‘Felsefe’ Kategorisi için ArÅŸiv

Analitik Felsefe

Salı, 06 Kasım 2007

Analitik felsefe pozitivizmin 20. yüzyılda çağdaş bir görünüm almış şeklidir. Neo-pozitivizm ya da mantıkçı pozitivizm olarak da bilinen bu anlayışa göre felsefenin asıl uğraş alanı dildir.

Bu yaklaşıma göre felsefe; varlık, değer ve tanrı üstüne doğruluğu test edilemeyen öğretiler öne sürmemelidir. Felsefenin görevi dildeki kavramları çözümlemektir. Bu felsefe anlayışına göre bilime dayanan bilgi doğru bilgidir. Bir bilginin doğru olup olmadığını anlamak için de bilginin analizi gerekir. Bu amaçla bilimin kullandığı önermelerin kuruluşu ve yapısı incelenir. Bu da dil analizidir.

Analitik felsefeye göre felsefede ortaya çıkan sorunlardan birisi bulanık mantıksal çıkarımlar; diğeri değişik anlamları olan sözcüklerin bir birine karıştırılmasıdır. Bu nedenlerden kaynaklanan sorunları çözmek için de bulanık mantıksal çıkarımlar yerine açık-seçik mantıksal çıkarımlar oluşturmak ve tek anlamlı sözcüklerden oluşan yapay bir dil sistemini kurmak gerekir.

Bu akımın baÅŸlıca temsilcileri; Ludwig Witgenstein, Moritz Schlick, Rudolf Carnap ve Hans Reichenbach’tır.

L. Witgenstein (1889-1951): Witgenstein, dili kullanmanın ve dili anlamanın, insanları sıradan şeylerden ayıran en önemli özellik olduğunu belirtir. Ona göre dil, dünyayı resmetmek suretiyle temsil eder. Bu yüzden önermeler, olguların tasvirleri ve olguların resimleridir. Öte yandan önermeler düşüncelerin dile gelmeleridir.

Filozof daha sonra bu dil anlayışını değiştirerek başka bir dil görüşü geliştirmiştir. Bu yeni dil anlayışı ile dile doğal bir insan fenomeni, toplumsal bir fenomen (birden fazla insanın benimsediği kuralların varlığı ile işleyebilen bir fenomen) olarak yaklaşmıştır. Ona göre felsefe, sayılıp dökülecek bir öğreti bütünü değil bir faaliyettir. Filozofa düşen felsefik kuramlar geliştirmek değil, dilin nasıl kullanıldığını göstermektir.

Analitik felsefe dil analizi eleÅŸtirisi yoluyla felsefi problemleri doÄŸrularken onları “anlamsız” ve “anlamlı” olarak bir ayırıma tutar.

:-):-):-):-)fiziğin konusuna giren problemler, anlamsız ve sözde problemlerdir. Tek tek bilimlerin çözebileceği problemler de ilgili bilim dallarını ilgilendirir. Bu durumda felsefeye sadece mantık ve bilgi kuramı kalır.Böylece felsefe araştırmaları sınırlandırılmış olur.

Felsefede mantıksal dil çözümlemeleriyle doğrulanabilen önermeler anlamlı olarak kabul edilir. Böylece felsefenin konusu gerçek ya da düşünsel nesneler olmaktan çıkar, bilimsel önermelere ve kavramlara indirgenmiş olur.

Frege: Wismar’da doÄŸdu. 1869′da Jena Üniversitesi’nde öğrenime baÅŸladı ve iki yıl sonra, 1873′te Felsefe Doktoru unvanını aldığı Göttingen’e taşındı. İki yıl sonra Jena’ya döndü ve matematik dersleri vermeye baÅŸladı. Matematik alanında 1879′da doçent ve 1896′da profesör oldu. 1925′de Bad Kleinen’de öldü.

Aristo’dan sonraki zamanların en büyük mantıkçısı kabul edilir. 1879′da yayınladığı, devrim niteliÄŸindeki Begriffsschrift veya Kavram Yazısı, Aristo’dan beri nüfuzunda bir deÄŸiÅŸiklik olmayan eski Terim Mantığı’nın yerini alarak mantığın tarihinde yeni bir dönemi haber veriyordu. Begriffsschrift bugün matematiÄŸin her alanında kullanılan nicelikleme gibi, Orta ÇaÄŸ’ın Çoklu Genelleme Problemi’ne çözüm getiren kavramlar ve fonksiyon ve deÄŸiÅŸkenlerin açık bir ÅŸekilde konumlandırılması gibi özellikleriyle temelleri sarstı.

Frege, Önermeler Mantığı ve kendi icadı Yüklem Mantığı’nın aksiyomatikleÅŸtirilmesini oluÅŸturan kiÅŸidir. Bertrand Russell’ın Tarifler Teorisi ve Russell ile Alfred North Whitehead’in Principia Mathematica ’sı için son derece temel bir kavram olan nicelikleme de yine Frege’ye aittir. Çalışmaları kendi döneminde geniÅŸ ölçüde tanınmamış ve fikirleri, özellikle Giuseppe Peano ve Russell gibi, etkilediÄŸi insanlar aracılığıyla yayılmıştır. Ludwig Wittgenstein ve Edmund Husserl da felsefî açıdan etkilediÄŸi kaydadeÄŸer insanlardır.

Frege, en temelinde önerme’nin fonksiyon-argüman analizi, özel isimlerin anlam ve gönderim tefriki, kavram ve nesne tefriki ve baÄŸlam prensibinin geliÅŸtirilmesi bulunan, Lisan Felsefesi’ne yaptığı derin sistematik katkılarla Analitik Felsefe’nin kurucularından sayılır. Edmund Husserl ve Max Schröder gibi zamanının önde gelen bir çok mantıkçı ve felsefecisiyle yazışmıştır.

Frege, mantıkçılığın — matematiÄŸin mantığa indirgenebileceÄŸi düşüncesinin önde gelen ilk savunucusudur. Grundgesetze der Arithmetik isimli çalışmasında, aritmetiÄŸin kanunlarını mantıktan çıkarmaya tevessül eder. (Masraflarını kendi karşıladığı) ilk cildi yayınladığında, Russell, ismiyle anılan paradoksu keÅŸfetmiÅŸ ve Grundgesetzenin aksiyomlarının bu çeliÅŸkiye yol açtığını ifade etmiÅŸtir. Frege, bu paradoksun varlığını kabul edip, kitabın ikinci cildinin ek kısmında bu soruna yol açtığını düşündüğü aksiyomu belirtmiÅŸse de, aksiyomlarında tatmin edici bir deÄŸiÅŸikliÄŸe gidememiÅŸtir. Russell ve John Von Neumann’ın sonraki çalışmalarında, bu problemin nasıl çözümleneceÄŸi yer almıştır.

Buna ve Russell’ın Frege’ye olan övgüsündeki cömertliÄŸe karşın, yaÅŸamı boyunca üne kavuÅŸmamış ve –Tractatus ve Felsefî SoruÅŸturmalar’da fikirleri Frege’nin mantık ve dil alanındaki kavramları etrafında dönen– Ludwig Wittgenstein üzerindeki etkisi olmasa, bir filozof olarak deÄŸerinin hiç bir zaman anlaşılmayabileceÄŸi düşünülmüştür.

Frege üzerindeki önemli otoriteler arasında Michael Dummett, Günther Patzig, Hans Sluga, Terence Parsons ve Vincent Riolo sayılabilir.

Renè Descartes

Salı, 06 Kasım 2007

Descartes’in yaÅŸarken birçok kez portresi yapılmıştır. Descartes’in Flaman sanatçı Frans Hals’a (y. 1580-1666) hiç poz vermediÄŸi bilinmekle birlikte, bu portrede Hals’in üslubu fark edilir. 1596’da Fransa’da doÄŸdu. Cizvitlerin elinde, felsefe ve matematik dahil mükemmel bir eÄŸitim aldı. Daha sonra, doÄŸduÄŸu yer olan Poitiers’deki Poitiers Üniversitesi’nden mezun oldu. Parlak bir öğrenci olarak, çeÅŸitli yetkelerin ileri sürdüğü, tek tek incelediÄŸi savların çoÄŸunun geçersiz olduÄŸunu fark etmekle birlikte , çoklukla neye inanacağını bilemedi. Kendi dediÄŸine göre, eÄŸitimini tamamlamak için orduya katıldı ve hiçbir savaÅŸa tanık olmamakla birlikte Avrupa’yı bir asker olarak köşe bucak dolaÅŸtı. Bu yolculuklar ona insanın dünyasının kitaplarda anlatıldığından çok daha çeÅŸitli ve çeliÅŸkilerle dolu olduÄŸunu öğretti. Emin olabileceÄŸimiz, kesin olarak bilebileceÄŸimiz bir ÅŸey olup olmadığı sorusu kafasına böyle takıldı. Hollanda’ya yerleÅŸti. O sırada Hollanda Avrupa’nın en geniÅŸ ifade özgürlüğüne sahip ülkesiydi. Descartes, araÅŸtırmalarını felsefe, matematik ve bilim alanlarında sürdürerek insan düşüncesinin temellerini incelemeye burada giriÅŸti. Kabaca 1629-1649 arasında niteliÄŸi çok yüksek özgün eserler verdi. Felsefede en önemli eserleri, 1637’de yayımlanan Yöntem Üzerine KonuÅŸmalar ile, 1641’de yayımlanan Meditasyonlar ’dır. 1649’da İsveç Kraliçesi Kristina, kendisine felsefe öğretmesi için Descartes’i Stockholm’e davet etti. İsveç’in sert kışları yüzünden ciÄŸerlerinden hastalanan Descartes 1650’de öldü.

Felsefenin Öyküsü Bryan Magee

Descartes da yöntemli bir kuÅŸkuculuk yaklaşımı ile , kesinliÄŸinden kuÅŸku duymayacağı bir “ilk bilgi” nin olanaklılığını arıyordu sanırım. BildiÄŸiniz gibi Descartes matematik eÄŸitimi almıştı ve bu konuda çok iyi idi. Analitik Geometri’yi temellendirdi. Düşüncesini matematiÄŸin kurgusu etkiledi. MatematiÄŸin apaçıklığından kuÅŸku edilmeyen aksiyomları gibi , “gerçeklikler temel ve kuÅŸku duyulmaz önermelerde baÅŸlayıp , türetilmiÅŸ önermelere doÄŸru dizgesel olarak ilerleyerek düzenli bir yolda tanıtlanmalıydı.” BaÅŸlangıçta , dayanacağı çıkış noktası için, kendinden önceki tüm otoriteleri bir kenara bıraktı. Deyim yerindeyse sıfırdan baÅŸlamalıydı. BaÅŸlangıç için “düşünmeyi” diÄŸer bir deyiÅŸle “us” u seçti. Usun bilgi elde yöntemi üzerinde düşündü. DoÄŸuÅŸtan düşüncelerin açık ve seçikliÄŸine inanıyordu. Ki bu düşünceler duyular tarafından henüz bulanıklaÅŸtırılmamıştı. Kendisi bir katolikti. İnancı tamdı. Çıkış noktasında tüm otoriteyi akla vermekle, gelecekte bunun nelere yol açacağını ne kadar öngörmüştü bilemiyorum.

Cogito, ergo sum; je pense, donj je suis."

Düşünüyorum, öyleyse varım.

Kesin olan bir ÅŸey var.

Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek.

Şüphe etmek düşünmektir.

Düşünmekse var olmaktır.

Öyleyse var olduğum şüphesizdir.

Düşünüyorum, o halde varım.

İlk bilgim bu sağlam bilgidir.

Şimdi bütün öteki bilgileri

Bu bilgiden çıkarabilirim.

Bizim çıkış noktamız bireyin öznelliğidir.

Çıkış noktamızdan bakıldığında

‘düşünüyorum öyleyse varım

gerçeğinden başka bir gerçek olamaz.

Herhangi bir gerçekten önce,

bir mutlak gerçek olmalıdır.

Bu gerçeği kavramak basittir,

zira bireyin varlığında mevcuttur.

~ Rene Descartes ~

On yedinci yüzyıl, Descartes’in yüzyılı, bir çeliÅŸkiler yüzyılıydı. HoÅŸgörüsüzlük çağıydı. Ama aynı zamanda düşünce ve sanat devlerinin çağıydı. ÇaÄŸdaÅŸ akılcı, bilimsel düşünceyi baÅŸlatan Descartes gibi büyük filozoflar çağıydı. Gelileo ve Descartes bütünüyle açıklık ve yararlılık anlamında bilimin güçlü rönesansını kendi kendilerine baÅŸlattılar. Rönesansın yeniden canlanma hızı, Descartes’in, bir böcek bilimcinin kelebeÄŸi örnek dolabına iÄŸnelemesi gibi, tek bir itiÅŸle ortaçağı duvara çivilemesiyle korundu. Ulusların “tibetleÅŸtirilme”sine, orijinal Avrupa kavramı, karışık uluslar çeÅŸitliliÄŸine dönüştürmeye eÄŸilimli ulusçuluÄŸun geliÅŸmesine karşın, Descartes, pozitif bilimlere, özellikle matematiÄŸe yönelmesiyle, Avrupa’nın bütünü için ortak bir payda saÄŸladı: bilimsel düşünce, akıl. Ölümünden sonra Newton tarafından mükemmelleÅŸtirildiÄŸi zaman, Kant henüz – her ne kadar bu ciddi filozofu öyle canlandırmak olanaksız gibi görünse de- ergenliÄŸin olgunlaÅŸmamış dürtülerine boyun eÄŸen bir gençken, fizik rehberlik konumuna çıktı. Paradoks ÅŸundadır: Bütün bunları baÅŸlatan Descartes, insanı yalnızca akıl olarak – hayvanları da makine- kavramış ve insanın bedeni olmasını yalnızca olumsuz anlamda kabul etmiÅŸtir. Filozoflar için insan bedeni ilgi alanı olmaktan çıkmıştı. Descartes penceresinin önünden gelip geçen insanları görmüyordu, bütün gördüğü “ chapeaux et manteaux, rien de plus” tü.(Åžapka ve manto, baÅŸka bir ÅŸey yok) Tanrıbilim büyük ilgi görüyordu ancak akılla uyum saÄŸlaması gerekmiÅŸti. Descartes –simgesel olarak- yeÅŸil ipek giysilerini, siyah giysiyle (İspanyolların da giydiÄŸi) deÄŸiÅŸtirmiÅŸ, giysisinin sadeliÄŸini kolalı bir yaka ve gümüş kabzalı bir kılıçla güçlükle gidermiÅŸti. Ona göre res cogitans (düşünce) res extensa’ya (beden) karşıtlık oluÅŸturduÄŸundan, bedenini siyah giysilerle örterek onu reddetmeye çalışmış ve ruhunu geliÅŸtirmek için, düşünmeye çekildiÄŸi yanan sobanın yanındaki köşesinde onu açılan kanatları üstünde uçmaya bırakmıştı.Descartes çaÄŸdaÅŸ devirleri baÅŸlatan adamdı. Descartes, Aristoteles tarafından önerilen çokluk yerine tek ve mükemmel scientia anlayışıyla çaÄŸdaÅŸ insanın iÅŸini basitleÅŸtirdi. Rönesansın çeliÅŸkileri ortasında yitmiÅŸ Avrupalı insanı Descartes’in sadeleÅŸtirme yeteneÄŸi kurtardı. Descartes önemli olan mitos deÄŸil, sade, açık ve bağımsız düşünce olduÄŸunu kabul ettirdi. Akıl kullanarak, insanların yeniden kendi kendilerine olan güvenlerini kazanmalarına, tarihten ve tarihte yaÅŸamalarına yardım etti. İnsan yaÅŸamı geçmiÅŸten geleceÄŸe taşındı. Yirmi yaşından itibaren Descartes’in yolu çizilmiÅŸti. Bunu yazdığı bir nottan biliyoruz; “ Hayatta hangi yolu izleyeceÄŸim?” Ne iyi ki, düşünme mesleÄŸini seçti ve Peguy’un sözleriyle, “çok akıllıca bir adımla iÅŸe koyulan Fransız centilmeni” oldu; Galileo gibi, dünyanın mekanik ve insanın idealist yorumunu baÅŸlattı. Descartes’e göre, dünya saf bir iÅŸleyiÅŸ, makinelerin makinesi, modern teknolojimizin tohumuydu. Descartes yeniçaÄŸda Batı’nın en büyük dahisiydi, yüzlerce yıl önce Miletli filozofların kendi kendimize korkulan soruları sormamızı öğretmiÅŸ oldukları gibi, asıl Avrupa gerçeÄŸini yumuÅŸak bir sesle ifade etmiÅŸ ve hepimize düşünmeyi öğretmiÅŸ bir gentilhomme’du. Descartes, yaÅŸamda yittiÄŸini hissetti; kendini kuÅŸkulardan kurtulmuÅŸ hissetmek için gerçeklikle buluÅŸmak istedi. Ama kuÅŸku etmek düşünmektir- diye düşündü Descartes- ve ben ne düşünüyorsam oyum ( “je ne suis qu’une chose que pense”) ( Düşüncemin hazinesi). Ona göre, düşünmek var olmaktı, ve düşünce varolan tek gerçeklikti. Onun, res cogitans’ı (düşünen özne) res extensa’yla (beden) zıttı. Onun idealizmi, Leibniz’de, Barok düşüncenin doruÄŸunda kendini buldu. Dekartçı düşüncenin hatası, insanı akılcı ve bu nedenle özgür olarak tasarlamasıydı. Bilinçaltı kavramını açıklamak için Freud ve Jung’u beklemek gerekliydi. Gerçek ÅŸu ki, Descartes’in düşüncesi en üstün biçimde bir matematikçinin düşüncesiydi ve geometrik kuramları öznel gerçekliÄŸini geliÅŸtirmek için ona yeterince yer bırakmadı. Yirmi yaşından itibaren Descartes’in yolu çizilmiÅŸti. Bunu yazdığı bir nottan biliyoruz; “ Hayatta hangi yolu izleyeceÄŸim?” Ne iyi ki, düşünme mesleÄŸini seçti ve Peguy’un sözleriyle, “çok akıllıca bir adımla iÅŸe koyulan Fransız centilmeni” oldu; Galileo gibi, dünyanın mekanik ve insanın idealist yorumunu baÅŸlattı. Descartes’e göre, dünya saf bir iÅŸleyiÅŸ, makinelerin makinesi, modern teknolojimizin tohumuydu. Descartes yeniçaÄŸda Batı’nın en büyük dahisiydi, yüzlerce yıl önce Miletli filozofların kendi kendimize korkulan soruları sormamızı öğretmiÅŸ oldukları gibi, asıl Avrupa gerçeÄŸini yumuÅŸak bir sesle ifade etmiÅŸ ve hepimize düşünmeyi öğretmiÅŸ bir gentilhomme’du. Descartes, yaÅŸamda yittiÄŸini hissetti; kendini kuÅŸkulardan kurtulmuÅŸ hissetmek için gerçeklikle buluÅŸmak istedi. Ama kuÅŸku etmek düşünmektir- diye düşündü Descartes- ve ben ne düşünüyorsam oyum ( “je ne suis qu’une chose que pense”) ( Düşüncemin hazinesi). Ona göre, düşünmek var olmaktı, ve düşünce varolan tek gerçeklikti. Onun, res cogitans’ı (düşünen özne) res extensa’yla (beden) zıttı. Onun idealizmi, Leibniz’de, Barok düşüncenin doruÄŸunda kendini buldu. Dekartçı düşüncenin hatası, insanı akılcı ve bu nedenle özgür olarak tasarlamasıydı. Bilinçaltı kavramını açıklamak için Freud ve Jung’u beklemek gerekliydi. Gerçek ÅŸu ki, Descartes’in düşüncesi en üstün biçimde bir matematikçinin düşüncesiydi ve geometrik kuramları öznel gerçekliÄŸini geliÅŸtirmek için ona yeterince yer bırakmadı. Descartes bize, matematiÄŸi kesin ve ince, biyolojiyi el yordamıyla ve iÄŸrenç bulan Kant gibi, sorgulayıcı bir entelektüel olarak görünür; bu nedenle canlı varlıkları makinelere çevirerek biyolojiyi daha kesin hale getirmeye çalıştı. Descartes, gerçek dünyanın nicel ve sınırlı, geometrik ve gürültüleri ve renkleriyle çevremizdeki dünyanın nitel, aracısız ve aldatıcı olduÄŸunu düşündü. Özünde o, Maya’nın Vedacı öğretisi, duyumsal dünyanın aldatıcı göreceliÄŸidir. Descartes yargıda fazlasıyla katıydı. Bütün insanlar için “akıl” ortaktır diye kabul ettiÄŸi zaman, hataların yalnızca özgür iradeyle iÅŸlendiÄŸini de kabul ediyordu. Onun akılcılığı tarihe karşıttı; tarihten yoksundu. Bilimsel yeniliÄŸiyle büyülenmiÅŸ biçimde, kuÅŸkulu her düşünce ya da inancın, yalnızca mutlak mükemmeller arasında hareket eden “saf düşünceyle” ya da akılla (kavrayış) kurulmadığını savladı. Bu nedenle, Descartes doÄŸa üzerinde zafer kazandı ama insana özgü iÅŸlerde baÅŸarısız oldu. Descartes evrene meydan okudu. Ona göre, bilmece yani çözülemez bir ÅŸey yoktur ve hiçbir ÅŸey “keÅŸfedilemeyecek kadar uzak olamaz” Fransız filozof için gerçeklik dünyası ve düşünce dünyası birbirine olaÄŸanüstü bir temel anahtar, matematiksel usavurumla baÄŸlı iki evrendir. Descartes’la birlikte yaÅŸamda bir telaÅŸ baÅŸlar, birÅŸeyler yapmak, insanın yazgısını açıklamak telaşı, ona göre, ÅŸeyler yalnızca düşünüldükleri zaman varolurlar ve düşünmeler olarak yeniden hayat bulmak için gerçeklikler olarak ölebilirler.

Felsefe Öyküleri

Fèlix Marti - İbánez

DESCARTES’İN KRONOLOJİK YAÅžAM ÖYKÜSÜ

1596, 31 Mart, Touraine, La Haye’de doÄŸdu; aristokrat bir ailenin dördüncü çocuÄŸuydu. 1606 Jesuitler’in 1604’te La Flëche’de açtıkları Kraliyet Kolejine gönderildi ve 1614’e dek orada eÄŸitim gördü. 1614-16 Paris’te geçirdi ve zamanının çoÄŸunu okul arkadaşı Mersenne ile birlikte matematik çalışmaya ayırdı. Ayrıca matematikçi Mydorge ile tanıştı. 1616 Kolej eÄŸitimini bitirdikten sonra Poitiers Üniversitesine girerek tüze ‘derecesi’ aldı. Ama hiçbir zaman avukatlık yapmadı. O sıralarda toplumsal konumu olan bir insan genellikle ya kiliseye ya da orduya katılırdı. Descartes ikincisini seçti. 1617-29 Gezilerle geçirdiÄŸi ‘‘dünyanın kitabı’’ndan öğrenme dönemi; ilkin Hollanda’ya gitti 1618 Hollanda’yı İspanyollardan kurtarmaya çalışan Protestan Orange Prensinin ordusuna katılarak Hollanda’nın BirleÅŸik İller (Nassau) Prensi Maurice’in hizmetine girdi —ardından Orange Prensinin ordusundan ayrılarak Danimarka, Danzig, Polonya ve Almanya’yı dolaÅŸtı —sonra otuz yıl savaÅŸlarında Bavyera’nın Katolik Dükünün ordusuna katıldı (ordu yaÅŸamı döneminde Descartes’ın herhangi bir çarpışmaya girmediÄŸi düşünülür; kendisi askeri yaÅŸamı ‘‘büyük bir tembellik ve derbederlik’’ olarak görür) —aynı yıl 10 Kasımda Hollanda’da bir kolej müdürü olan doktor ve matematikçi Isaac Beeckman ile tanıştı (Beeckman’ın Descartes’ın matematik ve felsefeye yönelmesinde etkisi çok büyüktür) 1619 10 Kasım, güney Alman kenti Ulm yakınlarında sıcak bir odada kalırken daha sonra yaÅŸamında dönüm noktası sayacağı düşünü gördü (bu ünlü düş yorgunluk, hazımsızlık, ateÅŸ gibi nedenlere baÄŸlıdır ve onun için salt simgesel önemi vardır) 1621 Macar İmparatorluk ordusuna katıldı 1622 Fransa’da kaldı (Britanny ve Paris) 1623 Poitou’da annesinden ona kalan mülkü sattı (27,000 livre) ve geçimini güvence altına alacak düzenlemeler yaptı 1623-25 İtalya gezisi 1625 Paris’te Mersenne (kolejden arkadaşı) ile yeniden buluÅŸtu 1628 Kardinal Bérulle ile karşılaÅŸtı ve ondan yeteneklerini kullanması konusunda olanaklı en büyük moral desteÄŸi aldı (1629 ve 1630’da sırasıyla Franeker’de ve Leyden’de olgunluk (matrikülasyon) sınavlarını almasına karşın bir aristokrat için gereksiz gördüğü herhangi bir dereceyi almakla ilgilenmedi) 1628-49 Kendini yalıtmak için Fransa’yı terkederek Hollanda’ya yerleÅŸti ve yoÄŸun bir düşünme ve araÅŸtırma dönemine girdi. Kafa dinginliÄŸine çok önem verdiÄŸi için, bu önlemi özellikle oradaki ilk kışı sırasında kağıda geçirilen Kurallar’ında sık sık yakındığı litterati ile, yarı-felsefeciler ile ilgili olarak almış olmalıdır. BaÅŸka bakımlardan kaygısı yoktu, ve bir tecim ülkesi olan Hollanda’da bir çöldeymiÅŸ gibi yaÅŸadı. Orada Mersenne ile yazışmayı sürdürdü, Beeckman ile dostluÄŸu ve ayrıca Mydorge, Hortensius, Huygens and Frans van Schooten (büyük) ile iliÅŸkileri sürdü. 1629 Kurallar’ı yazıya geçirdi (1701’de basıldılar) 1633Le Mond’un taslağının tamamlandığı sırada Mersenne’den aldığı bir mektupta Galileo olayını öğrendi ve özgürlüğünü ve boÅŸ zamanını korumak için çalışmasını bastırmaktan vazgeçti 1635 Birlikte yaÅŸadığı Hollandalı hizmetçisinden (Helen) bir kızı oldu 1637 Söylem Fransızca’da anonim olarak yayımlandı 1640 Çok sevdiÄŸi kızını beÅŸ yaşında yitirdi; acısının çok derin ve yıkıcı olmuÅŸ olduÄŸu söylenir; Meditasyonlar yayımlandı (çalışma yedi yıl sonra Fransızca’ya çevrildi) 1642 Ateizm ile suçlandı; Utrecht yerel yetkeleri tarafından mahkum edildi 1643 Bir kez daha mahkum edildi; Prenses Elizabeth ile karşılaÅŸtı ve aralarında kurulan dostluk geometriden politik bilime, tıptan :-):-):-):-)fiziÄŸe dek çeÅŸitli konuları tartıştıkları mektuplarla sürdü (Prensesten parasal destek almadı; aslında Prensesin böyle bir olanağı da yoktu) 1644Felsefenin İlkeleri Amsterdam’da yayımlandı (Elizabeth’e adanmıştır) 1645 Utrecht üniversitesi ‘nötral sansür’ uyguladı (yandaÅŸ ya da karşıt tüm yorumlar yasaklandı) 1647 Aynı ÅŸey Leyden’de uygulandı; Felsefenin İlkeleri Fransızca’ya çevrildi; Paris’e gitti ve Pascal ile buluÅŸtu; İsveç kraliçesi Kristina Descartes’ın kitaplarını okumaya baÅŸladı. 1648 Bir kez daha Paris’e gitti ve Gassendi, Hobbes ve ölmek üzere olan Mersenne ile görüştü; bir yurtluk ve yıllık gelir teklifini (Montmor’dan) yine özerklik kaygısıyla kabul etmedi 1649Ruhun Tutkuları yayımlandı Kasım ayında İsveç kraliçesi Kristina’nın çaÄŸrısı üzerine ‘‘kışın insanların düşüncelerini donduran’’ Stokholme’e, ‘‘kayalar ve buzlar arasındaki ayıların ülkesi’’ne gitti 1650 1 Åžubat zatürreye yakalandı ve on gün sonra, 54 yaşında, öldü. Son sözlerinin ÅŸunlar olduÄŸu söylenir: ‘‘İşte böyle ruhum, ayrılma zamanı geldi’’; 1667’de mezarı Paris’e taşındı.

KARTEZYEN ŞÜPHE

Descartes, bir matematik dehasıydı ve bu alanda cebirin geometriye uygulanmasından oluÅŸan yeni bir kod buldu. Bu kol, analitik geometri ya da koordinat geometrisi olarak çeÅŸitli adlar altında bilinir. Descartes, aynı zamanda, diyagramı da buldu. Bir diyagram üzerinde yer alan herkesin bildiÄŸi o iki çizgi onun adını taşımaktadır. Bunlara Kartezyen koordinatlar denir; Kartezyen de, Descartes adından türetilmiÅŸ bir sıfattır. MatematiÄŸin apaçık ve tümüyle güvenilir kesinlikleri Descartes’i heyecanlandırmaktaydı. Böylece, matematiÄŸe kesinliÄŸini veren ÅŸeyin, bilginin öteki alanlarına uygulanıp uygulanamayacağını düşünmeye baÅŸladı. EÄŸer bu mümkün olabilirse, hiçbir ÅŸeyin kesin olarak bilinemeyeceÄŸini savunan Septikleri kolayca çürütebilecek bir ÅŸey olacaktı elimizde. Fakat, bundan da önemlisi, modern anlamıyla bilimin üzerinde inÅŸa edilebileceÄŸi dünya hakkında kesin bilgi elde etmenin bir yöntemine kavuÅŸabilecektik. Descartes, matematiÄŸin, kesinliÄŸini ÅŸu bir dizi nedene borçlu olduÄŸunu sonucuna vardı. Matematik tanıtlamalar, son derece basit az sayıda öncülden baÅŸlamaktaydı; bu basitlik, (iki nokta arasındaki en kısa mesafe düz bir çizgidir önermesinde olduÄŸu gibi) o denli temel ve apaçıktı ki onlardan şüphe etmek olanaksızdı. Daha sonra, her seferinde mantıksal bir adım atılarak bu tanıtlamalardan tümdengelimsel biçimde ilerlenirdi. Her adım, yanlışlanamaz, çok basit ve yine kesindi. Daha sonra, –ki bu matematiÄŸin büyüsüne kapılmış herkesi kendinden geçiren bir ÅŸeydir – her biri basit ve apaçık olan öncüllerden yine her biri basit ve apaçık olan mantıksal adımlarla ilerlerken, ne basit ne de apaçık olan sonuçlara vardığınızı fark edersiniz: Önünüzde öngörülmemiÅŸ buluÅŸlarla dolu bir dünya açılmaya baÅŸlar. Bu buluÅŸların çoÄŸu ÅŸaşırtıcıdır ve uygulamada büyük yararları vardır; ayrıca hepsinin doÄŸruluÄŸuna güvenilebilir. İnsana, keÅŸfedilmeyi bekleyen bu dünyanın bir sonu yokmuÅŸ gibi gelir. Descartes’in yaptığı gibi, matematikçiler beklenmedik yeni yollar açmışlar hep. Åžimdi, bu yöntemi matematiksel olmayan bilgilere tastamam uygulamak mümkün müdür, diye sorar Descartes. MatematiÄŸin dışında doÄŸruluÄŸundan şüphe edilemez önermeler bulabilirsek, onları, tümdengelimsel kanıtlamalarda öncül olarak kullanabiliriz; bu durumda, onlardan mantıksal olarak çıkarsadığımız herÅŸey doÄŸru olmak zorundadır. Bu bize, bilgi yolunda buluÅŸlarına yüzde yüz güvenebileceÄŸimiz yöntemsel bir temel saÄŸlayacaktır. Fakat, böyle öncüller var mıdır? Yoksa, matematik ve mantık dışında, kesin olarak bilebileceÄŸimiz bir ÅŸey yok mudur? Bu tür kesin öncüller arayışında Descartes üç evreden geçti. İlkin, doÄŸrudan ve dolaysız deneyi önüne koydu. Çıplak gözle kilise kulesine ya da bir bölümü suya batmış ÅŸu aÄŸaca baktığımda, elbette duyularımın dolaysız tanıklığına güvenebilirim. Ama heyhat! AraÅŸtırma sırasında, doÄŸrudan gözlemin bizi sık sık yanılttığı ortaya çıkmaktadır. Gündüz altın gibi parlayan, günbatımında kızıllaÅŸan ÅŸu kilise kulesi, diÄŸer zamanlarda gri görünmektedir. Suya girdiÄŸi noktada eÄŸik görünen ÅŸu dalın, sudan çıkartıldığında düz olduÄŸu görülüyor. Dolayısıyla, onlara ne kadar doÄŸrudan baksam da, aklım ne kadar uyanık ve tetikte olsa da, gerçekte ÅŸeylerin bize göründüğü gibi olduklarından asla emin olamayız.

Felsefenin Öyküsü

Bryan Magee

DESCARTES’İN BİR MEKTUBUNDAN ALINTI

Prenses Elisabeth’e

Egmond, 6 ekim 1645 Madam,

Bazen şöyle bir şüpheye düştüğüm oluyor: elimizde bulunan nimetleri olduğundan daha büyük ve daha değerli hayal ederek, elimizde bulunmayan nimetleri de bilmeyerek veya gözden geçirmek için üzerinde durmayarak, memnun ve neşeli olmak mı yoksa her ikisinin de gerçek değerini tanımak için, fazla bilgili ve düşünceli olarak, kederli olmak mı daha iyidir? Üstün iyinin neşe olduğuna inansaydım ne pahasına olursa olsun, neşeli olmaya çalışmak gerektiğinden şüphe etmezdim ve can sıkıntısını şarapta boğan yahut tütünle uyuşturanların kabalığını doğrulardım. Fakat fazileti işlemekten yahut da (aynı şey olan) elde edilmesi irademize bağlı bulunan bütün nimetlere sahip olmaktan ibaret olan üstüm iyi ile, bu nimetleri elde etmeden sonra gelen memnunluğu birbirinden ayırıyorum. Bundan ötürü, zararımıza da olsa, hakikati bilmenin, bilmemekten daha büyük bir olgunluk olduğunu göz önüne alarak, az neşeli fakat çok bilgili olmanın daha iyi olduğunu kabul ediyorum: Böylece ruhumuzun en memnun olduğu an, en neşeli olduğumuz zaman değildir; tersine büyük neşeler genel olarak donuk ve ciddidir, kahkahalı neşelerse, ufak ve geçicidir: Bunun için boş, hayaller peşinde koşarak yanılmaya düşmeyi asla doğru bulmam; zira bundan gelen bütün zevk ancak ruhun dışına dokunabilir, halbuki içi, yalancılıklarını görerek, acı duyar. Ruhumuz durmaksızın başka şeylerle uğraşırken, bunun farkına varmayabilir, fakat o zaman da adı geçen saadete kavuşamaz, çünkü saadet hareketimize -bağlıdır, halbuki böyle bir hal ancak talihten gelebilir.. Fakat, bazıları bizi memnun olmaya götüren, bazıları da tersine, memnun olmaktan alıkoyan aynı derecede doğru, birçok düşüncelerle karşılaşmak imkanı olduğu yerde, bana öyle geliyor ki, tedbir daha çok memnunluk verenleri kabul etmemizi emrediyor; hatta dünyadaki şeylerin hemen hepsine iyi veya kötü görünen bir yandan bakmak mümkün olduğuna göre, herhangi bir şeyde maharetimizi göstermek gerekiyorsa; o da onlara, bilhassa en çok lehimizde görünen seviyeden bakmayı bilmektir, sanırım, elverir ki bunu aldanmadan yapalım. insanın kendinden çok başka insanlara iyilik etmesi daha yüksek ve daha şerefli bir şey olduğuna göre, buna en fazla meyledenler ve sahip oldukları nimetlerden en az bahsedenler, gene en yüksek ruhlardır. Ancak zayıf ve alçak ruhlardır ki kendilerine gerektiğinden fazla değer verir, ve üç damla su ile ağzına kadar dolan vazolara benzerler. Altesinizin bunlardan olmadığını biliyorum, bu alçak ruhları ancak, kendileri için bir menfaat göstererek, başkaları için zahmete teşvik etmek mümkün olduğu halde, Altesinizin menfaati için, kendilerine, ancak kendisini ihmal ettiği takdirde, sevdiklerine uzun zaman faydalı olamayacağını göstermek; ve sağlığıma bakmasını yalvarmak gerektir. Benim de yaptığım budur. Madam, Altesinizin, Pek saygılı ve pek itaatli Hizmetkârı Descartes.

*Descartes, Ahlâk üzerine Mektuplar, (Çeviren Mehmet Karasan), İstanbul, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1992, sf.53-54, 620

DESCARTES ve TIP

Descartes’in felsefeye katkıları , Vesalius’un anatomiye, Harvey’in fizyolojiye, Galileo’nun fiziÄŸe katkılarına eÅŸit tutulur ve Descartes’in kusursuz mantığı ve anlaşılması kolay tarzıyla onlardan ilerde olduÄŸu sonucuna varılır. Deneyden çok sezgi ve mantığa güvenmekle, elbette kimi yanlışlar yapmıştır. Hapşırma sırasındaki kalp hareketlerini açıklarken –Harvey’in yeni kuramını desteklemesine karşın –bunun nedeninin beyin boÅŸluklarının içerdiÄŸi balgamın burun deliklerinden geçmesi olduÄŸunu ve esnemenin de beyin zarından havanın atılmasıyla oluÅŸtuÄŸunu ileri sürmüştür. Ama bu tür hataların yanında, ruhun iÅŸlevleriyle –düşünme yeteneÄŸi olan tinsel bir akıl(res cogitans) bedenin iÅŸlevleri –yalın bir uzamsal varlık (res extensa) –arasında kesin bir ayrım yapması yatmaktadır; düşünce ruhtan, ısı ve hareket bedenden çıkmaktadır, ruh bedende, “kaptan köprüsündeki pilot gibi” yerleÅŸmiÅŸtir ve ansefalin ortasında bulunan conarium ya da epifiz bezinden geçerek iÅŸlevlerini yerine getirir; ruh bezdeki yerinden, hayvan ruhu aracılığıyla bedenin kalanını harekete geçirir; bedensel hareketi, duyarlılığı hatta kanı harekete geçiren bu hayvansal ruhtur. Bu Dekartçı fizyolojik mekanizma, insan ve ruh arasındaki uyumlu iliÅŸkiyi her zaman idare eden Tanrı tarafından yönetilir. Descartes’in bu küçücük bezi seçmesinin nedeni, ansefal içinde eÅŸi olmayan –ruh ve düşüncede olduÄŸu gibi tek ve bölünemez –bir yapı olduÄŸunu düşünmesiydi, herhalde, ona hazine dairesinin en derin köşesinde gömülü bir inci görünümünü veren beyin içindeki belirsiz yeri de Descartes’ın merakını uyandırmıştır. Leyden’de bir kadının gövdesinin incelenmesi sırasında, Descartes’ın epifiz bezini görmek ve dokunmak istediÄŸi tek zamanda onu bulmayı becerememesine kadar ironiktir! Biyolojik mekanizmalar anlayışı bütün fizyolojik görüngüleri hareket yasalarına uygun biçimde iÅŸleten kalp ateÅŸine baÄŸlamış ve abartıya yol açan Aristotelesçi kalp ateÅŸi kavramı lehine dokuların kendilerine özgü iÅŸlevlerini reddetmiÅŸtir. Bezlerin iÅŸlevlerini, bezlerdeki damar ağızları yoluyla kanda oluÅŸan basınca ve burada maddelerin süzülmesine, sindirimi de mekanik ve termal görüngüye baÄŸlamıştır. Descartes ayrıca, bütün hastalıkları kalp damarları iÅŸlevlerindeki karışıklıkların neden olduÄŸu kan dolaşımı yetersizliÄŸinin kanda yarattığı deÄŸiÅŸikliklere baÄŸlayarak, sinir sistemi, hayvan ruhu ve enfeksiyonları –bu “patolojik yangınlar” –üzerine de çalıştı. Optik ve göz bilgisi üzerine çalışmaları dikkate deÄŸer. Tıp bilgisinin dogmatik ve sezgisel olduÄŸu gerçeÄŸine karşın, Descartes çaÄŸdaÅŸ bilimsel düşünce biçimine dayanan bir fizyolojik öğreti kurdu. Öncellikle, hiç kimsenin önce KonuÅŸma sının içerdiÄŸi yönteme baÅŸ vurmadan onun (Descartes’ın) doÄŸrularının bile ÅŸaÅŸmaz olduÄŸunu kabul etmemesini öğretti. Houssay’ın dediÄŸi gibi, “Onun fizyolojik öğretisinin temeli günümüzün mekanik ya da fizyokimyasal öğretilerinden çok da farklı deÄŸildir.” İçten gülüşlü ve kara kara düşünür görünen kara giysili gentilhomme ’a doktorların ödenemez tarihi borçları vardır.

Felsefe Öyküleri

Félix Marti İbánez

1637′de Yöntem Üzerine KonuÅŸma’da Descartes çalışmalarının amacını etkileyici bir biçimde ortaya koyuyor: "Bizi doÄŸanın efendisi yapabilecek pratik bir felsefe ve fizik." Descartes , insanın iÅŸleyerek üzerinde ‘efendiliÄŸini kurabileceÄŸi üç alanı belirlemeye yöneliyor: Fiziksel çevre, insan bedeni ve bedene yakından baÄŸlı olan ruh. Felsefesinin bunlara karşılık gelen ve ancak 1647′de belirlenen üç’ ürünü; mekanik, tıp ve "diÄŸer bilimlerin tam bilgisini önvarsayan ve bilgeliÄŸin en son aÅŸaması olan en yüksek ve en yetkin ahlâk sistemi"dir. Söz konusu pratik anlayışa nasıl ulaÅŸabileceÄŸini önce 1619′da kehanetimsi bir rüyada görüyor ve sonra, 1620′lerde buna iliÅŸkin görüşünü açıklıyor: Aklın Idaresi İçin Kurallar da °bilim birdir" diye yazıyor, çünkü neyi incelerse incelesin, bilen zihin birdir. Dolayısıyla, doÄŸada da yalın yöntemsel yaklaşımın geçerli olması gerekir. Bunun dışında, doÄŸa felsefesi tümüyle matematik -ÅŸekiller ve sayılar- cinsinden yapılabilir. Bu gereklilik basit bir akıl yürütmeyle doÄŸrulanır: Sayılar ve ÅŸekiller bizim gerçekten akledebileceÄŸimiz ÅŸeylerdir -daha sonra ifade edeceÄŸi gibi bunlar ‘açık ve seçik’tir. Pratik doÄŸrulaması da aynı derecede basittir: Eski bilim dalları arasında fizik baÅŸarılı olamazken, matematiksel olarak yapılan mekanik baÅŸarıya ulaÅŸmıştır. Akılsal olanla pratik olan arasındaki bu uyum, evrensel yöntemi bulduktan tam on yıl sonra, 1629-30′da keÅŸfettiÄŸi derin :-):-):-):-)fizikle açıklanabilir. Benim aklım ve doÄŸal dünya aynı yaratıcının ürünüdür. Demek istediÄŸi, dünyanın benim akledebileceÄŸim bir ÅŸey olduÄŸudur. Tanrı’nın dünyayı insanların anlayabilecegi gibi yaratmasının bir sebebi -1641′de Altıncı Meditasyon’da bunu, a priori degil, empirik olarak keÅŸfettigimizi yazar - insanın mutluluÄŸuna büyük deÄŸer vermesidir.

Descartes Sözlüğü’ne "Önsöz"

Prof. Dr. Stephane Voss

MEDİTASYON

Descartes’ın, kendi :-):-):-):-)fiziksel dizgesinin nihai sunumu için "Meditasyonlar" baÅŸlıgını seçmesinin büyük bir önemi var. Öncelikle, bu çalışmanın ele alınış tarzı, on altıncı yüzyılda ve on yedinci yüzyılın başında ibadete ait geniÅŸ bir yazı topluluÄŸunun etkilerini gözönüne sermektedir, örnek olarak Cizvit Tarikatı kurucusu Ignatius Loyola’nın (1491- 1556) yazıları verilebilir. Spiritual Exercises adlı yazısında Ignatius "tinsel deneyim"i şöyle tanımlıyor: "Kendi bilincini meditasyon yoluyla, temaÅŸa ya da ibadet yoluyla sessizce ya da yüksek sesle inceleme yolu" ve şöyle devam ediyor Loyola, "ruhun gereksinimleri genellikle olgularla doyurulmaz, daha çok içsel duyuyla ve ÅŸeyler için duyulan arzuyla olur" (Execitia Spiritualia (1548), çev. Loongıidge, s. 4 ve 7). Yeni kurulmuÅŸ olan Cizvit koleji La Fleche’te, Cizvitler tarafından eÄŸitilmiÅŸ olan Descartes, kendi "Meditasyonlar" ını açıkça duraÄŸan olgu kümeleri olarak tasarlamamıştır, etkisi yalnızca yazarı izlemeye hevesli ve metinde bulunan düşünümleri içselleÅŸtirenler tarafından duyulabilecek bir dizi devingen deneyim olarak tasarlamıştır: "Benimle birlikte ciddi bir ÅŸekilde meditasyon yürütmek isteyen ve yürütebilecek olanlar dışında kimseyi bu kitabı okumaya zorlamıyorum" (Meditasyonlara Önsöz AT VII 1 1 : CSM II 8). BaÅŸlangıçtan itibaren bu içsel ya da öznel yönelim ortadadır. Düşüncenin akışı, dünyadan soyutlanmış yalnız düşünürün düşünümlerini izlemektedir: "Bugün zihnimi her türlü kaygıdan arındırdım ve kendim için esnek bırakılmış serbest bir zaman ayırdım. Burada tamamiyle yalnızım" (AT VII 17-8: CSM 11 12). Ner "Meditasyon" bir günü kaplayacak ÅŸekil- de tasarlanmıştır ve her biri, bir sonraki keÅŸif aÅŸaması baÅŸla- madan önce, o ana dek kazanılmış olan içgörüleri yineleyen bir özetle son bulmaktadır.

Descartes Sözlüğü

John Cottingham

Doruk Yayıncılık.

ZİHİN VE BEDEN

Descartes ‘zihin’ (fransızca esprit, Latince mens) ya da ‘ruh’ (Fransızca ame, Latince anima) terimini bilinçli, düşünen ben’e iÅŸaret etmek için kullanır Yöntem Üzerine KonuÅŸma’da belirttiÄŸi gibi (AT VI 330: CSM I 127) "sayesinde benim ben olduÄŸum bu ‘Ben’ ". Daha sonra, Meditasyonlarda bu kavrayışı daha tam hale getirir: İkinci Meditasyon’da ‘Öyleyse ben neyim?’ diye sorar ve yanıt verir: "Ben kati anlamıyla yalnızca düşünen bir ÅŸeyim (res cognitans), yani ben bir ‘zihin veya zekâ veya akıl veya ratioyum* (mens, sive animus, sive intellectus, sive ratio, AT VII 27: CSM II 18). Daha sonra, ‘düşüncenin’ tanımı iradi ve akli faaliyetleri içerecek ÅŸekilde geniÅŸletilir: "Öyleyse ben neyim? Düşünen bir ÅŸey Bu (ÅŸey) nedir? KuÅŸku duyan, idrak eden, evetleyen, redde den, isteyen ve istemeyen bir ÅŸey …" (AT VII 28: CSM II 19 bu pasajda, imgeleme ve duyusal algıya sahip olma ‘düşünen bir ÅŸeyin’ yaptıklarının listesine eklenir, ancak bu son iki yeti daha sonra, Altıncı Meditasyon da kendilerine ait özel bir kategoride incelenmeyi (ele alınmayı) gerektirir hale gelir; Descartes’ın "düşünce" genel yaftası altında sınıflandırdığı akli ve iradi faaliyetler hakkında Meditasyonlar ın sonunda ortaya çıkacak merkezi olgu bunların cisimden tamamıyla ayrı bir töze ait olduklarıdır. "Bir yandan, yalnızca düşünen, uzama sahip olmayan bir ÅŸey olduÄŸum denli, kendimin açık ve seçik bir ideasına sahibim; ve diÄŸer yandan yalnızca uzama sahip, düşünmeyen bir ÅŸey olduÄŸu denli, açık ve seçik bir cisim ideasına sahibim" (Altıncı Meditasyon, AT VII 78: CSM Ii 54; Descartes ‘ın zihnin cisimsel olmadığı tezi, zihnin bedenden özsel ayrıklığı, en çarpıcı ve ihtilaflı öğretileri arasındadır. Muhtelif sebeplerden ötürü bu teze doÄŸru yöneliÅŸi görülmesine raÄŸmen, bu tez için verdiÄŸi saf :-):-):-):-)fiziksel uslamlamaları zayıftır. VarolduÄŸundan kuÅŸku duyamazken bir bedene sahip olduÄŸundan kuÅŸkulanmaya muktedir olmasının "[kendisinin) bütün özü ya da doÄŸası düşünmek olan bir töz olduÄŸunu ve varolmak için herhangi bir yere ya da maddi ÅŸeye gerek duymadığını ve … beden varolmasa dahi ne ise o olmaktan çıkmayacağını" gösterdiÄŸini ileri sürer ( Yöntem Üzerine KonuÅŸma, Bölüm IV, AT VI 33: CSM I 127).

Descartes Sözlüğü

John Cottingam

KÖTÜ CİN

Bu bizi Descartes’in düşüncesinin ikinci ayağına getirir. Bir ÅŸey yaptığına kesin olarak inandığını, sonra uyandığında onun bir rüya olduÄŸunu anladığını anlatır sık sık. Bazen bu rüyalar günlük faaliyetleri hakkında basit rüyalardır. Rüyasında ateÅŸin başında oturup okuduÄŸunu ya da masasında yazdığını görür; bütün bu sürede aslında yatakta uyumaktadır. Tam o anda rüya görmediÄŸinden nasıl emin olabilir? Bütün bunlar, rüya, sanrı ya da buna benzer bir ÅŸey görmediÄŸinden asla kesin olarak emin olamayacağını göstermekteydi. Descartes şüphe edilmezlik arayışında neredeyse umutsuzluÄŸa kapılmak üzereyken, ÅŸeytanca bir niyetle deÄŸneÄŸi baÅŸka bir yöne eÄŸdi ( Bu da düşüncesinin üçüncü evresiydi). Bendeki bütün yanlışların ve yanılsamaların, benim bilmediÄŸim, tek amacı beni aldatmak olan ve üzerimde insan üstü bir güç uygulayabilecek –beni uyutabilecek, sonra uyanıkken olduÄŸu kadar canlı rüyalar görmemi veya gördüğüm her ÅŸeyin bana baÅŸka bir ÅŸeymiÅŸ gibi görünmesini saÄŸlayabilecek ya da iki kere ikinin beÅŸ ettiÄŸine beni inandırabilecek –daha yüksek bir ruhun varlığından kaynaklandığını varsayalım, dedi. Böylesine kötü bir ruhun bile beni hakkında aldatamayacağı bir ÅŸey var mıdır? Descartes böyle bir ÅŸeyin var olduÄŸu sonucuna vardı: Bilincimin ürünleri, her ne olurlarsa olsunlar, vardırlar. Onlardan her zaman yanlış çıkarımlar yapabilirim; örneÄŸin, gerçekte böyle bir şömine yokken, rüyamda bir şöminenin yanında durduÄŸumu varsayabilirim. Kendimi şöminenin yanında duruyor varsaymam, yani böyle bir varsayımda bulunmuÅŸ olmam, kaçınılmaz olarak gerçektir. Dolayısıyla, bu ve diÄŸer bütün örneklerde bir ÅŸey vardır ki ondan sarsılmaz biçimde emin olabilirim: Bu deneyimlerde bulunan benim. İşte buradan mutlak kesinliÄŸe sahip bir ÅŸeyler çıkartabilirim. Her ÅŸeyden önce bu, kendimin, var olan, yaÅŸayan bir varlık olduÄŸunu bildiÄŸim anlamına gelir. DoÄŸamı bilemeyebilirim; daha doÄŸrusu, bu doÄŸanın neliÄŸi hakkında tümüyle yanlış düşüncelerim olabilir; fakat, var olduÄŸum kesindir. Üstelik, baÅŸka hiçbir ÅŸeyi deÄŸilse bile en azından bilinçli deneyimleri olan bir varlık olduÄŸumu, özgül bilinçli deneyimlerim olduÄŸunu mutlak bir kesinlikle bilirim. Descartes bu sonucu, o zamandan sonra çok ünlü olacak ÅŸu Latince sözcüklerle dile getirdi: Cogito ergo sum. Pek uygun olmamakla birlikte bu ifade genellikle şöyle çevrilir: “Düşünüyorum, öyleyse varım.”

Felsefenin Öyküsü

Bryan Magee

AKIL VE MADDE

İnsanın indirgenemez niteliÄŸinin, akıl sahibi bir varlık olmasında yattığı yolunda Descartes’ın vardığı sonuç, onu ÅŸu dünya görüşünü geliÅŸtirmeye yöneltti: İnsan, iki farklı tözden, yani akıldan ve maddeden oluÅŸur. Descartes insanları, kendileri dışında var olan, gözlemledikleri maddi nesnelerden oluÅŸan, bir dünyayı deneyimleyen özneler olarak gördü. DoÄŸanın böyle – akıl ve madde, özne ve nesne, gözleyen ve gözlemlenen olarak – iki tür varlığa ayrılması, batılı insanın dünyaya bakış tarzının yapısal bir parçası haline geldi. Bugün filozoflar bundan “ Kartezyen ikilik” olarak söz ederler. Descartes ile 20. yüzyıl arasında bu ikiliÄŸi kabul etmeyen (en itibarlıları Spinoza ile Schopenhauer olan) pek az filozof vardır. Bu ikiliÄŸe ancak 20. yüzyılda yaygın biçimde itiraz edilmiÅŸtir, bazı filozoflar bu ikiliÄŸe baÄŸlı kalmayı sürdürmüşlerdir) Batıdaki insanları bu dünyayla ilgili bilgilerimizle kesinliÄŸin olanaklı olduÄŸuna ikna etmekte Francis Bacon ile Galileo bile Descartes’ın gerisinde kalır. kesin bilgiye ulaÅŸmak için size gereken, doÄŸru yöntemi izlemektir; ancak bunu yaparsanız, size kaya gibi saÄŸlam, güvenilir bilgiler verebilecek sarsılmaz bir bilim kurabilirsiniz. Bilimi, eÄŸitimli batılı insana “beÄŸendiren” herkesten fazla Descartes oldu. Kesinlik arayışı, büyük oranda onun etkisiyle batıdaki düşünsel etkinliÄŸe egemen olmaya baÅŸladı ve yöntemle ilgili düşünceler bu arayışın merkezine yerleÅŸti; çünkü, Descartes kendini bu tür kesin bilgiler veren deÄŸil, bu bilgiye nasıl ulaşılacağını gösteren biri olarak görmekteydi. En eski, yani Sokrates öncesi filozofların, “Var olan nedir?”i, ya da “Dünya neden oluÅŸur?” kendilerine temel soru olarak aldıklarını anımsayacaksınız. Sokrates, onun yerine farklı bir soruyu geçirmiÅŸti: “ Nasıl yaÅŸamamız gerekir?” Bu sorular ve onlardan türeyenler yüzyıllar boyunca felsefeye egemen oldu. Fakat daha sonra Descartes geldi ve onların yerine yine farklı bir soru koydu: “Ne bilebilirim?”. Böylelikle, bilgikuramı felsefenin merkezine yerleÅŸti ve üç yüzyıl boyunca orada kaldı; öyle ki sonra gelen filozofların çoÄŸu, felsefenin temelde bilgikuramından oluÅŸtuÄŸunu düşünmeye baÅŸladılar. Bu nedenle, Descartes’ın ilk modern filozof olduÄŸu düşünülür ve üniversitelerde felsefe eÄŸitimi gören öğrencilerin çoÄŸu zaman iÅŸe Descartes’in eserleriyle baÅŸlamaları gerekir. Bunun baÅŸka bir nedeni daha vardır. Şüpheyi bir yöntem olarak kullanmakla –mantıksal açıdan kuÅŸku duyulması olası bir ÅŸeye baÄŸlanmayı sistemli olarak askıya almakla, böylelikle alıştığımız fikirleri ve varsayımları kat kat soymakla –Descartes bizi dosdoÄŸru her ÅŸeyin başına, baÅŸlama çizgisine götürür. Sorunun birinci tekil ÅŸahıs biçiminde sorulması, onun keskin kenarıdır: “Biz insanlar için neyi bilmek olanaklıdır?” deÄŸil, “ Ne bilebilirim?” Bu gençlere bir çaÄŸrıdır ve doÄŸrudur.

“SAÄžDUYU, DÜNYADA EN İYİ PAYLAÅžTIRILMIÅž ÅžEYDİR; ÇÜNKÜ HER İNSAN KENDİ PAYININ İYİ OLDUÄžUNU SANIR”

RENÉ DESCARTES

Felsefenin Öyküsü

Bryan Magee

AHLÂK

Descartes ‘ın ahlâk konusunu ağırlıklı olarak tartıştığı metinlerin Bohemya Prensesi Elisabeth ile yazışmalarından ve Tinin Tutkuları (1649) adlı kitabından oluÅŸtuÄŸu görülmektedir. Descartes ahlâk alanında temel olarak tutkuların nasıl ortaya çıktıklarını ve buna baÄŸlı olarak nasıl denetim altında tutulabileceklerini çözümlemeye çalışır. Tutkular ona göre duygular ve imgelemle avnı öbektedir, yani zihnin dışarıdan edindiÄŸi algılardır. Bu düzenekçi incelemenin ardında ahlâki bir yaklaşım da sezilir: tutkuların hangi düzeneÄŸe göre ortaya çıktıklarım araÅŸtırmaktaki ana amaç, onların nasıl denetlenebileceklerinin bilgisini edinmektir. Tutkular üzerinde doÄŸrudan denetimimiz olmasa da ne olduklarını ve nasıl ortaya çıktıklarını öğrendikten sonra onları dolaylı olarak denetim altına alabiliriz. Böylece yol açabilecekleri kötülükleri önlemek ve onlardan neÅŸe türetmenin becerisini kazanmak olanaklıdır. Son çözümlemede, her ne kadar bir ahlâk dizgesi oluÅŸturmanın felsefenin en önemli amaçlarından biri olduÄŸuna deÄŸinse de ya da ahlâk bilimini "bilgi aÄŸacı"nın ayrılmaz bir parçası olarak görse de Descartes ‘ın dört başı mamur, dizgeli bir ahlâk felsefesi öğretisi yoktur. KuÅŸkusuz bu eksıklikte ani ölümünün de payı büyüktür.

Felsefe Sözlüğü

Bilim ve Sanat Yayınlar

AKILCILIÄžIN DOÄžUÅžU

Duyulara dayanan bilginin, doÄŸası gereÄŸi güvenilir olmadığı, bilgiden ziyade yanlışa kaynaklık ettiÄŸi, bu dünyanın bilgisine ancak aklımızı kullanarak ulaÅŸtığımız inancına dayanan, akılcılık olarak bilinen felsefe okulu, bu sonuçtan doÄŸdu ve o zamandan beri batı felsefesinin kalıcı geleneklerinden birini oluÅŸturdu. En görkemli dönemine 17. 18. yüzyıllarda ulaÅŸtı. Descartes dışında en önemli temsilcileri Spinoza ve Leibniz’di, fakat batı düşüncesi üzerinde hep önemli bir etkisi oldu. Descartes’ten sonraki büyük filozoflardan çok azı, Tanrı’nın varlığının şüphe götürmezliÄŸiyle ilgili görüşünü paylaÅŸtı. Fakat, Descartes batı düşüncesine bazı temel ÅŸeyler getirdi. Descartes’in, bilimsel buluÅŸun mantığının, iÅŸe şüphe götürmez olgulardan baÅŸlamamızı, sonra bu olgulardan tümdengelimsel akıl yürütmeyle zincirleme olarak mantıksal sonuçlar çıkartmamızı gerektirdiÄŸine duyduÄŸu inanç, batı biliminin temeli haline geldi. Ondan sonra gelen düşünürler, öncüllerimizin içini doldurmak için gerek duyduÄŸumuz bu şüphe götürmez olguların tespitinde, kontrollü ve disiplinli gözlemin (dolayısıyla duyularımızın) vazgeçilmez bir rolü olduÄŸuna inanmaya baÅŸlasalar da, Descartes’in, temel yöntemi (güvenilir olgulardan baÅŸlamak, sonra bu olgulara mantığı uygulama ve bu şüphe ne denli zoraki de olsa şüphe edilecek en ufak ÅŸeyin bile içeri girmesine izin vermemek) doÄŸru koyduÄŸunu düşünmekten geri durmadılar. Descartes, insanları, bu yöntemin, dünya hakkında güvenilir bilgiler verebilecek matematiÄŸe dayalı bir bilimi mümkün kıldığına ve dünyayı mutlak kesinlikle anlamanın tek yolu olduÄŸuna inandırdı.

Felsefenin Öyküsü

Bryan Magee

İKİCİLİK

Ikicilik, doÄŸaları kökten bir biçimde karşıt olan ” iki ayrık tözün, zihnin (veya düşünen töz’ün) ve bedenin (veya uzamsal töz’ün) olduÄŸuna dair Descartesçı düşünceye verilen standart bir etikettir. Descartes llkeler de şöyle yazmaktadır "Her töz kendi dogasını oluÅŸturan temel bir özelliÄŸe sahiptir ve sahip olduÄŸu diÄŸer tüm özellikler bu temel özellik sayesinde mevcuttur. Uzunluk, derinlik ve geniÅŸlikte uzam cisimsel tözün; düşünce ise düşünen tözün doÄŸasını oluÅŸturur. (AT VII 25: CSM I 210). Altıncı Meditasyon da, açıklandığı gibi, uzam ve düşünce özellikleri karşılıklı olarak’ uyuÅŸmaz özelliklerdir Uzamsal bir ÅŸey düşünemeyen bir ÅŸey’dir ve düşünen bir ÅŸey uzamsal bir ÅŸey deÄŸildir (karÅŸ. AT VII’ı, 78: CSM 11 547. Ancak, Descartes ‘ın evreni tam olarak kaç tane töz içermektedir? Ontolojik bir bakış açısından, ‘ikicilik’ terimi bir yandan tekçilik (özellikle Spinoza ’nın savunduÄŸu tek bir töz olduÄŸuna dair görüş) ile, öte yandan da çokçuluk (örneÄŸin Leibniz ’in savunduÄŸu ve evrenin sınırsız çoklukta töz içerdiÄŸine dair görüşü ile karşıtık içerisindedir. Burada sayılar (’Bir,’Iki’,'”çok”) yanıltıcı olabilir. Çünkü zihinler dikkate alındığında Descartes bir çokçudur: “Her bir bireysel insan zihni ayrı ve ayrık bir tözdür. İster birimizin kendisini düşünen bir ÅŸey alarak kavrıyor olması ve düşünsel olarak ister uzamsal ister düşünen olsun diÄŸer tüm tözlerden ayırması gerçeÄŸi dikkate alındığında, her birimizin her bir diÄŸer düşünen tözden ayrı olduÄŸu kesindir… " İlkeler Bölüm I, madde 60. Öte yandan. cisimsel töz durumunda Descartes ın konumu tekçidir.Kaya , taÅŸ ve gezegenler gibi bireysel cisimler töz deÄŸildirler; sadece" her yere yayılan uzamsal tek bir tözde oluÅŸmuÅŸ deÄŸiÅŸikliklerdir. Tözlerin sayılarının bu bakışımsızlığına raÄŸmen Descartes tözden kavram veva kategori olarak bahsetmektedir ve "ikicilik" etiketinin yol açtığı ÅŸey de budur. Bir kolaylıkla iki tane açık ve seçik ÅŸeye sahip olabiliriz. Bunlardan birincisi yaratılmış olan düşünen töze, diÄŸeri de cisimsel töze iliÅŸkindir (İlkeler Bölüm I, madde 54).

Ancak bu sınıflandırmanın tam olabilmesi için, kelimenin tam anlamıyla töz olarak nitelendirilebilecek tek töz olan "yaratılmamış ve bağımsız olan düşünen töze, yani Tanrı’ya iliÅŸkin fikrimizi de bu iki açık ve seçik fikre katmak zorunluluÄŸu vardır. (karÅŸ. llkeler Bölüm I, madde 5 ‘İkicilik’ terimi, özellikle çaÄŸdaÅŸ zihin felsefesi tarafından Descartes ‘ın zihnin cisimsel olmaması doktrinine atıfta bulunmak için kullanılmaktadır. Descartes’ın ortaya koyduÄŸu ÅŸekliyle "bu ‘ben’ -yani beni ben yapan ruh- bedenden tamamiyle ayrıktır ve beden var olmasa dahi kendisi olmaya devam eder" (AT VII 33: CSM I I2. Descartes Sözlüğü-John Cottingham Bu alıntıyı, "Zihin ve Beden" "Akıl ve Madde" konularıyla birlikte okumakta yarar var. MutluluÄŸa eriÅŸmek için ne yapmalıyız, hangi araçları kullanmalıyız? Descartes’e göre, mutluluÄŸu dışarıdan deÄŸil, kendimizden beklemeliyizdir. MutluluÄŸa varmanın üç aracı var: “ DoÄŸru” yu açık olarak bilmek; “doÄŸru”yu iyice istemek; elimizde olmayan ÅŸeylerle ilgili bütün isteklerimizden vazgeçmek. Ancak biz kendimiz istersek, bilgiyi eylemlerimize kılavuz yapabiliriz; yoksa duyum ve duygular düşüncelerimizi bulandırıp bize dış nimetlere aşırı deÄŸer verdirirler. Oysa gerçek deÄŸerin ne olduÄŸunu bilmek ve bunu bilmeyi istemek, insanı ruhun hazlarına, ruhun kendisi gibi sonsuz olana bu hazlara ulaÅŸtırır. Bunun için bir de elimizde olanla olmayanı ayırt etmeyi bilmek gerekir.

Görülüyor ki, Descartes’in gerek duygulanımlar öğretisi, gerekse ahlak anlayışı bilgi teorisine dayanmakta. Descartes’e göre, bilgide de bir isteme vardır. Bilgimizi biz yargılar halinde dile getiririz; bu yargı da bir tasarıma ya da bir düşünceye evet ya da hayır demektir; bu “evet” ile “hayır” da birer istenç (irade) ediminden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir.

Felsefe Tarihi

Prof. Macit Gökberk

Tümeller Nedir?

Tümeller, aralarında belli bir bağ bulunan birçok özel şeyleri düşünmek için aynı fikri kullanmamızla oluşur. Bu fikirle gösterilen şeyleri aynı ad altında topladığımızda, bu ad da tümeldir. Örneğin, iki taş gördüğümüzde, özlerini düşünmeksizin, yalnız iki olduklarını dikkate alırsak, zihnimizde iki sayısı dediğimiz bir sayı fikri oluşur. Böylece, daha sonra, iki kuş ya da iki ağaç gördüğümüzde, onların da, özleri üzerine düşünmeksizin, yalnız iki olduklarını gözönüne alırsak, önceden kafamızda oluşturduğumuz aynı düşünceyi yeniden düşünerek tümelleştiriyor ve ona tümel adını veriyoruz. Aynı yolla, üç kenarlı bir şekil gördüğümüz zaman, zihnimizde, üçgen düşüncesi dediğimiz belli bir fikir oluşuyor ve daha sonra genellikle üç kenarlı şekilleri gözönüne getirmek için bu düşünceyi kullanıyoruz. Ancak da özel olarak üç kenarlı şekillerden bazılarının dik bir açıya sahip olduğunu, bazılarının sahip olmadığını görünce, zihnimizde tümel bir dik açılı üçgen düşüncesi oluşur ve daha genel ve tümel olan öncekiyle karşılaştırılınca, bu onun türünden olabilir. Ve dik açıya da, dik açılı üçgenlerin öteki tüm üçgenlerden ayrılmasına neden olan tümel ayrılık denilebilir. Bundan başka öteki kenarın karelerinin toplamının hipotenüsün karesinin toplamına eşit olduğunu gözlemlendiğimizden bu özelliğe dik açılı üçgenlerin tümel özelliği diyebiliriz. Nihayet bu üçgenlerden bazılarının hareketsiz olduğunu varsaydığımızda, bunun bu üçgenlerde tümel bir ilinek olduğunu kabul ediyoruz; cins, tür, ayrım, öze (proper), ilinek.

Platon….

Salı, 06 Kasım 2007

M.Ö. 427-347 yılları arasında yaÅŸamış olan ve düşünce tarihinin tanıdığı ilk ve en büyük sistemin kurucusu olan ünlü Yuna filozofu. Temeller: Sisteminde, Sofistlerin Yunan toplumu üzerindeki olumsuz etkileriyle savaÅŸmaya çalismis olan Platon, iÅŸe öncelikle bilgi konusuyla baÅŸlamış ve mutlak ve kesin bir bilginin var olduÄŸu konusunda tümüyle dogmatist bir tavır sergilemiÅŸtir. Ona göre, deÄŸiÅŸen hiçbir ÅŸekilde bilinemeyeceÄŸi için, insan zihninden bağımsız olan, deÄŸiÅŸmez bir varlık olmalıdır. Mutlak ve kesin bir bilgiye eriÅŸmek ve bu bilgiyi baÅŸkalarına aktarmak durumundaysak eÄŸer, Platon’a göre, dünyada sabit, kalıcı ve deÄŸiÅŸmez olan birtakım varlıklar olmalıdır. O bu deÄŸiÅŸmez, sabit ve kalıcı varlıklara İdealar adını verir. Öyleyse, Platon’a göre, bilgi tikel olanın ve deÄŸiÅŸenin beÅŸ duyu yoluyla kazanılmış empirik bilgisi deÄŸil de, deÄŸiÅŸmez ve tümel olanın akıl yoluyla kazanılan ezeli-ebedi bilgisidir.

:-):-):-):-)fiziÄŸi: İdealar yalnızca bilginin nesneleri olmakla kalmazlar, onlar aynı zamanda gerçekliÄŸi oluÅŸturan varlık kategorisini meydana getiren temel varlıklardır. BaÅŸka bir deyiÅŸle, Platon, ‘GerçekliÄŸin ne olduÄŸu’, ‘Neyin gerçekten var olduÄŸu’ ÅŸeklindeki temel :-):-):-):-)fiziksel soruya, gerçekliÄŸin madde ya da dış dünyada deÄŸil de, dış dünyadaki ÅŸeylerin İdealarında olduÄŸu yanıtını vermiÅŸtir. Bizim algıladığımız duyusal ÅŸeyler sürekli olarak deÄŸiÅŸmektedir. Ona göre, duyusal nesneler, deÄŸiÅŸmeden mutlak olarak bağışık olan bir gerçekliÄŸin varoluÅŸunun zorunlu kılacak ÅŸekilde, sürekli bir deÄŸiÅŸmeye maruz kalırlar. Duyusal nesneler varlığa geliÅŸ ve yokoluÅŸ, büyüme ve çürümeden baÅŸka, yer deÄŸiÅŸtirir, niteliksel ve niceliksel deÄŸiÅŸmeye uÄŸrarlar. Bundan dolayı, duyusal nesnelere yüklenebilecek tüm nitelikler, yükleme faaliyeti sırasında, algısal yargı ya da önermenin zamansal bir niceleyici ya da belirlemeyle tamamlanmasını gerektirir. Buna göre, aynı ÅŸey farklı zamanlarda farklı özelliklere sahip olur. O belirli koÅŸullar altında büyük, baÅŸkaca durumlarda küçük görünür. Birine göre, büyük, bir baÅŸkasına göre ise küçüktür. Belli bir zamanda mat ve karanlık, buna karÅŸin baÅŸka bir zamanda parlak ve aydınlık görünür.

Demek ki, bireysel nesnelerden oluÅŸan ve bizim duyularımızla algıladığımız duyusal dünyayı incelediÄŸimizde, onda mutlak, kalıcı, duraÄŸan ve tutarlı hiçbir yön bulunmadığını, ondaki herÅŸeyin deÄŸiÅŸken ve göreli olduÄŸunu görüyoruz. Platon’a göre, böyle bir dünya gerçek deÄŸildir, gerçekten var olamaz; o duyusal dünyanın yalnızca görünüşlerden meydana gelen bir dünya olduÄŸunu savunur. Bu duyusal dünya, ÅŸu masa, ÅŸu heykel, ÅŸu kitap gibi, ‘ÅŸu’ diyerek gösterdiÄŸimiz bireysel nesnelerden meydana gelmektedir. Bu dünyadaki nesneler, deÄŸiÅŸen, kendilerinde karÅŸit yüklemleri barındıracak ÅŸekilde, eksikli, göreli, bağımlı ve bileÅŸik olan ÅŸeylerdir. BeÅŸ duyu yoluyla algılanan bu bireysel nesneler, Platon’a göre, gerçekten var deÄŸildir. Onlar deÄŸiÅŸmeyen, mutlak ve kalıcı bir gerçekliÄŸin yalnızca görünüşleridirler. Bu bireysel nesneler aynı anda hem gerçeklikten ve hem de yokluktan pay alırlar; bundan dolayıdır ki, Platon’a göre, onlar hem var ve hem de yokturlar ya da bugün var yarın yokturlar. Onlar varlığa gelir, çesitli deÄŸiÅŸmelere maruz kalır ve ölüp giderler. Platon’a göre, gerçekten varolan ÅŸeyler İdealardır ve İdealar duyusal dünyada söz konusu olan göreli bir duraÄŸanlığın ve anlaÅŸilırlığın temel nedenidirler. İdealar duyusal dünyada hüküm süren deÄŸiÅŸmelerden etkilenmediÄŸi için, onların içinde yaÅŸadığımız görünüşler dünyasından ayrı ve bağımsız bir varoluÅŸa sahip olmaları gerekir. Bizim kendilerini duyu-deneyi yoluyla deÄŸil de, düşünce ve akıl yoluyla bildiÄŸimiz bu İdealar, kendilerine ait ayrı bir dünyada varolurlar. Platon’a göre, İdealar sahip oldukları özellikleri hepsinin üstünde ve ötesinde bulunan İyi İdeasından alırlar. Devlet’te yer alan ünlü GüneÅŸ Benzetmesinde, o duyusal dünya ile akılla anlaÅŸilabilir dünya, dolayısıyla da GüneÅŸle İyi İdeası arasında bir analoji yapar ve mecazi bir anlatım içinde, İyi İdeasını GüneÅŸe benzetir. Buna göre, nasıl ki duyusal dünyada güneÅŸ ışığıyla gözle görülen nesneleri aydınlatıyorsa, aynı ÅŸekilde İyi İdeası da akılla anlaÅŸilabilir dünyada İdeaları doÄŸrulukla aydınlatır, baÅŸka bir deyiÅŸle, İdealara anlaÅŸilabilirlik kazandırır. İyi İdeası, bundan baÅŸka akılla anlaÅŸilabilir nesnelerin varlık ve gerçekliklerinden sorumludur. İyi İdeası gerçek varlığın ötesindedir. Platon’a göre, insan uzun yıllar matematiksel bilimlerle ve diyalektikle uÄŸraÅŸtıktan sonra, varlığın ve gerçekliÄŸin kaynağı olan İyi İdeasını mistik bir tecrübeyle, özel bir sezgiyle tanır. Çünkü İyi İdeası varlığın ötesinde olduktan baÅŸka, insanın kavrayış gücünün sınırlarının da ötesindedir. İyi İdeasının kendisi tanımlanamaz, söze dökülemez ve açıklanamaz, fakat baÅŸka herÅŸeyi açıklar. İnsan bu tür bir mistik tecrübeyi yaÅŸadıktan sonra, İdeaların İyi İdeasından pay almak suretiyle varlığa geldiklerini ve oldukları gibi olduklarını anlar. Åžu halde, Platon’un :-):-):-):-)fiziÄŸinde İdealar varlıklarını, ya da sahip oldukları temel özellikleri İyi İdeasına borçludurlar. Aynı iliÅŸki İdealardan meydana gelen gerçek ve akılla anlaÅŸilabilir dünya ile içinde yaÅŸadığımız duyusal dünya arasında vardır. İçinde yaÅŸadığımız duyusal dünyadaki ÅŸeyler her bakımdan deÄŸiÅŸseler bile, bu dünyanın yine belli ölçüler içinde gerçek ve kalıcı olan yönleri vardır. Her bakımdan deÄŸiÅŸmeye uÄŸrayan bu dünyada, en azından birtakım matematiksel özellikler deÄŸiÅŸmeden aynı kalır. Örnegin, bir masa ÅŸekli zamanın akışı içinde deÄŸiÅŸse de, onun sergilediÄŸi ‘dikdörtgen’ olma temel özelligi deÄŸiÅŸmeden aynı kalır. Yine, bir kutunun ÅŸekli zaman içinde deÄŸiÅŸir, bununla birlikte onun sergilediÄŸi ‘kare’ ya da ‘küp’ olma özelligi deÄŸiÅŸmeden aynı kalır. İşte duyusal dünyadaki ÅŸeyler, Platon’a göre, İdealardan pay aldıkları ya da İdeaları taklit ettikleri için varolurlar ve duyusal dünyadaki gerçek ya da kalıcı ve deÄŸiÅŸmez yönler, bu pay alma iliÅŸkisi sayesinde söz konusu olur. Platon, İdealardan meydana gelen akılla anlaÅŸilabilir dünya ile duyusal dünya arasındaki bu iliÅŸkiyi Parmenides adlı diyaloguyla Timaeos adlı diyalogunda açıklamaya çalisir. Buna göre, pay alma, İdeadan bir parçaya sahip olma anlamına gelmez. Bir İdea, bu dünyadaki duyusal ÅŸeylerden her biri ondan bir parçaya sahip olacak ÅŸekilde, parçaları olan bir ÅŸey deÄŸildir. Bir İdea bölünemez bir varlıktır. Yine, duyusal ÅŸeyler İdealardan bu ÅŸekilde pay alıyor olsaydılar, İdealar aktüel dünyada ÅŸeylerin parçaları olarak varolacak ve dolayısıyla bu dünyaya içkin olan varlıklar haline geleceklerdi. Oysa, onlar bu dünyaya aÅŸkın olup, ayrı bir İdealar dünyasında varolurlar. Åžu halde, duyusal nesneler İdeaları, gerçekte İdeaların kendileri olmaksızın, İdealardan bir parçaya sahip olmadan, örneklerler. Bununla birlikte, İdealarla duyusal nesneler tümüyle farklılık gösteren iki ayrı kategoriden varlıklar oldukları için ikisi arasındaki iliÅŸki ancak, pay alma iliÅŸkisi gibi gerçek niteliÄŸi hiçbir zaman tam olarak anlaÅŸilamayan mecazi terimlerle ifade edilebilir. Çünkü İdealar ezeli-ebedi olan, yani yaratılmamış ve yok edilemez olan, zamanın ve mekanın dışındaki deÄŸiÅŸmez kavramsal varlıklardır. Oysa bu dünyadaki duyusal nesneler zaman ve mekanın içinde olup, deÄŸiÅŸmeye uÄŸrayan varlıklardır. İdealar deÄŸiÅŸmez olduklarına göre, herhangi bir ÅŸey yapamaz ve dolayısıyla duyusal dünyadaki deÄŸiÅŸmeyi baÅŸlatamaz ya da bu deÄŸiÅŸmeye neden olamazlar. Bundan dolayı, Platon’un :-):-):-):-)fiziÄŸinde, akılla anlaÅŸilabilir dünya ile duyusal dünya arasındaki iliÅŸkiyi saÄŸlayacak, içinde yaÅŸadığımız dünyaya İdealar dünyasının belirli yönlerini aktaracak aktif bir güce ihtiyaç duyulur. Çünkü duyusal dünyadaki nesnelerle İdealar tümüyle ayrı kategoriden varlıklar oldukları için, birbirleriyle kendi baÅŸlarına iliÅŸki kuramazlar. Platon’un :-):-):-):-)fiziÄŸinde iÅŸte duyusal dünyaya İdealar dünyasının belirli yönlerini aktaran bu aktif dış güç, İdeaların, saf formun deÄŸiÅŸmez dünyasıyla maddenin bütünüyle belirsiz olan dünyası arasındaki sınır çizgide bulunan Demiurgos’tur. Ona göre, maddenin kendisi tümüyle belirsiz olup, ÅŸekilden, formdan yoksundur. Zaten belirli olsa ve bir ÅŸekli bulunsa, bu, İdeanın onda zaten bulunduÄŸu anlamına gelecektir.Madde tanımlanamaz. Bununla birlikte, tümüyle düzensiz olan madde form kazanmaya, ÅŸekil almaya uygun bir yapıdadır. İşte, hem akılla anlaÅŸilabilir dünyanın ve maddi dünyanın dışında olan bir Tanrı olarak Demiurgos, maddeye İdealar dünyasının özelliklerini, akılla anlaÅŸilabilir dünyanın formlarını yüklemek suretiyle, düzenden yoksun, belirsiz maddeye düzen ve form kazandırır. Demiurgos’un bu faaliyeti, sonuçta duyusal dünyada İdeaların gölgelerinin ortaya çikisina yol açar. Kare, üçgen, ağırlık, beyazlık, v.b., İdeaların maddi dünyada ortaya çikan görüntüleridir, soluk kopyalarıdır ve onlar maddi dünyaya sahip olduÄŸu düzen ve belirliliÄŸi kazandıran temel ögelerdir. Åžu halde, maddi dünya sahip olduÄŸu düzen ve belirliliÄŸi herÅŸeyden önce İdealar dünyasına ve İdealar dünyasının yapısını ve formlarını maddeye aktaran Demiurgos’un faaliyetine borçludur. Biz duyusal dünyada çesitli zaman ve yerlerde var olan ÅŸeyleri, Demiurgos formları maddeye yerleÅŸtirdiÄŸi için saptıyor ve tanımlayabiliyoruz. Bununla birlikte, maddi dünya kendisine aktarılan formları koruyabilmek bakımından yetersiz olup, mutlak bir deÄŸiÅŸme içindedir. Maddi dünya formları yalnızca belirli zaman dilimleri içinde koruyabilir. O sürekli bir akış hali içinde bulunduÄŸuna göre, formları alır ve daha sonra yitirir. Åžu halde, maddi dünyanın gerçek İdealar dünyasının ezeli-ebedi yönlerini Demiurgos’un faaliyeti sayesinde kazandığı ve bu yönleri sonsuz bir hareketler dizisi ve dolayısıyla deÄŸiÅŸme süreci içinde kaybettiÄŸi dikkate alındığında, o ezeli-ebedi bir gerçekliÄŸin zaman içinde hareket eden ve deÄŸiÅŸen gölgesi ya da kopyası olarak görülmek durumundadır. Öyleyse, gerçekten var olan deÄŸiÅŸmez İdealar dünyasıdır. Demek ki, Platon gerçek varlığı aynı ÅŸekilde tanımlamış olan ve bu varlığın akıl yoluyla bilinebileceÄŸini söyleyerek, duyuların bize gösterdiÄŸi bireysel nesnelerden oluÅŸan duyusal dünyanın hiçbir ÅŸekilde var olmadığını, bu dünyanın bir yanılsamadan baÅŸka bir ÅŸey olmadığını öne süren Parmenides’in tersine, bir yandan gerçekten var olanın deÄŸiÅŸmez, ezeli-ebedi olan ve akıl yoluyla bilinebilen İdealar dünyası olduÄŸunu kabul ederken, bir yandan da içinde yaÅŸadığımız duyusal dünyanın belli ÅŸekiller içinde var olduÄŸunu söylemekte ve görünüşleri İdealar aracılığıyla açıklamakta ve temellendirmektedir. Platon’un bu :-):-):-):-)fiziÄŸi, ‘Neyin gerçekten var olduÄŸu’ sorusunu yanıtladıktan baÅŸka, insanın içinde yaÅŸadığımız bu dünyadaki yeri ve gerçekten var olan İdealar dünyasıyla olan iliÅŸkisi konusuna da bir açıklık getirir. İnsan felsefesi: Platon’un iki dünyalı :-):-):-):-)fiziÄŸi, insanda her biri dikkatini söz konusu bu dünyalardan birine yöneltmiÅŸ olan iki temel bileÅŸenin bulunduÄŸunu ortaya koyar. İnsanın duyusal dünyaya yönelmiÅŸ, duyusal dünyaya ait olan parçası bedenidir; yine aynı benzerin benzerini bilebileceÄŸi, ancak aynı cinsten olanlar arasında bir iliÅŸki bulunabileceÄŸi ilkesine göre, insanın bir de gerçek varlığın dünyasına yönelmiÅŸ olup, bu baÄŸlamda İdealar dünyasının bir parçası olan ruhu vardır. İnsan ruhu, Platon’a göre, insandaki maddi olmayan, ölümsüz parçadır. Bunlardan beden söz konusu olduÄŸunda, insan duyuları aracılığıyla duyusal dünyayla ilgili olarak güvenilmez malumatlar elde etmeye çalisir, maddenin peÅŸinden koÅŸarak birtakım fiziki arzuları gerçekleÅŸtirmek ve tatmin saÄŸlamak ister. Buna karÅŸin, ruhu ait olduÄŸu dünyaya yönelmek, ezeli-ebedi gerçeklikleri temaÅŸa etmek arzusu içindedir. Öyleyse, ruha düşen kendisini duyusal dünyanın sınırlamalarından, bedeninin ve duyusal dünyanın oluÅŸturduÄŸu hapishaneden kurtarmak ve gerçek dünyayı temaÅŸa etmek amacını gerçekleÅŸtirmeye çalismaktir. Bu ise, insanın her ne kadar maddi koÅŸullar içinde yaÅŸayan, birtakım fiziksel ihtiyaçları olan bir varlık olsa da, bu maddi koÅŸullara bağımlı olamayacağı, yalnızca fiziksel ihtiyaçları tarafından belirlenemeyeceÄŸi anlamına gelir.

Sokrates……

Salı, 06 Kasım 2007

M.Ö. 469-399 yılları arasında yaÅŸamış olan ünlü Yunanlı düşünür. Platon’un hocası olan Sokrates, yazılı hiçbir ÅŸey bırakmamış, tüm zamanını özellikle gençlerle felsefe tartışarak geçirmiÅŸtir. Görüşleri, tartışmaları yeni iktidarın temsilcileri tarafından beÄŸenilmeyen Sokrates, ‘yeni tanrılar icat ettiÄŸi, görüş ve tartışmalarıyla, gençleri baÅŸtan çıkardığı’ gerekçesiyle ölüme mahkum edilmiÅŸtir. Sokrates’in felsefedeki ve felsefe tarihindeki önemi, onun bilinçli ve ahlaki kiÅŸiliÄŸin bulunduÄŸu yer olarak ruh kavramını bulmuÅŸ olmasından kaynaklanır; felsefenin merkezine insanı geçiren, insanın kendisiyle, evrenle ve toplumla olan iliÅŸkisinin ne olduÄŸunu ve ne olması gerektiÄŸini araÅŸtıran, insan yaÅŸamının kiÅŸisel, toplumsal ve ahlaki boyutunu ön plana çıkaran Sokrates, insanlara özsel bileÅŸenlerinin ruh olduÄŸunu, onların ruhlarına özen göstermeleri gerektiÄŸini anlatmaya çalışmış, bu düşüncesini ifade etmek, onu eylemleriyle somutlaÅŸtırmak için de, yaz kış çıplak ayakla ve ince bir entariyle dolaÅŸmıştır. FiziÄŸi itibariyle çirkin biri olan Sokrates, insanların yüzlerini ve fiziki yapılarını deÄŸiÅŸtiremeyeceklerini, fakat ruhlarını ve karakterlerini deÄŸiÅŸtirip geliÅŸtirebileceklerini belirtmiÅŸtir. Buna göre, Sokrates, felsefesinde her ÅŸeyden önce, insanın doÄŸası, ihtiyaçları, amaçları ve deÄŸerleri üzerinde durmuÅŸ, neyin onu tamamlayacağını araÅŸtırmıştır. O, aynı çerçeve içinde, dilin doÄŸasıyla ilgilenmiÅŸ ve düşünme, anlam, mantık ve tanım konusunu ele almıştır. YaÅŸadığı dönemde yoÄŸun bir kavram kargaÅŸasının hüküm sürdüğünü, bunun ahlak alanını da kapsadığını düşünen Sokrates, bilgeliÄŸin, adaletin, cesaretin, v.b. anlamının ne olduÄŸu bilinmedikçe, bilgece, adil ya da cesurca eylemekten söz edilemeyeceÄŸini iddia etmiÅŸtir. Çünkü aynı sözcükleri ya da kavramları kullanan insanlar, bu sözcük ya da kavramlarla farklı ÅŸeyleri kastediyorlarsa eÄŸer, Sokrates’e göre, bu, insanların anlaÅŸtıklarını sanarak anlaÅŸmadan konuÅŸtukları anlamına gelir ve sonuç, kargaÅŸadan baÅŸka hiçbir ÅŸey olmaz. KargaÅŸa, Sokrates’e göre, hem entelektüel ve hem de ahlaki yönden olur. Ona göre, entelektüel olarak sözcük ve kavramları, sizin kullandığınız anlamdan farklı bir anlamda kullanan biriyle tartışarak, bir kavga dışında, hiçbir yere varamazsanız ve ahlaki olarak da, söz konusu sözcükler ahlaki fikirlere karşılık geldiÄŸi zaman, sonuç bir anarÅŸiden baÅŸka bir ÅŸey olmaz. Sokrates iÅŸte bu kargaÅŸayı sona erdirmek, insanlara ahlaki geliÅŸmelerinde yol göstermek için, bir tartışma ve öğretim yöntemiyle, bir tanım yöntemi geliÅŸtirmiÅŸ ve tartışmalarıyla, evrensel deÄŸerlerin özünü ve gerçek anlamını ortaya koymaya çalışmıştır.

EleÅŸtirel Felsefe

Salı, 06 Kasım 2007

Immanuel Kant’ın EleÅŸtirel Felsefesi

Aydınlanma felsefesinin, elbette birçok varyantı vardır. Bununla birlikte, fılozof Immanuel Kant (1724-1804), bu fikirlerin geliÅŸiminde esaslı bir yer iÅŸgal eder. Ona, eserlerinin farklı yönlerine dikkat çekilmek ve bunların içinden de farklılık gösteren kimi yorumlara iltimas geçilmekle birlikte, hem analitik gelenek(20. yy. başından beri özellikle Anglosakson dünyasında yaygınlaÅŸan dil çözümlemelerine dayalı, felsefe yöntemini geliÅŸtiren ve felsefenin görevini mantıksal dil çözümlemesiyle sınırlayan felsefe akımının tümüne verilen ad.) içinde yer alan filozoflar ve hem de Kıta Avrupası felsefesi geleneÄŸi içinde yer alan filozoflar tarafından, büyük bir ÅŸahsiyet olarak saygı gösterilir. Kant ‘ın `eleÅŸtirel felsefesi’ insanî bilgi ve tecrübenin sınırlarıyla temel teÅŸkil eden yapısını ortaya koymaya çalışır ki, bu, insan aklının felsefî ya da `:-):-):-):-)fiziksel’ sorularla olan iliÅŸkisi içinde yüz yüze geldiÄŸi ikilemi yansıttığı için, ta baÅŸtan beri hem olumsuz ve hem de olumlu niyetler içeren bir projedir: “İnsan aklının, bilgisinin bir türünde, aklın bizzat kendisinin doÄŸası tarafından emredildiÄŸi için göz ardı edemediÄŸi, ama tüm güçlerini aÅŸtığı için de, cevaplamaya muvaffak olamadığı sorular tarafından sıkıntıya sokulma gibi garip bir yazgısı vardır.”

Kant ‘ın eleÅŸtirel felsefesi , Aydınlanma düşüncesinin temel konularından birçoÄŸunu anlamlı bir biçimde bir araya getirdiÄŸi için, Avrupa felsefesinin daha sonraki geliÅŸiminde esaslı bir rol .oynayabilmiÅŸtir. Hepsinden önemlisi, onun, dış dünyaya iliÅŸkin, varlığı en açık bir biçimde doÄŸa bilimlerinde kanıtlanan bilgi türüyle ilgili olan `saf aklın’ eleÅŸtirisi, dönemin muhtemelen temel felsefi tartışması olmuÅŸ olan konuda karşıt kampların, empirizm ve rasyonalizmin yaratıcı bir sentezini saÄŸlar.

Gerek empirizm ve gerekse rasyonalizm karakteristik bir biçimde, insan bilgisini sağlam ve şüphe edilemez temeller üzerine oturtmaya ve dinî bilginin düzmece iddialarına karşı koymaya çalışır. Bu tutum, haklı kılınamayan iddialar ve bâtıl itikat kalıntılarından arındırılmış bir dinî inançla, elbette uyuşmaz değildir. İnsan bilgisini oldukça yetersiz bir alet olarak gören şüpheci empiristler, alternatif bilgelik kaynaklarına zaman zaman açık olmuşlardır.

John Locke (1632-1704), George Berkeley (1685-1753) ve David Hume gibi empiristler, insan bilgisinin tümünün son çözümlemede tecrübelere -dış dünyaya iliÅŸkin `izlenimler’imize ya da `duyumlara’ veya `gözlemler’e dayandığını öne sürerler. a posteriori ya da bizim yalnızca uygun tecrübelere sahip olduktan sonra eriÅŸebileceÄŸimiz bir ,sey olduÄŸunu savunurlar. Bilgimiz doÄŸuÅŸtan düşüncelere dayanmaz: Dünyaya geldiÄŸimizde, zihin boÅŸ bir levha veya tabula rasadır.

Rasyonalistler ise, tam tersine, bizim insan bilgisinin önemli, muhtemelen en önemli örneklerine, tecrübeden önce ya da bağımsız olarak eriÅŸebileceÄŸimizi öne sürerler. Rasyonalistler, felsefede Platonik geleneÄŸe daha yakındırlar. Gözde modelleri olarak doÄŸa biliminden ziyade saf matematik ve mantığı seçen rasyonalistler, bu tür bilginin yalnızca, bizim a priori ya da tecrübeden bağımsız bir biçimde sahip olabileceÄŸimiz bir ÅŸey olarak anlaşılabileceÄŸini savunurlar. Daha önce, Platon un diyalogları bu bakış açısını savunan argümanlar içerir. Phaidon adlı diyalogda, Sokrates , ruhun ölümsüzlüğünü kanıtlamak için, `bilgi dediÄŸimiz ÅŸeyin yalnızca anımsama olduÄŸu’ görüşünü savunur. Menon ‘da ise, o öğrenme sürecini, daha önceden bilmiÅŸ olmamız gereken ÅŸeyleri bir tür hatırlama ya da anımsama olarak tanımlamak için, geometrideki kanıtlama örneklerini kullanır.Matematik ve mantığın doÄŸruları tecrübeye müracaat edilmeksizin ispat edilebilir ve onunla asla çeliÅŸmez. Hiçbir sayıda gözlem bizi asla, `2+2′nin 5 ettiÄŸi’ne ya da `YaÄŸmur yaÄŸmaktadır ve yaÄŸmur yaÄŸmamaktadır’ın doÄŸru olduÄŸuna inandıramaz. Tam anlamıyla doÄŸru olan çizgiler, hiçbir yer iÅŸgal etmeyen noktalar, yetkin daire ve üçgenler benzeri soyut matematiksel entitelerle [ayrı ve müstakil varoluÅŸa sahip olan ve nesnel ya da kavramsal gerçekliÄŸe sahip olan ÅŸeylerle, çev.], tecrübede hiçbir zaman karşılaşılmaz. Bu takdirde, biz bu entitelerin bilgisine, Euklides geometrisinde ispatlanan bilgi türüne, o bir ÅŸekilde doÄŸuÅŸtan olmadıkça, nasıl sahip olabiliriz? Rasyonalistler, bu bilgiyi, ister tecrübeden yapılan genellemenin ürünü, ya da ister son çözümlemede tanım gereÄŸi doÄŸru olan içeriksiz doÄŸrulardan , meydana gelen bir ÅŸey olarak, baÅŸka bir biçimde açıklama yönündeki empirist teÅŸebbüslerle ikna olmazlar.

Kant , hem empirizmin ve hem de rasyonalizmin vukuflarını(anlama,bilgi) bir araya getirme çabası verir. O, rasyonalistlerle bizim a priori olarak bilebileceÄŸimiz önemli doÄŸrular olduÄŸu konusunda uyuÅŸur, fakat bu tür bir bilginin imkânı için, rasyonalizm tarafından saÄŸlanan herhangi bir açıklamadan, daha uygun bir açıklama saÄŸlamanın yollarını arar. O, empiristlerle de bilgimizin büyük bir bölümünün tecrübeye dayandığı hususunda uyuÅŸur, ama Kant ‘a göre, empiristler, zihnin duyum ya da `sezgi’den aldığı empirik `içeriÄŸe’ yaptığı `formel’ katkıyı göz ardı ederler. Biz bilgimizin tikel içerikleri için her ne kadar tecrübeye, `alnlığa’ veya sezgiye dayansak da, söz konusu tecrübenin yapısı ya da formu insan zihni veya insanın `anlama yetisi’ tarafından saÄŸlanır. Bir dış dünyaya iliÅŸkin tecrübe, zihin tarafından saÄŸlanan form olmadan, hiçbir ÅŸekilde mümkün olamaz. BaÅŸka bir deyiÅŸle, Kant ‘a göre, hem empiristlerin ve hem de rasyonalistlerin görüşleri aynı ÅŸekilde tek yanlıdır. Rasyonalistler hakikî bilimsel bilgi için vazgeçilmez bir önemi olan tecrübe ya da sezginin katkısını küçümserler. Empiristler ise, tecrübenin öneminin bilincindedirler, fakat kendileriyle tecrübemizin düzenlendiÄŸi `kavramlar’ın ya da formel yapının önemini fark edemezler. Ünlü bir söz Kant ‘ın bakış açısını şöyle özetler: `İçeriksiz düşünceler boÅŸ, kavramsız sezgiler de kördür. Öyleyse, kavramlarımızı duyusal hâle getirme, yani sezgide onlara nesne ekleme; sezgilerimizi de anlaşılır kılma, yani onları kavramların altına yerleÅŸtirme zorunluluÄŸu vardır.Tecrübe zorunlulukla, tecrübeye form kazandıran `düşünceler’ veya kavramlarla, ona içeriÄŸini veren `sezgiler’in bir birleÅŸiminden meydana gelir. Kant’ın temel kavrayışı, insan bilgisini açıklama problemi için ayırıcı bir çözüme izin verir. Kant bilinçli bir biçimde, Galileo, Torricelli ve Stahl gibi bilim adamlarının göz kamaÅŸtırıcı baÅŸarılarını ima ederek, katkısını :-):-):-):-)fizikte `bir Kopernik devrimi’, daha önceki felsefi kabullerin, Kopernik ‘in astronomi alanında baÅŸardıklarıyla kı- yaslanabilir, bir yıkılışı diye tarif eder:

Gök cisimlerinin hareketlerini, onların gözlemcinin çevresinde döndüğü kabulüne dayanarak açıklarken tatminkâr bir ilerleme’ saÄŸlayamayan Kopernik , yıldızların sabit kaldığı, gözlemcinin onların çevresinde döndüğü düşünüldüğünde, daha baÅŸarılı olup olamayacağını araÅŸtırdı. Nesnelere iliÅŸkin sezgi söz konusu olduÄŸunda, benzer bir tecrübe :-):-):-):-)fizikte de denenebilir. Sezginin nesnelerin kuruluÅŸuna uyması gerekirse, bu takdirde ikinciye iliÅŸkin bir ÅŸeyleri nasıl olup da a priori bir biçimde bilebileceÄŸimizi anlayamam; fakat (duyularımızın nesnesi olarak) nesnenin sezgi yetimizin kuruluÅŸuna uyması gerekirse, bu imkânı kavramakta hiçbir güçlüğüm olmaz… Tecrübenin kendisi, anlama yetisini içeren bilginin bir türüdür; anlama yetisinin de, bende, nesnelerin bana verilmiÅŸ olmalarından önce var olduklarını ve dolayısıyla, a priori olduklarını varsaymam gereken kuralları vardır.

Tecrübeye formunu saÄŸlayan zihnimiz ya da anlama yetimiz olduÄŸu için, bizim tecrübenin yapısına ya da formuna -bizim için tecrübe olabilmesi mümkün olacaksa eÄŸer, tüm tecrübelerin paylaÅŸmak zorunda olduÄŸu foıma- iliÅŸkin a priori bilgiye sahip olmamız mümkün olur. Kant bu özel bilgi türüne `transendental’ bilgi adını verir, zira o her ne kadar tecrübemizin doÄŸasıyla ilgili olsa da, empiristlerin düşünmüş oldukları gibi, tecrübeden türetilmez.

Kant tecrübemizin zorunlu yapısıyla ilgili iddialarını, sonraki felsefe için önemli hâle gelecek olan, baÅŸka bir ayırımla daha ifade eder. Ayırım, a priori ve a posteriori bilgi ayırımına kestirme yoldan gitmeyi amaçlayan, `analitik’ doÄŸruyla `sentetik’doÄŸru arasındaki ayırımdır. Analitik doÄŸruların, tıpkı basit tanımlar gibi, doÄŸru ya da yanlış oldukları, yalnızca içerdikleri kavramların anlamları sayesinde, veya baÅŸka bir deyiÅŸle, analiz yoluyla bilinebilir. ÖrneÄŸin, `Bekâr kiÅŸi evlenmemiÅŸ erkektir’ önermesi, içerdiÄŸi terimlerin en azından bir sarih yorumuna baÄŸlı olarak, yalnızca tanım gereÄŸi doÄŸru olan bir önermedir. Kantçı terimlerle ifade edildiÄŸinde, yüklem konumunda bulunan kavram (`…evlenmemiÅŸ erkektir’) özne konumunda bulunan kavramda (`Bekâr kiÅŸi’) içerilir. Oysa, sentetik önermelerin doÄŸruluklarına bu ÅŸekilde karar verilemez. `Hiçbir kadın hiçbir zaman ABD BaÅŸkanı olmamıştır’, sadece sentetik olarak bilinebilecek olan bir doÄŸrudur. Bu örnekte, özne konumunda bulunan kavram, açıktır ki, yüklem konumunda bulunan kavramda içerilmez (erkek olmak BaÅŸkan tanımının bir parçası deÄŸildir). Kullandığımız terimlerin anlamlarına baÄŸlı olan ve bize gerçek dünya hakkında hiçbir ÅŸey söylemeyen analitik önermeler, a priori bilginin makul örnekleridir. Onların doÄŸru olduklarını gözlem ya da tecrübe yoluyla keÅŸfetmiyoruz. Sentetik doÄŸruların en açık örneklerinin ise, olgusal olarak bilgi verdikleri, aktüel veri ya da deneye dayandıkları ve dolayısıyla a posteriori oldukları görülür. Kant için, tecrübenin temel formu ya da yapısına iliÅŸkin transendental bilgi, kritik bir biçimde, hem sentetik ve hem de a priori doÄŸruların daha az aÅŸikâr olan imkânını içerir. BaÅŸka bir deyiÅŸle, Kant’ın felsefesi bizim tecrübenin yapısının önemsiz olmayan veya mühim bilgisine, her tür deneyden bağımsız bir biçimde sahip olabileceÄŸimize iÅŸaret eder. Kant bu yeni yaklaşımını, çoÄŸu zaman yanlış anlaşılmış olan bir tasvirle, `transendental idealizm’ olarak betimler. Felsefi terimlerle ifade edildiÄŸinde, idealizm genellikle, bir dış, maddî gerçekliÄŸin var olmadığı inancıyla birleÅŸtirilir. Yalnızca ideler vardır. Empirizm, bu inanca götüren septik yolu saÄŸlar. EÄŸer dış dünyaya iliÅŸkin bütün bilgimiz görünüşte `zihinde’ olan duyumlardan geliyorsa, `oradaki’ bir ÅŸeyin duyumlarımıza tekabül ettiÄŸini nasıl bilebiliriz? HerÅŸey bir yana, biz düş gördüğümüz ya da sanrılara kapıldığımız zaman, benzer duyumlara sahip oluruz, ama onların aldatıcı oldukları ortaya çıkar. Tecrübemizin doÄŸuluÄŸunu tahkik edebilmenin tek yolu diÄŸer duyumlardır, fakat aynı problem onlar için de geçerlidir.

Şüpheci idealistler, bizim dış dünyanın varoluÅŸu ya da doÄŸasının kesin bilgisine sahip olamayacağımızı öne sürerler; biz yalnızca duyumlarımızın bilgisine sahip olabiliriz. `Dini bütün piskopos’ Berkeley gibi dogmatik idealistler, maddî gerçeklik düşüncesinin bizzat kendisinin tutarsız ya da çeliÅŸik olmasından ötürü, gerçekliÄŸin özü itibariyle zihinsel olduÄŸunu bilebileceklerini savlayarak, bir adım daha ileri giderler. Bu görüşün çaÄŸdaÅŸ versiyonuna göre, gerçeklik hakkındaki bütün önermelerimiz, `duyu verileri’yle ilgili olan kılık deÄŸiÅŸtirmiÅŸ önermelerdir. Günümüzde `fenomenalizm’ olarak bilinen görüşe göre, fizikî nesnelerle ilgili önermeler, duyu verileriyle ilgili önermelerden meydana gelen mantıksal konstrüksiyonlardır. Dolayısıyla, bir aÄŸaçla ilgili bir önerme kurduÄŸum zaman, o ilke olarak duyumlarımla -gördüğüm ve belli koÅŸullar altında göreceÄŸim ÅŸeylerle- ilgili bir kompleks önermeler dizisine indirgenebilir. SaÄŸduyunun bir dış maddî dünya ile ilgili olarak genelde öne sürdüğünün tam tersine, dış dünya hakkında bildiklerimi ifade eden önermeler, söz konusu önerme dizilerinin ikincisidir.

Kant ‘ın transendental idealizmi, özellikle analitik yaklaşımı benimsemiÅŸ fılozoflar tarafından, yanlış anlaşılmış ve yukarıdaki idealizm ya da fenomenalizmin bir versiyonu olarak görülmüştür. Oysa, Kant ‘ın transendental idealizmi, gerçekte, onun `empirik’ idealizm adını verdiÄŸi görüşün bütün formlarını çürütmek için tasarlanmıştır. Kısaca, Kant , bize göründüğü ÅŸekliyle dünyanın, `görünüşler dünyası’ ya da `fenomenal dünya’nın, kaçınılmaz bir biçimde, zaman ve mekân içinde, birbirleriyle nedensel etkileÅŸim içinde bulunan nesnelerin maddî bir dünyası olarak tecrübe edildiÄŸini iddia eder. Biz, dünyayı `kendinde var olduÄŸu’ ÅŸekliyle bilemediÄŸimiz gibi, `numenal’ dünyanın `kendinde ÅŸeylerinin’ fiilen bu ÅŸekilde organize edildiklerini de bilemeyiz. Biz, sadece görünüşler dünyasının bilgisine sahip olabiliriz; dünyanın gerçekte, tam tamına göründüğü gibi olduÄŸunu varsayamayız. Ancak çok daha önemlisi bu, bizim yalnızca zihinlerimizin içeriklerinin bilgisine sahip olabileceÄŸimiz veya görünüşle gerçeklik arasındaki ayırımın bir temeli olmadığı -empirik idealistler tarafından çıkartılan sonuç- anlamına gelmez. Allisoti un da iÅŸaret ettiÄŸi gibi, Kant salt `görünüş’ (Apparenı) ya da `yanılsama’ (Schein) ile gerçeklik arasında bir ayırım yapar. Söz konusu ayırım, insan bilgisinin mümkün tek nesnesi olan `görünüşler dünyası’ (Erscheinungen) içinde yapılır. Kendi terimleriyle söylendiÄŸinde, Kant bir empirik realisttir: GerçekliÄŸin nesnel bir bilgisine eriÅŸebiliriz. Kant’ın görünüşle gerçeklik arasındaki transendental ayırımının anlatmak istediÄŸi ÅŸey, farklı bir düzenle ilgilidir. Allison’un da söylediÄŸi gibi, ‘

Transendental düzeyde, … görünüşlerle kendinde ÅŸeyler arasındaki ayırım, öncelikle, ÅŸeyleri (yani, empirik nesneleri) `ele almanın’, biri insan duyarlığının öznel koÅŸullarıyla (zaman ve mekânla) iliÅŸki içinde ve dolayısıyla, `göründükleri’ ÅŸekilde, diÄŸeri de bu koÅŸullardan bağımsız olarak, ve binaenaleyh `kendilerinde oldukları’ ÅŸekilde olmak üzere, iki ayrı yoluna iÅŸaret eder.

Kant ‘ın transendental ayırımının gözettiÄŸi amaç, şüphecilik ve empirik idealizm de dahil olmak üzere, onun çoÄŸu :-):-):-):-)fıziksel karışıklığın kaynağı olarak gördüğü ÅŸeyin, yani transendental realizmin altını oymaktır. Transendental realist, görünüşleri kendinde ÅŸeyler olarak deÄŸerlendirir ya da baÅŸka bir deyiÅŸle, onların `insan bilgisinin tümel, zorunlu ve dolayısıyla a priori koÅŸullarından’ bağımsız olduÄŸunu düşünür. Gerçekten de, transendental realist, insan bilgisini sonsuz bir akıla ya da Tanrı’ya açık olan mükemmel ya da mutlak bilginin aÅŸağı düzeyde ya da bulanık bir taklidi olarak anlar. Kant ‘a göre, şüphecilik ve empirik idealizm insan bilgisini bu ÅŸekilde anlamaya kalkışmanın doÄŸal sonuçlandır.

Kant ‘ın transendental realizmi reddediÅŸi, böylelikle kendi Kopernik devrimini daha anlamlı kılmasına da yardımcı olur. Kopernik, temelde dinî nedenlerle, insanlık Tanrı’nın en önemli yaratığı olduÄŸu için, yer- yüzünün evrenin merkezinde bulunması gerektiÄŸinde ısrar eden bir kozmolojinin yıkılmasına katkıda bulundu. Benzer bir biçimde, Kant’ın eleÅŸtirel felsefesine yüklediÄŸi esas ödev, daha önceki :-):-):-):-)fiziksel karışıklığın son çözümlemede dinî olan kaynaklarını yok etmektir. İnsan bilgisi, yanıltıcı ve eriÅŸilemez olan tanrısal sezgi standartına göre deÄŸil, bütünüyle insanî öge ya da terimlerle anlaşılmalıdır. Kant ‘ın transendental idealizmin yararını göstermeye çalışan ek ispatı, onun, transendental bakımdan realist bir perspektifin sonucu olan :-):-):-):-)fıziksel paradokslara iliÅŸkin tartışmasında bulunur. Gerçeklik hakkında, insan bilgisinin kaçınılmaz koÅŸullarından soyutlanarak, önemli bir ÅŸey söyleme teÅŸebbüsü, ‘kadîm ya da `dogmatik’ :-):-):-):-)fiziÄŸin çeliÅŸki ya da `antinomilerine’ götürür. Critigue of Pure Reason [Saf Aklın EleÅŸtirisi] ‘ın ikinci kısmı Transendental Diyalektikte, Kant Kant ‘ın tecrübemizin zorunlu yapısıyla ilgili iddiaları kanıtlama teÅŸebbüsleri, bununla birlikte, bir ihtilâf kaynağı olup çıkmıştır. Özellikle de, onun `kategorilerin transendental dedüksiyonu’ çok sıkı bir incelemeye tâbi tutulmuÅŸtur. Transendental dedüksiyon, tecrübemizin, Kant’ın bütün mümkün tecrübenin transendental koÅŸulları olduklarını iddia ettiÄŸi, temel karakteristiklerinin zarurîliÄŸini gözler önüne sermeyi amaçlar. Kısacası, o, birbirleriyle nedensel etkileÅŸim içinde bulunan nesnelerin maddî dünyasıyla, tecrübenin birlikli öznesini, eÅŸdeyiÅŸle `tüm tasarımlarımıza eÅŸlik edebilmesi’ gereken `düşünüyorum’u tanımlayan `sezgi formları’ olarak zaman ve mekânın zarurîliÄŸiyle `anlama yetisinin saf kavramları’nın zorunluluÄŸunu kanıtlama amacı güder.

Kant ‘ın söz konusu argümanı, güçlüğü ile ün salmıştır; onu, burada yeni baÅŸtan kurmaya kalkışmayacağım. Analitik felsefenin temel görüşü açısından, Kant’ın transendental dedüksiyonlarının, herÅŸey bir yana, baÅŸarılı mantıksal dedüksiyonlar olmadığı açık gibi görünmektedir. Argümanlar olarak, onlar ya ikna edici deÄŸildirler veya pek büyük bir önemi olmayan analitik iddialara indirgenebilirler. Sonuçta, analitik fılozoflara göre, Kant ‘ın felsefesinde çok büyük bir önemi olan sentetik a priori doÄŸrular sınıfının boÅŸ olduÄŸu anlaşılır. Yalnızca, analitik doÄŸrular, ki bunlar son çözümlemede içeriksiz veya `totolojik’ doÄŸrulardır, a priori bir biçimde bilinebilir. Analitik felsefe, böylece, bu türden sorulara iliÅŸkin tüm yeni `spekülatif’ tartışmaların önünü kesmek için, geleneksel felsefeye yönelik bütün eleÅŸtirilerini kullanarak, Kant’ın kritik felsefesinin sert bir eleÅŸtirisinden yola çıkar. Gerçekten de, analitik gelenek Hume ‘un ya `olgu sorunlarından (a posteriori ve sentetik) ya da `ide iliÅŸkileri’nden (a priori ve analitik) ibaret bir bilgi olarak anlaşılamayan herhangi bir bilginin, hakikî bilginin deÄŸil, ama anlamsızın bir türü olduÄŸu iddiasına döner. Bu gelenek, felsefenin `cevaplayamadığı’ soruları hiç dikkate almaması gerektiÄŸini öne sürerek, Kant’ın ikileminin olumsuz kutbunu vurgular. Analitik filozoflar, bu genel eÄŸilimle, Kant’a göre, insan aklının ve gerçekte, yaÅŸayan ve eyleyen insan bireyinin `duyarsız kalamadığı’ temel sorulara pek önem vermediler. Oysa Kıta Avrupası felsefesi geleneÄŸi, Kant ‘ın ne yaparsak yapalım ilgisiz kalamadığımız :-):-):-):-)fiziksel, ahlâkî ve estetik sorular bulunduÄŸu kabulüne büyük bir önem atfeder. Kıta Avrupası filozofları, aynı zamanda Kant ‘ın transendental dedüksiyonlarına da daha fazla sempatiyle bakmışlardır. Onların bakış açılarından, bu argümanların sıkı mantıksal dedüksiyonlar olmamaları ÅŸaşırtıcı deÄŸildir. Kant için, (Hume’un iki meÅŸrû doÄŸru kategorisine tekabül gelen) mantıksal dedüksiyonla gözlem veya deney, bilgi sınırları dahilindeki normal empirik kullanımı bakımından, teorik aklın temel özellikleridir. Onun, söz konusu anlam içinde, anlama yetisinin (Verstan) sınırlarını tesbit etmek üzere tasarlanan kendi eleÅŸtirel felsefesi, bu sınırların ötesine geçme riskini kaçınılmaz olarak göze almak durumundadır. Felsefî refleksiyon, anlama yetisinin daha sınırlı ve hiç şüphe yok ki, daha güvenilir yöntemlerine indirgenemez. Açıktır ki, Kant da, transendental argümanlarını sıkı mantıksal dedüksiyonlar olarak düşünmedi. Dieter Heinrich, onun aklında her ÅŸeyden önce hukukî bir paradigma ve yasal delil standartlarının olduÄŸunu öne sürmüştür.

Felsefî açıklamalar, hiçbir zaman itiraz kabul etmeyen kanıtlamalar olmayıp, zorunlulukla holistik olan ve `haklı kılınmak için benimsenen söylem formları’ kadar asla açık ve dakik olmayan inceleme/denemelerdir (prohationes).`Aklın’ (Vernunft) bir faaliyeti olarak felsefi refleksiyon, bilgi ya da anlama yetisinin emin ama dar olan sınırlarının ötesinde iÅŸ görür. Ondan sonra yaÅŸamış olan Kıta Avrupası filozofları, Kant ‘a iliÅŸkin empirist ve daha sonraki analitik yorumların genel eÄŸilimiyle tam bir karşıtlık içinde, `salt’ anlama yetisine zıt olarak felsefî akla çok büyük bir deÄŸer verirler. Keza, ahlâkî ya da pratik akıl ve yargıyla meÅŸgul olan ikinci ve üçüncü eleÅŸtiriler, Kıta Avrupası geleneÄŸi için de, daha büyük bir rol oynar. Ahlâkî ve politik sorular, Kant’ın, bir olgunlaÅŸma ya da bağımlılıktan kurtulma süreci olarak tanımladığı Aydınlanma kavrayışının kesinlikle merkezinde yer alır: `Aydınlanma insanın, gücünü kendisine zorla kabul ettiren çocukluktan çıkışıdır. Çocukluk ise, kiÅŸinin kendi aklını baÅŸkalarının rehberliÄŸi olmadan kullanamamasıdır. Bununla birlikte, o yalnızca, kısıtlayıcı baÄŸlardan kurtarılmış olgusal ya da bilimsel açıklamâ arayışını düşünmediÄŸini yeterince açık hâle getirir. Sadece, `anlama yetim olarak hizmet görecek bir kitap’tan deÄŸil, fakat `vicdanım olarak hizmet edecek bir papaz’dan ve `otokratik despotizm’- den de, olgunluÄŸun önündeki engeller diye söz edilir. Düşüncelerini sorumluluk sınırları içinde ifade etme özgürlüğü, dinî konulardaki özgürlük, yasamaya iliÅŸkin serbest tartışma, bütün bunlar sona ermemiÅŸ olan Aydınlanma sürecinin özsel öğeleridir. `Özgür düşünme’, `insanların giderek daha fazla özgür eyleyebilmeleri’ için, `bir halkın zihniyetini yavaÅŸ yavaÅŸ etkileyen’ bir tohum’dur.. Kant’ın, Aydınlanma projesi karşısında daha eleÅŸtirel bir tavır takınan halefleri, düşünce ve tecrübenin sanatsal, estetik ve dinî alanları kadar ahlâk ve politikayla ilgili sorunlar üzerinde daha fazla yoÄŸunlaÅŸma eÄŸilimi gösterdiler.

ÇaÄŸdaÅŸlarından bazılarının tersine, Kant , Aydınlanma felsefesinin ahlâk ve din için ciddî bir problem yarattığının kesinlikle farkındaydı. HerÅŸeyin ötesinde, maddî neden ve sonuçların bir alt alta diziliÅŸi olarak, katışıksız bir biçimde mekanist bir dünya görüşü, özgürlük ve ahlâkî sorumluluk kavramlârının altını kazıyor gibi görünür. La Mettrie ‘nin (1709-1751) Man a Machine[Makine İnsan] ‘i benzeri bir eserin telkin ettiÄŸi gibi, insan varlıkları yalnızca nedensel güçlerin oyuncakları, onların eylemleri de biyolojinin veya toplumsal koÅŸullanmanın sonuçları ise eÄŸer, bu takdirde onları özgür ve sorumlu failler olarak görmenin pek bir manası yok gibidir.

Aydınlanmanın bilimsel rasyonalitesinin ahlâkî ilke ya da buyrukları nasıl olup da destekleyebileceÄŸi (Hume’un terimleriyle söylendiÄŸinde, `olması gereken’in [deÄŸerin] nasıl olup da `olan’dan (olgudan] çıkarsanabileceÄŸi) hususu da açık deÄŸildir. İnsan eylemlerine iliÅŸkin nesnel bir ahlâkî deÄŸer biçmenin temelleri de çok ‘ gözle görülür bir biçimde çökertilir.Kant ‘ın buna tepkisi, ahlâkî yargı için, bilimsel akıldan bağımsız olan saÄŸlam bir temel .tespit etmeyi amaçlayan, ikili bir stratejiden oluÅŸur. HerÅŸeyden önce, saf aklın eleÅŸtirisi, bilimsel rasyonalite ya da anlama yetisinin aşırı iddialarına, (Kant’a iliÅŸkin bazı empirist yorumların da öne sürdüğü gibi) ahlâk ve dinin iddialarını reddetmek için deÄŸil, fakat tam tamına `inanca kapı açmak’ için, sınır çeker. İkinci baskının Önsöz’ünde, Kant ÅŸunu söyler:

Binaenaleyh, inanca kapı açmak için bilgiyi sınırlamanın zarurî olduğunu gördüm. :-):-):-):-)fiziğin dogmatizmi, yani :-):-):-):-)fizikte, önceden saf aklın bir eleştirisi yapılmadan ilerleme kaydetmenin mümkün olduğu önyargısı, ahlâka düşman olduktan başka, hep dogmatik olan, bütün bu inançsızlığın kaynağıdır.

Onun kendi dinî inançları, teolojik öğretiden ziyade, ibadete önem veren Lutherci bir akım olan Piyetizmden etkilenmiÅŸtir. Kant’ın stratejisinin ikinci, daha önemli kısmı, ahlâk ve dine, onun saf akla iliÅŸkin eleÅŸtirisiyle tutarlı olan, saÄŸlam bir temel temin etmekten meydana gelir. Gerçekten de, o aynı akılyürütme çizgisini sürdürür. Onun ahlâkî yargının nesnelliÄŸine iliÅŸkin alternatif açıklaması, pratik tecrübemizin transendental koÅŸullarına iliÅŸkin bir incelemeye dayanır. EÄŸer ahlâkı insan varoluÅŸunun bir olgusu olarak görüyorsak, bu takdirde onun imkânının zorunlu koÅŸulları nelerdir? Ahlâkî tecrübe ve yargının zarurî `postülaları’ nelerdir?

Kant ‘ın cevabı, özgür olmadığımız takdirde, eylemlerimizden sorumlu tutulamayacağımız ve eylemlerimize ahlâkî yargılar uygulanamayacağı için, ahlâkın temel postülasının özgürlük olduÄŸu ÅŸeklindedir. Bununla birlikte, özgürlük, Kant’ın fizikî dünyanın temel bir özelliÄŸi olduÄŸunu gösterdiÄŸi, nedensel zorunlulukla uzlaÅŸtırılmalıdır. O, bu uzlaÅŸtırmayı gerçekleÅŸtirmek için, fenomenal dünya ile numenal dünya arasındaki ayrımdan yararlanır. Özgürlük, nedensel olarak belirlenmiÅŸ empirik ya da fenomenal benin deÄŸil de, numenal ya da akılla anlaşılabilir benin bir özniteliÄŸi olarak anlaşılır.BaÅŸka bir biçimde söylendiÄŸinde, özgürlük kendimizi, aynı anda fizikî, ve dolayısıyla nedensel olarak koÅŸullanmış varlıklar olsak bile, bir yandan da dünyadaki failler olan, ben-bilincine sahip kiÅŸiler olarak düşünme tarzımızın temel bir özelliÄŸidir. Kant , kendi ahlâk anlayışının, özgür ya da ahlâkî eylemin tikel insan bireylerinin veya fenomenal benlerin ‘empirik` güdülenmelerinden, arzu ve itkilerinden tümüyle arındırılmış bir ÅŸey olması gerektiÄŸi sonucuna götürdüğünü düşünür. Ahlâkî bir eylem, bireyin belli bir çıkarı ya da arzusunun deÄŸil de, yalnızca doÄŸru olanı yapma niyetinin sonucu olmalıdır. Ahlâkın `sentetik a priori’ ilkeleri, ÅŸu hâlde, ayırd edici tüm bireysel özellikleri silinmiÅŸ, soyut bir rasyonel irâde ya da fail kavramından türetilmelidir. Birey, yalnızca aklın ürünü olan evrensel bir ahlâk yasasına uygun olarak eylediÄŸinde, özgür ve ahlâkî bir biçimde eyler.

Sonuçta, Kant’ın ünlü `kategorik buyruÄŸu’, ahlâkî özneleri, eylemlerinin maksimlerini (temel kural)`evrenselleÅŸtirme’ye davet eder: `Yalnızca, aynı zamanda evrensel bir yasa hâline gelmesini isteyebileceÄŸin maksime göre eyle!’ Bu, `baÅŸkalarının sana yapmalarını istediÄŸin ÅŸeyleri yapmalısın’ diyen daha ünlü `altın kural’ın Kant ‘taki versiyonudur. Kant’ın kategorik buruÄŸunu açıklamak için kullandığı örneklerle, ahlâksız eylemlerin, herkesin yapabileceÄŸi örnekler olarak görüldüğü zaman, kendi kendilerini çürütücü hâle geldiklerini göstermek amacı güdülür. Buna göre, yalan söylemek, yalnızca insanların çoÄŸu doÄŸruyu söylediÄŸi takdirde, etkili olur (yalana inanılır ve yalan söyleyen kiÅŸinin gizli emellerine hizmet edilir). Herkes yalan söylerse (bu eylemin maksimini evrenselleÅŸtirdiÄŸimiz takdirde, söz konusu olan hipotez), o zaman hiç kimseye inanılmaz ve hem doÄŸruyu söyleme kurumunun hizmet ettiÄŸi amaçlar ve hem de yalancının emelleri kaçınılmaz olarak boÅŸa çıkar. Kant’ın, birincisine eÅŸdeÄŸer olması hedeflenen formüllerinin bir diÄŸerinde, kategorik buyruk, baÅŸkalarını asla ve asla sadece araçlar olarak deÄŸil, fakat her zaman kendilerinde amaçlar olarak görmek gerektiÄŸi buyruÄŸuyla ifade edilir:

insan, ve genel olarak da, her rasyonel varlık, sadece~şu ya da bu irâdenin keyfi kullanımı için bir araç olarak değil. kendinde bir amaç olarak varolur: O, ister kendisine, isterse başka rasyonel varlıklara yönelmiş olsun, tüm eylemlerinde aynı zamanda hep bir amaç olarak görülmelidir. (Biz her ne kadar, her iki tarafın da özerkliğine saygı gösterdiği sürece, tüm tarafların hiç şüphe yok ki yararına olan ilişkilere gönül rızası ile girebilsek de) Başka insanları hiçbir zaman salt kendi kişisel amaçlarımızın araçları olarak kullanmamalıyız. Ahlâkî bir biçimde eylemek, başkalarına akılla anlaşılabilir veya rasyonel varlıklar ve dolayısıyla ahlâkî amaçlar olarak muamele etmek demektir.

Kant’ın en anlamlı, ama maalesef, en karanlık deÄŸerlendirmelerinden bazıları, onun eleÅŸtirilerinden üçüncüsünde, estetik yargı ile teleolojik yargının birbirleriyle iliÅŸkili olan eleÅŸtirilerini içeren Critique of Judgment [Yargı Gücünün EleÅŸtirisi] ‘ta yer alır. Kant , sanat felsefesine etkili bir katkı yapmış olmanın yanında, saf aklın eleÅŸtirisiyle pratik aklın eleÅŸtirisi arasında bir köprü olarak tanımlanan ÅŸeyi saÄŸlamıştır. Stuart Hampshire’ın sözleriyle, `bizi azgın doÄŸadan rasyonel özgürlüğe götüren bir köprü vardır. Estetik tecrübe, insan yaÅŸamının görünüşte mukayese edilemez olan iki boyutu, yani bir yandan (empirik ya da bilimsel bilginin nesnesi olan) fizikî doÄŸanın deterministik alanı içindeki bedensel varoluÅŸumuzla, diÄŸer yandan da yalnızca pratik aklın evrensel buyruklarına itaat eden özerk rasyonel failler olarak varoluÅŸumuz arasındaki ÅŸiddetli karşıtlığı yumuÅŸatır. DoÄŸal güzelliÄŸe iliÅŸkin estetik tecrübemiz, baÅŸarılı sanat eserinin gözle görülür olan doÄŸal zorunluluÄŸunu yansıtan bir bilinç -her ne kadar, `kendinde bir amaç olarak’, belirli bir iÅŸleve hizmet etmese dahi, onun olduÄŸundan baÅŸka türlü olamayacağı hissi- doÄŸurur. Bir sonuç olarak, biz ‘doÄŸada kendimizi evimizdeymiÅŸ` gibi hissetme imkânı buluruz:

BeÄŸeni yargısı açısından, güzel bir sanat eseri, doÄŸadaki canlı bir organizmanın kendi kendini ÅŸekillendiren canlılığına sahiptir. Kendi belirsiz amaçlılıklarıyla birlikte, doÄŸanın ÅŸekillendirici güçleri ve insan varlıklarının özgür, ÅŸekillendirici güçleri arasındaki boÅŸluk kapanmıştır. İnsan varlıkları, bölünmüş benlerinin ahlâkî çabalarda yarattığı gerilime raÄŸmen, kendilerini doÄŸada önemli ölçüde evlerindeymiÅŸ gibi hissederler. …Ahlâklı insanla doÄŸal süreçler arasındaki tehdit edici boÅŸluÄŸu diÄŸer taraftan hareketle kapatırken, doÄŸal güzelliÄŸi, doÄŸal varlıklarla ilgili `doÄŸal süreçleri amaçsız bir mekanizma olarak deÄŸil de, sanatla benzerlik içinde’ deÄŸerlendiren, bir görüşü talep eden bir ÅŸey olarak görürüz. Kant, en azından 1787 ertesine kadar, doÄŸadaki amaçlılığı, Tanrı’nın amaç gözeten plânının aktüel ürünü olarak görmez. Bununla birlikte, evrene estetik açıdan, sanki o bir amaç gözetilerek yaratılmış ya da düzenlenmişçesine, deÄŸer biçiÅŸimiz, bizim ahlâkın eÄŸilip bükülmez taleplerini maddî dünyanın olgusal kayıtsızlığıyla baÄŸdaÅŸtırmamızı kolaylaÅŸtırır. Kant’ın bu anlamlı mülahazaları Kıta Avrupası geleneÄŸi içinde yer alan diÄŸer düşünürler tarafından kabul görmüştür. ÖrneÄŸin, Friedrich Schiller , `İnsanın Estetik EÄŸitimi Üzerine’ baÅŸlığını taşıyan denemesinde, sanatı, insanlık için ahenkli, organik bir birliÄŸin yeniden ele geçirilmesinin aracı olarak görür. Güzellik `doÄŸa hâli’nden (Naturstaat), salt fızikî bir boyutu olan bireyin tam zıddı olan ahlâklı bireyin ihtiyaçlarına daha uygun gelen ahlâkî evreye (sittlicher Staat) giden yoldur. Güzellik özgürlük yoludur. Kant ‘ın üçüncü eleÅŸtirisiyle Aydınlanma ve moderniteye Romantizm, Hegel ve diÄŸer Kıta Avrupası düşünürleri tarafından yöneltilen eleÅŸtiriler arasında, iÅŸte bu genel eÄŸilim açısından da, yakınlıklar olacaktır.

Kaynak: Kıta Avrupası Felsefesine Giriş- Türkçesi: Ahmet Cevizci -Paradigma-1998

Kritisizm Nedir?

Alman düşünürü Immanuel Kant’ın öğretisi…

Kant’a göre felsefe araÅŸtırması, bir deÄŸerlendirme (eleÅŸtiri) olmalıdır. Felsefe, us (Al. Vernunft)’la yapılıyor. Öyleyse usu deÄŸerlendirmek, onun ne olduÄŸunu ve ne olmadığını iyice bilmek gerek. Felsefe nasıl bir usla yapılıyor?.. Deneyden yararlanmayan bir salt us (Os. Akli mahiz, Fr. Raison pure, Al. Reinen vernunft)’la. Öyleyse salt us nedir?

Kant’ın üç büyük yapıtından ilki olan Salt Usun EleÅŸtirisi (Kritik Der Reinen Vernunft, 1781) bu sorunun karşılığını araÅŸtırır. Salt us, duyarlığın (Al. Sinnlichkeit) verilerinden alınmamış olan (a priori) bir bilgiyi gerçekleÅŸtirdiÄŸi iddiasındadır. Buysa nesneler düzenini aÅŸarak düşünce düzenine yükselmek demektir. Öyleyse salt usun bilme yöntemi bir aÅŸkınlık yöntemi’dir.

Salt us bu yöntemle gerçek bir bilgi edinebilir mi? Öyleyse bilgi nedir, önce onu tanımlamak gerek. Kant’a göre her bilgi, bir yargı (Al. Urteil)’dir. Ne var ki her yargı, bir bilgi (Al. Kenntnis) deÄŸildir. ÖrneÄŸin "her cisim yer kaplar" yargısı bize yeni bir bilgi vermez, çünkü "cisim" kavramı esasen "yer kaplamayı" içerir; bu yargıda sadece bir çözümleme yapılıyor ve "cisim" kavramı çözümlenerek kendisinde esasen bulunan bir bilgi hiçbir gereÄŸi yokken yeniden ortaya konuyor.

Oysa "bu yük ağırdır" yargısı bize yeni bir bilgi verir, çünkü "yük" kavramı kendiliÄŸinden ağır ya da hafif olduÄŸunu bildirmez; burada, ötekinin tersine, bir çözümleme deÄŸil bir bireÅŸtirme yapıyoruz ve "yük" kavramıyla "ağır" kavramını birleÅŸtirerek yeni bir bilgi elde ediyoruz. Demek ki bize bilgi veren yargılar, çözümsel yargılar deÄŸil, bireÅŸimsel yargılar’dır. Salt us bu bireÅŸimsel yargıyı aÅŸkınlık yöntemiyle, deneyi aÅŸarak gerçekleÅŸtirebilir mi? Kant bu soruya kesin olarak ÅŸu karşılığı veriyor:

GerçekleÅŸtiremez. Böylece :-):-):-):-)fiziÄŸi kesin olarak yıkmış oluyor: Salt us, deneyden yararlanmadan hiçbir bilgi gerçekleÅŸtiremez. Öyleyse :-):-):-):-)fizik tasarımlar, insanların romantik düşlerinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildirler. (Bu vargı, Kant’ın materyalist yanını belirtir ve Engels bunun içindir ki kendisine utangaç materyalist der).

Kant öncesi felsefenin tanrılaÅŸtırdığı us, böylelikle tahtından indirilmiÅŸ olmaktadır; artık, aÅŸkınlık yöntemiyle çalışan salt usa güvenilmeyecektir. Kant araÅŸtırmakta, eÅŸanlamda eleÅŸtirmekte devam ediyor: Salt us, bireÅŸimel yargı olan bilgi’yi niçin gerçekleÅŸtiremez?. Çünkü us, sadece bir bireÅŸtirme iÅŸini gerçekleÅŸtirmektedir ve bu iÅŸ için gerekli gereçleri nesneler düzeninden almaktadır.

Elimizle tuttuÄŸumuz taşı yere bırakınca onun düştüğünü görüyoruz ve ancak ondan sonradır ki (a Posteriori) "bırakılan taÅŸ düşer" bilgisini edinebiliyoruz. Bu deneyi yapmadan önce (a priori) bu konuda hiçbir bilgimiz olamaz. Bize bu gereçleri veren duyarlık’tır. Duyarlık, bu gereçleri bize nasıl veriyor? Zaman ve mekân içinde veriyor. Oysa nesneler düzeninde zaman ve mekân diye bir ÅŸey yoktur.

Demek ki bunlar duyarlığın dışardan almadığı, kendinden çıkardığı bir ÅŸeylerdir ve duyarlık bunları katmadan, dışardan aldığı hiçbir ÅŸeyi bize gönderemez. Bunlar, deneyden elde edilemeyeceklerine göre, usun verileri midir? Kant, bu soruya da kesinlikle ÅŸu karşılığı veriyor: Hayır, bunlar usun verileri olamaz. Çünkü küçük çocuklar zaman ve uzayı düşünmeksizin bilirler, hiçbir ussal iÅŸlemi gerçekleÅŸtiremedikleri halde sevdikleri ÅŸeylere yaklaşır ve sevmedikleri ÅŸeylerden uzaklaşırlar. Öyleyse, duyarlık, ne nesneler düzeninden ne de düşünce düzeninden aldığı bu ÅŸeyleri nasıl elde etmiÅŸtir?.. Kant, bu soruya, kendine özgü bir karşılık veriyor: Sezi (Al. Ansehauung)’yle.

Kant’a göre bunlar birer biçim’dir ve ancak duyarlığın sezisiyle elde edilebilir. Zaman iç duyarlığın biçimidir, içimizden gelen her duygu zamanla birliktedir; mekân dış duyarlığın biçimidir, dışımızdan gelen her duygu mekânla birliktedir. Katılmadikları hiçbir duyumun gerçekleÅŸemeyeceÄŸi bu biçimler, usun verileri olmadıkları halde deneyüstü (Al. Transzendentale)’dürler. Deneyden çıkarılmamışlardır ama bunlarsız da deney yapılamaz.

Görüldügü gibi, Kant, artık aÅŸkın (Al. Transzendent) kavramından deneyüstü (Al. Transzendental) kavramına geçmektedir; ona göre aÅŸkın bilgi olamaz ama deneyüstü bilgi olabilir. Bir soru daha gerekiyor: Deneyden gelen verilere duyarlığn seziyle elde ettiÄŸi birimlerin katılması, bilimsel bir bilgiyi gerçekleÅŸtirmeye yeter mi? YetmeyeceÄŸini söyleyen Kant, sonunda, us’a deneyüstü bir görev bulmuÅŸtur: BireÅŸtirme iÅŸi.

Kant’a göre us bu görevi gerçekleÅŸtirmeseydi, ne duyuların verileri ve ne de duyarlığın katkıları bilimsel bilgiyi gerçekleÅŸtirebilirdi. Öyleyse us, bu bireÅŸtirme iÅŸini nasıl yapıyor? Duyarlığın katkısıyla birlikte gelen bilgi gereçlerini düzenleyici kalıplara (Tr. Ulam, Al. Kategorie) sokarak. Us, bu kalıpları ne deneyden ve ne de duyarlığın seziÅŸinden almıştır; bu kalıplar onda temel olarak vardırlar ve kendisiyle birliktedirler. Demek ki, Kant’a göre bilgi, gene de, nesneler düzeninde deÄŸil, us’un düşünme düzeninde (Al. Verstand) gerçekleÅŸmektedir. Kant, böylelikle kendi düşünme yöntemini de bulmuÅŸ oluyor: Deneyüstü yöntem (Al. Transzendental methode).

Kendi kurduÄŸu bu terimle, eleÅŸtirici bakışını dilegetirerek, bilgi’nin duyuların ürünü olduÄŸunu savunan duyumculuk’la anlığın ürünü olduÄŸunu savunan anlıkçılık’ın üstüne aşıyor ve gerçeÄŸin, her ikisinin birleÅŸik bir üstünde’liÄŸinde olduÄŸunu ileri sürüyor.

Önemli olan ÅŸudur ki, Kant, deneyüstü’ne deney’le bağıntısını kesmeden çıkmaktadır. Us, bireÅŸtirme görevini gerçekleÅŸtirirken deneyle bağıntısını koparırsa —ki fiziÄŸin üstüne yükselme anlamında :-):-):-):-)fizik budur— aÅŸkın’ın alanına girer ve köksüz düşler kurmaya baÅŸlar. Kant’ın deneyüscülüğü, bir bağıntıcı deneyüstücülük’tür. Bu düzeyde ancak deneyden gelen veriler birleÅŸtirilir, salt usun kurguları bireÅŸtirilemez. Usun bireÅŸtirici kalıpları, deneyle hiçbir ilgileri olmayan ve deneyden çıkarılmamış önsel (a priori) kalıplardır ama ancak deneyin verilerini bireÅŸtirmekte iÅŸe yarayabilirler.

Kavramlar’la nesneler asla kopmaksızın bağıntılı olmalıdır. :-):-):-):-)fizik, bu bağıntıyı gerçekleÅŸtiremediÄŸi içindir ki :-):-):-):-)fizik bilgi olamaz. Yoksa, Kant’a göre; kesin, tümel, her zaman ve her verde geçerli bilgi elbette deneyüstü önsel bir bilgidir. Çözümsel yargıların tümü sonsaldır, deneyden sonra gerçekleÅŸmiÅŸlerdir ve bu yüzden bilimsel ve kesin bir bilgi vermezler. BireÅŸimsel yargıların da önsel olanları vardır ama sonsal olanları da vardır. İşte asıl kesin ve bilimsel bilgi bu önsel bireÅŸimsel yargı’lardadır.

ÖrneÄŸin matematik yargıların tümü bu niteliktedir, "iki kez ikinin dört ettiÄŸi" yargısı hiçbir deneyden çıkarılmamıştır. Çünkü deney sınırlıdır, bin deney yaparız ama bin birinci deneyde ne elde edeceÄŸimizi bilemeyiz. Matematik yargılar, deneyden çıkmamış önsel bireÅŸimsel yargı’lardır ama bir bakıma bu karakterde olan :-):-):-):-)fizik yargılara benzemezler, çünkü her zaman deneye uzanabilirler. İki kez ikinin dört ettiÄŸi her zaman denenebilir, Tanrı’nın varlığı hiçbir zaman denenemez. (Kant, bu düşüncelerinden ötürü, 1794′te Gillaume II. hükümetinden bir ihtar almış ve din konusunda yazı yazması yasaklanmıştır).

Kant, usun önsel kalıplarını, Aristoteles’ten de yararlanarak, yargı biçimlerinden çıkarıyor. On iki yargı biçimi vardır, öyleyse bunlardan her birini meydana getiren —kendisiyle biçimlendiren— on iki kalıp olmalıdır. Bir yargı, ya "insanlar ölümlüdür" önermesinde olduÄŸu gibi tümel (Os. Külli, Fr. Universel), ya "kimi insanlar erdemlidir" önermesinde olduÄŸu gibi tikel (Os. Cüz’i, Fr. Particulier), ya da "Sokrates düşünürdür" önermesinde olduÄŸu gibi özel (Os. Hususi, Fr. Singulier) olur.

Bunları meydana getiren kalıplar, sırasıyla: Tümellik (Os. Külliyet, Al. Allheit), çokluk (Os. Kesret, Al. Vielheit), teklik (Os. Vahdet, Al. Einheit) kalıplarıdır ki nicelik (Os. Kemmiyet, Al. quantitaet) ana kalıbında toplanırlar. Bir yargı, ya "Herakleitos usludur" önermesinde olduğu gibi olumlu (Os. İcâbi, Fr. Affirmatif), ya "Diogenes uslu değildir" önermesinde olduğu gibi olumsuz (Os. Selbi, Fr. Négatif), ya "ruh ölmezdir" önermesinde olduğu gibi sınırlayıcı (Os. Tahdidi, Fr. Limitatif) olur.

Bunları meydana getiren kalıplar, sırasıyla: Varlık (Os. Hakikat, Al. Realitaet), yokluk (Os. Selb, Al. Negation), sınırlıtık (Os. Mahdudiyet, Al. Limitation) kalıplarıdır ki nitelik (Os. Keyfiyet, Al. qualitaet) ana kalıbında toplanırlar. Bir yargı, ya "Tanrı iyilikçidir" önermesinde olduğu gibi kesin (Os. Hamli, Fr. Catégorique), ya "Tanrı iyilikçiyse kötüleri sevmez" önermesinde olduğu gibi varsayımsal (Os. Şartı, Fr. Hypothétique), ya "Tanrı ya iyilikçi, ya da kötülükçüdür" önermesinde olduğu gibi ayrık (Os. Munfasil, Fr. Disionctif) olur.

Bunları meydana getiren kalıplar, sırasıyla: Tözlülülük (Os. Cevheriyet, Al. Substantialitaet), nedensellik (Os. İlliyet, Al. Causalitaet), karşılıklık (Os. Müşâreket, Al. Wecheelwirkung) kalıplarıdır ki ilişki (Os. İzâfet, Al. Relation) ana kalıbında toplanırlar. Bir yargı, ya "insanlık belki dik yurümeyle başlamıştır" önermesinde olduğu gibi belkili (Os. İhtimâli, Fr. Problématic), ya "Tanrının iyilikçi olması gerekir" önermesinde olduğu gibi zorunlu (Os. Zaruel, Fr. Apodictique), ya "dünya yuvarlaktır" önermesinde olduğu gibi savlı (Os. Tahkiki, Fr. Assertorique) olur.

Bunları meydana getiren kalıplar, sırasıyla: Olanaklılık (Os. İmkân, Al. Möglichkeit), zorunluk (Os. Vücub, Al. Nothwendigkeit), gerçeklik (Os. Hâriyet, Al. Wirklichkeit) kalıplarıdır ki kiplik (Os. Darp, Al. Modalitaet) ana kalıbında toplanırlar. Görüldüğü gibi Kant, deney verilerinin ancak on iki biçimde birbirleriyle bireştirilebileceğini ileri sürmektedir. Bu on iki biçimi de dört ana biçimde (nicelik, nitelik, ilişki, kiplik) topluyor.

Bunlann içinde en önemli bulduÄŸu iliÅŸki’dir. Çünkü her bireÅŸim bir iliÅŸkiyi dilegetirir. Bu iliÅŸkilerden de zorunlu olarak nedensellik ve süreklilik yasaları çıkar. Bu yasalar da, kendilerinden çıkarıldıkları kalıplar gibi, önseldirler. Kant, bu önsel, deneyden alınmamış, usun kendi malı olan kalıpların, ilkelerin ve yasaların uygu alanını sınırlarken sadece :-):-):-):-)fizik yolunu kapamakla kalmıyor; fizik yolunu da kapayarak bilinemezci üçüncü felsefe’nin kapılarını açıyor.

Kant’a göre us, deneyin verileriyle bağını koparıp :-):-):-):-)fizik yapamayacağı gibi deneyin verilerinin arkasına geçerek fizik de yapamaz. Çünkü deney bize sadece görünenler (Al. Erscheinung)’i vermektedir. Bizse bu görünürlerin ardında bir de kendilik (Al. Ding an sich) hayal ediyoruz ve yukarı sınırı aÅŸmaya çalıştığımız gibi bu aÅŸağı sınırı da aÅŸmaya çalışıyoruz. Kant, bu her iki aÅŸamayı da aynı aÅŸma (Al. Transzendent) saymakta ve usun kalıplarının sadece ÅŸeyin görüneni (fenomen)’ne uygulayıp ÅŸeyin kendisi (numen)’ne uygulanamayacağını söylemektedir. Kant, böylelikle, usun sınırını kesinlikle çizmiÅŸ oluyor. Bu sınır ÅŸeyin kendiliÄŸi’dir ve hiçbir zaman aşılmamalıdır, çünkü bilinemez.

Kant’ın oluÅŸtuÄŸu ortam, bir matematik-fizik-usçuluk ortamıdır. Nitekim genç Kant da üniversiteyi fizik doktora teziyle bitirmiÅŸtir. MatematiÄŸin ve fiziÄŸin ilkeleri usun ürünü sayılmakta, gerçeÄŸe us yoluyla varılabileceÄŸini savunan AntikcaÄŸ Elea’lılarının düşüncesi Leibniz-Wolff öğretisinde en yüksek aÅŸamasına ulaÅŸmış bulunmaktadır. İngiltere’den gelen yepyeni bir ses, David Hume’un sesi, usun eleÅŸtirilmesini ve yetilerinin gereÄŸi gibi belirtilmesini öğütlemektedir.

Tarihsel düşünce diyalektiÄŸi XVIII. yüzyıl sentezini us’ta gerçekleÅŸtirmiÅŸtir. Böyle bir ortamda Kant, zorunlu olarak yapması gerekeni yapmış ve ÅŸu sonuca varmıştır: "Bizler, gizlerle dolu bir evrende bir düşün düşünü görmekteyiz. Gerçekte bildiÄŸimiz hiçbir ÅŸey yoktur. SeziÅŸlerimizin, kavramlarımızın, deneydışı ide’lerimizin içine gömülmüşük; bir ÅŸeyler kuruyoruz. Ne var ki, bildiÄŸimizi sandığımız ÅŸey sadece olaylardır. O olaylar ki, bilmediÄŸimiz bir nesneyle asla bilemeyeceÄŸimiz bir öznenin birbirlerine olan iliÅŸki’sinden doÄŸmuÅŸtur". Nesneyi bilmiyoruz, özne’yi de asla bilemeyeceÄŸiz, us’a zorunlu olarak bu iki bilinemez’in ortasindaki iliÅŸki alanı kalıyor. Oysa us, özgür olma dileÄŸindedir; aÅŸma çabaları bu yuzdendir.

Salt Usun EleÅŸtirisi’nde bu özgürlük dileÄŸinin iÅŸe yaramadığı anlaşılmıştır; salt us deneyle olan bağını kopararak kuram yapamıyor, ama eylem de yapamaz mı?.. Kant’ın ikinci büyük yapıtı Uygulayıcı Usun EleÅŸtirisi (Kritik Der Praktischen Vernunft, 1788) bu sorunun karşılığını arayacaktır. Zorunlukla olan’ın karşısında bir de özgürlükle olan var. Öteki bilim, buysa törebilim alanıdır. Us, salt olamıyor ama uygulayıcı olabilir. Ne var ki bu durumda adı deÄŸiÅŸerek irade olur. DoÄŸru’nun duyusu nasıl nesneler düzeninden düşünce düzenine yükselip biçimlenmek zorundaysa, iyi’nin duyusu da öylece düşünce düzeninde biçimlenip nesneler düzenine inmek zorundadır. Özgürlükle olmayan iyiliÄŸin hiçbir anlamı olamaz.

Ceza korkusu, armağan umudu, beğenilme isteği, göreneğe uyma zorunluğu vb. gibi etkenlerle gerçekleştirilen iyilik, gerçek iyilik değildir. Demek ki usun uygulayıcı olarak çok önemli bir görevi var: İyiliği, özgürlükle, salt iyilik için gerçekleştirmek. Bu özgürlük, duyarlığın bütün etkilerinden kurtulmuş bir özgürlük olmalıdır. Özgürlük zorlamaz, sadece yükümlü kılar. Törebilimsel yasa, fizik yasa gibi zorunlu olamaz. O, serbest bir serim işidir. O, kendi yasasını kendisi koyar. Önceden konmuş ve verilmiş bir yasaya uymaz.

Demek ki tanrısal ve dinsel bir törebilim, gerçek bir törebilim deÄŸildir. Yasa’yla özgürlük’ün çeliÅŸkisi, ancak kendi yasanı kendin koy’makla aşılabilir. Ancak bu yasayı insanlığa bir araç olarak deÄŸil, bir erek olarak belirtecek bir biçimde koy’malı. Yoksa deney alanıyla yeniden bir iliÅŸki kurup özgürlüğünü yitirmiÅŸ olursun; çünkü insanlığı araç olarak gözeten bir yasa, usun özgür yasası deÄŸil, kiÅŸisel çıkarının yasasıdır. Bu yasa evrensel ol’malı. Yoksa bu yasa usun gerçek ürünü olan önsel bireÅŸimsel yargı niteliÄŸini taşımaz ve tümel geçerli’lik niteliÄŸini elde edemez.

Törebilimsel yasa, deneylerden elde edilmiÅŸ bir koÅŸullu (Al. Hypothetisch) yasa deÄŸil, uygulayıcı usun kendi kalıplarında biçimlendirdiÄŸi bir düzenlenmiÅŸ (Al. Kategorisch) yasadır. Bir ÅŸey elde etmek için deÄŸil, iyilik için iyilik edilecek. İşte Kant’ın iyi irade (Al. Gute wille) adını verdiÄŸi özgür irade budur. (Kant, bu törebilimsel düşüncelerini, söz konusu yapıtından çok Grundlegung zur :-):-):-):-)physik der Sitten ve :-):-):-):-)physik der Sitten adlı yapıtlarında incelemiÅŸtir).

Görüldügü gibi Kant, Salt Usun EleÅŸtirisi’nde yadsıdığı :-):-):-):-)fiziÄŸi pratik usun eleÅŸtirisinde diriltmeye çalışmaktadır. Kant’ın bu idealist eÄŸilimi üçüncü büyük yapıtında daha da belirecektir. DoÄŸru ve iyi ideleri incelendikten sonra geriye usun üçüncü bir iÅŸlevi kalmıştır: Güzel idesi. Us, doÄŸayla törebilim arasında kalan estetik alanda nasıl iÅŸliyor ve bu iÅŸleyiÅŸin de ötekiler gibi önsel ilkeleri var mıdır?

Kant’ın üçüncü büyük yapıtı Yargı Gücünün EleÅŸtirisi (Kritik der Urteilskraft, 1790) bu sorunun karşılığını arayacaktır. Kant, duyulardan gelenle (salt us) düşünceden giden (uygulayıcı us) arasındaki köprüyü yargı gücü adını verdiÄŸi (yargılayıcı us) ussal bir yetiyle kurmak istiyor. Deneylerden gelenle düşünce gerçekleÅŸiyor, düşünceden giden de deneyde gerçekleÅŸecek. Oysa bu gerçekleÅŸmenin usun buyruÄŸuna uygun olup olmadığını yargı gücü denetleyecek. (Bu tema, diyalektik materyalizmin teori, pratikle doÄŸrulanır önermesinin Kantcı sezisidir).

DoÄŸru bir düşünceyle gerçekleÅŸtirilen bir iyi’liÄŸe "güzel bir davranış" diyoruz. Öyleyse güzel bu iki ideyi birbirine baÄŸlayan bir köprüdür ki bunu da yargı gücü gerçekleÅŸtirir. Kant, güzel’i yüce’den ayırıyor. Bir fırtınada denizin kudurmuÅŸ dalgalarına bakarak "ne güzel" diyebiliriz ama gerçekte duyduÄŸumuz güzellik deÄŸil; büyüklük, güçlülük ve ürkünçlükten doÄŸan yücelik (Al. Erhabene)’tir. Yücelik, böylesine gürel (Fr. Dynamique) olabildiÄŸi gibi yıldızlı bir gecenin ihtiÅŸamı gibi matematiksel (Fr. Mathématique) de olabilir. Böylece yüce’den ayrılan güzel; iyi’den, hoÅŸ’tan yararlı’dan da ayrılmaktadır.

Güzel’in niteliÄŸi, hiçbir karşılık gözetmeksizin yargılanır oluÅŸudur. Kantcı törebilime göre iyi de bu niteliÄŸi taşır, oysa iyi eylemsel bir irade iÅŸidir; güzelinse ne eylem ne de iradeyle ilgisi vardır. HoÅŸ duyusal bir beÄŸeni, güzelse yargısal bir beÄŸenidir. Bir tabak meyve tablosu, onları yemek isteÄŸini duyurursa hoÅŸ ve ancak bu isteÄŸi duyurmadıkça güzel’dir. Yararlı elde edilmek istenir, güzelse sadece seyredilir. Hiç bir karşılık gözetilmeden beÄŸenilmek onun temel niteliÄŸidir.

Güzelin baÅŸka bir niteliÄŸi de tümel geçerli oluÅŸudur, Kant böylece önsel bireÅŸimsel yargıyı burada da yakalamış oluyor. Demek ki güzel’de de bir önsellik var, bu önsellik bizi kendisine karşı belli bir tutuma zorlar. Bu tutum, özel deÄŸil, genel bir tutumdur; sadece bizim için deÄŸil, herkes için geçerlidir. Güzellik yargısı kavramsız (Fr. Sans concept) bir yargıdır, demek ki bir bilgi iÅŸi deÄŸildir. Güzellik, ereÄŸi düşünü bir ereksellik’tir.

Bir müzik parçasında bize zevk veren onun bestelenme nedeni deÄŸildir, oysa o gene de bir ereÄŸe uygun olduÄŸu için güzeldir. Kant, böylece, estetik yargı (Fr. jugement esthétique)’yi ereksel yargı (Fr. jugement téléologique)’dan ayırıyor. Sanatçı güzel’i yaratırken onu belli bir ereÄŸe göre biçimlendirir, bizse o güzel’i ereÄŸini düşünmeden kavrarız. Güzelin bizler için anlamı kendi ereÄŸine uygunluÄŸu deÄŸil, bizim ereÄŸimize uygunluÄŸu’dur.

Kant, yapıtının ikinci bölümünde, ereklik (Al. Finalitaet) kavramını incelemektedir. Kant’a göre ereklik, Aristoteles’in entelekheia’sı gibi, kendi nedenine uygunluk’tur. İki türlü uygunluk (Al. Zweckmaessigkeit) var: Biri güzeli doÄŸuran öznel uygunluk, ikincisi yararlıyı doÄŸuran nesnel uygunluk. Bunun içindir ki bir çiçek, yaÄŸlıboya bir tabloda estetik yargının konusu olurken bir ilaç kutusunun içinde ereksel yargının konusu olabilir.

Cansız doga, sürekli bir nedensellik içinde Dekartcı bir mekanizmle düzenlenmektedir. Canlı doğaysa kendi ereğiyle düzenlenir. Kömür bir neden-sonuç zincirinin ürünüdür, ama göz pek bellidir ki görmek için yapılmıştır. Bu yüzden, doğanın açıklanışında ereklik kavramından vazgeçemiyoruz.

Kant, burada, usun :-):-):-):-)fizik yapamayacağını söylediÄŸi halde :-):-):-):-)fiziÄŸin alanına yeniden ve iyice girmekte olduÄŸunu görerek sakıntılı bir dil kullanmaktadır. Ne nedensellik ne de ereklik doÄŸanın kendiliÄŸini açımlayamaz, der. Cansız ve canlı, tümüyle doÄŸa, Kant’a göre bilinemez olmakta devam etmektedir. Duyular bize bu bilginin anahtarını veremez, ama duyular-üstü’nde "anlakalır’da birtakım anahtarlar gizlidir". Görüldüğü gibi, idealizmin kapısını her ÅŸeye raÄŸmen aralık bırakmak bilinemezciliÄŸin zorunluÄŸudur.

Kendisinden önceki felsefe akımlarının düşünsel sentezini ustaca gerçekleÅŸtiren Immanuel Kant’ın, kendisinden sonraki felsefe akımlarını büyük ölçüde etkileyen bu üç önemli yapıtını toparlarsak ÅŸu sonucu saptarız: DoÄŸru’yu us kurar, iyi’yi us buyurur, güzel’i us yargılar. Bilinemez kendilik’in dışındaki bilinir olaylar dünyasını teksözle us düzenler. Bu yargı, idealist bir yargıdır.

Immanuel Kant’ın kendi felsefesini adlandırmak için ilerisürdüğü eleÅŸtiricilik deyimi, inakçılık ve şüphecilik deyimlerine karşıt bir anlam taeir. Öznel düşünceci bir yaklaÅŸimla usçuluk ve görgücülük öğretileriyle savaÅŸmak amacını gütmüştür. Nesnelerin özünün bilinemeyeceÄŸini ilerisürerek bilme sürecini yadsımış ve bilinemezcilik’e varmıştır.

DoÄŸa Felsefesi

Salı, 06 Kasım 2007

Doğa Topluluğu olarak bu sunuşumuzla "Doğa Felsefesi" başlığı altında ilk insandan günümüze kadar insanların doğaya bakış açılarını inceleyeceğiz. İnsanların doğaya bakış açıları, çevre şartlarına, geçirdikleri aşamalara, bilgi seviyelerine, sahip oldukları teknolojiye ve toplumsal yapının egemen görüşlerine göre degiştiğinden ilk insandan günümüze kadar geçen süreci tarihsel, toplumsal, ekonomik ve teknolojik gelişmeler yönünden inceleyeceğiz. Böylece insanların doğayı nasıl algıladıklarını ve neden o şekilde algıladıklarını anlamaya çalışacağız.

Öncelikle neden "Çevre Felsefesi" adlı bir kitaptan yararlandığımız halde sunuÅŸumuz için çevre felsefesi deÄŸil de doÄŸa felsefesi baÅŸlığını kullandığımız’ı açıklamak istiyoruz. Bizce çevre terimi, insan ile insan olmayan ayrımı yaparak insanin doÄŸa ile bütünlüğünü göz ardı etmiÅŸtir. Oysa doÄŸa terimi, insani doÄŸa nin bir parçasi olarak kabul eder ve bu bütünlüğü vurgular. Bu nedenle kendimize ve doÄŸaya doÄŸru yaptığımız bu yolculuÄŸu, çevre degil de doga felsefesi adı altı nda sunmayı doÄŸru bulduk.

Ilk insan topluluklarının doğaya bakış açılarından başlarsak, onlar tam anlamıyla doğanın bir parçasıydı. Acıkınca yemek ararlar, tehlikeyle karşılaşınca kaçarlar yani yaşamlarını ve ırklarını devam ettirme güdüleriyle yaşarlardı. Bilgi düzeyleri yetersiz olduğundan doğaya etki edemedikleri gibi doğrudan doganın etkisi altında idiler. Dolayısıyla doğanın kurallarına uyarak doğal bir hayat yaşadılar. Fakat zaman içerisinde insanın doğa ile olan bütünlüğü ortadan kalkmaya başladı. Peki neden insan doğadan koptu? Çünkü insan biyolojik evrim sonucunda kendine dışarıdan bakabileceği, duygulardan uzak ,mantık kurallarına baglı bir beyine sahip oldu. Bu beyin ona kendini savunmasında ve barınmasında etkinleşme şansını verdi. Insanoğlu kapasitesinin farkına vardı ve bilgi düzeyinin arttırmasıyla organik toplumlarda bir değişim süreci başladı. Avcilik ile insan doğa karşısında etkili olabildiğini gördü. Ayrica şehirlerin ortaya çıkısı toplumsal yapı nın kökünden sarsılmasına neden oldu. Varolan kadın-erkek eşıtlıgının erkek lehine degişmesini sağladı. Evde de ekonomide de toplumsal işbölümü geleneksel eşitlikçi özelliğini kaybetti ve hiyerarşik bir şekil kazanmaya basladı. Bu durum yalnızca toplumsal alanda etkili olmakla kalmadı; aynı zamanda insan doğa ayrımının daha da belirginleğmesine neden oldu.

Ilk çaglarda özellikle Yunanli filozoflar doga üzerinde yogun bir sekild e düsünmeye basladilar. Dogayi ve insanin doga içerisindeki yerini kavramaya çal istilar. Karmasayi, düzensizligi ve vahsi yaban hayatini temsil eden dogaya kars i, düzenlilige, birlige, uyuma ve süreklilige sahip "polisler", ilkçag Yunan top lumlarinda insanlarin yasadigi korunakli, güvenli ve korunmasi gereken sehir dev letleriydi. Yani insan mücadele içinde oldugu dogadan ayri ve kopuktu. Feodalizm in hakim oldugu Ortaçag’da insanin dogayi algilayisinda pek bir degisiklik olmad i. Sehir devletleri imparatorluklara, sahip oldugu tebaasini ve dogayi daha sist emli ve verimli sömüren devasa devletlere, dönüstü. Fakat aydinlanma dönemi doga yi algilayis açisindan bir dönemeçti. Çünkü "mekanist görüsü" gelistirdi. Aydinlanma ile somut var olana yöneldi insanoglu. Dogada kesfettigi fizi ksel yasalari varolusun tamamina yaymayi denedi. 19. Yüzyilda teknolojide sagla digi olaganüstü ilerlemeler ile doga karsisinda artik çok daha etken bir ögeydi. Bir yandan dogayi çok iyi isleyen bir makine olarak algilarken, diger yandan bu makinenin çarklarini istedigi gibi döndürebilecek bir güce erismisti. Artik dog a karsisindaki güçsüzlügü yüzünden üretip, sonra da kaçip sigindigi akil disi, b üyüye ait, soyut açiklamalara ihtiyaci kalmiyordu.

Rönesansla büyük bir ivmeyle baslayan bilimsel ve teknolojik gelismeyi h ayata uygulamak için; zamanin egemen, soyut baski araçlarina (dinler, bos inanla r, soyluluk mitleri, dogaüstü güçler) karsi mücadele etmek gerekiyordu. Yasam ka litesini görece bir biçimde yükselten yeniler, eskilerin yerini alirken, etkili olan soyut dünya, materyalist bir mantik yürütme, somut gözlem sonucu külliyen l av ediliyor, bu yeniler asirlardan beri duran ve geriye giden ilerlemenin yol aç tigi bilgi açligi sonucu varolan hakli-haksiz, soyut-somut her seyin yerini alip , gidilecek ,varolan tek yol olarak sunuluyordu.

Newton elmanin yere düsme nedenini buluyordu ama sorularini sorgulama yö ntemiyle (somut,deney-gözlem) siniyordu. Bunu da "Nasil?" sorusunu sorarak yapi yordu. Artik "Neden?" sorusuna gerek kalmamisti.,nasilsa "Nasil" sorusu cevapla niyordu. Bu soru-cevap zinciri her seyi çözebilirdi. Dünyadaki varolus salt elma nin yere düsüsündeki fiziksel gerçeklikle, "Nasil" sorusuna cevap verilerek çözü lebilirdi.

Bacon, "Bilgi kuvvettir, bilgiye dayali sanatlar (teknoloji) insana en y ararli sanatlardir." deyip, insanoglunun estetik haz almak için yaptigi sanati f aydasiz bulup, teknolojiye yönlendiriyordu. Insan bu açtigi yeni yolda yürümeliy di , hatta kosmaliydi. Asirlarin dayattigi cehalet ve güçsüzlük tahakkümü sona e rmeliydi, erecekti de. Ama elde etmenin yolunu buldugu bilgi ve ona dayali sanat lar-teknoloji- onun kontrolünden ve araç olma sifatindan çikip, insanoglunu yöne tmeye, onun amaci olmaya ve ona dogal varolusunun disinda gücünün yettigi kadar yapay bir dünya kurmaya çalisacakti. Tabii ki akli sayesinde elde ettigi bilgile re dayanan ve hayatini kolaylastiran teknolojisi olmaliydi, ama bunu varolusunun gerektirdigi,açikça gösterdigi "dogayla bütün, doganin parçasi olma" halinden u zaklasmamaliydi. Ulastigi bilgi seviyesini, bu ilerlemesini borçlu oldugu akliyl a olumlu, üretici, dogaya yani kendine zarar vermeyen bir teknolojiye dönüstüreb ilirdi.

Descartes, dogayi "Hakim ve sahip olunacak" bir sey olarak tanimliyordu. Evet insan artik dogaya; aslinda parçasi oldugu ve/veya olmak zorunda oldugu bü tüne bencil,faydaci egilimleriyle yaklasmaliydi. Çünkü artik gücü vardi. Ama ona o gücü veren doga, ondan neden daha güçlü olmasin?!

Zamanin yeni gelisen vahsi-kapitalist ekonomileri ve çökmeye yaklasan im paratorluklari bu yeni sanattan yikici bir rekabet içinde yararlandilar. Yeni s ömürgeler buldular,insani feodal düzenden çikarip, çalisan ve kar üreten fabrika larin çarklari yaptilar. Insanoglu dogal varolusundan apayri bir dünya içinde, h ayatta ve üstün olmak için hakim,sahip,kullanici olacagi objeler aradi. Bunun iç in dogayi yasama alanini fütursuzca, açlikla, inanilmaz bir dengesizlik içinde d elilige varan panik haliyle sömürüp, kendine yani dogaya yabancilasti. Sayisal, somut, mekanik hesaplar,olgular ve olaylar dünyasina sömürecegi "doga" bitene ka dar kapandi.

Bu gidis için egemen soyut anlayis ile yapilan mücadelede ilerleme fikri nin, her alana uygulanacagina dair düsünce de etkin bir sekilde ileri sürüldü. C omte’nun entelektüel gelismeye iliskin "üç hal kanunu", Hegel’in "Tin’in kendi bilincine varis sürecinin geçirdigi asamalar kurami", Marx’in "üretim biçimlerin in ilkel-komünal toplumdan komünizme dogru gelismesi" görüsü; Concordet’in "insa n zekasi onun ilerlemesine" iliskin gelistirdigi tarihsel sema, ilerleme fikrini n degisik kompozisyonlaridir. Böylece her alanda rasyonalite kullanilip, her sey bu yeniye adapte edilebilirdi. (Weber’e göre rasyonalite: Herseyin hesaplanabil ir hale getirilmesi,verimlilik-iki nokta üzerindeki en kisa hattin kullanimi-, d imistifikasyon-akildisi, büyüye ait her seyin reddedilmesi-)

Ilerleme görüsünün en iyimser temsilcisi Concordet, her alanda bilimsel ilerlemenin kullanilabilecegini vurgular. Bilgilenen insan, sürekli ilerlemenin getirecegi sorunlari, yine ilerlemenin kazandiracagi rasyonel ,bilimsel bilgi gü cü ile kavusturacakti. Artan nüfus sorununu çözebilirdi. Bilimsel ilerlemeyle ah laki ilerlemeyi saglayabilir ve dogrularin yapilacagi mutlu dünyaya ulasabilirdi . Doganin bir siniri vardi, ama elindeki yeni, sihirli güç ile insan bu sinirli dünyayi verimli kullanabilirdi. Sinir ona göre 1800′lü yillara çok uzakti.

Mekanist mantiktan yola çikarsak, bir amacin, eregin olmadigi Nasil so rusunun degil, Neden sorusunun önem kazandigi, bütün somut olmayanin lav edildig i kaskati bir dünyaya çikariz. Bu estetik kaygidan apayri, yok ettigi soyut teme llere dayanan etigin yerine bir sey koymayan bilimsel mekanist görüs, insanin çi karlarina, isteklerine olumlu-olumsuz ayrimi yapmadan destek, güç veriyor.

Insani ya da var olusu ruh ve madde diye ayirip insan-doga uçurumunu aça rak, bütünselligi bozup, karsitliklar ve çikar iliskileri koyan mekanist insan b ir canavar degil, aydinlanmanin isigindan körlesen bir bilgiye susamistir.

Mekanist görüsün dogaya yaklasimi günümüzde çevre felaketleri olarak nit elendirilen sonuçlara-sorunlara yol açti. Çevre sorunlarinin artmasi insanlarin bir yerlerde yanlis yaptigini gö stermekteydi. Bu yanlislarin tespit edilmesi ve dogru çözümlerin üretilmesi gere kiyordu. Böylece mekanist görüse alternatif olan ekolojik görüs ortaya çikti. Bu görüsü savunanlara göre, çevre sorunlarinin köklü çözümü için, insanlari dogayl a yanlis iliski kurmaya sevk eden dogaya iliskin kavramlari,fikirleri, duygulari ,yasantilari, kültürel degerleri ve yasam tarzlarini derinligine ele alip incele meleri,elestirmeleri ve onlara alternatifler gelistirmeleri gerekiyordu. Ekolojik görüs, büyük varlik zinciri,romantizm,mistisizm ve animizm gibi görüs v e geleneklere; biyoloji ve ekoloji gibi bilimlere; Darwin’in evrim kurami ve Mal thusçuluk gibi bilimsel görüslere dayanir. Simdi bu görüsleri tek tek inceleyeli m.

Varlik zinciri anlayisi Platon’a kadar dayanir ve evrenin organik kuru lusu zincir hakkinda bilgi verir. Bu görüse göre yasam her birinin bütün için ha yati önem tasidigi fakat kendi içinde hiyerarsik bir dizilime sahip olan halkala rdan olusur. Canli ya da cansiz herhangi bir halkanin yok olmasi, zincirin kopma sina neden olacaktir. Pope siirinde bu düsünceyi oldukça güzel ifade etmistir. ^

"Doganin zincirinden hangi halkayi koparirsaniz,onuncu olsun, onbirinci olsun farketmez, kiriliverir zincir. Asamali sistemler, saskinlik veren o bütün e uyarak,hep birbirleri gibi yuvarlanip giderlerken en küçük bir karisiklik koca bir sistemi yikmakla kalmaz, bütünü de yikar. Yer dengesini yitirir firlar yörü ngesinden; gezegenler, günesler yasasiz kosarlar gökyüzünde, yönetici melekler g öklerinden ugrarlar;varlik varlik üstüne, dünya dünya üstüne yigilir."^

Fakat dinozorlarin yok olmasina ragmen zincirin kirilmamasi ikilem yara tmis ve buradan doganin olanaklarinin kendini zaman içinde gerçeklestirdigi fikr ine,yani evrim kuramina varilmasini saglamistir. Ekolojik görüs varlik zinciri fikri ile birçok noktada uyusmasina ragmen hiyerarsi fikrini reddeder.

Bu kesisme noktalarini söyle özetleyebiliriz: ( Ekolojinin temel ilkelerinden olan ekolojik çesitlilik fikri,varlik zinc irindeki çesitlilik ve farkliligin degerli oldugu görüsüyle örtüsür. ( Zincirdeki her halka sürekliligin saglanabilmesi için karsilikli olarak b irbirine baglidir. E.G. açisindan da doganin her parçasi çok önemlidir.(orman ka dar bataklik) ( Zincirde bütünlügü saglayan evrensel ruh ekolojik görüste enerji olarak karsiligini bulur.(Içkin güç artan ekosistemleri olusturur.) ( Zincir fikrinde ekosistem anlayisinda oldugu gibi bütün hem organik hem inorganik varliklari içerir. ( Ekolojik görüs dikey hiyerarsiye dayanan,av avci iliskisini içeren besin zinciri yerine yatay olan besin agi kavramini kullanir. Yine de hiyerarsi fikri ni içerdigi için varlik zinciri düsüncesiyle uyusur..

Ekolojik görüsün dayandigi bir baska temel romantizmdir.

Romantizme gelince romantikler mekanist görüsün hem evren hem insan beti mlemesini reddeder. Romantiklerden Carlyle’a göre 18. Yy’ in özelligi süphecilik ve manevi felçtir ve söyle bir yorum yapar: "Bu ilahi Evren, bir takim motorlar, frenler, balanslar ve daha kimbilir nelerle hareket eden ölü bir buhar makinesi olmustur. Kendi icat ettigi boga ta rafindan yutularak onun karninda ölen Phalaris durumuna düsmüstür insan." Aydin lanma filozoflari tarafindan yüceltilen akil,romantiklere göre yapay ve empoze e dilmis ayirimlara götürür insani. Onlara göre gerçege ulasmak için akil yerine s ezgilerimize,insan ürünü seylere degil dogaya bakarak edilgen bir sekilde ondan etkilenmeye açik olmak gerekir. Bilim ve sanatin kisir yapraklari kapatilip seyr eden ve alici bir yürekle dogaya yönelinmelidir.

Ekolojinin dayandigi geleneklerden bir digeri olan mistik gelenekler ins an merkezci degil varlik merkezcidir. Insan diger varliklarin efendisi degil onl arin arasinda bir varliktir.

Ekolojik görüsün bilimsel kökenlerinden biri olan Malthusçuluk, mekanist görüsün tersine doganin sinirli oldugu, belli bir tasima kapasitesi oldugu düsü ncesini savunur. Bu da ekolojinin temel kavramlarindan biridir.

Darwin de evrim kuraminda ekosistemdeki canlilarin karsilikli bagimlilig ina ve besin agina dikkati çekmis ve ekolojide önemli yer tutan tasima kapasites i kavramini kullanmistir. Dogada iyilikle kötülügün bir arada bulundugunu,canlil ar arasindaki savasin ve açliktan ölümlerin de güzellikler için var olmasi gerek tigini belirtmistir.

Simdi de ekolojik görüsün temeli olan ekoloji bilimine ve ilkelerine bir göz atalim. Ekoloji,organizmalari çevreyle iliskileri içinde inceleyen bilimdir ve belli basli ilkelere dayanir. Ekolojik görüs, bu ilkeleri genellikle dogru ol arak kabul eder ve pek tartismaz. Ekolojinin baslica ilkeleri sunlardir:

1. Doganin bütünlügü ilkesi: Dogada her sey birbirine baglidir. Çevreye yapilan her seyin baska yer ve zamanlarda yan etkileri olacaktir. Bu etkilerin tümünü ö nceden görmek pratik olarak olanaksizdir.

2. Doganin sinirliligi ilkesi: Çevre ve yenilenemez kaynaklar sinirlidir. Kayna klarin tükenmesini önlemek için,kullanilan kaynaklar yeniden kullanilmalidir. Ay rica çevrenin atiklari, kirliligi tolere etme kapasitesi de sinirlidir. Bu sinir bir çok yerde asilmistir. Bunun bazi sonuçlari önceden bilinebilir, bazilari bi linemez. Bu etkiler çevrede önemli degisikliklere yol açtigindan ve organizmalar varolan kosullara göre evrildiginden, çevrede yasayan canlilar için kötü sonuçl ar ortaya çikar.

3. Doganin özdenetimi ilkesi: Ekosistem, kendi isleyisini düzenler; ögelerini d engede tutar; popülasyon denetimi yapar

4. Artan nüfus çevre sorunlarini sadece agirlastirabilir ilkesi: Sabit bir nüfu sun yasam standardinda bir artis, sinirli kaynaklarin kullanilmasinda; çevrenin tahribinde, pislikle dolmasinda bir artis demektir.

5. Doganin çesitliligi ilkesi ya da çesitlilikte keramet vardir ilkesi: Karmas ik ekosistemler, yalin ekosistemlerden daha istikrarlidir.

6. Dogaya karsi elde edilen her basarinin bir bedeli vardir ya da bedelsiz yar ar olmaz ilkesi.

7. Doganin geri tepmesi ilkesi: Dogaya karsi kazanilan zafer bir süre sonra ye nilgiye dönüsür. Doga öç alir.

8. En uzun çözümü doga bulmustur ilkesi: Ekosistemin dengeli durumu dogal evri m sonucunda bulunan en uygun çözümdür. Insan müdahalesinin yarar saglama olasili gi riskinden küçüktür. Genis kapsamli sonuçlari olan insan eylemleri geri gelmey ecek kayiplara yol açar.

9. Doga ile birlikte gitme ilkesi: Örnegin, tarim zararlilarini böcek ilaci ku llanarak degil (çünkü zararsiz canlilari da öldürüyorlar) zararlilari kendi doga l düsmanlari yoluyla öldürmek, topragin azotunu kimyasal gübre kullanarak degil, baklagiller ekerek arttirmak gibi doganin isleyisine uygun yöntemler gelistirme k gerekir.

Bu kisimda ise ekolojik görüsün temel felsefi sorunlara bakisini çesitli ba sliklar altinda inceleyecegiz.

Ilerleme elestirisi ve teknoloji karsitligi Aydinlanma ile ortaya çikan sonsuz ilerleme fikri doganin ilerlemeye bir sinir koymadigini varsayiyordu. Fakat bugün dogal türlerin ortadan kalkmasi fosil yakitarin bitmek üzere olmasi, kirlenmenin hizli yayilmasi, ekolojik döng ülerin bozulmasi, biyolojik çesitliligi azaltan monokültürün ve kimyasal böcek ö ldürücülerin yayginlasmasi tarihsel ilerlemenin bir sinirla karsilastigini göste rmektedir. Dolayisiyla eko-filozoflar sonsuz ilerlemeye karsidirlar ve teknoloji ye kurtarici bir misyon yükleyen Bacon ve Descartes’in ya da aydinlanmacilarin i zinden degil, teknolojiyi bir kötülük olarak gören Rousseau’nun ve romantiklerin izinden giderler. Bu filozoflarin bir kismi çevre için zararsiz, insani baski a ltina almayan yumusak yada küçük ölçekli teknolojiyi önerirken; digerleri her tü r teknolojiyi reddederek magara yasamina dönmeyi önerirler. Büyük ölçekli teknol oji ile küçük ölçekli teknoloji arasinda ayrim yaparlar. Küçük ölçekli teknoloji , el altindaki dogal enerjilerle (örnegin rüzgar gücü, insan gücü, su gücü ile) ve materyallerle (agaç, tas, mermer, yün vs ile) çalisir. Sofistike, kuramsal bi lgiye degil, daha çok sezgisel bilgiye dayanir. Insani etken kilar. Zanaatçi ürü ne kendi kisiligini de katabilir. Üreticinin ürüne yabancilasmasi söz konusu deg ildir. Doganin düzenine müdahale yoktur, sadece olagelen dogal süreçlerden yaral anilir. Büyük ölçekli teknoloji ise, dogada hazir bulunmayan soyut enerjileri ve yapay materyalleri kullanir. Bilisel kuramsal bilgiye dayanir. Bu tür teknoloji nin ideali, gittikçe daha mükemmel ve birbirine benzeyen çok sayida nesne üretme ktir. Amaci, etkililik, güç ve kardir. Üretim süreci son derece küçük parçalara ayrilmistir ve her bir isçi ürünün sadece çok küçük bir parçasini üretir. Bu tür teknoloji dogal süreçleri altüst edebilecek sonuçlara yol açabilir. Büyük ölçekli teknolojiye yöneltilen elestiriler, hümanist ve çevresel o lmak üzere iki gruba ayrilir. Hümanist açidan yöneltilen elestiriler daha çok te knolojinin giderek insanin ellerini ve beynini gereksiz hale getirmesi, insani e dilgenlestirmesi, üretim sürecinde insiyatiften yoksun bir disli haline getirmes i, kendini gerçeklestirmesine ve yaratici güçlerini kullanmasina olanak vermemes i ve insanin çalismadan aldigi zevki azaltmasi üzerinde odaklanir. Ekoljik açida n ise, büyük ölçekli teknoloji dogada yabanci bir cisim gibidir. Dogal süreçlere insan düzenini empoze eder, insanin doga üzerindeki hakimiyetini arttirir ve bu basli basina kötü bir seydir.

Varlik sorunu

Mekanik dünya görüsünde evren yapilip tamamlanmis, belirli bir yapi kaza nmis ve yasalara göre isleyen, kendi içine kapali bir makine olarak betimlenirke n, ekolojik görüste doga, evrilen bir süreç olarak görülür. Doga bir süreç olara k görüldügünde onun yönünü, eregini, dolayisiyla, olaylarin niçinini sormak anla mli hale gelir. Ekolojik görüs bu baglamda dogaya erek, zeka ve niyet atfeder. E vrenin olusumun, canlilarin ( bu arada insanin ) ortaya çikisinin atomlarin rast lantisal düzenlemesi sonucu degil, belli bir amaç ve plan dahilinde oldugunu idd ia eder. Doganin büyüklügü, karmasikligi, görkemi ona kutsallik atfedilmesini sa glar. Doga, yaraticiyi kendi içinde tasidigindan doga- dogaüstü, Tanri- doga, ku tsal- kutsal olmayan ayrimlari ortadan kalkar, ayni gerçekligin iki yüzü yada de gisik tezahürleri haline gelirler (mistisizm).

Ekolojik görüs açisindan doga içinde sadece degismelerin oldugu evrilen bir süreç degil ayni zamanda belirli bir anda istikrari ve yapisi olan bir süreç tir. Bu görüse göre ögeler geri planda kalir, baglantilar ön plana çikar. Tek te k nesneler atomcu görüste oldugu gibi ayrik, kapali bilimler olarak degil, birbi rine bagli, birbirinin devami veya uzantisi olarak görülürler. Ayrica dünya sade ce üzerinde canlilar bulunan cansiz bir varlik degil, kendisi de canli bir süper organizmadir. Dünya, üzerindeki canlilari, canlilar da onu etkileyerek evrilirl er. Doga makine modeline göre degil, organizma modeline göre algilanir. Dolayisi yla doga insana yabaci ve ilgisiz bir güç olmaktan çikar, romantizmin dogasi gib i, "konusan, bilen, ihtiyaçlari olan, aci çeken, paylasan, ifade eden, büyüyen, öç alan bir güç haline gelir.

Insan-doga

Ekoloji insani dogaya karsit degil, doganin içinde ve onun bir parças i olarak görür. Eko-felsefenin basta gelen çabalarindan biri,insani fiziksel-kim yasal süreçlere indirgemeden insan doga karsitligini ortadan kaldirmak,insani ol an özelliklere dogada bir yer açmak ve insani bir makine olarak degil, insan ol arak doganin bir parçasi yapmaktir. O ekosistemdeki enerji akisinda bir devre, b esin zincirinde bir halka, yasam aginda bir dügümdür.

Devlet Felsefesi

Salı, 06 Kasım 2007

Siyaset felsefesinin bir dalını meydana getiren ve toplumsal yaşamla devletin doğuşunu, doğasını ve anlamını araştıran, insanlarla insanların içinde yer aldıkları siyasi örgütlenmeler arasındaki ilişkileri inceleyen felsefe dalı.

Devlet felsefesi tarihinde, devlet şu şekillerde anlaşılmıştır:

1. DoÄŸal bir kurum veya organizma olarak. Bu yaklaşımın klasik temsilcisi Platon’dur. O, devleti büyük ölçekli bir insan ya da organizma, bireyin bir devamı olarak görür ve bu durumun bir sonucu olarak da, sırasıyla akıl, can ve iÅŸtihadan oluÅŸan üç parçalı ruh anlayışını aynen devlete yansıtır. Buna göre, o devletin temelini insan doÄŸasında bulmaktadır.

2. Devletin, yönetimde bulunanlardan ayrı olan, fakat yöneticilerin karar ve ehliyetleriyle geliÅŸmesine katkıda bulundukları bir kurumlar ve hizmetler sistemi olduÄŸunu dile getiren Aristotelesçi devlet anlayışı. Bu çerçeve içinde, Aristoteles’te, devletin asıl amacı, yurttaÅŸların maddi bakımdan refaha ulaÅŸmaları, ama daha çok ahlâki bakımdan geliÅŸmeleri ve olgunlaÅŸmalarıdır. Devlet, bu amaç için vardır. Yani, ona göre, devlet yö­netimleri kendi baÅŸlarına iyi ya da kötü deÄŸildir, ancak söz konusu amacı gerçekleÅŸtire­bilmesine göre, iyi ya da kötü devlet vardır.

3. Yapma bir varlık ve araç olarak devlet. Klasik temsilciÄŸini Rousseau, Hobbes ve Locke’un yaptığı bu anlayışa göre, insan mutlak bir özgürlük durumu içinde varolamaz. Mutlak bir özgürlük durumunda, insanı dışarıdan belirleyen ve sınırlayan hiçbir güç olamayacağından, her insan neyin iyi olduÄŸuna kendisi karar verir ve kendi çıkarlarını hayata geçirmeye çalışır. Bu ise, tam bir çıkar çatışmasına, hatta insanlar arasında bir savaÅŸa yol açar. Fakat böyle bir durum, tüm insanlara zarar vereceÄŸinden, insanlar bir araya gelerek, aralarında bir sözleÅŸme yaparlar. İnsanlar toplum sözleÅŸ­mesi adı verilen bir uzlaÅŸma ve anlaÅŸmaya dayanarak, ortak iradelerini temsil edecek bir gücü, kendileri için hakem ve yönetici olarak tayin ederler. Buradan da anlaşılaca­ÄŸÄ± gibi, söz konusu anlayışta devletin doÄŸal bir temeli yoktur. Bu yaklaşımda devlet, insanları birbirlerine karşı koruyacak ve ken­dilerini geliÅŸtirmelerine imkan verecek bir araç olarak ortaya çıkar.

4. Devleti, kendi irade, ehliyet, yeteneÄŸi, ve amaçları olup, bir üniversiteye benzetilebilecek cisimleÅŸmiÅŸ bir kiÅŸi, dünyadaki ilahi düşünce, milli bir ruh olarak gören Hegelci devlet anlayışı. Devletin içeriÄŸini milli ruhun meydana getirdiÄŸini öne süren Hegel ‘e göre, milli ruh, din, hukuk, bilim, sanat, sanayi gibi türlü özel alanlara ayrılır.

5. Devletin, devleti kontrol edenlerin, gücü elinde bulunduranların çıkar ve tercihlerinden hareketle politikalar üreten bir tür yönetim makinesi olduğunu, toplumdaki egemen sınıfın çıkarlarına hizmet ettiğini dile getiren Marksist devlet görüşü. Söz konusu anlayışa göre, devlet sınıflara bölünmüş olan topluma sıkı sıkıya bağlıdır. Bu çerçeve içinde devlet, sosyal mücadeleyi, sınıf savaşını yavaşlatan, ona engel olan, ekonomik bakımdan üstün durumda olan, üretim araçlarına sahip bulunan sınıfın baskı aracıdır.

Din Felsefesi Dersleri

Salı, 06 Kasım 2007

ÜNİTE 1:

Din Felsefesine GiriÅŸ

A. Felsefenin ve Dinin tanımı.

B. Felsefe ve Din Felsefesi

C. Fideism ve Neutralism – EleÅŸtirisel yaklaşım.

D. Değerlendirme Soruları

ÜNİTE 2:

Tanrı Kavramı

A. Farklı Tanrı kavramları

B. Teistik Tanrı kavramı

C. Doğal İlahiyat

D. Tanrının Varlığı konusunda kanıtlar

E. Değerlendirme Soruları

ÜNİTE 3:

Klasik Tartışmalar

A. Ontolojik kanıtlar

B. Kozmolojik kanıtlar

C. Teleolojik kanıtlar

D. Ahlaki kanıtlar

E. Dinsel deneyimler

F. Değerlendirme Soruları

ÜNİTE 4:

Tanrının Özel Etkinlikleri

A. Vahiy teorileri

B. Mucize kavramı

C. Değerlendirme Soruları

ÜNİTE 5:

Teizm Karşıtları

A. Modernlik kavramı

B. Bilim kavramı

C. Kötü problemi

D. Değerlendirme Soruları

Ünite 1. Din Felsefesine Giriş

A. Felsefe ve dinin tanımı:

a) Felsefenin tanımı: Kavram olarak felsefe üzerinde birçok felsefecinin birleÅŸtiÄŸi tek bir tanımı bulmak oldukça zordur. Felsefe aslında akla dayalı bir çaba olarak bir anlamda ‘mytos’tan’ ‘logos’a’ geçiÅŸtir. İnsanın doÄŸası, doÄŸal yaÅŸantısı ve bunlara baÄŸlı güçlükler, problemler ve sorular felsefi düşüncenin kaynağını oluÅŸturur. Felsefe bilgeliktir, bilgiyi elde etmeye çalışmaktır. İlk filozoflar olarak bildiÄŸimiz Thales, Aneximandros ve Aneximenes “sophoi” olarak adlandırılıyordu. Sophia-zorlukları, problemleri aÅŸacak yetenekte olma,el sanatları, politikada zeki, becerikli olan anlamındadır. Bu yeteneklere sahip kiÅŸilere de “sophos” denmektedir.

Philosophos deyimini ilk önce Heraklitos(M.Ö 544-484) bazı felsefecilere göre ise Pythagoras(M.Ö 370-494) kullanmıştır. Sokrates(M.Ö470-399) ve esas olarak Platon (M.Ö 427-347) sözcüğün (sophos) ilk bölümüne ağırlık veren filozoflardır. Felsefe aynı zamanda bilimdir de. Hatta bilimlerin bilimidir. Aristoteles(M.Ö384-322) felsefeden bilimi anlamaktadır. Aristotales’in anlayışına göre ilk felsefe bilimlere temel teÅŸkil eden “varlık” kavramıdır. Felsefe o zamana göre varlığı inceleyen bir bilimdir. Platon’da ise bilim “gerçek varlık” “idealar” anlamındadır.

Felsefe hem teori hem de pratiğin kesin bilgisidir. Çevremizde olup bitenlere bir anlamda hayret etmektir. Soru sormaktır. Şüphe etmektir. Araştırmaktır. Gerçeklendirme ve temellendirmedir. Eleştirel bir tepkidir. Yani bir anlamda doğruyu yanlıştan ayırma işlemidir.

Felsefe öğretilmez yapılır. Filozof genellikle varolandan- dış dünyada, düşünmede, dilde neyi anlıyorsa, felsefesini de ona göre kurmaktadır. Filozof “Felsefe nedir? Felsefe kavramı nedir? diye açık seçik olarak sormasa bile, iÅŸbaşında bu soruya, bir var olan olarak felsefenin ne olduÄŸu sorusuna bir cevap arama çabasına girecektir.

Terim anlamı açısından en genel şekliyle felsefe, varlık, bilgi ve değer alanlarıyla ilgili sorunları, akılca ve eleştirel bir tarzda değerlendirmek bu sayede maddi evreni anlamlandırmak ve buradaki kendi var oluşunu, kim ve ne olduğunu açıklamaya çalışmaktır.

Bu çabayı evrensel bir açıklama haline getiren nokta, evreni bir bütün olarak incelemeye çalışması ve bunu fikri bir sistematiklik çerçevesinde yapmasıdır. Bunun için olsa gerek ki felsefe hiç kesintiye uğramayan bir bilgi dalı, bir insan etkinliği olarak görülmekte ve düşünceler serüveni olarak tanımlanmaktadır(Whitehead)

(Niçin Felsefe-Lokman Çilingir- Elis- 142 sayfa/ Felsefeyi anlamak, felsefe ile anlamak-Betül Çotuksöken-Inkilap-311 sayfa/ Felsefi düşünceye çaÄŸrı –Mevlüt Uyanık – Elis-300 sayfa)

b) Dinin tanımı: Dinlerin çok fazla sayıda olması dinin net bir tanımını da oldukça güçleÅŸtirmektedir. Çünkü “din” kelimesi bile bir Müslüman ile bir Budist’in aklında farklı bir biçimde ÅŸekillenmektedir. Bir psikoloÄŸa göre din yaÅŸanan bir tecrübedir. Bir sosyoloÄŸa göre ise toplumsal bir kurumdur; bir kelamcı ise dini akılla savunulabilen bir sistem olarak görmektedir. Özellikle kitaplı dinler dediÄŸimiz üç büyükler yani Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam inançlarına bakarak dini kiÅŸisel ve toplumsal yanı olan, fikir ve uygulama açısından sistemleÅŸmiÅŸ, inananına belli bir yaÅŸam tarzı ve dünya görüşü veren ve bunların etrafında toplayan bir kurumdur ÅŸeklinde tanımlayabiliriz..

B. Felsefe ve Din Felsefesi

Düşünce tarihinde felsefe, dini ve ahlaki bilgilerin, inançların eleştirisi olarak ortaya çıkmıştır. Buna karşın felsefe ve din birbirine karşıt iki bilgi türü değildir. Her ikiside insan ve evren ilişkisini açıklamaya ve anlamlandırmaya çalışmaktadır. Çalıştıkları alanlarda benzerlikler çok olduğu için birbirlerinden yararlanmaları da oldukça doğaldır. Felsefe varlığın yapısı hakkında din ise sonsuzluk hakkında bir arayış içindedir. Felsefe sonsuz olanı ifade etmede kavramları, din ise sembolleri kullanır.

Din felsefesini daha net bir biçimde tarif etmemiz gerekirse “Din felsefesi, dinin felsefe olarak ele alınması, dinin üzerinde düşünme ve tartışmalarda bulunmadır” Fakat ortada felsefenin kendi yapısından kaynaklanan bir sorun vardır. Her filozof kendine göre bir düşünce yapısına sahiptir. Felsefeyi tanımlamak ne denli zorsa felsefenin alt dalı olan din felsefesini de tanımlamak bir anlamda o kadar zordur. Ama bir çok filozofun belli konular üzerinde oluÅŸturduÄŸu belli bir disiplin göz önünde bulundurularak; din felsefesi yapmak, dinin temel iddiaları hakkında rasyonel, objektif, geniÅŸ kapsamlı ve tutarlı bir tarzda düşünmek ve konuÅŸmaktır diyebiliriz.

Din felsefesi yapan kiÅŸi konusuna “rasyonel” olarak yaklaÅŸmalıdır. Yani “Tanrı’nın varlığı” “Ruh’un ölümsüzlüğü” gibi kavramları akıl gücünün imkanlarını kullanmaya çalışarak temellendirmelidir. Bu da nereye kadar baÅŸarılabilirse oraya kadar ÅŸeklindedir.

Aynı zamanda “ geniÅŸ kapsamlı” bir biçimde konulara eÄŸilmelidir. Dinin sorunları üzerinde fikir yürütürken konuyla ilgili tarihi, ilmi, mantiki bütün verileri ele almak zorundadır. Hatta konuya iliÅŸkin karşıt söylemlerin ne olduÄŸuna da bakmalıdır.

Ayrıca filozofun ortaya koyduğu görüşler arasında bir tutarlılığın olması da esastır. Görüşlerde tutarsızlığı görebilmek için oldukça iyi eleştirilere ihtiyaç vardır.

Özellikle bu ve benzeri araÅŸtırmalarda dinin lehine ve aleyhine yaklaÅŸmak yerine dini olduÄŸu gibi incelemeye tabi tutmak “objektif” bir biçimde yaklaÅŸmak esas olmalıdır.

Bütün bunların yapılmasındaki yegane gaye Felsefi yaklaşımın esas olarak dile getirme, açıklama, kaynaştırma, bütünleştirme ve değerlendirmedir. Din felsefesi aynı zamanda dinler üzerinde ciddi araştırmaların yapılması için özel bir basamaktır. Böylelikle din konusunda herkes başıboş bir biçimde kendi özgür görüşlerini, yorumlarını sağa, sola savuramaz.

Din tarifimizi Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi üç büyük kitaplı dine göre yapmaya kalktığımızda din, kiÅŸisel ve toplumsal yanı bulunan fikir ve uygulama açısından sistemleÅŸmiÅŸ olan, inananlara bir yaÅŸama tarzı sunan, onları belli bir dünya görüşü etrafında toplayan bir kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında Tanrı’nın varlığının ispatı gibi konularda bu üç büyük din birbiri ile oldukça yakın iliÅŸki içindedir. Çünkü her biride yaratıcı kavramı açısından tek bir Yaratıcının varlığına inanma durumundadırlar. Bu nedenle bir İbn Meymun, bir Thomas Aquinas’ın Farabiden ya da Müslüman düşünürlerin, Hristiyan ya da Yahudi düşünürlerden etkilenmesi oldukça doÄŸaldır. Bütün bunların üstünde söylemek gerekirse felsefenin özü düşünmektir; dinin özü ise, Gazalinin deyimiyle ruhani bir zevk halini yaÅŸamaktır(Kitabu’l Arba’in, 2.bsk. Kahire 1925, s.8vd.) Felsefenin dinle ilgilenmesi, genellikle iki ÅŸekilde olmuÅŸtur: Dini olmayan verilerden veya unsurlardan hareket ederek dini bir hükmü açıklamaya, hatta bazen kanıtlamaya çalışan yaklaşım. ÖrneÄŸin, bilimsel verilere ve sonuçlarına dayanarak Tanrının varlığını ruhun ölümsüzlüğünü ispatlamaya çalışmak gibi. İkinci olarak, doÄŸrudan doÄŸruya din fenomeninden yola çıkarak dinin temel hükümlerini açıklamaya çalışan yaklaşım. Her iki ilginin birlikte sürdürüldüğü durumlara da oldukça sık rastlamak mümkündür.

Bu bağlamda din felsefesinin ilgilendiği problemleri şu şekilde sıralayabiliriz:

a) :-):-):-):-)fizik ve kozmolojik problemler: Tanrı’nın varlığı ve bu konuyla ilgili lehte ya da aleyhte ortaya sürülen akli deliller. Evrenin yaratılışı. İnsanın evren içindeki yeri ve önemi. Vahyin imkanı. Ölümden sonra hayat ve ruhun ölümsüzlüğü.

b) Epistemolojik problemler: Evrenle ilgili bilgilerimizden Tanrının bilinmesine gitme çabalarının epistemolojik değir. Bir bilgi kaynağı olarak vahiy ve dini tecrübe. İnanma, bilme, şüphe etme, zan, yakin ve benzeri kavramların epistemolojik tahlil ve tenkidi. Temel dini hükümlerin doğrulanması ve yanlışlanması

c) Dini hükümlerin dil ve mantık açısından eleştiri ve incelenmesi. Din dilinin mantık açısından durumunun belirlenmesi.

d) Dinin ahlak, sanat ve ilimle olan ilişkileri. Bütün insan tecrübelerinin organik bir bütünlüğe kavuşturulması ve yeni dini düşünme sisteminin oluşturulması çabaları

e) Dinsel simgeselliğin anlamı ve önemi.

C. Fideism ve Neutralism- Eleştirisel Yaklaşım

Katı akılcılık: İnanç ve eylemleri belirlerken akla ve zekaya güven anlamına gelir. Burada kullanılan akılcılık emprizmin karşıtı olan ve gerçekleri duyu algılarına dayanmaksızın salt akılla bilinebileceğini söyleyen öğretidir. Bir inanç sisteminin uygn bir biçimde rasyonel bir şekilde kabul edilmesi için o inanç sisteminin doğru olduğunu kanıtlamanın mümkün olduğunu söylemektir.

İmancılık(Fideizm): Birçok ilahiyatçılara göre insanlar doğuştan dindardırlar. Gerçek Tanrıya tapınmasalar da tapınacak bir şeyler bulurlar. Bu görüşe göre insanların nötr olması mümkün değildir. İlla ya Yaratıcıya itaatkar olacaklar ya da karşı geleceklerdir. Bir inanç sistemi, rasyonel değerlendirmeye tabi tutulmaz. İmanın kendisi bir insanın hayatının temelini oluşturur. İmancılıkta iman hakikat açısından yargılanamaz.

Eleştirel akılcılık: Dini bir inancı veya sistemi, rasyonel olarak eleştirmek ve değerlendirmek mümkündür. İlk anlamdaki rasyoneliteye zır, evrensel olarak ikna edici bir kanıtla sonuçlanmasını beklemek de gerekmez (Karl Popper)

Değerlendirme Soruları:

1. Genel anlamda din felsefesi nedir? Neyi içerir?

2. Felsefe nedir? Felsefe ile Din Felsefesini karşılaştırın.

3. Fideist düşünce nedir?

4. Nötralizm görüşü neyi ifade etmektedir?

Ünite 2 – Tanrı Kavramı

A. Tanrı Kavramları

Tanrı’ya iliÅŸkin dünyada birçok görüşler bulunmaktadır. Buna raÄŸmen bu görüşlerin çoÄŸunu bir araya getirseniz aslında Tanrı hakkında bir çok tanımlamanın üç aÅŸağı beÅŸ yukarı birbirine benzerlikler taşıdığını görmeniz de mümkündür. Åžimdi bu farklı görüşlerin bazılarının ana baÅŸlıklarını sıralayalım:

Politeizm: Eski Yunan ve Nordik mitolojilerinde oldukça yaygın olan ve birçok kişisel tanrının varlığını kabul eden bir inanç biçimidir.

Henoteizm: Bu inanç biçimi de çok tanrıcılık olarak bilinmektedir. Fakat tek bir tanrı diğer bütün tanrıların başında yer almaktadır. Çünkü bu tanrı kendi kabilesinin, halkının tanrısıdır.

Monoteizm: Bu kısaca Teizm ile ifade edilmektedir. Tek bir tanrının varlığına imandır. Tanrı kendi kendine var olan ve her şeyi yaratan en yüce ve kadir Olandır. Bütün her şeyi hiç yoktan var etmiştir.

Panteizm: Genelde Hinduizm ve Doğu dinleri ile bağlantılıdır. Batıda pek yaygın değildir. Tanrı bir kişi değil her şeyde bütün evrende kendi varlığını sunmaktadır.

Panenteizm: Bu inanca göre tanrı evrenle tanımlanamaz ama fakat evrene dahil olarak görülebilir. Evren bir anlamda Tanrı sayılsa da Tanrı evrenden daha fazla büyüklüktedir.

Yukarda saydıklarımız dünyamızın belli başlı dinlerinin Tanrı görüşleridir. Bu ana başlıkların aslında bir de alt başlıkları da vardır. Tabi bunların her birini ayrı ayrı tanımlamamız mümkün değildir. Ancak bazı alt inançları da burada görmemiz gerekiyor:

Dualizm: Panteizmin bir çeşidi olarak karşımıza çıkar. Dualist birbirine karşı iki tanrıya inanır. Genelde bu tanrılardan biri iyi bir diğeri ise kötü tanrıdır. Görüldüğü gibi çok tanrılı bir inanç sistemini koruyup iki tanrı ile sınırlandırmış olmaktır.

Deizm: Bir anlamda Teizmin bir alt çeÅŸididir denilebilir. Bu inançta kiÅŸi bir Teist gibi tek bir Tanrıya inanır ama fark Deist’e göre bu Tanrı yaratma eyleminden sonra evrenin hiçbir iÅŸine müdahale etmemektedir.

Mutlak Monizm: Bu da yine Panteizmin ya da Panenteizmin bir çeşitlemesidir. Bu inanca göre Tanrı mutlak bir birlik içindedir. Yalnız kendisini tam anlamı ile gerçek olmayan bir dünyaya çoğul bir görünümde kendini açıklamaktadır.

Bu tarz tanrısal inanç görüşleri ve çeşitleri yanı sıra bir de herhangi bir tanrıyı kabul etmeyi reddedenler vardır. Bunları da şu başlıklarla özetlememiz mümkündür:

Agnostikler: Bu anlayışa göre Tanrı hakkındaki gerçek bilinmez ve bilinemez.

Ateizm: Teizmin karşıtı olan görüştür. Tanrının varlığını tamamen inkar ederler.

Naturalizm: Basitçe ateizmin olumlu ifadesidir. Ateistler doğanın arkasında bir tanrı fikrini kabul etmezler ve her şeyin kendi başına var olduğunu ileri sürerler. Ateizm bir çok din karşıtı kişi tarafından izlenilen bir inanç olduğu halde bazen bazı dindar kişilerde bu inancı edinmişlerdir. Budizmin bir çeşidi olan Teravadanın ateizmden etkilendiği görülmektedir. Bazı ateistler hümanist insan dininin hiçbir tanrı ile ilgisi olmadan olabileceğini de ileri sürmektedirler.

B. Teist Tanrı Kavramı

Tanrıya farklı farklı bakış açıları arasında dünyanın en büyük üç büyük dininden ötürü monoteizim en etkin olanlarından biridir. Aslında monoteist bakış açısını zaman zaman Hindularda, Budistlerde hatta büyük Yunan Filozofları arasında da görmek mümkündür. Yahudi-Hristiyan geleneÄŸinde Tanrı’nın karakter özelliklerine iliÅŸkin oldukça belirgin bir liste söz konusudur. DiÄŸer monoteist inançlar ya da kiÅŸiler bu listenin tamamını kabul etmese de yine de bir çok noktada Teist Tanrı kavramındaki kiÅŸiler bu birleÅŸirler. EÄŸer Tanrı var ise, böyle bir varlığın Tanrı’nın nasıl olduÄŸu konusunda büyük bir aynı görüş söz konusudur. O her ÅŸeyin en yücesi, tapılmaya layık olandır. Her ÅŸeye kadir olan (omnipotent), her ÅŸeyi bilendir(omniscient). Ahlak açısından da en mükemmel olandır. Aynı zamanda Tanrı sınırsızdır. O aynı zamanda her yerdedir (omnipresent), sonsuz ruh sahibidir. Birçok Teist Tanrı’nın zaman üstü olduÄŸuna ve deÄŸiÅŸmez olduÄŸuna (immutable) inanmaktadır.

C. Doğal İlahiyat

Görüldüğü gibi Teist Tanrı kavramı her üç büyük dinin de özünde vardır. Bu üç büyük dinle Teism arasındaki fark iliÅŸki ÅŸu örnekteki gibidir. EÄŸer Hristiyanlık doÄŸruysa Teism’de doÄŸrudur. EÄŸer Teism doÄŸruysa, Hristiyanlığın doÄŸru olması gerekmemektedir. Belki doÄŸru olabilir. Hatta bir kiÅŸi Hristiyanlığın doÄŸru olduÄŸu konusunda iddia edebilir. En azında Teism’in doÄŸru olması Hristiyanlığın yanlış olma ihtimalini dışarıda bırakabilir. Genelde Hristiyanlık gibi bir dinin uygunluÄŸu ile ilgilenen filozoflar öncelikle teizmin doÄŸru olup olmadığına bakarlar. Öncelikle bir kiÅŸi Tanrı var olup olmadığı konusunda karar vermeli, Tanrı varsa kendisini ifade eden yol ve kaynaklara ondan sonra eÄŸilmelidir. Belli baÅŸlı bir dini mihenk taşı edinmeksizin Teismin doÄŸruluÄŸu üzerinde karar yürütmeye doÄŸal ilahiyat ya da felsefi ilahiyat denir. Natural İlahiyatın gerçek anlamda Tanrının varlığı gibi belli bir dinden ziyade monoteist inançların bütününü ilgilendiren konularda söylediÄŸi bir çok yerinde konu vardır. Ama yinede kiÅŸisel deneyim ve uygulamalarda esas dinin yalnızca bir bölümünü oluÅŸturmaktadır. Åžimdi Teist yaklaşımla Tanrı’nın varlığı konusunda klasik söylemlere bakalım. Bu tarz söylemler Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam için oldukça geçerli kavramlardır.

A. Tanrı’nın varlığı konusunda kanıtlar.

Tanrı’nın varlığı konusunu felsefe ve ilahiyatın merkezinde yer alan bir konudur. Felsefeciler ve ilahiyatçılar bu konu üzerinde sayfalar dolusu yazılar yazmışlardır ve halende yazılar yazmaktadırlar. İslam felsefesinin ünlü düşünürlerinden Gazali olsun, Batı felsefesinin ünlü düşünürlerinden Descartes olsun her ikisi de inanmanın doÄŸuÅŸtan olduÄŸunu söylemektedirler. Buna karşın bu gibi ünlü düşünürlerin her biri yine de Tanrı’nın varlığını ispat için oldukça gayret harcamışlardır.

a. Aslında Tanrı’nın varlığı konusundaki tartışmaları inançların esas özünü teÅŸkil eden kaynaklarında görürüz. Özellikle bunun en güzel örnekleri kitaplı dinlerde gözlemlenmektedir. Her ortaya çıkan yeni inanç hemen bir karşı koyma ile karşılaÅŸmaktadır. DoÄŸal olarak kendisini savunmaya gayret eden inanç temel karşı koyuÅŸ prensipleri içinde felsefi ya da kelam üzerine olsun fikri tartışmaları ortaya dökmektedir. Böylesine fikri tartışmalar içinde Tanrı’nın varlığı ve bu Tanrı’nın kimliÄŸi üzerinde de bol bol deliller kelami olarak ortaya dökülmektedir.

ÖrneÄŸin; Mesih İsa’nın kendisinin Tanrı OÄŸlu, Tanrı Sözü olarak yeryüzünde bulunduÄŸuna iliÅŸkin öğretilerine karşı çıkan Yahudi din adamları Mesih İsa’nın kendisi ya da ilk izleyicileri tarafından sürekli olarak karşılıklar almışlardır. Tanrı’nın varlığı ve özellikle Kurtarıcı olarak Mesihini gönderdiÄŸi karşı görüşlere karşı verilen cevaplarla kanıtlanmaya çalışılmıştır. Romalılar bölümünde Resul Pavlus’un sözleri buna örnek olarak verilebilir:Çünkü Tanrı’ya iliÅŸkin bilinen ne varsa, gözlerinin önündedir; Tanrı hepsini gözlerinin önüne sermiÅŸtir. Tanrı’nın görünmeyen nitelikleri-sonsuz gücü ve Tanrılığı- dünya yaratılalı beri O’nun yaptıklarıyla anlaşılmakta, açıkça görülmektedir. Bu nedenle özürleri yoktur (Romalılar 1:19-20) Davut’un Mezmurlarında da benzer durumları görmek mümkündür: Akılsız içinden, “Tanrı yok!” der(Mezmurlar 14:1) Aslında genel anlamda Kutsal Kitap Tanrı’nın varlığını ve yokluÄŸunu tartışma gibi bir kaygı içinde deÄŸildir. Kutsal Kitaba göre Tanrı zaten vardır ve bu varlık içinde kendisini öz, söz ve ruh olarak açıklama durumundadır. Varlığından ziyade kendisinin kimliÄŸini araÅŸtıranlara tanıtma gayreti içindedir. Bu da bir anlamda Tanrı varlığının kanıtlanması kavramıdır. Çünkü Tanrı’nın hem varlığı hem de kimliÄŸi hakkında sürekli olarak karşı çıkmalar söz konusudur. Bu İslam inancının kitabında da karşı çıkanlara burhanınızı getirin(Enbiya 24; Neml 64) gibi sorularla kanıtlara davet söz konusudur.

Kitaplı dinlerin kitaplarından kaynaklanan bu gibi kanıtlar ortaya koyma bu dinlerin önde gelen din alimlerini de Tanrı’nın varlığı, kimliÄŸi gibi konularda derin düşünmelerine neden olmuÅŸtur.

b. Dinsel inanç önce olduÄŸu gibi inancı alma yani imanı bir anlamda taklit etme ile kiÅŸinin varlığında dirilir. Daha sonra bu iman kiÅŸiyi inancı hakkında öğrenmeye yönlendirebilir. Bu da araÅŸtırma basamağıdır. Daha sonra da inancın içsel olarak hissediliÅŸi yaÅŸanması söz konusu olur. Bu üç basamağın toplamına biz iman tecrübesi diyebiliriz. Prof. Mehmet Aydın’ın[1] açıklamasında olduÄŸu gibi bu üç basamağı biz taklit, ilim ve zevk olarak isimlendirebiliriz. İşte onunda ifadesi ile imanda delil arama merhalesi ikinci basamakta ortaya çıkar.

c. İnsanların zaman zaman şüphe durumlarında ya da şüphe duyan insanların sorularına cevap verme durumlarında kanıtlara ihtiyaç vardır.

d. Kant “inanca yer bulmak için bilgiyi inkar ettim”[2] demektedir. Onun bu görüşü iman ile ilmin arasını müthiÅŸ bir biçimde açmaktadır. Oysa fikirle, manevi yaÅŸamın bir arada uyum içinde olduÄŸu bir yaÅŸam insanın esas hedeflediÄŸi bir yaÅŸamdır. Felsefe bu konuda yardımcı bir unsurdur. Aynı zamanda Tanrı’nın varlığı aynı zamanda bir bilgilenme sorunudur da. Demek ki, Kant aslında yukarıdaki ifadesi ile araya bir ayrım koymaktadır. Prof. Ronald H. Nash buna Kant’ın duvarı demektedir. Düşünce ile imanı ayırmaktadır. Hatta akıl ile Tanrı’nın anlaşılmasının mümkün olmadığını, Tanrı’nın var ama bilinmez olduÄŸunu söylemektedir. Prof. Nash kitabında “Kant’ın Tanrısı hem bilinmez hem bilinemez bir Tanrıdır”demektedir.[3]

e. Bazen felsefe sistemi içinde de Tanrı’nın varlığı konusunda tartışma gerekli olabilir. Aristoteles evren üzerindeki düşünürken Tanrı’yı evrene ilk hareketi veren bir ilke olarak görüyordu. Farabi, her düzeyde varoluÅŸu açıklamak için Zorunlu Varlık’a muhtaçtı. Whitehead ilmi ve felsefi kozmolojisi, Tanrı’nın anlam ve iÅŸlevini belirlemeyi gerekli kılıyordu.

Bütün bu maddelerde gördüğümüz gibi insanlık her konuda düşünce sistemini geliÅŸtirirken tekrar ve tekrar Tanrı’nın varlığı üzerindeki kanıtlara dönme durumunda kalmıştır. Bu kanıtlar üzerinde defalarca düşünen hem batılı, hem Hristiyan, hem Müslüman düşünürler içinde bu konuda buldukları ve sundukları kanıtlardan memnun olan düşünürler vardır. ÖrneÄŸin, Aziz Thomas, Descarte, Leibniz, Wolf teizmin delilleri karşısında tam bir güven içindedir. İslam dünyasında da Farabi, İbn Sina, Cüveyni, Gazali, Fahruddin’i razi bu iÅŸi baÅŸarı ile yaptıklarına inanmaktadırlar. Bazı düşünürler inanmayı hep akla dayandırmaktadırlar. İmanla bilim arasına duvar ören Kant gibi eleÅŸtirici bir düşünür bile inancın akılcılığını açıkça ifade etmektedir.[4]

Değerlendirme Soruları

1. Farklı Tanrı kavramları nelerdir? Kısaca sıralayıp açıklayın.

2. Teistik Tanrı kavramı nedir? Açıklayın.

3. Doğal İlahiyatla kasdedilen nedir?

4. Tanrının varlığının kanıtlanması konusunda ne gibi görüşler vardır?

Ünite 3- Klasik Tartışmalar

A.Ontolojik kanıt

Buna varlık bilimsel kanıtta denir. İlk kez Aziz Anselm (1033-1109) tarafından kullanılmıştır. Tanrı burada “mutlak olarak mükemmel varlık”tır. Varlığı zorunludur.Kendisinden daha mükemmeli tasavvur edilemeyen varlıktır. Bu durumda düşüncenin en mükemmel konusu Tanrı’dır. Ontolojik kanıt denilmesi, Tanrı’nın varlığının O’nun varolmasıyla kanıtlanmasından ötürüdür. Düşüncede özü itibarıyla varlığı zorunludur, bir an için bile yok sayılması mantıksal olarak imkansızdır. Çünkü Tanrı’nın varolmadığını düşünmek, onun en mükemmel bir varlık olmadığını söylemek anlamına gelir, bu ise, varolmak niteliÄŸinin eksilmesi demektir. Noksan bir varlığın Tanrı olması düşünülemez bile. Onun dışındaki varolan ÅŸeyler de, ona katılarak ondan pay alarak, “varlık” kazanırlar. Tanrı, mutlak varlık, mutlak iyidir.

O, Platon’un ideasına; yani tümel kavramları gerçek varlık sayan kavram realizmine dayanarak Tanrı’nın varlığını ispatlamaya çalışmıştır. Bu doÄŸaldır, çünkü ona göre, bilmek, düşünmektir. Hakikat de ispat edilerek bilinir. Bu anlamda, bilgi, gerçeÄŸe uygunluktur.

R. Descartes Düşünceler (Meditations)[5] isimli eserinde bu kanıtı şöyle açıklamaktadır.

1. Ben, en yüce derecede yetkin varlık olan Tanrı fikrini zihnimde taşıyorum.

2. Mükemmellik niteliklerinin birinden mahrum olan bir varlık, en yüce yetkin varlık olamaz. Öyle ise,

3. Tanrı’nın, yani en yüce derecede olgunluÄŸa sahip varlığın, mükemmellik niteliklerinden mahrum olduÄŸunu düşünmek çeliÅŸki ortaya çıkarır.

4. Varlık, bir yetkinlik niteliğidir. Öyle ise,

5. Varlıktan mahrum olmak, yetkinlikten mahrum olmak demektir.

6. En yetkin varlık olan Tanrı’nın varlıktan mahrum olacağını söylemek, çeliÅŸki doÄŸurur.

7. O halde, Tanrı’nın varolması, Tanrı kavramının ayrılmaz bir parçasıdır.

8. Sonuç olarak, Tanrı gerçek anlamda vardır.

Descartes’in bu kanıtı, bütün maddelerin önüne yerleÅŸtirilmesi gerekli olan ÅŸu kanıta dayalıdır: EÄŸer A’nın B’yi mantıken içerdiÄŸi açık ve seçik olarak görülürse, A’nın B’yi hakikatte de içerdiÄŸi anlaşılır.

Buna göre Descartes, mükemmel varlık kavramıyla baÅŸlıyor, sonra böyle bir varlık için “varlığını zorunluluÄŸu”nu öne sürüyor; yani bir bakıma “zorunlu varlık”ı orta terim olarak takdim ediyor ve sonunda kavramdan gerçekliÄŸe geçiyor. Demek ki Descartes’e göre Tanrı adeta her yarattığı insanın ruhuna “mükemmel varlık” fikrini mühürlüyor.

Spinoza ise ontolojik kanıta Ahlak[6] isimli eserinde yer veriyor. Ona göre Tanrı hakkında bir fikre sahip olmak bir cevheri algılamaya çalışmak gibi bir olaydır. Varlık cevherin anlamına aittir. Öyle ise, Tanrı varlığı zorunlu olan bir cevherdir.

Leibniz’e göre ise, kudret, ilim ve irade sıfatları varlık kavramı ile tutarlılık oluÅŸturmaktadır. Tanrı’yı kendi kendisiyle tutarsız kılacak, yani O’nun bilgi, kudret ve iradesini zorlayacak hiçbir sınırlama bulunamaz. O halde, Tanrı fikri mantıken saÄŸlam ve tutarlıdır. Buradan “Tanrı zorunlu olarak vardır” tarzında çeliÅŸki oluÅŸturmayan bir sonuca gidilir.

İslam filozofu Farabi’ye baktığımızda varlığı “vacib” ve “mümkün” ÅŸeklinde ikiye ayırarak bu kanıtı Tanrı’nın varlığını ispat için kullandığını görürüz. Varlığı zorunlu (yani vacibu’l vucud) olan Tanrı, ilk nedendir. Varlığını baÅŸka bir varlıktan almadığı için inkar mümkün deÄŸildir. Mükemmel Tanrı saf düşünce(akıl-intellectus), saf düşünen (akil, intellegens) ve saf düşünülen (makul, intellectum)dir. Bu niteliklere sahip olmak O’nu her ÅŸeyden ayrı tutmaktadır.

Klasik Felsefeciler tarafından savunulan ontolojik kanıt yani varlık bilimsel kanıt yirminci yüzyıl düşünürler olan Charles Hartshorne, Norman Malcolm ve Alvin Plantinga tarafından da savunulmuştur.

Anselm’in bu kanıtı geliÅŸtirmesi aslında Kutsal Kitap’ta Mezmurlarda var olan Akılsız içinden, “Tanrı yok!” der (Mezmur 14:1) sözü üzerinde yazdıkları ile ortaya çıkmıştır. Bu yazıların bulunduÄŸu Anselm’in kitabının orijinal adı Proslogion’dur.[7] Bu yazılarında özetle ifade etmek istersek Anselm;

1. Tanrı en yüce mümkün olan varlıktır.

2. Tanrı en azından her kesin aklında ya da anlayışında vardır.

3. Akılda olan en yüce varlık gerçekte olan en yüce varlık kadar yüce olamaz.

4. Eğer Tanrı yalnızca akılda en yüceyse o zaman varlığı mümkün olan en yüce varlık olamaz.

5. O zaman Tanrı akılda olduğu gibi gerçekte de vardır.

Klasik ontolojik kanıta yöneltilen bir takım eleÅŸtiriler olmuÅŸtur. İlk itiraz Thomas Aquinas’tan gelmiÅŸtir. Ona göre Tanrı’nın varlığını Tanrı’nın etkinliklerinden anlamak gerekir. Alemden yola çıkmak gerekir. Bir anlamda psikolojik veya analitik deÄŸil, sentetik açıdan bakmak gerekir demektedir.

Kant’ta Aquinas’ın bıraktığı yerden devam etmiÅŸtir. Bu tarz eleÅŸtirileri önceden gören Descartes “Tanrıyı düşündüğüm için O var deÄŸildir. O var olduÄŸu için ben O’nu düşünüyorum.” Tanrı’nın varlığını düşünüyorum o halde O vardır deÄŸil. O var olduÄŸu için Tanrı’nın varlığını düşünüyorum ÅŸeklinde karşı eleÅŸtirilere adeta bir ön cevapta bulunmuÅŸtur.

Yirminci yüzyıl düşünürü Norman Malcolm’a göre şöyle bir akıl yürütme bu tarz eleÅŸtirilere adeta bir cevap oluÅŸturmaktadır.

1.EÄŸer Tanrı varsa O’nun varlığı gereklidir.

2.EÄŸer Tanrı yoksa, O’nun varlığı imkansızdır.

3.O zaman Tanrı ya vardır ya yoktur.

4.Tanrı’nın varlığı ya gereklidir ya da imkansızdır. Yani çeliÅŸki vardır.

5.Tanrı’nın varlığı mümkündür. İmkansız deÄŸildir. Yani çeliÅŸki ispatlanamamıştır.

6.O zaman Tanrı’nın varlığı gereklidir.

Karl Barth’a göre Anselm’in ontolojik kanıt görüşü bir kanıt deÄŸil iman açısından kabul edileni daha derinden anlamaya çalışmaktır.

Bütün bunlara bakarak aslında Anselm’in “Ontolojik Kanıtının” gerek Tanrı’nın varlığının kanıtı açısından gerekse imanın daha derinden anlaşılması açısından çok büyük rol oynadığı hiç kuÅŸkusuz ortadadır. Özellikle Teist görüşün karşısında yer alan Ateistler için oldukça zorlayıcı bir yaklaşımdır. Çünkü p’nin varlığının inkarının gerçekleÅŸmesi için p’nin gerçekten söz konusu bile edilememesi gerekir.

B. Kozmolojik kanıt

Kozmolojik kanıtta Tanrı’nın varlığı evrenden hareketle kanıtlanmaya çalışılır. Bazen bu tarz bir tartışmaya ilk neden kanıtı da denmektedir. Bu tartışmanın tarihi kaynağı Plato ve Aristotales’e kadar gitmektedir. OrtaçaÄŸ döneminde Thomas Aquinas ve Duns Scotus döneminde daha da geliÅŸmiÅŸtir. Tanrı’nın varlığı hakkında Thomas Aquinas’ın Summa Theologica’sında beÅŸ kanıt gösterilmektedir bunlardan ilk üçü kozmolojik kanıt olarak görülmektedir. Daha sonra Samuel Clarke ve Leibniz tarafından buna benzer görüşler savunulmuÅŸtur. Yirminci yüzyılda ise Richard Taylor bu görüşü savunmuÅŸtur.

Bu konuÅŸta tartışma konusu oldukça geniÅŸtir. Bu da bu kanıtın oldukça eski bir kanıt olmasından kaynaklanmaktadır. Kozmolojik kanıtın ilk ve basit ÅŸekillerini Platon’un kanunlarında görmek (10. Kitap) mümkündür. Aynı zamanda Aristoteles’in :-):-):-):-)fizikde de (12.Kitap) görmek mümkündür.

Örneğin, Aristoteles hareketi, en son noktada, Hareket Etmeyen Hareket ettiriciye dayandırarak açıklamaktadır. Bu felsefe tarihinde oldukça etkin bir fikirdir.

Bu kanıt daha sonra Yunan felsefesinin etkisi altında kalan bazı Yahudi ve Hristiyan din bilginlerinin dikkatini çekmiÅŸtir. Daha sonrada İslam din bilginlerinin dikkatini çekmiÅŸtir. İslam düşünce tarihinde kelamcılar daha ziyade “hudüs kanıtını” filozoflar ise “imkan kanıtını” tercih etmiÅŸlerdir. Daha sonra ikisi arasında baÄŸlantı kurmaya çalışanlarda olmuÅŸtur. El-Kindi sonlu-sonsuz iliÅŸkisi ile bir kanıt bulmaya çalışmıştır. Aynı zamanda Kindi ve Gazali gibi İslam düşünürlerinin hareketi de bir kanıt olarak kullanmaya çalıştıkları görülmüştür.

Kozmolojik kanıt felsefe tarihinde hep önemli olmuÅŸtur. Leibniz “Varlıkların en son kaynağı” isimli kitabında[8], Leibniz’in çaÄŸdaşı Samuel Clarke’da “Tanrı’nın varlığı ve Sıfatlarının Kanıtı” isimli konferans metninde kozmolojik kanıtı savunmuÅŸtur.[9]

Kozmolojik kanıtın değişik türlerinden Hudus kanıtı en önemli olanıdır. Hudus, sonradan oluşma, yoktan var olma anlamındadır. Sonradan var olan varlıklara Hadis denilir. Nedensellik ilkesi kullanılarak şöyle bir kıyasla Tanrının varlığının kanıtlanması söz konusudur.

1. Evren bütün parçalarıyla sonradan olmadır(Hadis)

2. Her sonradan olanın, bir var eden(Muhdis) ihtiyacı vardır.

3. O halde, bu evreninde bir var edeni vardır.

4. O da varlığı zorunlu olan Tanrıdır.

Bu oldukça geçerli bir çıkarımdır, zira her nedenin bir nedeni olmasının sonsuza kadar götürülmesi imkansızdır. Nedensin bir neden olmalıdır. Bu neden, Aristotales, Thomas Aquinas gibi Batı felsefecileri ve Farabi gibi İslam felsefecileri tarafından kullanılmıştır. Tabi bu görüşlere Kant gibi karşı gelenlerde olmuÅŸtur. Ona göre bu sadece spekülatif ve :-):-):-):-)fizik bir kanıttır, Tanrı’nın varlığını kesin olarak ispatlamaz.

Kozmolojik kanıtın sonucu zaman zaman kiÅŸileri pantheist yaklaşımlara kadar götürebilir. Bu nedenle sonuca doÄŸru giderken Tanrı’nın gerçek varlığı ile bizim kafamızda oluÅŸturduÄŸumuz varlığın farklı olmamasına dikkat etmemiz gerekmektedir. Kozmolojik kanıt bize Tanrı’nın varlığına kanıt olması açısından önemlidir. Tanrı’nın varlığı “Loch Ness canavarı var mı?” sorusu ile paralel bir soruya baÄŸlı deÄŸildir. Tanrının varlığına iliÅŸkin soru bütün evrenin tamamının karakterini içeren bir sorudur. Bu varlık kanıtını yanlış deÄŸerlendirmek bizi daha önce de dediÄŸimiz gibi Pantheism ya da Naturalism’in kucağına atacaktır. Ki bunu zaman zaman İslam düşünürlerinde görmek mümkündür. Evrenden Tanrıya ulaşırken yavaÅŸ yavaÅŸ varlıklar aracı olmaya hatta Tanrı’yı yansıtmaya baÅŸlamaktadır. En iyisi kozmolojik kanıtla Tanrı varlığına inanan bir kiÅŸinin yapacağı en güzel ÅŸey gerçek Tanrı’yı kendisini ifade ettiÄŸi ÅŸekilde kendini ifade ettiÄŸi Kutsal Kitabından tanımaya, anlamaya çalışmasıdır.

İmkan kanıtı ise Kozmolojik kanıtın bir diÄŸer türüdür. Hudüs kanıtına benzer. Evrendeki varlıkların mümkün oluÅŸundan hareketle Tanrı’nın varlığını kanıtlar.

1. Evren mümkünler(varlığı zorunlu olmayan) topluluğudur.

2. Mümkün, kendi kendinin sebebi olmayandır. Onu var kılan başka sebepler vardır.

3. Varlığı(zorunlu olmayan) mümkün olan şeyin, var olmak için başka bir nedene ihtiyacı vardır.

4. Bu neden, varlığı zorunlu, öncesiz ve ilk neden olan Tanrı’dır.

Görüldüğü gibi mümkün varlığı var eden zorunlu varlıktır. Bunun varlığını kabul etmek, kısır döngüyü engeller. Fakat bu delile karşı yöneltilen, Kant’ın eleÅŸtirilerine dikkat etmek gerekir. Bu eleÅŸtiri ÅŸu ÅŸekildedir; “Bende yüz milyon var” demek, cebimde bunun olmasının zorunlu kılmazsa, imkan kanıtı da, Tanrı’nın varlığını kanıtlama da yeterli olmaz.

C. Teleolojik kanıtı

Biz bu kanıta düzen ve amaç kanıtı da diyebiliriz. Doğa olaylarının varlığının, düzenliliğinin ve amaçlılığının bir yaratıcıyı gerektirdiğini savunan bir kanıttır. Bütün evrene baktığımızda gerçekten hiçbir biçimde bir tesadüfe yer olmadığını gözlemlemek mümkündür. Bütün evren belli sistemlerin üzerinde durmaktadır. Doğal olarak her bir varlığın bir amacı vardır. İşte bu nedenle bu kanıt Teleolojik kanıt adını yani erekbilimsel (amaç bilimsel) kanıt adını almaktadır. Bütün bu varlıkları amaçlarına göre yaratan bir zeka olmalıdır. Bu kanıta göre bu zekanın varlığını kabul etmek kaçınılmazdır.

Kozmolojik kanıtta olduÄŸu gibi, Teleolojik kanıtta da köken eski Yunan’a kadar dayanmaktadır. Zaten Kutsal Kitabın bir çok yerinde de Tanrı’nın böyle bir düzeni elinde tuttuÄŸu ifade edilmektedir. Gerek Platon, gerekse Aristo hep gökyüzünün düzenine bakarak bu düzenin arkasında bir baÅŸlatıcı neden aramışlardır. OrtaçaÄŸa gelene dek te hep düşünürler bu düzeni belli baÅŸlı bir biçimde bir yaratıcı için bir kanıt görmüşlerdir. ÖrneÄŸin Mezmurlarda hep “göklerin ve yerin Rabbi” ifadeleri geçerken aynı zamanda “Yıldızların sayılarını” bilen, hesaplayan, bir düzen Tanrısı gerçeÄŸi görülmektedir. Bu yalnız Mezmurlarda deÄŸil Kutsal Kitabın farklı yerlerinde de benzer ifadeler bulunmaktadır. Thomas Aquinas’ın Tanrı’nın varlığı için sıraladığı “BeÅŸ Yol’un” açıklandığı Orta ÇaÄŸda bu kanıt ortaya atılmıştır. Daha sonra onsekiz ve ondokuzuncu yüzyılın baÅŸlarında oldukça popüler olmuÅŸtur. Özellikle İngiliz teolog William Paley(1743-1805) tarafından geliÅŸtirilmiÅŸtir. Yirminci yüzyılda ise Richard Taylor, F.R. Tennant ve Richard Swinburne tarafından savunulmuÅŸtur.

İslam inancında düzen ve amacı içeren tartışmalar genelde iki yol takip etmiÅŸlerdir. Bunlardan biri evrendeki muhteÅŸem düzenden ötürü Tanrı’nın varlığının ispatı diÄŸeri ise Tanrı’nın sıfatlarından hareketle evrendeki düzenin ve amacın açıklanmasıdır. Farabi, İbn-i Sina, Gazali, İbn Rüşd gibi ünlü İslam düşünürleri Tanrı’nın adaletinden, cömertliÄŸinden, güzelliÄŸinden bahsederken sözü evrenin yapısına getirmiÅŸlerdir. Gazali gibi bazıları da bu iki yolu iç içe kullanmışlardır.

Teleolojik kanıtı basit bir biçimde özetleyecek olursak:

a. Doğa içinde gerçekten muhteşem bir düzeni gösteren bir çok örnekler vardır.

b. Böylesine muhteşem bir düzen gerçekten muhteşem bir zekayı gerektirmektedir.

c. Bu nedenle doğanın varlığı büyük bir olasılıkla muhteşem bir zekanın varlığından kaynaklanmaktadır.

Bu kanıtın insan ruhunda etkisi oldukça büyüktür. Bu nedenle birçok vaiz bu kanıtı kullanmayı tercih eder. Kant, Hume ve Darwin gibi kiÅŸiler bu kanıta karşı çıkmışlardır. Özellikle Kant duyulur alemin verilerinden duyuların kapsamına girmeyen bir ÅŸeyin varlığına gidilmek istenmesinin, evreni zorunlu bir işçi gerektiren olarak bir saat gibi düşünmeyi gerektirmektedir. Bu da Tanrı’nın yaratıcılığına zorunluluk yükleyecektir. Hume’un bu konu üzerinde ortaya attığı görüşlerse oldukça çetin tartışmalara yol açmıştır. Zaten Darwin kendince bu kanıtın bütün dayanaklarını söküp atmıştır. Tennant ise teleolojik kanıtı yeniden dile getirerek ilahiyat konusuna bir canlılık getirmiÅŸtir.

D. Ahlaki kanıtlar

Ahlaki kanıt üzerinde tartışmanın kökeni yine Platon’a kadar gitmektedir. O noktadaki görüş gerçek ve doÄŸru olanın muhakkak “İyi Formunda” olmasıdır. Bazı kiÅŸiler bu tarz bir kanıt üzerinde filozofların deÄŸil sade halkın durduÄŸunu ileri sürmektedirler. Bu bir anlamda doÄŸrudur. Filozofların tartıştıkları konular zaman zaman ÅŸekil deÄŸiÅŸtirmektedir. Ama her ne olursa olsun filozoflar arasında moda olan konuların deÄŸiÅŸmesi daha önce tartıştıkları ya da daha sonra tartışacak oldukları konuların bir çoÄŸunun önem taşımadığı anlamına gelmemektedir.

Ahlaki kanıt, kiÅŸinin ahlaki deneyiminden ve bu deneyim ile ilgili her çeÅŸit veriden yola çıkarak Tanrı’nın varlığını ispat etmektir. Bu tarz bir kanıtı 18.yy. sonlarında geliÅŸtiren Kanttır. Aslında Ahlak yoluyyla Tanrının varlığı inancını temellendirmeye çalışırken Kant, büyük bir zorlukla karşı karşıya kaldığının farkındadır. Bir yandan ahlakın otonomluluÄŸunu korumak, öte yandan da inanç ile ahlak arasında makul bir bağın varolduÄŸunu göstermek zorundadır. Böyle bir çabada ahlaktan inanca gidilmek suretiyle inanmanın rasyonelliÄŸi ortaya konacak, ama inançtan yola çıkılmak suretiyle ahlakın temellendirilmesine gidilmeyecektir. BaÅŸka bir deyiÅŸle ahlaki teolojiye”evet”, ama teolojik ahlaka “hayır” denecektir. Kant’a göre insan ahlaki bir varlıktır. İnsan ahlaklı olmaya “mecbur” bir varlıktır. Onu mutluluÄŸa layık kılan da yine ahlaklılıktır. Akıl dünyasında ahlaklılıkla mutlulÄŸun birleÅŸtiÄŸi bir sistemin varlığını düşünmek, insan olarak bizim hakkımızdır. Bu konunun yalnızca bir ide olarak fikirde kalmaması gerekir. MutluluÄŸun gerçekleÅŸebilmesi için herkesin üzerine düşeni yapması gerekir.

Kant’a göre insan Tanrı’nın ve sonsuzluÄŸun olmadığını kanıtlayamadığına göre ve dünyada iyi olan her kiÅŸinin de kör doÄŸanın zulmune tabi olacağı gerçeÄŸinde umudunu bir yerde noktalamalıdır. Bunu yapamazsa umutsuz kalacak ve bu da kiÅŸinin ahlak duygusuna zarar verecektir. Bu noktadan hareketle Kant’a göre ahlaki bir varlık olan Yaratıcı’nın varlığnıın kabul edilmesi gerekmektedir.

Platon üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan A.E.Taylor’un “Tanrı var mıdır?” isimli eserinde: “Deneyimlerimize göre ahlaki talepler zorlayıcı ve baÄŸlayıcıdır. Onların bu özelliÄŸi, kendi düşünce ve kararlarımızdan deÄŸil, daha yüce ve evrensel bir varlıktan gelmektedir. Vicdanımızın sesi, yaÅŸayan bir Tanrı’nın faaliyetinin açık iÅŸaretidir” demektedir. Yani bir anlamda Ahlaki ideal objektif olup herkes için geçerlidir. Kesin bir olgu-deÄŸer ayrımından söz edilemez. Sürekli bir ahlaki ilerleyiÅŸ içinde bulunan insan, bir takım taleplerle karşılaÅŸmakta ve ilahi insiyatif onu daima ileriye doÄŸru çekmektedir. Bu taleplerin son kaynağı insan olamaz. Yine uÄŸruna her ÅŸeyimizi feda etmeye hazır olduÄŸumuz bir gaye dünyevi bir gaye olamaz. İşte böyle bir gaye, varlığında bütün iyilikleri toplayan, varlığın da deÄŸerin de asıl kaynağı olan Tanrı’dır. O halde, ahlaki ÅŸuur ve ahlaki ilerleme, bizi bir Tanrının varolduÄŸu inancına götürür.

Görüldüğü gibi bu delil, mantiki bir kesinlik iddiasıyla ortaya çıkmamaktadır. İnsanın ahlaki deneyimi hareket noktası olarak seçtiğimiz takdirde nasıl bir düşünce içine girebileceğimizi göstermektedir.

E. Dinsel deneyimler

Ontolojik, kozmolojik ve teleolojik kanıtlar, dışımızdaki dünyadan hareket ederek Tanrı’nın varlığını temellendirmeye çalışmıştır. Oysa bu kanıt, inanan bir varlık olan insanın deneyimlerinden hareketle, sorunu inceler. Bu nedenler deyim tam yerini bulmasada bu kanıta “dini tecrübe” kanıtı da denilebilir. Böyle bir tecrübe yaÅŸamak için kiÅŸinin her ÅŸeyin başında inanması gerekmektedir. Bu kanıt bir anlamda “Tanrıdan yine Tanrıya giden bir kanıt” olarak tarif edilebilir.

Ünlü İslam düşünürü Gazali kendi inanç hayatında bu konuyu üç başlıkla ifade etmektedir. Taklid, ilim ve zevk olarak ifade ettiği bu dini tecrübesinde önce iman olduğu gibi kabul edilir bu aşama taklid aşamasıdır. Daha sonra bu imanın gerekleri üzerinde bir takım kanıtlara sahip olunur. Zevk noktasında ise artık inanç açıklamasının derinine inilmektedir burada üst bir ruh haletine ulaşılır. [10]

Dini tecrübe kanıtının da eleştiriye uğradığı bazı noktalar vardır. Bu noktaları şöyle özetlemek mümkündür.

1. Dinden dine, kıtadan kıtaya değişiklik gösterir.

2. Ruhi dengesizlik ve hastalıklardan ayırmakta sorun çıkar.

3. Kişiye özel niteliğinden dolayı nesnel değerlendirmeler yapılamaz.

4. İnsan karakteri üzerinde olumlu etkisi olduğu söylense bile, bunu doğruluk değeriyle karıştırmamak gerekir.

5. Dini tecrübeden haz duyan kimselerin onu sürekli istemeleri, doğruluk değerinin belirlenmesinde sorun çıkarır.

Değerlendirme Soruları

1. Tanrı’nın varlığını kanıtlama konusunda klasik kanıtlar deyince ne anlaşılmaktadır?

2. Ontolojik kanıt nedir? Bu kanıt özellikle kim tarafından savunulmuştur?

3. Kozmolojik kanıt nedir? Kozmolojik kanıtın öncüsü kimdir?

4. Teleolojik kanıtı anlatın.

5. Ahlaki kanıt neyi kapsamaktadır?

6. Dinsel deneyimler nedir? Örneklerle açıklayın.

Ünite 4. Tanrının Özel Etkinlikleri

A. Vahiy teorileri

Teologların geleneksel olarak iddia ettikleri Tanrı’nın kendisini bir takım özel iletiÅŸim yolu olan vahiyle insanlara takdimidir. Bu baÄŸlamda özellikle Hıristiyan ilahiyatında vahiy ikiye ayrılmaktadır. Bu iki vahiy çeÅŸidi özel ve genel baÅŸlıkları altında toplanmaktadır. Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve İslamda vahiy önemli bir rol oynamaktadır. Aslında vahiy “Dini Tecrübenin” bir uzantısıdır. Tanrı’nın bir takım “Özel Etkinlikleri” inananları doÄŸrudan kendisine baÄŸlı kılmaktadır. Bu özel etkinlikleri ayırıcı özelllikleri ile tanımanın ve bu özel etkinliklere inanmanın zorlukları üzerinde durmamız gerekmektedir. Bu nedenle bu konuya çeÅŸitli yollardan yaklaÅŸmak mümkündür.

Birincisi; gerek peygamberler aracılığı ile ya da başka bir yolla ulaştığı söylenilen vahiy aslında başlı başına bir mucize çeşitidir. Vahyin kabulü mucizenin kabulüne bağlıdır. Peygamberler, kutsal yazılar, bu yazılarda olup bitenler doğallık içersinde açıklanamaz.

İkincisi; mucize de aynı zamanda bir özel vahiy şeklidir. Mucizeler vahiy olarak değerlendirilirler.

Üçüncüsü; Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve İslam’da vahiy olarak kabul edilen bütün metinlerin içinde mucizeler vardır.

Dördüncüsü; böyle bir tecrübeyi çok az kişi yaşadığı için, kanıt ilişkisi diğer şekilde olmalıdır. Mucizeler için kanıt özel vahyin tanıklığı olmalıdır.

Şimdi bu genel girişten sonra vahiy teorilerine bakalım

Geleneksel bakış açısı: Hıristiyanlığa göre vahiy Tanrı’nın insanlığa yetkin hitabıdır. Muhafazakar Katolik ve Hristiyan görüşü böyledir. Aslında Katoliklerle Protestanların vahiy üzerine vurguları da birbirlerinden oldukça farklıdır. Katolik inancında Kutsal Yazılarla birlikte geleneklerde neredeyse vahiy kapsamındadır. Protestanlıkta ise yalnızca Kutsal Yazılar vahiy kapsamındadır.

Geleneksel bakış açısı aslında vahyi doÄŸrudan açıklanmış olarak görmektedir(Propositional). Tanrı’nın etkinlikleri yoluyla, tarih içine girmesi ve tarih içinde hareketi yoluyla ya da insana hitabı ÅŸeklinde vahiy yeryüzüne ulaÅŸmaktadır ve bu vahyin hatasız olduÄŸu kabul edilmektedir. Vahyi kalemle kağıda aktaranlar insan oldukları için doÄŸal olarak insani hatalar yapabilirler. Buna karşın vahiy insan üstüdür ama insan karakterinde, kültüründe, kısır açıklamalarında ifade edilmiÅŸtir.

Liberal bakış açısı: Bu görüş özellikle ondokuzuncu yüzyılda geliÅŸen klasik liberal teolojinin görüşüdür. Klasik liberal görüş onsekizinci yüzyıldaki iki geliÅŸimin ürünüdür. Bunlardan ilki, akılcı aydınlanma fikridir. Bu görüş gerçeÄŸi bulmak için hep bir neden aramaktadır. Bu tarz düşüncede Tanrı’nın özel etkinliklerine, mucizelere yer verilmektedir. İkincisi ise; “yüksek eleÅŸtiridir”. Bu eleÅŸtiri bütün herÅŸeye karşı kullanıldığı gibi Kutsal Yazılara da kullanılmıştır.

(Nonpropositional) DoÄŸrudan olmayan bakış açısı: Bu görüş geleneksel bakış açısı ile liberal bakış açısı arasındaki görüştür. Liberal görüşe karşı çıkmıştır. Neo-ortodoks denen görüşle alakalıdır. Bu görüşe göre Tanrı gerçekten Tarih içinde özel bir biçimde hitap etmekte ve iÅŸlemektedir. Ama Liberal görüşe görede Kutsal Yazıların açıklanmasında insan kullanıldığı için Kutsal Yazılar yanılabilir de.. Tanrı hala aynı Tanrı olduÄŸuna göre O’nun vahyi hali hazırda devam edebilir.

B. Mucize Kavramı

Mucize kavramın Tanrı’nın belli bir zamanda ve belli bir durumda özel bir hareketi olarak deÄŸirlendirilebilir. Yalnız bu davranış doÄŸal olan sürecin dışında olan bir süreç olmalıdır. Sanki bu davranış sistemin dışında oluÅŸan bir davranış gibi algılansa da aslında eÄŸer Tanrı her ÅŸeyin başı ve sonu ise ve herÅŸey O’ndan kaynaklıysa o zaman sistemin içi ve dışı demek çok da akla uygun bir tanımlama olmayacaktır. En azından Tanrı’nın alışılagelenin dışındaki hareketi ÅŸeklinde bir tanımlamada bulunabiliriz.

Davit Hume’un mucizeler üzerine yazdığı yazısındaki tanımına göre mucize herhangi bir doÄŸa üstülük ÅŸeklinde genel bir biçimde ele alınmaktadır. Bu genel tabirde ise Tanrının hareketi yine de tek tip bir hareket olarak nitelendirilmektedir. Bu tarz özel tavır aslında daha geniÅŸ bir tabana da yayılabilir.

Mucize ile vahiy arasında büyük bir bağlantı vardır. Mucize vahyin bir açıklaması olarak bizim anlayışımıza sunulmaktadır ve olduğu zaman normalin dışında belli bir şaşkınlık yaratan ve pek de yürekten beklenilmeyen bir olaydır.

Mucizelere inanmak akla uygun mudur?

Özellikle bu konu üzerinde Hume’un yazdıklarını düşünürsek Hume iki tartışma konusunu ortaya atmaktadır. Bunlardan birincisi normal olarak hiç bir sade kanıtın mucizeyi inanabilir bir hale getiremeyeceÄŸini öne sürmektedir. İkincisi ise mucize olarak ortaya konan kanıt aslında çok zayıf bir kanıttır. Her bir ileri sürülen sorunun aslında epistemolojik bir kanıtı söz konusudur.

Aslında Hume mucizenin imkansız olduÄŸunu kanıtlamak için bir mücadele içinde deÄŸildir. Bugün bilim bile bazı noktalarda “bu bir mucize” diyebilmektedir. En mantıklı filozoflardan da böyle bir söz duymak mümkündür. Fakat Hume bunu bu biçimde göremez. Bazen mucizenin olamayacağını doÄŸa yasalarına aykırılıktan öne sürmektedir.

Birçok felsefeciye ve bazı yazarların iddialarına göre mucize olamaz ÅŸeklinde bir kanı söz konusudur. Fakat bunun yanısıra gerek kiÅŸisel tanıklıklar gerekse tarih içinde bir takım olaylar zincirinde her ne kadar doÄŸaya aykırılık, doÄŸa yasalarının kabul edemediÄŸi bir olgu gibi de görülse böyle bir olgu vardır. Bu konu üzerinde tartışmakta Tanrı’nın varlığı ve Tanrı’nın doÄŸası üzerinde tartışma gibidir. Tanrı gerçekten algılarımızın üzerinde bir varlık olduÄŸuna ve dünya üzerinde bir çok kavramın algılarımızın üzerinde etkinliÄŸini gördüğümüze ya da hissettiÄŸimize göre o zaman kesin imkansız gibi bir cümle ile yaklaÅŸmakta mantık dışı bir yaklaÅŸma olacaktır.

Değerlendirme Soruları

1. Tanrı’nın özel etkinlikleriyle kast edilen nedir?

2. Vahiy teorileri nelerdir ?

3. Mucizelere bakış nedir açıklayın.

4. Mucize akıl ilişkisini açıklayın.

Ünite 5. Teism Karşıtları

A. Modernlik kavramı

Genelde Modern çaÄŸlarda sosyo ekonomik dünya deÄŸiÅŸimi inançlar üzerinde de oldukça etkin olmuÅŸtur. Özellikle 18.yy.dan sonra dünya üzerinde akıl almaz derecede hızlı siyasal, ekonomik, toplumsal ve en önemlisi bilimsel deÄŸiÅŸimler olmuÅŸtur. Adeta dünya binlerce yılın toplumsal, kültürel birikimi ile sıçrama yapmış olumlu ya da olumsuz anlamda bir olgunluk çağına girmiÅŸtir. Artık karşımızda her ÅŸeyi sorgulayan bir insan vardır. Evet, hala yoksul ülkeler, zengin ülkelerin zenginlikleri altında ezilmekte, hala güçlü iktidarların ezdiÄŸi insanların çığlıkları duyulmaktadır. Ama İncil’de belirtildiÄŸi gibi insan orijinal günahın kaynar kazanını her çaÄŸda olgunluk yaÅŸlarına girmiÅŸ dünyanın bu yeni çaÄŸlarında da dışa yansıtmaktadır. Bütün bu olumsuzluklara acılara, sefalete ve savaÅŸlara karşın insanın adeta barış araması, birbirini tanımak istemesi ve her ÅŸeyden önemlisi soru sorması artık artmıştır. Karşımızda sürekli soru soran insan vardır. Dinlerin kökenlerini, sundukları yaÅŸam biçimlerini, herÅŸeyden önemlisi gerçekten insana ulaÅŸan bir gerçek olup olmadığını sorgulamaktadırlar.

Bu baÄŸlamda üstüne üstlük dinlerin tarih içindeki gerek siyasal gerekse sosyal etkileri söz konusudur. Özellikle Kutsal Kitap’ın söylediklerinin dışında geliÅŸen bir Yahudi tarihi ya da bir kilise tarihi söz konusudur. Bütün bunlarla modern insan soruları ile, düşüncesi ile bir yandan bir ÅŸeyleri aÅŸmaya çalışırken diÄŸer yandan da kendi içini keÅŸfetmeye yaratılış nedenini daha da yakından algılamaya gayret etmektedir.

Tanrı kavramı modern insan için ulaşılması gerekli olan, daha doğrusu açıklanması gerekli olan bir noktadır. Dinlerse artık süreçlerini tamamlamışlardır. Genel bakış açısı genel modernlik anlayışı adeta inanç açısından bu ilkeler üzerine oturmaya başlamıştır. Olmazsa olmaz diyebileceğimiz bu ilkeler üzerinde yükselen modern adamın arayışı artık alışılmış her dinin üzerinde adeta din gibi görünmeyen ama aslında hep geçmiş örneklerden motiflerini almış dinsiz dinine tabi olmak gibidir. Dinsizlik dinide aslında kendine göre bir dindir. Bu konuda özellikle New Age akımları dediğimiz akımların kendini öne koyan, bir anlamda insanı Tanrı yapan dinsiz din önerileri aslında insana modern dünyada yeni dinler kazandırmaktadır. Beş adımda güçlüklerin üstesinden gelmek, on adımda meditasyon, sağlık için kendini tanı, Yoga ile rahatlama ve daha niceleri. Aslında Modern insan Çin şifacılığına ya da Hint felsefesine ya da İslam Sufizmine dönmeyi ya da liberal Hıristiyan yaklaşımlarına dönmeyi birer modern çağ inanışı olarak algılamaktadır.

Unutulmaması gereken nokta insan ne kadar bilimde ilerlerse ilerlesin ne denli modern bir yaşam tarzına geçerse geçsin hala tam olarak bilinemez ve anlaşılamaz bir fanusun içinde yaşadığı gerçeğidir. Bu fanusun var oluş temeli, başlatıcısı ve nedenleri konusunda hala bir çok sorusunun aklını meşgul ettiği gerçeğidir. Bu sorular ancak ve ancak Tanrısal nedenin tam olarak tek ve yetkin başlatıcı olduğunun algılanmasında cevaplarını almaya başlamaktadırlar. Önemli olan insanın kendi iç aleminde oluşturduğu yüzbinlerce farklı inancın yeniden ve yeniden sanki modernliğin getirdiği bir inançmış gibi keşfedilmesi değil, işin başından beri herşeye neden olan o esas nedenin, o esas başlatıcının aydınlığında dünyayı evreni modern çağların kolaylıkları içinde daha da yakından algılamaya çalışarak gerçekten Modern olmaktır. Çünkü ancak akıl esas kaynağı ile ilişkide bulunursa gerçek fonksiyonlarını yerine getirebilecektir.

B. Bilim Kavramı

Avgustin Comte gibi (19.yy.felsefecilerinden) bazıları teoloji ile mitolojiyi birbirine karıştırmışlardır. Comte’ye göre insanlar ilk çaÄŸlarda gök gürültüsünü duyup korkmuÅŸlar ve kafalarında demir döven bir tanrı imgesi oluÅŸturmuÅŸlardır. Bu anlamda kısacası teoloji bilimi kabul edemez, teoloji bilimin yanlış yorumlanmasıdır gibi bir düşünceye kapılmışlardır. Oysa teoloji ilk neden üzerinde o nedenin varlığı ve o varlığın özel olarak algılanan ve algılanmayan dünya ile olan iliÅŸkisinden bahsetmektedir. Bilim ise bu iliÅŸkinin ötesinde bu evren içinde var olupta bilinmeyeni keÅŸfetmek için gayret sarfetmektedir. ÖrneÄŸin, insanların yaÅŸaması için gerekli oksijen miktarının ne olduÄŸu ÅŸimdi keÅŸfedilmiÅŸtir. Ama keÅŸfedilmeden önce de böyle bir kavramın olmaması o gerçeÄŸin orada olmaması anlamında deÄŸildir. O zaman insanın yaptığı yepyeni olmayan bir ÅŸeyi bulmak deÄŸil, olan var edilip bir sisteme yerleÅŸtirilmiÅŸ bir ÅŸeyin o yerde olduÄŸunu keÅŸfetmesidir. Bu baÄŸlamda zaman konusunda olan ÅŸey aynıdır. Evrenin yaratılışı Kutsal Kitaptan yapılan düz çıkarımlarla bin yıllar içindedir. Oysa bilimin keÅŸfine göre evren konusunda konuÅŸulan rakkamlar milyarlarla ifade edilmektedir. O zaman teoloji ile bilim uzlaÅŸmaz iÅŸte diye bir sonuçta bulunmaÄŸa baÅŸlanır. Oysa özel vahiy anlamında bakıldığında Kutsal Yazılarda Adem denilen o ilk insan bir bebek olarak yaratılmamıştır. EriÅŸkin bir insan vardır karşımızda. Ya evrenin ilk yaratılışında da böylesine eriÅŸkin bir düzeyle baÅŸlatılma söz konusu olduysa iÅŸte özel vahyin yani teist yaklaşımın bilimle kendisini yabancı görmeme durumlarında da buna benzer temel açıklamalar söz konusudur.

Her şeyden önce üzerinde önemli durulması gereken konu Kutsal Kitabın bir bilim kitabı olmadığı ve inancın dayattırılması esnasında ilk nedenle bu ilk nedenin oluşturduğu evrenin içindekilerin keşfinin birbirine karıştırılarak sunulmamasıdır. Çünkü evren Tanrı varlığına inanan için genel vahiydir ve bilimin çalışma alanı bu genel vahiydir. Muhteşem keşifler birbirini izlemiş ve hep izleyecektir. Tanrı varlığına inanan için Kutsal Kitap, vahiy, mucize ve peygamberlik gibi kavramlar özel vahiydir. Tanrı gerçeğinin tarih içinde insan düzeyinde insansal dokunuşlarla kendi varlığını açıklamasıdır. Bilimle teolojinin bu çerçevelerden bakıldığında çok da zıtlaşması gerektiği düşünülemez. Moderrn ve bilme önem veren kişilerin daha çok ilk neden kavramını algılayabilmeleri gerekmektedir. İlkel toplumlara göre inanlımaz ölçüde nedenler onları ilk nedene götürmeye hazırdır.

C. Kötü Problemi

David Hume, DoÄŸal Din Üstüne Diyaloglar adlı eserinde Philo’nun aÄŸzıyla şöyle bir soru sormaktadır:

Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? Öyleyse O, güçsüzdür. Yoksa gücü yetiyor da kötülüğü önlemek mi istemiyor? Öyleyse O, iyi niyetli değildir.

Hem güçlü, hem de iyi ise, bu kadar kötülük nasıl oldu da varoldu? Platon; aynı problem üzerinde durmuş fakat bir çözüm getirmemiştir. Öyle görünüyor ki o, kötülüğü evrendeki düzensiz hareketlere bağlamakta ve ondan Tanrıyı değil de kötü ruhları sorumlu tutmaktaydı. Platon, daha sonraki birçok Platoncu düşünürün aksine, kötülüğün kaynağını maddede görmüyordu.

Avgustin de dünyada kötünün varlığını kabul etmektedir ve buna şöyle bir yorum getirmektedir. EÄŸer mükemmel bir ilahi Yaratıcı varsa neden bu Yaratıcı herÅŸeyle birlikte kötüyü de yaratmıştır? Avgustin kötüyü Tanrı’nın yaratmadığını söylemektedir. O’na göre kötü Tanrı’dan uzak kalışın sonucudur. Tanrı her ÅŸey de az ya da çok temsil edilmektedir. Avgustine göre Tanrı’nın az olarak temsil edildiÄŸi yerde boÅŸluÄŸu hemen kötü doldurmak istemektedir. Kötü iyi gibi deÄŸildir. Belli bir amaç için olmaz birden olur. Düzenli olarak süpürülmeyen bir yerde tozun oluÅŸması gibidir.

Avgustin birçok kişinin esas önemli olan konusunda hata yaparak yaşamın kötülük tozuna tutulduklarını ve bu kişilerin ancak ölümden sonra gerçeği anlayacaklarını söylemektedir.

(Kötü problemi ödev olarak verildiği için tamamlanmamıştır. Öğrencilerin açıklamaları ile tamamlanacaktır)

Değerlendirme Soruları

1. Teism karşıtları derken söylenilmek istenilen nedir?

2. Modernlik kavramı ile Teizmin çatıştığı ya da birleştiği noktalar nelerdir?

3. Bilim kavramı ile Teizmin yaklaştığı ve uzaklaştığı noktaları belirtin.

4. Kutsal Kitap açısından bilimi, bilim açısından kutsal kitabı değerlendirin.

5. Kötü problemini açık bir biçimde ele alın ve aklınızda bu konuya ilişkin sorular varsa bu soruların cevaplarını araştırıp yazın.

Bilgi Felsefesi

Salı, 06 Kasım 2007

Akıl ve sezgi gibi yetiler gerçekten insan zihninde var mıdır? Varsa, görünüşlerin ötesinde kalan varlığı bilmemizi sağlayabilirler mi? türünden sorular bilgi felsefesinin konusunu oluşturur.

Bilgi kuramı (Epistemoloji) : Bilgi kuramı bilginin ne olduğunu, hangi yolla elde edildiğini, amacını araştırı. Bir yandan bilginin özünü, ilkelerini, kökenini, yapısını, kaynağını araştırır, diğer yandan bilginin yöntemini, geçerliliğini, koşullarını, olanak ve sınırlarını sorgular.

Bilgi kuramının temel kavramları:

Doğruluk : Doğruluk, bilginin, bilgisi edinilen şeyle tam uygunluğunu dile getirir. Buna göre doğruluk; algılar, kavramlar ve bilimsel kuramlarla nesnel gerçek arasındaki uygunluktur.

Gerçeklik (Realite) : Varlığın, varoluş tarzıdır. Bilinçten bağımsız olarak var olandır.

Temellendirme : Ortaya atılan bir soru ya da ileri sürülen bir sav için dayanak, gerekçe, temel bulma işidir.

Bilgi kuramının temel soruları : Bilgi nedir? Kaç türlü bilgi vardır? Bilgi edinmenin amacı nedir? Bilgi edinme sürecinin ilkeleri nelerdir? Hakkında bilgi edinilen nesne ile bilgi edinen özne arasında ne gibi bir ilişki vardır? Kaç çeşit bilgi edinme yolu vardır?

Mantık : Düşüncenin temel yasalarını (özdeşlik, çelişmezlik, yeter neden ilkesi gibi) saptar; doğrunun ölçütlerini arar.

Bilgi Kuramının Temel problemi

Doğru bilginin imkansızlığı : İnsan aklının (ya da yetilerinin) gerçeği bilemeyeceğini, herkes için genel geçer bilginin imkansız olduğunu ileri süren görüşlerdir.

Sofistler : İnsanın doğru bilgiye herkes için geçerli olabilecek bilgiye ulaşılamayacağını, bilginin kişiden kişiye değiştiğini ileri süren filozoflardır.

Protagoras : "İnsan her ÅŸeyin ölçüsüdür." der. Protagoras’a göre tüm bilgilerimiz duyumdan gelir. Duyum insandan insana deÄŸiÅŸir. Bir ÅŸey bana nasıl görünüyorsa benim için öyledir. Rüzgar üşüyen için soÄŸuk, üşümeyen için soÄŸuk deÄŸildir.

Gorgias : Hiçbir şey var değildir. Var olsaydı bile bilinemezdi. Bilinse bile başkalarına aktarılamaz. Sözleriyle bilginin bilinemeyeceğini ileri sürer.

Septikler : Herhangi bir konu hakkında doÄŸru ya da yanlış ÅŸeklinde yargıda bulunulamayacağını ileri süren görüştür. En önemli temsilcileri, Pyrrhon, Timon, Karneades, Arkesilaos’tur.

Septiklerin bu görüşleri günlük olaylar ve pratik işlerle ilgili değil, felsefi gerçekler ve ilkeler hakkındadır. Septisizm gerçeği bütünüyle inkar etmek değildir. Çünkü inkar da bir yargıdır. Oysa Septikler hiçbir konuda kesin yargıda bulunmazlar.

Doğru bilginin imkanı

Rasyonalizm : Rasyonalizm, bilginin akıl ve onun bir işlevi olan düşünme gücü ile oluştuğunu benimseyen, doğru bilginin ölçütünü de duyular da değil akıl da bulan bir öğretidir. Rasyonalizme göre insan aklı birtakım ilkeler ya da yetilerle donatılmıştır. Evreni oluşturan tüm nesneler hakkında kesin bilgi edinmemiz için sadece bu ilkelere uygun bir biçimde mantığımızı kullanmamız yeterlidir.

* Sokrates (M.Ö. 469 - 399 ) : Ahlaki doÄŸruların ve erdemlerin bilgisinin insanın ahlaklı olabilmesinin zorunlu koÅŸulu olarak gördüğü bilgidir. Sokrates’e göre bu bilgi doÄŸuÅŸtandır yani insan dünyaya bu bilgiyle gelir. Fakat insan bu dünyaya geldiÄŸinde bunları unutmuÅŸtur. Bu yüzden bu bilgilerin hatırlanması ve bilinç düzeyine çıkarılması gerekir. Bunun Sokrates maiotik (doÄŸurtma) yöntemi kullanır.

* Platon (M.Ö. 427 - 347) : Platon’un bilgi felsefesi varlık görüşüne dayanır. Platon’a göre varlık görünüşler dünyası ve idealar dünyası olmak iki evren vardır. Gerçek bilgi, ideaların bilgisidir. İdealar deÄŸiÅŸmez, gözle görülemez, duyularla algılanamaz olan varlıklardır. İdealar ancak akıl yoluyla bilinebilir. Bunu da filozoflar yapabilir.

* Aristoteles (M.Ö. 384 - 322) : Aristoteles’e göre var olan bir ÅŸeyle ilgili olarak gerçek bir bilgiye sahip olabilmek için onun varlığa geliÅŸini saÄŸlayan dört nedenin bilinmesi gerekir. Bunlar; maddi neden, formel neden, fail neden, amaçsal nedendir. Aristoteles’e göre, bilimin asıl amacı ve genel anlamı, tekili bilmektir. Bunun için yapılması gereken tekil ve tümel arasında baÄŸ kurmak, tekili tümelden çıkarmaktır. Aristoteles’e göre, akılda bilgi üretme yetisi vardır. Varlığı varlığa getiren genel nitelikler o varlığın kendisindedir, içindedir. Masa masadır.

* Farabi (870 - 950) : Akılda bir sezgi gücü bulunduÄŸunu, insan zihninde doÄŸuÅŸtan getirilen düşünceler olduÄŸunu kabul eder. Farabi bilginin üç kaynağı olduÄŸunu söyler. Bunlar duyu, akıl ve nazardır. İşte Farabi’nin nazar dediÄŸi doÄŸuÅŸtan fikirlerdir. Farabi’ye göre ayrıca insan zihninde sezgi adı verilen bir güç vardır. Sezgi, apaçık ve kesin bilgiye ulaÅŸma aracıdır.

* Descartes (1596 - 1650) : Bilginin kaynağında yalnızca aklın olduÄŸunu ve insan zihninde doÄŸuÅŸtan düşünceler bulunduÄŸunu savunur.Descartes’a göre insan zihninin iki temel gücü vardır. Bunlar sezgi ve tümdengelimdir. Sezgi, zihinde hiçbir kuÅŸkuya yer bırakmayan ve en yüksek derecede açık olan bir kavrayış faaliyetidir. İnsan sezgi yoluyla bazı ÅŸeyleri açık seçik olarak bilir.Tümdengelim ise sezgi yoluyla açık seçik olarak bilinen doÄŸrulardan ve tam bir kesinlikle bilinen olgulardan sonuç çıkarmadır.

* Hegel (1770 - 1831) : Hegel’e göre insan; varlık hakkında duyuları hiç kullanmaksızın yalnızca akıl yoluyla gerçek ve kesin bir bilgiye ulaÅŸabilir. Çünkü aklın yasalarıyla varlığın yasaları bir aynıdır. Bunu da "Akla uygun olan gerçek, gerçek olan da akla uygundur." ÅŸeklinde açıklamıştır. Hegel aklın ve varlığın yasaları konusunda geleneksel mantık ilkelerini reddederek diyalektik yasalar adını verdiÄŸi yasalar ortaya koymuÅŸtur. Bu yasalara göre varlığın kendini tez-antitez-sentez ÅŸeklinde açtığını savunur. (Varlık-yokluk-oluÅŸ). Bu aÅŸamanın sonunda Mutlak Ruh vardır. Mutlak ruh geliÅŸim aÅŸamasını tamamlamış ve varlık dünyasını kavramıştır.

Ampirizm : Ampirizm, bilgimizin kaynağında yalnızca deneyin bulunduğunu söyleyen görüştür. Ampirizme göre insan zihni doğuştan boş bir levha gibidir. Bu boş levha sonradan deney yoluyla dolar.

* Locke (1632 - 1704) : Ampirizmin kurucudur. Locke’a göre tüm düşüncelerimizin ve bilgilerimizin kaynağında deney vardır. Locke iki türlü deney olduÄŸunu söyler. Birincisi dış deney, diÄŸeri iç deneydir. Dış deneyde dış dünyadaki varlıklar, duyularla denenir. İç deneyde ise insanın kendi zihninde ve ruhunda olup bitenlerin bilincine varılır.

Locke’a göre, insan zihninde kompleks düşüncelerin ve dolayısıyla bilginin meydana gelmesi için ÅŸu yetilere ihtiyaç vardır: Algı, bellek, ayırt etme, karşılaÅŸtırma, birleÅŸtirme ve soyutlama yetileri. Locke üç türlü bilgi kabul eder. - Sezgisel bilgi, kendi varlığının bilgisine sahip olmasını saÄŸlar.

- Duyusal bilgi, dış dünyadaki nesnelerin bilgisine sahip olmayı sağlar.

- Tanıtlayıcı bilgi, Tanrının varolduğunu kanıtlamayı sağlar.

* David Hume (1711 - 1776) : Hume, insanın her şeyi algı yoluyla bildiğini söyler. Ona göre algılar iki şekilde ortaya çıkar. Bunlar; - İzlenimler, - İdeler (kavramlar ve düşünceler)

Zihinde bulunan her şeyin, tüm izlenim, kavram ve düşüncelerin temelinde, dış dünyanın duyular yoluyla algılanması vardır. Bu algılarda belli özellikler bulunduğu zaman bunlar birbirleriyle birleştirilir.

Buna bağlı olarak Hume, nedensellik ilkesinin deneyin sonucu olan bir düşünce olması gerektiğini söyler. Yani nedensellik bir zorunluluk değil, bizim bir alışkanlığımızdır.

Kritisizm : İnsan zihninin güçlerine ve insanın neyi bilip bilemeyeceÄŸine iliÅŸkin bir araÅŸtırmadan meydana gelen felsefi yaklaşımdır. Kurucusu Kant’tır.

* Immanuel Kant (1724 - 1804) : Felsefede rasyonalizm ve ampirizm akımlarının bir sentezini yapmıştır. Kant’a göre, bilgi deneyle baÅŸlar fakat deneyle sona ermez. Kant, insan zihninde apriori (önsel) bir bilgi olduÄŸunu savunur. Bir kısım bilgi de aposteriori olarak sonradan elde edilir.

İnsan, bilgi sürecinde, pasif olmayıp aktif bir biçimde duyular yoluyla gelen izlenimleri sınıflar, kalıplara yerleÅŸtirir ve yorumlar. Kant’a göre insan bilgisi sınırlıdır. İnsan zihni, nesneleri ve olayları gerçekte oldukları ÅŸekliyle bilemez. Nesneler, zihnin imkanlarına, yapısına ve formlarına göre bilinebilir. İnsan zihni fenomenleri (görüngü) bilebilir.

Entüisyonizm : Bilginin, doğrudan ve aracısız bir bilme tarzına karşılık gelen sezgi yoluyla elde edilebileceğini savunan görüşe entüisyonizm (sezgicilik) denir. Sezgiye önem veren filozoflar, rasyonel bilginin uygulama ve eylem için önem taşıdığını kabul eder. Ancak akla dayanan bilgi, nesnelerle kurulan doğrudan ve aracısız temasın sonucunda ortaya çıkan sezgisel bilginin tamlığından ve kesinliğinden yoksundur.

* Gazali (1058 - 1111) : Ona göre insan, bilgi yolunda duyulardan da akıldan da yararlanabilir ancak bu yetiler insana gerçek varlığın bilgisini veremez.Zira, gerçek ve kesin bilgi, sezgi yoluyla elde edilir. Bu bilgi türü, insan gönlüne yüce ve manevi bir algı olarak iner. Gazali, iki göz ya da akıl bulunduğunu savunur. Bunlardan birincisi, normal fiziki göz ya da akıldır. İnsan bununla maddi dünyaya yönelir ve birtakım bilgilere ulaşılır.

İnsanda bir de kalp gözü vardır. Kalbin kendisi manevi bir töz olduğu için insan onunla yani sezgiyle gerçekleri bütün açıklığıyla kavrar.

* Bergson (1859 - 1941) : Ona göre gerçekten varolan, duraÄŸan madde deÄŸil süredir. BaÅŸka deyiÅŸle gerçeklik hayattır ve bunu yalnızca sezgi kavrayabilir. Bergson’a göre bilmenin birbirlerinden tümüyle farklı olan iki yolu vardır:

Bilimlerde geçerli olan analitik yol : Akıl yada zeka yoluyla bilmeye karşılık gelen bu bilme tarzında gerçekliğin maddeden oluştuğu düşünülür. Bilimler varlık alanını parçalara ayırır. Her bilimin araştırdığı alan farklıdır. Bilimler varlığın özüne nüfuz edemez.

Varlığın özüne nüfuz eden sezgi : Bergson’a göre sezgi, gerçekliÄŸin temelinde yaratıcı yaÅŸam atılımının bulunduÄŸunu yaÅŸayarak anlar. Sezgi, gerçekliÄŸi yani süreyi, yaÅŸamı içten içe duyup yaÅŸayarak kavrar.

Pozitivizm : İnsan için bilgide önemli olanın yalnızca olguları araÅŸtırmak olduÄŸunu savunan akıma pozitivizm denir. Kurucusu A. Comte’tur.

* A. Comte (1798 - 1857) : Comte, toplumu bilim yoluyla yeni baştan düzenlemeyi amaçlamıştır. Ona göre düşüncelerdeki anarşinin toplumda karmaşaya yol açtığı bir çağda, toplumun kurtuluşunu sağlayacak tek çözüm pozitivizmdir.Comte, insan için olumlu ve yapıcı olanın, yalnızca olguları gözlemleyerek tasvir etmek olduğunu öne sürer.

Analitik Felsefe : Neo pozitivizm yada mantıkçı pozitivizm olarak da bilinen bu anlayışa göre felsefenin asıl uğraş alanı dildir. Bu yaklaşıma göre; felsefe, varlık, değer ve Tanrı üstüne doğruluğu test edilemeyen öğretiler öne sürmemelidir. Felsefenin görevi dildeki kavramları çözümlemektir.

* Wittgenstein (1889 - 1951) : Wittgenstein, dili çevremizde olup biten bir şey, karmaşık insan faaliyetlerinin oluşturduğu bir bütün olarak görmüştür. Bütün felsefe problemlerini bir dil problemine indirgeyen Wittgenstein, felsefenin özünde bir kuram değil faaliyet olduğunu söyler.

Pragmatizm (Faydacılık) : DoÄŸruyu ve gerçekliÄŸi eylemlerin sonuçları deÄŸerlendiren ve onlara fayda açısından yaklaÅŸan felsefi akımdır. Bu akıma göre bir düşüncenin deÄŸeri, o düşüncenin pratik amaçlarına baÄŸlıdır. Savunucuları James ve Dewey’dir.

* William James (1842 - 1910) : Bütün kavramlar, bilgiler insan yaÅŸamına, insan amacına yardımcı oldukları zaman doÄŸrudur. James’e göre "bir düşünce yararlıdır, çünkü doÄŸrudur; bir düşünce doÄŸrudur çünkü yararlıdır." DoÄŸru bilginin ölçütü yararlı olmasıdır.

* John Dewey (1859 - 1952) : Dewey’e göre kiÅŸiye yararlı olan ve ona mutluluk veren düşünceler doÄŸrudur. Ona göre düşünce çevreye uymayı, doÄŸadan yararlanmayı ve mutlu olmayı saÄŸlayan bir alettir. Bilimsel yasalar ve kuramlar baÅŸarılı olursa, yani uygulamada bir iÅŸe yararsa iyi ve doÄŸrudur, aksi olursa yanlıştır.

Fenomenoloji : Kurucusu Edmund Husserl’dir. Fenomenoloji özün bilinebileceÄŸini ileri süren bir görüştür. Bu görüşe göre öz fenomenin içinde vardır ve bilinç onu yakalayabilir. Öz bilgisine varabilmek için önce bütün verilmiÅŸ bilgileri parantez içine alıp ortadan kaldırmak, yok saymak gerekir. Yani insan günlük yaÅŸamdan edindiÄŸi bilgileri, önyargıları, din, bilim vb yolla elde ettiÄŸi tüm görüşleri bir tarafa bırakarak, onlardan arınarak, duyularla algılanan nesnelerin ötesinde bulunan ideal özlükler alanına ulaÅŸabilir.

Rasyonalizm Nedir?

Salı, 06 Kasım 2007

Doğru ve genel geçer bilgi elde edilebilir. Böyle bir bilginin kaynağı akıldır, düşünmedir." tezini savunun görüşe, akılcılık (rasyonalizm) adı verilir. Bu görüşe göre, akıl yoluyla belirlenmiş zorunlu, kesin, genel geçer bilgi örneği matematik ve mantıktır.

SOKRATES (M.Ö. 469-399)

İlk rasyonalist düşünürdür. Sahip olduÄŸu görüşlere iliÅŸkin hiçbir yazılı eser bırakmamıştır. Onun görüşleri öğrencisi olan Platon’un kitaplarından öğrenilmiÅŸtir. Sokrates’e göre bilgilerimiz doÄŸuÅŸtandır. Bunu kanıtlamak için hiç matematik bilgisi olmayan bir köleye, yönelttiÄŸi sorularla bir geometri öğretemez, ancak onda doÄŸuÅŸtan bulunan bilgi ve düşüncelerini uyandırabilir.

Onun bu yöntemine diyalektik (soru-cevap) sanatı denir. Bu yöntem üç aşamadan oluşur: Soru sorma, ironi (alay etme), mayotik (doğurtma).

Sokrates bu yöntemle kavrama ulaÅŸmayı amaçlar. Kavram ile yargılara saÄŸlam bir temel bulacağına inanmıştır. Sokrates’in üzerinde durduÄŸu baÅŸlıca konu ahlâk olmuÅŸtur. Erdemli olmanın (ahlâklılık) mutlu olmaya vardıracağını, bu nedenle erdemin bilgi olduÄŸunu dile getirmiÅŸtir.

PLATON (Eflatun M.Ö. 427-347)

Sokrates’in öğrencisidir. Rasyonalist anlayışı daha sistematik bir yapıya dönüştürmüştür. Platon’a göre iki evren vardır: Biri duyumlanabilen varlık evreni, diÄŸeri akıl ve düşünme yoluyla kavranabilen idealar evrenidir. Asıl gerçeklik idealar evrenidir.

Duyular yoluyla kavranabilen evren, idealar evreninin bir görüntüsü, kopyasıdır. İnsan, gerçek bilgiye, idealar evrenini kavrayarak, yani düşünerek varabilir. Duyumlanan evrenin bilgisi yanıltıcıdır ve görelidir. Bu düşünceleriyle Platon, rasyonalizmi idealizmle özdeşleştirmiştir.

ARİSTOTELES (M.Ö. 384-322)

Platon’un idealizmini eleÅŸtirerek rasyonalizmi realist bir anlayışa dönüştürmüştür. Aristoteles, aynı zamanda mantığın kurucusudur. Ona göre mantık, doÄŸruya vardıran bir araçtır. O, mantıklı düşünmeyi tümdengelim olarak deÄŸerlendirir. Gerçek bilgi, tümel gerçekliklerden tümdengelim yoluyla elde edilebilirler. Aklın genel gerçekliklerden yola çıkarak buradan tikel ve özel bilgiler elde etmesi, aklın temel fonksiyonudur ve türevidir.

Aristotelese göre iki tür bilgi vardır: Biri deneye, yani yaşarken duyum ve algılarla kazanılan bilgiler, diğeri ise bilimsel bilgidir. Bilimsel bilgi; kavram, yargı ve akıl yürütmeye bağlıdır. Bilimsel bilgi, tek tek var olanlardan kalan bilgi olmayıp, genel ve tümel olanı kavramaya yönelik rasyonel bilgidir.

Aristoteles için akıl da etkin ve edilgen akıl olarak iki yönlü özellik gösterir. Etkin akıl, ideaları kavrar, bilir ve bütün insanlar da ortaktır. Edilgen akıl ise duyu verilerini işler, tümel kavramları oluşturur. Bu akıl bulunduğu bireyin özelliğini taşır.

FARABİ (870-950)

Farabi, İslam Felsefesi’nin kurucusudur. Aristoteles’in felsefesini benimsemiÅŸtir. Kuran ile Aristoteles felsefesini uzlaÅŸtırmaya çalışmıştır. Bu nedenle Farabi’ye ikinci öğretmen (muallim-i sani) denmiÅŸtir.

Farabi’ye göre en gerçek, en yüce varlık Tanrı’dır. Tanrı, var olmasını bir baÅŸka ÅŸeye borçlu olmayan, varlığını kendinden alan bir özelliÄŸe sahiptir. DiÄŸer varlıklar ise kendi baÅŸlarına var olamaz.

Farabi’ye göre Tanrı, hem öz hem de varoluÅŸtur. Yaratılanlar, Tanrı’ya en yakın varlıklar olan "akıllar" halinde Tanrı’dan çıkarak, var olurlar. Bu var oluÅŸ bir sıra düzenine göre olur. Tanrı’dan çıkan "akıl"lar arasında en önemlisi hep etkin akıldır. Bu akıl, mutlak bilgi ile aynıdır. İlk bilgiler bu etkin akıldan çıkmıştır.

Duyumlara ve mantıksal çıkarımlara dayalı bilgilerin doğruluğundan emin olunamaz. Doğrulukları deneyle kanıtlanmış bilgiler tümel bilgilerdir. Bu bilgiler,doğruluğu aynı zamanda akla dayalı olan gerçek bilgilerdir.

DESCARTES (1596-1650)

YeniçaÄŸ’da rasyonalizmin temsilcisi, Fransız filozofudur. Matematikçidir. Matematikte "Analitik Geometri"nin kurucusudur. Descartes’e göre matematiÄŸin metodunda analiz ve sentez vardır. Bu yol, gerçeÄŸi elde etmede kullanılacak en doÄŸru yoldur.

Descartes, insan zihninde doğuştan var olduğunu kabul ettiği gerçeklerden başlanarak ve matematiğin metodu kullanılarak apaçık bilgilere varılabileceğini iddia etmiştir.

Descartes, doÄŸrulara, gerçek bilgilere varmada "şüphe" metodunu kullanmıştır. Kullandığı şüphe, bir amaç deÄŸil bir araç şüphesidir. Descartes’e göre şüphe etmek düşünmektir. Şüphe eden kiÅŸi düşünüyor demektir. Şüphe eden kiÅŸi, şüphe eden benliÄŸinden, yani bilincinden ve bilincinin varlığından şüphe edemez. İşte bu Descartes’e göre ilk elde edilen gerçekliktir. Daha sonra bu yöntemle Tanrı’nın ve varlıkların şüphe edilemeyecek gerçeklikler olduÄŸunu kanıtlar. Kanıtlamalarını hep akıl yoluyla yapar.

LEİBNİZ (1646-1716)

Leibniz bir Alman düşünürüdür. Aynı zamanda bir mantıkçı ve matematikçidir. Ona göre insan bilgisi iki yolla elde edilir: Duyularla ve akıl yoluyla elde edilen bilgiler. Duyu bilgisi, yanıltıcı ve güvenilir olmayan bilgidir. Matematik bilgisi buna örnektir.

Leibniz’e göre her ÅŸey Tanrı’dan türemiÅŸtir. Tanrı sonsuzdur. İnsan aklı Tanrı bilgisine "çeliÅŸmezlik" ilkesi ile varır. Bu tür bilgiler, ezeli ve ebedi hakikatleridir. Bunun yanında olgulara dayalı bilgiler de vardır. Bu bilgiler "yeter sebep" ilkesine dayanırlar. Bu görüşleriyle Leibniz, rasyonalizm ile empirizmi uzlaÅŸtırmaya çalışmıştır.

HEGEL (1770-1831)

Hegel’e göre akıl deÄŸiÅŸmez, mutlak, en güvenilir bilgi kaynağıdır. Akıl, insan düşünmesini ve bilinçsiz doÄŸayı idare eden bir kanundur. Düşünmek, araÅŸtırılan ve bilgisi elde edilmek istenen "nesnenin özünü bilmek" etkinliÄŸidir.

Her nesnede görüntüsünün ardında bir de öz vardır. Düşünmek, nesnenin ardındaki bu özü kavramaktır. Hegel’e göre akla uygun olan gerçektir. Akıl, mutlak varlığın ve doÄŸadaki deÄŸiÅŸmenin bilgisini apaçık olarak vermektedir.


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný