‘Felsefe’ Kategorisi için Arşiv

Pozitif Bilimsel Bilgilerin Özellikleri

Salı, 06 Kasım 2007

Pozitif bilimsel bilgilerin özellikleri

Seçicidir: Sınırları belli bir varlık alanını konu edinir ve bu sınırlar dışına kesinlikle çıkmaz.

Kuşkucudur: Yalnızca bilim dışı açıklamaları değil bilim çevrelerinin yaptığı açıklamalara bile kuşku ile yaklaşır.

Eleştiricidir : Özellikle de var olan bilimsel açıklamalara eleştirel bir tavırla yaklaşır.

Somuttur : Olgulara dayanır. Var olan gerçeklikleri inceler. Soyut konu ve kavramlarla uğraşmaz.

Nesneldir : Herkes için tek ve değişmezdir. Kişiye gruba veya başka ölçülere göre değişmez.

Evrenseldir : Nesnel olduğu içindir ki evrenin her yerinde aynı şekilde geçerlidir.

Kollektiftir : Tüm insanlığın ortak kültür malıdır.

Akılcıdır : Kendi içinde tutarlı akıl ve mantık ilkelerine uygun bilgilerdir.

Genelleyicidir : Tek tek olgulardan hareket eder ama genellemelere, genel yargılara ulaşır. Sınıflama yapar. Benzer olayları diğerlerinden ayırır.

Ölçülüdür : Matematiksel bir dil kullanır. Kesin ölçülerle, sayılarla ile açıklama yapar.

Deneysel ve uygulanabilirdir : Olgusal olduğu içindir ki deneylerle sınanabilirler. Hatta bilimsel bilgiler teknik aracılığı ile hayatın farklı alanlarında her türlü araç ve gerece dönüşürler.

Birikimli olarak ilerler, dinamiktir : Kuşkucu ve eleştirici tavrı bilime her dönem yeni ufuklar açarak onu dinamik bir alan haline getirir.

#

Bilimsel tavır :

Pozitif bilimlerin yukarıda saydığımız özellikleri taşıyan bilgilerine ulaşabilmek için onunla uğraşan insanlarda bazı temel nitelikler olmak zorundadır. Bilim çok zevkli keyfli ve bir o kadar da prestijli bir hayat kazandırır insana. Ancak tüm bunlar için o insanda da birtakım özelliklerin bulunması gerekir:

1.

Nesnel tavırlı olmak : Bilimle uğraşanlar bilimsel çalışmaları sırasında, her türlü önyargılarından, inançlarından, eğilimlerinden uzak durmalıdırlar. Yansız ve nötr olmalıdırlar. Ve ayrıca da :-):-):-):-)fizik değerlendirmelerin her türlüsünden arınmalıdırlar.

2.

Nedensellik ilkesini benimsemek : "Her olayın yine aynı cinsten ve kendinden önce gelen somut bir nedeni vardı" ilkesini benimseyip çalışmalarını ve açıklamalarını bu ilkeye göre yapmalıdırlar.

3.

Kuşkucu ve eleştirel yaklaşım : Bilimsel yöntemlerle kanıtlanmayan savlara kuşku ile bakmalıdırlar.

4.

Sabırlı olmak : Nesnel gerçeği ararken aceleci davranıp, yeterli çalışma ve denetimleri yapmadan açıklama yapmamalıdırlar. Doğru sonuçlara ulaşmak için bıkmadan usanmadan ve titiz olarak uğraşılmalıdır.

5.

Düşünce dürüstlüğü : Doğruluğu bilimsel yöntemlerle kanıtlanmış bilgileri ne bireysel çıkar uğruna kullanmak, ne de bir takım güçlerden korkarak inkar etmek hatta saklamak/susmak ya da kötüsü inkar etmek bilimsel dürüstlüğe sığmaz.

6.

Hoşgörülü olmak : Tüm bu özellikleri içinde barındırıp bir potada eritebilen bilge bir kişilikle ölçülü seviyeli ve tahammüllü bir hayat sürmek.

Konfüçyüs

Salı, 06 Kasım 2007

Adların düzeltilmesi

Konuşmalar’da ‘adların düzeltilmesi’ diye anılan Konfüçyüs öğretisi ilginç felsefi sonuçlara varır. Konfüçyüs, kendi döneminde ‘efendi’ denilen kimseler eskiden öngörülmüş efendilik betimine göre davranmadığı için kaygılanırdı. "İnsancıllığı terk etmiş efendi, bu adı nasıl taşıyabilir?" diye sorar; yönetmenin doğru davranan kişiler için kolay bir iş olduğunu, böylece "prensin prens, bakanın bakan, babanın baba, oğulun da oğul" olacağını söylerdi.

Geçmişin, ataların yüceltilmesi, töremlere gösterilen büyük ilgi, evlatlık görevi ile baba oğul ilişkisinin öneminin ısrarla vurgulanması, Konfüçyüsçülüğün Batı geleneğine aykırı düşebilecek yönleridir. Gene de, Batı tüm bu yönelimlere -aile bağları ile büyüklere saygıya; adetlere, uylaşımlara, törenlere değer vermeye; ılımlılığın, sakinimin ölçülü bir alçakgönüllülüğün ahlaksal önemine- bir ölçüde aşinadır. Konfüçyüs’ün bakış açısını anlamamak, onun değerleri ile uygulamalarının birçoğunun evrensel olduğunu görmemek olanaksızdır.

Klasik Felsefe

Salı, 06 Kasım 2007

Daha önceki tartışmalara bakarak kime yakındı Sokrates?

Sokrates’in ele aldığı konular ve kuşkuculuğu onu Sofistlere yaklaştırıyordu. Ancak Sofistlere karşıydı.

Sofistlerin insan bilinci ve öznesine verdiği önemi kabul ediyordu. Onların keyfi , rastlantısal , kişiden kişiye değişen öznelliğinin yerine;

şu ya da bu bireye bağlı olarak değişiklik göstermeyen , mutlak ve akılsal bir öznellik anlayışına sahipti.

Bireysel öznenin akılsal niteliği ile doğruyu bulabileceğini göstermeye çalışıyordu

Sokrates nereliydi?

Bakın bunu unuttuk. Artık felsefenin merkezi Atina’ya kaymıştı. Sokrates de Atina’lıydı.

Sokrates “bilgi” nin insanın içinden kavradığı bir şey olduğunu söylüyordu.

İnsan sadece mantığını kullanarak felsefi doğruları kavrayabilirdi. Kısaca Sokrates akılcı(rasyonalist ) idi.

Sokrates’in sonunu biliyor musunuz?

Belki de düşüncesi nedeniyle ölüme giden ilk düşünce suçlularından biriydi Sokrates.

M.Ö. 399 yılında “devletin tanrılarını tanımadığı “ ve “gençlerin düşüncelerini bozduğu” için ölüme mahkum edildi.

Bir kupa baldıran zehiri içti ve öldü.

Mahkemede yaptığı savunma , "Sokrates’in Savunması" adıyla öğrencisi Platon’un diyaloglarından birini oluşturdu

Sokrates’in izleyicileri oldu mu?

Kısaca bakalım.

Kynikler; (Anthistenes) Sokrates’in erdem kavramı üzerinde durdular.

Erdemin , her şeyden daha üstün ve değerli olduğunu savundular. Onlar dünya nimetlerinden uzakta çile çekerek yaşamayı seçtiler.

Kyrene Okulu ; Sokrates’in sözünü ettiği mutluluğu , “tat almada” “haz” da bulmuştu.

İki seçenekten günümüz insanlarının hangisine yöneleceğini tahmin etmek zor değil .

Bu iki felsefe okulu , karşıtlıklarına rağmen , kişinin mutluluğunu amaç olarak görmeleri bakımından , bir noktada birleşiyorlardı yine de.

Sokrates’in görüşlerini günümüze taşıyan Platon kimdi?

Şimdi biraz duralım. Platon , ilk büyük dizgesel yaklaşımı olan, bir dizge kuran, büyük bir filozoftu.

Çağdaş felsefe yapıtlarında da onun adına rastlamak olası.

İsterseniz biraz özel yaşamına değinelim.

M.Ö. 427 de doğduğu söylenir. Köklü bir aileden geliyordu. Soylu bir aileden geldiği için titizlikle yetiştirildi

Sokrates ile tanışması 20 yaşına doğrudur. Bu karşılaşma onu tamamen felsefeye yöneltti

Sokrates’in ölümünden sonra , uzun bir seyahate çıktı. Mısır’a Kyrene’ye ve İtalya’ya gitti.

Atina’ya dönüşte Akedemos denilen yerde kurduğu okulu, AKEDEMİA adıyla anıldı. Üniversitelerin ilk örneği olan Akademi’de aritmetik, geometri,astronomi, armoni öğretiliyordu.

Platon’u bu kadar ünlü yapan görüşleri nelerdi?

Platon’dan günümüze çok sayıda diyalog ulaştı. İleride bunları bir arada göreceğiz.

Platon’un “idea” kavramı üzerinde durmalıyız. Anımsıyorsunuzdur. Empedokles ve Demokritos , doğadaki her şey “akar” demekle beraber , hiçbir zaman değişmeyen bir şeyler de (4 ana madde ve atomlar) olması gerektiğini söylüyordu.

Platon ise, doğadaki her şeyin “değişken” olduğunu ileri sürüyordu. “Duyular dünyası”na ait olan her şey, zamanın yok edeceği maddelerden oluşmuştur. Ama her şey , aynı zamanda “mutlak” ve “değişmez” bir biçimden doğmuştur.

Platon örneğin “at” genel adının , belli bir at’a değil , bütün atlara gönderme yaptığını söylüyordu.

Ona göre “genel bir at biçimi” vardı. Bu biçimlere “idealar” adını veriyordu.

Sonuçta , Platon “duyular dünyası”nın arkasında bir başka gerçeklik olması gerektiğine inanıyordu. Bu gerçekliği “idealar dünyası” olarak tanımladı.

Platon deyince “mağara benzetmesi"ne değinmeliyiz.

Mağara benzetmesini, idealar kuramını daha iyi açıklamak için tasarlamıştı.

Şöyle diyordu:

-İnsanlar bir mağarada zincirlenmişlerdir. Yalnızca mağara duvarına vuran gölgeleri görür ve bunları gerçek zanneder.

-Aralarında biri zincirlerinden kurtulmayı başarır. Mağaranın dışına çıkıp gerçek dünyayı görür.

Ruh ve madde.

Platon ruh konusunda ne düşünüyordu?

Ruh , maddeye oranla daha temel ve önemli bir varlıktır. Daha önce idealar dünyasında bulunan ruh , tanrısal bir nitelik taşır ona göre.

Sonradan yeryüzüne sürüklenmiş , kökünden ayrı düşmüş ve bir bedenin içinde hapsedilmek zorunda kalarak alçalmıştır.

Ahlak Felsefesi

Platon sadece tek insanın mutluluğunu değil, insan türünün ahlaklı ve mutlu yaşamasının koşullarının neler olduğunu aramıştı.

Hala da bunu aramıyor muyuz?

Kyniklerin ve Kyrene Okulunun bireysel ahlakına karşı, toplumsal ahlak anlayışını geliştirmeye çalışan Platon, bunun için araç olarak gördüğü “devlet “ üzerine de düşündü.

Platon’un Devlet anlayışı ne idi?

Çağının Atina’sı belirledi görüşlerini. O doğduğunda Atina demokrasisi sona ermek üzereydi. Site (Kent devlet) uygarlığı yıkılıyordu. Felsefenin doğadan insan ve topluma yönelmesinin bir sebebi de buydu. Toplum ve insanın sorunları öne çıkmıştı.

Her felsefi düşüncenin anlaşılması için tarihsel arka planını da dikkate almakta yarar var.

Platon’un ideal devletini;

-Besleyenler (halk)

-Koruyanlar (savaşçılar)

-Öğretenler (yönetenler) oluşuyordu.

O devleti yönetenlerin filozof olması gerektiğini düşünüyordu.

Adaletli ve mutlu bir toplumda, yönetilenler , yöneticilerin buyruğuna baş eğmelidirler.

Güçlü devlet yanlıları Platon’u günümüzde de anımsatırlar. Platon’un adaletli ve doğru devletinin , eşitlik ve özgürlük kavramına yer vermeyen totaliter bir devlet olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Yine de , Platon’un ; insanı mutlu ve erdemli bir yaşama kavuşturacak olan “ideal devlet” in , bilgi ve doğru ile beslenen aklın çabasıyla kurulabileceğini öne sürmesi önemlidir.

Platon gerçekten her konuda düşünce üretmiş. Başka alanlara da değinmiş mi?

Evet . Platon’un “güzellik” üzerine de öne sürümleri var.

Onun estetiği de , idealar kuramına dayanır. Daha önce de değindik.

İdealar ; değişmeyen , öncesiz sonrasız varlıklardır. Güzel sanatların da onlar gibi değişmez gerçekler olması zorunludur. Böyle düşünüyordu kısaca.

Yorumcular, Platon’un en önemli yanının, doğrunun araştırılmasında biricik kılavuz olarak “akıl”ı kabul etmesi olduğunu belirtiyorlar.

Gördüğünüz gibi Platon gerçekten girişte de söylediğimiz gibi ilk sistem kuran filozof olmuştur.

Bugün felsefenin ana alanları olan;Siyaset, Estetik, Bilgi, Etik(Ahlak), :-):-):-):-)fizik’te görüşler öne sürdü.

Platon’un İslam düşüncesine de etkisi oldu. İskenderiye okulundan Platinos’un yapıtları önce Suryanice’ye sonra da bu dilden Arapça’ya çevrildi. İslam Dünyası’nda o, “Eflatun” adıyla tanındı. Bu konuya ileride tekrar değineceğiz.

-Geri döndüğünde , ışıktan gözleri kamaştığı için , eskisinden daha aptal gözükmektedir.

Sanırım tahmin ettiniz, bizler dünyada bir mağarada gibiyiz. Şeylerin gerçeğini değil

Onun için önemli soru: Bilgi nedir? sorusuydu.

Bilgi duyuların algısı ile mi edinilir?

Yanıtı “hayır” dı.

Bilgi “idealar” dünyasından derlenirdi.

Ama idealar “duyu” larla kavranamazdı. İdeaları akıl yoluyla , akıl gözüyle görüp bilgilerini edinebilirdik.

Bunu için de mağaradan kurtulmak gerekiyordu.

Gördüğünüz gibi gerçeklik bilgisini aramak her zaman insanın sorunu olmuş. Hala da sorun olmaya devam ediyor…

İdeaların özelliklerinden biri de ; cisimsel ve maddesel olmayışları; zaman ve uzay ile ilintilerinin olmayışı idi.

Şimdi düşünce tarihinin temel akımlarından “idealizm” kavramına bir anlam yükleyebiliriz:

“Maddesel gerçeklere oranla maddesel olmayan ilkelerin (tanrı,ruh, düşünce) daha sağlam ve köklü bir varlığı olduğunu söyleyen ve maddesel varlıkların bu ideal(düşünsel) varlıklardan türediğini ileri süren felsefe görüşüne “idealizm” denir.”

Yine mi tanım ! demeyin lütfen. Felsefece düşünmek, zaman içinde anlamları değişen tanımlar ve kavramların yardımıyla oluyor.

Oyun kurallarını bilmeden ,(ki felsefede bu kurallar bir çok tanım ve kavramı da barındırıyor ) oyuna katılamamak gibi bir durum.

Felsefe Tarihi

Salı, 06 Kasım 2007

İlk çağ felsefesi deyince, dar anlamında Yunan felsefesi ile bu felsefeden doğmuş olan Hellenizm-Roma felsefesini anlayacağız. Belli bir tarih dönemini adlandıran İlkçağ kavramı, bilindiği gibi, geniştir: Bu dönem, ilk yazılı belgelerle başlar - aşağı yukarı dördüncü bin yıldan İsa’dan sonra 476 yılında Batı Roma İmparatorluğunun çöküşüne kadar sürer. Bu uzun zaman aralığında da, birçok kültürler doğup gelişmiştir. Uzakdoğu ve Hint kültür çevrelerini bir yana bırakırsak, yalnız Akdeniz çevresinde başlıcalarını sayalım: Mısır, Mezopotamya (Sümer, Akad, Babil, Asur), Hitit, Fenike, Yahudi, Yunan, Pers, Roma, Kartaca kültürlerini buluruz. İlkçağ kavramı, bütün bu kültürleri içine alır. Öyle ise, neden İlkçağ felsefesi derken, yalnız Yunan felsefesi ile bundan türemiş olan felsefeleri anlıyoruz? Neden bin yıllarca sürmüş olan bu çağın, felsefe bakımından başarısını yalnız Yunanlılara ayırıyoruz? İlkçağı bir bütün olarak ele almak doğru olmaz mıydı?

Doğru olmazdı, çünkü, göreceğiz ki, bugün bildiğimiz anlamdaki felsefeyi ilk olarak ortaya koyan, yaratan eski Yunanlılar olmuştur. Böyle bir felsefe, Klasik İlkçağ ya da Antik Çağ adı verilen, yalnız Yunan ve Roma kültürlerini içine alan, İsa’dan önce 8. yüzyılda başlayıp, İsa’dan sonra 5. yüzyılda sona eren, demek ki bin yıldan çok. süren bir tarih aralığının ürünüdür. Bundan dolayı, şu sınırladığımız biçimiyle İlkçağ felsefesine Antik felsefe de denilir. Buna göre, Antik felsefe denilince: Yunan felsefesiyle, bundan türemiş olan Hellenizm ve Roma felsefesi anlaşılır. İşte bizim konumuz da bu Antik felsefe olacaktır.

Yunan kültürüyle onun izinde yürüyenlerin dışında kalan kültürlerde, hiç olmazsa felsefeye benzer bir şeyler yok muydu? Elbette vardı. Çünkü, hangi kültür basamağında bulunursa bulunsun, her toplumun, bir yandan birtakım dini tasarımları - mythosları, efsaneleri - öbür yandan da birtakım bilgileri vardır. Bu mythoslar, bilinçsiz olarak çalışan ve yaratan kolektif hayalgücünden doğmadırlar; gelenekle kuşaktan kuşağa geçerler, bunların köklerinin Tanrı’da olduğuna inanılır, onun için bunlara oldukları gibi inanılır. Sözü geçen bilgiler ise, tek tek kişilerin veya kuşakların görgülerinden, pratik amaçlar bakımından doğa üzerinde durup düşünmelerinden meydana gelmiştir. Bu pratik bilgiler insana, varlığını ilgilendiren belli birtakım doğa olaylarına az ya da çok egemen olmak olanağını sağlarlar.

Şimdi sözü geçen mythoslarda: "Bu evren nereden gelip nereye gidiyor?" "Bu dünyada insanın yeri ve yazgısı nedir?" sorularına, bu en son sorulara bir cevap vardır. Bu cevaplar da oldukları gibi benimsenirler, bunlara hiçbir kuşku duymadan inanılır, bunlar yalnız inanç konusudurlar.

Ancak, bir yerde ve bir zamanda öyle bir an gelir ki, bu yanıtlar insanı artık kandıramaz olurlar. İnsan, son sorular üzerinde artık kendisi de düşünmeye başlar; din ile geleneğin verdiği yanıtlarla yetinmeyip bilmek anlamak istediğine kendi aklı ile, kendi görgüleriyle ulaşmaya çalışır. İşte o zaman, insanın kendi bulduklarıyla dinin, geleneğin sunduğu tasarım arasında bir çatışma başlar; o zaman insan dinin açıklamaları karşısında eleştirici bir duruş alır; bunlara gözü kapalı inanmaz olur, bunların doğrusunu, eğrisini ayırmaya, eleştirmeye koyulur.

Pratik bilgiler bakımından da durum böyledir: Burada da öyle bir an gelir ki, insan, aklını ve görgülerini, yalnız varlığını ayakta tutmak için gerekli pratik-teknik bilgiler edinmek yolunda kullanmakla yetinmez olur; yalnız bilmek için de bilmek ister, böylece de praxis’in üstünde tlıeoria’ya yükselir, dolayısıyla bilime varır. İşte felsefe böyle bir anda, böyle bir durumda doğmuştur.

İ.Ö. 6. yüzyılda Yunan kültürü, gerçekten de, böyle bir durumu yaşamıştır. Bu yüzyılda Yunanlılar için kutsal gelenek çağı kapanmaya yüz tutmuştu: Din ve geleneğin çizdiği dünya görüşü sarsılmış, bunun yerini, tek kişinin kendi aklı, kendi görgüleriyle kurmaya çalıştığı bilime dayanmak iste-yen bir tasarım almaya başlamıştı.

İşte felsefenin adını da, kendisini de 6. yüzyılın Yunan kültüründeki bu gelişmeye borçluyuzdur.

Bugün bizim de kullandığımız felsefe deyimi, Yunanca philosophia sözcü-günden gelir. Felsefe, philosophia’nın Arapçada aldığı biçimdir. Türkçeye de Arapça üzerinden bu biçimde girmiş. Philosophia bileşik bir sözcüktür, iki sözcükten kurulmuştur: philia ile sophia’dan. İlki sevgi, ikincisi bilgelik, geniş anlamıyla bilgi demektir. Buna göre philosophia: bilgiyi, bilgeliği sevme demekti.

Platon’un öğrencilerinden Herakleites Pontikos’un söylediğine göre, philo-sophia deyimini ilkin Pythagoras kullanmış. Pythagoras kendine philosophos (filozof) dermiş. Çünkü, ona göre sophia, bilgelik, eksiksiz doğru yalnız tanrı-lara yakışır; insana ise ancak philosophia, yani bilgeliği sevmek, dolayısıyla ona ulaşmaya çalışmak yaraşır.

Herakleides Pontikos’un bu bildirdiğinin doğru olduğuna inanmak pek güç. Burada sophia ile philosophia birbirinin karşısına öyle bir biçimde konu yor ki, bu karşılaştırma - ilerde göreceğimiz gibi - Sokrates ile Platon’un Sofistlerle savaşmalarını pek andırıyor. Gerçekten de, Sokrates ile Platon, kendi bilgisizliklerini bilmelerini, yani neyi bilmediklerini bilmelerini gerçek bilginin kaynağı sayıyorlar, bunun karşısına da Sofistlerin şişirme, temelsiz bilgilerını koyuyorlardı. Herakleides Pontikos, philosophia deyimini 11km Pythagoras’ın, hem de bu anlamda kullandığını ileri sürerken, öğretmeni Platon’da gördüğü bu karşılaştırmanın çok etkisinde kalmışa benziyor.

Ama, Herakleides Pontikos’un söyledikleri tarih bakımından doğru olmasa bile, philosophia deyiminin o sıralarda kazandığı anlamı çok güzel dile getiriyor: Buna göre, philosophia durup dinlenmeden bilgiyi, doğruyu arama işidir. Düşünme ile olsun, deney ile olsun, burada varılmak istenen şey: doğrudur, hakikattir. Felsefe, doğru’ya varmak ister, bunun için uğraşır; eldekilerini bu amacı bakımından boyuna ayıklar, eleştiren bir süzgeçten geçirir. Kısaca: philosophia bilgi bir sevmedir, ona varmak özleyişiyle yoluna bir düşmedir, onu elde etmek için bir çabadır.

Bunun karşısında: bu bilgeliğin, sözde eksiksiz olarak, elde bulunduğuna inanma var. Bu da, akıl ve gözlemden çıkarılmamış olan, olduğu gibi benimsenen bir inanç ancak.

Felsefenin adını olduğu gibi, kendisini de, 11km eski Yunan’da buluyoruz. Isa’dan önce 6. yüzyılda, o zaman İonia adı verilen bölgede (Aşağı yukarı bugünkü Izmir ve Aydın illeri ile karşılarındaki adalar) birtakım düşünürlerle karşılaşıyoruz ki, bunlar yapıtlarına peri plıyseos (Doğa üzerine) karakteristik adını veriyorlar. Bu yapıtlar, doğanın, evrenin bilimsel bir tablosunu çizmek için yapılmış olan ilk denemelerdir, dolayısıyla da, dini bir dünya tasarımından ayrılan ilk felsefe yazılarıdır. İşte İonia’da bulduğumuz bu gelişme ile Yunan felsefesi başlamış oluyordu. Nitekim, göreceğiz, bu gelişme bizi sonra dosdoğru Platon ile Aristoteles’e, Yunan felsefesinin bu iki doruğuna ulaştıracaktır.

İonia’da karşılaştığımız bu gelişmeden önce, hiçbir yerde bu çeşit düşünceler, bu çeşit yazılar bulamıyoruz. Hint kültürünün çok derin düşünceleri saklayan ünlü Upanişad’ları bile sıkı sıkıya dine bağlıdırlar. Bunlarda da doğa üzerine birtakım görüşler var. Ama bunlar, İonia düşünürlerinin yazılarında olduğu gibi, doğanın önyargılardan uzak, özgür kalarak bir araştırılması olmayıp, din açısına bağlı kalarak yapılmış yorumlardır.

Yunan felsefesini Doğu’dan gelen etkilerden türetmek denemeleri yapılmıştır. Bu denemelerin daha İlkçağ sonlarında yapıldığını görüyoruz: Yahudiler, Yeni pythagorasçılar, Yeniplatoncular ile Hıristiyanlar Yunan felsefesinin kökünün Doğu’da olduğu savını yaymışlardır: Örneğin, 1.8. 2. yüzyılda yaşamış olan Numenios adında bir Yeni pythagorasçı "Platon, Attika diliyle konuşan Musa’dan başka bir şey değildir" demiştir. Ayrıca Elealılarda Hint, Pythagorasçılarda Çin, Herakleitos’da Pers, Empedokles’de Mısır, Anaxagros’da Yahudi dininin etkileri olduğu ileri sürülmüştür. Günümüze kadar sürüp gelmiş olan bu denemeler, bazı bakımlardan haklıdırlar, ama pek çok zorlamalara da kaçmaktadırlar. Çünkü varlıkların özü, yapısı üzerine Özgür bir düşünce olan Yunan felsefesi, Doğu dinlerinden alınma çeşitli tasarımlarla açıklanamaz. Bunu bilgi konusunda açık olarak görebiliriz: İlk Yunan düşünürleri, birtakım bilgilerini elbette Doğu’dan almışlardır; bu arada, özellikle geometri bilgilerini Mısırlılardan, astronomi bilgilerini de Babillilerden edinmişlerdir. Ama, Yunanlıların Doğu’dan aldıkları bu bilgileri, bu bilme gereçlerini işleyiş ve değerlendirişlerinde, Yunan düşüncesinin, başka hiçbir yerde bulamadığımız başarısını çok açık olarak görebiliriz. Mısır geometrisi pratik-teknik gereksemelerden doğmuştu: Ülke için hayati önemi olan Nil’in yıllık taşmalarını düzenlemek, bunun için kanallar açmak zorunluluğu, bu gereksinme, Mısır geometrisini ortaya koyup geliştirmişti. Böylece doğan bu geometri, pratiğe bağlı olmaktan hiçbir zaman da kurtulamamıştır. Mısırlılar, buldukları geometri teoremlerine empirik bir yolla varmışlardı; onun içindir ki, örneğin yüzeyleri ölçmede kullanılan formüller, bugünkü geometride olduğu gibi, birtakım axiom ve tanımlara dayanan bir Sistem meydana getirmiyordu; bunlar tek başlarına, dağınık bir halde idiler, aralarında bir bağlantı yoktu. İşte Yunanlıların bu alanda ulaştıkları büyük başarı: Mısırlıların parça parça bilgilerinden bir sistem geliştirmek, yalnız teknik nitelikte olan bilgilerinden teorik bir bilim yaratmak olmuştur. Thales, Pythagoras, Eukleides, böyle bir geometriye yol açanların başında yer alırlar. 0 sıralarda Doğu’da çok ilerlemiş olan başka bir bilgi kolunda, astronomide de durum böyle: Babillilerin ünlü astronomisi, yıldızlara tapan Babillilerin dinine dayanıyordu, bu dinin ve pratiğin hizmetinde idi. Yıldızlar üzerinde yapılan inceden inceye gözlemler, güneş ve ay tutulmalarının hesaplanması, hep dini-pratik amaçlar içindi. Burada da Yunanlılar, Babillilerin zengin gözlem gereçlerinden yararlanmışlar, ama sonunda, bu pratiğin emrindeki dağınık gereçlerden Anaximandros’tan Ptolemaios’ a kadar ki çalışmalarıyla gökyüzünün bilimsel bir görünüşünü çizen bir teori kurmuşlardır.

Bütün bunlardan görüyoruz ki: Yunanlılar, doğruya ve bilgiye, doğrunun ve bilginin kendisi için yönelmiş olan bir bilimin, bir felsefenin ilk yaratıcılarıdır.. öyle bir şeyi de bilgiye, bilginin kendisi için ulaşmak istemeyi Eski Doğu’nun hiçbir yerinde bulamıyoruz. Eski Doğu kültürü, bilgi ile ya dini bakımdan ya da teknik bakımdan ilgilenir. Mısır ve Babil örneklerinde gör-düğümüz gibi. Yunan felsefesinin köklerini Doğu’da bulmak için uğraşmalar, bir yandan Doğu’nun efsanelik bir bilgeliği olduğu inancına dayanır; öbür yandan da İlkçağ sonlarında Doğu ve Yunan bilgeliklerini geniş bir dini felsefi sinkretizm içinde karıştırıp eritmek eğiliminden ileri gelmiştir denilebilir.

İlkçağda filozof tipini de yalnız Yunanistan’da bulabiliyoruz. Bir yandan ha-yatının en yüksek ereğini bilgide bulan, bilmek için yaşayan; öbür yandan, edindiği bilgileri yaşamasına temel yapmak isteyen filozof denilen bu insan tipi ancak Yunanistan’da var. Bir Thales, bir Protagoras, bir Empedokles, böyle bir insan için tipik örneklerdir. Eski Doğu kültürlerinin hepsinde bulduğu-muz bir kurum, Tanrı ile kul arasında aracılık eden, dolayısıyla gizli, esrarlı birtakım güçlere sahip olduğuna inanılan kapalı rahipler kastı, Yunanistan’da hiçbir zaman olmamıştır. Burada din adamı yerine araştırıcıyı, düşünürü buluyoruz. Bu düşünür tipi de, büyük bir saygının konusudur. Pythagoras ve başkalarında gördüğümüz gibi, bu düşünürlerin adı, zaman zaman başka ulusların peygamberleri, ermişleri gibi bir efsaneye bürünür. Bu düşünürler, hiç olmazsa başlangıçta, okul ile akademi arasında bir şey olan bir çevrenin ağırlık merkezidirler. Burada, öğretmek ve öğrenmek için, birlikte bilimsel çalışmalar yapmak için birleşilmiştir; bu çevreler, birer bilim derneği, birer bilim tarikatı gibi bir şeydirler. Bu dönemin düşünürleri, siyaset alanında da önder rolünü oynarlar. Başlangıçlarda bulduğumuz bu filozof tipinden sonra, yavaş yavaş, bir yandan: hayattan çok kendi düşünce dünyasına çevrilmiş olan bir bilgin, bir araştırıcı, bir derleyici tipi - Anaxagoras, Demokritos, en sonra da Aristoteles’de gördüğümüz gibi - öbür yandan da: daha çok hayata yönelmiş bir pratik filozof, bir yaşama sanatçısı, bir eğitici tipi gelişmiştir:

Sokrates, bu tipin, bütün İllkçağ için en büyük örneği olacaktır. Yunan felsefesinin ancak son döneminde, Batı’nın bilimi ile Doğu’nun dini kültlerinin karşılaştıkları bu dönemde, daha çok din coşkusu ile dolu, kurtuluşu öğütleyen tipi görüyoruz.

Bu söylenenleri göz önünde tutarsak, yani bugünkü anlamında bilim ve felsefenin beşiğinin eski Yunanistan olduğunu düşünürsek, Yunan felsefesinin büyük önemi kendiliğinden belli olur. Yunan düşüncesi, bilim ve felsefeyi yaratan özelliği ile, sıradan bir tarihi araştırmanın konusu değildir. Avrupa kültürünün, bütün Batı kültür çevresinin kurucu düşüncelerinin, bugüne kadar süregelen başlıca ilkelerinin kaynağı burası olduğu için, üzerinde çok önemle durulmaya değer.

Yalnız pratiğe yarayan bilgileri toplamada, yalnız din gereksemesini besle-yen hayal gücüyle yüklü tasarımlarla yetinmeyen Yunanlılar, temellendirilmiş, bir birlik içinde derlenip toplanmış bilgilere varmaya çalışmışlardır. Onun için Yunan felsefesinin tarihi, ilk planda Batı biliminin doğuşunu görmek, öğrenmek demektir. Ama Yunan felsefesi tarihinden, bir de, tek tek bilimlerin meydana gelişlerinin tarihini öğrenebiliyoruz. Çünkü düşüncenin mitolojiden ve günlük yaşayıştan çözülmesiyle başlayan bilimin, kendi içinde de yavaş yavaş ayrılmalar başlamıştır. Bilgi gereçlerinin birikmesi ve organik olarak bölümlenmesi yüzünden, başlangıçta yalın ve kapalı bir birlik olan bilimden, giderek, tek tek bilimler ayrılıp, az veya çok, kendi başlarına gelişmeye koyulmuşlardır.

Felsefenin eski Yunan’da sözü geçen bu başlangıçları, onun sonraki, bugüne değin süren gelişmesi için başlıca bir ölçü olmuştur. Yunan felsefesi, elindeki öyle pek geniş olmayan bilgi gereçlerini bilimsel olarak işlemek için gerekli kavram kalıplarını araştırıp bulmuş, pratik-dini kaygılardan bağımsız kalarak dünya üzerine olabilecek hemen hemen bütün görüşleri ortaya koya-bilmiştir. Antik düşüncenin özelliği ile tarihinin öğretici önemi işte buradadır. Batı kültür çevresinin bugünkü dünya anlayışı da, dilleri de Antik felsefenin varmış olduğu sonuçlarla yüklüdür, bu sonuçlardan yoğurulmuştur. Yunan felsefesi, Batı kültürü dünya görüşünün, bu görüşe dayanan başarıların bir ana kaynağıdır.

Yukarıda, Antik felsefe ile Yunan felsefesi deyimlerini, yer yer, eşanlamda kullandık. İlkçağın Yunan ve Roma tarihlerini içine alan dönemine Antik Çağ denildiğine göre, Antik felsefenin de Yunan ve Roma felsefelerini kapsaması gerekir. Ama Yunan felsefesi yanında başlı başına olan bağımsız olan bir Roma felsefesinin sözü olamaz. Çünkü, göreceğiz, Romalılar felsefeye yeni, özgün denebilecek pek bir şey katamamışlardır; düşünceleri, hemen hemen Yunanlıların çizdiği yolda yürümüştür. Öbür yandan, İskender’in seferleriyle, Yunan kültürü Akdeniz’in doğusuna, ta Asya’nın içerlerine kadar yayılmıştı. Hellenizm (Doğu Akdeniz çevresinin hellenleşmesi, kültürce Yunanlılaşması) denilen bu süreçte, tabii, Yunan felsefesi de Doğu’ya ulaşmış ve böylece Doğu Akdeniz’de, en önemlisi İskenderiye olan yeni bilim merkezlerinin kurulmasına yol açmıştı. Bu dönemin başlıca düşünürleri, Grekçe yazan Doğululardı. Burada da temel Yunan felsefesidir; ancak, içine, kökleri Doğu’da olan birçok düşüncenin karıştığı bir Yunan felsefesi.

Yunanlıların siyasi tarihinde üç dönem vardır. Bunlara paralel olarak Yunan kültür tarihinde de üç dönem ayırabiliriz: Siyasi hayatlarının ilk döneminde Yunanlılar, ayrı boylar, bağımsız şehirler halinde, aralarında sıkı politik bir bağlılık olmadan yaşamışlardır. Bu ilk dönemde, düşünce hayatı da felsefe de, birbirinden oldukça bağımsız olan ayrı ayrı merkezlerde gelişmiştir. Buralarda aynı zamanda siyasi bir rol de oynayan düşünürler sivrilip bir felsefe geleneğinin ilk temellerini kurmuşlardır. Bu dönemin sonlarına doğru gezici birtakım öğretmenlerin ortaya çıktıklarını, felsefe bilgilerini şehirden şehire taşıdıklarını görüyoruz. Pers savaşlarının kazanılması Yunanistan’ın siyasi hayatında ikinci dönemi açmıştır. Bu dönemde Yunanlılar aralarında az-çok siyasi bir birliğe ulaştıkları gibi kültür bakımından da bir birliğe varmışlardır. Atina’nın bulun-duğu Attika bölgesinin Yunan kültür hayatında önder duruma geçmesi bu dönemde olmuştur. Bu arada Atina’da meydana gelen iki büyük felsefe sistemi Platon felsefesiyle Aristoteles felsefesi, kendilerinden sonraki zamana, ta günümüze değin, yön verici bir etkide bulunmuşlardır; öyle ki, bu etki olmaksızın Batı düşüncesini tasavvur etmeye imkan yoktur. Aristoteles, İskender’in öğret-meni idi. İskender’in seferleriyle de Yunan siyasi hayatının üçüncü dönemi başlamış (Hellenistik dönem), bu arada Yunan düşünce hayatı yeni merkezler kazanmış, bunların karşısında Atina, yavaş yavaş önemini yitirmiştir.

Dışarıdan bakıldığında, Yunan felsefesi böyle bir gelişme geçirmiştir. Bu felsefenin ele alıp işlediği konular bakımından gelişmesini görmek istersek, şunu buluruz:

1.

İlk döneminde Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş olan bir doğa felsefesidir.

2.

Bundan sonra insana karşı uyanan ilgi klasik dönemin geniş sistemlerine yol açmıştır. Bu sistemlerde Tanrı, insan ve doğa, bir düşünce bağlantısı içinde kavranmak istenmiştir.

3.

Aristoteles’in kendi felsefesiyle okulunda gelişen ve biriken çok zengin bilgi kadrosu, tek tek bilimlerin bağımsızlığına her bilgi kolu üzerinde ayrıca çalışmalara yol açmıştır. Bundan sonra, her şeyi, bütün konuları içine almak isteyen bir sistem yerine: aralarında gittikçe ayrımlaşan bilimlerin bir karmaşası geçmiştir. Felsefe kendini bu bağlantıdan ayırmış, onun payına dünya ve hayat görüşleriyle ilgili genel sorunlarla uğraşmak düşmüştür. Aristoteles’ten sonraki felsefe, her şeyden önce, doğru yaşayışı gösterecek, gönülleri doyuran bir dünya görüşüne ulaştıracak yolu arayan bir öğretidir. Bu özelliği ile de, az veya çok pratik bir felsefe, aydınlar için de dinin yerine geçen bir felsefe olmuştur. Bu gelişme, Antik felsefenin son dönemine bir geçittir.

4.

Bu son döneminde Antik felsefeye gittikçe daha çok dini öğeler karışmıştır. Bunların arasında Doğu’dan gelenleri de vardır: Bu arada Hint ve Mısır dinlerinin birtakım görüşleri, bazı Antik düşünürlere özlenilen örnekler gibi görünmüştür. En sonunda, yığınların din gereksemesini daha iyi karşılayan Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla bu dönem de kapanmış, böylece Antik felsefe de sona ermiştir.

Antik felsefeyi öğrendiğimiz başlıca kaynaklara da bir göz atalım:

1.

İlk Yunan fllozoflarının yapıtları ancak fragmentler (parçalar) halinde kalmıştır. Bunları da, sonraları yaşamış olan yazarların yapıtlarında alıntılar (citationlar) olarak buluyoruz.

2.

Platon ile Aristoteles’in en önemli yapıtları elimizde bulunmaktadır.

3.

Eski Stoacılar, Epikurosçular ile Septiklerden de yine ancak birtakım fragmentler kalmıştır.

Daha sonraki dönemden elimizde bulunanlar şunlardır: Roma Stoa’sından Seneca, Epiktetos, Marcus Aurelius ile Cicero’nun; Septiklerden Sextos Empirikos ile İskenderiyeli Philon’un yapıtları; Yeni pythagorasçı literatürden kalıntılar; Plotinos’un Ennead’ları; Yeniplatoncuların bazı yapıtları - özellikle Proklos’un - Yeni platoncuların ve başkalarının Platon ile Aristoteles’in yapıt-ları üzerindeki yorumları (kommentarlar).

Bu orijinal yapıtlar yanında İlkçağ’da bir de felsefe tarihleri var. Bu konuda ilk denemeyi Aristoteles’in yaptığını görüyoruz: Aristoteles, kendisinden önceki fılozofların görüşlerinden, sırası geldikçe, uzun uzun söz açar. :-):-):-):-)fizik’inin başında, kendisinden önceki felsefenin tarihine toplu bir bakış var ki, Sobates’ten önceki filozofları bilmek bakımından büyük bir önem taşır. Aristoteles’in öğrencilerinden Theophratos da, eski filozofların görüşlerini anlatan bir felsefe tarihi yazmış yalnız bunun, yazık ki, ancak küçük bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır. Theophrastos, doxograflar literatürü denilen türü başlatmış-tır. Doxograflar, fllozofların problemler bakımından görüşlerini anlatırlar.

Doxografların yanında, bir de, felsefenin tarihini, fılozofların yaşamları bakımından anlatan biografların yapıtları var. Bunlardan kalanlardan en önemlisi, en ünlüsü, İ.Ö. 220 sıralarında yaşamış olan Diogenes Laertios’un kitabıdır. Bu yapıt, bir çeşit derlemedir, çeşitli kaynaklardan derlenmiş, kaynakların eskiliği değişmektedir.

Felsefe, varolanlar üzerinde bilinçli, planlı bir düşünmeden doğmuştur. Öteden beri cevapları yalnız dinden, mythostan edinilen birtakım sorunlar, bir zaman gelip de eleştiren bir düşünmenin ve gözlemenin konusu yapılınca, felsefe tarihi de başlamıştır. Bu soruların başında da: Varolanların kökeni, dolayısıyla evrenin (kosmos’un) meydana gelişiyle insanın bu dünyadaki yeri ve ödevinin ne olduğu soruları gelir.

Bilimsel-felsefi görüşün dini görüşten ayrılıp doğması, tabii, birdenbire, hiç geçitsiz olmamıştır. Nitekim bir yandan Yunan doğa filozoflarının ilk düşünme denemelerine birçok mitolojik öğenin karıştığını görüyoruz; öbür yandan da, en eski filozofların "doğa üzerine" adını taşıyan yapıtlarıyla mythoslar ve Tanrı masalları arasında bir ara basamağı buluyoruz: Bu ara basamak da eski ozanların theogonia’ları (Tanrıların doğuşu) ile kosmogonia’larıdır (Evrenin doğuşu). Bunlarda tanrıların, yarı tanrıların, insanların meydana gelişi üzerine birçok şeyler anlatır. Aristoteles, :-):-):-):-)fizik’inin birinci kitabında, ilk felsefe tarihi denemelerinden biri olan bu taslakta, bu "En eskilerin", yani eski ozanların, bu konular üzerinde eski filozoflardan daha önce düşünmüş olduklarını, yalnız, bilimsel olarak değil de, dine bağlı kalarak düşündüklerini söyler.

"En eskiler"in tipik örneği olarak Hesiodos’u alabiliriz. Hesiodos’un Theogonia adlı yapıtının başında Khaos kavramı yer alır. Bu da, felsefi düşüncenin uyanmaya başladığını gösteren ilk belirtidir. Hesiodos’a göre, başlangıçta Khaos vardı. Khaos, türevi bakımından, "esneyen boşluk" demektir. Bu da bize, hiçliği, boş uzayı, zamanı, sonra kendisinden bütün varolanların oluşacağı o düzensiz, karmakarışık yığını düşündürüyor. Bu, varolanlardan önce gelmiş olan ve varolanların kendisinden doğmuş oldukları hiçliği, kavram olarak belirlemek için yapılmış olan ilk denemedir. Bu denemede, salt düşünce ile bir şey saptanmak isteniyor; burada mythostan bir ayrılma, işin içine tanrıları vb. karıştırmama eğilimi var; Hesiodos, burada inançlarını bir yana bırakmak, gelenek-görenekten edindiklerine dayanmamak istiyor. Hesiodos, Khaos’un yanına iki güç, iki ilke daha koyuyor:

1.

Gaia: Geniş göğüslü yer, doğurucu ilke,

2.

Eros: Doğurtucu erkek ilke. Bu iki güç de, kişiliği olan, insanımsı birer varlık ile kişi olmayan, salt kavram arasında bulunan şeylerdir. İşte, bu üçünden - Khaos, Gala ve Eros’tan - sonra tanrılar ve nesnelerin çokluğu meydana gelmiştir: Khaos, kendisinden Erebos - karanlığı, geceyi - ile Aitheros’u - aydınlığı, gündüzü - ortaya çıkarmıştır; Gaia da bağrından göğü, denizleri ve dağları yaratmıştır; gök ile yer de, tanrılar soyunu meydana getiren çifttir.

Sözü geçen dönemde "Kosmos (evren), nereden gelip nasıl oluşmuştur?" sorusu yanında, üzerinde durulup düşünülen ikinci ana soru "İnsanın bu dünyadaki yeri ve ödevi nedir? Doğru olan yaşayış hangisidir?" sorusudur. Başka bir deyişle: Kosmogonia üzerindeki düşünceler yanında, bir de etik üzerinde düşünüldüğünü görüyoruz. Bu düşüncelere de, ilkin, Yedi Bilge’nin özdeyişlerinde, öğütlerinde rastlıyoruz. Yedi Bilge’nin kalan sözlerinden bir iki örnek: Atmak Solon: "İşin sonunu düşün"; Korinthoslu Periandros: "Öfkeni yen"; Lesboslu Pittakos: "Hiçbir şeyde aşırı olma". Bunlar, görülüyor ki, doğru, akıllıca yaşamak için birtakım öğütler. Öbür yandan Yedi Bilge’nin düşüncelerinde tanrılar da ahlaki güçler ve hak ile kanunun koruyucuları olarak belirtilir. Ama bu arada eski mythoslar da yinelenir: Tanrılar pek çok insana benzetilir. Yedi Bilge de, Kosmogonia ozanları gibi, bir geçit döneminin tipleridir. Onlarda olduğu gibi bunlarda da, mitolojik fantezi ile bilimsel-bilinçli düşünce yanyana bulunup birbirine karışırlar.

Theogonia-kosmogonia ozanlarının anlattıkları ile Yedi Bilge’nin özdeyişleri felsefi düşünceye bir hazırlıktır. Ama bundan sonra bilimsel düşünce boyuna dini-mitolojik öğelerden sıyrılacak, gittikçe kendi arınmış biçimine yaklaşacaktır.

Bugünkü Anlamıyla Felsefe Nerede ve Nasıl Başladı?

Felsefeye ve düşünce tarihine ilişkin bugünkü bilgilerimiz, felsefenin eski Yunanistan’da başlamış olduğunu söylememizi gerektiriyor. Gerçekten de, felsefenin cevap vermeye çalıştığı <çevrenin kaynağı ve temeli nedir?>, gibi sorulara, akla dayanarak karşılık bulmaya çalışan ilk düşünürlere. eski Yunanistan’da rastlıyoruz. Bt: düşünürler, mitosların (efsanelerin) ve dinlerin bu çeşit sorulara verdikleri cevaplarla yetinmemişler; akla ve kavramlara dayanan felsefesel-bilimsel karşılıklar bulmaya çalışmışlardı. ister Çin’den, Hint’ten, Önasya’dan, ister Yunanistan’dan kaynaklanmış olsunlar, mitoslar, bu çeşit sorulara cevap verirken dinsel düşüncenin kendine özgü özelliklerinden kurtulamıyorlardı. Mi-toslarda ele alınan en genel sorulara (örneğin. sorusu) verilen karşılıklar inanca dayanıyor; inanç üzerinde temelleniyordu. Başka bir deyişle, mitoslarda, akla dayanan özgür düşüncenin işleyişi görülmüyordu. Üstelik mitoslarda, kavramlar değil imgeler (imailar) ağır basıyordu. Yani sundukları açıklamaların temelinde, kavramlar (genel ve soyut düşünceler) değil, somut varlıklar ve bunların insan zihnindeki yansıları (tasarımları) yer alıyordu. Demek ki mitoslar, insan gibi tasarladıkları (insan suretinde ve kişi olarak kavradıkları) bazı güçleri, yani çeşitli tanrıları işin içine sokarak, evrenin ve insanoğlunun Orta’ya çıkışını açıklamaya çalışıyorlardı. Evrenin kaynağında (kökünde) diye sormuyorlardı; diye soruyorlardı. Mitoslar, evreni ve tüm doğa olaylarını, kişi olarak tasarlanan ve inanç konusu akın güçlerle açıklama çabasından başka şey değildi.

Örneğin Türk mitolojisi, evrenin yaradılışını şöyle açıklıyordu:

"Daha gök ve yer yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti. Ne toprak, ne güneş, ne de ay vardı. Bütün tanrıların en büyüğü; her varlığın başlangıcı ve insanoğlunun atası Tanrı Kara-Han, önce kendisine benzer bir mahluk yarattı ve ismine Kişi dedi. Kara - Han ve Kişi, iki siyah kaz gibi rahatça, su üzerinde uçuşuyorlardı. Fakat Kişi bu mesut sükunetten memnun değildi. O, Kara-Handan daha yükseğe uymak istiyordu."

İşte felsefe, Türkistan’da, Çin’de, Hint’te, Mısır’da. eski Yunanistan’da ve başka birçok yerde örneklerine bol bol rastladığımız, imgeye dayanan bu mitosçu düşüncenin eleştirilmesinden ve imgelerin ya da tasarımların yerine, inanca değil, akla dayanan felsefesel-bilimsel kavramların ve açıklamaların kanmaya çalışılmasından doğmuştur. Demek ki felsefe, dinlere kaynaklık etmiş olan ve özü bakımından dinden farklı almayan mitosların aşılmasıyla; evrenin kaynağı ve insan yaşamının anlamı gibi en genel sorunlara, dinsel düşüncenin etkisinden sıyrılarak kavramlarla ve akıl yürütmeyle cevap verme çabasıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Bu türden ilk cevaplara ise, yukarda belirttiğimiz gibi eski Yunanistan’da rastlıyoruz.

Eski Yunan’dan Önce Felsefesel ve Bilimsel Düşünce Kesinlikle Yok Muydu?

Eski Çin, Hint ve Iran dinlerinde ve mitoslarında, hem dağa hem de insan yaşamı konusunda derin felsefesel düşünceler bulunduğu bir gerçektir. Hatta Çin ve İran dinlerinde, varlıkları ve olayları karşıtlıklarla ve birbiriyle çatışan gerçeklerle açıklama eğilimi de görülüyor. Yani eski Doğu düşüncesinde, diyalektik görüşe benzer ilkel bir düşünüşe rastlandığı bile söylenebilir. Her ne olursa olsun, bura-da dikkatimizi çeken nokta, felsefesel düşünceye oranla din düşünce-sinin ağır basmasıdır. Başka bir deyişle, eski Doğu düşüncesinde felsefe, dinden tamamen sıyrılarak bağımsızlığını elde edememiş ve kendini yalnızca akla ve mantığa dayanan özgür bir araştırma olarak ortaya koyamamıştır. Oysa eski Yunan düşünürleri, bazı felsefesel düşünceleri olduğu gibi bazı bilgileri de Doğudan ya da başka yerden aldıkları halde, bambaşka bir biçimde işlemiş, geliştirmiş ve düzenlemişlerdi. Örneğin eski Mısır’da geometri, Nil Irmağının belli zamanlarda doğurduğu taşkınları önlemek ve bu amaçla kanallar açmak zorunluğundan doğmuştu. Yani, pratik bir amacı göz önünde tutuyordu. Ve bu pratik amaçlardan hiçbir zaman sıyrılamamış, bağımsız ve dedi toplu yani sistemli bir bilgi haline gelememişti: bölük pörçük kalmıştı. Oysa Yunan düşünürleri ve özellikle Eukleides, yalnızca teknik’ ve pratik özellik taşıyan bu bilgileri, sistemli ve kuramsal (teorik) bir bilim (geometri bilimi) durumuna getirmeyi başardılar. Aynı şeyi, Babil’lilerin dinsel amaçları gözetmekten doğan astronomileri için de söyleyebiliriz. Bu bilgi dalı da, eski Yunan düşünürlerinin ve bilginlerinin elinde, derli toplu, düzenli ve yalnızca pratik amaçlara değil kuramsal amaçlara da yönelen, yani bilmek için bilmek isteğine cevap veren bir bilim durumuna geldi. Yunan düşünürleri. din ve mitoslarda. dağınık ve birbiriyle ilintisiz durumda bulunan; imgelerle ya da simgelerle (sembollerle) dile getirilmiş alan felsefesel düşünceleri de, mantıksal ilintilerle birbirine bağlanmış. amacını kendi içinde taşıyan bağımsız ve kurumsal bir bilgi durumuna getirmeye çalıştılar. Felsefeyi, yalnızca dine ya da pratik amaçlara yararlı bir çaba olarak değil, doğruluğu (hakikati) salt doğruluk olduğu için arayıp bulmaya çalışan bir çaba alarak benimsediler. Bundan ötürü "bilgi ve bilgelik sever" düşünür tipine, yani bilimsel açıklamalar yapmaya çalışan özgür düşünceli filozofa da ilk olarak eski Yunanistan’da rastlıyoruz.

Felsefe Eski Yunanistan’da Başlamış

Salı, 06 Kasım 2007

Yunan coğrafyası antik dünyanın elverişli bir bölgesindeydi. Biliyorsunuz Eski Yunanlılar denizci ve tüccar bir topluluktu. Mısır ile Mezopotamya ve Doğu Akdeniz kıyıları ile ticari ilişkiler içindeydiler. Anadolu ve İtalya da koloniler kurmuşlardı.

Kent devletçikleri halinde yaşıyorlardı ve o günün dünyasına açıktılar. Belki bugünkü futbol kulüpleri temelinde gördüğümüz rekabet, o zaman "benim filozofum daha iyi" biçiminde kent devletçikleri arasında da vardı.

Düşüncelerini birbirlerine aktarabilecekleri bir yazı geliştirmişlerdi. Biliyorsunuz bu yazı Fenike alfabesinden geliştirilmişti. Ancak daha kullanışlıydı. Sesli harfleri içeriyordu.

Ortaçağ Batı Felsefesi

Salı, 06 Kasım 2007

Ortaçağ Batı Felsefesine genel bir bakış yapabilir miyiz?

Ortaçağ Felsefesine Skolastik düşünce egemen oldu.

Skolastik düşünce; inanç ile bilgiyi uzlaştırmaktır diyebiliriz.

Hıristiyan Dininin , Yunan felsefesi ile karşılaşması bir uzlaşmayı da beraberinde getirdi. Böylece Hıristiyan dini çerçevesinde daha önce de değindiğimiz “Patristik Felsefe” gelişti.

Neydi Patristik Felsefe?

Patristik Felsefe Yeni Platonculuktan yararlanarak Hıristiyanlık öğretisini temellendirme yaklaşımıydı.

İlkçağ Felsefesi ile ortaçağ arasında bir nevi köprü oluşturan bir düşünceydi.

Bu düşünceler daha sonraki dönem Hıristiyan Düşünürlere kaynaklık etti.

Patristik Felsefenin en önemli iki temsilcisi; İskenderiyeli Klement ve Origen idi.

Daha sonra St. Augustinus etkili oldu. O, ortaçağ batı felsefesinin temellerini attı.

Ortaçağ çok uzun bir dönemi kapsıyor. Felsefi düşünceyi nasıl konumlandıralım?

Doğru. Söz konusu olan, V. yy. dan başlayıp XV.yy. a kadar devam eden uzun bir süre.

Felsefe tarihçileri, ki bu derslerde onlardan alıntılar yapıyoruz, Ortaçağ Skolastik felsefesini;

Platonik(529-1200) ve

Aristotelesçi(1200-1453) dönemler olarak ayırıyorlar.

Her iki dönemde de 2 temel sorun tartışıldı,

-Nesnel olgusallıklar olarak evrensellikler sorunu. Ya da “Tümeller” sorunu.

-Tanrının varoluşunun mantıksal tanıtları sorunu.

Sanatta Aydınlanma

Salı, 06 Kasım 2007

Sanat, insanın üretim ilişkileri temelinde toplumsallaşmasının yarattığı bütün kurumlar gibi, hayatın maddi üretiminden bağımsız olarak belirlenmez. Ancak bu kurumlar, basitçe, üretim ilişkilerinin bir sonucu değil; hayatın maddi üretiminin belirlenimiyle ortaya çıkan birer üründür.

Sanat, bilim ve felsefe ile birlikte hayatı anlamanın, anlamlandırmanın ve ilerletmenin bir aracıdır. Sanat, bilim ve felsefe gibi gelişmek için özgür ortam arar ve özgürleştiricidir.

ROMAN SANATI

6. yüzyılda, Barbarlar, yıktıkları imparatorluğun topraklarına yerleşmiş bulunuyorlardı. Bu yüzyıldan 11. yüzyıla kadar olgun bir mimarlık anlayışına bir türlü ulaşamadılar. 11. yüzyıldan itibaren, gelişen toplumların şehirleşme ihtiyacının da etkisiyle mimarlık sanatında önemli gelişmeler yaşandı. Salt ihtiyaca yönelik eğreti yapılar yerini, ihtiyacın estetik beğenilerle bütünleştiği eserlere bıraktı. Bu aslında göçebeliğin kuralsız sınırsızlığından, yerleşik hayatın tanımlı ve düzenli uygarlaşmasına geçişin bir ürünüydü.

Roman sanatı da bir bütün olarak bu düzen kavramının üzerinde yükselir. Roman sanatıyla beraber kabartma sanatı gelişmiş, heykel sanatı da hem mimari hem de dekoratif bir rol kazanmıştır.

Roman sanatı kendinden önceki çağların birikimiyle, kendinden sonraki dönemler arasında bir köprü işleri görmüştür. Aradaki beş yüz yıllık durağan dönemden sonra, çılgınca bir yaratma isteğiyle geçmişin derinliklerine uzanmış; bir yücelik ve uyum anlayışıyla çoktanrılı dönemin efsanelerini, Hristiyan öykülerini, Antikçağ kalıntılarını, Barbar süslemelerini, Bizans, Sasani, Asur ve Sümer formlarını bir potada eritmiş ve kendi döneminin dilini yaratmıştı.

Roman sanatının bir diğer ayırdedici özelliği de, insana yönelmesidir. Elbette ki bu, hümanizmdeki, Rönesans’taki ve sonraları toplumcu gerçekçilikteki gibi bir insana yönelme değildir. Roman sanatında, Bizans sanatındaki dinsellikten bir uzaklaşma vardır sadece. Yine ençok dinsel yapılar inşa edilmektedir. Ancak donuk bakışlı ve kalıplaşmış insan heykellerinin yerini doğayı çözümlemeye yönelik bir anlayışın alması, zengin süslemeler, abartılı hayvan motifleri, ölçüsüz bir hayalgücü hep sonraki dönemlerin önünü açıcı nitelikte olmuştur. Belki de insanlığın gelişimini bu hayalgücünde ve bunun olgunlaşmasıyla beliren düşüncede aramak gerekiyor…

Roman sanatı onbirinci yüzyılın ilk çeyreğinde Fransa’da ortaya çıktı. 12. yüzyıl boyunca olgun mimari eserlerini vermeye başladı ve Gotik üslûbun egemen olmaya başlamasıyla yavaş yavaş ortadan kalktı.

Roman sanatı mimarî alanda, Roma ve Bizans’ın anıtsal yapılarını Antikçağ’ın dekorasyon üslûbuyla birleştirmiştir. Roma’nın ve Bizans’ın salt süsleme amaçlı heykelleri, Barbarların yapı açısından işlevsiz motifleriyle birleştirilerek ve Doğ’nun doğa tasvirlerinden esinlenilerek bir yapı içinde kullanılıyordu.

Bu dönemde feodalizmin parçalayıcı özelliği sanat alanını da etkilemişti. Roman sanatının içinde Norman okulu, Bourgogne okulu, Provence okulu gibi okullar vardı. Bunların hepsi hep aynı uyum temelinde birbirinden farklı anlayışlar geliştirdi ve aslında bir bütünün parçalarını oluşturdu.

Kısaca Roman sanatı, bir silkinme döneminin yaratıcılıklarını ve zaaflarını içinde barındırarak, kendinden önceki birikimi yeniden yorumladı ve sonrasına aktardı.

GOTİK SANATI

Gotik sanatı, Roman sanatının sunduğu hayalgücü ve birikim üzerinde yükselmiştir. Bu sanattaki yapı ve düzen, dekorasyon, esin ve plastik anlayış tam anlamıyla yeni, "el değmemiş"tir. Roma Yunan’dan yararlanmış; Bizans Roma’dan ve Doğu’dan kaynaklanmış, Roman sanatı Doğu’nun, Bizans’ın, Barbarların ve Antikçağ’ın melez ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Rönesans ve modern sanatlar da mimarlık ve süsleme öğelerini Antikçağ’dan almıştı. Gotik sanatı ise Roman sanatının gelişimini köstekleyen köhneleşmiş formların kısıtlamalarını bir yana atarak doğadan yola çıktı. Gotik sanatı Roman sanatının sunduğu birikimden ve bakış açısından yararlanmasına karşın, Roman sanatının reddiyesi üzerinden kendini yaratmıştır. Gotik sanatçı da bu yaratıcı itkiyle her şeyi yeni baştan ele alma cesaretini gösterebilmiştir. Aydınlanmanın tohumları yavaş yavaş toprağa düşmektedir.

Rönesans döneminde İtalyanlar, Ortaçağ sanatını aşağılamak üzere "tedesco" diyorlar. Bunun Fransızcası "gotik". Gotik sanatı 12. yüzyılın ilk çeyreğinde Fransa’da ortaya çıktı, 13. yüzyılda olgunluk aşamasına ulaştı. Bundan sonra İngiltere’de hızlı bir gelişim gösterdi ve 13.-14. yüzyıllarda tüm Avrupa’da yayıldı. Rönesans’ın doğuşuyla beraber gerilemeye başladı ve giderek ortadan kayboldu.

Bu dönemde eski Galya bir krallık iktidarı altında merkezi ve güçlü bir devlet olmaya başlamıştı. Paris Üniversitesi’nde ders veren Aziz Thomas, dinsel dogma ve politik düşünce ile beraber inancın dünyevîleşmesini temsil ediyordu. Tüm bir toplumun ortak çabasının ürünü olan katedraller, somut olaylar dünyasının ve düşünce alanını egemenlik altına alan düzenin anıtsal ifadesiydi. Düşünce manastırdan üniversiteye, sanatsal girişimler başrahiplerden piskoposlara geçiyordu.

Roman sanatının kasvetli şatoları, Gotik dönemde saraylara dönüştürüldü. 15. yüzyılda ekonomik alanda öne çıkarak yeni bir sınıf oluşturan burjuvazinin gereksinimleri doğrultusunda, kent konutları olan konaklar ve villalar yapıldı. Gotik dönem, köprü, hastane, manastır, belediye binaları, adalet binaları, çarşılar gibi çeşitli yapılar ortaya koyarak gelişmiş bir toplumun büyük mimarlık gereksinimlerine cevap verdi. Politik iktidarın niteliğine uygun olarak Gotik sanat da merkezlerde yoğunlaştı, taşraya ancak örnek olabildi.

Gotik dönem insana yönelme konusunda bir adım daha attı. İnsana doğru atılan her adım, dinden biraz daha uzaklaşmak anlamına geliyordu ve insana ulaşmanın o dönemde dinden uzaklaşmaktan başka da yolu yoktu. Gerçekten de din, dogmalarını, ancak aklı reddederek kabul ettirebiliyordu. Aklı reddetmek ise insanı reddetmekti.

12. yüzyılda teolojik bir kavram olan Meryem, 13. yüzyılda çocuğunu seven şefkatli bir ana haline gelmiştir. Roman yapılarının yüksek kapı alındıklarındaki çatık kaşlı İsa, Gotik yapılarda kemer payandalarına inmiş bir figür olarak inananları dinsel bir gülüşle selamlamaktadır. Bu dönemde tanrı da en yüce yargılayıcı olmaktan çıkarak insanlaşmıştır. Gotik dönemdeki süslemecilik Bizans’taki simgeciliğe karşılık ansiklopedik bir nitelik kazanmıştı. Örneğin Chartres Katedralindeki 8000 kabartma ve resim skolastik felsefeyi anlatıyordu.

Gotik sanatı, mantığı ve matematiği mimariye uygulayarak yapıları yükseltmenin yöntemini buldu. Yüzünü doğaya çevirerek akla yöneldi. Akla yönelmesinin bir sonucu olarak gotik sanatta bir sistem değil bir dünya yaratma vurgusu vardır. Nitekim katedral, birçok imgenin ve varlığın yaşama zemini bulduğu başlıbaşına bir dünyadır.

Bu dünya yaratma kurgusu, tamamlayıcı unsurlar olarak felsefe ve bilimin de önünü açmıştır. Bu akıl yürütmeyi ileride Descartes’ta göreceğiz.

Birbirlerini besleyerek ayrı kanallardan beslenen sanat, felsefe ve bilim gelişen ve karmaşıklaşan koşullara yanıt üreterek, yaşanabilir bir dünya kurgusunun esas bileşenleri olma niteliğini bugün de sürdürmektedir.

13. ve 14. YÜZYILDA İTALYA

13. ve 14. yüzyıl İtalyası’nda sanat her yönüyle Gotik Sanatından ayrılır. Mimarî alanda İtalya Gotik sanatına en fazla direnç gösteren ülke olmuştu. Gotik üsluba karşılık, Roman üslûbundan önemli etkiler taşıyan ama son tahlilde kendine has bir uslûp geliştirmişti. Gotik sanatını ülkeye sanatını ülkeye sokan tarikatlar dahi sonuçta bu üsluba uyum sağlamışlardı.

Bu dönemde dikkatimizi edebiyat sahasında özellikle üç isim çeker: Dante, Petrarca, Boccacio.

Dante (1265-1321) İlahî Komedya’sı (Divina Commedia) hiç kuşkusuz Rönesans’ın kapılarını aralamıştır. Karşılıksız aşkı Beatrice için yazılan bu destan hem aşkı ve insanı, hem geçmişi, hem kendi güncelliğini anlatıyor ve geleceğe uzanan bir sentez oluşturuyordu.

Eser İtalyanca yazılmıştır. Dönemin egemenleri halk dili olan İtalyancayı aşağılıyor, Latinceyi kullanıyordu. Dante böylece yüzünü topluma dönmüş ve geleceği kendi toplumuyla beraber kurgulamıştır. O dönemde İtalya’da siyasi birlik yoktu. Her şehir bağımsız görünse de aslında Kilise’ye bağlıydı. Floransalı Dante de Kilise’ye bağımlı olmayı savunan Karalara karşı, bağımsızlıkçı Beyazlar’dan yana saf tutmuştu. Bu uğurda sürgüne gönderildi ve düşüncelerinden taviz vermediği için bir daha şehrine dönemedi.

Dante’nin kendi toplumuna ne ölçüde mal olduğunu en iyi, eserinin adının hikayesi anlatır. Aslında Dante eserine Komedya adını vermişti. Klasik edebiyatta kötü başlayıp mutlu sonlanan eserlere bu isim verilir. Komedya da cehennemle başlayıp cennetle bitiyor. Dante öldükten sonra eseri Krallar tarafından gizlenmeye, yokedilmeye çalışıldı. Halk da eseri sahiplenmesinin bir ifadesi olarak kutsadı ve esere bundan sonra "İlahî" adı eklendi.(1)

Petrarca’nın (1304-1374) da Lora’nın aşkıyla yazdığı lirik şiirler kendinden sonraki dönemleri büyük ölçüde etkilemiştir. Onun gerçekçi ve bir o kadar da içli şiirlerinin en önemli etkileri 16. yüzyılda Fransız şairleri Ronsard ve Lamartine’de görülmektedir. İleride Ronsard’da göreceğimiz "sone" tarzı, Petrarca’nın İtalyan halk edebiyatı kaynaklarına inerek bulduğu ve kullandığı bir tarzdır. Petrarca da Dante’nin izinde giderek, İtalyanca yazmıştır.

Boccacio (1313-1373) üç büyük Toskanalının sonuncusudur. Tarihin traji-komedisi, onun da karşılıksız bir aşkı var: Napoli kralının kızı Marya.

Boccacio’nun en büyük eseri Decameron’dur (deka: on, emera: gün). Kitapta yüz hikaye vardır. Bu kitapla Boccacio İtalyan nesrinin babası olmuştur.

Dante destanda, Petrarca şiirde, Boccacio da nesirde sanatlarının doruğuna ulaşırken, aynı zamanda Rönesans’a giden yolu da açmış oluyorlardı. Onun için bu döneme birinci İtalyan rönesansı demek yanlış olmuyor.

Onlara ilham veren üç "vefasız" sevgiliyi, Beatrice, Lora ve Marya’yı insana yönelişin "perileri" saymak abartılı mı olacak; yoksa üç müzmin Toskanalıya yapılacak bir haksızlık mı?

15. YÜZYIL: HÜMANİSTLER

Dante’nin, Petrarca’nın, Boccacio’nun açtığı yoldan ilerleyenler, klasik kaynaklara ulaştılar. Zaten eski eserleri bilenlere "hümanist" deniyordu.

Bu dönem kaynakların incelenmesi ve tercümeleriyle geçti. Ancak hümanistlerle beraber aydınlık gökten değil yerden beklenmeye başlandı.

15. ve 16. YÜZYIL: RÖNESANS

Gotik sanatı 15. yüzyılda İtalya’da gelişen Rönesans uslûbuyla çatışmaya girdi. 13. yüzyılın ikinci yarısında iyice belirginleşen İtalyan Rönesansı, 14. yüzyılda Gotik sanat istilası tarafından engellenmişti. Bu dönemde Fransa’nın Yüz Yıl Savaşları yüzünden zayıf düşmesinin de etkisiyle iki merkez öne çıktı: İtalya ve Flandre.

İtalyan Rönesansı klasik geleneğin canlandırılmasına dayanıyordu. Bunun için antik kaynakların incelenmesi gerekiyordu. Böylece edebiyat, bilim, felsefe alanında uyanışlar başladı. Dünyaya farklı gözlerle bakanlar şaşkına dönüyorlardı. Sis perdesi dağılmaya başlamış, akıl öne çıkmıştı. Dünya artık soyut imgeler bütünü olarak değil, somut bir bilgi nesnesi olarak algılanacaktı. Dünyayı somut olarak algılayanlar, bilgiye ulaşmak için bilime ihtiyaç duyacaklardı.

İtalya bu dönemde parçalı bir durumdaydı. Zaten Rönesans da doğuşunu bu parçalılığa borçludur. Ekonomik alanda iyice güçlenen İtalyan prenslikleri kültür alanında inatçı bir rekabete girmişlerdi. Floransa’da Mediciler, Napoli’de Aragonlar, Milano’da Sforzalar, Ferrara’da Esteler; Mantova’da Gonzaga’lar ve Urbino’da Montefeltrolar, ünlü sanatçıları saraylarına çekebilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.

Zenginliklerinin bir kanıtı olarak, aslında insanın büyüklüğünün kanıtı olan paha biçilmez sanat eserlerini birarada toplayarak, güzelliğe tapınmaya adanmış "müze" fikrini ortaya çıkardılar.

Gerçekten de Rönesans sanatının yükselişi zengin burjuvaların ve entellektüellerin desteğiyle gerçekleşiyordu. Ancak bu durum Rönesans sanatıyla kitleler arasında bir mesafe oluşmasına yol açtı. Saraylara çekilen sanatçılar seslerini kitlelere duyuramıyorlardı. Sanatın her tür ruhanî ve dünyevî kaygıdan kurtulmasıyla da, giderek seslerini duyurmak gibi kaygıları kalmadı. Bu durum bir anlamda sanatçının daha serbest hareket etmesini sağladı. Gidebildiği yere kadar giden sanatçı klasik dönemin ürünlerini kendi çağına taşırken, o dönemin düşüncesinin kapılarını da aralamışoldu. Burada karşılaştığı akıl ve mantık, hümanizmin de temellerini atar. Hümanizm "insan her şeyi ölçüsüdür" ilkesini ilân ederken, 1400 yıllık Hristiyanlık taassubuna da savaş açmış oluyordu. Bu, aslında bilgiyle boş inancın savaşıdır.

16. yüzyılda sanat ve edebiyat alanında, bugün de kulağımıza çok tanıdık gelen isimlerle karşılaşıyoruz. İtalya’da Ariosto, Macchiavelli, Casso, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Bandello; İspanya’da destanda Camoes, Ercilla, romanda Cervantes, tiyatroda Lope de Vega, Castro, Alarcon, Molina, Calderon; İngiltere’de Shakespeare, Spencer, Marlow, Bacon, Milton, Fransa’da Villon, Marot, Ronsard, Rabelais, Montaigne, Calvin; Almanya’da Luther.

Tüm bunlarda Ortaçağ’ın :-):-):-):-)fizik anlayışına karşı, gerçekçilik, doğaya ve insana yönelme görülür. İnsanlığın yönünü gökten, kendi geçmişine çevirmişlerdir. Eskiyi yıkarken yeniyi de kuruyorlardı.

Bu döneme adını gerçekten hakkıyla veriyorlardı: Yeniden uyanış (Rönesans)

Akılcılık böylece Rönesans’ın gerçek ilkesi oldu. İsviçreli tarihçi Jacob Bruckhardt 1860′ta şöyle tanımlıyor Rönesans’ı: Ortaçağ’ın kimliksiz kalabalıklarından sıyrılan bireyin kendini ortaya koyuşu.

Engels de Rönesans’ı şöyle tanımlıyor: "… şaşkın Batı’ya yeni bir dünyayı, eski Yunan dünyasını gösterdi; bu dünyanın pırıl pırıl şekilleri karşısında Ortaçağ’ın hortlakları kayboldu; İtalya, bir daha erişilemeyen, klasik eski çağla yansımasını andıran görülmedik bir sanat yaratısıyla doldu taştı. (…) Eski dünyanın sınırları aşıldı. İlk olarak o zaman dünya gerçekten keşfedildi ve el zenaatlarından sonraki modern büyük çapta endüstrinin başlangıç noktası olan manifaktüre geçişin ve dünya ticaretinin temeli atıldı. Kilise’nin insanların zihinleri üzerindeki diktatoryası parçalandı; Protestanlık’ı kabul eden Alman çoğunluğu bunu doğrudan doğruya kırdı. Latinler arasında da, Araplardan alınan ve yeni keşfedilen Yunan felsefesiyle beslenen sevinçli bir özgür düşünce ruhu gitgide köklelenerek on sekizinci yüzyılın maddeciliğine yol hazırladı.

"İnsanlığın bugüne kadar gördüğü en büyük ilerici devrim buydu; devler gerektiren ve devler yaratan bir çağ-düşünce, tutku, kişilik gücünün, öğrenme evrenselliğinin devleri." (…) "… o zamanki insanların özellikle karakteristik olan bir yanları hemen hepsinin bütün hayatlarını ve etkinliklerini çağdaş akımların ortasında, pratik kavganın içinde sürdürmeleridir. (…) Onları bütün insan yapan dolgun ve güçlü kişilikleri de buradan geliyor. Çalışma odasına kapanıp kalanlar o çağda kuraldışıydı - ya ikinci, üçüncü dereceden insanlar ya da parmaklarının yanmasını istemeyen ihtiyatlı filistenler."(2)

17. ve 18. YÜZYIL AVRUPA SANATI: BAROK

Bu dönem merkezî krallıkların iyice güçlendiği dönemdir. Rönesans’ın başlarında saraya kapanmış olan sanatçılar, merkezî krallıkların statükoculaşmasıyla birlikte yavaş yavaş formalizme (biçimcilik) kaymışlardır.

Bu dönemde yüksek ve olgun bir sanat anlayışını temsil eden opera aslında kralın gücünü ve zenginliğini temsil ediyordu.

Saraylar kralın tapınağı olmuştur bu dönemde; kiliseler de Tanrının sarayı. Kiliselerdeki düzenli ve abartılı ayinler de tıpkı operada olduğu gibi bir güç ve şatafat gösterisiydi.

Oysa bu iki yüzyıla Aydınlanma çağı diyoruz. Başta din olmak üzere bütün kurumların aklın süzgecinden geçirildiği bir süreç ile yukarıdaki tablo arasında hiçbir ortak yan yok. Öyleyse nedir bu çelişki?

Ortada çelişki yok. Bu dönemde burjuvazi bir sınıf olarak iyice belirginleşmiş ve iktidara yönelmişti. Bir önceki kral-burjuva ortaklığı artık bir karşıtlık halini almıştı.

Bu ayrışma tüm toplumu, dolayısıyla sanatçıları da etkilemişti. Aslında bu dönemde sanatçı kavramı da muğlaklaşmıştır. Örneğin edebi eserler de veren Voltaire, edebiyatçı ya da filozof olmanın ötesinde bir siyasetçidir.

Fransız devrimiyle sonlanacak bu süreç, bir sanat yazısının sınırlarını aşıyor. Bu dönemin genel panoraması diğer yazılarımızda yeterince verildi. Bu dönemin, sonrasına etkilerini ve bu dönemi, bundan sonraki dergi çalışmalarımızda derinlemesine inceleyeceğiz.

SONUÇ:

İnsanlık bazen milim milim, bazen koşar adım ilerliyor. Bazen de geriliyor. Avrupa beş yüz yıl kıpırdamamış. Sonra beş yüzyıl iğneyle kuyu kazmış. Sonra birden akılalmaz bir atılım yaşamış Rönesans’la, Rönesans’tan sonra o güzelim yapıları yaratamaz olmuşlar. Bugün hâlâ yaratamıyoruz; bugün bize çirkinlik saçan gökdelenleri birer sanat abidesi olarak yutturmaya çalışıyorlar.

Sonra insanlık bilimle, felsefeyle aydınlanmış. Aydınlanma sonrası felsefenin karışık kafası, tümünü reddeden materyalizmle berraklaşır.

İnsanlığın serüveni bitmedi, bitmeyecek insan akıp giden zamanı anlamlandırmaya çalışan, hayatı yaşanabilir kılmanın yollarını arayan ve bulduklarını hayata geçiren; başaran ve yanılan, yanılgılarının üzerine giden bir varlık olmayı sürdürdükçe insanlık var olacak.

Mantığın Tarihçesi

Salı, 06 Kasım 2007

Mantığın Tarihçesi

Mantık biliminin kurucusu

Aristoteles’tir. ( M.Ö. 384-322 ). Aristoteles, Organan adlı altı kitabında mantık konularını incelemiştir. Aristo bu kitaplarda terimler, akıl yürütmeler ve çeşitli ispat şekilleri üzerinde durmuştur. Akıl yürütme şekillerinden en çok kıyasa önem vermiştir.

Aristo’dan sonra

Aristoteles MÖ 384 - MÖ 7 Mart 322 tarihleri arasında yaşamış Yunanlı filozof ve bilim adamı. Platon ile birlikte Batı düşüncesini en çok etkileyen en önemli iki kişiden biri olarak düşünülür.

Stoacılar mantık konularıyla uğraşmışlardır. Stoacılar mantığı şekille ve dille ilgili bir bilim haline getirmeye çalışmışlardır.

Gerek İslam dünyasında gerek

İslam, Allah’ın insanlara Hz. Muhammed (sav) aracılığı ile gönderdiği son ilahi dindir.

Arapçada seleme (Allah’a tamamen bağlanmak) kökünden gelen İslam sözcüğünün Türkçe anlamı "Allah’a ve onun buyruklarına kayıtsız şartsız inanan" demektir. Bu kelime aynı zamanda, Hz. Muhammed aracılığıyla ilkeleri bildirilen ve Müslüman adı verilen (Arapça İslamlığı kabul eden anlamına, müslim’den) 600 milyon insanı bünyesinde toplamış büyük bir dinin de adıdır..

Avrupa’da Aristo’nun mantık anlayışı yüzyıllar boyunca egemen olmuş ve Aristo tek otorite olarak benimsenmiştir.

İslam dünyasında mantık çalışmaları Aristo’nun eserlerinin Arapça’ya çevrilmesiyle başlamıştır. Büyük İslam mantıkçıları arasında Farabi, İbni Sina, Fahrettin Razi ve Seyyid Şerif sayılabilir.

Batıda mantık çalışmaları da Aristo’nun eserlerinin Latince’ye çevrilmesiyle başlar. Ortaçağ Avrupa’sında Aristo mantığının büyük temsilcileri olarak Albertus Magnus, Thomas d’ Aquin, Pierre d’Espagne adları sayılabilir. Aristo’nun Avrupa’da egemenliği Rönesansa kadar devam etmiştir.

Avrasya olarak bilinen eski dünya kıtasının batısındaki büyük yarımada olan Avrupa, Sami dillerde Erep (yahut Irib) Güneşin Battığı taraf anlamına gelir. Fenikelilerden Yunanlılara geçen bu ad, Yunanca’da Europa olmuş ve Ege Denizi’ne göre batıda bulunan ülkelere bu ad verilmiştir.

Rönesanstan sonra, doğa bilimlerindeki gelişmeler karşısında metod olarak Aristo mantığının yetersizliği ortaya çıktı. Aristo mantığının bel kemiğini oluşturan kıyasa Bacon ve Descartes karşı koydular. Kıyasın yetersizliğini göstererek yeni yollar aradılar. Düşüncelerin böyle bir yola yönelmesi bilimlerin gerek genel ve gerek özel metotlarının saptanmasına yol açtı.

Rönesans "Yeniden doğuş" anlamına gelen bir süreçtir. 15. yüzyılda başlayan bir süreç, aynı yüzyıl içinde bütün Avrupa’ya yayıldı. Bu yenilikte, Roma ve Grek başarılarının yeniden cezalandırılması istemi vardır. Rönesans şu temel anlayışlara dayanıyordu. 1)Yeryüzü ilgi çekici ve araştırılmaya değer bir yerdir, 2)İnsan güçlüdür ve bu gücüyle büyük başarılar elde edebilir, 3)İnsanın sürekli faal olması şerefli birşeydir ve 4)Gerçek güzeldir. Bu anlayışlara bağlı olarak da yaşadığımız dünya o kadar ilgi çek

Yeniçağ felsefesinde bilimlerde metot sorunlarının öneminin artması, özelikle öğrenim amacıyla yazılan mantık kitaplarında, mantığın asıl konularının ihmale uğrayıp, metot sorunlarının ön plana alınmasına neden olmuştur. Böyle bir tutum, mantığın yalnız metot olarak anlaşılmasının bir sonucudur.

Mantık bilimi 19. yüzyılın ikinci yarısında başka bir yönde gelişmiştir. Bu gelişme sembolik mantık alanında olmuştur. De Morgan ve S. Jevons’ın bu alandaki çalışmaları ile Boole Cebiri adı verilen ve mantığı matematiğe dayandıran bir sistem kurulmuştur. Sonraki çalışmalarda ise mantık matematikten bağımsız olarak ele alınmış ve matematiği yeni mantığa dayanarak temellendirme amacı güdülmüştür.

Önermeler Mantığı ile Niceleme Mantığından oluşan İki Değerli Mantık ilk olarak G. Frege tarafından kurulmuş, sonra da B. Russel ile A. N. Whitehead’in çalışmalarıyla bugünkü biçimini almıştır.

Çok değerli mantık sistemleri ilk olarak J. Lukasiewicz ve E. L. Post tarafından kurulmuştur. Daha sonra H. Reichenbach “ Olasılık Mantığı” adıyla sonsuz sayıda doğruluk değerli bir mantık sistemi kurmuştur.

Daha sonraları “ Kiplik Mantığı “ , “Özdeşlik Mantığı”, “ Varlık Mantığı” kurulmuştur.

Günümüzde mantık matematiğe, doğa bilimlerine, eleştirel düşünme ve akılcı tartışmaya uygulanmaktadır.

özel isim, yeni yüzyıl

Fetişizm

Salı, 06 Kasım 2007

Genel olarak, doğaüstü bir gücü ve etkisi, büyülü ya da aşkın güçleri olduğuna inanılan tapınma objesine tapan dini uygulamaların bütünü. 2 Daha özel ola:-)rak da, insan elinden çıkma ürünlerin, insa:-)nın yaratılarının bağımsız bir varoluşa sa:-)hipmiş gibi görünüp yaratıcı üzerinde, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, belli bir baskı uygulaması durumu. 3 Psikanaliz açısından, belirli nesnelerden görme ya da dokunma duyusu yoluyla doyum elde etmeye çalışmaktan oluşan cinsel sapıklık

Analitik Felsefe

Salı, 06 Kasım 2007

Analitik felsefe terimi, yirminci yüzyılın başından itibaren, özellikle Anglo-sakson coğrafyada, değişik adlar altında olup tümü dilin analizine dayanan felsefi araştırmaları belirtmek için yaygın olarak kullanılmıştır. Analitik felsefe söz konusu olduğunda. daha ilk bakışta şaşırtıcı olan şey, amajların, ilgi alanlarının ve yöntemlerin çeşitliliğidir. Bununla birlikte akımların. kuramların ve uygulamaların çeşitliliği içinde bütün bu araştırmalar, analitik felsefe toplu adlandırmasını haklı gösteren bir esin ortaklığının tanıklığını yapmaktadır. Söz konusu olan, her durumda felsefi’ problemleri dil açısından ele almak ve bu problemlere dil analizi yaparak bir çözüm aramaktır…" J.G. Rossi.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’de ve ABD ile bazı İskandinav ülkelerinde yaygınlaşan ve felsefenin asıl uğraş alanının dil ve dildeki kavramları çözümlemek olduğunu, bu yolla “kafa karışıklığı” yaratan geleneksel felsefe sorunlarının çözülebileceğini savunan felsefe akımı.

Akımın kurucusu ve en büyük temsilcisi Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’dir. 1945-60 yılları arasında gelişen analitik felsefe bir ölçüde İngiliz düşünürleri Bertrand Russel ve G.E. Moore’un 1900’lerden başlayarak geliştirdikleri gerçekçilik ve çokçuluk düşüncesinden türemiş olan 1930’ların mantıksal olguculuğunun devamıdır.

Analitik felsefenin temel hareket noktası felsefenin tek konusunun dil olduğu anlayışıdır. 20. yüzyıl başlarında gelişen mantıksal olguculuktan felsefenin kendisinin bilgi üretmediği görüşünü ve felsefe tarihinde yapıt vermiş düşünürlerin aslında dilin yarattığı sorunlarla uğraşmış oldukları görüşünü devralan analitik felsefe, felsefenin dilsel yapıları çözümlemekte asli uğraşını bulabileceğini savundu.

Analitik felsefe, Russel ve mantıksal olgucuların anlayışların temelinde yatan, mantık aracılığıyla bir mükemmel biçimsel dil kurmayı amaçlar. Ancak bu amacından uzak kalarak gündelik dile yönelmiştir. Buna göre sağduyunun kaynağı olan ve “sıradan” insanların konuştukları dil, zaten tam ve yetkindir. Felsefeye düşen, dilin bu gündelik kullanımının dışına çıkması sonucu beliren sahte sorunları gidermektir.