‘Felsefe’ Kategorisi için ArÅŸiv

AnarÅŸizm

Salı, 06 Kasım 2007

Anarşizm, toplumsal otoritenin, tahakkümün, erkin ve hiyerarşinin tüm biçimlerini bertaraf etmeyi savunan çeşitli politik felsefeleri ve toplumsal hareketleri tanımlayan sosyal bir terimdir.

Bu hareketler, merkezi politik yapılar, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve ekonomik kurumlar yerine toplumsal ilişkilere dayanan gönüllü etkileşim ve özyönetimi savunur, özgürlük ve otonomi ile karakterize edilen bir toplumu arzular. Bu felsefeler, anarşi terimiyle özgür bireylerin gönüllü etkileşimine dayanan bir toplumu, bireylerin ve toplulukların alınan kararlardan etkilendikleri ölçüde söz sahibi olması düşüncesini ifade eder.

Zorlayıcı kurumlara ve toplumsal bazlı hiyerarşilere karşı olmak anarşizmin asli ilkelerindendir ve ayrıca anarşizm gönüllülüğe dayanan bir toplumun nasıl işleyeceği konusunda olumlu bir görüşü ifade eder. Anarşist felsefeler arasında hatrı sayılır bir çeşitlilik vardır. Şiddetin anarşizmdeki yeri, ne tür bir ekonomik sistemin olması gerektiği, çevre ve endüstriyalizm hakkında sorular ve diğer hareketlerde anarşistlerin rolleri gibi farklı alanlarda çeşitli görüşler bulunmaktadır. Anarşist akımlar bu nedenlerle birbirlerinden çok farklı ve hatta karşı olabilirler. Örneğin anarşist komünizmin yanı sıra Hristiyan anarşizm ve anarko-kapitalizm gibi anarşist akımlar da mevcuttur.

"Anarşi" ve "anarşizm" kelimeleri Yunanca an ("-sız", olumsuzluk eki) archos ("yönetici") kelimesinden türemiştir. Bu yüzden anarşizm en genel anlamı ile yönetimin gereksiz olduğu ve ortadan kaldırılması gerektiği yönündeki inanç ve düşüncedir. "Anarşi" kelimesi, pek çok anarşistin kullandığı biçimiyle kaos veya anomi anlamına gelmez, gönüllü toplumsal ilişkilere dayanan bir toplumu ifade eder.

Anarko-kapitalizm

Salı, 06 Kasım 2007

Anarko-kapitalizm bireysel bağımsızlık düşüncesi temelli bir felsefedir. Adil tek yasal sistemin özel mülkiyet ve bireylerin bağımsızlıklarının arasındaki sözleşmeden doğacağına inanırlar. Buradan hareketle, anarko-kapitalizm devleti adaletsiz, tekelci ve bireylerin bağımsızlığına karşı sistematik anlamda mütecaviz olarak tanımlar ve devlet kavramını reddeder.

Agrippa

Salı, 06 Kasım 2007

Milattan Sonra yaklaşık I. yüzyılın sonu ile II. yüzyılın başında dünyaya gelen Agrippa, İlkçaÄŸ Yunan felsefesindeki kuÅŸkucu geleneÄŸin, özellikle de Pyrrhoncu KuÅŸkuculuk’un sürdürücüsü olan Romalı kuÅŸkucu filozoftur. Akademia KuÅŸkuculuÄŸu öğretisiyle yollarını ayırıp kuÅŸkuculuÄŸun "gerçek evi" olarak gördüğü Pyrrhon’un öğretisine yönelen Aenesidemos’un ardılı olan Agrippa, kuÅŸkuculuÄŸu temellendirmek için Aenesidemos’un ortaya koyduÄŸu on tropos�u (diyalektik uslamlama) beÅŸe indirerek kendi öğretisini kurmuÅŸtur.KuÅŸkuculuÄŸu savunmak, yargıda bulunmaktan kaçınmayı (*epokhe) ve bilginin olanaksız olduÄŸu düşüncesini temellendirmek için Agrippa’nın türettiÄŸi beÅŸ tropos kısaca şöyledir:

1- Aynı konu üzerinde öne sürülen görüşler başka başka olup birbirleriyle çatışır.

2- Akıl yürütme ya da öncüllere dayalı kanıtlama özü gereği bir çıkmazla karşı karşıyadır: her kanıtlama ayrıca kanıtlanması gereken öncüllere dayandığından ve bu sonsuza dek böyle sürüp gittiğinden hiçbir akıl yürütme kendi kendini kanıtlama ya da açıklama gücüne sahip değildir.

3- Akıl yürütme sürecindeki bu sonsuz geriye gidişin önünü alabilmek için kanıtlanmamış öncülleri ileri sürmek zorunludur: dogmacı filozoflar önermeler dizisinde sonsuza dek geriye gitmekten kaçındıkları için hiçbir zaman kanıtlayamayacakları varsayımlar öne sürerler.

4- Hem algılar hem de bunlara dayanan yargılar görelidir. Gerek algılar gerekse bunların doğurduğu yargılar özneye ve öznenin içinde bulunduğu koşullara göre değişir.

5- Kanıtlanacak şeyi kanıtın dayanağı yapmaktan doğan bir döngüsellik söz konusudur: herhangi bir ilkeyi tanıtlamaya kalkıştığımızda kendimizi bir kısır döngünün içinde buluruz; başka bir deyişle sonucu kanıtladığı düşünülen öncül ya da öncüller doğruluklarını yine sonuçtan aldıklarında, bu öncüllerin sonucu kanıtladığı ya da sağlama aldığı düşüncesi havada kalır.

Agrippa ayrıca, filozofların bir yandan akılla ilgili olanı duyularla, bir yandan da duyularla ilgili olanı akılla tanıtlamaya giriştiklerinden ötürü hep ikili bir kısırdöngüye düştüklerini de vurgular.

Agrippa, öne sürdüğü tüm bu gerekçe ve kanıtlara dayanarak, ne duyuların tanıklığına ne de insanın anlama yetisine güvenilebileceğini, bu nedenle de hiçbir konuda kesin hükme varılmaması gerektiğini savunur. Tıpkı Aenesidemos gibi o da dogmacılığın bu aşılamaz güçlüklerden dolayı tökezlemeye mahkum olduğunu düşünür ve ister bilginin olanaklılığı ister varlık ya da gerçeklik üzerine olsun her türden yargının askıya alınmasını (epokhe) salık verir.

Buna karşılık, Aenesidemos’un daha çok duyu algılarımızın yol açtığı güçlüklere yoÄŸunlaÅŸan tropos�larıyla karşılaÅŸtırıldığında Agrippa’nın tropos’ları, herhangi bir :-):-):-):-)fizik sorununu çözmenin olanaksızlığını gösteren kanıtları da içerdiÄŸinden, çok daha derin bir kuÅŸkuculuk barındırır. Bu yüzden kimi felsefe tarihçileri, kuÅŸkuculuÄŸu Akademia’nın uzlaÅŸmacılığından kurtarıp eski ihtiÅŸamlı günlerine -katı Pyrrhoncu kuÅŸkuculuÄŸa- döndürmesinden ötürü, "yeni kuÅŸkuculuk"un kurucusu olarak Aenesidemos’u deÄŸil de onu anarlar.

Son çözümlemede, Agrippa, insan bilgisinin, "bilgi" denilen şeyin birtakım varsayımlar ile ön kabullere dayandığını ve "yetkin" bilgiye ulaşmanın olanaksızlığını vurgulamasıyla birçok modern ve çağdaş düşünürü öncelemiştir

Agnostisizm

Salı, 06 Kasım 2007

Agnostisizm, bilinmezcilik olarak tanımlanan Tanrı’nın varlığının ya da yokluÄŸunun ÅŸu an için bilinemeyeceÄŸini öngören felsefe akımı.

Gerçekte, bir dinden ya da öğretiler bütününden ziyade bir konsepttir. "Bilinmezcilik" olarak tanımlanması, aslında dinlerin öne sürdüğü Tanrı anlayışının gerçekliÄŸinin bilinemezliÄŸi deÄŸildir. Agnostisizm, tüm dinleri ve dolayısıyla onların tanrılarını kesin olarak reddeder. Fakat, Teizmin sundukları dışında; doÄŸaya müdahale etmeyen, belki bilinci dahi olmayan bir Tanrı’nın olup olamayacağını bilemeyeceÄŸimizi öngörür.

Bu anlamda Deizmin ve Ateizmin dogmatik tutumundan uzak olduÄŸu vurgulanabilir.

Abderalı Demokritos

Salı, 06 Kasım 2007

DoÄŸum ve ölüm tarihleri belli olmamakla birlikte, Zenon’dan 30 yıl sonra doÄŸduÄŸu sanılmaktadır. Çok gezmiÅŸ, Babil’e ve matematik öğrenmek üzere Mısır’a gitmiÅŸ ve orada beÅŸ yıl kalmıştır. Hatta bu seyahatları sırasında Hindistan’a kadar uzanmış olduÄŸu sanılmaktadır. Ancak Demokritos bir gezgin deÄŸil, bir bilgi arayıcısıdır.

Demokritos’a göre, evren doluluk ve boÅŸluktan oluÅŸmuÅŸtur. Dolu kısım, bölünemez küçük parçacıklar, yani atomlar tarafından doldurulmuÅŸtur; bunlar ölümsüz ve yalındırlar. Nitelikleri aynı ama biçimleri ayrıdır. Varlıklar bu atomların bir araya gelmelerinden oluÅŸmuÅŸlardır ve bir arada bulundukları sürece vardırlar; ÅŸayet bunları oluÅŸturan atomlar bir nedenle dağılırsa yok olur giderler. Evrende gözlemlenen deÄŸiÅŸim, atomların birleÅŸmesi ve dağılmasından ibarettir. Atomcu kuram, özünde mekanist ve deterministtir, ama bu dönemde atomların nasıl hareket ettiklerine iliÅŸkin güçlü bir yaklaşımın eksikliÄŸi duyulmaktadır.

Demokritos, ruhu maddeden ayırmaz; ruhu oluÅŸturan atomlar daha ince, daha hafif ve daha hareketlidir; hepsi o kadar. Bu tür ince atomların birleÅŸimine ruh dediÄŸi gibi akıl da der. Bunlar, evrenin her yerine dağılmıştır; öyleyse evren canlı ve akıllıdır. Ancak Tanrı yoktur; Anaksagoras’ın belirttiÄŸi anlamda bir nous da bulunmaz.

Hindistan’da da atomcu görüşlerle karşılaşılmaktadır; ancak tarihini saptamak olanaksızdır. EÄŸer daha önce ise, Yunanlıların bundan haberdar olup olmadıkları düşünülebilir. Haberdar olmaları olanaksız deÄŸildir; çünkü Demokritos İran’da bulunduÄŸu sıralarda doÄŸrudan veya dolaylı olarak bu görüşleri öğrenmiÅŸ olabilir. Gerek Yunan’da ve gerekse Hint’te birbirlerinden bağımsız olarak düşünülmüş olması da mümkündür; ancak atomcu görüşün DoÄŸu kökenli olduÄŸuna iliÅŸkin baÅŸka bulgular da vardır. Mesela Poseidonius (M.Ö. 1. yüzyıl) bu kuramı, bir Fenikeli olan Sidonlu Mochos’a, yine Byblioslu Filon ise Beyrutlu Sanchuniaton’a atfetmektedir. Filon, bu adamın kitaplarını Yunanca’ya çevirmiÅŸtir.

Demokritos matematikle de ilgilenmiş ve Bir Daire veya Bir Küreye Çizilen Teğet, Geometri Üzerine, Sayılar Üzerine (aynı adı taşıyan bir yapıtı daha vardır) ve İrrasyoneller Üzerine adını taşıyan yapıtlar vermiştir.

Bir Daire veya Bir Küreye Çizilen TeÄŸet’te, kürenin veya dairenin teÄŸetle ortak olan bir tek noktası bulunduÄŸunu ve teÄŸet biraz oynatılacak olursa, bu defa daireyi ve küreyi iki noktada keseceÄŸini ve teÄŸet olma özelliÄŸini kaybedeceÄŸini söyler.

Geometri Üzerine adlı yapıtın içeriÄŸine iliÅŸkin fazla bir bilgiye sahip deÄŸiliz. Ancak Chrysippus’a dayanarak Plutarkos’un yapmış olduÄŸu ÅŸu aktarma gerçekten çok ilginçtir :

"Demokritos, bir koninin, tabanına paralel olan dairelerle kesilecek olursa, kesitlerin yüzeyine ilişkin neler söylenebileceğini sormuştur. Bunlar eşit midir? Yoksa değil midir? Eğer eşit değillerse, o zaman koninin yüzeyi merdivene benzeyecek, yani düzgün olmayacaktır. Eğer eşitlerse, o zaman da koni bir silindir özelliğine sahip olacaktır. Bu son derece gariptir."

Bu yorum son derece ilginçtir; çünkü Demokritos, bu yorumunda, bir cismin sonsuz sayıda kesitten oluÅŸtuÄŸunu göstererek Archimedes’e yaklaÅŸmıştır. Demokritos ÅŸunu sezmiÅŸtir : EÄŸer iki piramit, eÅŸit tabana ve eÅŸit yüksekliÄŸe sahipseler, tabana paralel olan düzlemler tarafından eÅŸit yüksekliklerden kesildiklerinde oluÅŸan piramit kesitleri birbirlerine eÅŸit olacaktır. Sonsuz sayıdaki kesitleri eÅŸit olduÄŸu için, iki piramidin hacimleri de eÅŸittir. Bu bir bakıma, Cavalier’in ortaya koyduÄŸu, "İki hacimin, aynı yükseklikten alınan kesitleri, her konumda eÅŸit iseler, bu iki hacim eÅŸittir." ilkesine benzemektedir.

Demokritos’un incelemiÅŸ olduÄŸu konular, Eukleides’in Elementler’de incelemiÅŸ olduÄŸu bazı konularla paralellik göstermektedir.

İrrasyonel Doğrular ve Hacimler adlı yapıtı, konilere ilişkin yapmış olduğu çalışmaların sonucunda yazılmıştır. Burada irrasyonelleri incelemiş olması çok doğaldır. İçeriğinin ne olduğu bilinmese de, irrasyonel doğruların bölünemez olduğunu düşünmüş olabilir. Konilerde karşılaşmış olduğu sürpriz karşısında, nasıl bir tavır takınmış olduğu bilinmiyor. Acaba benimsemiş olduğu atom kuramıyla, bu sonucu nasıl uzlaştırmıştır? Çünkü atomun parçalanamaz olduğunu kabul ederse, koni kesitlerinin merdiven biçiminde olduğunu da kabul etmek zorunda kalacağı açıktır.

Platon, Demokritos’tan hiç söz etmez, ama Aristoteles övgüler düzer. Archimedes ise, aynı taban ve aynı yüksekliÄŸe sahip bir koni ile bir silindirin hacimleri arasında 1/3 oranının bulunduÄŸunu keÅŸfetmiÅŸ olmasına büyük bir deÄŸer verir; ancak bunun kanıtını vermemiÅŸ olduÄŸunu da ekler.

Demokritos’un Gezegenler Üzerine ve Büyük Yıl veya Astronomi adlı yapıtları ise astronomiyle ilgilidir. Yer’in, ortası delik, düz bir disk biçiminde olduÄŸuna inanır. Gök küresini, kuzey ve güney gökküreleri olmak üzere iki yarım küreye böler ve güneydeki yıldız kümelerinin kuzeydekilerden farklı olduklarını söyler. Bu görüşleri, Yer’in düz olmasıyla nasıl uzlaÅŸtırabilmiÅŸtir? Bunu açıklamak güçtür; ancak bu yaklaşımı, kendisinin büyük ölçüde Babillilerin etkisi altında kaldığını göstermektedir.

Aynı zamanda iyi bir kozmologdur (yani evrenbilimcidir). Ona göre, evrende çok sayıda ve çeşitli büyüklüklerde dünyalar vardır. Bunlar birbirlerinden farklı uzaklıklarda bulunurlar. Bazıları oluşmaktadır; bazıları oluşmuştur ve bazıları ise çökmektedir. Bunlardan bazıları çarpışarak yok olurlar. Bazılarında su, bitki ve hayvan yoktur. Bizim bölgemizde ilk önce Yer oluşmuştur. Ay, yıldızların en altında bulunur; onu Güneş ve gözle görülebilen beş gezegen izler.

Dogmatizma

Salı, 06 Kasım 2007

Dogmatizma

priori ilkeler, çeşitli dogmalar ve asla değişmeyeceği kabul edilen mutlak değerleri kabul eden, bu bilgilerin mutlak hakikat olduğunu, inceleme, tartışma yahut araştırmaya ihtiyacın olmadığını savunan anlayışa dogmatizm denir. Temelde skolastik bir anlayıştır, modern çağda değişme ve gelişmeyi yadsıyan öğretileri ve anlayışları adlandırır. Zira kendi fikir ve iddiasının mutlak doğru olduğunu ileri süren her kişi veya sistem dogmatiktir. Özellikle :-):-):-):-)fizik öğretilerin tümü inakçı (dogmatik) öğretilerdir. Deney alanının dışında kalan bütün savlar inakçı olmak zorundadır. Zaten bir başka izah ile dogmatizm, aklın kesin ve mutlak bir değere sahip olduğunu böylece mutlak bilgi ve varlığa (hakikate) ulaşılabileceğini ve bunun sonucu olarak da bilginin :-):-):-):-)fiziğinin mümkün olduğunu ileri süren felsefi akımdır.

Dogmatizme primitif inançlardan modern bazı felsefi sistemlere kadar her yerde rastlanabilir. Belirgin biçimde çıkışı Tanrı’nın sözü kavramı ile olmuÅŸ ve ortaçaÄŸda Aristoteles’in sözü kavramına kadar varmıştır. Örnek vermek gerekirse, OrtaçaÄŸ Hıristiyan kültüründe herhangi bir kuralın gerçek sayılması için Aristoteles’in söylemiÅŸ olması yeterli sayılıyordu.

Dogmatizmin zorunlu sonucu zorbalıktır, zira farklı düşüncelere, perspektiflere yer olmadığı gibi, dogmatizmde deneyle tanıtlama da kabul edilemezdir. Özellikle ortaçağda dogmatizm zirve noktasına ulaşmıştır; deneylerle tanıtlanamayan kurallar, engizisyon işkenceleriyle tanıtlanmaya çalışılmıştır. Örnek vermek gerekirse, dogmatizm, masum kişinin ateşe atılsa bile yanmayacağı inancına varmış, bundan da ateşe atılınca yanan kişinin suçlu olduğu sonucu çıkarılmıştır.

İnak(dogma) ile inan arasındaki fark, inan’ın asla tanıtlanamayacak olanı kabul etmesi, inak’ın ise herhangi bir yetkeye baÄŸlanan bir veriyi tanıtlamış olarak kabul etmesidir. Yukarıda da belirtildiÄŸi gibi bunun en güzel örneÄŸi ortaçaÄŸ skolastiÄŸinde herhangi bir sözün, eÄŸer Aristoteles tarafından söylendiÄŸi tanıtlanırsa, doÄŸru olduÄŸunun da tanıtlandığı fikridir.

Kısaca, herhangi bir sistemin veya kişinin değişmez formüller, her yerde ve her zaman geçerli olduğunu ileri sürdüğü mutlak bilgiler (olduğunu) sunması dogmatizmdir. Dogmatizmin karşıtı septisizm yani şüphecilik, kuşkuculuktur.

Dışa Vurumculuk

Salı, 06 Kasım 2007

Dışa vurumculuk

Dışa vurumculuk" kelime itibariyle tüm düşüncelerin temel ilkesi olsada işin garibi hala daha ham felsefe tabir edilen temel dürtüsel hareket anlamında değerlendirilen daha doğrusu değerlendirilmeyecek kadar basit bir düşünce akımı olduğu kanısıyla akademik çevre ve otoriteler tarafından değerlendirilmeyen daha çok tanımla ifadesi olarak kullanılan sözsel düşünce öğesi

Bilgi Felsefesi

Salı, 06 Kasım 2007

1.

Bilgi Felsefesinin Konusu:

Akıl ve sezgi gibi yetiler gerçekten insan zihninde var mıdır? Varsa, görünüşlerin ötesinde kalan varlığı bilmemizi sağlayabilirler mi? türünden sorular bilgi felsefesinin konusunu oluşturur.

1.

Bilgi kuramı (Epistemoloji) : Bilgi kuramı bilginin ne olduğunu, hangi yolla elde edildiğini, amacını araştırı. Bir yandan bilginin özünü, ilkelerini, kökenini, yapısını, kaynağını araştırır, diğer yandan bilginin yöntemini, geçerliliğini, koşullarını, olanak ve sınırlarını sorgular.

1.

Bilgi kuramının temel kavramları:

*

Doğruluk : Doğruluk, bilginin, bilgisi edinilen şeyle tam uygunluğunu dile getirir. Buna göre doğruluk; algılar, kavramlar ve bilimsel kuramlarla nesnel gerçek arasındaki uygunluktur.

*

Gerçeklik (Realite) : Varlığın, varoluş tarzıdır. Bilinçten bağımsız olarak var olandır.

*

Temellendirme : Ortaya atılan bir soru ya da ileri sürülen bir sav için dayanak, gerekçe, temel bulma işidir.

2.

Bilgi kuramının temel soruları : Bilgi nedir? Kaç türlü bilgi vardır? Bilgi edinmenin amacı nedir? Bilgi edinme sürecinin ilkeleri nelerdir? Hakkında bilgi edinilen nesne ile bilgi edinen özne arasında ne gibi bir ilişki vardır? Kaç çeşit bilgi edinme yolu vardır?

2.

Mantık : Düşüncenin temel yasalarını (özdeşlik, çelişmezlik, yeter neden ilkesi gibi) saptar; doğrunun ölçütlerini arar.

3.

Bilgi Kuramının Temel problemi

1.

Doğru bilginin imkansızlığı : İnsan aklının (ya da yetilerinin) gerçeği bilemeyeceğini, herkes için genel geçer bilginin imkansız olduğunu ileri süren görüşlerdir.

1.

Sofistler : İnsanın doğru bilgiye herkes için geçerli olabilecek bilgiye ulaşılamayacağını, bilginin kişiden kişiye değiştiğini ileri süren filozoflardır.

*

Protagoras : "İnsan her ÅŸeyin ölçüsüdür." der. Protagoras’a göre tüm bilgilerimiz duyumdan gelir. Duyum insandan insana deÄŸiÅŸir. Bir ÅŸey bana nasıl görünüyorsa benim için öyledir. Rüzgar üşüyen için soÄŸuk, üşümeyen için soÄŸuk deÄŸildir.

*

Gorgias : Hiçbir şey var değildir. Var olsaydı bile bilinemezdi. Bilinse bile başkalarına aktarılamaz. Sözleriyle bilginin bilinemeyeceğini ileri sürer.

2.

Septikler : Herhangi bir konu hakkında doÄŸru ya da yanlış ÅŸeklinde yargıda bulunulamayacağını ileri süren görüştür. En önemli temsilcileri, Pyrrhon, Timon, Karneades, Arkesilaos’tur.

Septiklerin bu görüşleri günlük olaylar ve pratik işlerle ilgili değil, felsefi gerçekler ve ilkeler hakkındadır. Septisizm gerçeği bütünüyle inkar etmek değildir. Çünkü inkar da bir yargıdır. Oysa Septikler hiçbir konuda kesin yargıda bulunmazlar.

2.

Doğru bilginin imkanı

1.

Rasyonalizm : Rasyonalizm, bilginin akıl ve onun bir işlevi olan düşünme gücü ile oluştuğunu benimseyen, doğru bilginin ölçütünü de duyular da değil akıl da bulan bir öğretidir. Rasyonalizme göre insan aklı birtakım ilkeler ya da yetilerle donatılmıştır. Evreni oluşturan tüm nesneler hakkında kesin bilgi edinmemiz için sadece bu ilkelere uygun bir biçimde mantığımızı kullanmamız yeterlidir.

* Sokrates (M.Ö. 469 - 399) : Ahlaki doÄŸruların ve erdemlerin bilgisinin insanın ahlaklı olabilmesinin zorunlu koÅŸulu olarak gördüğü bilgidir. Sokrates’e göre bu bilgi doÄŸuÅŸtandır yani insan dünyaya bu bilgiyle gelir. Fakat insan bu dünyaya geldiÄŸinde bunları unutmuÅŸtur. Bu yüzden bu bilgilerin hatırlanması ve bilinç düzeyine çıkarılması gerekir. Bunun Sokrates maiotik (doÄŸurtma) yöntemi kullanır.

* Platon (M.Ö. 427 - 347): Platon’un bilgi felsefesi varlık görüşüne dayanır. Platon’a göre varlık görünüşler dünyası ve idealar dünyası olmak iki evren vardır. Gerçek bilgi, ideaların bilgisidir. İdealar deÄŸiÅŸmez, gözle görülemez, duyularla algılanamaz olan varlıklardır. İdealar ancak akıl yoluyla bilinebilir. Bunu da filozoflar yapabilir.

* Aristoteles (M.Ö. 384 - 322): Aristoteles’e göre var olan bir ÅŸeyle ilgili olarak gerçek bir bilgiye sahip olabilmek için onun varlığa geliÅŸini saÄŸlayan dört nedenin bilinmesi gerekir. Bunlar; maddi neden, formel neden, fail neden, amaçsal nedendir. Aristoteles’e göre, bilimin asıl amacı ve genel anlamı, tekili bilmektir. Bunun için yapılması gereken tekil ve tümel arasında baÄŸ kurmak, tekili tümelden çıkarmaktır. Aristoteles’e göre, akılda bilgi üretme yetisi vardır. Varlığı varlığa getiren genel nitelikler o varlığın kendisindedir, içindedir. Masa masadır.

* Farabi (870 - 950): Akılda bir sezgi gücü bulunduÄŸunu, insan zihninde doÄŸuÅŸtan getirilen düşünceler olduÄŸunu kabul eder. Farabi bilginin üç kaynağı olduÄŸunu söyler. Bunlar duyu, akıl ve nazardır. İşte Farabi’nin nazar dediÄŸi doÄŸuÅŸtan fikirlerdir. Farabi’ye göre ayrıca insan zihninde sezgi adı verilen bir güç vardır. Sezgi, apaçık ve kesin bilgiye ulaÅŸma aracıdır.

* Rene Descartes (1596 - 1650): Bilginin kaynağında yalnızca aklın olduÄŸunu ve insan zihninde doÄŸuÅŸtan düşünceler bulunduÄŸunu savunur. Descartes’a göre insan zihninin iki temel gücü vardır. Bunlar sezgi ve tümdengelimdir. Sezgi, zihinde hiçbir kuÅŸkuya yer bırakmayan ve en yüksek derecede açık olan bir kavrayış faaliyetidir. İnsan sezgi yoluyla bazı ÅŸeyleri açık seçik olarak bilir. Tümdengelim ise sezgi yoluyla açık seçik olarak bilinen doÄŸrulardan ve tam bir kesinlikle bilinen olgulardan sonuç çıkarmadır.

* Georg Wilhelm Friedrich Hegel (1770 - 1831): Hegel’e göre insan; varlık hakkında duyuları hiç kullanmaksızın yalnızca akıl yoluyla gerçek ve kesin bir bilgiye ulaÅŸabilir. Çünkü aklın yasalarıyla varlığın yasaları bir aynıdır. Bunu da "Akla uygun olan gerçek, gerçek olan da akla uygundur." ÅŸeklinde açıklamıştır. Hegel aklın ve varlığın yasaları konusunda geleneksel mantık ilkelerini reddederek diyalektik yasalar adını verdiÄŸi yasalar ortaya koymuÅŸtur. Bu yasalara göre varlığın kendini tez-antitez-sentez ÅŸeklinde açtığını savunur. (Varlık-yokluk-oluÅŸ). Bu aÅŸamanın sonunda Mutlak Ruh vardır. Mutlak ruh geliÅŸim aÅŸamasını tamamlamış ve varlık dünyasını kavramıştır.

2.

Ampirizm: Ampirizm, bilgimizin kaynağında yalnızca deneyin bulunduğunu söyleyen görüştür. Ampirizme göre insan zihni doğuştan boş bir levha gibidir. Bu boş levha sonradan deney yoluyla dolar.

* John Locke (1632 - 1704): Ampirizmin kurucudur. John Locke’a göre tüm düşüncelerimizin ve bilgilerimizin kaynağında deney vardır. John Locke iki türlü deney olduÄŸunu söyler. Birincisi dış deney, diÄŸeri iç deneydir. Dış deneyde dış dünyadaki varlıklar, duyularla denenir. İç deneyde ise insanın kendi zihninde ve ruhunda olup bitenlerin bilincine varılır.

John Locke’a göre, insan zihninde kompleks düşüncelerin ve dolayısıyla bilginin meydana gelmesi için ÅŸu yetilere ihtiyaç vardır: Algı, bellek, ayırt etme, karşılaÅŸtırma, birleÅŸtirme ve soyutlama yetileri. Locke üç türlü bilgi kabul eder. - Sezgisel bilgi, kendi varlığının bilgisine sahip olmasını saÄŸlar.

- Duyusal bilgi, dış dünyadaki nesnelerin bilgisine sahip olmayı sağlar.

- Tanıtlayıcı bilgi, Tanrının varolduğunu kanıtlamayı sağlar.

* David Hume (1711 - 1776) : Hume, insanın her şeyi algı yoluyla bildiğini söyler. Ona göre algılar iki şekilde ortaya çıkar. Bunlar; - İzlenimler, - İdeler (kavramlar ve düşünceler)

Zihinde bulunan her şeyin, tüm izlenim, kavram ve düşüncelerin temelinde, dış dünyanın duyular yoluyla algılanması vardır. Bu algılarda belli özellikler bulunduğu zaman bunlar birbirleriyle birleştirilir.

Buna bağlı olarak Hume, nedensellik ilkesinin deneyin sonucu olan bir düşünce olması gerektiğini söyler. Yani nedensellik bir zorunluluk değil, bizim bir alışkanlığımızdır.

3.

Kritisizm : İnsan zihninin güçlerine ve insanın neyi bilip bilemeyeceÄŸine iliÅŸkin bir araÅŸtırmadan meydana gelen felsefi yaklaşımdır. Kurucusu Immanuel Kant’tır.

* Immanuel Kant (1724 - 1804): Felsefede rasyonalizm ve ampirizm akımlarının bir sentezini yapmıştır. Immanuel Kant’a göre, bilgi deneyle baÅŸlar fakat deneyle sona ermez. Immanuel Kant, insan zihninde apriori (önsel) bir bilgi olduÄŸunu savunur. Bir kısım bilgi de aposteriori olarak sonradan elde edilir.

İnsan, bilgi sürecinde, pasif olmayıp aktif bir biçimde duyular yoluyla gelen izlenimleri sınıflar, kalıplara yerleÅŸtirir ve yorumlar. Immanuel Kant’a göre insan bilgisi sınırlıdır. İnsan zihni, nesneleri ve olayları gerçekte oldukları ÅŸekliyle bilemez. Nesneler, zihnin imkanlarına, yapısına ve formlarına göre bilinebilir. İnsan zihni fenomenleri (görüngü) bilebilir.

4.

Entüisyonizm : Bilginin, doğrudan ve aracısız bir bilme tarzına karşılık gelen sezgi yoluyla elde edilebileceğini savunan görüşe entüisyonizm (sezgicilik) denir. Sezgiye önem veren filozoflar, rasyonel bilginin uygulama ve eylem için önem taşıdığını kabul eder. Ancak akla dayanan bilgi, nesnelerle kurulan doğrudan ve aracısız temasın sonucunda ortaya çıkan sezgisel bilginin tamlığından ve kesinliğinden yoksundur.

* Gazali (1058 - 1111) : Ona göre insan, bilgi yolunda duyulardan da akıldan da yararlanabilir ancak bu yetiler insana gerçek varlığın bilgisini veremez.Zira, gerçek ve kesin bilgi, sezgi yoluyla elde edilir. Bu bilgi türü, insan gönlüne yüce ve manevi bir algı olarak iner. Gazali, iki göz ya da akıl bulunduğunu savunur. Bunlardan birincisi, normal fiziki göz ya da akıldır. İnsan bununla maddi dünyaya yönelir ve birtakım bilgilere ulaşılır.

İnsanda bir de kalp gözü vardır. Kalbin kendisi manevi bir töz olduğu için insan onunla yani sezgiyle gerçekleri bütün açıklığıyla kavrar.

* Bergson (1859 - 1941) : Ona göre gerçekten varolan, duraÄŸan madde deÄŸil süredir. BaÅŸka deyiÅŸle gerçeklik hayattır ve bunu yalnızca sezgi kavrayabilir. Bergson’a göre bilmenin birbirlerinden tümüyle farklı olan iki yolu vardır:

1.

Bilimlerde geçerli olan analitik yol : Akıl yada zeka yoluyla bilmeye karşılık gelen bu bilme tarzında gerçekliğin maddeden oluştuğu düşünülür. Bilimler varlık alanını parçalara ayırır. Her bilimin araştırdığı alan farklıdır. Bilimler varlığın özüne nüfuz edemez.

2.

Varlığın özüne nüfuz eden sezgi : Bergson’a göre sezgi, gerçekliÄŸin temelinde yaratıcı yaÅŸam atılımının bulunduÄŸunu yaÅŸayarak anlar. Sezgi, gerçekliÄŸi yani süreyi, yaÅŸamı içten içe duyup yaÅŸayarak kavrar.

5.

Pozitivizm : İnsan için bilgide önemli olanın yalnızca olguları araÅŸtırmak olduÄŸunu savunan akıma pozitivizm denir. Kurucusu A. Comte’tur.

* A. Comte (1798 - 1857) : Comte, toplumu bilim yoluyla yeni baştan düzenlemeyi amaçlamıştır. Ona göre düşüncelerdeki anarşinin toplumda karmaşaya yol açtığı bir çağda, toplumun kurtuluşunu sağlayacak tek çözüm pozitivizmdir.Comte, insan için olumlu ve yapıcı olanın, yalnızca olguları gözlemleyerek tasvir etmek olduğunu öne sürer.

6.

Analitik Felsefe : Neo pozitivizm yada mantıkçı pozitivizm olarak da bilinen bu anlayışa göre felsefenin asıl uğraş alanı dildir. Bu yaklaşıma göre; felsefe, varlık, değer ve Tanrı üstüne doğruluğu test edilemeyen öğretiler öne sürmemelidir. Felsefenin görevi dildeki kavramları çözümlemektir.

* Wittgenstein (1889 - 1951) : Wittgenstein, dili çevremizde olup biten bir şey, karmaşık insan faaliyetlerinin oluşturduğu bir bütün olarak görmüştür. Bütün felsefe problemlerini bir dil problemine indirgeyen Wittgenstein, felsefenin özünde bir kuram değil faaliyet olduğunu söyler.

7.

Pragmatizm (Faydacılık) : DoÄŸruyu ve gerçekliÄŸi eylemlerin sonuçları deÄŸerlendiren ve onlara fayda açısından yaklaÅŸan felsefi akımdır. Bu akıma göre bir düşüncenin deÄŸeri, o düşüncenin pratik amaçlarına baÄŸlıdır. Savunucuları James ve Dewey’dir.

* William James (1842 - 1910) : Bütün kavramlar, bilgiler insan yaÅŸamına, insan amacına yardımcı oldukları zaman doÄŸrudur. James’e göre "bir düşünce yararlıdır, çünkü doÄŸrudur; bir düşünce doÄŸrudur çünkü yararlıdır." DoÄŸru bilginin ölçütü yararlı olmasıdır.

* John Dewey (1859 - 1952) : Dewey’e göre kiÅŸiye yararlı olan ve ona mutluluk veren düşünceler doÄŸrudur. Ona göre düşünce çevreye uymayı, doÄŸadan yararlanmayı ve mutlu olmayı saÄŸlayan bir alettir. Bilimsel yasalar ve kuramlar baÅŸarılı olursa, yani uygulamada bir iÅŸe yararsa iyi ve doÄŸrudur, aksi olursa yanlıştır.

8.

Fenomenoloji : Kurucusu Edmund Husserl’dir. Fenomenoloji özün bilinebileceÄŸini ileri süren bir görüştür. Bu görüşe göre öz fenomenin içinde vardır ve bilinç onu yakalayabilir. Öz bilgisine varabilmek için önce bütün verilmiÅŸ bilgileri parantez içine alıp ortadan kaldırmak, yok saymak gerekir. Yani insan günlük yaÅŸamdan edindiÄŸi bilgileri, önyargıları, din, bilim vb yolla elde ettiÄŸi tüm görüşleri bir tarafa bırakarak, onlardan arınarak, duyularla algılanan nesnelerin ötesinde bulunan ideal özlükler alanına ulaÅŸabilir.

Aristo Sonrası Felsefe

Salı, 06 Kasım 2007

Aristo Sonrası Felsefe

Aristo’nun ölümünün hemen ardından felsefenin durumunu incelemeyi yeniden sürdüreceÄŸiz. Bilimlerin bir uzmanlık dalı biçimindeki geliÅŸmesine paralel olarak, bu dönemde felsefe, günümüzdeki felsefeden anladığımız gerçek anlama sahiptir. Bu felsefe üç ana disiplinden oluÅŸur: Mantık, fizik (:-):-):-):-)fizik), ahlâk. "Mantık"; felsefî düşüncenin izlemesi gereken doÄŸru yolu gösteren bir disiplin, felsefeye bir giriÅŸ, bir baÅŸlangıç olarak algılanıyordu.

Fizik (o zaman henüz :-):-):-):-)fizik kavramı yoktu) ise doğayı bütüncül olarak kavrayan ve doğa içinde etkili olan güçleri irdeleyen disiplin olarak düşünülmüştür. Bunun içindir ki Tanrıların var olup olmadığı konusu da fiziğin konusu içinde sayılıyordu. Ahlâk ise, insan ile evren ilişkilerini araştıran bir felsefe dalı olarak algılanıyordu.

Ahlâk, "insanın evrendeki konumu nedir? İnsan yaşamının anlamı nedir? İnsan dünyaya hangi görevleri yapmak için gelmiştir?" gibi sorulara yanıt arayacaktı. Ahlâk, o zamanki bir deyişle "en yüksek iyi"yi kendisine konu yapacak, yani; "En yüksek iyi nasıl elde edilir?" sorusunun yanıtını arayacak ve yavaş yavaş gelişerek, felsefenin temel disiplini olacaktı.

İnsanın yaşam karşısında ne gibi bir tutum alması gerektiği, ne gibi görevlen olduğu konularını bilmek için felsefe ile uğraşılır olmuştu. Böylelikle ahlâk, felsefenin "amacı" oldu, felsefe ahlâk ile olgunluğu yakalayabildi. Fizik ise, felsefenin ana disiplini durumuna gelen ahlâka, yalnızca temel olma görevini üstlendi. Çünkü, insanın evren karşısında nasıl bir tutum içinde olacağını bilmek için, öncelikle evrenin yapısını bilmek gerekir. Mantık ise, evreni bilmek için, ne gibi bir yolun izlenmesi gerektiğini gösterecekti.

Ancak, asıl amacını ahlâkta bulan felsefe, zamanla, yavaş yavaş bir "din görüşü" durumuna dönüşmüştür. Çünkü eski Yunan dini, Tanrıları, mitologyası ve gelenekleri ile artık aydınları tatmin etmiyordu. İşte o dönemin kültürlü insanları için gelenek ve dinin "bos bıraktığı" yeri felsefe doldurmuştur. Bu gelişme, felsefenin birbirine karşıt birtakım okullara ayrılmasına neden olmuştur.

Bu dönemin felsefesinin karakteristik yanı: Kafaları uğraştıran ahlâk konularına özellikle "ölüm" konusu eklenmiştir. Eski Yunanlılar ölümü çok doğal bir olay olarak algılar. Ancak bu sözünü ettiğimiz dönemde ölüm artık doğal bir olay olmaktan çıkmış, bir "sorun" olmaya başlamıştır. Bu nedenle; "Taşçım karşısında nasıl bir tutum almalıyız!" sorusu yanında bir de "Ölüm karşısında nasıl bir tutum almalıyız?" sorusu ortaya atılmıştır. Böylece zorunlu olarak, ölümü de içinde taşıyan hayat karşısında "en uygun tutumun ne olacağı"^ bu dönem felsefe okullarını ilgilendiren başlıca konulardan biri olmuştur.

Farabi

Salı, 06 Kasım 2007

Felsefenin Müslümanlar arasında tanınmasında ve benimsenmesinde büyük görevler yapmış olan Türk filozoflarının ve siyasetbilimcilerinden Fârâbî’nin, fizik konusunda dikkatleri çeken en önemli çalışması, BoÅŸluk Üzerine adını verdiÄŸi makalesidir. Fârâbî’nin bu yapıtı incelendiÄŸinde, diÄŸer Aristotelesçiler gibi, boÅŸluÄŸu kabul etmediÄŸi anlaşılmaktadır.

Fârâbî’ye göre, eÄŸer bir tas, içi su dolu olan bir kaba, aÄŸzı aÅŸağıya gelecek biçimde batırılacak olursa, tasın içine hiç su girmediÄŸi görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabın tamamını doldurduÄŸundan suyun içeri girmesini engellemektedir. Buna karşılık eÄŸer, bir ÅŸiÅŸe aÄŸzından bir miktar hava emildikten sonra suya batırılacak olursa, suyun ÅŸiÅŸenin içinde yükseldiÄŸi görülür. Öyleyse doÄŸada boÅŸluk yoktur.

Ancak, Fârâbî’ye göre ikinci deneyde, suyun ÅŸiÅŸe içerisinde yukarıya doÄŸru yükselmesini Aristoteles fiziÄŸi ile açıklamak olanaklı deÄŸildir. Çünkü Aristoteles suyun hareketinin doÄŸal yerine doÄŸru, yani aÅŸağıya doÄŸru olması gerektiÄŸini söylemiÅŸtir. BoÅŸluk da olanaksız olduÄŸuna göre, bu olgu nasıl açıklanacaktır? Bu durumda Aristoteles fiziÄŸinin yetersizliÄŸine dikkat çeken Fârâbî, hem boÅŸluÄŸun varlığını kabul etmeyen ve hem de bu olguyu açıklayabilen yeni bir varsayım oluÅŸturmaya çalışmıştır. Bunun için iki ilke kabul eder:

1. Hava esnektir ve bulunduğu mekanın tamamını doldurur; yani bir kapta bulunan havanın yarısını tahliye edersek, geriye kalan hava yine kabın her tarafını dolduracaktır. Bunun için kapta hiç bir zaman boşluk oluşmaz.

2. Hava ve su arasında bir komşuluk ilişkisi vardır ve nerede hava biterse orada su başlar.

Fârâbî, işte bu iki ilkenin ışığı altında, suyun şişenin içinde yükselmesinin, boşluğu doldurmak istemesi nedeniyle değil, kap içindeki havanın doğal hacmine dönmesi sırasında, hava ile su arasındaki komşuluk ilişkisi yüzünden, suyu da beraberinde götürmesi nedeniyle oluştuğunu bildirmektedir.

Yapmış olduÄŸu bu açıklama ile Fârâbî, Aristoteles fiziÄŸini eleÅŸtirerek düzeltmeye çalışmıştır. Ancak açıklama yetersizdir; çünkü havanın neden doÄŸal hacmine döndüğü konusunda suskun kalmıştır. Bununla birlikte, Fârâbî’nin bu açıklaması, sonradan Batı’da Roger Bacon tarafından doÄŸadaki bütün nesneler birbirinin devamıdır ve doÄŸa boÅŸluktan sakınır biçimine dönüştürülerek genelleÅŸtirilecektir.


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný