tarih felsefesinde de. Tarih, insan türünün zaman çizgisindeki devinimidir. İnsan türüyse “küçük dünya”dır; varlığın en yetkin görünümü, yaratılışın tezahürüdür. DoÄŸa ise onda bilince ulaÅŸmıştır; onun çizgisinde evrime, bilinçli ve kendinde olan diri bir olmaya doÄŸru yol alır.
BaÅŸka bir deyiÅŸle insan, varlığın mutlak irade ve bilinci olan Allah iradesinin tecellisidir. İnsan bu “insanbilim”inde Allah’ın dünyadaki temsilcisi, yeryüzündeki halifesidir. Dolayısıyla, “insan olma” serüveninden ve mahiyetinin oluÅŸma sürecinden ibaret olan insan tarihi, rastlantısal olamaz, olaylarca yaratılmış olamaz, maceracıların oyuncağı olamaz; bu tarihin kof, boÅŸ, anlamsız, sonuçsuz ve bilinmez olması olanaksızdır.
Kuşkusuz, tarih, dünyanın öteki gerçeklikleri gibi bir gerçekliktir; bir yerden başlayıp kaçınılmaz olarak bir yere varacaktır. Hedefi olmalıdır tarihin, bir yöne doğru yürümelidir.
Nereden baÅŸlamıştır? “ÇeliÅŸki”nin baÅŸlangıcından (!); tıpkı insan gibi.
İnsanın kökenini insanbiliminde ÅŸu ÅŸekilde tanıdık: İnsan, balçıktan ve Allah’ın ruhundan mürekkeptir. Adem’in öyküsüne bakın bir! “Adem”in öyküsünde insan türünden, gerçek ve felsefi anlamıyla insandan söz edilir. İnsan iÅŸte Ademdeki bu “ruh-balçık”, “Allah-Åžeytan” savaşımından baÅŸlar. Fakat tarihi nereden tanıyoruz? Nereden baÅŸlar tarih? Kâbil ile Hâbil’in savaşından.
Adem’in oÄŸullarının her ikisi de beÅŸeridir; doÄŸal birer beÅŸer. Ama birbiriyle savaÅŸmaktadırlar. Biri ötekini öldürür. Buradan baÅŸlar insanlık tarihi. Adem’in savaşı özde (türde) gerçekleÅŸen zihinsel bir savaÅŸtır. Bu ikisininkiyse hayatta gerçekleÅŸen özdeÅŸ savaÅŸtır. Dolayısıyla Hâbil ve Kâbil öyküsü, tarih felsefesini, Adem’in öyküsüyse insan felsefesini göstermektedir. Hâbil ile Kâbil’in savaşı tarihteki iki karşıt cephenin savaşıdır, tarihin diyalektik esasına göre. Dolayısıyla, tarihin de insanınki gibi diyalektik bir hareketi vardır. Bu çeliÅŸki de Kâbil’in (Bence çiftçilik düzeninin, tekelci ya da bireysel mülkiyetin temsilcisidir.) Hâbil’i (Bence avcılık çağının ve mülkiyetten önceki ilkel ortaklık döneminin temsilcisidir.) öldürmesiyle baÅŸlar. Bundan sonra tarihin sürekli savaşı baÅŸlar. Tarih, baÅŸtanbaÅŸa, katil Kâbil kanadıyla, maktül Hâbil kanadı arasında, hâkim kanatla mahkûm kanat arasında olagelen savaÅŸa sahnedir. “Avcı Hâbil”, “mâlik Kâbil” eliyle öldürülür. Yani üretim kaynaklarının genel paylaşım dönemi (hayvancılık ve avcılık çağı) ve kardeÅŸlik ve gerçek iman ruhu, çiftçilik döneminin ve özel mülkiyet düzeninin, dinî aldatmacanın ve baÅŸkasının hakkına tecavüz etmenin gerçekleÅŸmesiyle ortadan kalkar, mahkûm olur. O zaman Kâbil, tarihte diri kalır. Hâlâ da ölmemiÅŸtir.
Bu konuyu ÅŸuradan çıkardım: Adem, oÄŸullarına, ihtilaflarını -Kâbil, kardeÅŸinin güzel niÅŸanlısına tutulmuÅŸtu. Bu yüzden ihtilafa düşmüşlerdi. İhtilafı gidermeleri için Allah’a kurban sunmalarını önermiÅŸti. Kâbil, kurbanlık olarak bir deste solgun sarı buÄŸday getirmiÅŸtir. Hâbil’se kırmızı tüylü genç ve kıymetli bir deve getirir. Bu yüzden Hâbil’i avcılık döneminin temsilcisi, Kâbil’i de çiftçilik döneminin temsilcisi olarak görüyorum. Tarih, hayvancılık, yani avcılık döneminde (ki deve, bu öyküde bu üretim düzeninin göstergesidir) doÄŸa, üretimin kaynağı olmuÅŸtur (Orman, deniz, ova ve ırmak). Tüm kabilede üretim aracı olarak el ve tırnak kullanılıyordu daha çok. Kimi zaman da herkesin sahip olabileceÄŸi ve kendisinin yapabileceÄŸi araçlar vardı.
Üretim kaynaklarında (su ve toprak vs.) ya da üretim araçlarında (öküz, saban vs.), özel ve bireysel mülkiyet bulunmuyordu. Her şey, eşit olarak, herkesin kullanımındaydı. Kardeşlik ruhu (eşitlikten doğan), toplu ruhun kutsanması, toplumsal gelenek, ataya hürmet, ahlaki ödevler karşısında başeğme, toplu yaşayışın sınırlarına mutlak ve kesin boyun eğme, yaratılıştan gelen safâ ve gönül temizliği, dinî vicdan, barış ruhu, sevgi, fedakârlık vb., bu düzende insanın ahlaki özelliklerindendir. Hâbil ise böyle bir insanın temsilcisidir.
İnsanın çiftlikle tanışmasıyla, insan yaşayışı, insan toplumu ve insan tipi, bence tarihin en büyük devrimi olan derin bir devrimin eline düşer. Bu, yeni insanı ortaya çıkaran, güçlü ve kötü insanı, medeniyet ve parçalanma çağını oluşturan bir devrimdir.
Çiftçilik düzeni, doğadaki üretim kaynaklarını sınırladı; üretim araçlarını gelişip üretim ilişkilerini karmaşıklaştırdı! Tarım alanı -orman ve denizin tersine- özgürce, herkesin yetkisinde olmadığından, ilk kez olarak doğadaki bir şeyi kendine özel kılma ve başkalarını ondan yoksun bırakma gereksinimi bilirdi: Bireysel mülkiyet!
Bundan önce, insan toplumunda “birey” yoktu. Kabilenin kendisi bir bireydi. Tek parça toplum -ki herkes bir aile içindeki kardeÅŸlerdir- bölündü. DoÄŸadaki bir toprak parçasının -ki herkesin malıydı; herkesin mülkiyeti altındaydı- bir kiÅŸinin hakkı olduÄŸu ve ötekilerin hak sahibi olmadıkları ilk gün, henüz kanun, din, veraset vb. gibi hiçbir kural ve sistem bulunmuyordu. Sadece “güç” vardı. Kabilenin güçlülerinin gücü -ki ortak mülkiyet düzeninde kabilenin koruyucusu ve daha çok toplumsal haysiyet kazanma etkeni ya da daha çok av avlanma etkeniydi; bunların hepsi de kabilenin yararınaydı, ÅŸimdi sadece “hak”kın belirlenme kaynağı tekelci yararlanmaların koruyucusu, bireysel mülkiyetin kazanılmasının ilk etkeni olmuÅŸtu. Bu yüzden Marx’ın “Mülkiyet, güç kazanma etkenidir.” Åžeklindeki görüşü, tarihin bu hassas anında, doÄŸru anlaşılması için doÄŸru yansıtılmalıdır. Åžu anlamda ki iÅŸin baÅŸlangıcında, mülkiyeti bireye özgü kılan etken güç ve kudretti. Güç, bireysel mülkiyeti yarattı. Bireysel mülkiyetse güce süreklilik ve silah verdi; onu yasal, doÄŸal ve meÅŸru kıldı.
Özel mülkiyet, tek parça toplumu ortadan ikiye böldü. Temel, sahiplenme ve bireysel mülkiyet üzerine kurulduğunda, zahitlik edecek, gerçek ve gereksinim duyduğu kadarıyla yetinecek hiç kimse yoktur. O zaman, bu gereksinimin miktarını kendisi belirlemelidir!
Burada, artık bir ÅŸey yapamayacağı zaman yetinir; artık istemiyorum diye bir ÅŸey yoktur. Önceki Hâbil düzeninde -ya da toplu mülkiyette- herkes, gereksinimi olduÄŸu ölçüde avlanırdı. Çalışmak, gereksinimin giderilmesi için bir araçtı sadece. Üretimde kim daha çok hak etmiÅŸse daha çok kazanıyordu. Ama ÅŸimdi doÄŸanın açık ve bereketli sofrasından uzaklaşıp sanatın (toprak ve tarım) hakir ve fakir sofrasının başına üşüşerek hırsla, açgözlülükle, aşırı istekle birbirinin canlarına da düştüler. Bu “yeni toplumsal yaÅŸayış iliÅŸkisi”nde akbabalar, leÅŸ yiyen kuÅŸlar (Kâbil’in öyküsünde kargalar) bütün zayıf kuÅŸların kollarını kanatlarını kırarak her birini bir yana sürdüler. Hep birlikte, tek bir sesle, çöllerin baÄŸrında, ırmak kıyılarında, deniz sahillerinde hareket halinde olan göçmen kuÅŸlar grubu gibi bir toplum, ÅŸimdi bu özel mülkiyet, tekelcilik leÅŸinin başında vahÅŸice ve kinle dolu bir durumda “kâh beriki ötekine pençe atmakta, kâh öteki berikini gagalamaktadır!”
Sonunda bu insanlık ailesi, özgürlük, barış, hoÅŸgörü ve mutlulukla dolu bu aile, düşman ve çeliÅŸik iki kutba dönüşür: Gereksinim ve iÅŸ gücünden fazlaca bir topraÄŸa sahip olan bir azınlıkla, bunun tersine açlık çeken ve kol gücü bulunan, ama toprağı ve aracı bulunmayan çoÄŸunluk. Yeni toplumsal iliÅŸkide yazgı açık ve kesindir: Kölelik! İçinde, “kendisi”nden baÅŸka hiçbir ÅŸeyi bulunmayan, ne toprağı, ne suyu, ne yüzsuyu, ne ÅŸerefi, ne soyu, ne sopu, ne ahlâkı, ne izzeti, ne düşüncesi, ne bilgisi, ne hüneri, ne deÄŸeri, ne hakkı, ne hakikati, ne ruhu, ne anlamı, ne eÄŸitimi, ne dini ne de dünyası bulunan bir sınıfın yer aldığı toplumsal bir düzen.
Bunlar, hep torağın ürünüdürler. Bahçeden ve tarladan elde edilen çiçek ve meyveler, bu maddi ve manevi ürünlerin üretim kaynaklarının sahibi olan sınıfın, aÅŸağı iÅŸler yapmadığından, kendini eÄŸitip bilgi sahibi kılmak ve maneviyata, edebiyata, bilim ve sanata yönelmek için fırsatı, olanakları ve sermayesi bulunan sınıfın tekelinde olacaktır kaçınılmaz olarak. Her ikisi de, tek ruh taşıyan elbirliÄŸi içindeki önceki toplumla birlikte yaşıyor ve tek bir ruhla, tek bir yakınlıkla, tek bir haysiyet ve ÅŸerefle: Kabile halinde (!) hayat sürüyordu. Her ikisi de boÅŸ ellerle yanyana ormana ve denize gidiyordu. DoÄŸanın servetini, çevrelerindeki hava gibi -ki onda ikisi birlikte soluk alıyordu- ve ülkelerinin gözleri önüne serilen alanları gibi -ki ikisi birlikte oturup seyrediyordu- kabileleriyle birlikte kullanan iki “eÅŸit”ti ve doÄŸal olarak iki “kardeÅŸ”ti her ikisi de. Her ikisi de bir Adem’in çocuklarıydı. Adem ise tek bir topraktandı. Ama ÅŸimdi, bu iki kardeÅŸ, mülkiyet leÅŸinin başında, birbirinden uzaklaÅŸmış olarak karşı karşıya geçmiÅŸti. Aralarında yargıda bulunan tek ÅŸey cana kasteden düşmanlıktı! Akrabalık bağı, kölelik bağı olmuÅŸtur artık. EÅŸitlik, ayrılığa kurban edilmiÅŸtir; kardeÅŸlik, kardeÅŸ katilliÄŸine dönüşmüştür. Din, aldatma ve çıkar saÄŸlama aracı olmuÅŸtur; gerisi hiç! İnsanlık ruhu, barış ve sevgi ise kinci ruha, rekabete, mala kulluÄŸa, açgözlülüğe, tekelcilik arayışlarına, aldatmacaya, baskıya, zulme, bencilliÄŸe, taÅŸ kalpliliÄŸe, kâtilliÄŸe, hakları ayaklar altına almaya, sultacılığa, üstünlük taslamalara, faziletçiliÄŸe, halkı aÅŸağılamaya, güçsüzü horlamaya, kiÅŸisel çıkar yolunda her ÅŸeyi ve herkesi ezmeye, kardeÅŸin canına kıymaya, babaya iÅŸkence etmeye ve hattâ Allah’ı kandırmaya dönüşmüştür.
Bu şekilde Hâbil (inançlı, barışsever ve fedakar insan) tipiyle Kabil (şehvet kulu, mütecaviz kardeş katili, inançsız ve maddeci insan) tipi arasındaki çelişki, ruh çözümlemesi ve bilimsel, toplumbilimsel irdeleme yoluyla derinlemesine anlaşılabilir. Bu yolla onların çevresi ve işleri de tam açıklığa kavuşur. Böylelikle, her ikisi de aynı soydan, aynı anne-babadan oldukları, aynı eğitimi aldıkları ve aynı aile, çevre ve din içerisinde yetiştikleri halde -ve o çevrede, henüz insan toplumu oluşmadığı ve çeşitli düşünsel çevreler, kültürel havalar, toplumsal gruplar olmadığı varsayıldığında, kardeşlerden her birinin farklı din ve öğretimlerin etkisi altında kaldıkları söylenemez- nasıl olup da birbirlerine bu denli zıt duruma geldikleri ve her birinin başka bir tipin sembolü oldukları öğrenilebilir.
Araştırmada uygulanması gereken bilimsel ve mantıksal yöntem şudur: Her yönden birbirine benzeyen, ama bir yönden birbirinden ayrılan ve çelişen iki olgudan her birinde etkin olan bütün etkenler, neden ve koşullar dizin halinde ortaya konulmalıdır. Bu yapıldıktan sonra her ikisinde ortak ve benzer olan yanları ayıklayarak böylece çelişen ve karşıt etken ya da etkenlere ulaşılmalıdır. Bu iki kardeşin öyküsünde de onların ayrılık yönünü oluşturan tek etken, her birini özel toplumsal ve iktisadi bir konum içine sokan farklı çalışma etkeni ve her ikisinin sahip olduğu çelişik üretim altyapısı ve iktisadi düzendir.
Bu kuramı açıkça pekiştiren şey, Hâbil tipiyle ilkel ortaklık çağı, bağımsız üretim ve avcılık dönemi insanın sınıfsal psikoloji ve toplumsal davranışının tam bir uyum içinde olmasıdır. Kâbil tipiyse, sınıfsal toplum ve kölelik düzeni insanın toplumsal ve sınıfsal ahlâkıyla, efendi psikolojisiyle uyum taşımaktadır.
İkincisi, tefsircilerin ve bilginlerin, Hâbil ve Kâbil kıssasının, Kuran’da nefsin [insanın] öldürülmesinin kınanması için anlatıldığı ÅŸeklinde bir yorumda bulunmaları, aslında -Fransızların deyiÅŸiyle- konuyu yüzeyselleÅŸtirmek ve basit göstermekten baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Benim görüşüm, doÄŸru olmasa bile, onların olayı anladıkları ölçüde basit ve az yararlı deÄŸildir en azından. İbrahimî dinler, özellikle İslam, bu öyküyü, insan türünün dünyadaki yaÅŸayışının baÅŸlangıcının eÅŸiÄŸinde ortaya çıkan ilk büyük olay olarak söz konusu etmektedir. O zaman bu dinlerin bütün hedeflerinin, bu sonucu [tefsircilerin vardığı sonucu] almak istedikleri olduÄŸu inanılır bir ÅŸey deÄŸildir. Bu öykü, her ne olursa olsun ÅŸu tür bir çıkarımda bulunulan sıradan bir ahlakî öyküden daha çok derindir: “Öyleyse, nefsi öldürmenin çirkin bir davranış olduÄŸu ve bizim bu uygunsuz davranışa yaklaÅŸmamamız ve ondan uzaklaÅŸmamız gerektiÄŸi açıkça anlaşılmaktadır; hele de o taraf bizim kardeÅŸimizse…!”
Bence, Hâbil’in Kâbil eliyle öldürülmesi, büyük bir deÄŸiÅŸimden, tarih çizgisindeki hızlı dönüşten, özellikle de, insanın serüveninde baÅŸ gösteren en büyük olaydan haber vermekte, onu derinlemesine açıklayıp, hakkında bilimsel, sınıfsal ve toplumbilimsel yorumda bulunmaktadır. Bu büyük olay ve deÄŸiÅŸim, ilkel komün döneminin son bulması, insanın avlanma yoluyla üretim ÅŸeklindeki ilkel eÅŸitlik ve kardeÅŸlik düzeninin (Hâbil) yok oluÅŸu ve çiftçilik yoluyla üretimin, özel mülkiyetin ortaya çıkışının, ilkel sınıflı toplumun ve parçalanma, sömürü, mala kulluk, inançsızlık düzeninin, düşmanlılığın, yarışın, açgözlülüğün, yaÄŸmanın, köleliÄŸin ve kardeÅŸ katilinin baÅŸlayışıdır (Kâbil). Hâbil’in ölüp Kâbil’in hayatta kalmasıyla tarihsel özdeÅŸ bir gerçekliktir. Ondan sonra, dinin, hayatın, iktisadın, yönetimin ve halkın alın yazısının Kâbil’in elinde olduÄŸu çıkarımı da ileri ve eleÅŸtirel yapısı bulunan gerçekçi bir çözümlemedir. Hâbil’in ardında evlat bırakmadan gitmesi ve ÅŸu anki insanların hep Kâbil’den geriye kalmaları(1)da Kâbil’in düzeninde Kâbilci toplum, yönetim, din, ahlâk, görüş, yöneliÅŸ ve davranışın genellik taşıdığını, her toplum ve çaÄŸa egemen olan yaÅŸamsal düzensizliÄŸin, düşünce ve ahlâk karışıklığının buradan geldiÄŸini göstermektedir.(2)
Bu durum “AdemoÄŸlu”nun yeryüzünde yaÅŸamaya baÅŸladığı (Bu ikisinin kız kardeÅŸleriyle evlenmeleri) ilk günün, çeliÅŸkinin, düşmanlığın ve en sonunda da “kardeÅŸ katli”nin baÅŸlangıcıyla bir arada bulunduÄŸunu gösterir. Ayrıca bu durum, ÅŸu bilimsel gerçeÄŸi kanıtlar: Birincisi, yaÅŸam, toplum ve tarih, çeliÅŸki ve savaşım üzerine kuruludur; ikincisi, idealistlerin düşündüğünün tersine, bunun temel etkeni, din inancının gücüne, kardeÅŸlik bağına, hak ve ahlâka üstün gelen iktisat ve cinselliktir.
İlk ihtilaf, Hâbil ile niÅŸanlı olan kız kardeÅŸi, Kâbil’in kendi payına tercih etmesi, Adem’in görüşüyle belirlenen niÅŸanlıyı deÄŸiÅŸtirmekte diretmesi ve her ikisinin Adem’in huzurunda ÅŸikayette bulunmalarıdır. Bunun üzerine Adem, kurban sunmalarını ve kimin kurbanı kabul edilirse ötekinin ona karşı boyun eÄŸmesini önerdi. Kâbil burada da sahtekârlık yapıp solmuÅŸ buÄŸday getirdi (Alçaklığa bak ki ihtiyacı olduÄŸunda bile hıyanet ediyor, hem de Allah’a! Bu haliyle o, bu düzenin insan tipini göstermektedir). Böylelikle, sunduÄŸu kurban kabul edilmedi. Yine sahtekârlık yaptı ve hevesinin yolunda Allah’ın sözüne kulak asmadı. Hâbil’in (ki ÅŸikayetçi olmadığı, bir ÅŸey istemediÄŸi halde en güzel devesini, en deÄŸerli servetini rabbine sunmuÅŸtu ve doÄŸal olarak da kurbanlığı kabul edilmiÅŸti) nâmertçe öldürüldü.
Hatta bu ikisinin ölüm olayı sırasındaki konuÅŸmaları düşündürücüdür. Kâbil, ölümle tehdit ederken Hâbil, yumuÅŸaklık, ÅŸefkat ve teslimiyet içinde şöyle der: “Ama ben sana el kaldırmam.”
Hâbil insanı, toplum ve düzeniyle, bu sadelik içerisinde, en küçük bir direniş göstermeksizin ezildi. Kâbil insanı ve düzeniyse tekelci ve mütecaviz duruma geldi.
Burada ben, bu öyküde cinsellik konusu iktisattan daha güçlü ve öncelikli bir etken olarak gösterilmemiÅŸ midir? ÅŸeklinde bir soru iÅŸareti koymuÅŸtum önceden. Burada Freudizm daha baÅŸarılı görülmüyor mu? Bu karmaÅŸada ilk kelime yine “kadın”dır. Yine aynı ÅŸekilde babaları Adem’in serüveninde her ÅŸey Havva’dan baÅŸlamamış mıydı?
Ama, daha derin düşünürsek konunun bu basitlikte ve doÄŸrultuda olmadığını görürüz. Çatışmanın ilk kaynağının, Hâbil’in niÅŸanlısına Kâbil’in meyletmesi olduÄŸu doÄŸrudur; yani Freud haklıdır. Fakat, Freud da “ilk etken”i -seksualite- tanımadan önce baÅŸka etken ya da etken ve nedenler dizgesinin de bulunduÄŸunu kabul ederse, burada bu öykünün “cinsellik etkeninin öncelikli ve temel oluÅŸu” esasıyla çözümlenemeyeceÄŸini kabul edecektir. Çünkü, Kâbil’in Hâbil’in niÅŸanlısına olan eÄŸilimi nedeniyle anlaÅŸmazlığı baÅŸlattığı doÄŸru olmakla birlikte, önsel bir konuyu gündeme getiren bir soru söz konusudur bundan önce: Birincisi, bu iki kardeÅŸten niçin Kâbil gösterir bu hassasiyeti? Oysa her ikisinin de benzer tepkileri, birbirine yakın ve aynı ölçüde taassup ve ayak diremeleri olmalı deÄŸil miydi? (Åžu esasın anımsatılması, burada önem taşımaktadır: Her ikisinin de her bakımdan benzer “veraset ve çevre”leri bulunmaktaydı.)(3) İkincisi, böyle benzer koÅŸullarda bilimsel bakımdan iki kardeÅŸten sadece biri böyle bir hassasiyet taşıyor olsa bile niçin bu Kâbil olmuÅŸtur? Üçüncü ve önemli bir olgu olarak, öykü metninden, bu ikisinin konuÅŸmalarından, her birinin davranışından ve ayrıca öyküyü anlatan Kur’an’ın görüşünden, Hıristiyanlık, özellikle de Yahudilik metinlerinden, bunun yanında tefsirlerden, tarih kitaplarından ve İslamî rivayet ve hikayelerden -bu görüş oldukça önemli ve temel bir görüştür- Hâbil’in bir iyilik tipi Kâbil’in ise bir kötülük tipi olarak tanındığı anlaşılmaktadır. “Karakter”den deÄŸil, “tip”ten söz ediyorum. ÖrneÄŸin, Kâbil’in sadece ÅŸehvetperestlik ya da maddecilik hasleti taşıdığını, Hâbil’inse sadece dinî ya da duygusal bir özelliÄŸi olduÄŸunu söylemiyorum, hayır. Biri, kötü bir insanın, ötekiyse iyi bir insanın tezahürüdür. Bu yüzden ben, Hâbil’in “saÄŸlıklı fıtrî bir insan” olduÄŸu ve toplumsal düzenin, düzensiz ve insanlık dışı çalışma ve iktisat hayatının onu “aline” etmediÄŸi, bozmadığı, kirletmediÄŸi, saptırmadığı, kusurlu ve eÄŸri hale getirmediÄŸi ve Marcuse’nin söyleyiÅŸiyle “kırılmış”, düğümlü ve kirli ürünler elde etmediÄŸi sonucuna vardım. Bu yüzden, babasını seven, kardeÅŸine ÅŸefkat duyan, Allah’a iman besleyen, hakka boyun eÄŸen, saygılı ve takvalı bir adam olmasının ve kardeÅŸinin tersine, cinsel eÄŸilim için onca coÅŸku ve ÅŸevkle yanıp tutuÅŸmamasının yanı sıra Hâbil, güzellik karşısında da tepkisiz ve duygusuz olamamıştır. Çünkü Kâbil’den kaynaklanan bunca kötülükler ve sıkıntılar boyunca, hatta Kâbil’in kendisini ölümle tehdit etmesine karşın, bir kez olsun, zahitçe bir tavırla “Gel aÄŸabey, biz hayrından vazgeçtik, önemi yok. O çirkin bacıyı al da başına çal.” dememiÅŸtir. Hâbil bir insandır. “Adem’in OÄŸlu’dur; ne bir eksik, ne fazla. Bu öyküyü nakleden bütün metinler de onu böyle betimlemek istemiÅŸlerdir. Bence bu, ÅŸu nedenle olmuÅŸtur: ÇeliÅŸki ve ayrılık bulunmayan bir toplumda yaşıyordu; iÅŸi de bağımsız bir iÅŸti. Ne raiyet sahibiydi, ne de ÅŸehriyarın kölesiydi.(4) Sadece insandı o. Herkesin, hayatın bütün nimetlerinden, toplumun bütün maddi ve manevi olanaklarından eÅŸit ve ortaklaÅŸa olarak yararlandıkları ve hep birlikte (ki birbirleriyle kardeÅŸ de olacaktır) saÄŸlıklı, güzel, ÅŸefkatli, temiz, saf, dost ve iyi ruhun yetiÅŸtiÄŸi bir toplumdur Hâbil’in toplumu.
Kâbil, öz olarak kötü deÄŸildir. Onun özü, Hâbil’in özüdür. Hiç kimse, kötü özlü deÄŸildir. Hepsinin özü, Adem’in özüdür. İnsan karşıtı toplumsal bir düzende, sınıfsal bir toplumda, köleliÄŸi ve efendiliÄŸi geliÅŸtiren bireysel mülkiyet rejiminde, insanları ya kurt, ya tilki, ya da kuzu haline getiren bir rejimde ve bu düşmanlık, rekabet, taÅŸ yüreklilik, paraya kulluk, aÅŸağılık, açlık, oburluk, esaret, kayıtsızlık, güç, para ve aldatmaca sahnesinde yaÅŸam felsefesi, yaÄŸma, çıkarcılık, tutsak etmek, sultacılık ve yemek üzerine kuruludur. SöyleÅŸmek, sövgüden, yalandan ve yaÄŸcılıktan ibarettir. YaÅŸamak, zalimlik, zulme boyun eÄŸmek, bencillik, aristokrasi, yığıcılık [stokçuluk], boynu kalınlık ve kendini süslemeye düşkünlüktür. Toplumsal ve insanî iliÅŸkiyse, vurmak, yemek, emmek, emilmektir. İnsanlık felsefesi de, olabildiÄŸince lezzet, olabildiÄŸince servet, olabildiÄŸince ÅŸehvet ve olabildiÄŸince güçlenmektir. Her ÅŸey, döner dolaşır, kendine tapınmaya geri gelir; her ÅŸeyin ve herkesin “ego” için, aÅŸağılık kaba ve haris ego için kurban edilmesine çıkar bütün yollar.
O zaman, iyi, temiz ve “ÅŸefkatli” Hâbil’in kardeÅŸi, Adem’in öz oÄŸlu olan Kâbil, cinsel eÄŸilimi (çok fazla güçlü ve delilik derecesinde bir aÅŸk olmayıp, tersine geçici bir heves olmakla birlikte) uÄŸruna rahatlıkla yalan söyleyen, rahatlıkla hıyanet eden, vicdanı sızlamadan imanını bataÄŸa sürükleyen, hepsinden daha rahat bir biçimde kardeÅŸinin başını koparan bir varlık durumuna gelir. Bu iÅŸler, ondaki cinsel eÄŸilimin her ÅŸeyden kuvvetli olmasından deÄŸil (Bay Freud!), tersine daha basit olarak, ondaki insanî erdemlerin oldukça güçsüzleÅŸmesinden, güçsüz bir hevesten daha güçsüz duruma gelmesinden kaynaklanmaktadır. Sizin sözleriniz Bay Freud, eÄŸer doru olsaydı ve ondaki cinsel etken ona her iÅŸi yaptıracak kadar -ki yaptı!- güçlü olsaydı, kurban sunulan yere kızıl tüylü en deÄŸerli deveyi götüren Hâbil deÄŸil, o olurdu! Freud’un dediÄŸi doÄŸru olsaydı, babasının önerisini duyunca, ovaya koÅŸup bütün harmanlarını ateÅŸe veriyorken görmeliydik Kâbil’i.
Oysa onun, elinden kaçırdığı aÅŸkını elde etme yolunda Allah’ın rızasını kazanmak için Allah’ın huzuruna bir demet buÄŸday getirdiÄŸini, hem de öyle insafsızca ki solup sararmış bir buÄŸday demeti getirdiÄŸini gördünüz!
Olayı bu denli ayrıntılı anlatmamın nedeni şuydu: Birincisi, öykünün ahlakî bir öğüt oluşunu olumsuzlamak, olayın bundan daha ciddi boyutları bulunduğunu ortaya koymak amacındaydım. İkincisi ise bu öykünün iki kardeş arasında geçen bir davâ olmadığını, zaman sürecinde iki kanattan, iki tarih hikâyesinden, parçalanmış insanlık serüveninden ve hâlâ bitmemiş olan bir savaşın başlangıcından söz ettiğini anlatmak istiyorum.
Hâbil kanadı, güçten düşürülmüş mahkûm kanattır; yani insan toplumlarına egemen mülkiyet düzeni olan Kâbil düzeninin esiri ve tarihin öldürülmüş kesimi durumundaki halktır. Bu savaÅŸ, Kâbil’in bayrağının nesilden nesile egemen sınıfların ve Hâbil’in kanının diyet ve çaÄŸrısının da nesilden nesile mirasçılarının -adalet, özgürlük ve gerçek iman yolunda savaşım veren mahkûm halkın- eline geçtiÄŸi tarihin bitmeyen savaşıdır. Bu savaÅŸ, bütün dönemlerde, her çaÄŸda bir baÅŸka biçimde sürüp gitmektedir. Kâbil kanadının da silahı dindir, Hâbil kanadının da.
Bu yüzden, dinin dine karşı savaşı da tarihî bir savaÅŸtır. Toplumsal ÅŸirki, sınıfsal farklılaÅŸmayı yaymaya çalışan ÅŸirk diniyle, sınıfsal ve sosyal birliÄŸi yaymaya çalışan tevhid dininin savaşıdır bu. Hâbil ile Kâbil, ÅŸirkle tevhid, sınıfsal ve sosyal parçalanmayla adalet ve insânî vahdet, aldatmaca, uyuÅŸturma ve mevcut durumu iyi gösterme diniyle bilinç, hareket ve devrim dini arasındaki bu tarihî savaÅŸ, âhir zaman dek hep sürecektir. Kâbil ölecek, Hâbilci düzen yeniden gerçekleÅŸecektir o zaman. Bu zorunlu devrim, Kâbil tarihinin sonudur. Böylece, dünya düzeyinde eÅŸitlik gerçekleÅŸir; sonunda tevhid ve insanî kardeÅŸlik istikrar kazanmayı baÅŸarır. İstikrar, adalet demek olup, tarih zorunlu olarak oraya varacaktır. Evrensel bir devrim, tarihsel ve sınıfsal bir öç alma biçiminde adalet, kesin olarak insan yaÅŸayışının her yanına yayılacak ve Allah’ın ÅŸu müjdesi yetiÅŸecektir: “Yeryüzünde çaresizlik ve güçsüzlüğe düşmüş kimseleri insanların önderleri ve yeryüzünün varisleri kılmak istedik.”
Bu Hâbil ve Kâbil savaşıyla baÅŸlayan ve bütün insan toplumlarında, egemen düzen ile mahkum kesim arasında süregelen diyalektik karşıtlık esasınca gerçekleÅŸecek olan geleceÄŸin zorunlu devrimidir. Tarihin zorunlu yazgısı, adaletin “kıst”ın ve gerçeÄŸin zaferi olacaktır.(5)
Her dönemde, her birey, aralarında sürekli savaÅŸ bulunan bütün -tarih boyunca- bu iki kanatta yerlerini belirleme ve seyirci kalmama sorumluluÄŸunu taşımaktadır. Bu yüzden tarihin belirleyiciliÄŸine inanırken, tarihin zorunluluÄŸu içerisinde bireysel özgürlüğe ve bireyin insanî sorumluluÄŸuna da inanıyorum; birbirine aykırı bulmuyorum bu ikisini. Çünkü tarih, bilimsel bir küllî cebir esasınca hareket halindedir; tıpkı doÄŸa gibi. Ama “ben”, bir insan bireyi olarak, seçmeliyim, tarih çizgisinde hareket etmeliyim; tarihin belirleyiciliÄŸinin bilim gücüyle hızlandırmalı ve ilerlemeliyim ya da bilgisizlik, bencillik ve sınıfsal çıkarcılıkla onun karşısında durmalı ve ezilmeliyim.
NOTLAR:
(1) Burada soydan değil, tip ve düzenden söz edildiğini anımsatırım.
(2)Müminlerden kimileri, insanlığın haramzadelikten kurtarmak amacıyla Hâbil ve Kâbil’in nikahlarını ÅŸer’î kılmak için yeni çözüm yolları yaratmışlardır, ama ne yazık ki artık geç olmuÅŸ, iÅŸ iÅŸten geçmiÅŸtir! Fakat her ne olursa olsun, bu müminlerin hassasiyetleri, bu büyük ve hayati güçlüğü çözmede gösterdikleri çabalar ve insanlığın ve özellikle de Müslüman toplumun derdini paylaÅŸmaları ve onlara karşı sorumluluk duymaları takdir edilecek bir tutumdur.
(3)Yani örneÄŸin, her ikisi kardeÅŸtir ama birinin sözgelimi Kum’da, ötekinin de Paris’te okumuÅŸ, birinin “Feza” ve “Mekteb-i İslâm” dergilerini, ötekininse “Zen-i Rûz” [Günün Kadını] ve “İn Hefte” [Bu hafta] (AkÅŸamcının yayın organı) dergilerini izlemiÅŸ olduÄŸu ya da kalıtsal bakımdan, örneÄŸin Kâbil’in büyükannesinin “seyyide” olduÄŸunu söyleyemeyiz!
(4)Åžair Sa’dî’nin ÅŸu dörtlügüne gönderme var (Çev.):
"Ben ne deveye binerim
Ne eşek olup yük altina girerim
Ne raiyetim vardır benim
Ne şehriyara köleyim."
(5)Adalet, hak isteme ve insanların haklarını korumsa anlamında olup gruplar ve bireyler arasındaki bireysel ve hukukî ilişkilerle sınırlıdır. Kıst ise, herkesin çalıştığı iş ve sahip olduğu hak ölçüsünde, kanun bunu ister tanısın, ister tanımasın, herkesin payı arasındaki eşitlik anlamındadır. Adalet, yargı kurumuyla, kıst ise toplumsal alt yapı ile ilgilidir. Adaleti sağlamak için yargı kurumunu ıslah etmek, kıst için ise iktisadî düzeni üst yapıda değil, alt yapıda değiştirmek gerekir.