Öncelikle, Osmanlılarda Tanzimattan önce de birtakım felsefî faaliyetlerin ve felsefe eğitiminin var olduğuna, başta Sahn-ı Semân ve Süleymaniye olmak üzere medreselerde, özellikle de, matematik, astronomi ve tıp gibi aklî bilimlerin yanısıra, felsefe okutulduğunu belirtmeliyiz.
3 Kasım 1839 günü ilân edilen Tanzimatla birlikte, kapılarını Batı’ya açan Osmanlı Devleti’ne, oradan, önce, onsekizinci yüzyıl Aydınlanma devri devlet felsefesi girmiÅŸtir. Daha sonra da, Romantizm, Yeni Pozitivizm, Yeni Realizm, Tarihî Materyalizm, Entüisyonizm, Evolüsyonizm (Evrimcilik), İdealizm ve Materyalizm (Maddecilik), Fenomenoloji (Olguculuk), Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) ve Romantizm gibi çeÅŸitli felsefe akımları girmiÅŸtir.
Bir geçit ve buhran dönemi olan bu dönemde, felsefe eÄŸitimi almak üzere Fransa, Almanya, İngiltere ve Amerika’ya gönderilmiÅŸ olan öğrencilerden, Fransa’dan dönenler Fransız felsefesini; Descartes ve Descartes’çılık, Bergson ve Bergsonculuk ile egzistansiyalizmi, Almanya’dan dönenler Alman Felsefesini; Felsefî Antropoloji, Yeni Ontoloji ve Fenomenolojiyi, İngiltere’den dönenler İngiliz Felsefesini; Yeni Realizm ve Yeni Pozitivizmi, Amerika’dan dönenlerse, Pragmatizmi ülkeye getirmiÅŸlerdir.
Osmanlı İmparatorluÄŸu’na, Batı’dan, ilkin girmiÅŸ olan onsekizinci yüzyıl Aydınlanma devri devlet felsefesi hakkında ÅŸunları söyleyebiliriz:
Aydınlanma devrinde devlet, her ÅŸeyden önce, bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla meydana getirilmiÅŸ bir güven aracı olarak kabul edilmiÅŸtir. 18.yüzyıl Aydınlanma devri filozof ve düşünürleri, siyasî görüş ve düşünceleriyle yeni bir sosyal düzenin kurulmasına, devletlerin laik ve demokratik bir yapıya dayanmasına büyük ölçüde katkıda bulunmuÅŸlardır. Özellikle, Montesquieu (Monteskiyö) ve Jean Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso) bu görüşleri daha fazla geliÅŸtirmiÅŸler ve 1789 Fransız Devrimi’ni hazırlamışlardır. 18. yüzyıl Avrupasını, Aydınlanma’dan Fransız Devrimi’ne götüren fikir ve görüşlerin bazıları Tanzimatla birlikte ülkemize de girmiÅŸtir.
Osmanlı İmparatorluÄŸu’nda, o zaman için yepyeni olan özgürlük, eÅŸitlik, ve adalet kavramlarını geniÅŸ halk kitlelerine yayan, bireyin doÄŸal hak ve özgürlüğünü savunan ve daha sonra, Cumhuriyetle birlikte gerçekleÅŸecek olan devrimler üzerinde hiç de küçümsenemeyecek etkileri bulunan Åžinasi, Nâmık Kemâl ve Ziya PaÅŸa gibi aydınlarımız, özellikle Lametrie, Voltaire (Volter), Jean Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso), d’Alembert ve Diderot (Didero) gibi Fransız ansiklopedist ve aydınlanmacılarının etkisinde kalarak devlet felsefesiyle uÄŸraÅŸmışlardır. Devlet felsefesine iliÅŸkin olarak Nâmık Kemâl, Osmanlı Devleti’nin yeni baÅŸtan düzenlenmesi, özgürlük, adalet ve eÅŸitliÄŸe dayanan bir devletin kurulması meselesi üzerinde önemle durmuÅŸtur.
Tanzimatın ilân edildiÄŸi ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısına rastlayan dönemde, Avrupa’da, Romantizm egemendir. Romantik dünya görüşü, bu devrin sanat, edebiyat ve felsefesine damgasını vurmuÅŸtur. Osmanlılarsa, daha ziyade, Fransız Romantizminin etkisinde kalmışlardır. Romantizm, aslında, kendisinden önce Avrupa’da hâkim olan bir düşünce çığırına, onsekizinci yüzyıl Aydınlanma çığırına bir tepki olarak doÄŸmuÅŸtur. Bununla birlikte, özellikle Fransız Romantikleri, Victor Hugo’nun temsil ettiÄŸi sonraki geliÅŸmiÅŸ Fransız Romantizminin önde gelenleri, siyasî düşünce ve görüşlerinde, yeniden Aydınlanma’ya baÄŸlanmışlardır. Ünlü Fransız Romantik düşünürü Victor Hugo’nun Romantizminden etkilenen Tanzimat düşünürlerinden Nâmık Kemâl, Romantik edebiyat anlayışının etkisiyle romanlar yazmış ve tiyatro eserleri vermiÅŸtir.
Tanzimatla birlikte, Batı’dan yapılan çevirilere ve Batı etkisiyle yapılmış çalışmalara gelince: Bunları ÅŸu tekilde özetlemek mümkündür:
Tanzimat döneminde ilgi, düşünce, görüş ve yazılarıyla Fransız devrimini hazırlayan Aydınlanma devri filozoflarına yönelmiÅŸ, onlardan çeviriler yapılmıttır. Ziya PaÅŸa, Jean Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso)’dan "Emile"i çevirmiÅŸtir. Bu çevirilerden bir bölümü, 1881′de Mecmua-i Ebuzziya’da yayımlanmıştır.
Münif PaÅŸa (1828-1894), 18. yüzyıl ansiklopedistlerinin yaptığı çalışmalara benzer çalışmalar yapmış; bir dergi çıkartmış ve dernek kurmuÅŸtur. M.PaÅŸa, "Muhaverat-ı Hikemiye" ("Felsefe KonuÅŸmaları") adlı kitabını, 1859′da, Fransız Voltaire, Fontenelle ve Fenelon’dan çevirdiÄŸi diyaloglardan oluÅŸturmuttur. Münif PaÅŸa’nın ayrıca, "Mecmua-i Fünûn" ve "Hazine-i Evrak" adlı dergilerde yayınlanmış felsefî makaleleri vardır. 1878′de, üçüncü kez açılışında Darü’l-fünun’da felsefe derslerinin yer almasında Münif PaÅŸa’nın bu makalelerinin de etkisi olmuÅŸtur.
Ali Suavi (1839-1878) ise, medreseden yetiÅŸmiÅŸ ateÅŸli bir devrimcidir. "Ulûm" ve "Muhbir" gazetelerini çıkartmıştır. "Kâmusu’l-Ulûm ve’l Maarif" adlı bir tür küçük ansiklopedi meydana getirmiÅŸtir. "Tarih-i Efkâr" ("Fikirler Tarihi") baÅŸlığı altında ilk felsefe tarihi bilgisini, kendi gazetesi olan "Ulûm" da yayınlamıştır. Bu yazılarında Ali Suavi, Sokrates öncesi Yunan filozoflarının görüşlerini oldukça geniÅŸ bir biçimde anlatmış, İslâm felsefesiyle karşılaÅŸtırmalar yapmıştır.
Ahmet Mithat (1842-1912), baÅŸlangıçta materyalizme eÄŸilimliyse de daha sonra, İslâm ahlâkına ve doktrinine kuvvetle baÄŸlanmış; Draper’in "Din ve Bilim Çatışması" adlı kitabını dilimize kazandırmıştır. "Tarih-i Hikmet" adlı bir kitap kaleme almış, böylece kısa da olsa, bir felsefe tarihi kitabı denemesi yapmıştır. Ayrıca, Ahmet Mithat, kendi çıkarmış olduÄŸu DaÄŸarcık dergisinde, tercüme ve telif bazı felsefî makaleler yayımlamıştır. Bu dergide yayımlamış olduÄŸu "Felsefe ve Feylesoflar" adlı yazısında, Ahmet Mithat, ÅŸunları söylemiÅŸtir:
"Felsefe kelimesi, aslında, Yunanca "philo"/"sophia" kelimelerinden oluşmuştur. Felsefe, bugüne kadar çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Örneğin, bazıları, onu, "felsefe, insanlığın özü üzerinde düşünce yürütmektir" diye, bazıları da "felsefe, insanın evrenle olan ilişkisini düşünmekten ibarettir" diye tanımlamışlardır. Bense, şimdilik bir öğrenciyim, filozof değilim ama, "olamam" demiyorum. Felsefeyi tanımlamak istesem şöyle derim: "Evrenin (bütün kısımlarının) birbiriyle olan bağlantı ve ilişkileri üzerinde düşünmektir."
Bundan sonra, Ahmet Mithat, Thales’ten Sokrates’e kadar bir felsefe tarihi bilgisi vermiÅŸ ve şöyle demiÅŸtir: "Dünyada hiçbir filozof olmamıştır ki, bir manevî kuvvetin hüküm sürdüğünü görmemiÅŸ ve onu anlamamış olsun. Bunu, hepsi görmüşler ama, onun özünü gösterme bakımından birbirlerinden ayrılmışlardır".
Daha sonra, Ahmet Mithat, yine bu yazısında, "feylesof" deyince herkeste dinsiz veya kayıtsız bir insan fikri uyandığını belirtmiş ve "filozofun mu bilim adamı, yoksa bilim adamının mı filozof" olduğu konusundaki tartışmalardan söz etmiştir. Ahmet Mithat, bu yazısında bile, din konusuna girmeyi ihmal etmemiştir. "Nasıl ki felsefe, her yerde hakikati ararsa, din için de aranan hakikattir." demiştir.
"Felsefenin Sergüzeşt-i Ahvâli" adlı yazısında ise, Ahmet Mithat, dinlerin sonradan saplandıkları dar görüşlülük ve taassup (bağnazlık) yüzünden fikir özgürlüğüne karşı yapılan baskılardan söz etmiştir. Ahmet Mithat, bu derginin yanısıra, "İttihâd", "Matbaa-i Amire", "Takvim-i Vekâyi" ve "Tercümân-ı Hakikat" (1876) gazetelerinin de kuruculuğunu yapmıştır. Amacı, dilde sadeleşmeyi sağlamak olan Ahmet Mithat, "Tercümân-ı Hakikat" gazetesinde de çeşitli makaleler, hikâyeler ve romanlar yayımlamıştır.
1815′de Mühendishaneye matematik profesörü olarak tayin edilen İshak Hoca ve Tamanlı Rıfkı Efendi, matematiÄŸe iliÅŸkin ilk ciddi çevirileri yapmışlar, Vidinli Tevfik (1832-1893) ise, ülkemizde, matematik ile felsefe arasındaki iliÅŸkileri göstermiÅŸtir.
Aynı zamanda, Vidinli Tevfik, Ahmet Muhtar PaÅŸa ve Yusuf Efendi ile birlikte, 1864′de "Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye" cemiyetini kurmuÅŸtur. Daha sonra, bu cemiyete, Nâmık Kemâl de katılmıştır. 1860′da ise, "Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye" kurulmuÅŸtur.
Felsefede atılmış ilk adımlardan bir diÄŸeri, İbrahim Ethem’in 1895′de dilimize çevirdiÄŸi Descartes’ın "Discourse de la Methode" adlı eseridir .
Mantık alanında da bu dönemde, çeÅŸitli eserler dilimize kazandırılmıştır. Ali Sedat ve İsmail Gelenbevî, bu çevirilerde önemli rol oynamışlardır. Çevrilen ilk eser, İtalyan Gallupi’nin "Miftâhu’l-Fünûn"udur. Dilimize kimin çevirdiÄŸi bilinmeyen, ama, eski mantıkla yeni mantığı ilk defa yanyana getirmesi ve Batı felsefesine kapı açması bakımından dikkate deÄŸer bir eser olarak nitelendirilen "Miftâhu’l- Fünûn", 1868 ve 1872′de olmak üzere iki kez basılmıştır.
I. ve II. Meşrutiyet dönemlerine gelince:
I.MeÅŸrutiyette, Nâmık Kemâl, Åžinâsi ve Ziya PaÅŸa’nın önderliÄŸinde kurulmuÅŸ olan Jön Türkler dikkati çeker. "Tasvir-i Efkâr" , "İbret" ve "Hürriyet" gazeteleri, dönemin ünlü gazeteleridir. Bu gazetelerde, özellikle Nâmık Kemâl’in yazıları ilgi çekicidir.
II. MeÅŸrutiyetin, politika buhranı yüzünden ilk günlerinde fikir hayatı, tam bir kaos halindedir. Bu sırada, "Maarif" dergisi ve "Tercüman-ı Hakikat" gazetesi kapatılmıt, "Sırât-ı Müstakim" dergisi ise, bir süre daha çıkmaya baÅŸladıktan sonra, yerini "Sebilü’r-ReÅŸad"a bırakmıştır. Abdülhamid devrinin "Muallim", "Asar", "Nilüfer" ve "Mektep" gibi dergileri de çoktan kapanmıştır. 1894 yılında "Servet-i Fünûn" dergisi kurulmuÅŸ, bu derginin ağırlık merkezini de baÅŸta Recâizâde Mahmut Ekrem olmak üzere "Edebiyat-ı Cedide" akımı oluÅŸturmuÅŸtur. Bu devirde, "Ceride-i Askeriye", "Devir" ve "Bedir" adlı gazetelerin yanısıra, yukarıda da adı geçen, "DaÄŸarcık" ve "Kırkanbar" adlı iki dergi kurulmuÅŸtur.
Bu dönemde, felsefî akımlardan, materyalizm, pozitivizm ve mekanik evrimcilik, ülkede oldukça yayılmıştır. Materyalizmden etkilenenler içerisinde, Baha Tevfik (1881-1914), "Teceddüd-ü İlmî ve Edebî Kütüphanesi" (Bilim ve Felsefede Yenilik Kitaplığı)ni kurmuÅŸ ve buradan on bir cilt eser yayımlamıştır. Materyalist filozof Ernest Haeckel’in "Kainat’ın Muammaları" adlı eserinin çevirisini -ki bu eseri, dilimize, Memduh Süleyman kazandırmıştır- kendi çıkardığı Felsefe dergisinde yayınlamıştır. Baha Tevfik, Felsefe dergisinde,Kant hakkında, onun "Salt Aklın KritiÄŸi" nin tahliline dayanan etraflı bir inceleme de yayınlamıştır. Baha Tevfik, yine bu dergide bir de "Felsefe Sözlüğü" tefrikası da yapmıştır. Bu sözlük de, Batı tipinde bir sözlük olması bakımından dikkate deÄŸerdir. Bütün yazıları, Baha Tevfik’in kaleme aldığı bu dergi, 1912′de yayınlanmaya baÅŸlamış, Türkiye’nin ilk felsefe dergisidir .
Baha Tevfik, bu dergide, amacını şöyle anlatmıştır: "Bizde bir felsefe dili yoktur. Ben bunu yapmaya çalışıyorum. Batı’nın üstünlüğü, felsefesinin üstünlüğü ile paraleldir". Balkan Savaşından sonra, yine felsefe ağırlıklı Zekâ dergisini çıkarmış ve Alfred Fouille’nin iki ciltlik "Felsefe Tarihi"ni, Ahmet Nebil ile birlikte dilimize kazandırmış ve yayınlamıştır. Bundan önce, sadece, Münif PaÅŸa’nın, Ali Suavi’nin ve Ahmet Mithat’ın felsefe tarihine dair dağınık makaleleri ile Cevdet PaÅŸa’nın kızı Fatma Aliye’nin İslâm filozof ve kelamcılarından son derece yüzeysel bir ÅŸekilde bahseden "Terâcim-i Ahvâl-i Felâsife" adlı küçük kitabı vardı.
Baha Tevfik, bu hususta da önemli bir yenilik yapmış, büyük bir adım atmıştır. Bu eserin önsöz’ünde," filozofları anlamak için kendi görüş açınızı bırakarak, evreni, anlamak istediÄŸiniz kimsenin açısından görebilmeniz lâzımdır" derken Baha Tevfik, esasında, felsefe tarihinin objektifliÄŸine sâdık kalınması zorunluluÄŸuna da dikkati çekmiÅŸtir. Baha Tevfik, bir yandan Felsefe dergisinde öğrencilere ve halka hitabeden makaleler kaleme almış ve yayınlamış, bir yandan da Ahmet Nebil ve Memduh Süleyman ile birlikte "Nietzsche" adlı küçük kitabını oluÅŸturmuÅŸtur.
Teceddüd-i Felsefî serisinin dikkate deÄŸer bir kitabı da, Ernest Haeckel’in "Monisme" adlı konferansının Baha Tevfik ve Ahmet Nebil tarafından çevrilmesiyle oluÅŸturulmuÅŸ olan ve materyalist felsefenin tezine uygun olarak, Tanrısız Pan naturisme’i destekleyen, dolayısıyla, hararetli tartışmalara yol açmış olan "Vahdet-i Mevcut" adlı kitaptır. 1809′da, İmmoralizm akımını da, ülkemizde, yine, Baha Tevfik temsil etmiÅŸtir.
BeÅŸir Fuat da materyalist Büchner’den etkilenmiÅŸ ve onun "Madde ve Kuvvet" adlı kitabının felsefe dünyasında bir yenilik oluÅŸturduÄŸunu söylemiÅŸtir. Türkiye’de Diderot, Baron d’Holbach ve d’Alembert gibi düşünürlerin yazılarına ilk kez yer veren de yine BeÅŸir Fuat olmuÅŸtur.
Pozitivist ve Naturalist felsefeden etkilenenler arasında ise, baÅŸta Rıza Tevfik, Mehmet Cavit ve Ahmet Åžuayıp gelir. Bunlar, birlikte, 1908′de "Ulûm-u İktisadiye ve İçtimaiye" dergisini çıkartmışlardır. Bu dergi, ilk defa tam anlamıyla ülkemizde felsefî denebilecek bir hareket meydana getirmiÅŸtir. Bu dergide tanıtılan ve tartışılan pozitivist görüş, daha sonra, aydınlar arasında da yayılmıştır. Bu dergi sayesinde, felsefe ülke çapında yayılmıştır .
Rıza Tevfik (1868-1951), kendisinin daha sonra amprizm ve agnostisizm yolunda olduÄŸunu söylemiÅŸ ve kendisine "Bacon’ın ve Stuart Mill’in öğrencisi" ünvanını vermiÅŸtir. Makalelerine "feylesof" diye imza attığı için bu lakapla anılmış; Maarif Bakanlığının oluÅŸturduÄŸu bir heyetle birlikte "Istılâhât-ı Felsefiye Lugatı" ("Felsefe Terimleri Sözlüğü")nı hazırlamıştır. Ayrıca, yine Maarif Bakanlığının kararı ile "Kâmus-ı Felsefe" adını verdiÄŸi bir sözlük hazırlamış, ilk iki cildi basılmış olan bu eserin tamamı basılamamıştır. Rıza Tevfik, "Felsefe Dersleri" adını taşıyan liseler için ilk felsefe ders kitabını yazmış ve 1914′de yayınlamıştır. Aynı tarihte, liselere de felsefe dersini koydurtmuÅŸtur. Kendisi, "Rehber-i İttihâdi Osmanî" özel lisesinde, Türkiye’de ilk kez felsefe dersleri vermiÅŸtir. Rıza Tevfik, aynı zamanda, Türkiye’de Bergson’u ilk tanıtanlardandır. "İçtihâd" dergisinde yayınladığı makaleler serisinde ve "Henri Bergson ve Felsefesi" adlı makalesinde, bunu açıkça görmek mümkündür. "Bilgi"dergisindeki yazılarında ise, Rıza Tevfik, Kant’ı ülkemizde tanıtmıştır.
A.Åžuayıp (1876-1910) ise, Servet-i Fünûn neslinin en kuvvetli felsefecisi ve eleÅŸtirmenidir. "Åžehbal" ve "Servet-i Fünûn" dergilerinde felsefî yazılar yazmış, görüşlerini açıklamıştır. "Hayat ve Kitaplar" adlı eserinde ilkin, 19.yüzyılın felsefî durumundan kısaca söz etmiÅŸ, spiritüalizm’den bahsederken ünlü Fransız filozofu P.Janet’i de zikretmiÅŸ, daha sonra, Fransa’da A.Comte ile baÅŸlayan ve İngiltere’de S.Mill, Fransa’da Littre, E.Renan ve Taine’de devam eden pozitivizme derinliÄŸine girmiÅŸtir. Pozitivist görüşü, Servet-i Fünûn dergilerinde yazdığı bazı makalelerinde de sergilemiÅŸ ama, daha sonra bu görüşü, "Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye"yi çıkaran diÄŸer iki arkadaşından sonra gelen, Bedi Nuri, Sâtı el-Husri, Asaf Nef’î, Suphi Ethem, Ethem Nejdet, Memduh Süleyman ve Faik Nüzhet ile birlikte evrimciliÄŸe dönüşmüştür. Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisini, kurucularından sonra çıkaran ve yukarıda adları geçen bu yeni nesil, "MeÅŸveret", "Mizan", "Åžura-yı Ümmet" ve "Terakki" gibi dergilerde, evrimci felsefe doÄŸrultusunda yazılar yazmışlardır. Böylece, pozitivist görüş, bu kimselerle birlikte geliÅŸerek devam etmiÅŸ olmakla birlikte, evrimcilik daha baskın çıkmıştır. Ahmet Åžuayıp ise, pozitivizme dayanarak sosyolojiye girmiÅŸ ve yeni akımlardan biyolojik sosyolojiyi tanıtıcı mahiyette yayınlar yapmıştır. "Devlet ve Toplum", "Mezhep Hürriyeti", "Hilâfet ve Saltanat", "Fransız İhtilali", "Viyana Kongresi" adlı yazılarında sosyolojik görüşünü Kurumlar tarihi ve Türkiye’nin problemlerine uygulamıştır. Daha sonraki yazılarında ise ırk teorisi üzerinde durmuÅŸtur .
Memduh Süleyman ise, Edward Hartmann’ın "Darwinizm" adlı eserini 1911′de dilimize kazandırmıştır. O, aynı zamanda, Darwin kuramına son derece baÄŸlı olmakla birlikte, diÄŸerlerinden farklı olarak bu kuramı eleÅŸtirmiÅŸtir de.
II.MeÅŸrutiyetin baÅŸlarında kurulan Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinin yazarlarından biri olan Bedi Nuri (1875-1913) de, evrimciliÄŸi benimsemiÅŸ, bu dergide yayınlanmış olan "İçtimâî Kabiliyet" adlı makalesinde özellikle Spencer’in etkisinde kalarak evrimi topluma uygulamıştır. Böylece, biyolojik hayatta bulduÄŸu esasların sosyal hayatta da geçerli olduÄŸu sonucuna varmıştır. Sâtı el- Husri (1884-1968) ise, Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinde yayınlamış olduÄŸu "Cemiyetler ve Uzviyetler" adlı makalesinde bir Darwin’ci ve Spencer’ci olarak evrimi -tıpkı kardeÅŸi Bedi Nuri gibi- topluma uygulamış; toplumda da evrim olduÄŸunu ileri sürmüştür.
Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinin yazarlarından Asaf Nef’i de bir evrimcidir ve o da evrimi toplumu uygulamıştır. Asaf Nef’i, bu dergide yayınlamış olduÄŸu "Mücâdele-i Hayat ve Tekâmül-i emiyât" adlı makalesinde evrimciliÄŸe ve SpencerciliÄŸe olan meylini gayet açık bir biçimde dile getirmiÅŸtir. O da, diÄŸerleri gibi Darwinizmi, Lamarkizmle tamamlayarak topluma uygulamıştır.Bu arada o, özellikle "Sosyal adalet" kavramına ağırlık vermiÅŸ ve yeni bir toplum anlayışına yönelmiÅŸtir.
Suphi Ethem ise, bir diÄŸer evrimcidir. O, bu konuda "Lamarckizm", "Darwinizm" adlı eserlerle Felsefe dergisinde "Lamarck ve Lamarckizm" adlı bir makale yayınlamıştır. Ayrıca, "Bergson Felsefesi" adlı bir eseri vardır. Suphi Ethem, Darwin’in ortaya attığı fikrin esasında, İlkçaÄŸ’da, Empedokles ile Herakleitos gibi iki ünlü Yunan filozofu arasında mücadele yaratacak kadar mevcut olduÄŸunu, ama Darwin’in bundan habersiz bulunduÄŸunu belirtmiÅŸtir. Darwin kuramına kuvvetle baÄŸlı olan Suphi Ethem, onun görüşlerini aynen benimsemekle birlikte abartarak sunmuÅŸtur.
Ethem Nejdet de Suphi Ethem gibi koyu bir Darwinci, dolayısıyla, evrimcidir. "Tekâmül ve Kanunları" adlı bir eseri vardır. Lamarck’tan ziyade, Darwin kuramına itibar etmittir. DiÄŸerlerinden farklı olarak, belki de Main de Brian’ın etkisiyle olsa gerek, evrimde sadece ilerlemenin deÄŸil, gerilemenin de söz konusu edilmesi gerektiÄŸini söylemiÅŸtir. Bir Spencerci olarak, toplumlarda da evrim bulunduÄŸunu ve evrim kanunlarının geçerli olduÄŸunu belirterek, bu durumda - tıpkı Asaf Nef’i gibi- sosyalizmden bahsetmek gerektiÄŸini vurgulamıştır.
Ahmet Mithat da "DaÄŸarcık" dergisinde yayınladığı "Duvardan Bir Sada", "İnsan", "Dünyada İnsanın Zuhûru" adlı makalelerinde, Darwin’in evrim kuramını benimsemiÅŸ ve savunmuÅŸ bir evrimci olarak karşımıza çıkar. Öyle ki, Ahmet Mithat, bu makalelerinde, insanı, o zamana kadar alışılmamış bir tarzda ve cesaretle evrimci ve naturalist bir bakış açısından açıklamıştır . Daha sonra, dinsizlikle suçlanmış ve çeÅŸitli eleÅŸtirilere maruz kalmıştır. Olgun yaÅŸta dine yönelmiÅŸ, felsefede spiritüalizmi benimsemiÅŸ, materyalizm ve pozitivizmden ise mümkün olduÄŸunca uzaklaÅŸmıştır.
Bizde, Auguste Comte ile asıl ilgilenen düşünür ise, Ahmet Rıza (1858-1930) olmuÅŸtur. Ahmet Rıza, Pariste iken, pozitivistlerin derneÄŸine girmiÅŸ ve onların parolası olan "Ordre et Progres" anlayışını, yeni Türk fikir hareketinin parolası haline getirmiÅŸtir. Ayrıca, Ahmet Rıza, 1895′de, her onbeÅŸ günde bir Fransızca ve Türkçe olarak yayınlanan, pozitivist görüş ağırlıklı yazılara yer verilen "MeÅŸveret" gazetesini çıkarmaya baÅŸlamıştır. "Tolerance Musulmane" adlı eserinde ise, pozitivist düşünürlerden E.Renan ve H.Spencer’den uzun uzadıya söz etmiÅŸtir.
Abdullah Cevdet (1869-1931) ise, çıkarmış olduÄŸu İçtihâd dergisinde pozitivist, materyalist ve ateist görüşleri savunmuÅŸtur. Abdullah Cevdet, felsefe, sosyoloji ve pedagoji konularında özellikle, Gustave Le Bon’dan "Asrımızın Nusûs-u Felsefiyesi", "Dün ve Yarın", "İlm-i Ruh-u İçtimâî" adlı çevirilerini ve Voltaire’den yaptığı çevirileri bu dergide yayınlamıştır. "Fünûn ve Felsefe" (1897) adlı eseri felsefe açısından önemlidir. Abdullah Cevdet, bu eserinin ikinci baskısını ise,1913′de "Felsefe Sanihaları" adlı bir ekle yayınlamıştır. Abdullah Cevdet, ayrıca, G.L.Bon’un "melezleme" kuramından da etkilenmiÅŸtir.
Panteizmi benimsemiÅŸ olmakla birlikte, esasında bir vahdet-i vücutçu olan Åžehbenderzade Ahmet Hilmi (1865-1913) ise, 1908′den sonra, Dârü’l-fünûn’da felsefe dersleri okutmuÅŸ, 1910′da "Hikmet" adlı bir dergi çıkartmış ve daha sonra bunu gazete haline getirmiÅŸtir. Bu gazetede, felsefeye ve sosyolojiye iliÅŸkin makaleler yayınlamıştır. Bunlardan bazıları, "Tasavvuf ve Yeni İlimlerle Felsefe", "İblis İzzettin Behmen" ve "Çağımızın Felsefesi ve Sosyoloji" dir. Burada, özellikle Pozitivizm ile Sosyoloji ve sosyal olaylar üzerinde durmuÅŸtur. O, materyalist olarak nitelediÄŸi Celâl Nuri’nin, "Tarih-i İstikbal" (GeleceÄŸin Tarihi)ini ve spiritüalist olarak nitelediÄŸi İsmail Fenni ErtuÄŸrul’un, "Maddiyûn Mezhebinin İzmihlâli" (Materyalizm Mezhebinin Yıkılışı) adlı eserini eleÅŸtirmiÅŸtir .
Mantıkla ilgili olarak, "Yeni Mantık" adlı eseri bulunan Ahmet Hilmi’nin felsefeye dair "Üç Feylesof", "Maddiyun Mesleki Dalâleti", "Allahı İnkâr Mümkün müdür?" ve "Amâk-ı Hayâl" (Hayâlin derinlikleri) adlı eserleri vardır. "Maddiyûn Mesleki Dalâleti" adlı eseri bir tür felsefe tarihi gibidir; burada, tüm filozofların bir resm-i geçidini yapar, onların, çeÅŸitli konulardaki görüş ve düşüncelerini tahlil ve tenkit eder. Kant’ın "Salt Aklın KritiÄŸi" ile açtığı kritik bilgi yoluyla, bu yolun bizi körü körüne bir realizmden ve materyalizmden niçin ve nasıl kurtardığını anlatır. "Amâk-ı Hayâl" adlı felsefî romanında ise, Åžehbenderzâde Ahmet, felsefî görüşlerini dile getirir. "Üniversiteli Gençlerle Bir KonuÅŸma" adlı risâlesinde, gençlerin herÅŸeyden önce, bir hayat görüşü, bir felsefesi olmak lâzım geldiÄŸini belirtir. Bu risâlesinde o, "hangi felsefî doktrini seçelim?" diye sorar ve şöyle der: "Çağımızda üç büyük felsefî meslek vardır. Bunlar: Kritisizm, Pozitivizm ve Evolüsyonizm (Evrimcilik) dir. Filozoflar arasında spiritüalizmle materyalizm yaygındır. Felsefe ve ahlâkta, her mesleÄŸin içindeki doÄŸru tarafları alarak meydana gelecek eklektizmi seçmekten daha saÄŸlam yol yoktur" .
İsmail Fenni ErtuÄŸrul (1855-1946) ise, modernist İslâm filozofudur. Vahdet-i vücudu, hem bir sistem hem de ruhsal bir durum olarak benimsemiÅŸtir. Åžehbenderzâde Ahmet Hilmi ile aynı konularda çalışmıştır. "Lügatçe-i Felsefe" adlı bir felsefe sözlüğü hazırlamış; "Materyalizm Mezhebinin Yıkılışı" ve "Vahdet-i Vücûd ve Muhyittin b.Arabî adlı eserleri kaleme almıştır. Yayınlanmamış eserleri arasında ise, fenomenolojinin kurucusu Edmund Husserl’i etkilemiÅŸ olan ünlü Fransız filozofu P.Janet’den dilimize kazandırdığı "ÇaÄŸdaÅŸ Materyalizm Mezhebi" ile "Büyük Filozoflar" ve S.Mill’den çevirdiÄŸi "Hürriyet" ön sırada yer alır. Ona göre, çaÄŸdaÅŸ felsefenin en önemli sorunlarından birisi, evrimdir. Materyalistlerin "evrende hiçbir ÅŸey yaratılmaz; hiçbir ÅŸey de kaybolmaz" ÅŸeklinde kimyanın bir ilkesinden alınmış tezleri ise, kabul edilemez. Çünkü madde ezelî ve ebedî deÄŸildir. Bu durumda, materyalist Büchner ile E.Haeckel’in tezlerini savunmaya imkân yoktur. Ezelî ve ebedî olan sadece Tanrı’dır. Evrenin varlığı, Tanrı’nın varlığından çıkar. Madde ve enerji, ezelî ve ebedî olmadığı, yani sonradan meydana geldiÄŸi gibi yok da olabilir.
İzmirli İsmail Hakkı (1868-1946) Dârü’l-fünûn Edebiyat fakültesinde felsefe, felsefe tarihi, İslâm Felsefesi, Hukuk fakültesinde ise, fıkıh ve usûl-i fıkıh dersleri vermiÅŸtir. "Usûl-i Fıkıh Dersleri", "Yeni İlm-i Kelâm", "İlm-i Hilâf"(2 cilt), "İslâm Felsefesi Tarihi", "Türk Filozofları", "Mukayese", "Miyâru’l-Ulûm", "Felsefe Dersleri" (1914) adlı eserlerinin yanısıra, "Ceride-i İlmiye" dergisinde Gazâlî hakkında, Edebiyat Fakültesi dergisinde ise, Fârâbî ve İbn-i Sînâ hakkında makaleler serisi vardır. "Yeni İlm-i Kelâm"da, bütün OrtaçaÄŸ felsefesi problemlerini modern felsefe açısından ele almıştır. Tanrı’nın varlığına iliÅŸkin ileri sürülmüş olan eski kanıtları, Batı felsefesindeki kanıtlar ile karşılaÅŸtırmıştır. İslâm filozofları içerisinde Türk olanları ayırmış, ve ilk kez Türk filozofları incelemeye baÅŸlamıştır. "Mukayese"de, DoÄŸu ve Batı filozoflarını mukayese etmiÅŸ, İhvânü’s Safâ ile Darwinizm arasında, Kınalızâde ile Descartes arasında sıkı bir fikir birliÄŸi görmüştür. Felsefeci olduÄŸu kadar fıkıhçı da olan İsmail Hakkı, bu yüzden, teorik ile pratik arasında da sıkı baÄŸlantılar kurabilmiÅŸ bir kimsedir. O, aynı zamanda, bir modernist İslâmcıdır; action kafasına sahiptir ve bu yönüyle Ziya Gökalp’i etkilemiÅŸtir.
Mehmet Ali Aynî (1869-1945) ise, Cumhuriyet öncesinde karşılaÅŸtığımız bir diÄŸer önemli düşünürümüzdür. Dârü’l-fünûn Edebiyat fakültesinde, uzun yıllar felsefe tarihi profesörü olarak çalışmış ve dekanlık yapmış olan Aynî, 1928′de Türk Felsefe Cemiyeti’nde tebliÄŸler okumuÅŸ, aynı yıl, Amerika’da toplanan uluslararası Felsefe Kongresi’ne katılmıştır. Çetitli yerlerde yayınlanan eleÅŸtirilerini "İntikâd ve Mülâhazalar" (EleÅŸtiriler ve Düşünceler) adlı kitabında toplamıştır. Mehmet Ali Aynî, Rıza Tevfik’in "Kâmus-ı Felsefe"si ile Abbe Barbe’den okullardaki ders kitabı gereksinimini karşılamak için yapılan Felsefe Tarihi çevirisini ayrıntılı olarak, ve Fongsgrive’den yapılan "Felsefe Dersleri"nin çevirisini, çevirmenini söz konusu etmeksizin eleÅŸtirmiÅŸtir. Mehmet Ali Aynî, ayrıca, Suphi Ethem’in "Bergson ve Felsefesi" adlı eserini de eleÅŸtirmiÅŸtir. Tasavvufa baÄŸlılığı ile tanınan Mehmet Ali Aynî, Dârü’l-fünûn İlâhiyât Fakültesinde Dinler Tarihi profesörlüğü de yapmış, ve bu sırada Denis Saurat’ın "Dinler Tarihi"ni dilimize çevirmiÅŸtir. "Gazâlî" ve "Hacı Bayram Veli" hakkında monografileri, ahlâka iliÅŸkin olarak da, "Türk Ahlâkçıları" adlı bir eseri vardır.
Ziya Gökalp, Osmanlı İmparatorluÄŸunun son yıllarında olduÄŸu kadar, Cumhuriyetin ilk yıllarında da, düşünceleriyle toplumu büyük ölçüde etkileyecek ve adını gittikçe geniÅŸleyen bir kitleye duyuracaktır. Ziya Gökalp, felsefe ile sosyoloji arasında bir iliÅŸki kurmuÅŸ, baÅŸta Durkheim olmak üzere, birçok Batı filozoflarından alıntılar yaparak, Türkiye’nin sorunlarını incelemiÅŸtir. Ziya Gökalp’in öneri ve aracılığıyla Istılâhât-ı İlmiye Encümeni oluÅŸturulmuÅŸ, bunun gayretleriyle, 1915′de felsefî terminolojiye iliÅŸkin ilk resmî çalışma olarak nitelendirilebilecek Felsefe Terimleri Dergisi çıkmıştır.
Ziya Gökalp gibi, bir Durkheim’ci olan Mehmet İzzet (1891-1930) ise, Sorbonne Üniversitesi felsefe bölümü mezunudur. Kendisi, Dârü’l-fünûn’da uzun yıllar öğretim üyeliÄŸi yapmış ve öğretim üyeliÄŸinin ilk yıllarında, Karl Vorlander’in iki ciltlik "Felsefe Tarihi"nin ilk cildini çevirmiÅŸ ve bu 1927′de İstanbul’da basılmıştır. Asistanı ve ilk felsefe doktoru Orhan Sadettin ise, bu eserin ikinci cildini dilimize kazandırmış ve bu da, 1928′de İstanbul’da basılmıştır.
Mehmet İzzet, Pragmatizm ve Bergsonizmi, o dönemdeki moda akımlar olarak nitelendirmiÅŸ, onların karşısına Kant’tan baÅŸlayan felsefe geleneÄŸini o günün ihtiyaçlarına göre dirilten filozofları koymuÅŸtur. Alman idealizminden etkilenmiÅŸ ve Kant ‘ın "Pratik Aklın KritiÄŸi"ni dilimize çevirmiÅŸ ve eser Dârü’l-fünûn’da taÅŸ basma olarak 1919′da yayınlanmıştır. "Ahlâk Felsefesi" adlı eseri ise basılmamıştır. "Bilgi" dergisinde "Zenon ve İzinden Gidenler" adlı bir de makalesi bulunan İzzet, ömrünün sonlarına doÄŸru fenomenolojiye ilgi duymuÅŸ, bu hususta, özellikle Max Scheler ve fenomenolojinin kurucusu Husserl’in Fransızcaya çevrilmiÅŸ kitaplarını incelemiÅŸtir. Dârü’l-fünûn Edebiyat Fakültesi Dergisi’nde makaleler halinde "Muasır Hayat ve Büyük Adamlar" ı yayınlamış; idealizmdeki ilk denemesi olan bu eseri daha sonra "Milliyet Nazariyeleri ve Millî Hayat" ile tamamlamıştır. Son günlerinde hazırlamış olduÄŸu "Sosyolojinin Sınırları" adlı tebliÄŸinde, deÄŸerler felsefesinin yerine geçmek ve deÄŸerlere iliÅŸkin bütün problemleri çözmek iddiasında bulunan sosyoloji ekollerinin eleÅŸtirilerini yaparak, bu veya baÅŸka bir bilimin Ziya Gökalpçilerin dedikleri gibi "felsefe kaymakamı" olamayacağını savunmuÅŸtur.
Åžu halde, anlatılacağı üzere, Bedi Nuri, Sâtı el- Husri, Asaf Nef’î, Baha Tevfik, Suphi Ethem, Ethem Nejdet, Memduh Süleyman, Ahmet Mithat gibi düşünürlerimiz evrimci felsefeden etkilenmiÅŸler ve bu felsefeyi ülkemizde temsil etmiÅŸlerdir.
1912′de, zamanın Maarif Bakanı Emrullah Efendi tarafından son kez açılışında da, Dârü’l-fünûn’da, baÅŸta Ahmet Mithat ve Rıza Tevfik olmak üzere, İzmirli İsmail Hakkı, Mehmet Ali Aynî, Mehmet İzzet ve Cumhuriyetten sonraki dönemde de Mehmet Emin EriÅŸirgil tarafından felsefe dersleri verilmiÅŸtir.