‘Felsefe’ Kategorisi için ArÅŸiv

Pozitif Bilimsel Bilgilerin Özellikleri

Salı, 06 Kasım 2007

Pozitif bilimsel bilgilerin özellikleri

Seçicidir: Sınırları belli bir varlık alanını konu edinir ve bu sınırlar dışına kesinlikle çıkmaz.

Kuşkucudur: Yalnızca bilim dışı açıklamaları değil bilim çevrelerinin yaptığı açıklamalara bile kuşku ile yaklaşır.

Eleştiricidir : Özellikle de var olan bilimsel açıklamalara eleştirel bir tavırla yaklaşır.

Somuttur : Olgulara dayanır. Var olan gerçeklikleri inceler. Soyut konu ve kavramlarla uğraşmaz.

Nesneldir : Herkes için tek ve değişmezdir. Kişiye gruba veya başka ölçülere göre değişmez.

Evrenseldir : Nesnel olduğu içindir ki evrenin her yerinde aynı şekilde geçerlidir.

Kollektiftir : Tüm insanlığın ortak kültür malıdır.

Akılcıdır : Kendi içinde tutarlı akıl ve mantık ilkelerine uygun bilgilerdir.

Genelleyicidir : Tek tek olgulardan hareket eder ama genellemelere, genel yargılara ulaşır. Sınıflama yapar. Benzer olayları diğerlerinden ayırır.

Ölçülüdür : Matematiksel bir dil kullanır. Kesin ölçülerle, sayılarla ile açıklama yapar.

Deneysel ve uygulanabilirdir : Olgusal olduğu içindir ki deneylerle sınanabilirler. Hatta bilimsel bilgiler teknik aracılığı ile hayatın farklı alanlarında her türlü araç ve gerece dönüşürler.

Birikimli olarak ilerler, dinamiktir : Kuşkucu ve eleştirici tavrı bilime her dönem yeni ufuklar açarak onu dinamik bir alan haline getirir.

#

Bilimsel tavır :

Pozitif bilimlerin yukarıda saydığımız özellikleri taşıyan bilgilerine ulaşabilmek için onunla uğraşan insanlarda bazı temel nitelikler olmak zorundadır. Bilim çok zevkli keyfli ve bir o kadar da prestijli bir hayat kazandırır insana. Ancak tüm bunlar için o insanda da birtakım özelliklerin bulunması gerekir:

1.

Nesnel tavırlı olmak : Bilimle uğraşanlar bilimsel çalışmaları sırasında, her türlü önyargılarından, inançlarından, eğilimlerinden uzak durmalıdırlar. Yansız ve nötr olmalıdırlar. Ve ayrıca da :-):-):-):-)fizik değerlendirmelerin her türlüsünden arınmalıdırlar.

2.

Nedensellik ilkesini benimsemek : "Her olayın yine aynı cinsten ve kendinden önce gelen somut bir nedeni vardı" ilkesini benimseyip çalışmalarını ve açıklamalarını bu ilkeye göre yapmalıdırlar.

3.

Kuşkucu ve eleştirel yaklaşım : Bilimsel yöntemlerle kanıtlanmayan savlara kuşku ile bakmalıdırlar.

4.

Sabırlı olmak : Nesnel gerçeği ararken aceleci davranıp, yeterli çalışma ve denetimleri yapmadan açıklama yapmamalıdırlar. Doğru sonuçlara ulaşmak için bıkmadan usanmadan ve titiz olarak uğraşılmalıdır.

5.

Düşünce dürüstlüğü : Doğruluğu bilimsel yöntemlerle kanıtlanmış bilgileri ne bireysel çıkar uğruna kullanmak, ne de bir takım güçlerden korkarak inkar etmek hatta saklamak/susmak ya da kötüsü inkar etmek bilimsel dürüstlüğe sığmaz.

6.

Hoşgörülü olmak : Tüm bu özellikleri içinde barındırıp bir potada eritebilen bilge bir kişilikle ölçülü seviyeli ve tahammüllü bir hayat sürmek.

Konfüçyüs

Salı, 06 Kasım 2007

Adların düzeltilmesi

KonuÅŸmalar’da ‘adların düzeltilmesi’ diye anılan Konfüçyüs öğretisi ilginç felsefi sonuçlara varır. Konfüçyüs, kendi döneminde ‘efendi’ denilen kimseler eskiden öngörülmüş efendilik betimine göre davranmadığı için kaygılanırdı. "İnsancıllığı terk etmiÅŸ efendi, bu adı nasıl taşıyabilir?" diye sorar; yönetmenin doÄŸru davranan kiÅŸiler için kolay bir iÅŸ olduÄŸunu, böylece "prensin prens, bakanın bakan, babanın baba, oÄŸulun da oÄŸul" olacağını söylerdi.

GeçmiÅŸin, ataların yüceltilmesi, töremlere gösterilen büyük ilgi, evlatlık görevi ile baba oÄŸul iliÅŸkisinin öneminin ısrarla vurgulanması, Konfüçyüsçülüğün Batı geleneÄŸine aykırı düşebilecek yönleridir. Gene de, Batı tüm bu yönelimlere -aile baÄŸları ile büyüklere saygıya; adetlere, uylaşımlara, törenlere deÄŸer vermeye; ılımlılığın, sakinimin ölçülü bir alçakgönüllülüğün ahlaksal önemine- bir ölçüde aÅŸinadır. Konfüçyüs’ün bakış açısını anlamamak, onun deÄŸerleri ile uygulamalarının birçoÄŸunun evrensel olduÄŸunu görmemek olanaksızdır.

Klasik Felsefe

Salı, 06 Kasım 2007

Daha önceki tartışmalara bakarak kime yakındı Sokrates?

Sokrates’in ele aldığı konular ve kuÅŸkuculuÄŸu onu Sofistlere yaklaÅŸtırıyordu. Ancak Sofistlere karşıydı.

Sofistlerin insan bilinci ve öznesine verdiği önemi kabul ediyordu. Onların keyfi , rastlantısal , kişiden kişiye değişen öznelliğinin yerine;

şu ya da bu bireye bağlı olarak değişiklik göstermeyen , mutlak ve akılsal bir öznellik anlayışına sahipti.

Bireysel öznenin akılsal niteliği ile doğruyu bulabileceğini göstermeye çalışıyordu

Sokrates nereliydi?

Bakın bunu unuttuk. Artık felsefenin merkezi Atina’ya kaymıştı. Sokrates de Atina’lıydı.

Sokrates “bilgi” nin insanın içinden kavradığı bir ÅŸey olduÄŸunu söylüyordu.

İnsan sadece mantığını kullanarak felsefi doğruları kavrayabilirdi. Kısaca Sokrates akılcı(rasyonalist ) idi.

Sokrates’in sonunu biliyor musunuz?

Belki de düşüncesi nedeniyle ölüme giden ilk düşünce suçlularından biriydi Sokrates.

M.Ö. 399 yılında “devletin tanrılarını tanımadığı “ ve “gençlerin düşüncelerini bozduÄŸu” için ölüme mahkum edildi.

Bir kupa baldıran zehiri içti ve öldü.

Mahkemede yaptığı savunma , "Sokrates’in Savunması" adıyla öğrencisi Platon’un diyaloglarından birini oluÅŸturdu

Sokrates’in izleyicileri oldu mu?

Kısaca bakalım.

Kynikler; (Anthistenes) Sokrates’in erdem kavramı üzerinde durdular.

Erdemin , her şeyden daha üstün ve değerli olduğunu savundular. Onlar dünya nimetlerinden uzakta çile çekerek yaşamayı seçtiler.

Kyrene Okulu ; Sokrates’in sözünü ettiÄŸi mutluluÄŸu , “tat almada” “haz” da bulmuÅŸtu.

İki seçenekten günümüz insanlarının hangisine yöneleceğini tahmin etmek zor değil .

Bu iki felsefe okulu , karşıtlıklarına rağmen , kişinin mutluluğunu amaç olarak görmeleri bakımından , bir noktada birleşiyorlardı yine de.

Sokrates’in görüşlerini günümüze taşıyan Platon kimdi?

Şimdi biraz duralım. Platon , ilk büyük dizgesel yaklaşımı olan, bir dizge kuran, büyük bir filozoftu.

Çağdaş felsefe yapıtlarında da onun adına rastlamak olası.

İsterseniz biraz özel yaşamına değinelim.

M.Ö. 427 de doğduğu söylenir. Köklü bir aileden geliyordu. Soylu bir aileden geldiği için titizlikle yetiştirildi

Sokrates ile tanışması 20 yaşına doğrudur. Bu karşılaşma onu tamamen felsefeye yöneltti

Sokrates’in ölümünden sonra , uzun bir seyahate çıktı. Mısır’a Kyrene’ye ve İtalya’ya gitti.

Atina’ya dönüşte Akedemos denilen yerde kurduÄŸu okulu, AKEDEMİA adıyla anıldı. Üniversitelerin ilk örneÄŸi olan Akademi’de aritmetik, geometri,astronomi, armoni öğretiliyordu.

Platon’u bu kadar ünlü yapan görüşleri nelerdi?

Platon’dan günümüze çok sayıda diyalog ulaÅŸtı. İleride bunları bir arada göreceÄŸiz.

Platon’un “idea” kavramı üzerinde durmalıyız. Anımsıyorsunuzdur. Empedokles ve Demokritos , doÄŸadaki her ÅŸey “akar” demekle beraber , hiçbir zaman deÄŸiÅŸmeyen bir ÅŸeyler de (4 ana madde ve atomlar) olması gerektiÄŸini söylüyordu.

Platon ise, doÄŸadaki her ÅŸeyin “deÄŸiÅŸken” olduÄŸunu ileri sürüyordu. “Duyular dünyası”na ait olan her ÅŸey, zamanın yok edeceÄŸi maddelerden oluÅŸmuÅŸtur. Ama her ÅŸey , aynı zamanda “mutlak” ve “deÄŸiÅŸmez” bir biçimden doÄŸmuÅŸtur.

Platon örneÄŸin “at” genel adının , belli bir at’a deÄŸil , bütün atlara gönderme yaptığını söylüyordu.

Ona göre “genel bir at biçimi” vardı. Bu biçimlere “idealar” adını veriyordu.

Sonuçta , Platon “duyular dünyası”nın arkasında bir baÅŸka gerçeklik olması gerektiÄŸine inanıyordu. Bu gerçekliÄŸi “idealar dünyası” olarak tanımladı.

Platon deyince “maÄŸara benzetmesi"ne deÄŸinmeliyiz.

Mağara benzetmesini, idealar kuramını daha iyi açıklamak için tasarlamıştı.

Şöyle diyordu:

-İnsanlar bir mağarada zincirlenmişlerdir. Yalnızca mağara duvarına vuran gölgeleri görür ve bunları gerçek zanneder.

-Aralarında biri zincirlerinden kurtulmayı başarır. Mağaranın dışına çıkıp gerçek dünyayı görür.

Ruh ve madde.

Platon ruh konusunda ne düşünüyordu?

Ruh , maddeye oranla daha temel ve önemli bir varlıktır. Daha önce idealar dünyasında bulunan ruh , tanrısal bir nitelik taşır ona göre.

Sonradan yeryüzüne sürüklenmiş , kökünden ayrı düşmüş ve bir bedenin içinde hapsedilmek zorunda kalarak alçalmıştır.

Ahlak Felsefesi

Platon sadece tek insanın mutluluğunu değil, insan türünün ahlaklı ve mutlu yaşamasının koşullarının neler olduğunu aramıştı.

Hala da bunu aramıyor muyuz?

Kyniklerin ve Kyrene Okulunun bireysel ahlakına karşı, toplumsal ahlak anlayışını geliÅŸtirmeye çalışan Platon, bunun için araç olarak gördüğü “devlet “ üzerine de düşündü.

Platon’un Devlet anlayışı ne idi?

Çağının Atina’sı belirledi görüşlerini. O doÄŸduÄŸunda Atina demokrasisi sona ermek üzereydi. Site (Kent devlet) uygarlığı yıkılıyordu. Felsefenin doÄŸadan insan ve topluma yönelmesinin bir sebebi de buydu. Toplum ve insanın sorunları öne çıkmıştı.

Her felsefi düşüncenin anlaşılması için tarihsel arka planını da dikkate almakta yarar var.

Platon’un ideal devletini;

-Besleyenler (halk)

-Koruyanlar (savaşçılar)

-Öğretenler (yönetenler) oluşuyordu.

O devleti yönetenlerin filozof olması gerektiğini düşünüyordu.

Adaletli ve mutlu bir toplumda, yönetilenler , yöneticilerin buyruğuna baş eğmelidirler.

Güçlü devlet yanlıları Platon’u günümüzde de anımsatırlar. Platon’un adaletli ve doÄŸru devletinin , eÅŸitlik ve özgürlük kavramına yer vermeyen totaliter bir devlet olduÄŸunu söylemek yanlış olmaz.

Yine de , Platon’un ; insanı mutlu ve erdemli bir yaÅŸama kavuÅŸturacak olan “ideal devlet” in , bilgi ve doÄŸru ile beslenen aklın çabasıyla kurulabileceÄŸini öne sürmesi önemlidir.

Platon gerçekten her konuda düşünce üretmiş. Başka alanlara da değinmiş mi?

Evet . Platon’un “güzellik” üzerine de öne sürümleri var.

Onun estetiği de , idealar kuramına dayanır. Daha önce de değindik.

İdealar ; değişmeyen , öncesiz sonrasız varlıklardır. Güzel sanatların da onlar gibi değişmez gerçekler olması zorunludur. Böyle düşünüyordu kısaca.

Yorumcular, Platon’un en önemli yanının, doÄŸrunun araÅŸtırılmasında biricik kılavuz olarak “akıl”ı kabul etmesi olduÄŸunu belirtiyorlar.

Gördüğünüz gibi Platon gerçekten girişte de söylediğimiz gibi ilk sistem kuran filozof olmuştur.

Bugün felsefenin ana alanları olan;Siyaset, Estetik, Bilgi, Etik(Ahlak), :-):-):-):-)fizik’te görüşler öne sürdü.

Platon’un İslam düşüncesine de etkisi oldu. İskenderiye okulundan Platinos’un yapıtları önce Suryanice’ye sonra da bu dilden Arapça’ya çevrildi. İslam Dünyası’nda o, “Eflatun” adıyla tanındı. Bu konuya ileride tekrar deÄŸineceÄŸiz.

-Geri döndüğünde , ışıktan gözleri kamaştığı için , eskisinden daha aptal gözükmektedir.

Sanırım tahmin ettiniz, bizler dünyada bir mağarada gibiyiz. Şeylerin gerçeğini değil

Onun için önemli soru: Bilgi nedir? sorusuydu.

Bilgi duyuların algısı ile mi edinilir?

Yanıtı “hayır” dı.

Bilgi “idealar” dünyasından derlenirdi.

Ama idealar “duyu” larla kavranamazdı. İdeaları akıl yoluyla , akıl gözüyle görüp bilgilerini edinebilirdik.

Bunu için de mağaradan kurtulmak gerekiyordu.

Gördüğünüz gibi gerçeklik bilgisini aramak her zaman insanın sorunu olmuÅŸ. Hala da sorun olmaya devam ediyor…

İdeaların özelliklerinden biri de ; cisimsel ve maddesel olmayışları; zaman ve uzay ile ilintilerinin olmayışı idi.

Åžimdi düşünce tarihinin temel akımlarından “idealizm” kavramına bir anlam yükleyebiliriz:

“Maddesel gerçeklere oranla maddesel olmayan ilkelerin (tanrı,ruh, düşünce) daha saÄŸlam ve köklü bir varlığı olduÄŸunu söyleyen ve maddesel varlıkların bu ideal(düşünsel) varlıklardan türediÄŸini ileri süren felsefe görüşüne “idealizm” denir.”

Yine mi tanım ! demeyin lütfen. Felsefece düşünmek, zaman içinde anlamları değişen tanımlar ve kavramların yardımıyla oluyor.

Oyun kurallarını bilmeden ,(ki felsefede bu kurallar bir çok tanım ve kavramı da barındırıyor ) oyuna katılamamak gibi bir durum.

Felsefe Tarihi

Salı, 06 Kasım 2007

İlk çaÄŸ felsefesi deyince, dar anlamında Yunan felsefesi ile bu felsefeden doÄŸmuÅŸ olan Hellenizm-Roma felsefesini anlayacağız. Belli bir tarih dönemini adlandıran İlkçaÄŸ kavramı, bilindiÄŸi gibi, geniÅŸtir: Bu dönem, ilk yazılı belgelerle baÅŸlar - aÅŸağı yukarı dördüncü bin yıldan İsa’dan sonra 476 yılında Batı Roma İmparatorluÄŸunun çöküşüne kadar sürer. Bu uzun zaman aralığında da, birçok kültürler doÄŸup geliÅŸmiÅŸtir. UzakdoÄŸu ve Hint kültür çevrelerini bir yana bırakırsak, yalnız Akdeniz çevresinde baÅŸlıcalarını sayalım: Mısır, Mezopotamya (Sümer, Akad, Babil, Asur), Hitit, Fenike, Yahudi, Yunan, Pers, Roma, Kartaca kültürlerini buluruz. İlkçaÄŸ kavramı, bütün bu kültürleri içine alır. Öyle ise, neden İlkçaÄŸ felsefesi derken, yalnız Yunan felsefesi ile bundan türemiÅŸ olan felsefeleri anlıyoruz? Neden bin yıllarca sürmüş olan bu çağın, felsefe bakımından baÅŸarısını yalnız Yunanlılara ayırıyoruz? İlkçağı bir bütün olarak ele almak doÄŸru olmaz mıydı?

DoÄŸru olmazdı, çünkü, göreceÄŸiz ki, bugün bildiÄŸimiz anlamdaki felsefeyi ilk olarak ortaya koyan, yaratan eski Yunanlılar olmuÅŸtur. Böyle bir felsefe, Klasik İlkçaÄŸ ya da Antik ÇaÄŸ adı verilen, yalnız Yunan ve Roma kültürlerini içine alan, İsa’dan önce 8. yüzyılda baÅŸlayıp, İsa’dan sonra 5. yüzyılda sona eren, demek ki bin yıldan çok. süren bir tarih aralığının ürünüdür. Bundan dolayı, ÅŸu sınırladığımız biçimiyle İlkçaÄŸ felsefesine Antik felsefe de denilir. Buna göre, Antik felsefe denilince: Yunan felsefesiyle, bundan türemiÅŸ olan Hellenizm ve Roma felsefesi anlaşılır. İşte bizim konumuz da bu Antik felsefe olacaktır.

Yunan kültürüyle onun izinde yürüyenlerin dışında kalan kültürlerde, hiç olmazsa felsefeye benzer bir ÅŸeyler yok muydu? Elbette vardı. Çünkü, hangi kültür basamağında bulunursa bulunsun, her toplumun, bir yandan birtakım dini tasarımları - mythosları, efsaneleri - öbür yandan da birtakım bilgileri vardır. Bu mythoslar, bilinçsiz olarak çalışan ve yaratan kolektif hayalgücünden doÄŸmadırlar; gelenekle kuÅŸaktan kuÅŸaÄŸa geçerler, bunların köklerinin Tanrı’da olduÄŸuna inanılır, onun için bunlara oldukları gibi inanılır. Sözü geçen bilgiler ise, tek tek kiÅŸilerin veya kuÅŸakların görgülerinden, pratik amaçlar bakımından doÄŸa üzerinde durup düşünmelerinden meydana gelmiÅŸtir. Bu pratik bilgiler insana, varlığını ilgilendiren belli birtakım doÄŸa olaylarına az ya da çok egemen olmak olanağını saÄŸlarlar.

Şimdi sözü geçen mythoslarda: "Bu evren nereden gelip nereye gidiyor?" "Bu dünyada insanın yeri ve yazgısı nedir?" sorularına, bu en son sorulara bir cevap vardır. Bu cevaplar da oldukları gibi benimsenirler, bunlara hiçbir kuşku duymadan inanılır, bunlar yalnız inanç konusudurlar.

Ancak, bir yerde ve bir zamanda öyle bir an gelir ki, bu yanıtlar insanı artık kandıramaz olurlar. İnsan, son sorular üzerinde artık kendisi de düşünmeye başlar; din ile geleneğin verdiği yanıtlarla yetinmeyip bilmek anlamak istediğine kendi aklı ile, kendi görgüleriyle ulaşmaya çalışır. İşte o zaman, insanın kendi bulduklarıyla dinin, geleneğin sunduğu tasarım arasında bir çatışma başlar; o zaman insan dinin açıklamaları karşısında eleştirici bir duruş alır; bunlara gözü kapalı inanmaz olur, bunların doğrusunu, eğrisini ayırmaya, eleştirmeye koyulur.

Pratik bilgiler bakımından da durum böyledir: Burada da öyle bir an gelir ki, insan, aklını ve görgülerini, yalnız varlığını ayakta tutmak için gerekli pratik-teknik bilgiler edinmek yolunda kullanmakla yetinmez olur; yalnız bilmek için de bilmek ister, böylece de praxis’in üstünde tlıeoria’ya yükselir, dolayısıyla bilime varır. İşte felsefe böyle bir anda, böyle bir durumda doÄŸmuÅŸtur.

İ.Ö. 6. yüzyılda Yunan kültürü, gerçekten de, böyle bir durumu yaşamıştır. Bu yüzyılda Yunanlılar için kutsal gelenek çağı kapanmaya yüz tutmuştu: Din ve geleneğin çizdiği dünya görüşü sarsılmış, bunun yerini, tek kişinin kendi aklı, kendi görgüleriyle kurmaya çalıştığı bilime dayanmak iste-yen bir tasarım almaya başlamıştı.

İşte felsefenin adını da, kendisini de 6. yüzyılın Yunan kültüründeki bu gelişmeye borçluyuzdur.

Bugün bizim de kullandığımız felsefe deyimi, Yunanca philosophia sözcü-günden gelir. Felsefe, philosophia’nın Arapçada aldığı biçimdir. Türkçeye de Arapça üzerinden bu biçimde girmiÅŸ. Philosophia bileÅŸik bir sözcüktür, iki sözcükten kurulmuÅŸtur: philia ile sophia’dan. İlki sevgi, ikincisi bilgelik, geniÅŸ anlamıyla bilgi demektir. Buna göre philosophia: bilgiyi, bilgeliÄŸi sevme demekti.

Platon’un öğrencilerinden Herakleites Pontikos’un söylediÄŸine göre, philo-sophia deyimini ilkin Pythagoras kullanmış. Pythagoras kendine philosophos (filozof) dermiÅŸ. Çünkü, ona göre sophia, bilgelik, eksiksiz doÄŸru yalnız tanrı-lara yakışır; insana ise ancak philosophia, yani bilgeliÄŸi sevmek, dolayısıyla ona ulaÅŸmaya çalışmak yaraşır.

Herakleides Pontikos’un bu bildirdiÄŸinin doÄŸru olduÄŸuna inanmak pek güç. Burada sophia ile philosophia birbirinin karşısına öyle bir biçimde konu yor ki, bu karşılaÅŸtırma - ilerde göreceÄŸimiz gibi - Sokrates ile Platon’un Sofistlerle savaÅŸmalarını pek andırıyor. Gerçekten de, Sokrates ile Platon, kendi bilgisizliklerini bilmelerini, yani neyi bilmediklerini bilmelerini gerçek bilginin kaynağı sayıyorlar, bunun karşısına da Sofistlerin ÅŸiÅŸirme, temelsiz bilgilerını koyuyorlardı. Herakleides Pontikos, philosophia deyimini 11km Pythagoras’ın, hem de bu anlamda kullandığını ileri sürerken, öğretmeni Platon’da gördüğü bu karşılaÅŸtırmanın çok etkisinde kalmışa benziyor.

Ama, Herakleides Pontikos’un söyledikleri tarih bakımından doÄŸru olmasa bile, philosophia deyiminin o sıralarda kazandığı anlamı çok güzel dile getiriyor: Buna göre, philosophia durup dinlenmeden bilgiyi, doÄŸruyu arama iÅŸidir. Düşünme ile olsun, deney ile olsun, burada varılmak istenen ÅŸey: doÄŸrudur, hakikattir. Felsefe, doÄŸru’ya varmak ister, bunun için uÄŸraşır; eldekilerini bu amacı bakımından boyuna ayıklar, eleÅŸtiren bir süzgeçten geçirir. Kısaca: philosophia bilgi bir sevmedir, ona varmak özleyiÅŸiyle yoluna bir düşmedir, onu elde etmek için bir çabadır.

Bunun karşısında: bu bilgeliğin, sözde eksiksiz olarak, elde bulunduğuna inanma var. Bu da, akıl ve gözlemden çıkarılmamış olan, olduğu gibi benimsenen bir inanç ancak.

Felsefenin adını olduÄŸu gibi, kendisini de, 11km eski Yunan’da buluyoruz. Isa’dan önce 6. yüzyılda, o zaman İonia adı verilen bölgede (AÅŸağı yukarı bugünkü Izmir ve Aydın illeri ile karşılarındaki adalar) birtakım düşünürlerle karşılaşıyoruz ki, bunlar yapıtlarına peri plıyseos (DoÄŸa üzerine) karakteristik adını veriyorlar. Bu yapıtlar, doÄŸanın, evrenin bilimsel bir tablosunu çizmek için yapılmış olan ilk denemelerdir, dolayısıyla da, dini bir dünya tasarımından ayrılan ilk felsefe yazılarıdır. İşte İonia’da bulduÄŸumuz bu geliÅŸme ile Yunan felsefesi baÅŸlamış oluyordu. Nitekim, göreceÄŸiz, bu geliÅŸme bizi sonra dosdoÄŸru Platon ile Aristoteles’e, Yunan felsefesinin bu iki doruÄŸuna ulaÅŸtıracaktır.

İonia’da karşılaÅŸtığımız bu geliÅŸmeden önce, hiçbir yerde bu çeÅŸit düşünceler, bu çeÅŸit yazılar bulamıyoruz. Hint kültürünün çok derin düşünceleri saklayan ünlü UpaniÅŸad’ları bile sıkı sıkıya dine baÄŸlıdırlar. Bunlarda da doÄŸa üzerine birtakım görüşler var. Ama bunlar, İonia düşünürlerinin yazılarında olduÄŸu gibi, doÄŸanın önyargılardan uzak, özgür kalarak bir araÅŸtırılması olmayıp, din açısına baÄŸlı kalarak yapılmış yorumlardır.

Yunan felsefesini DoÄŸu’dan gelen etkilerden türetmek denemeleri yapılmıştır. Bu denemelerin daha İlkçaÄŸ sonlarında yapıldığını görüyoruz: Yahudiler, Yeni pythagorasçılar, Yeniplatoncular ile Hıristiyanlar Yunan felsefesinin kökünün DoÄŸu’da olduÄŸu savını yaymışlardır: ÖrneÄŸin, 1.8. 2. yüzyılda yaÅŸamış olan Numenios adında bir Yeni pythagorasçı "Platon, Attika diliyle konuÅŸan Musa’dan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir" demiÅŸtir. Ayrıca Elealılarda Hint, Pythagorasçılarda Çin, Herakleitos’da Pers, Empedokles’de Mısır, Anaxagros’da Yahudi dininin etkileri olduÄŸu ileri sürülmüştür. Günümüze kadar sürüp gelmiÅŸ olan bu denemeler, bazı bakımlardan haklıdırlar, ama pek çok zorlamalara da kaçmaktadırlar. Çünkü varlıkların özü, yapısı üzerine Özgür bir düşünce olan Yunan felsefesi, DoÄŸu dinlerinden alınma çeÅŸitli tasarımlarla açıklanamaz. Bunu bilgi konusunda açık olarak görebiliriz: İlk Yunan düşünürleri, birtakım bilgilerini elbette DoÄŸu’dan almışlardır; bu arada, özellikle geometri bilgilerini Mısırlılardan, astronomi bilgilerini de Babillilerden edinmiÅŸlerdir. Ama, Yunanlıların DoÄŸu’dan aldıkları bu bilgileri, bu bilme gereçlerini iÅŸleyiÅŸ ve deÄŸerlendiriÅŸlerinde, Yunan düşüncesinin, baÅŸka hiçbir yerde bulamadığımız baÅŸarısını çok açık olarak görebiliriz. Mısır geometrisi pratik-teknik gereksemelerden doÄŸmuÅŸtu: Ülke için hayati önemi olan Nil’in yıllık taÅŸmalarını düzenlemek, bunun için kanallar açmak zorunluluÄŸu, bu gereksinme, Mısır geometrisini ortaya koyup geliÅŸtirmiÅŸti. Böylece doÄŸan bu geometri, pratiÄŸe baÄŸlı olmaktan hiçbir zaman da kurtulamamıştır. Mısırlılar, buldukları geometri teoremlerine empirik bir yolla varmışlardı; onun içindir ki, örneÄŸin yüzeyleri ölçmede kullanılan formüller, bugünkü geometride olduÄŸu gibi, birtakım axiom ve tanımlara dayanan bir Sistem meydana getirmiyordu; bunlar tek baÅŸlarına, dağınık bir halde idiler, aralarında bir baÄŸlantı yoktu. İşte Yunanlıların bu alanda ulaÅŸtıkları büyük baÅŸarı: Mısırlıların parça parça bilgilerinden bir sistem geliÅŸtirmek, yalnız teknik nitelikte olan bilgilerinden teorik bir bilim yaratmak olmuÅŸtur. Thales, Pythagoras, Eukleides, böyle bir geometriye yol açanların başında yer alırlar. 0 sıralarda DoÄŸu’da çok ilerlemiÅŸ olan baÅŸka bir bilgi kolunda, astronomide de durum böyle: Babillilerin ünlü astronomisi, yıldızlara tapan Babillilerin dinine dayanıyordu, bu dinin ve pratiÄŸin hizmetinde idi. Yıldızlar üzerinde yapılan inceden inceye gözlemler, güneÅŸ ve ay tutulmalarının hesaplanması, hep dini-pratik amaçlar içindi. Burada da Yunanlılar, Babillilerin zengin gözlem gereçlerinden yararlanmışlar, ama sonunda, bu pratiÄŸin emrindeki dağınık gereçlerden Anaximandros’tan Ptolemaios’ a kadar ki çalışmalarıyla gökyüzünün bilimsel bir görünüşünü çizen bir teori kurmuÅŸlardır.

Bütün bunlardan görüyoruz ki: Yunanlılar, doÄŸruya ve bilgiye, doÄŸrunun ve bilginin kendisi için yönelmiÅŸ olan bir bilimin, bir felsefenin ilk yaratıcılarıdır.. öyle bir ÅŸeyi de bilgiye, bilginin kendisi için ulaÅŸmak istemeyi Eski DoÄŸu’nun hiçbir yerinde bulamıyoruz. Eski DoÄŸu kültürü, bilgi ile ya dini bakımdan ya da teknik bakımdan ilgilenir. Mısır ve Babil örneklerinde gör-düğümüz gibi. Yunan felsefesinin köklerini DoÄŸu’da bulmak için uÄŸraÅŸmalar, bir yandan DoÄŸu’nun efsanelik bir bilgeliÄŸi olduÄŸu inancına dayanır; öbür yandan da İlkçaÄŸ sonlarında DoÄŸu ve Yunan bilgeliklerini geniÅŸ bir dini felsefi sinkretizm içinde karıştırıp eritmek eÄŸiliminden ileri gelmiÅŸtir denilebilir.

İlkçaÄŸda filozof tipini de yalnız Yunanistan’da bulabiliyoruz. Bir yandan ha-yatının en yüksek ereÄŸini bilgide bulan, bilmek için yaÅŸayan; öbür yandan, edindiÄŸi bilgileri yaÅŸamasına temel yapmak isteyen filozof denilen bu insan tipi ancak Yunanistan’da var. Bir Thales, bir Protagoras, bir Empedokles, böyle bir insan için tipik örneklerdir. Eski DoÄŸu kültürlerinin hepsinde bulduÄŸu-muz bir kurum, Tanrı ile kul arasında aracılık eden, dolayısıyla gizli, esrarlı birtakım güçlere sahip olduÄŸuna inanılan kapalı rahipler kastı, Yunanistan’da hiçbir zaman olmamıştır. Burada din adamı yerine araÅŸtırıcıyı, düşünürü buluyoruz. Bu düşünür tipi de, büyük bir saygının konusudur. Pythagoras ve baÅŸkalarında gördüğümüz gibi, bu düşünürlerin adı, zaman zaman baÅŸka ulusların peygamberleri, ermiÅŸleri gibi bir efsaneye bürünür. Bu düşünürler, hiç olmazsa baÅŸlangıçta, okul ile akademi arasında bir ÅŸey olan bir çevrenin ağırlık merkezidirler. Burada, öğretmek ve öğrenmek için, birlikte bilimsel çalışmalar yapmak için birleÅŸilmiÅŸtir; bu çevreler, birer bilim derneÄŸi, birer bilim tarikatı gibi bir ÅŸeydirler. Bu dönemin düşünürleri, siyaset alanında da önder rolünü oynarlar. BaÅŸlangıçlarda bulduÄŸumuz bu filozof tipinden sonra, yavaÅŸ yavaÅŸ, bir yandan: hayattan çok kendi düşünce dünyasına çevrilmiÅŸ olan bir bilgin, bir araÅŸtırıcı, bir derleyici tipi - Anaxagoras, Demokritos, en sonra da Aristoteles’de gördüğümüz gibi - öbür yandan da: daha çok hayata yönelmiÅŸ bir pratik filozof, bir yaÅŸama sanatçısı, bir eÄŸitici tipi geliÅŸmiÅŸtir:

Sokrates, bu tipin, bütün İllkçaÄŸ için en büyük örneÄŸi olacaktır. Yunan felsefesinin ancak son döneminde, Batı’nın bilimi ile DoÄŸu’nun dini kültlerinin karşılaÅŸtıkları bu dönemde, daha çok din coÅŸkusu ile dolu, kurtuluÅŸu öğütleyen tipi görüyoruz.

Bu söylenenleri göz önünde tutarsak, yani bugünkü anlamında bilim ve felsefenin beşiğinin eski Yunanistan olduğunu düşünürsek, Yunan felsefesinin büyük önemi kendiliğinden belli olur. Yunan düşüncesi, bilim ve felsefeyi yaratan özelliği ile, sıradan bir tarihi araştırmanın konusu değildir. Avrupa kültürünün, bütün Batı kültür çevresinin kurucu düşüncelerinin, bugüne kadar süregelen başlıca ilkelerinin kaynağı burası olduğu için, üzerinde çok önemle durulmaya değer.

Yalnız pratiğe yarayan bilgileri toplamada, yalnız din gereksemesini besle-yen hayal gücüyle yüklü tasarımlarla yetinmeyen Yunanlılar, temellendirilmiş, bir birlik içinde derlenip toplanmış bilgilere varmaya çalışmışlardır. Onun için Yunan felsefesinin tarihi, ilk planda Batı biliminin doğuşunu görmek, öğrenmek demektir. Ama Yunan felsefesi tarihinden, bir de, tek tek bilimlerin meydana gelişlerinin tarihini öğrenebiliyoruz. Çünkü düşüncenin mitolojiden ve günlük yaşayıştan çözülmesiyle başlayan bilimin, kendi içinde de yavaş yavaş ayrılmalar başlamıştır. Bilgi gereçlerinin birikmesi ve organik olarak bölümlenmesi yüzünden, başlangıçta yalın ve kapalı bir birlik olan bilimden, giderek, tek tek bilimler ayrılıp, az veya çok, kendi başlarına gelişmeye koyulmuşlardır.

Felsefenin eski Yunan’da sözü geçen bu baÅŸlangıçları, onun sonraki, bugüne deÄŸin süren geliÅŸmesi için baÅŸlıca bir ölçü olmuÅŸtur. Yunan felsefesi, elindeki öyle pek geniÅŸ olmayan bilgi gereçlerini bilimsel olarak iÅŸlemek için gerekli kavram kalıplarını araÅŸtırıp bulmuÅŸ, pratik-dini kaygılardan bağımsız kalarak dünya üzerine olabilecek hemen hemen bütün görüşleri ortaya koya-bilmiÅŸtir. Antik düşüncenin özelliÄŸi ile tarihinin öğretici önemi iÅŸte buradadır. Batı kültür çevresinin bugünkü dünya anlayışı da, dilleri de Antik felsefenin varmış olduÄŸu sonuçlarla yüklüdür, bu sonuçlardan yoÄŸurulmuÅŸtur. Yunan felsefesi, Batı kültürü dünya görüşünün, bu görüşe dayanan baÅŸarıların bir ana kaynağıdır.

Yukarıda, Antik felsefe ile Yunan felsefesi deyimlerini, yer yer, eÅŸanlamda kullandık. İlkçağın Yunan ve Roma tarihlerini içine alan dönemine Antik ÇaÄŸ denildiÄŸine göre, Antik felsefenin de Yunan ve Roma felsefelerini kapsaması gerekir. Ama Yunan felsefesi yanında baÅŸlı başına olan bağımsız olan bir Roma felsefesinin sözü olamaz. Çünkü, göreceÄŸiz, Romalılar felsefeye yeni, özgün denebilecek pek bir ÅŸey katamamışlardır; düşünceleri, hemen hemen Yunanlıların çizdiÄŸi yolda yürümüştür. Öbür yandan, İskender’in seferleriyle, Yunan kültürü Akdeniz’in doÄŸusuna, ta Asya’nın içerlerine kadar yayılmıştı. Hellenizm (DoÄŸu Akdeniz çevresinin hellenleÅŸmesi, kültürce YunanlılaÅŸması) denilen bu süreçte, tabii, Yunan felsefesi de DoÄŸu’ya ulaÅŸmış ve böylece DoÄŸu Akdeniz’de, en önemlisi İskenderiye olan yeni bilim merkezlerinin kurulmasına yol açmıştı. Bu dönemin baÅŸlıca düşünürleri, Grekçe yazan DoÄŸululardı. Burada da temel Yunan felsefesidir; ancak, içine, kökleri DoÄŸu’da olan birçok düşüncenin karıştığı bir Yunan felsefesi.

Yunanlıların siyasi tarihinde üç dönem vardır. Bunlara paralel olarak Yunan kültür tarihinde de üç dönem ayırabiliriz: Siyasi hayatlarının ilk döneminde Yunanlılar, ayrı boylar, bağımsız ÅŸehirler halinde, aralarında sıkı politik bir baÄŸlılık olmadan yaÅŸamışlardır. Bu ilk dönemde, düşünce hayatı da felsefe de, birbirinden oldukça bağımsız olan ayrı ayrı merkezlerde geliÅŸmiÅŸtir. Buralarda aynı zamanda siyasi bir rol de oynayan düşünürler sivrilip bir felsefe geleneÄŸinin ilk temellerini kurmuÅŸlardır. Bu dönemin sonlarına doÄŸru gezici birtakım öğretmenlerin ortaya çıktıklarını, felsefe bilgilerini ÅŸehirden ÅŸehire taşıdıklarını görüyoruz. Pers savaÅŸlarının kazanılması Yunanistan’ın siyasi hayatında ikinci dönemi açmıştır. Bu dönemde Yunanlılar aralarında az-çok siyasi bir birliÄŸe ulaÅŸtıkları gibi kültür bakımından da bir birliÄŸe varmışlardır. Atina’nın bulun-duÄŸu Attika bölgesinin Yunan kültür hayatında önder duruma geçmesi bu dönemde olmuÅŸtur. Bu arada Atina’da meydana gelen iki büyük felsefe sistemi Platon felsefesiyle Aristoteles felsefesi, kendilerinden sonraki zamana, ta günümüze deÄŸin, yön verici bir etkide bulunmuÅŸlardır; öyle ki, bu etki olmaksızın Batı düşüncesini tasavvur etmeye imkan yoktur. Aristoteles, İskender’in öğret-meni idi. İskender’in seferleriyle de Yunan siyasi hayatının üçüncü dönemi baÅŸlamış (Hellenistik dönem), bu arada Yunan düşünce hayatı yeni merkezler kazanmış, bunların karşısında Atina, yavaÅŸ yavaÅŸ önemini yitirmiÅŸtir.

Dışarıdan bakıldığında, Yunan felsefesi böyle bir gelişme geçirmiştir. Bu felsefenin ele alıp işlediği konular bakımından gelişmesini görmek istersek, şunu buluruz:

1.

İlk döneminde Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş olan bir doğa felsefesidir.

2.

Bundan sonra insana karşı uyanan ilgi klasik dönemin geniş sistemlerine yol açmıştır. Bu sistemlerde Tanrı, insan ve doğa, bir düşünce bağlantısı içinde kavranmak istenmiştir.

3.

Aristoteles’in kendi felsefesiyle okulunda geliÅŸen ve biriken çok zengin bilgi kadrosu, tek tek bilimlerin bağımsızlığına her bilgi kolu üzerinde ayrıca çalışmalara yol açmıştır. Bundan sonra, her ÅŸeyi, bütün konuları içine almak isteyen bir sistem yerine: aralarında gittikçe ayrımlaÅŸan bilimlerin bir karmaÅŸası geçmiÅŸtir. Felsefe kendini bu baÄŸlantıdan ayırmış, onun payına dünya ve hayat görüşleriyle ilgili genel sorunlarla uÄŸraÅŸmak düşmüştür. Aristoteles’ten sonraki felsefe, her ÅŸeyden önce, doÄŸru yaÅŸayışı gösterecek, gönülleri doyuran bir dünya görüşüne ulaÅŸtıracak yolu arayan bir öğretidir. Bu özelliÄŸi ile de, az veya çok pratik bir felsefe, aydınlar için de dinin yerine geçen bir felsefe olmuÅŸtur. Bu geliÅŸme, Antik felsefenin son dönemine bir geçittir.

4.

Bu son döneminde Antik felsefeye gittikçe daha çok dini öğeler karışmıştır. Bunların arasında DoÄŸu’dan gelenleri de vardır: Bu arada Hint ve Mısır dinlerinin birtakım görüşleri, bazı Antik düşünürlere özlenilen örnekler gibi görünmüştür. En sonunda, yığınların din gereksemesini daha iyi karşılayan Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla bu dönem de kapanmış, böylece Antik felsefe de sona ermiÅŸtir.

Antik felsefeyi öğrendiğimiz başlıca kaynaklara da bir göz atalım:

1.

İlk Yunan fllozoflarının yapıtları ancak fragmentler (parçalar) halinde kalmıştır. Bunları da, sonraları yaşamış olan yazarların yapıtlarında alıntılar (citationlar) olarak buluyoruz.

2.

Platon ile Aristoteles’in en önemli yapıtları elimizde bulunmaktadır.

3.

Eski Stoacılar, Epikurosçular ile Septiklerden de yine ancak birtakım fragmentler kalmıştır.

Daha sonraki dönemden elimizde bulunanlar ÅŸunlardır: Roma Stoa’sından Seneca, Epiktetos, Marcus Aurelius ile Cicero’nun; Septiklerden Sextos Empirikos ile İskenderiyeli Philon’un yapıtları; Yeni pythagorasçı literatürden kalıntılar; Plotinos’un Ennead’ları; Yeniplatoncuların bazı yapıtları - özellikle Proklos’un - Yeni platoncuların ve baÅŸkalarının Platon ile Aristoteles’in yapıt-ları üzerindeki yorumları (kommentarlar).

Bu orijinal yapıtlar yanında İlkçaÄŸ’da bir de felsefe tarihleri var. Bu konuda ilk denemeyi Aristoteles’in yaptığını görüyoruz: Aristoteles, kendisinden önceki fılozofların görüşlerinden, sırası geldikçe, uzun uzun söz açar. :-):-):-):-)fizik’inin başında, kendisinden önceki felsefenin tarihine toplu bir bakış var ki, Sobates’ten önceki filozofları bilmek bakımından büyük bir önem taşır. Aristoteles’in öğrencilerinden Theophratos da, eski filozofların görüşlerini anlatan bir felsefe tarihi yazmış yalnız bunun, yazık ki, ancak küçük bir kısmı günümüze kadar ulaÅŸmıştır. Theophrastos, doxograflar literatürü denilen türü baÅŸlatmış-tır. Doxograflar, fllozofların problemler bakımından görüşlerini anlatırlar.

Doxografların yanında, bir de, felsefenin tarihini, fılozofların yaÅŸamları bakımından anlatan biografların yapıtları var. Bunlardan kalanlardan en önemlisi, en ünlüsü, İ.Ö. 220 sıralarında yaÅŸamış olan Diogenes Laertios’un kitabıdır. Bu yapıt, bir çeÅŸit derlemedir, çeÅŸitli kaynaklardan derlenmiÅŸ, kaynakların eskiliÄŸi deÄŸiÅŸmektedir.

Felsefe, varolanlar üzerinde bilinçli, planlı bir düşünmeden doÄŸmuÅŸtur. Öteden beri cevapları yalnız dinden, mythostan edinilen birtakım sorunlar, bir zaman gelip de eleÅŸtiren bir düşünmenin ve gözlemenin konusu yapılınca, felsefe tarihi de baÅŸlamıştır. Bu soruların başında da: Varolanların kökeni, dolayısıyla evrenin (kosmos’un) meydana geliÅŸiyle insanın bu dünyadaki yeri ve ödevinin ne olduÄŸu soruları gelir.

Bilimsel-felsefi görüşün dini görüşten ayrılıp doÄŸması, tabii, birdenbire, hiç geçitsiz olmamıştır. Nitekim bir yandan Yunan doÄŸa filozoflarının ilk düşünme denemelerine birçok mitolojik öğenin karıştığını görüyoruz; öbür yandan da, en eski filozofların "doÄŸa üzerine" adını taşıyan yapıtlarıyla mythoslar ve Tanrı masalları arasında bir ara basamağı buluyoruz: Bu ara basamak da eski ozanların theogonia’ları (Tanrıların doÄŸuÅŸu) ile kosmogonia’larıdır (Evrenin doÄŸuÅŸu). Bunlarda tanrıların, yarı tanrıların, insanların meydana geliÅŸi üzerine birçok ÅŸeyler anlatır. Aristoteles, :-):-):-):-)fizik’inin birinci kitabında, ilk felsefe tarihi denemelerinden biri olan bu taslakta, bu "En eskilerin", yani eski ozanların, bu konular üzerinde eski filozoflardan daha önce düşünmüş olduklarını, yalnız, bilimsel olarak deÄŸil de, dine baÄŸlı kalarak düşündüklerini söyler.

"En eskiler"in tipik örneÄŸi olarak Hesiodos’u alabiliriz. Hesiodos’un Theogonia adlı yapıtının başında Khaos kavramı yer alır. Bu da, felsefi düşüncenin uyanmaya baÅŸladığını gösteren ilk belirtidir. Hesiodos’a göre, baÅŸlangıçta Khaos vardı. Khaos, türevi bakımından, "esneyen boÅŸluk" demektir. Bu da bize, hiçliÄŸi, boÅŸ uzayı, zamanı, sonra kendisinden bütün varolanların oluÅŸacağı o düzensiz, karmakarışık yığını düşündürüyor. Bu, varolanlardan önce gelmiÅŸ olan ve varolanların kendisinden doÄŸmuÅŸ oldukları hiçliÄŸi, kavram olarak belirlemek için yapılmış olan ilk denemedir. Bu denemede, salt düşünce ile bir ÅŸey saptanmak isteniyor; burada mythostan bir ayrılma, iÅŸin içine tanrıları vb. karıştırmama eÄŸilimi var; Hesiodos, burada inançlarını bir yana bırakmak, gelenek-görenekten edindiklerine dayanmamak istiyor. Hesiodos, Khaos’un yanına iki güç, iki ilke daha koyuyor:

1.

Gaia: Geniş göğüslü yer, doğurucu ilke,

2.

Eros: DoÄŸurtucu erkek ilke. Bu iki güç de, kiÅŸiliÄŸi olan, insanımsı birer varlık ile kiÅŸi olmayan, salt kavram arasında bulunan ÅŸeylerdir. İşte, bu üçünden - Khaos, Gala ve Eros’tan - sonra tanrılar ve nesnelerin çokluÄŸu meydana gelmiÅŸtir: Khaos, kendisinden Erebos - karanlığı, geceyi - ile Aitheros’u - aydınlığı, gündüzü - ortaya çıkarmıştır; Gaia da baÄŸrından göğü, denizleri ve daÄŸları yaratmıştır; gök ile yer de, tanrılar soyunu meydana getiren çifttir.

Sözü geçen dönemde "Kosmos (evren), nereden gelip nasıl oluÅŸmuÅŸtur?" sorusu yanında, üzerinde durulup düşünülen ikinci ana soru "İnsanın bu dünyadaki yeri ve ödevi nedir? DoÄŸru olan yaÅŸayış hangisidir?" sorusudur. BaÅŸka bir deyiÅŸle: Kosmogonia üzerindeki düşünceler yanında, bir de etik üzerinde düşünüldüğünü görüyoruz. Bu düşüncelere de, ilkin, Yedi Bilge’nin özdeyiÅŸlerinde, öğütlerinde rastlıyoruz. Yedi Bilge’nin kalan sözlerinden bir iki örnek: Atmak Solon: "İşin sonunu düşün"; Korinthoslu Periandros: "Öfkeni yen"; Lesboslu Pittakos: "Hiçbir ÅŸeyde aşırı olma". Bunlar, görülüyor ki, doÄŸru, akıllıca yaÅŸamak için birtakım öğütler. Öbür yandan Yedi Bilge’nin düşüncelerinde tanrılar da ahlaki güçler ve hak ile kanunun koruyucuları olarak belirtilir. Ama bu arada eski mythoslar da yinelenir: Tanrılar pek çok insana benzetilir. Yedi Bilge de, Kosmogonia ozanları gibi, bir geçit döneminin tipleridir. Onlarda olduÄŸu gibi bunlarda da, mitolojik fantezi ile bilimsel-bilinçli düşünce yanyana bulunup birbirine karışırlar.

Theogonia-kosmogonia ozanlarının anlattıkları ile Yedi Bilge’nin özdeyiÅŸleri felsefi düşünceye bir hazırlıktır. Ama bundan sonra bilimsel düşünce boyuna dini-mitolojik öğelerden sıyrılacak, gittikçe kendi arınmış biçimine yaklaÅŸacaktır.

Bugünkü Anlamıyla Felsefe Nerede ve Nasıl Başladı?

Felsefeye ve düşünce tarihine iliÅŸkin bugünkü bilgilerimiz, felsefenin eski Yunanistan’da baÅŸlamış olduÄŸunu söylememizi gerektiriyor. Gerçekten de, felsefenin cevap vermeye çalıştığı <çevrenin kaynağı ve temeli nedir?>, gibi sorulara, akla dayanarak karşılık bulmaya çalışan ilk düşünürlere. eski Yunanistan’da rastlıyoruz. Bt: düşünürler, mitosların (efsanelerin) ve dinlerin bu çeÅŸit sorulara verdikleri cevaplarla yetinmemiÅŸler; akla ve kavramlara dayanan felsefesel-bilimsel karşılıklar bulmaya çalışmışlardı. ister Çin’den, Hint’ten, Önasya’dan, ister Yunanistan’dan kaynaklanmış olsunlar, mitoslar, bu çeÅŸit sorulara cevap verirken dinsel düşüncenin kendine özgü özelliklerinden kurtulamıyorlardı. Mi-toslarda ele alınan en genel sorulara (örneÄŸin. sorusu) verilen karşılıklar inanca dayanıyor; inanç üzerinde temelleniyordu. BaÅŸka bir deyiÅŸle, mitoslarda, akla dayanan özgür düşüncenin iÅŸleyiÅŸi görülmüyordu. Üstelik mitoslarda, kavramlar deÄŸil imgeler (imailar) ağır basıyordu. Yani sundukları açıklamaların temelinde, kavramlar (genel ve soyut düşünceler) deÄŸil, somut varlıklar ve bunların insan zihnindeki yansıları (tasarımları) yer alıyordu. Demek ki mitoslar, insan gibi tasarladıkları (insan suretinde ve kiÅŸi olarak kavradıkları) bazı güçleri, yani çeÅŸitli tanrıları iÅŸin içine sokarak, evrenin ve insanoÄŸlunun Orta’ya çıkışını açıklamaya çalışıyorlardı. Evrenin kaynağında (kökünde) diye sormuyorlardı; diye soruyorlardı. Mitoslar, evreni ve tüm doÄŸa olaylarını, kiÅŸi olarak tasarlanan ve inanç konusu akın güçlerle açıklama çabasından baÅŸka ÅŸey deÄŸildi.

Örneğin Türk mitolojisi, evrenin yaradılışını şöyle açıklıyordu:

"Daha gök ve yer yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti. Ne toprak, ne güneş, ne de ay vardı. Bütün tanrıların en büyüğü; her varlığın başlangıcı ve insanoğlunun atası Tanrı Kara-Han, önce kendisine benzer bir mahluk yarattı ve ismine Kişi dedi. Kara - Han ve Kişi, iki siyah kaz gibi rahatça, su üzerinde uçuşuyorlardı. Fakat Kişi bu mesut sükunetten memnun değildi. O, Kara-Handan daha yükseğe uymak istiyordu."

İşte felsefe, Türkistan’da, Çin’de, Hint’te, Mısır’da. eski Yunanistan’da ve baÅŸka birçok yerde örneklerine bol bol rastladığımız, imgeye dayanan bu mitosçu düşüncenin eleÅŸtirilmesinden ve imgelerin ya da tasarımların yerine, inanca deÄŸil, akla dayanan felsefesel-bilimsel kavramların ve açıklamaların kanmaya çalışılmasından doÄŸmuÅŸtur. Demek ki felsefe, dinlere kaynaklık etmiÅŸ olan ve özü bakımından dinden farklı almayan mitosların aşılmasıyla; evrenin kaynağı ve insan yaÅŸamının anlamı gibi en genel sorunlara, dinsel düşüncenin etkisinden sıyrılarak kavramlarla ve akıl yürütmeyle cevap verme çabasıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Bu türden ilk cevaplara ise, yukarda belirttiÄŸimiz gibi eski Yunanistan’da rastlıyoruz.

Eski Yunan’dan Önce Felsefesel ve Bilimsel Düşünce Kesinlikle Yok Muydu?

Eski Çin, Hint ve Iran dinlerinde ve mitoslarında, hem daÄŸa hem de insan yaÅŸamı konusunda derin felsefesel düşünceler bulunduÄŸu bir gerçektir. Hatta Çin ve İran dinlerinde, varlıkları ve olayları karşıtlıklarla ve birbiriyle çatışan gerçeklerle açıklama eÄŸilimi de görülüyor. Yani eski DoÄŸu düşüncesinde, diyalektik görüşe benzer ilkel bir düşünüşe rastlandığı bile söylenebilir. Her ne olursa olsun, bura-da dikkatimizi çeken nokta, felsefesel düşünceye oranla din düşünce-sinin ağır basmasıdır. BaÅŸka bir deyiÅŸle, eski DoÄŸu düşüncesinde felsefe, dinden tamamen sıyrılarak bağımsızlığını elde edememiÅŸ ve kendini yalnızca akla ve mantığa dayanan özgür bir araÅŸtırma olarak ortaya koyamamıştır. Oysa eski Yunan düşünürleri, bazı felsefesel düşünceleri olduÄŸu gibi bazı bilgileri de DoÄŸudan ya da baÅŸka yerden aldıkları halde, bambaÅŸka bir biçimde iÅŸlemiÅŸ, geliÅŸtirmiÅŸ ve düzenlemiÅŸlerdi. ÖrneÄŸin eski Mısır’da geometri, Nil Irmağının belli zamanlarda doÄŸurduÄŸu taÅŸkınları önlemek ve bu amaçla kanallar açmak zorunluÄŸundan doÄŸmuÅŸtu. Yani, pratik bir amacı göz önünde tutuyordu. Ve bu pratik amaçlardan hiçbir zaman sıyrılamamış, bağımsız ve dedi toplu yani sistemli bir bilgi haline gelememiÅŸti: bölük pörçük kalmıştı. Oysa Yunan düşünürleri ve özellikle Eukleides, yalnızca teknik’ ve pratik özellik taşıyan bu bilgileri, sistemli ve kuramsal (teorik) bir bilim (geometri bilimi) durumuna getirmeyi baÅŸardılar. Aynı ÅŸeyi, Babil’lilerin dinsel amaçları gözetmekten doÄŸan astronomileri için de söyleyebiliriz. Bu bilgi dalı da, eski Yunan düşünürlerinin ve bilginlerinin elinde, derli toplu, düzenli ve yalnızca pratik amaçlara deÄŸil kuramsal amaçlara da yönelen, yani bilmek için bilmek isteÄŸine cevap veren bir bilim durumuna geldi. Yunan düşünürleri. din ve mitoslarda. dağınık ve birbiriyle ilintisiz durumda bulunan; imgelerle ya da simgelerle (sembollerle) dile getirilmiÅŸ alan felsefesel düşünceleri de, mantıksal ilintilerle birbirine baÄŸlanmış. amacını kendi içinde taşıyan bağımsız ve kurumsal bir bilgi durumuna getirmeye çalıştılar. Felsefeyi, yalnızca dine ya da pratik amaçlara yararlı bir çaba olarak deÄŸil, doÄŸruluÄŸu (hakikati) salt doÄŸruluk olduÄŸu için arayıp bulmaya çalışan bir çaba alarak benimsediler. Bundan ötürü "bilgi ve bilgelik sever" düşünür tipine, yani bilimsel açıklamalar yapmaya çalışan özgür düşünceli filozofa da ilk olarak eski Yunanistan’da rastlıyoruz.

Felsefe Eski Yunanistan’da BaÅŸlamış

Salı, 06 Kasım 2007

Yunan coğrafyası antik dünyanın elverişli bir bölgesindeydi. Biliyorsunuz Eski Yunanlılar denizci ve tüccar bir topluluktu. Mısır ile Mezopotamya ve Doğu Akdeniz kıyıları ile ticari ilişkiler içindeydiler. Anadolu ve İtalya da koloniler kurmuşlardı.

Kent devletçikleri halinde yaşıyorlardı ve o günün dünyasına açıktılar. Belki bugünkü futbol kulüpleri temelinde gördüğümüz rekabet, o zaman "benim filozofum daha iyi" biçiminde kent devletçikleri arasında da vardı.

Düşüncelerini birbirlerine aktarabilecekleri bir yazı geliştirmişlerdi. Biliyorsunuz bu yazı Fenike alfabesinden geliştirilmişti. Ancak daha kullanışlıydı. Sesli harfleri içeriyordu.

Ortaçağ Batı Felsefesi

Salı, 06 Kasım 2007

Ortaçağ Batı Felsefesine genel bir bakış yapabilir miyiz?

Ortaçağ Felsefesine Skolastik düşünce egemen oldu.

Skolastik düşünce; inanç ile bilgiyi uzlaştırmaktır diyebiliriz.

Hıristiyan Dininin , Yunan felsefesi ile karşılaÅŸması bir uzlaÅŸmayı da beraberinde getirdi. Böylece Hıristiyan dini çerçevesinde daha önce de deÄŸindiÄŸimiz “Patristik Felsefe” geliÅŸti.

Neydi Patristik Felsefe?

Patristik Felsefe Yeni Platonculuktan yararlanarak Hıristiyanlık öğretisini temellendirme yaklaşımıydı.

İlkçağ Felsefesi ile ortaçağ arasında bir nevi köprü oluşturan bir düşünceydi.

Bu düşünceler daha sonraki dönem Hıristiyan Düşünürlere kaynaklık etti.

Patristik Felsefenin en önemli iki temsilcisi; İskenderiyeli Klement ve Origen idi.

Daha sonra St. Augustinus etkili oldu. O, ortaçağ batı felsefesinin temellerini attı.

Ortaçağ çok uzun bir dönemi kapsıyor. Felsefi düşünceyi nasıl konumlandıralım?

Doğru. Söz konusu olan, V. yy. dan başlayıp XV.yy. a kadar devam eden uzun bir süre.

Felsefe tarihçileri, ki bu derslerde onlardan alıntılar yapıyoruz, Ortaçağ Skolastik felsefesini;

Platonik(529-1200) ve

Aristotelesçi(1200-1453) dönemler olarak ayırıyorlar.

Her iki dönemde de 2 temel sorun tartışıldı,

-Nesnel olgusallıklar olarak evrensellikler sorunu. Ya da “Tümeller” sorunu.

-Tanrının varoluşunun mantıksal tanıtları sorunu.

Sanatta Aydınlanma

Salı, 06 Kasım 2007

Sanat, insanın üretim ilişkileri temelinde toplumsallaşmasının yarattığı bütün kurumlar gibi, hayatın maddi üretiminden bağımsız olarak belirlenmez. Ancak bu kurumlar, basitçe, üretim ilişkilerinin bir sonucu değil; hayatın maddi üretiminin belirlenimiyle ortaya çıkan birer üründür.

Sanat, bilim ve felsefe ile birlikte hayatı anlamanın, anlamlandırmanın ve ilerletmenin bir aracıdır. Sanat, bilim ve felsefe gibi gelişmek için özgür ortam arar ve özgürleştiricidir.

ROMAN SANATI

6. yüzyılda, Barbarlar, yıktıkları imparatorluğun topraklarına yerleşmiş bulunuyorlardı. Bu yüzyıldan 11. yüzyıla kadar olgun bir mimarlık anlayışına bir türlü ulaşamadılar. 11. yüzyıldan itibaren, gelişen toplumların şehirleşme ihtiyacının da etkisiyle mimarlık sanatında önemli gelişmeler yaşandı. Salt ihtiyaca yönelik eğreti yapılar yerini, ihtiyacın estetik beğenilerle bütünleştiği eserlere bıraktı. Bu aslında göçebeliğin kuralsız sınırsızlığından, yerleşik hayatın tanımlı ve düzenli uygarlaşmasına geçişin bir ürünüydü.

Roman sanatı da bir bütün olarak bu düzen kavramının üzerinde yükselir. Roman sanatıyla beraber kabartma sanatı gelişmiş, heykel sanatı da hem mimari hem de dekoratif bir rol kazanmıştır.

Roman sanatı kendinden önceki çağların birikimiyle, kendinden sonraki dönemler arasında bir köprü işleri görmüştür. Aradaki beş yüz yıllık durağan dönemden sonra, çılgınca bir yaratma isteğiyle geçmişin derinliklerine uzanmış; bir yücelik ve uyum anlayışıyla çoktanrılı dönemin efsanelerini, Hristiyan öykülerini, Antikçağ kalıntılarını, Barbar süslemelerini, Bizans, Sasani, Asur ve Sümer formlarını bir potada eritmiş ve kendi döneminin dilini yaratmıştı.

Roman sanatının bir diÄŸer ayırdedici özelliÄŸi de, insana yönelmesidir. Elbette ki bu, hümanizmdeki, Rönesans’taki ve sonraları toplumcu gerçekçilikteki gibi bir insana yönelme deÄŸildir. Roman sanatında, Bizans sanatındaki dinsellikten bir uzaklaÅŸma vardır sadece. Yine ençok dinsel yapılar inÅŸa edilmektedir. Ancak donuk bakışlı ve kalıplaÅŸmış insan heykellerinin yerini doÄŸayı çözümlemeye yönelik bir anlayışın alması, zengin süslemeler, abartılı hayvan motifleri, ölçüsüz bir hayalgücü hep sonraki dönemlerin önünü açıcı nitelikte olmuÅŸtur. Belki de insanlığın geliÅŸimini bu hayalgücünde ve bunun olgunlaÅŸmasıyla beliren düşüncede aramak gerekiyor…

Roman sanatı onbirinci yüzyılın ilk çeyreÄŸinde Fransa’da ortaya çıktı. 12. yüzyıl boyunca olgun mimari eserlerini vermeye baÅŸladı ve Gotik üslûbun egemen olmaya baÅŸlamasıyla yavaÅŸ yavaÅŸ ortadan kalktı.

Roman sanatı mimarî alanda, Roma ve Bizans’ın anıtsal yapılarını AntikçaÄŸ’ın dekorasyon üslûbuyla birleÅŸtirmiÅŸtir. Roma’nın ve Bizans’ın salt süsleme amaçlı heykelleri, Barbarların yapı açısından iÅŸlevsiz motifleriyle birleÅŸtirilerek ve DoÄŸ’nun doÄŸa tasvirlerinden esinlenilerek bir yapı içinde kullanılıyordu.

Bu dönemde feodalizmin parçalayıcı özelliği sanat alanını da etkilemişti. Roman sanatının içinde Norman okulu, Bourgogne okulu, Provence okulu gibi okullar vardı. Bunların hepsi hep aynı uyum temelinde birbirinden farklı anlayışlar geliştirdi ve aslında bir bütünün parçalarını oluşturdu.

Kısaca Roman sanatı, bir silkinme döneminin yaratıcılıklarını ve zaaflarını içinde barındırarak, kendinden önceki birikimi yeniden yorumladı ve sonrasına aktardı.

GOTİK SANATI

Gotik sanatı, Roman sanatının sunduÄŸu hayalgücü ve birikim üzerinde yükselmiÅŸtir. Bu sanattaki yapı ve düzen, dekorasyon, esin ve plastik anlayış tam anlamıyla yeni, "el deÄŸmemiÅŸ"tir. Roma Yunan’dan yararlanmış; Bizans Roma’dan ve DoÄŸu’dan kaynaklanmış, Roman sanatı DoÄŸu’nun, Bizans’ın, Barbarların ve AntikçaÄŸ’ın melez ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Rönesans ve modern sanatlar da mimarlık ve süsleme öğelerini AntikçaÄŸ’dan almıştı. Gotik sanatı ise Roman sanatının geliÅŸimini köstekleyen köhneleÅŸmiÅŸ formların kısıtlamalarını bir yana atarak doÄŸadan yola çıktı. Gotik sanatı Roman sanatının sunduÄŸu birikimden ve bakış açısından yararlanmasına karşın, Roman sanatının reddiyesi üzerinden kendini yaratmıştır. Gotik sanatçı da bu yaratıcı itkiyle her ÅŸeyi yeni baÅŸtan ele alma cesaretini gösterebilmiÅŸtir. Aydınlanmanın tohumları yavaÅŸ yavaÅŸ topraÄŸa düşmektedir.

Rönesans döneminde İtalyanlar, OrtaçaÄŸ sanatını aÅŸağılamak üzere "tedesco" diyorlar. Bunun Fransızcası "gotik". Gotik sanatı 12. yüzyılın ilk çeyreÄŸinde Fransa’da ortaya çıktı, 13. yüzyılda olgunluk aÅŸamasına ulaÅŸtı. Bundan sonra İngiltere’de hızlı bir geliÅŸim gösterdi ve 13.-14. yüzyıllarda tüm Avrupa’da yayıldı. Rönesans’ın doÄŸuÅŸuyla beraber gerilemeye baÅŸladı ve giderek ortadan kayboldu.

Bu dönemde eski Galya bir krallık iktidarı altında merkezi ve güçlü bir devlet olmaya baÅŸlamıştı. Paris Üniversitesi’nde ders veren Aziz Thomas, dinsel dogma ve politik düşünce ile beraber inancın dünyevîleÅŸmesini temsil ediyordu. Tüm bir toplumun ortak çabasının ürünü olan katedraller, somut olaylar dünyasının ve düşünce alanını egemenlik altına alan düzenin anıtsal ifadesiydi. Düşünce manastırdan üniversiteye, sanatsal giriÅŸimler baÅŸrahiplerden piskoposlara geçiyordu.

Roman sanatının kasvetli şatoları, Gotik dönemde saraylara dönüştürüldü. 15. yüzyılda ekonomik alanda öne çıkarak yeni bir sınıf oluşturan burjuvazinin gereksinimleri doğrultusunda, kent konutları olan konaklar ve villalar yapıldı. Gotik dönem, köprü, hastane, manastır, belediye binaları, adalet binaları, çarşılar gibi çeşitli yapılar ortaya koyarak gelişmiş bir toplumun büyük mimarlık gereksinimlerine cevap verdi. Politik iktidarın niteliğine uygun olarak Gotik sanat da merkezlerde yoğunlaştı, taşraya ancak örnek olabildi.

Gotik dönem insana yönelme konusunda bir adım daha attı. İnsana doğru atılan her adım, dinden biraz daha uzaklaşmak anlamına geliyordu ve insana ulaşmanın o dönemde dinden uzaklaşmaktan başka da yolu yoktu. Gerçekten de din, dogmalarını, ancak aklı reddederek kabul ettirebiliyordu. Aklı reddetmek ise insanı reddetmekti.

12. yüzyılda teolojik bir kavram olan Meryem, 13. yüzyılda çocuÄŸunu seven ÅŸefkatli bir ana haline gelmiÅŸtir. Roman yapılarının yüksek kapı alındıklarındaki çatık kaÅŸlı İsa, Gotik yapılarda kemer payandalarına inmiÅŸ bir figür olarak inananları dinsel bir gülüşle selamlamaktadır. Bu dönemde tanrı da en yüce yargılayıcı olmaktan çıkarak insanlaÅŸmıştır. Gotik dönemdeki süslemecilik Bizans’taki simgeciliÄŸe karşılık ansiklopedik bir nitelik kazanmıştı. ÖrneÄŸin Chartres Katedralindeki 8000 kabartma ve resim skolastik felsefeyi anlatıyordu.

Gotik sanatı, mantığı ve matematiği mimariye uygulayarak yapıları yükseltmenin yöntemini buldu. Yüzünü doğaya çevirerek akla yöneldi. Akla yönelmesinin bir sonucu olarak gotik sanatta bir sistem değil bir dünya yaratma vurgusu vardır. Nitekim katedral, birçok imgenin ve varlığın yaşama zemini bulduğu başlıbaşına bir dünyadır.

Bu dünya yaratma kurgusu, tamamlayıcı unsurlar olarak felsefe ve bilimin de önünü açmıştır. Bu akıl yürütmeyi ileride Descartes’ta göreceÄŸiz.

Birbirlerini besleyerek ayrı kanallardan beslenen sanat, felsefe ve bilim gelişen ve karmaşıklaşan koşullara yanıt üreterek, yaşanabilir bir dünya kurgusunun esas bileşenleri olma niteliğini bugün de sürdürmektedir.

13. ve 14. YÜZYILDA İTALYA

13. ve 14. yüzyıl İtalyası’nda sanat her yönüyle Gotik Sanatından ayrılır. Mimarî alanda İtalya Gotik sanatına en fazla direnç gösteren ülke olmuÅŸtu. Gotik üsluba karşılık, Roman üslûbundan önemli etkiler taşıyan ama son tahlilde kendine has bir uslûp geliÅŸtirmiÅŸti. Gotik sanatını ülkeye sanatını ülkeye sokan tarikatlar dahi sonuçta bu üsluba uyum saÄŸlamışlardı.

Bu dönemde dikkatimizi edebiyat sahasında özellikle üç isim çeker: Dante, Petrarca, Boccacio.

Dante (1265-1321) İlahî Komedya’sı (Divina Commedia) hiç kuÅŸkusuz Rönesans’ın kapılarını aralamıştır. Karşılıksız aÅŸkı Beatrice için yazılan bu destan hem aÅŸkı ve insanı, hem geçmiÅŸi, hem kendi güncelliÄŸini anlatıyor ve geleceÄŸe uzanan bir sentez oluÅŸturuyordu.

Eser İtalyanca yazılmıştır. Dönemin egemenleri halk dili olan İtalyancayı aÅŸağılıyor, Latinceyi kullanıyordu. Dante böylece yüzünü topluma dönmüş ve geleceÄŸi kendi toplumuyla beraber kurgulamıştır. O dönemde İtalya’da siyasi birlik yoktu. Her ÅŸehir bağımsız görünse de aslında Kilise’ye baÄŸlıydı. Floransalı Dante de Kilise’ye bağımlı olmayı savunan Karalara karşı, bağımsızlıkçı Beyazlar’dan yana saf tutmuÅŸtu. Bu uÄŸurda sürgüne gönderildi ve düşüncelerinden taviz vermediÄŸi için bir daha ÅŸehrine dönemedi.

Dante’nin kendi toplumuna ne ölçüde mal olduÄŸunu en iyi, eserinin adının hikayesi anlatır. Aslında Dante eserine Komedya adını vermiÅŸti. Klasik edebiyatta kötü baÅŸlayıp mutlu sonlanan eserlere bu isim verilir. Komedya da cehennemle baÅŸlayıp cennetle bitiyor. Dante öldükten sonra eseri Krallar tarafından gizlenmeye, yokedilmeye çalışıldı. Halk da eseri sahiplenmesinin bir ifadesi olarak kutsadı ve esere bundan sonra "İlahî" adı eklendi.(1)

Petrarca’nın (1304-1374) da Lora’nın aÅŸkıyla yazdığı lirik ÅŸiirler kendinden sonraki dönemleri büyük ölçüde etkilemiÅŸtir. Onun gerçekçi ve bir o kadar da içli ÅŸiirlerinin en önemli etkileri 16. yüzyılda Fransız ÅŸairleri Ronsard ve Lamartine’de görülmektedir. İleride Ronsard’da göreceÄŸimiz "sone" tarzı, Petrarca’nın İtalyan halk edebiyatı kaynaklarına inerek bulduÄŸu ve kullandığı bir tarzdır. Petrarca da Dante’nin izinde giderek, İtalyanca yazmıştır.

Boccacio (1313-1373) üç büyük Toskanalının sonuncusudur. Tarihin traji-komedisi, onun da karşılıksız bir aşkı var: Napoli kralının kızı Marya.

Boccacio’nun en büyük eseri Decameron’dur (deka: on, emera: gün). Kitapta yüz hikaye vardır. Bu kitapla Boccacio İtalyan nesrinin babası olmuÅŸtur.

Dante destanda, Petrarca ÅŸiirde, Boccacio da nesirde sanatlarının doruÄŸuna ulaşırken, aynı zamanda Rönesans’a giden yolu da açmış oluyorlardı. Onun için bu döneme birinci İtalyan rönesansı demek yanlış olmuyor.

Onlara ilham veren üç "vefasız" sevgiliyi, Beatrice, Lora ve Marya’yı insana yöneliÅŸin "perileri" saymak abartılı mı olacak; yoksa üç müzmin Toskanalıya yapılacak bir haksızlık mı?

15. YÜZYIL: HÜMANİSTLER

Dante’nin, Petrarca’nın, Boccacio’nun açtığı yoldan ilerleyenler, klasik kaynaklara ulaÅŸtılar. Zaten eski eserleri bilenlere "hümanist" deniyordu.

Bu dönem kaynakların incelenmesi ve tercümeleriyle geçti. Ancak hümanistlerle beraber aydınlık gökten değil yerden beklenmeye başlandı.

15. ve 16. YÜZYIL: RÖNESANS

Gotik sanatı 15. yüzyılda İtalya’da geliÅŸen Rönesans uslûbuyla çatışmaya girdi. 13. yüzyılın ikinci yarısında iyice belirginleÅŸen İtalyan Rönesansı, 14. yüzyılda Gotik sanat istilası tarafından engellenmiÅŸti. Bu dönemde Fransa’nın Yüz Yıl SavaÅŸları yüzünden zayıf düşmesinin de etkisiyle iki merkez öne çıktı: İtalya ve Flandre.

İtalyan Rönesansı klasik geleneğin canlandırılmasına dayanıyordu. Bunun için antik kaynakların incelenmesi gerekiyordu. Böylece edebiyat, bilim, felsefe alanında uyanışlar başladı. Dünyaya farklı gözlerle bakanlar şaşkına dönüyorlardı. Sis perdesi dağılmaya başlamış, akıl öne çıkmıştı. Dünya artık soyut imgeler bütünü olarak değil, somut bir bilgi nesnesi olarak algılanacaktı. Dünyayı somut olarak algılayanlar, bilgiye ulaşmak için bilime ihtiyaç duyacaklardı.

İtalya bu dönemde parçalı bir durumdaydı. Zaten Rönesans da doÄŸuÅŸunu bu parçalılığa borçludur. Ekonomik alanda iyice güçlenen İtalyan prenslikleri kültür alanında inatçı bir rekabete girmiÅŸlerdi. Floransa’da Mediciler, Napoli’de Aragonlar, Milano’da Sforzalar, Ferrara’da Esteler; Mantova’da Gonzaga’lar ve Urbino’da Montefeltrolar, ünlü sanatçıları saraylarına çekebilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.

Zenginliklerinin bir kanıtı olarak, aslında insanın büyüklüğünün kanıtı olan paha biçilmez sanat eserlerini birarada toplayarak, güzelliğe tapınmaya adanmış "müze" fikrini ortaya çıkardılar.

Gerçekten de Rönesans sanatının yükselişi zengin burjuvaların ve entellektüellerin desteğiyle gerçekleşiyordu. Ancak bu durum Rönesans sanatıyla kitleler arasında bir mesafe oluşmasına yol açtı. Saraylara çekilen sanatçılar seslerini kitlelere duyuramıyorlardı. Sanatın her tür ruhanî ve dünyevî kaygıdan kurtulmasıyla da, giderek seslerini duyurmak gibi kaygıları kalmadı. Bu durum bir anlamda sanatçının daha serbest hareket etmesini sağladı. Gidebildiği yere kadar giden sanatçı klasik dönemin ürünlerini kendi çağına taşırken, o dönemin düşüncesinin kapılarını da aralamışoldu. Burada karşılaştığı akıl ve mantık, hümanizmin de temellerini atar. Hümanizm "insan her şeyi ölçüsüdür" ilkesini ilân ederken, 1400 yıllık Hristiyanlık taassubuna da savaş açmış oluyordu. Bu, aslında bilgiyle boş inancın savaşıdır.

16. yüzyılda sanat ve edebiyat alanında, bugün de kulağımıza çok tanıdık gelen isimlerle karşılaşıyoruz. İtalya’da Ariosto, Macchiavelli, Casso, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Bandello; İspanya’da destanda Camoes, Ercilla, romanda Cervantes, tiyatroda Lope de Vega, Castro, Alarcon, Molina, Calderon; İngiltere’de Shakespeare, Spencer, Marlow, Bacon, Milton, Fransa’da Villon, Marot, Ronsard, Rabelais, Montaigne, Calvin; Almanya’da Luther.

Tüm bunlarda OrtaçaÄŸ’ın :-):-):-):-)fizik anlayışına karşı, gerçekçilik, doÄŸaya ve insana yönelme görülür. İnsanlığın yönünü gökten, kendi geçmiÅŸine çevirmiÅŸlerdir. Eskiyi yıkarken yeniyi de kuruyorlardı.

Bu döneme adını gerçekten hakkıyla veriyorlardı: Yeniden uyanış (Rönesans)

Akılcılık böylece Rönesans’ın gerçek ilkesi oldu. İsviçreli tarihçi Jacob Bruckhardt 1860′ta şöyle tanımlıyor Rönesans’ı: OrtaçaÄŸ’ın kimliksiz kalabalıklarından sıyrılan bireyin kendini ortaya koyuÅŸu.

Engels de Rönesans’ı şöyle tanımlıyor: "… ÅŸaÅŸkın Batı’ya yeni bir dünyayı, eski Yunan dünyasını gösterdi; bu dünyanın pırıl pırıl ÅŸekilleri karşısında OrtaçaÄŸ’ın hortlakları kayboldu; İtalya, bir daha eriÅŸilemeyen, klasik eski çaÄŸla yansımasını andıran görülmedik bir sanat yaratısıyla doldu taÅŸtı. (…) Eski dünyanın sınırları aşıldı. İlk olarak o zaman dünya gerçekten keÅŸfedildi ve el zenaatlarından sonraki modern büyük çapta endüstrinin baÅŸlangıç noktası olan manifaktüre geçiÅŸin ve dünya ticaretinin temeli atıldı. Kilise’nin insanların zihinleri üzerindeki diktatoryası parçalandı; Protestanlık’ı kabul eden Alman çoÄŸunluÄŸu bunu doÄŸrudan doÄŸruya kırdı. Latinler arasında da, Araplardan alınan ve yeni keÅŸfedilen Yunan felsefesiyle beslenen sevinçli bir özgür düşünce ruhu gitgide köklelenerek on sekizinci yüzyılın maddeciliÄŸine yol hazırladı.

"İnsanlığın bugüne kadar gördüğü en büyük ilerici devrim buydu; devler gerektiren ve devler yaratan bir çaÄŸ-düşünce, tutku, kiÅŸilik gücünün, öğrenme evrenselliÄŸinin devleri." (…) "… o zamanki insanların özellikle karakteristik olan bir yanları hemen hepsinin bütün hayatlarını ve etkinliklerini çaÄŸdaÅŸ akımların ortasında, pratik kavganın içinde sürdürmeleridir. (…) Onları bütün insan yapan dolgun ve güçlü kiÅŸilikleri de buradan geliyor. Çalışma odasına kapanıp kalanlar o çaÄŸda kuraldışıydı - ya ikinci, üçüncü dereceden insanlar ya da parmaklarının yanmasını istemeyen ihtiyatlı filistenler."(2)

17. ve 18. YÜZYIL AVRUPA SANATI: BAROK

Bu dönem merkezî krallıkların iyice güçlendiÄŸi dönemdir. Rönesans’ın baÅŸlarında saraya kapanmış olan sanatçılar, merkezî krallıkların statükoculaÅŸmasıyla birlikte yavaÅŸ yavaÅŸ formalizme (biçimcilik) kaymışlardır.

Bu dönemde yüksek ve olgun bir sanat anlayışını temsil eden opera aslında kralın gücünü ve zenginliğini temsil ediyordu.

Saraylar kralın tapınağı olmuştur bu dönemde; kiliseler de Tanrının sarayı. Kiliselerdeki düzenli ve abartılı ayinler de tıpkı operada olduğu gibi bir güç ve şatafat gösterisiydi.

Oysa bu iki yüzyıla Aydınlanma çağı diyoruz. Başta din olmak üzere bütün kurumların aklın süzgecinden geçirildiği bir süreç ile yukarıdaki tablo arasında hiçbir ortak yan yok. Öyleyse nedir bu çelişki?

Ortada çelişki yok. Bu dönemde burjuvazi bir sınıf olarak iyice belirginleşmiş ve iktidara yönelmişti. Bir önceki kral-burjuva ortaklığı artık bir karşıtlık halini almıştı.

Bu ayrışma tüm toplumu, dolayısıyla sanatçıları da etkilemişti. Aslında bu dönemde sanatçı kavramı da muğlaklaşmıştır. Örneğin edebi eserler de veren Voltaire, edebiyatçı ya da filozof olmanın ötesinde bir siyasetçidir.

Fransız devrimiyle sonlanacak bu süreç, bir sanat yazısının sınırlarını aşıyor. Bu dönemin genel panoraması diğer yazılarımızda yeterince verildi. Bu dönemin, sonrasına etkilerini ve bu dönemi, bundan sonraki dergi çalışmalarımızda derinlemesine inceleyeceğiz.

SONUÇ:

İnsanlık bazen milim milim, bazen koÅŸar adım ilerliyor. Bazen de geriliyor. Avrupa beÅŸ yüz yıl kıpırdamamış. Sonra beÅŸ yüzyıl iÄŸneyle kuyu kazmış. Sonra birden akılalmaz bir atılım yaÅŸamış Rönesans’la, Rönesans’tan sonra o güzelim yapıları yaratamaz olmuÅŸlar. Bugün hâlâ yaratamıyoruz; bugün bize çirkinlik saçan gökdelenleri birer sanat abidesi olarak yutturmaya çalışıyorlar.

Sonra insanlık bilimle, felsefeyle aydınlanmış. Aydınlanma sonrası felsefenin karışık kafası, tümünü reddeden materyalizmle berraklaşır.

İnsanlığın serüveni bitmedi, bitmeyecek insan akıp giden zamanı anlamlandırmaya çalışan, hayatı yaşanabilir kılmanın yollarını arayan ve bulduklarını hayata geçiren; başaran ve yanılan, yanılgılarının üzerine giden bir varlık olmayı sürdürdükçe insanlık var olacak.

Mantığın Tarihçesi

Salı, 06 Kasım 2007

Mantığın Tarihçesi

Mantık biliminin kurucusu

Aristoteles’tir. ( M.Ö. 384-322 ). Aristoteles, Organan adlı altı kitabında mantık konularını incelemiÅŸtir. Aristo bu kitaplarda terimler, akıl yürütmeler ve çeÅŸitli ispat ÅŸekilleri üzerinde durmuÅŸtur. Akıl yürütme ÅŸekillerinden en çok kıyasa önem vermiÅŸtir.

Aristo’dan sonra

Aristoteles MÖ 384 - MÖ 7 Mart 322 tarihleri arasında yaşamış Yunanlı filozof ve bilim adamı. Platon ile birlikte Batı düşüncesini en çok etkileyen en önemli iki kişiden biri olarak düşünülür.

Stoacılar mantık konularıyla uğraşmışlardır. Stoacılar mantığı şekille ve dille ilgili bir bilim haline getirmeye çalışmışlardır.

Gerek İslam dünyasında gerek

İslam, Allah’ın insanlara Hz. Muhammed (sav) aracılığı ile gönderdiÄŸi son ilahi dindir.

Arapçada seleme (Allah’a tamamen baÄŸlanmak) kökünden gelen İslam sözcüğünün Türkçe anlamı "Allah’a ve onun buyruklarına kayıtsız ÅŸartsız inanan" demektir. Bu kelime aynı zamanda, Hz. Muhammed aracılığıyla ilkeleri bildirilen ve Müslüman adı verilen (Arapça İslamlığı kabul eden anlamına, müslim’den) 600 milyon insanı bünyesinde toplamış büyük bir dinin de adıdır..

Avrupa’da Aristo’nun mantık anlayışı yüzyıllar boyunca egemen olmuÅŸ ve Aristo tek otorite olarak benimsenmiÅŸtir.

İslam dünyasında mantık çalışmaları Aristo’nun eserlerinin Arapça’ya çevrilmesiyle baÅŸlamıştır. Büyük İslam mantıkçıları arasında Farabi, İbni Sina, Fahrettin Razi ve Seyyid Åžerif sayılabilir.

Batıda mantık çalışmaları da Aristo’nun eserlerinin Latince’ye çevrilmesiyle baÅŸlar. OrtaçaÄŸ Avrupa’sında Aristo mantığının büyük temsilcileri olarak Albertus Magnus, Thomas d’ Aquin, Pierre d’Espagne adları sayılabilir. Aristo’nun Avrupa’da egemenliÄŸi Rönesansa kadar devam etmiÅŸtir.

Avrasya olarak bilinen eski dünya kıtasının batısındaki büyük yarımada olan Avrupa, Sami dillerde Erep (yahut Irib) GüneÅŸin Battığı taraf anlamına gelir. Fenikelilerden Yunanlılara geçen bu ad, Yunanca’da Europa olmuÅŸ ve Ege Denizi’ne göre batıda bulunan ülkelere bu ad verilmiÅŸtir.

Rönesanstan sonra, doğa bilimlerindeki gelişmeler karşısında metod olarak Aristo mantığının yetersizliği ortaya çıktı. Aristo mantığının bel kemiğini oluşturan kıyasa Bacon ve Descartes karşı koydular. Kıyasın yetersizliğini göstererek yeni yollar aradılar. Düşüncelerin böyle bir yola yönelmesi bilimlerin gerek genel ve gerek özel metotlarının saptanmasına yol açtı.

Rönesans "Yeniden doÄŸuÅŸ" anlamına gelen bir süreçtir. 15. yüzyılda baÅŸlayan bir süreç, aynı yüzyıl içinde bütün Avrupa’ya yayıldı. Bu yenilikte, Roma ve Grek baÅŸarılarının yeniden cezalandırılması istemi vardır. Rönesans ÅŸu temel anlayışlara dayanıyordu. 1)Yeryüzü ilgi çekici ve araÅŸtırılmaya deÄŸer bir yerdir, 2)İnsan güçlüdür ve bu gücüyle büyük baÅŸarılar elde edebilir, 3)İnsanın sürekli faal olması ÅŸerefli birÅŸeydir ve 4)Gerçek güzeldir. Bu anlayışlara baÄŸlı olarak da yaÅŸadığımız dünya o kadar ilgi çek

Yeniçağ felsefesinde bilimlerde metot sorunlarının öneminin artması, özelikle öğrenim amacıyla yazılan mantık kitaplarında, mantığın asıl konularının ihmale uğrayıp, metot sorunlarının ön plana alınmasına neden olmuştur. Böyle bir tutum, mantığın yalnız metot olarak anlaşılmasının bir sonucudur.

Mantık bilimi 19. yüzyılın ikinci yarısında baÅŸka bir yönde geliÅŸmiÅŸtir. Bu geliÅŸme sembolik mantık alanında olmuÅŸtur. De Morgan ve S. Jevons’ın bu alandaki çalışmaları ile Boole Cebiri adı verilen ve mantığı matematiÄŸe dayandıran bir sistem kurulmuÅŸtur. Sonraki çalışmalarda ise mantık matematikten bağımsız olarak ele alınmış ve matematiÄŸi yeni mantığa dayanarak temellendirme amacı güdülmüştür.

Önermeler Mantığı ile Niceleme Mantığından oluÅŸan İki DeÄŸerli Mantık ilk olarak G. Frege tarafından kurulmuÅŸ, sonra da B. Russel ile A. N. Whitehead’in çalışmalarıyla bugünkü biçimini almıştır.

Çok deÄŸerli mantık sistemleri ilk olarak J. Lukasiewicz ve E. L. Post tarafından kurulmuÅŸtur. Daha sonra H. Reichenbach “ Olasılık Mantığı” adıyla sonsuz sayıda doÄŸruluk deÄŸerli bir mantık sistemi kurmuÅŸtur.

Daha sonraları “ Kiplik Mantığı “ , “ÖzdeÅŸlik Mantığı”, “ Varlık Mantığı” kurulmuÅŸtur.

Günümüzde mantık matematiğe, doğa bilimlerine, eleştirel düşünme ve akılcı tartışmaya uygulanmaktadır.

özel isim, yeni yüzyıl

FetiÅŸizm

Salı, 06 Kasım 2007

Genel olarak, doğaüstü bir gücü ve etkisi, büyülü ya da aşkın güçleri olduğuna inanılan tapınma objesine tapan dini uygulamaların bütünü. 2 Daha özel ola:-)rak da, insan elinden çıkma ürünlerin, insa:-)nın yaratılarının bağımsız bir varoluşa sa:-)hipmiş gibi görünüp yaratıcı üzerinde, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, belli bir baskı uygulaması durumu. 3 Psikanaliz açısından, belirli nesnelerden görme ya da dokunma duyusu yoluyla doyum elde etmeye çalışmaktan oluşan cinsel sapıklık

Analitik Felsefe

Salı, 06 Kasım 2007

Analitik felsefe terimi, yirminci yüzyılın başından itibaren, özellikle Anglo-sakson coÄŸrafyada, deÄŸiÅŸik adlar altında olup tümü dilin analizine dayanan felsefi araÅŸtırmaları belirtmek için yaygın olarak kullanılmıştır. Analitik felsefe söz konusu olduÄŸunda. daha ilk bakışta ÅŸaşırtıcı olan ÅŸey, amajların, ilgi alanlarının ve yöntemlerin çeÅŸitliliÄŸidir. Bununla birlikte akımların. kuramların ve uygulamaların çeÅŸitliliÄŸi içinde bütün bu araÅŸtırmalar, analitik felsefe toplu adlandırmasını haklı gösteren bir esin ortaklığının tanıklığını yapmaktadır. Söz konusu olan, her durumda felsefi’ problemleri dil açısından ele almak ve bu problemlere dil analizi yaparak bir çözüm aramaktır…" J.G. Rossi.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’de ve ABD ile bazı İskandinav ülkelerinde yaygınlaÅŸan ve felsefenin asıl uÄŸraÅŸ alanının dil ve dildeki kavramları çözümlemek olduÄŸunu, bu yolla “kafa karışıklığı” yaratan geleneksel felsefe sorunlarının çözülebileceÄŸini savunan felsefe akımı.

Akımın kurucusu ve en büyük temsilcisi Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’dir. 1945-60 yılları arasında geliÅŸen analitik felsefe bir ölçüde İngiliz düşünürleri Bertrand Russel ve G.E. Moore’un 1900’lerden baÅŸlayarak geliÅŸtirdikleri gerçekçilik ve çokçuluk düşüncesinden türemiÅŸ olan 1930’ların mantıksal olguculuÄŸunun devamıdır.

Analitik felsefenin temel hareket noktası felsefenin tek konusunun dil olduğu anlayışıdır. 20. yüzyıl başlarında gelişen mantıksal olguculuktan felsefenin kendisinin bilgi üretmediği görüşünü ve felsefe tarihinde yapıt vermiş düşünürlerin aslında dilin yarattığı sorunlarla uğraşmış oldukları görüşünü devralan analitik felsefe, felsefenin dilsel yapıları çözümlemekte asli uğraşını bulabileceğini savundu.

Analitik felsefe, Russel ve mantıksal olgucuların anlayışların temelinde yatan, mantık aracılığıyla bir mükemmel biçimsel dil kurmayı amaçlar. Ancak bu amacından uzak kalarak gündelik dile yönelmiÅŸtir. Buna göre saÄŸduyunun kaynağı olan ve “sıradan” insanların konuÅŸtukları dil, zaten tam ve yetkindir. Felsefeye düşen, dilin bu gündelik kullanımının dışına çıkması sonucu beliren sahte sorunları gidermektir.