‘Felsefe’ Kategorisi için ArÅŸiv

Karl Marks

Salı, 06 Kasım 2007

Karl Marx, 5 Mayıs 1818′de Almanya’nın Rhine Eyaleti’nin Trier kasabasında doÄŸdu. Orta öğretimini Trier’de tamamladı. Bonn ve Berlin üniversitelerinde hukuk öğrenimi görürken tarih ve felsefeyle ilgilendi, Hegelci E. Gans’ın derslerini izledi. 1841′de "Demokritos’un ve Epikuros’un DoÄŸa Felsefelerinin Farklılıkları" adlı doktora tezinde, dinin maddecilik açısından eleÅŸtirisini yaptı.

Sol Hegelcilere katılarak Bauer kardeÅŸlerle dostluk kurarken, bir yandan da Feuerbach’ın etkisinde kalıp 1842′de, muhalefetteki radikal burjuvalar tarafından kurulan Rheinische Zeitung gazetesinin yazı iÅŸleri yöneticiliÄŸini yaptı.

Saint-Simon, Fourier, Proudhon gibi yazarları okuyarak Fransız sosyalizmini tanımaya çalıştı. 1843′te çocukluk arkadaşı Jenny von Westphalen ile evlendi. Rheinische Zeitung gazetesi 1843′te kapatıldıktan sonra Paris’e yerleÅŸti. Fransız-Alman Yıllıkları’nı yayımladı (1844). Derginin bu ilk ve tek sayısında, Yahudi Sorunu adlı yazısıyla siyasal savaşım konusundaki görüşlerini ilk kez açıkladı. Aynı yıl Engels’le dostluk kuran Marx okurken tuttuÄŸu notlardan oluÅŸan 1844 El Yazmaları’nda, ana temasını yabancılaÅŸmanın oluÅŸturduÄŸu hümanist bir felsefe geliÅŸtirdi.

Engels’le ortak ilk metninde (Kutsal Aile, 1845) tarih felsefesini maddeci görüş açısından eleÅŸtirdi. 1845′te Vorwarts gazetesi yazıkurulu üyeleriyle birlikte sürülünce Brüksele yerleÅŸti. Birkaç ay sonra Engels’in de Brüksel’e gitmesiyle ortak eserlerinin ikincisini (Feuerbach Üzerine Savlar, 1845) ve üçüncüsünü (Alman İdeolojisi, 1845-1846) yayımladı. Kuramsal çalışmalarının yanısıra, sosyalist işçilerle ve Alman göçmenlerle iliÅŸkilerini sıklaÅŸtırdı. Brüksel Alman İşçileri DerneÄŸi’ni kurdu ve Engels’le birlikte bir komünist yazışma ağı oluÅŸturdu. Komünistler BirliÄŸi’nin isteÄŸi üzerine Komünist Manifesto’yu yazdıkları bu yıllar, ikisi için de geçmiÅŸteki felsefi bilinçleriyle hesaplaÅŸma ve tarihsel maddeciliÄŸi geliÅŸtirme yılları oldu: Bu yüzden, geçmiÅŸten kopuÅŸları hem siyasal hem de kuramsal nitelikteydi.

1848 İhtilali patlak verince, Belçika’dan sınır dışı edilen Marx, Köln’e yerleÅŸerek, Neue Rheinische Zeitung gazetesini çıkarmaya baÅŸladı. Bu gazetede işçilere yönelik makaleler yayımladı (Ücretli Emek ve Sermaye, 1849).

Almanya’dan, hemen sonra da yeniden Fransa’dan sınırdışı edilince, 1849′da, ömrünün sonuna kadar kalacağı Londra’ya yerleÅŸti. Yoksulluk içinde yaÅŸadığı bu dönemde iktisat incelemelerine ağırlık verdi. Temel eseri olan Kapital’i hazırlamaya baÅŸladı. 1851-1861 yıllarında New York Daily Tribune gazetesinin Avrupa muhabirliÄŸini yaptı.

1864′te Uluslararası İşçiler DerneÄŸi’nin kurucuları arasında yeraldı. 1. Enternasyonal’in açılış konuÅŸmasını ve tüzüğünü yazdıktan sonra, Kapital’in birinci cildini Almanya’da yayımlattı (1867). Kızını görmek için gittiÄŸi Paris’te Paris Komünü’ne tanık oldu. İngiltere’ye dönünce Fransa’da İç SavaÅŸ (1871) adlı eserinde bu devrim denemesini deÄŸerlendirdi. Kapital’in yazımını sürdürürken, bir yandan da işçi partililerinin programlarının oluÅŸturulmasına etkili biçimde katıldı. Dühring’e karşı kalem tartışmasında Engels’i destekledi. Anti-Dühring’in (1878) bir bölümünün yazımında Engels’le çalıştıktan sonra hastalanarak çalışmalarını büyük ölçüde yavaÅŸlatmak zorunda kaldı. 14 Mart 1883′te Londra’da öldü.

Jean Baudrillard

Salı, 06 Kasım 2007

Simülasyon kuramını oluÅŸturan ünlü Fransız düşünür Jean Baudrillard, 1929 yılında Reims’de dünyaya geldi. Baudrillard, meslek yaÅŸamında ilk önce Almanca öğretmenliÄŸi yaptı ve 1966 yılında Nanterre Üniversitesi’nde Henri Lefebvre ile çalışmaya baÅŸladı. Bertolt Brecht’ten ÅŸiirler, Peter Weiss’den tiyatro oyunları ve Wilhelm E. Mühiman’ın "Üçüncü Dünya’nın Devrimci Cennetleri"ni çeviren yazar; ders ve konferanslar vermek üzere baÅŸta ABD ve Japonya olmak üzere dünyanın pek çok ülkesine gitti. Nanterre Üniversitesi’nde sosyoloji dersleri veren Baudrillard, "profesörlük" unvanını ancak 1990 yılında alabildi. Yirmi yıldan uzun bir süre baÅŸasistan olarak kaldı!

Günümüz düşün dünyasının en "çarpıcı" isimlerinden olan Baudrillard; esas olarak, simülasyon, yığınların zihniyeti, "öteki", baştan çıkarma gibi konuları kitaplarında ele aldı. Üretimin, rasyonel bir etkinlik olmadığını ileri sürmüş; tüketicinin, reklam vb. yollarla aldatılmasını göz boyayıcı bir oyun ve hem üretimi hem de tüketicinin isteğini tehdit eden bir öğe olarak yorumlamıştır.

"Körfez Savaşı" sırasında Fransız televizyonunda görüşlerine en çok başvurulan düşünür oldu, kitle iletişim araçlarında bir "star" haline geldi. İtalya, Meksika, Brezilya ve Japonya gibi ülkelerde yapıtlarının büyük bir çoğunluğu çevrildi. Türkçedeki ilk kitabı "Metinler ve Söyleyişler", çeşitli yapıtlarından alınmış metinlerin çevirisidir.

Eserleri: Simülakrlar ve Simülasyon, BaÅŸtan Çıkarma ÜZerine, Cool Anılar, Amerika, Siyah Anlar 1-2, Kusursuz Cinayet, Tam Ekran, Nesneler Sistemi, Tüketim Toplumu, Göstergenin Ekonomi PolitiÄŸine EleÅŸtirel Bir Bakış, Üretimin Aynası, Simgesel DeÄŸiÅŸim ve Ölüm, Foucault’yu Unutmak, Beaubourg Olayı, Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu, Passwords, Komünist Partisi ya da Politikanın Sahte Cennetleri, İlahi Sol, Kötülüğün Åžeffaflığı-Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme.

Hümanizm

Salı, 06 Kasım 2007

Türk Dil Kurumu’na göre Hümanizm, Fransızca humanisme, insancılık, insanları sevme ülküsü, beÅŸeriyetçilik.

İnsancıl bir yaklaşımı belirten hümanizm, Rönesans Avrupası’nda hem edebiyat hem düşünce alanında ortaya çıkan yenileÅŸme hareketidir. Temeli Rönesans’ta AntikçaÄŸ metinlerinin incelenmesine dayanan ve XIII.yy’da, İtalya’da ortaya çıkan hümanizm, XVI.yy’a kadar geliÅŸen bir yenileÅŸmeyi belirtir. Hümanizm terimi, çeÅŸitli anlamlar taşır. Bu anlamların biricik ortak noktası, insanoÄŸlu hakkında tam anlamıyla iyimser bir felsefeyi yüceltmesidir.

Septisizm

Salı, 06 Kasım 2007

Septisizm, şüphecilik veya kuşkuculuk olarak da adlandırılan felsefi görüş.

Septisizm; her tür bilgi savını kuşkuyla karşılayan, bunların temellerini, etkilerini ve kesinliklerini irdeleyen, ayrıca aklın kesin bir bilgi elde edemeyeceğini, hakikate erişilse dahi sürekli ve tam bir şüphe içinde kalınacağını, mutlak`a ulaşmanın mümkün olmadığını savunan felsefi görüştür. Septisizm felsefe tarihi açısından çok önemli bir yere sahiptir; zira felsefe tarihi boyunca yerleşik kanılar ve inançları sarsmış, felsefe, bilim ve özellikle din konusunda birçok anlayışın değişmesine ortam hazırlamıştır. Septisizm (şüphecilik) dogmatizmin (inakçılık) karşıtıdır.

Tarihsel Süreçte Septisizm

Felsefenin babası sayılan Thales’ten beri ortaya atılan felsefi açıklamalarının çokluÄŸu ve çeÅŸitliliÄŸi doÄŸal olarak eleÅŸtiriyi ve şüpheyi gerektirmiÅŸtir. Antik çaÄŸ Yunan bilgiciliÄŸinin kurucusu Protagoras tarihte ilk şüphelenen, şüpheci (septisist) düşünürdür. Protagoras “Her ÅŸeyin ölçüsü insandır. Her ÅŸey bana nasıl görünürse benim için öyledir. Üşüyen için rüzgar soÄŸuk, üşümeyen için soÄŸuk deÄŸildir. Her ÅŸey için birbirine tümüyle karşıt iki söz söylenebilir” diyerek tümel (külli) bir hakikatin var olmadığını, her insanın kendine ait kanaat ve düşünceleri olabileceÄŸini belirtmiÅŸtir. Buna göre Protagoras’ın şüpheciliÄŸi göreli şüphecilik olarak tanımlanır. Bilgi sorununu sistematik olarak inceleyen ilk şüpheci filozof ise Pyrrhon’dur. Pyrrhon ile birlikte şüphecilik görüşü okullaÅŸmıştır.

Bir baÅŸka şüpheci filozof da Descartes’tır. Descartes’ın şüpheciliÄŸine yöntemli şüphe adı verilir. Zira Descartes’ın şüpheciliÄŸi kesin bilgiyi buluna kadar tüm bilgileri gözden geçirme anlamındadır. Ona göre kesin bilgi mevcuttur, şüphecilik ise bir yöntem mahiyetindedir.

Pyrrhon’un şüpheciliÄŸinin kökeni belki de Platon ve Aristoteles okulları arasındaki karşıtlığı sezmesi ve bu karşıtlığın daha sonra Stoa ve Epiküros okullarında derinleÅŸmesini gözlemlemiÅŸ olmasıdır. Bu tür gözlemleri Pyrrhon’un felsefi öğretilere karşı olan güveninin sarsılması ve bunun sonucu olarak da şüphe etmesinin temelini oluÅŸturmuÅŸtur.

Pyrrhon’un şüpheciliÄŸine göre mutluluÄŸa giden yol şöyledir:

1. Nesnelerin gerçek yasası kavranamaz.

2. Öyleyse nesnelere karşı tutumumuz yargıdan kaçınma olmalıdır.

3. Ancak bu tutumla ruhsal dinginliğe ulaşıbilir.

Platon

Salı, 06 Kasım 2007

Soylu bir aileye mensup olan Platon, M.Ö. 428 yılında Atina’da doÄŸmuÅŸ ve iyi bir eÄŸitim görmüştür. 20 yaşında Sokrates’le karşılaşınca felsefeye yönelmiÅŸ ve hocasının ölümüne kadar (M.Ö. 399) sekiz yıl boyunca öğrencisi olmuÅŸtur; hocası ölünce, diÄŸer öğrencilerle birlikte Megara’ya gitmiÅŸ ama burada uzun süre kalmayarak önce Mısır’a, oradan da Pythagorasçıların etkili oldukları Sicilya ve Güney İtalya’ya geçmiÅŸtir. Bir ara korsanların eline düşmüş, fidye vererek kurtulduktan sonra, kırk yaÅŸlarında Atina’ya dönmüştür. Atina’da Akademi’yi kurarak dersler vermeye baÅŸlayan Platon, M.Ö. 347 yılında 81 yaşındayken ölmüştür.

Platon, hocası Sokrates gibi sokaklarda ve pazar yerlerinde öğretim yapmak istemiyordu; tam tersine ne yaptığını bilmeyen kuru kalabalıktan uzak bir yerde bir okul kurarak, seçkin öğrenciler yetiÅŸtirmeyi düşünüyordu. Atina’nın batısında bulunan ve adını bir Yunan kahramanı Academios’tan alan bölge, bu amaç için çok uygundu. Platon meÅŸhur okulu Akademi’yi burada kurdu. Bu dönemde, Akademi bölgesinde esin perileri Müzler için bir tapınak, öğrenciler ve öğretmenler için odalar, toplantı odaları, konferans salonları ve yemekhaneler yapılmıştı. Ancak öğretimin nasıl yürütüldüğüne iliÅŸkin yeterli bilgiye sahip deÄŸiliz. Büyük bir olasılıkla Sokrates’in diyalektik yöntemi uygulanmış, yani öğretim esnasında konferans yöntemi yerine tartışma yöntemi benimsenmiÅŸtir. Platon’un amacı, öğrencilerine bilgi aÅŸkını aşılayarak, onları filozof bir yönetici olarak yetiÅŸtirmektir; bu yüzden ahlak ve siyasete ağırlık vermiÅŸ, ancak bunları mantık ve matematikle temellendirmeyi ihmal etmemiÅŸtir.

Akademi bu haliyle daha çok özel bir öğretim kurumunu andırmaktadır. Her yaştan öğrencisi vardır; fakat öğrenciler, sınavdan geçirilmez ve eğitimlerini tamamladıklarını gösterir özel bir diploma ile ödüllendirilmez; yalnızca doğruyu araştırmakla görevlidirler.

Platon’un ölümünden sonra Akademi’nin başına kız kardeÅŸinin oÄŸlu geçmiÅŸ ve Platon’un düşüncelerinin yerleÅŸmesi ve gelenekselleÅŸmesi için uÄŸraÅŸmıştır. Akademi uzun bir süre seçkin yöneticilerin yönetiminde ve denetiminde, seçkin öğrenciler yetiÅŸtirmiÅŸ ve 6. yüzyılın baÅŸlarında bir Pagan okulu olduÄŸu gerekçesiyle Bizans İmparatoru Justinianus tarafından kapatılmıştır. Hıristiyanların tehditlerinden kaçan öğretmenlerden ve öğrencilerden bazıları, Sâsânî Kralı AnuÅŸirvan’ın (M.S. 531-579) CundiÅŸapur’da kurmuÅŸ olduÄŸu tıp okuluna sığınmışlardır. Bu, uygarlık tarihi açısından çok önemli bir geliÅŸmedir; çünkü buraya yerleÅŸen Yunan filozofları ve hekimleri, birkaç yüzyıl sonra İslâm Dünyası’nda yeÅŸerecek olan bilim aÄŸacının tohumlarını atacak ve böylece bilim ve felsefe Atina’dan BaÄŸdad’a taşınacaktır.

Justinianus’un Akademi’yi kapatmasının nedeni Pagan etkisini ortadan kaldırmaktı; ancak bu yolla, istemeden de olsa, Hıristiyanlığın en büyük rakibi olan DoÄŸu uygarlığının (ve bu arada İslâm uygarlığının) güçlenmesine yardımcı olmuÅŸtur.

Platon, barbarlarla dost olmasa da, onlara karşı Aristoteles kadar katı bir tutum içerisinde de deÄŸildir. Mısır’a yapmış olduÄŸu gezi sırasında, Mısırlıların bilimleri, dinleri ve yaÅŸam biçimlerine iliÅŸkin bilgi edinmiÅŸ ve Mısır uygarlığının Yunan uygarlığından daha önce geliÅŸtiÄŸini ve onun biçimlenmesine yardımcı olduÄŸunu anlamıştır. Bu husus, Timaios adlı diyalogunda açıkça görünmektedir. Burada Solon ile bir Mısırlı rahip arasında geçen bir konuÅŸma cidden çok ilginçtir. Rahip Sais,

"Ah Solon Solon… Siz Yunanlılar daha dünkü çocuksunuz." deyince, Solon bu söylediklerinin ne anlama geldiÄŸini sorar ve bunun üzerine rahip ÅŸu karşılığı verir :

"Ruh olarak sen ve siz çok gençsiniz; çünkü ne eski geleneklere ne de yüzyıllar öncesinden gelen bir bilime sahipsiniz ."

Platon Mezopotamyalılara iliÅŸkin fazla bir bilgiye sahip olmasa da, Asur hükümdarı Ninos’un kanunlarına atıfta bulunması, bu uygarlığa tamamen yabancı olmadığını göstermektedir. Eserlerinde görülen astroloji anlayışı büyük ölçüde Babillilerden gelmiÅŸtir.

Yunanlıların sürekli düşmanları olan Persleri ise, Platon çok iyi tanımaktaydı. Olasılıkla Herodotos ve diÄŸer Yunan tarihçilerinin yapıtlarını okuyarak Achaemenidian İmparatorluÄŸu’na hayranlık duymuÅŸtur. Perslerin otokrasisi, ona, Yunanlıların demokrasisinden daha sempatik görünüyordu.

Platon’a göre, insanlar bir maÄŸaranın içinde yaÅŸarlar ve yüzleri maÄŸara giriÅŸinin karşısında bulunan duvara dönük olduÄŸu için sadece ve sadece buraya düşen gölgeleri görebilirler; duyumlarımız yoluyla varlığından haberdar olduÄŸumuz bu görünümler, gerçek deÄŸil, gerçeÄŸin iyiden iyiye bozulmuÅŸ gölgeleridir; gerçeÄŸi görmek isteyen bir kimsenin, akıl yoluyla duyusal zincirlerden kurtularak başını maÄŸaranın giriÅŸine çevirmesi ve orada geçit töreni yapmakta olan ideaları, yani görüntülerin oluÅŸumunu saÄŸlayan gerçek biçimleri seyretmesi gerekir. Bu nedenle bu alemde duyumsadığımız varlıklar birer gölgedir ve asıl var olan ÅŸeyler, bu gölgeler ve bu yanılsamalar deÄŸil, onların ardındaki ölümsüz idealardır. Mesela bir at ne kadar olaÄŸanüstü olursa olsun, zamanla bozulur ve kaybolur; oysa at ideası ezelî ve ebedîdir, deÄŸiÅŸmez.

Öyleyse, deÄŸiÅŸim içinde bulunan görüntülerin bilgisini bir yana bırakarak, hiçbir zaman deÄŸiÅŸmeyen ideaların bilgisine ulaÅŸmak gerekir; felsefenin amacı bu olmalıdır; gerçek bir filozof, bu aldatıcı görünümlerin ardına saklanmış olan mutlak bilgiyi, yani ideaların bilgisini yakalayabilen kiÅŸidir. Platon böylece bilginlerin yolunu da çizmiÅŸ olmaktadır; çünkü İlkçaÄŸ ve OrtaçaÄŸ’da bilim ve felsefe birbirlerinden ayrı birer etkinlik olarak görülmemiÅŸtir.

Son diyaloglarındaki dualist eÄŸilim, Zerdüştçülükten kaynaklanıyordu ancak bu etki, büyük bir olasılıkla dolaylı bir yoldan gelmiÅŸ olmalıydı; çünkü Platon’un diyaloglarında Zerdüşt ismine sadece bir yerde rastlanmaktadır. Ayrıca felsefesinde, Hint felsefelerinin izleri de görülmektedir.

Platon, Phaidon adlı diyalogunda, bir filozofun ölmekten mutlu olacağını, çünkü ruh ideasının ölümsüz olduğunu söylemektedir. Bu anlayış sonraları yaygınlaşacak ve insanı anlamlandırmaya çalışan düşüncelerin merkezine oturacaktır.

Yapıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, Platon daha çok ahlak ve siyasetle ilgileniyordu. Devlet, Yönetici ve Kanunlar adlı kitaplarında ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini sorgulamış ve savunduğu görüşler, daha sonra Fârâbî ve İbn Sinâ gibi İslâm filozoflarının siyaset anlayışlarının biçimlenmesine büyük katkılarda bulunmuştur.

Matematik, Platon’un gözünde çok önemli bir bilimdi; çünkü onunla gerçek bilgiye, yani Tanrı İdeası’na ulaÅŸmak olanaklıydı; zaten Tanrı’nın kendisi de bir matematikçiydi.

Platon’a göre, matematik, gölgeler alemi ile idealar alemi arasında bir ara alem veya iki alemi birbirine baÄŸlayan bir geçittir. Mesela, ister doÄŸada bulunsun isterse bulunmasın, geometrik biçimler bu ara alemin varlıklarıdır ve bu nedenle mükemmel deÄŸillerdir; bunlarla ilgilenenlerin, teÄŸetlerin bir daireye veya bir küreye birden fazla noktada deÄŸdiklerini kabul etmeleri gerekir; ancak ideal bir daire veya ideal bir küre söz konusu olduÄŸunda yalnızca bir deÄŸme noktasının bulunacağı zihinsel bir soyutlama ile kavranabilir. İşte bu nedenlerle, Platon Akademi’nin kapısına "Geometri bilmeyen bu kapıdan girmesin." diye yazdırmıştır. Platon uygulamalı matematiÄŸi sevmemiÅŸ ve bu nedenle cetvel ve pergelin dışında bir araç kullanmaya yanaÅŸmamıştır.

Platon da doÄŸaya Pythagorasçılar gibi bakar ve gerçeÄŸin kilidini açacak anahtarın aritmetik ve geometri olduÄŸuna inanır. Matematikle ilgili orijinal denebilecek bir çalışması yoktur; katkıları daha çok felsefîdir. Tanımları düzeltmiÅŸ ve mantıksal baÄŸlantıları güçlendirmiÅŸtir. Ancak geometrik analiz, Platon’a deÄŸil, Kioslu Hipokrates’e atfedilmektedir.

Platon’un matematiÄŸe iliÅŸkin görüşleri ve çalışmaları sonucunda, matematik, diÄŸer bilimler arasında seçkin bir konuma yerleÅŸecek ve yüzyıllardan beri süregelmekte olan bilimsel eÄŸitim ve öğretimin esas öğesini oluÅŸturacaktır.

Düzgün çok yüzlülerin Platon tarafından keÅŸfedildiÄŸi söylenmekteyse de, ondan çok daha önce bilinmekteydi. Ancak Platon beÅŸ düzgün çok yüzlüyle, beÅŸ öğeyi eÅŸleÅŸtirmiÅŸ ve dörtyüzlünün ateÅŸi, altıyüzlünün toprağı, sekizyüzlünün havayı, onikiyüzlünün suyu ve yirmiyüzlünün eteri simgelediÄŸini bildirmiÅŸtir; ama Platon atomcu deÄŸildir ve Aristoteles’le birlikte atomcu görüşe karşıdır.

Osmanlıda Felsefe

Salı, 06 Kasım 2007

Öncelikle, Osmanlılarda Tanzimattan önce de birtakım felsefî faaliyetlerin ve felsefe eğitiminin var olduğuna, başta Sahn-ı Semân ve Süleymaniye olmak üzere medreselerde, özellikle de, matematik, astronomi ve tıp gibi aklî bilimlerin yanısıra, felsefe okutulduğunu belirtmeliyiz.

3 Kasım 1839 günü ilân edilen Tanzimatla birlikte, kapılarını Batı’ya açan Osmanlı Devleti’ne, oradan, önce, onsekizinci yüzyıl Aydınlanma devri devlet felsefesi girmiÅŸtir. Daha sonra da, Romantizm, Yeni Pozitivizm, Yeni Realizm, Tarihî Materyalizm, Entüisyonizm, Evolüsyonizm (Evrimcilik), İdealizm ve Materyalizm (Maddecilik), Fenomenoloji (Olguculuk), Egzistansiyalizm (Varoluşçuluk) ve Romantizm gibi çeÅŸitli felsefe akımları girmiÅŸtir.

Bir geçit ve buhran dönemi olan bu dönemde, felsefe eÄŸitimi almak üzere Fransa, Almanya, İngiltere ve Amerika’ya gönderilmiÅŸ olan öğrencilerden, Fransa’dan dönenler Fransız felsefesini; Descartes ve Descartes’çılık, Bergson ve Bergsonculuk ile egzistansiyalizmi, Almanya’dan dönenler Alman Felsefesini; Felsefî Antropoloji, Yeni Ontoloji ve Fenomenolojiyi, İngiltere’den dönenler İngiliz Felsefesini; Yeni Realizm ve Yeni Pozitivizmi, Amerika’dan dönenlerse, Pragmatizmi ülkeye getirmiÅŸlerdir.

Osmanlı İmparatorluÄŸu’na, Batı’dan, ilkin girmiÅŸ olan onsekizinci yüzyıl Aydınlanma devri devlet felsefesi hakkında ÅŸunları söyleyebiliriz:

Aydınlanma devrinde devlet, her ÅŸeyden önce, bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla meydana getirilmiÅŸ bir güven aracı olarak kabul edilmiÅŸtir. 18.yüzyıl Aydınlanma devri filozof ve düşünürleri, siyasî görüş ve düşünceleriyle yeni bir sosyal düzenin kurulmasına, devletlerin laik ve demokratik bir yapıya dayanmasına büyük ölçüde katkıda bulunmuÅŸlardır. Özellikle, Montesquieu (Monteskiyö) ve Jean Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso) bu görüşleri daha fazla geliÅŸtirmiÅŸler ve 1789 Fransız Devrimi’ni hazırlamışlardır. 18. yüzyıl Avrupasını, Aydınlanma’dan Fransız Devrimi’ne götüren fikir ve görüşlerin bazıları Tanzimatla birlikte ülkemize de girmiÅŸtir.

Osmanlı İmparatorluÄŸu’nda, o zaman için yepyeni olan özgürlük, eÅŸitlik, ve adalet kavramlarını geniÅŸ halk kitlelerine yayan, bireyin doÄŸal hak ve özgürlüğünü savunan ve daha sonra, Cumhuriyetle birlikte gerçekleÅŸecek olan devrimler üzerinde hiç de küçümsenemeyecek etkileri bulunan Åžinasi, Nâmık Kemâl ve Ziya PaÅŸa gibi aydınlarımız, özellikle Lametrie, Voltaire (Volter), Jean Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso), d’Alembert ve Diderot (Didero) gibi Fransız ansiklopedist ve aydınlanmacılarının etkisinde kalarak devlet felsefesiyle uÄŸraÅŸmışlardır. Devlet felsefesine iliÅŸkin olarak Nâmık Kemâl, Osmanlı Devleti’nin yeni baÅŸtan düzenlenmesi, özgürlük, adalet ve eÅŸitliÄŸe dayanan bir devletin kurulması meselesi üzerinde önemle durmuÅŸtur.

Tanzimatın ilân edildiÄŸi ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısına rastlayan dönemde, Avrupa’da, Romantizm egemendir. Romantik dünya görüşü, bu devrin sanat, edebiyat ve felsefesine damgasını vurmuÅŸtur. Osmanlılarsa, daha ziyade, Fransız Romantizminin etkisinde kalmışlardır. Romantizm, aslında, kendisinden önce Avrupa’da hâkim olan bir düşünce çığırına, onsekizinci yüzyıl Aydınlanma çığırına bir tepki olarak doÄŸmuÅŸtur. Bununla birlikte, özellikle Fransız Romantikleri, Victor Hugo’nun temsil ettiÄŸi sonraki geliÅŸmiÅŸ Fransız Romantizminin önde gelenleri, siyasî düşünce ve görüşlerinde, yeniden Aydınlanma’ya baÄŸlanmışlardır. Ünlü Fransız Romantik düşünürü Victor Hugo’nun Romantizminden etkilenen Tanzimat düşünürlerinden Nâmık Kemâl, Romantik edebiyat anlayışının etkisiyle romanlar yazmış ve tiyatro eserleri vermiÅŸtir.

Tanzimatla birlikte, Batı’dan yapılan çevirilere ve Batı etkisiyle yapılmış çalışmalara gelince: Bunları ÅŸu tekilde özetlemek mümkündür:

Tanzimat döneminde ilgi, düşünce, görüş ve yazılarıyla Fransız devrimini hazırlayan Aydınlanma devri filozoflarına yönelmiÅŸ, onlardan çeviriler yapılmıttır. Ziya PaÅŸa, Jean Jacques Rousseau (Jan Jak Ruso)’dan "Emile"i çevirmiÅŸtir. Bu çevirilerden bir bölümü, 1881′de Mecmua-i Ebuzziya’da yayımlanmıştır.

Münif PaÅŸa (1828-1894), 18. yüzyıl ansiklopedistlerinin yaptığı çalışmalara benzer çalışmalar yapmış; bir dergi çıkartmış ve dernek kurmuÅŸtur. M.PaÅŸa, "Muhaverat-ı Hikemiye" ("Felsefe KonuÅŸmaları") adlı kitabını, 1859′da, Fransız Voltaire, Fontenelle ve Fenelon’dan çevirdiÄŸi diyaloglardan oluÅŸturmuttur. Münif PaÅŸa’nın ayrıca, "Mecmua-i Fünûn" ve "Hazine-i Evrak" adlı dergilerde yayınlanmış felsefî makaleleri vardır. 1878′de, üçüncü kez açılışında Darü’l-fünun’da felsefe derslerinin yer almasında Münif PaÅŸa’nın bu makalelerinin de etkisi olmuÅŸtur.

Ali Suavi (1839-1878) ise, medreseden yetiÅŸmiÅŸ ateÅŸli bir devrimcidir. "Ulûm" ve "Muhbir" gazetelerini çıkartmıştır. "Kâmusu’l-Ulûm ve’l Maarif" adlı bir tür küçük ansiklopedi meydana getirmiÅŸtir. "Tarih-i Efkâr" ("Fikirler Tarihi") baÅŸlığı altında ilk felsefe tarihi bilgisini, kendi gazetesi olan "Ulûm" da yayınlamıştır. Bu yazılarında Ali Suavi, Sokrates öncesi Yunan filozoflarının görüşlerini oldukça geniÅŸ bir biçimde anlatmış, İslâm felsefesiyle karşılaÅŸtırmalar yapmıştır.

Ahmet Mithat (1842-1912), baÅŸlangıçta materyalizme eÄŸilimliyse de daha sonra, İslâm ahlâkına ve doktrinine kuvvetle baÄŸlanmış; Draper’in "Din ve Bilim Çatışması" adlı kitabını dilimize kazandırmıştır. "Tarih-i Hikmet" adlı bir kitap kaleme almış, böylece kısa da olsa, bir felsefe tarihi kitabı denemesi yapmıştır. Ayrıca, Ahmet Mithat, kendi çıkarmış olduÄŸu DaÄŸarcık dergisinde, tercüme ve telif bazı felsefî makaleler yayımlamıştır. Bu dergide yayımlamış olduÄŸu "Felsefe ve Feylesoflar" adlı yazısında, Ahmet Mithat, ÅŸunları söylemiÅŸtir:

"Felsefe kelimesi, aslında, Yunanca "philo"/"sophia" kelimelerinden oluşmuştur. Felsefe, bugüne kadar çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Örneğin, bazıları, onu, "felsefe, insanlığın özü üzerinde düşünce yürütmektir" diye, bazıları da "felsefe, insanın evrenle olan ilişkisini düşünmekten ibarettir" diye tanımlamışlardır. Bense, şimdilik bir öğrenciyim, filozof değilim ama, "olamam" demiyorum. Felsefeyi tanımlamak istesem şöyle derim: "Evrenin (bütün kısımlarının) birbiriyle olan bağlantı ve ilişkileri üzerinde düşünmektir."

Bundan sonra, Ahmet Mithat, Thales’ten Sokrates’e kadar bir felsefe tarihi bilgisi vermiÅŸ ve şöyle demiÅŸtir: "Dünyada hiçbir filozof olmamıştır ki, bir manevî kuvvetin hüküm sürdüğünü görmemiÅŸ ve onu anlamamış olsun. Bunu, hepsi görmüşler ama, onun özünü gösterme bakımından birbirlerinden ayrılmışlardır".

Daha sonra, Ahmet Mithat, yine bu yazısında, "feylesof" deyince herkeste dinsiz veya kayıtsız bir insan fikri uyandığını belirtmiş ve "filozofun mu bilim adamı, yoksa bilim adamının mı filozof" olduğu konusundaki tartışmalardan söz etmiştir. Ahmet Mithat, bu yazısında bile, din konusuna girmeyi ihmal etmemiştir. "Nasıl ki felsefe, her yerde hakikati ararsa, din için de aranan hakikattir." demiştir.

"Felsefenin Sergüzeşt-i Ahvâli" adlı yazısında ise, Ahmet Mithat, dinlerin sonradan saplandıkları dar görüşlülük ve taassup (bağnazlık) yüzünden fikir özgürlüğüne karşı yapılan baskılardan söz etmiştir. Ahmet Mithat, bu derginin yanısıra, "İttihâd", "Matbaa-i Amire", "Takvim-i Vekâyi" ve "Tercümân-ı Hakikat" (1876) gazetelerinin de kuruculuğunu yapmıştır. Amacı, dilde sadeleşmeyi sağlamak olan Ahmet Mithat, "Tercümân-ı Hakikat" gazetesinde de çeşitli makaleler, hikâyeler ve romanlar yayımlamıştır.

1815′de Mühendishaneye matematik profesörü olarak tayin edilen İshak Hoca ve Tamanlı Rıfkı Efendi, matematiÄŸe iliÅŸkin ilk ciddi çevirileri yapmışlar, Vidinli Tevfik (1832-1893) ise, ülkemizde, matematik ile felsefe arasındaki iliÅŸkileri göstermiÅŸtir.

Aynı zamanda, Vidinli Tevfik, Ahmet Muhtar PaÅŸa ve Yusuf Efendi ile birlikte, 1864′de "Cemiyet-i Tedrisiye-i İslâmiye" cemiyetini kurmuÅŸtur. Daha sonra, bu cemiyete, Nâmık Kemâl de katılmıştır. 1860′da ise, "Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye" kurulmuÅŸtur.

Felsefede atılmış ilk adımlardan bir diÄŸeri, İbrahim Ethem’in 1895′de dilimize çevirdiÄŸi Descartes’ın "Discourse de la Methode" adlı eseridir .

Mantık alanında da bu dönemde, çeÅŸitli eserler dilimize kazandırılmıştır. Ali Sedat ve İsmail Gelenbevî, bu çevirilerde önemli rol oynamışlardır. Çevrilen ilk eser, İtalyan Gallupi’nin "Miftâhu’l-Fünûn"udur. Dilimize kimin çevirdiÄŸi bilinmeyen, ama, eski mantıkla yeni mantığı ilk defa yanyana getirmesi ve Batı felsefesine kapı açması bakımından dikkate deÄŸer bir eser olarak nitelendirilen "Miftâhu’l- Fünûn", 1868 ve 1872′de olmak üzere iki kez basılmıştır.

I. ve II. Meşrutiyet dönemlerine gelince:

I.MeÅŸrutiyette, Nâmık Kemâl, Åžinâsi ve Ziya PaÅŸa’nın önderliÄŸinde kurulmuÅŸ olan Jön Türkler dikkati çeker. "Tasvir-i Efkâr" , "İbret" ve "Hürriyet" gazeteleri, dönemin ünlü gazeteleridir. Bu gazetelerde, özellikle Nâmık Kemâl’in yazıları ilgi çekicidir.

II. MeÅŸrutiyetin, politika buhranı yüzünden ilk günlerinde fikir hayatı, tam bir kaos halindedir. Bu sırada, "Maarif" dergisi ve "Tercüman-ı Hakikat" gazetesi kapatılmıt, "Sırât-ı Müstakim" dergisi ise, bir süre daha çıkmaya baÅŸladıktan sonra, yerini "Sebilü’r-ReÅŸad"a bırakmıştır. Abdülhamid devrinin "Muallim", "Asar", "Nilüfer" ve "Mektep" gibi dergileri de çoktan kapanmıştır. 1894 yılında "Servet-i Fünûn" dergisi kurulmuÅŸ, bu derginin ağırlık merkezini de baÅŸta Recâizâde Mahmut Ekrem olmak üzere "Edebiyat-ı Cedide" akımı oluÅŸturmuÅŸtur. Bu devirde, "Ceride-i Askeriye", "Devir" ve "Bedir" adlı gazetelerin yanısıra, yukarıda da adı geçen, "DaÄŸarcık" ve "Kırkanbar" adlı iki dergi kurulmuÅŸtur.

Bu dönemde, felsefî akımlardan, materyalizm, pozitivizm ve mekanik evrimcilik, ülkede oldukça yayılmıştır. Materyalizmden etkilenenler içerisinde, Baha Tevfik (1881-1914), "Teceddüd-ü İlmî ve Edebî Kütüphanesi" (Bilim ve Felsefede Yenilik Kitaplığı)ni kurmuÅŸ ve buradan on bir cilt eser yayımlamıştır. Materyalist filozof Ernest Haeckel’in "Kainat’ın Muammaları" adlı eserinin çevirisini -ki bu eseri, dilimize, Memduh Süleyman kazandırmıştır- kendi çıkardığı Felsefe dergisinde yayınlamıştır. Baha Tevfik, Felsefe dergisinde,Kant hakkında, onun "Salt Aklın KritiÄŸi" nin tahliline dayanan etraflı bir inceleme de yayınlamıştır. Baha Tevfik, yine bu dergide bir de "Felsefe Sözlüğü" tefrikası da yapmıştır. Bu sözlük de, Batı tipinde bir sözlük olması bakımından dikkate deÄŸerdir. Bütün yazıları, Baha Tevfik’in kaleme aldığı bu dergi, 1912′de yayınlanmaya baÅŸlamış, Türkiye’nin ilk felsefe dergisidir .

Baha Tevfik, bu dergide, amacını şöyle anlatmıştır: "Bizde bir felsefe dili yoktur. Ben bunu yapmaya çalışıyorum. Batı’nın üstünlüğü, felsefesinin üstünlüğü ile paraleldir". Balkan Savaşından sonra, yine felsefe ağırlıklı Zekâ dergisini çıkarmış ve Alfred Fouille’nin iki ciltlik "Felsefe Tarihi"ni, Ahmet Nebil ile birlikte dilimize kazandırmış ve yayınlamıştır. Bundan önce, sadece, Münif PaÅŸa’nın, Ali Suavi’nin ve Ahmet Mithat’ın felsefe tarihine dair dağınık makaleleri ile Cevdet PaÅŸa’nın kızı Fatma Aliye’nin İslâm filozof ve kelamcılarından son derece yüzeysel bir ÅŸekilde bahseden "Terâcim-i Ahvâl-i Felâsife" adlı küçük kitabı vardı.

Baha Tevfik, bu hususta da önemli bir yenilik yapmış, büyük bir adım atmıştır. Bu eserin önsöz’ünde," filozofları anlamak için kendi görüş açınızı bırakarak, evreni, anlamak istediÄŸiniz kimsenin açısından görebilmeniz lâzımdır" derken Baha Tevfik, esasında, felsefe tarihinin objektifliÄŸine sâdık kalınması zorunluluÄŸuna da dikkati çekmiÅŸtir. Baha Tevfik, bir yandan Felsefe dergisinde öğrencilere ve halka hitabeden makaleler kaleme almış ve yayınlamış, bir yandan da Ahmet Nebil ve Memduh Süleyman ile birlikte "Nietzsche" adlı küçük kitabını oluÅŸturmuÅŸtur.

Teceddüd-i Felsefî serisinin dikkate deÄŸer bir kitabı da, Ernest Haeckel’in "Monisme" adlı konferansının Baha Tevfik ve Ahmet Nebil tarafından çevrilmesiyle oluÅŸturulmuÅŸ olan ve materyalist felsefenin tezine uygun olarak, Tanrısız Pan naturisme’i destekleyen, dolayısıyla, hararetli tartışmalara yol açmış olan "Vahdet-i Mevcut" adlı kitaptır. 1809′da, İmmoralizm akımını da, ülkemizde, yine, Baha Tevfik temsil etmiÅŸtir.

BeÅŸir Fuat da materyalist Büchner’den etkilenmiÅŸ ve onun "Madde ve Kuvvet" adlı kitabının felsefe dünyasında bir yenilik oluÅŸturduÄŸunu söylemiÅŸtir. Türkiye’de Diderot, Baron d’Holbach ve d’Alembert gibi düşünürlerin yazılarına ilk kez yer veren de yine BeÅŸir Fuat olmuÅŸtur.

Pozitivist ve Naturalist felsefeden etkilenenler arasında ise, baÅŸta Rıza Tevfik, Mehmet Cavit ve Ahmet Åžuayıp gelir. Bunlar, birlikte, 1908′de "Ulûm-u İktisadiye ve İçtimaiye" dergisini çıkartmışlardır. Bu dergi, ilk defa tam anlamıyla ülkemizde felsefî denebilecek bir hareket meydana getirmiÅŸtir. Bu dergide tanıtılan ve tartışılan pozitivist görüş, daha sonra, aydınlar arasında da yayılmıştır. Bu dergi sayesinde, felsefe ülke çapında yayılmıştır .

Rıza Tevfik (1868-1951), kendisinin daha sonra amprizm ve agnostisizm yolunda olduÄŸunu söylemiÅŸ ve kendisine "Bacon’ın ve Stuart Mill’in öğrencisi" ünvanını vermiÅŸtir. Makalelerine "feylesof" diye imza attığı için bu lakapla anılmış; Maarif Bakanlığının oluÅŸturduÄŸu bir heyetle birlikte "Istılâhât-ı Felsefiye Lugatı" ("Felsefe Terimleri Sözlüğü")nı hazırlamıştır. Ayrıca, yine Maarif Bakanlığının kararı ile "Kâmus-ı Felsefe" adını verdiÄŸi bir sözlük hazırlamış, ilk iki cildi basılmış olan bu eserin tamamı basılamamıştır. Rıza Tevfik, "Felsefe Dersleri" adını taşıyan liseler için ilk felsefe ders kitabını yazmış ve 1914′de yayınlamıştır. Aynı tarihte, liselere de felsefe dersini koydurtmuÅŸtur. Kendisi, "Rehber-i İttihâdi Osmanî" özel lisesinde, Türkiye’de ilk kez felsefe dersleri vermiÅŸtir. Rıza Tevfik, aynı zamanda, Türkiye’de Bergson’u ilk tanıtanlardandır. "İçtihâd" dergisinde yayınladığı makaleler serisinde ve "Henri Bergson ve Felsefesi" adlı makalesinde, bunu açıkça görmek mümkündür. "Bilgi"dergisindeki yazılarında ise, Rıza Tevfik, Kant’ı ülkemizde tanıtmıştır.

A.Åžuayıp (1876-1910) ise, Servet-i Fünûn neslinin en kuvvetli felsefecisi ve eleÅŸtirmenidir. "Åžehbal" ve "Servet-i Fünûn" dergilerinde felsefî yazılar yazmış, görüşlerini açıklamıştır. "Hayat ve Kitaplar" adlı eserinde ilkin, 19.yüzyılın felsefî durumundan kısaca söz etmiÅŸ, spiritüalizm’den bahsederken ünlü Fransız filozofu P.Janet’i de zikretmiÅŸ, daha sonra, Fransa’da A.Comte ile baÅŸlayan ve İngiltere’de S.Mill, Fransa’da Littre, E.Renan ve Taine’de devam eden pozitivizme derinliÄŸine girmiÅŸtir. Pozitivist görüşü, Servet-i Fünûn dergilerinde yazdığı bazı makalelerinde de sergilemiÅŸ ama, daha sonra bu görüşü, "Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye"yi çıkaran diÄŸer iki arkadaşından sonra gelen, Bedi Nuri, Sâtı el-Husri, Asaf Nef’î, Suphi Ethem, Ethem Nejdet, Memduh Süleyman ve Faik Nüzhet ile birlikte evrimciliÄŸe dönüşmüştür. Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisini, kurucularından sonra çıkaran ve yukarıda adları geçen bu yeni nesil, "MeÅŸveret", "Mizan", "Åžura-yı Ümmet" ve "Terakki" gibi dergilerde, evrimci felsefe doÄŸrultusunda yazılar yazmışlardır. Böylece, pozitivist görüş, bu kimselerle birlikte geliÅŸerek devam etmiÅŸ olmakla birlikte, evrimcilik daha baskın çıkmıştır. Ahmet Åžuayıp ise, pozitivizme dayanarak sosyolojiye girmiÅŸ ve yeni akımlardan biyolojik sosyolojiyi tanıtıcı mahiyette yayınlar yapmıştır. "Devlet ve Toplum", "Mezhep Hürriyeti", "Hilâfet ve Saltanat", "Fransız İhtilali", "Viyana Kongresi" adlı yazılarında sosyolojik görüşünü Kurumlar tarihi ve Türkiye’nin problemlerine uygulamıştır. Daha sonraki yazılarında ise ırk teorisi üzerinde durmuÅŸtur .

Memduh Süleyman ise, Edward Hartmann’ın "Darwinizm" adlı eserini 1911′de dilimize kazandırmıştır. O, aynı zamanda, Darwin kuramına son derece baÄŸlı olmakla birlikte, diÄŸerlerinden farklı olarak bu kuramı eleÅŸtirmiÅŸtir de.

II.MeÅŸrutiyetin baÅŸlarında kurulan Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinin yazarlarından biri olan Bedi Nuri (1875-1913) de, evrimciliÄŸi benimsemiÅŸ, bu dergide yayınlanmış olan "İçtimâî Kabiliyet" adlı makalesinde özellikle Spencer’in etkisinde kalarak evrimi topluma uygulamıştır. Böylece, biyolojik hayatta bulduÄŸu esasların sosyal hayatta da geçerli olduÄŸu sonucuna varmıştır. Sâtı el- Husri (1884-1968) ise, Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinde yayınlamış olduÄŸu "Cemiyetler ve Uzviyetler" adlı makalesinde bir Darwin’ci ve Spencer’ci olarak evrimi -tıpkı kardeÅŸi Bedi Nuri gibi- topluma uygulamış; toplumda da evrim olduÄŸunu ileri sürmüştür.

Ulûm-u İktisâdiye ve İçtimâiye dergisinin yazarlarından Asaf Nef’i de bir evrimcidir ve o da evrimi toplumu uygulamıştır. Asaf Nef’i, bu dergide yayınlamış olduÄŸu "Mücâdele-i Hayat ve Tekâmül-i emiyât" adlı makalesinde evrimciliÄŸe ve SpencerciliÄŸe olan meylini gayet açık bir biçimde dile getirmiÅŸtir. O da, diÄŸerleri gibi Darwinizmi, Lamarkizmle tamamlayarak topluma uygulamıştır.Bu arada o, özellikle "Sosyal adalet" kavramına ağırlık vermiÅŸ ve yeni bir toplum anlayışına yönelmiÅŸtir.

Suphi Ethem ise, bir diÄŸer evrimcidir. O, bu konuda "Lamarckizm", "Darwinizm" adlı eserlerle Felsefe dergisinde "Lamarck ve Lamarckizm" adlı bir makale yayınlamıştır. Ayrıca, "Bergson Felsefesi" adlı bir eseri vardır. Suphi Ethem, Darwin’in ortaya attığı fikrin esasında, İlkçaÄŸ’da, Empedokles ile Herakleitos gibi iki ünlü Yunan filozofu arasında mücadele yaratacak kadar mevcut olduÄŸunu, ama Darwin’in bundan habersiz bulunduÄŸunu belirtmiÅŸtir. Darwin kuramına kuvvetle baÄŸlı olan Suphi Ethem, onun görüşlerini aynen benimsemekle birlikte abartarak sunmuÅŸtur.

Ethem Nejdet de Suphi Ethem gibi koyu bir Darwinci, dolayısıyla, evrimcidir. "Tekâmül ve Kanunları" adlı bir eseri vardır. Lamarck’tan ziyade, Darwin kuramına itibar etmittir. DiÄŸerlerinden farklı olarak, belki de Main de Brian’ın etkisiyle olsa gerek, evrimde sadece ilerlemenin deÄŸil, gerilemenin de söz konusu edilmesi gerektiÄŸini söylemiÅŸtir. Bir Spencerci olarak, toplumlarda da evrim bulunduÄŸunu ve evrim kanunlarının geçerli olduÄŸunu belirterek, bu durumda - tıpkı Asaf Nef’i gibi- sosyalizmden bahsetmek gerektiÄŸini vurgulamıştır.

Ahmet Mithat da "DaÄŸarcık" dergisinde yayınladığı "Duvardan Bir Sada", "İnsan", "Dünyada İnsanın Zuhûru" adlı makalelerinde, Darwin’in evrim kuramını benimsemiÅŸ ve savunmuÅŸ bir evrimci olarak karşımıza çıkar. Öyle ki, Ahmet Mithat, bu makalelerinde, insanı, o zamana kadar alışılmamış bir tarzda ve cesaretle evrimci ve naturalist bir bakış açısından açıklamıştır . Daha sonra, dinsizlikle suçlanmış ve çeÅŸitli eleÅŸtirilere maruz kalmıştır. Olgun yaÅŸta dine yönelmiÅŸ, felsefede spiritüalizmi benimsemiÅŸ, materyalizm ve pozitivizmden ise mümkün olduÄŸunca uzaklaÅŸmıştır.

Bizde, Auguste Comte ile asıl ilgilenen düşünür ise, Ahmet Rıza (1858-1930) olmuÅŸtur. Ahmet Rıza, Pariste iken, pozitivistlerin derneÄŸine girmiÅŸ ve onların parolası olan "Ordre et Progres" anlayışını, yeni Türk fikir hareketinin parolası haline getirmiÅŸtir. Ayrıca, Ahmet Rıza, 1895′de, her onbeÅŸ günde bir Fransızca ve Türkçe olarak yayınlanan, pozitivist görüş ağırlıklı yazılara yer verilen "MeÅŸveret" gazetesini çıkarmaya baÅŸlamıştır. "Tolerance Musulmane" adlı eserinde ise, pozitivist düşünürlerden E.Renan ve H.Spencer’den uzun uzadıya söz etmiÅŸtir.

Abdullah Cevdet (1869-1931) ise, çıkarmış olduÄŸu İçtihâd dergisinde pozitivist, materyalist ve ateist görüşleri savunmuÅŸtur. Abdullah Cevdet, felsefe, sosyoloji ve pedagoji konularında özellikle, Gustave Le Bon’dan "Asrımızın Nusûs-u Felsefiyesi", "Dün ve Yarın", "İlm-i Ruh-u İçtimâî" adlı çevirilerini ve Voltaire’den yaptığı çevirileri bu dergide yayınlamıştır. "Fünûn ve Felsefe" (1897) adlı eseri felsefe açısından önemlidir. Abdullah Cevdet, bu eserinin ikinci baskısını ise,1913′de "Felsefe Sanihaları" adlı bir ekle yayınlamıştır. Abdullah Cevdet, ayrıca, G.L.Bon’un "melezleme" kuramından da etkilenmiÅŸtir.

Panteizmi benimsemiÅŸ olmakla birlikte, esasında bir vahdet-i vücutçu olan Åžehbenderzade Ahmet Hilmi (1865-1913) ise, 1908′den sonra, Dârü’l-fünûn’da felsefe dersleri okutmuÅŸ, 1910′da "Hikmet" adlı bir dergi çıkartmış ve daha sonra bunu gazete haline getirmiÅŸtir. Bu gazetede, felsefeye ve sosyolojiye iliÅŸkin makaleler yayınlamıştır. Bunlardan bazıları, "Tasavvuf ve Yeni İlimlerle Felsefe", "İblis İzzettin Behmen" ve "Çağımızın Felsefesi ve Sosyoloji" dir. Burada, özellikle Pozitivizm ile Sosyoloji ve sosyal olaylar üzerinde durmuÅŸtur. O, materyalist olarak nitelediÄŸi Celâl Nuri’nin, "Tarih-i İstikbal" (GeleceÄŸin Tarihi)ini ve spiritüalist olarak nitelediÄŸi İsmail Fenni ErtuÄŸrul’un, "Maddiyûn Mezhebinin İzmihlâli" (Materyalizm Mezhebinin Yıkılışı) adlı eserini eleÅŸtirmiÅŸtir .

Mantıkla ilgili olarak, "Yeni Mantık" adlı eseri bulunan Ahmet Hilmi’nin felsefeye dair "Üç Feylesof", "Maddiyun Mesleki Dalâleti", "Allahı İnkâr Mümkün müdür?" ve "Amâk-ı Hayâl" (Hayâlin derinlikleri) adlı eserleri vardır. "Maddiyûn Mesleki Dalâleti" adlı eseri bir tür felsefe tarihi gibidir; burada, tüm filozofların bir resm-i geçidini yapar, onların, çeÅŸitli konulardaki görüş ve düşüncelerini tahlil ve tenkit eder. Kant’ın "Salt Aklın KritiÄŸi" ile açtığı kritik bilgi yoluyla, bu yolun bizi körü körüne bir realizmden ve materyalizmden niçin ve nasıl kurtardığını anlatır. "Amâk-ı Hayâl" adlı felsefî romanında ise, Åžehbenderzâde Ahmet, felsefî görüşlerini dile getirir. "Üniversiteli Gençlerle Bir KonuÅŸma" adlı risâlesinde, gençlerin herÅŸeyden önce, bir hayat görüşü, bir felsefesi olmak lâzım geldiÄŸini belirtir. Bu risâlesinde o, "hangi felsefî doktrini seçelim?" diye sorar ve şöyle der: "Çağımızda üç büyük felsefî meslek vardır. Bunlar: Kritisizm, Pozitivizm ve Evolüsyonizm (Evrimcilik) dir. Filozoflar arasında spiritüalizmle materyalizm yaygındır. Felsefe ve ahlâkta, her mesleÄŸin içindeki doÄŸru tarafları alarak meydana gelecek eklektizmi seçmekten daha saÄŸlam yol yoktur" .

İsmail Fenni ErtuÄŸrul (1855-1946) ise, modernist İslâm filozofudur. Vahdet-i vücudu, hem bir sistem hem de ruhsal bir durum olarak benimsemiÅŸtir. Åžehbenderzâde Ahmet Hilmi ile aynı konularda çalışmıştır. "Lügatçe-i Felsefe" adlı bir felsefe sözlüğü hazırlamış; "Materyalizm Mezhebinin Yıkılışı" ve "Vahdet-i Vücûd ve Muhyittin b.Arabî adlı eserleri kaleme almıştır. Yayınlanmamış eserleri arasında ise, fenomenolojinin kurucusu Edmund Husserl’i etkilemiÅŸ olan ünlü Fransız filozofu P.Janet’den dilimize kazandırdığı "ÇaÄŸdaÅŸ Materyalizm Mezhebi" ile "Büyük Filozoflar" ve S.Mill’den çevirdiÄŸi "Hürriyet" ön sırada yer alır. Ona göre, çaÄŸdaÅŸ felsefenin en önemli sorunlarından birisi, evrimdir. Materyalistlerin "evrende hiçbir ÅŸey yaratılmaz; hiçbir ÅŸey de kaybolmaz" ÅŸeklinde kimyanın bir ilkesinden alınmış tezleri ise, kabul edilemez. Çünkü madde ezelî ve ebedî deÄŸildir. Bu durumda, materyalist Büchner ile E.Haeckel’in tezlerini savunmaya imkân yoktur. Ezelî ve ebedî olan sadece Tanrı’dır. Evrenin varlığı, Tanrı’nın varlığından çıkar. Madde ve enerji, ezelî ve ebedî olmadığı, yani sonradan meydana geldiÄŸi gibi yok da olabilir.

İzmirli İsmail Hakkı (1868-1946) Dârü’l-fünûn Edebiyat fakültesinde felsefe, felsefe tarihi, İslâm Felsefesi, Hukuk fakültesinde ise, fıkıh ve usûl-i fıkıh dersleri vermiÅŸtir. "Usûl-i Fıkıh Dersleri", "Yeni İlm-i Kelâm", "İlm-i Hilâf"(2 cilt), "İslâm Felsefesi Tarihi", "Türk Filozofları", "Mukayese", "Miyâru’l-Ulûm", "Felsefe Dersleri" (1914) adlı eserlerinin yanısıra, "Ceride-i İlmiye" dergisinde Gazâlî hakkında, Edebiyat Fakültesi dergisinde ise, Fârâbî ve İbn-i Sînâ hakkında makaleler serisi vardır. "Yeni İlm-i Kelâm"da, bütün OrtaçaÄŸ felsefesi problemlerini modern felsefe açısından ele almıştır. Tanrı’nın varlığına iliÅŸkin ileri sürülmüş olan eski kanıtları, Batı felsefesindeki kanıtlar ile karşılaÅŸtırmıştır. İslâm filozofları içerisinde Türk olanları ayırmış, ve ilk kez Türk filozofları incelemeye baÅŸlamıştır. "Mukayese"de, DoÄŸu ve Batı filozoflarını mukayese etmiÅŸ, İhvânü’s Safâ ile Darwinizm arasında, Kınalızâde ile Descartes arasında sıkı bir fikir birliÄŸi görmüştür. Felsefeci olduÄŸu kadar fıkıhçı da olan İsmail Hakkı, bu yüzden, teorik ile pratik arasında da sıkı baÄŸlantılar kurabilmiÅŸ bir kimsedir. O, aynı zamanda, bir modernist İslâmcıdır; action kafasına sahiptir ve bu yönüyle Ziya Gökalp’i etkilemiÅŸtir.

Mehmet Ali Aynî (1869-1945) ise, Cumhuriyet öncesinde karşılaÅŸtığımız bir diÄŸer önemli düşünürümüzdür. Dârü’l-fünûn Edebiyat fakültesinde, uzun yıllar felsefe tarihi profesörü olarak çalışmış ve dekanlık yapmış olan Aynî, 1928′de Türk Felsefe Cemiyeti’nde tebliÄŸler okumuÅŸ, aynı yıl, Amerika’da toplanan uluslararası Felsefe Kongresi’ne katılmıştır. Çetitli yerlerde yayınlanan eleÅŸtirilerini "İntikâd ve Mülâhazalar" (EleÅŸtiriler ve Düşünceler) adlı kitabında toplamıştır. Mehmet Ali Aynî, Rıza Tevfik’in "Kâmus-ı Felsefe"si ile Abbe Barbe’den okullardaki ders kitabı gereksinimini karşılamak için yapılan Felsefe Tarihi çevirisini ayrıntılı olarak, ve Fongsgrive’den yapılan "Felsefe Dersleri"nin çevirisini, çevirmenini söz konusu etmeksizin eleÅŸtirmiÅŸtir. Mehmet Ali Aynî, ayrıca, Suphi Ethem’in "Bergson ve Felsefesi" adlı eserini de eleÅŸtirmiÅŸtir. Tasavvufa baÄŸlılığı ile tanınan Mehmet Ali Aynî, Dârü’l-fünûn İlâhiyât Fakültesinde Dinler Tarihi profesörlüğü de yapmış, ve bu sırada Denis Saurat’ın "Dinler Tarihi"ni dilimize çevirmiÅŸtir. "Gazâlî" ve "Hacı Bayram Veli" hakkında monografileri, ahlâka iliÅŸkin olarak da, "Türk Ahlâkçıları" adlı bir eseri vardır.

Ziya Gökalp, Osmanlı İmparatorluÄŸunun son yıllarında olduÄŸu kadar, Cumhuriyetin ilk yıllarında da, düşünceleriyle toplumu büyük ölçüde etkileyecek ve adını gittikçe geniÅŸleyen bir kitleye duyuracaktır. Ziya Gökalp, felsefe ile sosyoloji arasında bir iliÅŸki kurmuÅŸ, baÅŸta Durkheim olmak üzere, birçok Batı filozoflarından alıntılar yaparak, Türkiye’nin sorunlarını incelemiÅŸtir. Ziya Gökalp’in öneri ve aracılığıyla Istılâhât-ı İlmiye Encümeni oluÅŸturulmuÅŸ, bunun gayretleriyle, 1915′de felsefî terminolojiye iliÅŸkin ilk resmî çalışma olarak nitelendirilebilecek Felsefe Terimleri Dergisi çıkmıştır.

Ziya Gökalp gibi, bir Durkheim’ci olan Mehmet İzzet (1891-1930) ise, Sorbonne Üniversitesi felsefe bölümü mezunudur. Kendisi, Dârü’l-fünûn’da uzun yıllar öğretim üyeliÄŸi yapmış ve öğretim üyeliÄŸinin ilk yıllarında, Karl Vorlander’in iki ciltlik "Felsefe Tarihi"nin ilk cildini çevirmiÅŸ ve bu 1927′de İstanbul’da basılmıştır. Asistanı ve ilk felsefe doktoru Orhan Sadettin ise, bu eserin ikinci cildini dilimize kazandırmış ve bu da, 1928′de İstanbul’da basılmıştır.

Mehmet İzzet, Pragmatizm ve Bergsonizmi, o dönemdeki moda akımlar olarak nitelendirmiÅŸ, onların karşısına Kant’tan baÅŸlayan felsefe geleneÄŸini o günün ihtiyaçlarına göre dirilten filozofları koymuÅŸtur. Alman idealizminden etkilenmiÅŸ ve Kant ‘ın "Pratik Aklın KritiÄŸi"ni dilimize çevirmiÅŸ ve eser Dârü’l-fünûn’da taÅŸ basma olarak 1919′da yayınlanmıştır. "Ahlâk Felsefesi" adlı eseri ise basılmamıştır. "Bilgi" dergisinde "Zenon ve İzinden Gidenler" adlı bir de makalesi bulunan İzzet, ömrünün sonlarına doÄŸru fenomenolojiye ilgi duymuÅŸ, bu hususta, özellikle Max Scheler ve fenomenolojinin kurucusu Husserl’in Fransızcaya çevrilmiÅŸ kitaplarını incelemiÅŸtir. Dârü’l-fünûn Edebiyat Fakültesi Dergisi’nde makaleler halinde "Muasır Hayat ve Büyük Adamlar" ı yayınlamış; idealizmdeki ilk denemesi olan bu eseri daha sonra "Milliyet Nazariyeleri ve Millî Hayat" ile tamamlamıştır. Son günlerinde hazırlamış olduÄŸu "Sosyolojinin Sınırları" adlı tebliÄŸinde, deÄŸerler felsefesinin yerine geçmek ve deÄŸerlere iliÅŸkin bütün problemleri çözmek iddiasında bulunan sosyoloji ekollerinin eleÅŸtirilerini yaparak, bu veya baÅŸka bir bilimin Ziya Gökalpçilerin dedikleri gibi "felsefe kaymakamı" olamayacağını savunmuÅŸtur.

Åžu halde, anlatılacağı üzere, Bedi Nuri, Sâtı el- Husri, Asaf Nef’î, Baha Tevfik, Suphi Ethem, Ethem Nejdet, Memduh Süleyman, Ahmet Mithat gibi düşünürlerimiz evrimci felsefeden etkilenmiÅŸler ve bu felsefeyi ülkemizde temsil etmiÅŸlerdir.

1912′de, zamanın Maarif Bakanı Emrullah Efendi tarafından son kez açılışında da, Dârü’l-fünûn’da, baÅŸta Ahmet Mithat ve Rıza Tevfik olmak üzere, İzmirli İsmail Hakkı, Mehmet Ali Aynî, Mehmet İzzet ve Cumhuriyetten sonraki dönemde de Mehmet Emin EriÅŸirgil tarafından felsefe dersleri verilmiÅŸtir.

Musa Carullah Birgiyev

Salı, 06 Kasım 2007

1875 yılında Rusya’nın Rostov - Na_Don ÅŸehrinde doÄŸdu. Babası Yârullah Efendi, annesi Habibullah Efendi’nin kızı Fatıma Hanım’dır.

İlk öğrenimini annesi Fatıma Hanım’dan aldı. 11 yaşında Rostov Rus Teknik Devlet Lisesi’ne girdi. Yükseköğrenimini bu liseyi bitirdikten sonra Buhara’da yaptı. Buhara’da Farsça, Arapça ve İslâm ilimlerini öğrendi. İkram Efendi ve İvaz Efendi’den fıkıh ve felsefe; Åžerif Efendi’den matematik ve astronomi dersleri aldı. Öklid, Pisagor, ArÅŸimed, Eflâtun, Aristo, Descartes, Bacon ve fikirlerini öğrendi. Hocaları için matematik alanındaki bazı eserleri Rusçadan Türkçeye çevirdi.

Buhara’da din ilimleri yanında felsefe, matematik ve astronomi alanlarında da derinleÅŸen Bigiyev, tahsilini ilerletmek üzere İstanbul’a geldi. Burada önce Mühendislik Mektebi’ne kaydoldu. Ancak; yakınlarının ve hocalarının tavsiyesiyle tekrar İslâmî ilimlere yöneldi. İstanbul’dan aynı amaçla Mısır’a geçti. Kahire El-Ezher Üniversitesi’ne kaydoldu. Bir süre sonra bu okuldan da ayrılarak, özel araÅŸtırma ve çalışmalar yaptı. Muhammed Abduh’un derslerine devam etti. Mısır Milli Kütüphanesi’nde Kur’an tarihi üzerine araÅŸtırmalar yaptı.

Mısır’dan Hicaz’a geçti. Mekke ve Medine’de iki yıl dinî araÅŸtırmalar yaptıktan sonra Hindistan’a intikal etti. Hintli alimlerle görüş alışveriÅŸinde bulundu. Diyubent İslâm Üniversitesi’nde altı ay süreyle ilmî çalışmalar yaptı.

Hindistan’dan tekrar Kahire’ye dönen Bigiyev; üç yıl burada kaldıktan sonra önce Beyrut’a, oradan Åžam’a gitti. Onbir yıl süren bu seyahatlerden sonra 1904 yılında doÄŸduÄŸu topraklar olan Kazan’a döndü. Bigiyev, bu seyahatları ÅŸu sözleriyle deÄŸerlendirir:

"-Büyük ümitlerle İslâm âlemini gezdim. Buhara, Türkiye, Mısır, Hicaz, Hint ve Şam diyarlarında dolaştım. Dinî medreselerin her birini gördüm. Fakat vatanıma maalesef akıbet-i tam kanaatle değil, temam-ı hayretle döndüm."

1904 yılında Arapça, Farsça ve İslâmî ilimleri öğrenmiÅŸ olarak doÄŸduÄŸu topraklara dönen Musa Carullah Bigiyev, burada "Tarih-ü’l-Kur’an ve’l-Mesahif" adlı eserini yazdı.

1905 yılında Kahire’de tanıştığı İbrahim Åževket Kemal Efendi’nin kızkardeÅŸi Esma Aliyye Hanım ile evlendi.

Bigiyev, ilim tahsiline doymayan bir kiÅŸi idi. Nitekim sekiz çocuk sahibi olduÄŸu bu mutlu evlilikten sonra da eÅŸini ve çocuklarını annesine bırakarak Petersburg Rus Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Bir taraftan Hukuk tahsili yaparken, diÄŸer yandan özel çalışmalarıyla Arapça ve İslâmî bilgilerini artırmaya devam etti.

Rusya’da Rus-Japon Harbi’nden sonra 1905 yılında patlak veren ihtilal, Musa Carullah’ın hayatında bir dönüm noktası oldu. Zira bu ihtilal üzerine Rusya’nın otokratik devlet yapısı meÅŸruti monarÅŸiye dönüşmüş ve Rus halkıyla beraber Rusya dahilindeki Türklere de bazı siyasi-dini hürriyetler verileceÄŸi ümidi doÄŸmuÅŸtur.

Kazan Türkleri, Musa Carullah ve emsali din ve fikir adamlarının öncülüğünde kapsamlı bir faaliyet başlatmışlardır.

Bigiyev, bu amaçla 1906 yılında Ülfet Gazetesi’ni çıkarır. Bu gazetede ve diÄŸer yayın organlarında yazdığı fikri yazılarla Kazan Türklerinin fikri uyanış dönemini baÅŸlatır. Bu dönemde gerçekleÅŸtirilen beÅŸ büyük kurultayın öncülüğünü yapar.

1906 yılında yapılan Nijni Novogorot Müslüman Kurultayı’nda baÅŸkâtiplik yapar ve bu kurultayın zabıtlarını "Islahat Esasları" adıyla yayınlar. Aynı yıl içinde gerçekleÅŸtirilen 3. kurultayda, kurulmasına karar verilen siyasî partinin yönetiminde yer alır. Bu faaliyetler Rus Çarlığı’nı rahatsız eder. Ülfet Gazetesi kapatılır ve baskı dönemi tekrar baÅŸlar.

Artık, Musa Carullah’ın "Sürgün dönemi" baÅŸlamıştır. Japonya’dan, Hindistan, Mısır ve Almanya’ya sayısız seyahatler yaparak araÅŸtırmalarına devam eder..

Bigiyev, bu çalışmaları sonunda 120 eser yazar. Bunların çoÄŸu imkânsızlıklar içinde yayınlanır.Eserlerinde Kur’an ve Sünnet temelinden kopmayan "ictihad" derecesinde yenilikçi fikirler öne sürer. Bu yönü ile hem "selefçi", hem "yenilikçi" bir görüntü sergileyen bu büyük fikir ve aksiyon adamı, 1949 yılında 75 yaşında iken Kahire’de vefat etti.

Muhafazakarlık

Salı, 06 Kasım 2007

Reformcuların olanca iyi niyetlerine raÄŸmen beklenmedik sonuçlara yol açabilen reform:-)lara iyi gözle bakmayan, hele büyük ölçekli toplumsal dönüşümlere ÅŸiddetle karşı çıkar:-)ken, bir toplumun geleneklerine büyük bir deÄŸer atfeden toplum ve siyaset görüşü; ge:-)leneÄŸe baÄŸlı tarihsel tecrübe birikimine deÄŸer veren, yavaÅŸ ve tedrici deÄŸiÅŸmeye ina:-)nan ideoloji; kapitalizmi, özel teÅŸebbüs ve serbest giriÅŸimciliÄŸi coÅŸkuyla savunan, seçi:-)me dayalı bir toplumsal düzenin ve ahlâki disiplinin önemini vurgulayan statükoyu, var olan düzeni koruma yönünde bir eÄŸilim mutasavvıf. Tasavvuf inancını benimseyerek, Tasavvuf inancını yaymaya çalışan, dünyadan bir ÅŸekilde el etek çekerek kendi:-)sini bütünüyle Tanrı�ya adayan kiÅŸi. İslam dünyasında mutasavvıflar, Kur’an, hadis ve fıkıha dayanan sünni mutasavvıflar ve doÄŸ:-)rudan doÄŸruya ÅŸia inançlarına baÄŸlanan ÅŸii mutasavvıflar olarak ikiye ayrılır.

Modern zamanlarda ortaya çıkan, bireyin kendini gerçekleştirmesinin araçları olduğuna inandığı aile ve din gibi sosyal kurumların korunması duyarlılığından hareket eden, devlete ve siyasete bu doğrultuda sınırlı bir rol biçen bir düşünce geleneği, bir siyasi ideoloji ve felsefi ve edebi bir akım.

Muhafazakarlık, sosyolojik bakımdan sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan yeni sosyal şartların eski değerleri yerinden etmesine, bireyi yalnızlaştırmasına ve geleneksel sosyal yapıların çözülmesine yönelik eleştirilerden beslenmiş; felsefi bakımdan Onsekizinci Yüzyıla damgasını vuran Aydınlanma düşüncesine yöneltilen eleştirilerle, siyasi bakımdan da yine aynı yüzyılın sonlarındaki Fransız Devriminde ifadesini bulan devrimci kopuşlara yönelik tepkilerle bir siyasi ideoloji halinde belirginleşmeye başlamıştır.

Modern zamanlarda ortaya çıkan, bireyin kendini gerçekleştirmesinin araçları olduğuna inandığı aile ve din gibi sosyal kurumların korunması duyarlılığından hareket eden, devlete ve siyasete bu doğrultuda sınırlı bir rol biçen bir düşünce geleneği, bir siyasi ideoloji ve felsefi ve edebi bir akım.

Muhafazakarlık, sosyolojik bakımdan sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan yeni sosyal şartların eski değerleri yerinden etmesine, bireyi yalnızlaştırmasına ve geleneksel sosyal yapıların çözülmesine yönelik eleştirilerden beslenmiş; felsefi bakımdan Onsekizinci Yüzyıla damgasını vuran Aydınlanma düşüncesine yöneltilen eleştirilerle, siyasi bakımdan da yine aynı yüzyılın sonlarındaki Fransız Devriminde ifadesini bulan devrimci kopuşlara yönelik tepkilerle bir siyasi ideoloji halinde belirginleşmeye başlamıştır.

Özellikle İngiliz filozofu ve siyasetçisi Edmund Burke’ün 1789 Fransız Devrimine yönelttiÄŸi eleÅŸtirileri ihtiva eden Fransa’daki Devrim Üstüne Düşünceler adlı eseri, Ondokuzuncu Yüzyıldan günümüze kadar Batı siyasi düşünce ve pratiÄŸine damgasını vuracak bir doktrin ve ideoloji olarak muhafazakarlığı belirginleÅŸtiren temel metinlerden ilki veya en önemlisi olarak kabul edilmektedir.

Onun eleÅŸtirileri, aynı zamanda Whig’lerle Tory’ler arasındaki tartışmada ikincisinin ayrı bir siyasi ideoloji olarak ortaya çıkışını hızlandırmış ve muhafazakarlık, liberalizm ve sosyalizmle beraber, tarihin sonraki dönemlerini ÅŸekillendiren üç büyük doktrinden biri olmuÅŸtur. Kıta Avrupası’nda ve özellikle de Fransa’da ise Joseph de Maistre ve Louis de Boııald gibi yeni olanı toptan reddeden ve yeni rejimin yerleÅŸmesiyle birlikte "tarih dışı" kalan "tepkici muhafazakarlık"ın aksine, Edmund Burke’den Russell Kirk’e uzanan geniÅŸ bir tarih çizgisinde daha ılımlı bir felsefi ve siyasi tarzı temsil eden Anglo-Amerikan dünyasının muhafazakarlığı kalıcı olmayı baÅŸarmış ve muhafazakarlığın ana rengini teÅŸkil etmiÅŸtir.

Muhafazakarlar, ontolojik bakımdan bireyin zayıf ve aile, din, gelenek gibi kurumlarla desteklenmesi gereken bir varlık olduğuna inanırlar. Epistemolojik bakımdan bireyin akıl kapasitesinin sınırlılığını vurgulayarak, tarihi tecrübenin ve pratik bilginin soyut akıl yürütmeye tercih edilebilir olduğunu kabul ederler. Siyasi bakımdan da hiçbir biçimde her şeye muktedir olduğuna inanmadıkları soyut akıl yürütmelerle üretilen "mega projeler"den ve siyaset alanının ara kurumlar aleyhine genişletilmesinden kaygı duyarlar.

Muhafazakarlık, liberalizmle beraber faşizm ve komünizm gibi totaliter ideolojilere karşı çıkmış ve özellikle Yirminci Yüzyılda bu iki düşmana karşı verdiği mücadeleyle siyasi bakımdan liberalizme yaklaşmıştır. Ancak, bir taraftan liberalizmin birey anlayışına, bireyin topluma ve geleneğe rağmen sahip olduğu haklar fikrine ve alternatif hayat tarzlarına gösterdiği hoşgörüye yönelttiği eleştiriler, diğer taraftan piyasa ekonomisine ilkesel olmayan bir bağlılık göstermesi ve geleneksel otorite ile hiyerarşik toplum yapısı üzerinde vurguları, onu liberalizmden ayıran başlıca özellikleri teşkil edegelmiştir.

Aynı şekilde, bazı muhafazakarların birbirleriyle ilişkileri bakımından bir organizma gibi tahayyül ettikleri toplumu uyum içinde bir arada tutma kaygısıyla zaman zaman yeniden dağıtımcı bir adalet anlayışını benimsemeleri ve refah devletçi siyasi tedbirlere başvurmaları, klasik muhafazakarları sosyal demokratlara ve sosyalistlere yaklaştırsa da, din, aile ve geleneksel değerleri korumaya ilişkin politikalarıyla onlardan ayrılmaktadırlar. Özellikle 1960lardan itibaren muhafazakarlık içinde belirginleşen ve siyasi bakımdan daha belirleyici olan neo-muhafazakarlığın iktisadi tercihleriyle bu ayrılık daha da derinleşmiş görünmektedir.

Radikal değişime karşı tedrici ve evrimci değişimi savunan, güçlü devleti önemseyen, ama korunmaya değer gördüğü kurum ve değerlerin devlet tarafından siyasetin nesnesi haline getirilmesine izin vermeyen, siyaseti doktriner değil pratik veya pragmatik bir faaliyet olarak gören Anglo-Amerikan muhafazakarlığı, Yirminci Yüzyılın son çeyreğine ve yeni binyılın başlangıcına damgasını vuran başlıca siyasi ideolojilerden biridir.

Muhafazakarlık, geliÅŸmiÅŸ Batılı ülkelerin birçoÄŸunda ve özellikle de İngiltere’de Muhafazakar Parti ve Amerika BirleÅŸik Devletleri’nde Cumhuriyetçi Parti çatısı alanda, iktidar veya ana muhalefet olarak, yani siyasetin iki temel aktöründen birisi olarak varlığını ve etkisini sürdürmektedir.

Özellikle İngiliz filozofu ve siyasetçisi Edmund Burke’ün 1789 Fransız Devrimine yönelttiÄŸi eleÅŸtirileri ihtiva eden Fransa’daki Devrim Üstüne Düşünceler adlı eseri, Ondokuzuncu Yüzyıldan günümüze kadar Batı siyasi düşünce ve pratiÄŸine damgasını vuracak bir doktrin ve ideoloji olarak muhafazakarlığı belirginleÅŸtiren temel metinlerden ilki veya en önemlisi olarak kabul edilmektedir.

Onun eleÅŸtirileri, aynı zamanda Whig’lerle Tory’ler arasındaki tartışmada ikincisinin ayrı bir siyasi ideoloji olarak ortaya çıkışını hızlandırmış ve muhafazakarlık, liberalizm ve sosyalizmle beraber, tarihin sonraki dönemlerini ÅŸekillendiren üç büyük doktrinden biri olmuÅŸtur. Kıta Avrupası’nda ve özellikle de Fransa’da ise Joseph de Maistre ve Louis de Boııald gibi yeni olanı toptan reddeden ve yeni rejimin yerleÅŸmesiyle birlikte "tarih dışı" kalan "tepkici muhafazakarlık"ın aksine, Edmund Burke’den Russell Kirk’e uzanan geniÅŸ bir tarih çizgisinde daha ılımlı bir felsefi ve siyasi tarzı temsil eden Anglo-Amerikan dünyasının muhafazakarlığı kalıcı olmayı baÅŸarmış ve muhafazakarlığın ana rengini teÅŸkil etmiÅŸtir.

Muhafazakarlar, ontolojik bakımdan bireyin zayıf ve aile, din, gelenek gibi kurumlarla desteklenmesi gereken bir varlık olduğuna inanırlar. Epistemolojik bakımdan bireyin akıl kapasitesinin sınırlılığını vurgulayarak, tarihi tecrübenin ve pratik bilginin soyut akıl yürütmeye tercih edilebilir olduğunu kabul ederler. Siyasi bakımdan da hiçbir biçimde her şeye muktedir olduğuna inanmadıkları soyut akıl yürütmelerle üretilen "mega projeler"den ve siyaset alanının ara kurumlar aleyhine genişletilmesinden kaygı duyarlar.

Muhafazakarlık, liberalizmle beraber faşizm ve komünizm gibi totaliter ideolojilere karşı çıkmış ve özellikle Yirminci Yüzyılda bu iki düşmana karşı verdiği mücadeleyle siyasi bakımdan liberalizme yaklaşmıştır. Ancak, bir taraftan liberalizmin birey anlayışına, bireyin topluma ve geleneğe rağmen sahip olduğu haklar fikrine ve alternatif hayat tarzlarına gösterdiği hoşgörüye yönelttiği eleştiriler, diğer taraftan piyasa ekonomisine ilkesel olmayan bir bağlılık göstermesi ve geleneksel otorite ile hiyerarşik toplum yapısı üzerinde vurguları, onu liberalizmden ayıran başlıca özellikleri teşkil edegelmiştir.

Aynı şekilde, bazı muhafazakarların birbirleriyle ilişkileri bakımından bir organizma gibi tahayyül ettikleri toplumu uyum içinde bir arada tutma kaygısıyla zaman zaman yeniden dağıtımcı bir adalet anlayışını benimsemeleri ve refah devletçi siyasi tedbirlere başvurmaları, klasik muhafazakarları sosyal demokratlara ve sosyalistlere yaklaştırsa da, din, aile ve geleneksel değerleri korumaya ilişkin politikalarıyla onlardan ayrılmaktadırlar. Özellikle 1960lardan itibaren muhafazakarlık içinde belirginleşen ve siyasi bakımdan daha belirleyici olan neo-muhafazakarlığın iktisadi tercihleriyle bu ayrılık daha da derinleşmiş görünmektedir.

Radikal değişime karşı tedrici ve evrimci değişimi savunan, güçlü devleti önemseyen, ama korunmaya değer gördüğü kurum ve değerlerin devlet tarafından siyasetin nesnesi haline getirilmesine izin vermeyen, siyaseti doktriner değil pratik veya pragmatik bir faaliyet olarak gören Anglo-Amerikan muhafazakarlığı, Yirminci Yüzyılın son çeyreğine ve yeni binyılın başlangıcına damgasını vuran başlıca siyasi ideolojilerden biridir.

Muhafazakarlık, geliÅŸmiÅŸ Batılı ülkelerin birçoÄŸunda ve özellikle de İngiltere’de Muhafazakar Parti ve Amerika BirleÅŸik Devletleri’nde Cumhuriyetçi Parti çatısı alanda, iktidar veya ana muhalefet olarak, yani siyasetin iki temel aktöründen birisi olarak varlığını ve etkisini sürdürmektedir.

Mahatma Gandhi

Salı, 06 Kasım 2007

1869 yılında doÄŸdu. "Åžiddet göstermeme, inancımın birinci maddesidir. Aynı zamanda o, benim itikatımın da son maddesidir." diyen Hintli pasifist siyasetçi ve düşünce adamı Gandhi, İngiliz sömürgeciliÄŸine karşı Hint milli hareketinin, 1919-1948 yılları arasındaki en önemli lideriydi. 1869�da Porbandar�da VaÅŸiya Kastı’ndan bir ailenin oÄŸlu olarak doÄŸan Mohondas Karamçand Mahatma (Ulu Ruh) Gandhi, 1888-91 yılları arasında Londra�da hukuk öğrenimi gördükten sonra, iki yıl Bombay ve Rackot Kentlerinde avukatlık yaptı. 1893-1914 yılları arasında Güney Afrika�da da avukat olarak çalıştı. Burada ırkçı Apartheid rejiminin ırk ayrımı politikalarına maruz kalan Hintli göçmen işçilerin haklarının savunucusu durumuna yükseldi. Gandhi�nin Güney Afrika�da geçirdiÄŸi yıllarda oluÅŸturduÄŸu ideolojisinin temellerini, ÅŸiddet karşıtlığı, sivil itaatsizlik, pasifizm, uzlaÅŸmacılık, çilecilik, Asya milliyetçiliÄŸi, Hinduizm akımının dinsel mistik öğeleri, dinlere saygı ve teknoloji karşıtlığı oluÅŸturur. Tam 21 yıl sonra, 9 Ocak 1915�te, ülkesi Hindistan�a dönen Gandhi�yi karşılamaya gelen onbinlerce Hintli, onun artık Hindistan için milli bir simge haline geldiÄŸinin de bir kanıtıdır. Hindistan�da olduÄŸu yıllar boyunca İngiliz emperyalizmine karşı pasif ve uzlaÅŸmacı bir çizgi izleyen Gandhi, gerçekleÅŸen birçok yığınsal milli bağımsızlıkçı ve emekçi eylemlerinden doÄŸan kurtuluÅŸ fikrini, olgun bir fikir olarak görmedi. Avrupa ürünlerini boykot, sivil itaatsizlik gibi eylemler gerçekleÅŸtiren Gandhi, ayaklanmaya ve ulusal kurtuluÅŸ için savaÅŸa karşı oldu. Birinci Dünya Savaşı�nda İngilizler için asker toplamak en büyük hatalarından biri olmuÅŸtur. 30 Ocak 1948�de radikal-milliyetçi bir Hintli tarafından gerçekleÅŸtirilen bir suikastle öldürdü.

Hukuk Felsefesi

Salı, 06 Kasım 2007

Hukuk felsefesi, insanlann toplum içinde bir arada yaşamalarıyla oluşan ilişkilerin dayandığı ya da dayanması gerektiği temelleri karşılıklı haklar ve yükümlülükler açısından ele alan felsefe dalı. Pozitif hukukun bittiği yerde başlayan ve hukuk kavramından yola çıkan hukuk felsefesi, hukuk biliminin temelini ve ana kavramlarım ele alır.

Hukuk felsefesinin temel kavramı olan "hak", bireylerin birbirleriyle ve devletle ilişkilerini düzenleyen hukuk sistemlerinin özünü belirler. Bu ilişkilere farklı açılardan bakılması ve farklı değerlendirmeler yapılması sonucunda çeşitli hukuk felsefesi görüşleri gelişmiştir. Örneğin, birey ile hukuk ilişkisinde bireye ağırlık veren görüşlerin en ucunda hiçbir hukuksal düzenleme tanımayan anarşizm, hukuka ağırlık veren görüşlerin en ucunda da bireyin geçerli hukuk düzenine mutlak boyun eğişini öngören totaliterlik vardır. Bu iki uç arasında, bireyin hukuk karşısındaki durumunu "özgürlük", hukukun birey üzerindeki yetkesini de "ödev" kavramı açısından sınırlandırmaya yönelik görüşler yer alır. Bu dengeleme çabalan, günümüzde, her insanın sahip olması gerektiği düşünülen ve hukuk devleti ilkesinin temel bir öğesini oluşturan "insan haklan" kavramını doğurmuştur.

Hukuk felsefesinin tarihi "Adil bir hukuk sistemi nasıl olmalıdır?" sorusuna verilen yanıtların tarihi olarak görülebilir. Bu açıdan bakıldığında, hukuk felsefesinin temel kavramlan arasında yer alan hukuk ve adalet kavramlan üzenne her devirde düşünüldüğü ortaya çıkar.

Eski Yunan’da ilk dönemlerde egemen olan kozmoloji görüşlerinin yerini zamanla topluma ve insana iliÅŸkin kavramların almasında sofistlerin ve Sokrates’in etkisi büyüktür. Pozitif hukuk açısından adil olan bir ÅŸeyin ya da bir durumun doÄŸal hukuk açısından da adil olup olmadığı sorununu ilk kez sofistler tartıştılar. Sokrates ise, tek kiÅŸiden yola çıkıp toplumsal bir kurum olarak adaletin ne olduÄŸu sorusu üzerinde durdu. Öğrencisi Platon ve onun ardından da Aristoteles, aynı geleneÄŸi sürdürerek, kiÅŸi ile devlet iliÅŸkisine ağırlık verdiler ve bu iliÅŸkilerin çerçevesi içinde vatandaÅŸ hakları açısından adaletin ne olduÄŸunu araÅŸtırdılar. Her ikisi de devletin temel iÅŸlevinin adaleti saÄŸlamak olduÄŸunu vurguladı. Bu tür bir felsefe görüşünün temelinde yatan kent-devletinin (polis) zamanla kendine yeterli olmaktan çıkması ve Büyük İskender’in geniÅŸ bir imparatorluk kurmasıyla, insanların daha geniÅŸ bir dünya görüşü edinmesini saÄŸlayan felsefe sistemleri ortaya çıktı. Böylece, evrensel bir imparatorluÄŸun vatandaşı olan insanlann haklan ve bu baÄŸlam içinde adalet kavramı tartışılmaya baÅŸladı. Bu görüşün baÅŸlıca temsilcileri stoacılar ve Epikurosçular oldu. DoÄŸaya uygun yaÅŸamayı öneren stoacılar bu görüşün sonucu olarak dünya vatandaÅŸlığı kavramım getirdiler. Böylece dar sınırlan olan bir devlet egemenliÄŸine son verdiler. Epiktetos ve daha sonra Marcus Aurelius da bu görüşü savundular. Epikurosçular ise yarar ilkesinden yola çıkarak hukukun temeline bu ilkeyi koydular. Bir anlamda bu görüş sözleÅŸme düşüncesinin ilk örneÄŸi olarak görülebilir.

Hem stoacılardan, hem Epikurosçulardan bazı görüşler alan Cicero, De republica (Cumhuriyet Üzerine), De legibus (Yasalar Üzerine) ve De officüs (Ödevler Üzerine) adlı temel yapıtlannda yeni bir hukuk felsefesi ortaya koydu. Cumhuriyetin eski ku-rumlannın askeri diktatörler tarafından yıkıldığı bir siyasal kargaÅŸa döneminde yaÅŸayan Cicero res publica’yı insan yaÅŸamını daha iyi bir hale getirmek amacıyla yasalarla düzenlenmiÅŸ bir birlik olarak tanımlıyordu. ius naturale (doÄŸal hukuk), ius gentium (bütün kavimler [ülkeler] için geçerli hukuk) ve ius çivile (medeni hukuk) ayrımını yapıyor ve devletin de doÄŸanın bir ürünü olması nedeniyle bu üç hukuk türünün birbirine karşıt olmadığını belirtiyordu.

OrtaçaÄŸda Hıristiyanlığın etkisiyle insan yaÅŸamının her alanına egemen olan omnia potestas a Deo (Her güç Tann’dan gelir) ilkesi hukuk kavramını da etkiledi. Bu dönemin en önemli temsilcisi sayılan Aqui-no’lu Aziz Tommaso’nun görüşleri, klasik anlayış ile dinsel tabular arasında orta bir

ol bulma çabasını yansıtır. Tommaso bu baÄŸlamda üç tür yasadan söz eder: Lex aetema (ebedi yasa) insanın kavrayamadığı ve dünyayı yöneten ilahi usun kendisidir; lex naturalis (doÄŸa yasası) us yoluyla doÄŸrudan bilinebilen yasadır; lex humana (insani yasa) insanın doÄŸal hukukun kurallarına uygun olarak kendisi için koyduÄŸu yasadır. Tommaso bu üç tür yasa arasında bir çeliÅŸkinin ortaya çıkması durumunda önceliÄŸi lex hu-mana’ya verir.

Hukuk felsefesi tarihi içinde, Eski Yunan’ da vatandaÅŸlık hakkı olarak ortaya çıkan hak anlayışının giderek insanı ön plana çıkaran bir konuma ulaÅŸması ve insan hakkı olarak vurgulanması Felemenkli hukuk bilgini Hugo Grotius’un (1583-1645) doÄŸal hukuk kuramıyla oldu. Kilise otoritesinin çökmesi, hükümdarların baÄŸlı olduklan dinsel odaklann giderek zayıflaması, Grotius’ un ortaçaÄŸ öncesi doÄŸal hukuk anlayışına dönmesinin baÅŸlıca nedenidir. Grotius’un görüşlerini daha ileriye götüren Hobbes, Locke ve Rousseaü insanın doÄŸal durumundan ve doÄŸal haklarından yola çıkarak sahip olmaları gereken insan haklan için en uygun koÅŸullan tartıştılar. Bu filozoflann birleÅŸtiÄŸi ortak nokta, insanlann kendilerini yönetme hakkını bir kiÅŸiye ya da bir gruba ancak kendi yaptıkları bir sözleÅŸmeyle devredebilecekleri görüşüdür. Hobbes sözleÅŸme öncesi ve sonrası doÄŸal haklara öncelik verirken, Locke ağırlığı mülkiyet hakkının tanınmasına, Rousseaü da temel hak ve özgürlüklerin korunmasına verir.

Özgürlük sorununun ortaya atılmasıyla, toplumsal özgürlüklerin yanında kiÅŸisel özgürlükler de tartışılmaya baÅŸladı. Kant, çaÄŸdaÅŸ hukuk felsefesinde iÅŸlenen en önemli kavramlardan olan "kiÅŸi" kavramını ilk kez ortaya atan düşünürdür. GeliÅŸtirdiÄŸi ahlak felsefesinden yola çıkarak tek insanın kendi içinde özgürlük olanağı taşıyan bir varlık olduÄŸunu belirtir. "İnsanlık" ile "tek insan" iliÅŸkisinden "kiÅŸi" kavramını elde eden Kant, kiÅŸiyi "hak ve ödev sahibi varlık" olarak tanımlar. Buna göre kiÅŸi, bütün insanlığı kapsayan ödevlere uygun eylemlerde bulunmakla özgür ve dolayısıyla da ahlaklı olur; bundan da sahip olduÄŸu haklar doÄŸar. KiÅŸi haklan ve temel özgürlük gibi kavramlar, Kant’ı "dünya vatandaÅŸlığı" ve "ebedi barış" gibi hukuk felsefesinin önemli bazı baÅŸka kavramlannı da ele almaya yöneltti.

Kant’ı eleÅŸtirerek yola çıkan Hegel ise, tek insanın, volksgeisf’m (halk tini) oluÅŸmuÅŸ biçimine uygun davranarak özgür olabileceÄŸini savundu. Bu, Hegel’e göre hukukun da temelini oluÅŸturuyordu. Grundlinien der Philosophie des Rechts’in (1821; Hukuk Felsefesinin Anahatlan) özellikle birinci bölümünde soyut ve evrensel yasa ile hakları ele alan Hegel mülkiyet, kiÅŸilik ye sözleÅŸme kavramlarını irdeleyerek devletin sivil topluma üstün olduÄŸu sonucuna vardı. Bu görüşün eleÅŸtirisinden hareket ederek bireysel özgürlük ile devlet arasındaki çeliÅŸki üzerinde duran Marx, bir noktada Kant’a yaklaÅŸarak tek tek devletlerin olmadığı ve emeÄŸin özgürleÅŸtiÄŸi bir dünya toplumu görüşünü savundu.

Yüklendiği ağır mirasın izlerini taşıyan çağdaş hukuk felsefesi, insanın insan olmakla sahip olduğu "insan haklan", bir toplumun üyesi olmakla sahip olduğu "birey haklan" ve her türlü toplumsal kurumun üzerinde bir kişi olmakla sahip olduğu "kişi haklan" arasında kendine özgü bir model oluşturmuştur. Örneğin son yıllarda kişinin kendi varlığı üzerinde tasarruf hakkına ağırlık verenler ile devletin kişinin sağlığım denetleme görevini öne çıkaranlar arasında tartışılan "ölüm hakkı" sorunu, hukuk felsefesi açısından da önemli bir konu sayılmaktadır.


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný