‘Felsefe’ Kategorisi için Arşiv

Evrensel

Salı, 06 Kasım 2007

Evrensel, birbirinden ayrı özellikte şeyler tarafından paylaşılan ortak özelliği dile getiren felsefi kavram.

Örneğin: tekerlek, yemek tabağı ve halka gibi nesnelerin hepsi daireseldir. Bu nesnelerde ortak olan dairesellik özelliğinin evrensel olduğu söylenebilir. Dairesel olan nesneler, evrensel olanın, daha doğru bir deyişle belirli bir evrenselin birer örneğidirler.

Erasmus

Salı, 06 Kasım 2007

Erasmus

Günümüzde, Rönesans�la birlikte ortaya çıkan hümanizm akımının yaratıcılarından ve en büyük temsilcilerinden biri olarak bilinen Rotterdamlı Erasmus, 1465 yılında Hollanda’nın Rotterdam kentinde doğdu. Bugünkü ortaöğrenimi karşılayan bir öğrenim döneminin ardından Augustin tarikatına girerek rahip oldu. Ancak hiçbir zaman geleneksel anlamda bir rahip olarak etkinlik gösteremedi; kendini daha çok bilime adamak istediği gerekçesiyle, dini makamlardan "cüppe giymeme" iznini aldı. Paris Üniversitesi’ne devam etti. 1499′da İngiltere’ye gittiğinde, john Colet, Thomas Morus (More) gibi aydınlarla tanıştı ve bu dostluklarla ufku daha da genişledi.

Papalığın düşünceler üzerinde kurduğu hegemonyaya karşı çıkarak, gerçek Hıristiyanlık ruhunu antik çağın yalınlığında aradı. Güzel sanatların ve bilimlerin yayılmasını, Avrupa’nın ortak bir sanat ve bilim anlayışının çatısı altında birleşmesini, hümanizmin birinci koşulu saydı. Özgün yapıtlarıyla ve çevirileriyle antik çağ düşüncesinin Avrupa’da yayılmasına çok büyük katkılarda bulundu. Martin Luther’in reformları başladığında, kilisenin yenilenmesi görüşüne katılmakla birlikte, Hıristiyan dünyasının kargaşaya, parçalanmaya sürüklenmesine şiddetle karşı çıktı.

1536′da Basel’de öldüğünde Avrupa’nın düşünce yaşamında papaların bile ziyaretine geldikleri bir kişi olacak kadar saygın bir yer edinmişti.

Deliliğe Övgü (özgün adıyla: Morias enkomion seu laus stultitiae),Erasmus’un canlılığını, geçerliliğini ve çekiciliğini günümüze değin değişmeden koruyabilmiş tek yapıtıdır. Bu küçük kitabın taslağını 1509 yazında, İtalya’dan İngiltere’ye yaptığı yolculuk sırasında çıkaran Erasmus, yazma işini İngiltere’de, dostu Thomas Morus’un evine vardıktan kısa süre sonra gerçekleştirdi; kitabı da Thomas Morus’a adadı. Yapıtını birkaç gün gibi kısacık bir sürede tamamlayan Erasmus, bu arada hiçbir kitaptan yararlanmadı.

Gülmece türündeki yapıta egemen olan iki temel görüş vardır. Bunlardan birine göre gerçek bilgelik, deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir. İnsana yeryüzünde yaşama gücü kazandıran şey, gerçek bilge olma niteliğiyle doğrudan doğruya deliliğin kendisidir. Kitapta delilik (stultitia) , kendi kendisine övgüler düzer; bu arada çocuklukta ve yaşlılıkta, aşkta, evlilikte ve dostlukta, politikada ve savaşta, yazında ve bilimde deliliğin nasıl her zaman egemen olduğu gösterilir.

Tüm uğraş alanları, bu arada özellikle din kurumu ve din adamları bu panorama çerçevesinde sergilenir. Deliliği konuşturma kisvesi altında Erasmus, çağının kilisesine ve o kilisenin mensuplarına en acımasız eleştirileri yöneltir. Bu niteliğiyle �Deliliğe Övgü� çağlar boyunca bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin düzeydeki başyapıtlardan biri olmuştur. Yapıtın yazılışım izleyen sonraki yüzyıllarda -haklı olarak- düşünce düzeyindeki bağnazlığın her türlüsüne yönelen bir eleştiri diye yorumlanması, belki de bugüne değin koruduğu kalıcılığın baş nedenidir.

Yazınsal açıdan Deliliğe Övgü, Latin ozanı Horatius’un "hakikati gülerek söylemek" ilkesinin belki de en yetkin örneğidir. Biçim açısından Erasmus, yapıtını kaleme alırken daha önce yapıtlarım çevirdiği Lukianos ve Libanios’tan da esinlenmiştir.

Hiççilik

Salı, 06 Kasım 2007

Hiççilik ya da Nihilizm, 19.yüzyıl ortalarında Rusya’da özellikle genç entellektüel kesim arasında taraftar bulan bir felsefi yaklaşımdır. Latince nihil (hiç) sözcüğünden türetilen, Nihilizm, bilimsel bilgi dışında hiç bir gerçek bilgi olmadığını kabul etmektir. Bu yaklaşımın uzantısı olarak da toplumda yerleşik kuralların, kurumların, değer yargılarının ve ahlak kurallarının yadsınmasına varır. Nihilizm, en belirgin olarak İvan Sergeyeviç Turgenyev’in Türkçeye "Babalar ve Oğullar" adıyla çevrilen romanının kahramanı Bazarov’un kişiliğinde ifade bulmuştur.

Hiççilik, Nietzshe ile birlikte, felsefede de önemli bir sorun ve kavram olarak ele alınmaya başlamıştır. Daha sonra nihilizm sorunu ile hesaplaşan filozoflar arasında Albert Camus ve Sartre da sayılabilir.

Nietzche’ye göre,yüksek ideallerin değerlerini yitirmelerinden kaynaklanan olumsuz düşünce tutumu.Nietzche,nihilizmin soy kütüğünü oluştururken,aşabileceğine de değinmiştir:korkular,karşı çıkışlar,başkaldırmalar,Varlık’ı(Tanrı) anlaşılır bir gerçeklik ve değer yapan varlık bilim-tanrıbilim idealizminin çöküş belirtileridir.Nietzche için ^^tanrı ölmüstür.^^ ve bu varlık ^kendisine yakıştırılan bütün değerleri hiçe indiren bir yokluk^^tur.(J.Grenier)O zaman nihilizm ^^kölelerin ahlakı^^ olarak belirir;köleler ,gerçek yaşamdaki güçsüzlüklerini unutmak için,bir ideale veya bir kurmaca Tanrı’ya gerek duyarlar.Hiçlik istemi olan nihilizm,idealist bir yadsıma mantığından kaynaklanır;yaşamı ,sanat aracılığıyla ,^^özgür düşünce^^ olarak doğrulayacağına,bilinç adına yadsır.

Heideger ise nihilizmi Batı düşüncesini oluşturan öğelerden biri olarak görür;bu görüş,değeri ve ^^varolan^^ı tanımlamak için gerçekte,varlık sorusunu sormayı kendine yasaklar.

Hatha Yoga

Salı, 06 Kasım 2007

Hatha Yoga, Hinduizm’in Yoga okullarından, fiziksel duruşlara ve nefes talimlerine ağırlık veren okuludur. Belli başlı kitabı Swami Svatmarama’nın "Hatha Yoga Pradipika" adlı eseridir.

Batı ülkelerinde Hatha Yoga’nın bazı fiziksel pozisyonları (asana) ve nefes çalışmaları (pranayama) üzerinde durulmasına karşın bu Yoga türünün çok ayrıntılı ve eğitmen rehberliğinde yapılmadığında sakıncalar doğurabilecek ileri düzeyde çalışmaları da bulunmaktadır.

Gianni Vattimo

Salı, 06 Kasım 2007

İki büyük Alman düşünürü Nietzsche ile Heidegger’in ortaya koyduğu düşünceler üzerinden giderek özellikle yorum bilgici felsefe bağlamında ortaya koyduğu özgün yorumlarla yakın dönem kıta felsefesinin adından en çok söz ettiren İtalyan felsefecisi. 1936 yılında İtalya’nın Torino kentinde doğan Gianni Vattimo, "Liceo classico" adı verilen zorlu klasik çalışmalar programını başarıyla tamamladıktan sonra, Luigi Pareyson ile birlikte Torina Üniversitesi’nde 1950′li yılların ortalarına dek Alman felsefesi yönelimli çalışmalarda bulundu. Pareyson, 1940′ların başlarında faşist rejim altındaki İtalyan kültürünün özgür düşünme ortamından bütün bütün yoksun olması gerçeğine karşın, İtalya’da varoluşçuluğu keşfetmeyi başarmış tartışmasız ilk büyük düşün adamıdır. Nitekim savaşın bitimini izleyen yıllarda, faşizmin küllerinden yeni ve daha kozmopolit (evrendeşçi) bir kültür yaratma amacıyla yürütülen ortak bir çabanın göze çarptığı İtalya’da, Pareyson Heidegger düşüncesini yorum bilgisi disipliniyle birlikte çağdaş İtalyan felsefesine tanıtan ilk kişilerden biri olmuştur.

Vattimo, Pareyson’un yönetiminde Torino Üniversitesi’nde doktorasını verdikten sonra, felsefe çalışmalarını Batı Almanya’daki Heidelberg Üniversitesi’nde, her ikisi de 1920′lerde Marburg’da Heidegger’in öğrencisi olan Hans-Georg Gadamer ve Karl Löwith’le birlikte sürdürmüştür. 1960′ların başlarına gelindiğinde, Vattimo’nun yürütmekte olduğu araştırmaların yönünü XIX ile XX. yüzyıl felsefelerine, en çok da öteden beri fırsat buldukça hep çalıştığı bir alana, yorum bilgisi ile varlık bilgisine çevirdiği görülmektedir.

Vattimo’nun düşünce yolundaki bu yön belirleyişi ya da yönünü bulmuşluk duygusu, 1960′lardan başlayıp 1990′lara dek süren yoğun bir düşünce üretimine, özellikle de Schleiermacher, Nietzsche ve Heidegger felsefeleri üzerine odaklanan bir dizi kitabın ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir. Öyle ki 1966′da -henüz 30′undayken- Vattimo, Royaumount Heidegger Kollokyumu’nda sunmuş olduğu son derece övgüye değer bir bildiriyle uluslararası tanınırlık kazanmıştır. Pareyson’un öğretim üyeliğinden emekliye ayrılmasıyla Estetik Profesörü olarak onun yerine Torino Üniversitesi’ne atanan Vattimo, 1982′den beri de aynı yerde Kuramsal Felsefe Profesörü olarak çalışmalarını hız kesmeden sürdürmektedir.

Düşüncelerine çok genel olarak bakıldığında, yorum bilgici düşünme kipine geçişi hem geleneksel :-):-):-):-)fiziğin hem de modernliğin sonunun doğal bir sonucu olarak değerlendiren Vattimo, bir yandan "temeldenci" düşünce dizgelerinin sona erişinin "özgürleşimci� ve "aydınlanmacı" bir yaşam bağlamına yol açtığı gerçeğine parmak basarken, öbür yandan bu yeni durumun modern toplumlar ile bireylerin deneyimleri üzerindeki açılımlarını araştırmaktadır.

Vattimo, Nietzsche ile Heidegger’in izinden yürüyerek, il pensiero debole diye adlandırdığı, Türkçe’ye "güçsüz düşünce" diye çevrilebilecek düşünce çerçevesinde, çağdaş dünyada kendisine dayanabileceğimiz sağlam bir varlık yapısının olmadığı saptamasından yola koyularak varolan bütün her şeyin tarihsel bakımdan belirlendiğini, dilsel sınırların dışında herhangi bir varlık bilgisel ilişki tasarlamanın bütünüyle olanaksız olduğunu ileri sürmektedir. Vattimo’ya göre "güçsüz düşünce", hep kendisini aşan bir söylem olarak tasarlanan, seslendiğiyle yetinmeyen felsefi usun yeniden değerlendirilmesine olanak tanıdığı gibi, günümüzün modern dünyasındaki deneyim süreksizliklerini ve kopukluklarını görebilmemizi sağlamaktadır.

Vattimo, kendi kuşağının Avrupa’daki pek çok üyesi gibi, 1968 öğrenci başkaldırısı sonrasında oluşan toplumsal durumdan önemli ölçülerde etkilenmiştir. Nitekim 1974 yılında Nietzsche üstüne yazdığı II soggetto e la maschera (Özne ile Maskesi) başlıklı çalışması 1968 başkaldırısıyla birlikte meydana gelen "burjuva öznenin ölümü" gibi son derece önemli bir olayı hem Marxçı ve Nietzscheci kavramlarla harmanlayarak çözümlemekte, hem de söz konusu ölüm olayını canı gönülden olurlayarak taçlandıran izlekler yansıtmaktadır.

Yine aynı dönemde Vattimo, dönemin toplumsal yaşam pratiklerine etkili bir biçimde katılmış, kısa bir süreliğine olsa da Torino’daki Radikal Parti’nin güncel politikalarının belirlenmesinde etkin bir rol oynamıştır. 1970′lerin sonlarından bu yana, özellikle il pensim debole’ye ilişkin yazılarıyla İtalya’nın en seçkin, en gözde çağdaş felsefecilerinden biri olarak tanınan Vattimo, modernliğin sonuna gelindiği bir dönemde düşünce ile varlığın "güçten düşmüşlüğü" üstüne sunduğu yorumlarla, 1980′li yıllar boyunca İtalya’da üstünde durmaya değer bir tartışma ortamının doğmasına yol açmıştır.

Vattimo’nun yazdığı kitaplar arasında en önemlisi olarak gösterilen Modernliğin Sonu: Post-Modem Kültürde Yoksayıcılık ile Yorum bilgisi (La fine della modernita: Nichilismo ed ermeneutica nella cultura post-moderna, 1985) kendi deyişiyle en genel anlamda ait olduğu "Avrupa Yoksayıcılık Geleneği" çerçevesine yerleştirilerek anlaşılması gereken bir çalışmadır. Ne var ki yoksayıcılık geleneğinin Almanya ile Fransa gibi ülkelerdekinin tersine İtalya’da öyle çok derin kökleri olmadığından, Vattimo ister istemez geçmişin ya da günümüzün öteki İtalyan felsefecilerinin yapıtlarına ancak tek tük göndermede bulunabilmiş, kendi düşünsel yönelimlerini besleyebilmek amacıyla sıcak ve etkin bir tartışmaya girebileceği bir İtalyan düşünürü olmayışının büyük eksikliğini çekmiştir. Nitekim bu eksiklik nedeniyle uzun yıllar çalışmalarını Nietzsche ile Heidegger üstüne yoğunlaştıran Vattimo, son dönemlerde Avrupa felsefesinin gelişiminde kilit önemde değeri bulunan düşünürlerden biri olmaya başlanmıştır.

Vattimo’nun çağdaş felsefede yaşanan bunalımın bir "bunalım felsefesi" ürettiğini açımlamaya yönelik olara geliştirdiği "güçsüz düşünce" tasarımı da son çözümlemede bu bunalımın en iyi biçimde teşhis edilmesi amacıyla geliştirilmiştir. Bu bağlamda Vattimo’nun postmodern felsefesinin önemi, günümüzde düşüncenin yaşadığı tıkanıklık durumundan kurtulmak için felsefece yoksayıcılığın içerdiği olanakları özgün araştırmalarla ortaya koymuş olmasında yatmaktadır. Vattimo’nun Modernliğin Sonu’ndaki ana uslamlaması, yoksayıcılık ile yorumbilgisi (Ya da "yorumlama felsefesi") arasındaki kilit önemdeki bağlantılardan birini kendisinden yararlanmaya açmaktadır. Nitekim yapıtın alt başlığı Post-Modem Kültürde Yoksayıcılık ile Yorumbilgisi de açıkça bunu öne sürmektedir. Doğruluğun değere (ya da Nietzsche’nin "inanç" yerine kullandığı terimle bir "bakışaçısı"na) indirgenmesi, sırasıyla yeni bir doğruluğun ya da düşünme için yeni bir temelin bulunmasına götürmez; çünkü varolan tek dünya "ayrım dünyası"dır.

Ayrım felsefesi bütün :-):-):-):-)fizik doğruluk savlarının olduğu gibi bütün mantık dizgelerinin de sökülmesine ya da yıkılmasına yoğunlaşmaktadır; ama aynı anda ortadan kaldırılmış olanın yerine geçme olasılığı bulunan yeni bir doğruluk olanağını da, yeni bir us olanağını da yadsımaktadır: XX. yüzyılın insanı için çelişen, çoğunlukla da birbirleriyle çatışan yorumlardan başka bir çıkış yoktur. Bu bakımdan Modemliğin Sonu, belli ölçülerde, Nietzsche ile Heidegger’in kendilerine özgü yoksayıcılık tasarımları arasındaki ayrılığı da araştırmaktadır. Vattimo, Nietzsche’nin yoksayıcı düşüncede "erk istenci"nin değiştirilmesi olanaklı olmayan başköşedeliğini vurgulayışını gözden geçirerek düzeltirken Heidegger’i izlemektedir.

Vattimo, bir başka önemli yapıtı La societa trasparente’de (Şeffaf Toplum, 1989), sürülen modern yaşamda karşılaşılan modem hastalıkları sonuna dek götürerek bir bunalım haline getirmenin doğruluğunu savunmaktadır. Buna göre, modern bunalımın koşulları yaratıldığı vakit, "tarihsel yenilik" düşüncesine anlam ve değer yüklemenin felsefi zemini ortadan kalkacak, böylelikle de modernlik hareketi kendiliğinden kendisini çözüştürecektir. Yenilik tasarımının yadsınmasıyla birlikte, büyük darbelerle bile yıkılacak gibi görünmeyen modernlik yapısı bastığı zemini yitirdiğinden ötürü bütün temelleriyle birlikte kendiliğinden çökecektir.

Geleneksel :-):-):-):-)fiziğin zaman tasarımlarından kurtarılarak tarihin anlamına açıldık getirilmesiyle tarih sonrasına (post-history) giden yolun önünün açılacağını düşünen Vattimo, modernliğin sonuna varabilmek için öncelikle "tarihin sonu" görüşünün yaşama geçirilmesinin gereğine değinmektedir. Bu anlamda Vattimo, çağdaş tarih deneyimini "tarihin sonu deneyimi" olarak okumasına karşın, bu okumanın kesinlikle zamanın akışının sonuna ya da toplumsal yapının sonlanışına karşılık gelmediğini özellikle belirtmektedir. Vattimo’nun okumasında tarihin sonu deyişinden anlaşılması gereken, kendi içinde tutarlı, bütünlüklü ve birlikli olarak deneyimlenen belli türden bir tarih duyumunun sona ermiş olmasıdır.

Vattimo, Şeffaf Toplum başlıklı çalışmasında sunduğu bu çözümlemeden yola koyularak, yenilik düşüncesinin yerine, "yaşanmış bir acıyı ya da kötü olayı yenebilmek" anlamına gelen Heidegger’in Verwindung kavramından esinlenerek geliştirdiği ve "yeniden anımsama", "yeniden düşünme", "yeniden yapılandırma" tasarımlarında en iyi biçimde örneklendiğini düşündüğü "yeniden-lik" deneyimini derinleştirmeyi önermektedir. Son çözümlemede, Vattimo’nun post-modern felsefesi, Nietzsche ile Heidegger tarafından uzun uzun çözümlenen modern yoksayıcılık deneyiminin izlerinin geleceği yaratma yolundaki olumlu içerimlerinin "teknolojikleştirilmiş toplum" ile "ussallaştırılmış birey" pratikleri üstüne odaklanarak araştırılmasından oluşmaktadır.

Friedrich Engels

Salı, 06 Kasım 2007

Friedrich Engels, 28 Kasım 1820′de Almanya’nın Barmen kentinde doğdu. Babası bir pamuklu dokuma fabrikatörüydü. Üniversitede felsefe öğrencisiyken geleneksel dinin ve varolan devletin, Prusya Devleti’nin yıkılmasını hedefleyen sol Hegelcilerin toplantılarına katıldı. 1837′de babasının baskısıyla ona ait dokuma fabrikasında çalışmaya başladığı için okulu bırakmak zorunda kaldı .

Manchester’deki fabrikada çalıştığı bu dönemde kapitalist üretim tarzının İngiliz işçi sınıfı üstündeki etkileri konusunda bir araştırma yaptı .

1844 Eylül’ünde Paris’te Marx’la tanıştı ve onunla ortak kuramsal çalışmalara yöneldi. 1847 Haziran’ında Londra’da, sonradan Komünistler Birliği’ne dönüşen Doğrular Birliği’nin kongresine katıldı. 1848 devrimi sırasında, Marx’la birlikte Köln’e geçti ve ayaklanmalara katıldı.

1864′te Uluslararası Emekçiler Derneği (Enternasyonal)’nin kuruluş çalışmasında yer aldı ve yürütme organına seçildi. Çalışma dünyasına ilişkin gündelik deneyimleri, kapitalist üretim tarzının gelişme biçimlerini derinlemesine çözümleyebilmesine olanak sağladı. Marx’ın ölümünden sonra Kapital’in ikinci ve üçüncü ciltlerinin bazı bölümlerini tamamlayarak yayınladı. Anti-Dühring, Doğanın Diyalektiği (1873-1886), üretim ilişkilerinin akrabalık biçimleri üstünde belirleyici rol oynadığını gösterdiği Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (1884) adlı eserlerini yayınladı. 5 Ağustos 1895′de Londra’da öldü.

Filibeli Ahmet Hilmi

Salı, 06 Kasım 2007

Filibeli Ahmet Hilmi

Materyalizme karşı spiritüalizmi (tinselcilik) savunarak gelenekteki kelami düşünceden felsefeye geçişi temsil eden II. Meşrutiyet dönemi Osmanlı felsefecisi Filibeli Ahmet Hilmi, 1865�de Filibe�de doğdu, 1914�de İstanbul�da öldü.

İlköğrenimini Filibe’de yaptıktan sonra, bir süre Filibe Müftüsü’nden Arapça ve temel İslâm bilimleri eğitimi aldı. Daha sonra İstanbul’a gelerek Galatasaray Mektebi’ni bitirdi. 1890 yılında Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nde çalışmaya başladı. Bu idare tarafından memur olarak Beyrut’a gönderildi ancak siyasi nedenlerden Mısır’a geçti. Burada Terakki-i Osmani Cemiyeti’ne girmiş; bir de �Çaylak� adlı bir mizah gazetesi çıkarmıştır. 1901′de İstanbul’a dönse de bir jurnal üzerine Fizan’a sürüldü. Orada da araştırmalarını sürdürmüş, tasavvufla ilgilenmiştir.

Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a dönerek Darülfünun’da felsefe dersleri verdi. Aynı zamanda 1908′de �İttihâd-ı İslâm� adlı haftalık bir gazete çıkarmaya başladı ve buna 1910′da haftalık �Hikmet� gazetesi dergisini çıkarmayı da ekledi. Bir yıl sonra günlük olarak yayımlamaya başladığı Hikmet gazetesi İttihat ve Terakki hükümetini eleştiren yazıları üzerine defalarca kapatılsa da Mübahese, Coşkun Kalender, Münakaşa, Kanat ve Nimet adlarında kısa süreli gazete / dergiler çıkararak yayıncılığa devam etti. Ayrıca İkdam ve Yeni Tasvir-i Efkâr gazetelerinde, Sırât-ı Müstakim ve Şehbâl dergilerinde yazılar yayımladı.

Ahmet Hilmi; Baha Tevfik, Abdullah Cevdet ve Celâl Nuri’nin hemen hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeden Batı’dan Osmanlı toplumuna aktardıkları materyalist görüşlere ortaçağ mantığıyla ve geleneksel bilgilerle cevap verilemeyeceğini, bu görüşlerin ancak Batı’da yeni ortaya çıkan bilimsel bilgilere dayanan bir felsefe ile çürütülebileceğini ileri sürer. Bu bakımdan Ahmet Hilmi’de gelenekteki felsefeye karşı tutumun değişerek, felsefi düşüncenin kültürel değerlere uygun hale getirilmesiyle haklılaştırılması gibi oldukça önemli bir gelişme görülür. Bu gelişmede artık felsefe, "niçin" sorusunu sorarak varlığın temel sebeplerini anlamaya yönelen insanlığın zorunlu bir düşünce faaliyeti, bir ihtiyaç olarak algılanmaktadır.

Ahmet Hilmi’nin felsefeye karşı tutumu, bir yandan geleneksel felsefe karşıtı düşünceden ayrılırken, öte yandan bu tutum Tanrı’nın varlığı, ruhun maddeden ayrılığı gibi materyalist felsefenin karşı çıktığı İslam’ın temel inançlarının savunulmasında haklılaştırma aracı olarak kullanıldığı için gelenekteki "ilim" ve "hikmet" anlayışına dönülmüş olmaktadır.

Gerçekten de onun amacı doğrudan doğruya felsefe yapmak değildir. O tipik bir İslamcı düşünür olarak, II. Meşrutiyet’te Baha Tevfik ve Celal Nuri gibi materyalistlerin İslam’ın temel inançlarıyla çatıştığını ileri sürdüğü görüşlerinin toplumda yaratacağı manevi çöküntüye karşı, onları Batı’daki bilimsel gelişmelere ve yeni felsefi yaklaşımlara dayanarak çürütüp bu tehlikeyi savuşturmak amacındadır. Bu amacını �Allah’ı İnkar Mümkün mü? Yahut Huzur-ı Fende Mesâik-i Küfür / Bilim Karşısında İnkarcı Doktrinler� adlı eserinin önsözünde açıkça belirtir. Kaldı ki yayınladığı haftalık Hikmet ve aynı adı taşıyan günlük gazetede, misyonu açısından, doğrudan felsefeye değil, İslâmcı akımın eğildiği sosyal-politik konulara ağırlık verilmiştir.

Ayrıca bu ve diğer neşrettiği yayınların adlarındaki vurgunun da felsefeye değil "hikmet"e olması anlamlıdır. Bununla birlikte onun özellikle Celal Nuri’nin Tarih-i İstikbâl I / Mesâil-i Fikrîye (Geleceğin Tarihi I - Fikri Problemler, 1913) adlı eserinde Büchner’den aktarılan materyalist görüşleri eleştiren �Huzur-t Akl ü Fende Maddfîyyûn Meslek-i Dalâleti / Akıl ve Bilim Karşısında Sapkınlık Doktrini Olarak Materyalizm� adlı eseri, felsefi tartışmanın güzel bir örneğidir. Bu eserinde bilimsel olduğunu iddia eden Büchner’in biyolojik materyalizminin dayandığı "madde" ve "kuvvet" kavramları etrafındaki temel görüşlerin, Batı’da yeni gelişen fizik, kimya gibi pozitif bilimlerdeki yeni bilgilere aykırı olduğunu; materyalizmin, :-):-):-):-)fizik düşünceye tamamen karşı olduğu halde, bilimin sahasından çıkıp :-):-):-):-)fizik ve spekülasyon yaptığını ileri sürer.

Ahmet Hilmi, batılılaşma süreciyle birlikte Osmanlı aydınında gittikçe daha baskın olarak ortaya çıkan bilimin kesinliğine ve değerine olan :-):-):-):-)fizik ve hatta bir tür dinsel inanma ve kabullenme olgusundan oldukça farklı yeni bir bilim anlayışını Türk düşüncesine ilk kez getirenlerden biri olmasıyla Türkiye’de �bilim felsefesinin öncüsü� durumundadır. Hatta Türk düşüncesinde bilim felsefesinin önemli bir boş saha olduğunu belirterek bundan yakınır. Celal Nuri’nin "Hakikate ulaşmak için bir tek aracımız vardır: Bilim" görüşünü, "Acaba hakikat nedir?", "Hakikatin ölçüsü nedir?" ve "Bilim ne demektir ve değeri nedir?" sorularıyla epistemolojik (bilgi kuramsal) planda sorgulayan Ahmet Hilmi; Henri Poincare ve Emile Boutroux’un eserlerine dayanarak bilimin aslında varsayımlara dayandığını, bu yüzden de değerinin göreli olduğunu, araştırma ve inceleme sonsuz olduğundan bilimin hiçbir zaman son sözü söylememiş bulunduğunu, o günlerde değişmez prensip olarak kabul edilen bazı fizik kanunlarının bile temellerinin sarsıldığını vurgular.

Ahmet Hilmi, materyalizmin ruhu beynin fonksiyonları olarak ele alan görüşünü reddeder. Ona göre bedenden bağımsız ve mahiyetçe ondan ayrı bir ruh vardır, ayrıca ruhun bedenin ölümünden sonra dağılmayarak hayatına devam etmesi fikri akla aykırı ve çelişik değildir. Yine ona göre ebedilik, ezelilik, sonsuz alemler ve Tanrı hakkında, deneyin alanına girmedikleri için, bilimle değil, ancak :-):-):-):-)fizik yaparak hükümler verilebilir. Bu gibi deney dışı fikirlerin değeri, akıl kuralları ve ortak duyu ile ölçülebilir. Bu görüşleriyle spiritüalizmin temel görüşlerinin materyalizme karşı ancak :-):-):-):-)fizik yoluyla ortaya konulabileceğini ileri sürmektedir.

O kendi felsefi mesleğini "Vahdet-i Vücûd" (A’mak-ı Hayâl -Hayalin Derinlikleri- adlı eseri, İslâm panteizmi olan bu tasavvuf felsefesini dile getiren bir romandır) olarak açıklamışsa da Darülfünun’da verdiği "Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz?" adlı konferansında öğrencilere, mevcut felsefi doktrinlerin hepsinin bazı yanlış varsayımlara dayandığından ve hiçbirisi mutlak olarak bütün hakikatleri tek başına bünyesinde toplayamadığından felsefe ve ahlâkta, her doktrinin taşıdığı doğru fikirleri seçici bir anlayışla alarak oluşturulacak eklektik bir yaklaşımı önerir.

Özellikle bilimsel, teknolojik ve ekonomik alanlarda İslâm dünyasının Batı’ya karşı gerilemesiyle XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren İslam’ın temel görüşlerini yeni bir sosyal-politik pratiğin oluşturulmasında referans kaynağı olarak yeniden yorumlayan İslâmcı aydınlardan biri olan Ahmet Hilmi, geleneği sorgulayan modernist bir düşünürdür. Bu açıdan İslâm medeniyetindeki kültür ve düşünce hareketleri ile sorunlarını ele aldığı Tarih-i İslâm (İslam Tarihi) adlı eseri dikkat çekicidir.

Eserleri: Abdülhamid ve Seyyid Muhammedü’l Mehdi ve Asr-ı Hamidi’de Alem-i İslâm ve Sunisîler (1325/1909), Tarih-i İslâm (2 cilt, 1326/1910), A’mak-ı Hayâl (1326), Vay Kız Beğciği Seviyor (1326), Öksüz Turgut (1326), İstibdadın Vahşetleri yahut Bir Fedainin Ölümü (1326), Allah-ı İnkar Mümkün müdür? Yahut Huzur-ı Fende Mesâlik-i Küfür (1327/1911), Felsefeden Birinci Kitap: İlm-i Ahval-i Ruh (1327), Yirminci Asırda Alem-i İslâm ve Avrupa (1327), Beşeriyetin Fahr-i Ebedisi Nebimizi Bilelim (h.1331/1915), Muhalefetin İflâsı (h.1331), Huzur-ı Akl ü Fende Maddîyyûn Meslek-i Dalâleti (h. 1332/1916), Yeni Akadi: Üssü İslâm (h.1332), Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz (1329/1913), Akvâm-ı Cihan (1329), Türk Ruhu Nasıl Yapılıyor? (1329), Türk Armağanı (ty.), Müslümanlar Dinleyiniz (ty.).

Lev Troçki

Salı, 06 Kasım 2007

Asıl adı Leon Davidoviç Bronstein olan Troçki, 7 Kasım 1879′da Güney Ukrayna’nın Yenovka köyünde doğdu. 1896′da Nikolayev’de sosyalist düşüncelerle tanıştı. 1897′de Rusya İşçi Birliği adlı gizli örgütü kurdu. Çar polisince tutuklanıp Sibirya’ya sürgüne gönderildi.

1902 yılında Troçki takma adını kullandığı sahte pasaportla Viyana’ya, oradan da Londra’ya kaçtı. 1905 devriminde St. Petersburg’a dönüp İşçi Sovyeti başkanlığına seçildi. Devrimin yenilgiye uğramasıyla tutuklanıp 1907′de Doğu Sibirya’ya sürüldü. Londra’ya kaçtı.

1917 devriminde Rusya’ya döndü. Dışişleri Komiserliği, ardından da Savaş Komiserliği’ni üstlenip Başkumandan sıfatıyla Kızıl Ordu’yu kurdu. 1924′te Lenin’in ölümünden sonra Stalin’le giriştiği iktidar mücadelesini kaybetti.

1926′da Politbüro’dan çıkartıldı. 1928′de Alma Ata’ya, bir yıl sonra da Türkiye’ye sürüldü. 1933′te Fransa’ya, sonra Oslo’ya geçti. 1937′de Mexico City’ye yerleşti.

1940′ta bir İspanyol komünisti olan Ramon Mercader tarafından başına kazmayla vurularak öldürüldü.

Kişiselcilik

Salı, 06 Kasım 2007

Bir edebi akım olarak kişiselcilik (personalizm), soyut düşüncülükle özdekçiliğin karşısına tinsel gerçekliği, sözü geçen iki bakış açısının da parçalara böldüğü birliği yeniden yaratacak sürekli çabayı koyar. Kişiselcilik, Descartes’in "Düşünüyorum öyleyse varım" (Cogito ergo sum) geleneği içinde yer alır. Kişiselciliğin ana yapısı şöyle özetlenebilir: Kişilik, bilinç, kendi yargısını özgürce belirleme, amaçlara yönelme, zamanın akışına karşı öz kimliğini sürdürme ve değerlere bağlanma gibi temel özellikleri nedeniyle, bütün gerçekliğin dokusunu oluşturur.

Felsefi yönden Gottfried Wilhelm Leibniz bu akımın kurucusu, George Berkeley de başlıca kaynaklarından biri olarak kabul edilir. Edebiyatta en önemli savunucusu Emmanuel Mounier’di

Katip Çelebi

Salı, 06 Kasım 2007

Şubat 1609′da İstanbul’da doğdu. Asıl adı Mustafa’dır. Doğu’da Hacı Halife, Batı’da ise Hacı Kalfa adıyla da tanınır. Babası Abdullah Enderun’da yetişmiş, silahdarlık göreviyle saraydan ayrılmıştı. 14 yaşına kadar özel eğitim gören Kâtib Çelebi, 1623′te Anadolu Muhasebesi Kalemi’ne girdi. IV. Murad Dönemi’nde (1624-1640) girişilen Doğu Seferlerine kâtib olarak katıldı. 1635′te İstanbul’a dönerek kendisini tümüyle okuyup yazmaya verdi.

Dönemin ünlü bilginlerinin derslerine katılarak medrese öğrenimindeki eksikliklerini giderdi. Tarihten tıpa, coğrafyadan astronomiye kadar geniş bir ilgi alanı olan Kâtib Çelebi’nin aynı zamanda zengin bir kitaplığı da vardı. 1645′te sırası geldiği halde yükselemediği için kalemdeki görevinden ayrıldı. Ancak 1648′de Takvimü’t-Tevarih adlı yapıtı dolayısıyla Şeyhülislam Abdürrahim Efendi aracılığıyla kalemde ikinci halifeliğe getirildi. Bundan sonra da öğrenme ve öğretme yolundaki çabalarını sürdüren Kâtib Çelebi peşpeşe yapıtlar vermeye başladı. Telif ve çeviri olarak yirmiyi aşkın kitap yazdı. En önemlileri tarih, coğrafya ve bibliyografya alanındadır.

Tarih alanındaki yapıtlarının ilki 1642′de tamamladığı Arapça Fezleke’dir. (Fezleketi Akvâlü’l-Ahyâr fi İlmi’t-Tarih ve’l-Ahbar). Dört bölümden oluşan kitapta tarihin anlamı, konusu ve yararı anlatıldıktan sonra bu alandaki temel yapıtların bir bibliyografyası verilmiş, ardından da Klasik İslam Tarihçiliği’ne uygun olarak Dünya’nın yaratılışından 1639′a dek kurulan devletler ve meydana gelen önemli olaylar kısaca sıralanmıştır.

Arapça Fezleke’nin devamı niteliğindeki Türkçe Fezleke, 1591-1654 arasındaki olayları anlatan bir Osmanlı Tarihi’dir. Olayların kronolojik sıralamasının ardından her yılın sonunda o yıl içerisinde ölen devlet adamları ve bilginlerin yaşam öykülerinden ve yapıtlarından da kısaca söz eder. Takvimü’t-Tevarih ise, Adem Peygamber’den 1648′e kadar geçen tarihsel olayların bir kronolojisidir.

En tanınmış yapıtlarından olan Tuhfetü’l-Kibar fi Esfari’l-Bihar’da kuruluş döneminden 1656′ya kadar, Osmanlı Denizciliği’nin bir tarihçesi yanında Osmanlı Donanması’nın, tersane ve bahriye örgütünün işleyişini anlatır, kaptan-ı deryaların yaşam öykülerini verir. Sonunda da son zamanlarda denizlerde uğranılan başarısızlıkları giderme yolundaki öğütlerini sıralar.

Coğrafi yapıtların en önemlisi olan Cihannüma, Osmanlı Coğrafyacılığı’nda yeni bir çığır açmıştır. Kâtib Çelebi, Cihannüma’yı iki kez yazmıştır. 1648′de yazmaya başladığı ilki, Klasik İslam Coğrafyası temelindeydi. Bu yapıtını henüz bitirmemişken eline geçen Gerardus Mercator’un Atlas’ını, Mehmed İhlasî adlı bir Fransız dönmesinin yardımıyla Latince’den Türkçe’ye çevirterek yeni bilgiler edindi ve 1654′te Cihannüma’yı ikinci kez yazmaya girişti. Ardından yine Mercator’un Atlas Minor’unu elde etti. Bunların yanı sıra Batılı coğrafyacılardan Ortelius, Cluverius ve Lorenz’in yapıtlarından da yararlandı. Doğal olarak eski Arap, İran ve Osmanlı Coğrafyacıların yapıtlarını da kullandı.

İkinci Cihannüma, Dünya’nın yuvarlak olduğunu da kanıtlamaya çalışan fiziki coğrafya ağırlıklı bir giriş bölümünden sonra Kristof Kolomb ve Macellan’ın keşif gezilerinden söz eder. Ardından Japonya’dan başlayarak Asya ülkelerini tanıtır. Bunların tarihleri, yönetim biçimleri, ekonomileri, inançları konusunda bilgiler verir. Bu arada İslam Coğrafyacılarının bilgi yanlışlarını gösterir, bunların harita kullanmamaktan ileri geldiğini açıklar. Bu ikinci Cihannüma’da anlatılan son yer Van’dır. Birinci Cihannüma’da ise Osmanlı Avrupa’sı ve Anadolu ile İspanya ve Kuzey Afrika’yı kapsamaktadır. Her iki biçimde de ek olarak birçok harita vardır.

Cihannüma, özünde tüm İslam ve Hıristiyan Coğrafyacılığı’nın da temeli olan Batlamyus (Ptolemaios) Kuramı’na dayanmakla birlikte, o güne dek hemen hemen hiç yararlanılmayan Batı kaynaklarını Osmanlı Coğrafyacılığı’na tanıtması bakımından büyük önem taşır.

Kâtib Çelebi’nin Batı’da tanınan en ünlü yapıtı Keşfü’z-Zünun an Esamü’l-Kütübi ve’l-Fünun’dur. Arapça bir bibliyografya sözlüğü olan yapıtta 14.500 kitap ve risalenin adı ve yazarı verilir. Bilim tasnifine göre ve alfabetik olarak düzenlenmiş olan yapıt, yirmi yılda tamamlanmıştır.

Kâtib Çelebi’nin tarih felsefesini ve toplum görünüşünü açıklaması bakımından önemli olan yapıtı Düsturü’l-Amel li-Islahi’l-Halel’dir. Kısa kısa dört bölümden oluşan bu küçük risalede İbn Haldun’un etkisi açıkça görülür. Toplumların da canlılar gibi doğup, gelişip, öldüğü görüşünü yineleyen Kâtib Çelebi, bu dönemlerin uzunluğunun ya da kısalığının toplumlara ve kişilere göre değiştiğini de ekler. Risalede Osmanlı Toplumu’nun ömrünün uzaması için de reaya, asker ve hazine konularında alınması gerekli önlemleri sıralar, öğütler verir.

Daha çok dinsel konuları tartıştığı yapıtlarının en önemlilerinden olan İlhamü’l-Mukaddes fi Feyzi’l-Akdes’de kuzey ülkelerinde namaz ve oruç zamanlarının belirlenmesi, Dünya’da Güneş’in hem doğduğu hem de battığı bir yerin var olup olmadığı ve her ne yana yönelirse Mekke’den başka kıble olabilecek bir yer olmadığını tartışır. Arapça olan bu yapıtında yanıtlamaya çalıştığı bu soruları daha önce Şeyhülislam’a ve bilginlere sorduğunu, ama doyurucu bir karşılık alamadığını da belirtir.

Son yapıtı olan Mizanü’l-Hakk fi İhtiyari’l-Ahakk’da da dönemin din bilgilerinin tartıştıkları çeşitli konular hakkında düşüncelerini açıklar. Karşıt düşüncelere hoşgörüyle bakılmasını öğütler. Din bilginlerinin kendi aralarındaki şiddetli tartışmalarının temelsizliğini ve zararlarını vurgular. Yapıtın sonunda kendi özyaşamöyküsüne yer verir. 6 Ekim 1657′de İstanbul�da vefat etmiştir.