Felsefede Filozoflar
Salı, 06 Kasım 2007Felsefede Filozoflar
FARABİ: 870-950 yılları arasında yaşamış olan İslam düşünürü.
Sistemi Aristoteles mantığına dayanan akılcı bir :-):-):-):-)fizikten oluÅŸan, Aristoteles’in sistemini Plotinos’un görüşleri yardımıyla, İslam inancı ile uzlaÅŸtırmaya çalisan Farabi, Tanrı’nın varoluÅŸunu kanıtlarken, Aristoteles’in akılyürütme çizgisini takip etmiÅŸtir. Ona göre, bu dünyadaki nesneler hareket etmekte, deÄŸiÅŸmektedirler. Dünyadaki nesneler hareketlerini bir ilk Hareket Ettiriciden almak durumundadırlar. Bu ilk Hareket Ettirici ise, Tanrı’dır.
Farabi, varlık anlayışında, mümkün ya da olumsal varlıklar adını verdiÄŸi nesneler ile Tanrı arasındaki farklılık ve ayrılığı, mümkün varlıkların Tanrı’dan, ilk varlıktan sudur ettiklerini söyleyerek açıklamaya ve temellendirmeye çalisir. Farabi’ye göre, ilk varlık, Tanrı, varlık taÅŸkını yoluyla evrendeki bütün varlık düzenini ‘doÄŸal bir zorunlulukla’ meydana getirir. Evren Tanrı’nın deÄŸerine hiçbir ÅŸey katmaz. Yetkin bir varlık olan Tanrı’nın hiçbir ÅŸeye ihtiyacı yoktur. Tanrı’yla evren arasındaki iliÅŸkiyi, evrenin Tanrı’dan sudur, türüm yoluyla ve zorunlulukla çiktigini söyleyerek açıklayan Farabi’ye göre, evren aynı zamanda Tanrı’nın sonsuz cömertliÄŸinin bir sonucudur. Tanrı, Farabi’nin sisteminde herÅŸeydir. Tanrı seven, sevilen ve sevgidir. O bilen, bilinen ve bilgidir.
Tanrı herÅŸey olduÄŸuna ve hiçbir ÅŸeye ihtiyaç duymadığına göre, Farabi bu noktada, mümkün varlıkların varoluÅŸları için, Tanrı’nın yalnızca kendisini konu alan bilme faaliyetine baÅŸvurur. Buna göre, yaratıklar, Tanrı’ya en yakın ‘akıllar’ halinde Tanrı’dan çikip varlığa gelirler. Onun sudur, türüm anlayışına göre, Tanrı’nın kendi tözünü bilmesinden birinci akıl doÄŸar; bu aklın Tanrı’yı bilmesinden ise, ikinci akıl türer. Böylelikle, ortaya sırasıyla 10 akıl çikar; onuncu akıl, etkin akıldır (aklı faal). Birinci aklın varlığı, Tanrı dolayısıyla zorunlu, ama kendi özünde mümkündür; ilk akıl, kendini bu niteliÄŸiyle bildiÄŸi için, onun maddesinden birinci gök katı, formundan da (suretinden de) o gök katının ruhu sudur eder. Böylelikle on akıldan her birinin karÅŸilığı olarak bir gök katı türer. Madde de Tanrı’dan sudur etmiÅŸtir. Belirsizlik demek olan madde, Tanrı’ya en uzak olan varlıktır.
Etkin Akıl insan ruhunun da nedenidir. İnsan anlayışında, Farabi insanın ruh ve bedenden meydana geldiğini söyler. Bedenin yetkinliği ruhtan, ruhun yetkinliği ise akıldan kaynaklanmaktadır. Ruhun başlıca görevleri eylem, anlama ve algılamadır. Ona göre, bitkisel, hayvani ve insani olmak üzere, üç tür ruh vardır. Bitkisel ruhun görevi, bireyin yetişme ve gelişmesi ile soyun sürdürülmesi, hayvansal ruhu görevi iyinin alınıp kötüden uzak durulması, insani ruhun görevi ise güzelin ve yararlının seçilmesidir.
Farabi ahlak anlayışında, insanın akıl yoluyla iyi ve kötüyü ayırt edebileceÄŸini savunur. İnsan için amaç mutluluk, en büyük erdem de bilgeliktir. Farabi’ye göre, en yüksek iyi olan mutluluk, etkin akıl ile birleÅŸmek yoluyla gerçekleÅŸir. Zira, insan kendisini anlamak için evreni anlamak, evreni anlamak için de evrenin amacını kavramak durumundadır. Evrenin esas ve en yüksek amacını anlamak, insan için gerçek mutluluktur. İnsanın kendisini ve evrenin amacını anlamaya kalkışması ise, bilim ve felsefe yapmakla ilgili bir ÅŸeydir. İnsan aklının en yüksek düzeyde yetkinleÅŸmesi, insan aklını Etkin Akıl’a yaklaÅŸtırır.
Etkin akıl insan aklının yönelebileceÄŸi en yüksek hedeftir. Etkin akıl’a ulaÅŸmak, bu dünyada Gerçek, DoÄŸru, İyi ve Güzeli ortaya çikaran felsefe, bilim ve sanatla uÄŸraÅŸmak yoluyla olur. Böylelikle, insan ruhunu temizler, saflaÅŸtırır. İşte, bu, insan için ölümsüzlükle eÅŸanlamlıdır. Bu yol Tanrı’ya yöneliÅŸ, Tanrı’ya varış yoludur. Bu ise, insan tadabileceÄŸi en yüksek mutluluktur.
Farabi’ye göre, etkin akıl’a yönelmek durumunda olan ÅŸanslı insanlar filozoflar, bilim adamları, peygamber ya da gerçek yönetici ve sanatçılardır. Demek ki, doÄŸrulara ulaÅŸan filozof ve bilim adamı, iyilikler meydana getiren gerçek yönetici, güzellikler yaratan sanatçı, ona göre, birbirlerinden çok farklı olmayan insanlardır. Filozof ve bilim adamı gerçeÄŸi ve doÄŸruyu, bilimsel yöntemle tanır. Yani, o etkin akıl’a kendi yolundan giderek varır. Peygamber ve gerçek yönetici gerçeÄŸi ve doÄŸruyu, vahiy yoluyla bilir. Yani, o da etkin akıl’a kendi yolundan giderek ulaÅŸir. Farabi’nin bu düşüncesine göre, bilim, din ve felsefe, birbirlerini ortadan kaldırmak yerine, birbirlerini tamamlayan disiplinlerdir. Onlar yalnızca aynı gerçeÄŸe ve doÄŸruya, etkin akıl’a ulaÅŸmanın farklı yollarıdırlar.
HEGEL, Georg Wilhelm Friedrich: Büyük bir sistem kurarak, Kant’ın imkansız olduÄŸunu söylediÄŸi ÅŸeyi gerçekleÅŸtirmiÅŸ, yani rasyonel bir :-):-):-):-)fizik kurmuÅŸ olan ünlü Alman filozofu. 1770-1831 yılları arasında yaÅŸamış olan Hegel’in temel eserleri: Phanomenologie des Geistes (Tinin Fenomenolojisi), Wissenschaft der Logik (Mantık Bilimi), Enzyklopadie der Philosophischen Wissenschaften im Grundrisse (Felsefi Bilimler Ansiklopedisi), Grundlinien der Philosophie des Rechts (Hukuk Felsefesinin İlkeleri).
:-):-):-):-)fiziği: Alman idealizminin kurucusu olan Kant, aklın kendisinin a priori kategorileri ve bilginin formlarını, kalıplarını sağladığı için, bilginin mümkün olduğunu söylemişti. O bilginin, bu a priori kalıplarının insandan, içeriğinin ise dış dünyadan, insanın dışındaki gerçeklikten geldiğini savunmuştu. Buna göre, insan zihni, bilgiye a priori, deneyden bağımsız olan formları, kategorileri sağlar, bu formların malzemesi, içeriği ise insandan bağımsızdır, dışarıdan gelir. Hegel, işte bu noktada bilginin formları kadar içeriğinin de zihnin eseri, ürünü olması gerektiğini savunur. Demek ki, bilginin tüm ögeleri zihnin eseridir.
Hegel’e göre, insan, bilgide kendisinin dışında olan, kendisinin yaratmadığı ve insandan bağımsız olan bir dünyayı tecrübe etmektedir. Bu doÄŸal dünya bütünüyle zihnin eseridir, fakat biz insanların zihinlerinin eseri deÄŸildir; bilgimizin nesneleri bizim zihinlerimiz tarafından yaratılmamıştır. Bundan Hegel’e göre, ÅŸu sonuç çikar: Bu dünya, bu dünyayı meydana getiren ve bilgimizin konusu olan nesneler, sonlu bireyin, insanın zihninden baÅŸka bir zihnin eseri olmalıdır. Bilginin nesneleri ve dolayısıyla bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir Zihin, Akıl ya da Tinin ürünüdür. Hegel’in Tin, Geist, İde, Mutlak, Mutlak Zihin adını verdiÄŸi bu tinsel varlık, tüm bireysel, sonlu insan ruhlarının dışındaki nesnel bir varlık olup, Tanrı’dan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Hegel, Mutlak Zihnin, Geist’in özüne, insan aklı tarafından nüfuz edildiÄŸine inanır, çünkü Mutlak Zihin, insan aklının iÅŸleyiÅŸinde olduÄŸu kadar, doÄŸada da açığa çikar.
Yani, Geist kendisini Hegel’e göre, doÄŸada ve insan aklında ifade eder. Ona göre, gerçekliÄŸin tümü yalnızca bir İde, Mutlak ya da Nesnel Akıl, bir Mutlak Tin aracılığıyla anlaÅŸilabilir. Bu Mutlak Akıl, dünya tarihi boyunca bir evrim süreci içinde olmuÅŸtur. Mutlak Akıl aÅŸkın, kendi kendisine yeten, kendi kendisinin mutlak olarak bilincinde olan, tam olarak bağımsız bir varlık olmaya çalismaktadir. Söz konusu evrim süreci, mutlak Aklın tam olarak rasyonel ve anlaÅŸilır bir varlık haline gelme çabasidir.
Düşünce ile varlığın, mantık ile :-):-):-):-)fiziÄŸin bir ve aynı gerçekliÄŸin iki farklı yüzü olduÄŸunu söyleyen Hegel’de Mutlak Zihin statik bir varlık deÄŸil, fakat dinamik bir süreçtir. Bu Mutlak Zihin, dünyadan ayrı bir varlık deÄŸil, fakat özel bir bakış açısından görüldüğünde, dünyadır. Hegel’in dinamik bir süreç olarak betimlediÄŸi bu mutlak varlık, onun diyalektik adını verdiÄŸi üçlü adımlardan oluÅŸan hareketlerle deÄŸiÅŸir ve geliÅŸir. İşte dünya, varlık, kültür ve uygarlık dediÄŸimiz herÅŸey, Mutlak Zihnin üçlü adımlarından oluÅŸan diyalektik hareketlerinden meydana gelir. Evren, kendisinde mutlak Aklın amaçları ya da hedeflerinin gerçekleÅŸtiÄŸi bir evrim sürecidir.
Hegel’in bu anlayışı, teleolojik ya da organik bir anlayıştır. Evrimde en önemli ÅŸey, baÅŸlangıçta varolandan ziyade, sonuçta ortaya çikandir. Hakikat bütündedir, ama bütün yalnızca evrim süreci tamamlandığında gerçekleÅŸir. Mutlak olan özü itibariyle bir sonuç, bir tamamlanmadır. Felsefe, buna göre, sonuçlarla ilgilenir; o, bir evrenin baÅŸka bir evreden nasıl zorunlu olarak çiktigini göstermek durumundadır. Bu hareket doÄŸada ve hatta tarihte bilinçsiz olarak gerçekleÅŸir. Hegel’e göre, düşünür bu sürecin bilincinde olabilir; o bu süreci betimleyebilir. Düşünür evrenin anlamını bildiÄŸi, evrensel dinamik aklın kategorilerini, iÅŸlemlerini yakaladığı zaman, en yüksek bilgi düzeyine yükselir. Filozofun zihnindeki kavramların diyalektik evrimi, dünyanın nesnel evrimiyle çakisi; öznel düşüncenin evrimi ve kategorileri, evrenin kategorileriyle bir ve aynıdır. Düşünce ve varlık özdestir.
Yöntem: Mutlak varlığın bilgi ya da düşünce süreciyle doÄŸal süreci kapsayan geliÅŸme süreci, Hegel’e göre, diyalektik yoluyla gerçekleÅŸir. Diyalektik, hem düşünmenin hem de bütün varlığın geliÅŸme biçimidir. Düşünme de varlık da hep karÅŸitların içinden geçerek, karÅŸitları uzlaÅŸtırarak geliÅŸir. Felsefenin görevi ÅŸeylerin doÄŸasını anlamak, ÅŸeylerin doÄŸasının, varoluÅŸunun, özünün ve amacının ne olduÄŸunu bildirmek ise eÄŸer, felsefenin yöntemi bu amaca uygun bir yöntem olmak durumundadır. Yöntem, evrendeki rasyonel süreci yeniden yaratıp ifade etmelidir. Bu amaca ise, Hegel’e göre, gizemli bir biçimde, dahinin sezgileriyle veya daha özel bir yolla ulaÅŸilamaz.
Hegel felsefenin, Kant’ın da belirtmiÅŸ olduÄŸu gibi, kavramsal bilgi olduÄŸunu öne sürer. Fakat biz gerçekliÄŸi soyut kavramlarla tüketemeyiz; zira gerçeklik, soyut kavramların gereÄŸi gibi yansıtamayacağı, hareket halindeki dinamik bir süreçtir. Çünkü gerçeklik olumsuzlamalarla, çeliskilerle ve karÅŸitlıklarla doludur. Bir ÅŸeyi gerçekte olduÄŸu ÅŸekliyle anlatabilmek için, Hegel’e göre, onun hakkındaki tüm doÄŸruları ifade etmemiz, onun tüm çeliskilerini belirtmemiz ve bu çeliskilerin nasıl uzlaÅŸtırıldığını göstermemiz gerekir. Bu ise, diyalektik yöntemle olur.
Buna göre, düşünce diyalektik olarak ilerlediÄŸinde, en basit, en soyut ve içerik bakımından en boÅŸ olan kavramlardan daha kompleks, daha somut ve daha zengin kavramlara doÄŸru ilerler. Hegel’in diyalektik yöntem adını verdiÄŸi bu yönteme göre, biz iÅŸe soyut ve tümel bir kavramla baÅŸlarız (tez); bu kavram bir çeliskiye yol açar (antitez); birbirlerine çelisik olan bu iki fikir, ilk iki kavramın bir birliÄŸini ifade eden üçüncü bir kavramda uzlaÅŸtırılır (sentez). Yeni kavram da yeni birtakım problem ve çeliskilere yol açar, öyle ki bunların da baÅŸka kavramlarda çözümlenmesi gerekir. Diyalektik süreç, bundan dolayı kendisinde tüm karÅŸitlıkların hem barındığı ve hem de çözüldügü, nihai ve en yüksek kavrama ulaÅŸilıncaya kadar sürer.
Bununla birlikte, tek bir kavram, en yüksek kavram bile olsa, bütün bir gerçekliği göstermez. Tüm kavramlar yalnızca kısmi doğrulardır. Bilgi bütün bir kavramlar sisteminden meydana gelir. Doğruluk ve bilgi, tıpkı rasyonel gerçekliğin kendisi gibi, canlı bir mantıksal süreçtir. Buna göre, bir düşünce zorunlu olarak başka bir düşünceden çikar; bir düşünce, başka bir düşünce meydana getirmek üzere kendisiyle birleşeceği düşüncede, bir çeliskiye yol açar. Diyalektik hareket düşüncenin mantıksal olarak kendi kendisini açmasıdır.
Hegel’e göre, filozofun yapması gereken ÅŸey, düşüncenin tanımlanan ÅŸekilde kendi mantıksal akışını izlemesine izin vermektir. Bu süreç tam olarak ve gereÄŸi gibi gerçekleÅŸtirildiÄŸinde, dünyadaki süreçle bir ve aynı olan bir süreçtir. Hegel’e göre, Mutlak’ın, Geist’in diyalektik hareketinin birinci adımında O, kendisindedir. Burada Geist, henüz bir imkanlar ülkesidir. O, kuvve halinde olan gücünün henüz gerçekleÅŸtirmemiÅŸtir (Tez). Bununla birlikte, onun kendisini bilmesi, tanıması için, Geist’in kendisine bir gerçeklik kazandırması gerekir.
Geist, Mutlak Zihin bu amaçla kendisini ilk olarak doÄŸada gerçekleÅŸtirir (Antitez). DoÄŸa, dünya dediÄŸimiz ÅŸey, Hegel’e göre, karÅŸitlaÅŸmış, farklılaÅŸmış hale gelen mutlak varlıktır. Soyut ve farklılaÅŸmamış halde bulunan İde’nin tek tek varlıklar haline gelerek kendi dışında bir varlık haline dönüşmesidir. O, ÅŸimdi kendisinden baÅŸka bir ÅŸey olmuÅŸ, özüne aykırı düşmüştür. Geist, Mutlak Zihin doÄŸada kendisine yabancılaÅŸmış, kendi özü ile çelisik bir duruma düşmüştür. Bu çeliski, diyalektik sürecin üçüncü basamağında, kültür dünyasında ortadan kalkar (Sentez). Bununla da, Geist yeniden kendini bulur, kendine döner, ancak o, bu kez bilincine tam olarak varmış, özgürlüge kavuÅŸmuÅŸ durumdadır. Çünkü, Geist’in yasası, doÄŸal dünyada zorunluluk, buna karÅŸin kültür dünyasında özgürlüktür.
Kültür felsefesi: Geist, kendisini kültür dünyasında diyalektiÄŸin üçlü hareketi gereÄŸince, Sübjektif Geist (Öznel Ruh), Objektif Geist (Nesnel Ruh) ve Mutlak Geist (Mutlak Ruh) olarak açar. Buna göre, subjektif Geist en alt düzeyinden en üst düzeyine kadar insan ruhunu meydana getirir. Geist, kendisine yönelmiÅŸ özgür bir varlık, kendisini bilip tanıyan bağımsız bir gerçeklik haline gelmek için, doÄŸadan yavaÅŸ yavaÅŸ sıyrılır. O, henüz geliÅŸmemiÅŸ bir ruh halindedir ve bu haliyle antropoloji biliminin araÅŸtırma ve inceleme konusu olur. Ruhun henüz doÄŸadan tümüyle sıyrılamadığı bu aÅŸamada, ona karÅŸilık gelen kavrayış biçimi duyumdur. Ruh, daha sonraki aÅŸamada ‘duygu’ ya da hissetmeye geçer. Hissetmenin en geliÅŸmiÅŸ ve tamamlanmış ÅŸekli ‘kendini hissetme’dir ve bu bilince giden bir ara basamaktır. Bilinç, böylelikle duyum, algı ve anlayış aÅŸamalarından geçerek kendini özgür bir Ben (Ruh, Zihin) olarak tanır.
O, bundan sonra baÅŸka benleri de tanır ve kabul eder. Böylelikle, Geist kendisini Nesnel Ruh olarak gerçekleÅŸtirir ve ortaya ahlaklılık ve Devlet çikar. Bu durum benin kendi içinde kalmaktan kurtularak genel kurallara ve öznellikten nesnelliÄŸe yükselmesi demektir. Böylece, herkes için geçerli olan, herkesi kavrayan nesnel Ruh ortaya çikmis olur. Tarih dediÄŸimiz ÅŸey, Hegel’e göre, halklarda beliren Ruhun geliÅŸmesinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Tarihin belli bir anında, belli bir halk, Ruhun geliÅŸmesini üzerine alır. Ruhun hukuk, devlet, ahlak ve tarih alanındaki bu nesnelleÅŸmesi boyunca kendine dönmesi, kendini tanıması, mutlak Ruhun bilincine varması söz konusudur. Özel isteklerin, tutkuların ve eÄŸilimlerin alanında, herkes işçin geçerli nesnel ilkeleri ortaya koyarak, onları hukuk, ahlak, devlet ÅŸeklinde kabul eden Ruh, bütün koÅŸullardan sıyrılarak kendini tanımaya, kendi özünü farketmeye baÅŸlar. Böylelikle, Mutlak Ruh haline gelir.
Mutlak Ruh da üç adımlı bir hareketle gerçekleÅŸir. Onun birinci aÅŸaması sanat (tez), ikinci aÅŸaması ise dindir (antitez). Buna karÅŸin, onun üçüncü aÅŸaması felsefedir (sentez). Felsefe, Hegel’e göre, hem sanatın hem de dinin aÅŸilması ve onların içlerinde taÅŸidıkları hakikatin daha üst bir düzeyde kavranmasıdır. Felsefe, Geist’ı, mutlak varlık olarak kavrar ve onu hem maddi olmayan bir düşünce, hem de elle tutulup gözle görülebilen bütün varlıkların birliÄŸi olarak kavrar.
HERAKLEİTOS: Parmenides’in duraÄŸan ve deÄŸiÅŸmez varlığına karÅŸi, niteliksel deÄŸiÅŸme olarak oluÅŸun gerçekliÄŸini öne süren Yunan filozofu.
Bilgi bakımından, empirik ya da duyusal bilgiye hiç deÄŸer vermeyen Herakleitos, gözlerin ve kulakların kötü tanıklar olduÄŸunu öne sürerek, rasyonalizmin savunuculuÄŸunu yapmıştır. Çok ÅŸey bilmeye, ansiklopedik bir bilgiye karÅŸi çikan filozof, çok ÅŸey bilmenin akıllı olmayı ögretmedigini söylemiÅŸtir. Siyasi alanda, demokrasi karÅŸitı eÄŸilimlerini, çogunluk geniÅŸ halk yığınlarına karÅŸi duyduÄŸu nefretle birleÅŸtiren ve ‘bir kiÅŸinin, yetkin biriyse eÄŸer, kendisi için, on bin kiÅŸiden daha deÄŸerli olduÄŸunu’ söyleyen Herakleitos’un :-):-):-):-)fiziÄŸinin en önemli tezi, hiç kuÅŸku yok ki, çatisma ve savaÅŸin herÅŸeyin babası olduÄŸu düşüncesidir. Ona göre, karÅŸitların savaÅŸi, varlık ya da oluÅŸun tek ve en önemli koÅŸuludur. Zira bu savaÅŸ olmasaydı, hiçbir ÅŸey varolmayacaktı. Bundan dolayı, varlıkların doÄŸuÅŸ ya da varlığa geliÅŸi, birbirlerine karÅŸit olan ve dolayısıyla birbirlerini varlıkta tutan karÅŸitların çatismasina baÄŸlıdır.
Onun varlık ögretisinin ikinci tezi ise, herÅŸeyin birliÄŸini ortaya koyar. Birlik, tıpkı İyonyalı düşünürlerde olduÄŸu gibi, evrenin ilk maddesinden, evrendeki herÅŸeyin kendisinden doÄŸduÄŸu maddi tözden meydana gelir. Bu birliÄŸi ateÅŸte bulan Herakleitos’a göre, ateÅŸ, örnegin yoÄŸunlaÅŸtığı zaman, nemli hale gelir ve basınç altında suya dönüşür. Su donduÄŸu zaman ise, toprak olup çikar. Onun ilk madde olarak ateÅŸi seçmesi, daha çok ondaki oluÅŸu, deÄŸiÅŸme ve birlikten çokluga geçiÅŸ sürecini en iyi, yakarak ve yıkarak yaÅŸayan ateÅŸ ifade ettiÄŸi için önem taÅŸir.
Herakleitos birliÄŸin olduÄŸu kadar, çoklugun da hakkını veren bir filozoftur. BaÅŸka bir deyiÅŸle, o monist bir filozof olduÄŸu kadar, aynı zamanda bir çokluk filozofudur. Onun çokluk filozofu olmasını mümkün kılan ÅŸey ise, oluÅŸu ön plana çikartmis olmasıdır. Herakleitos’a göre, çokluk ya da karÅŸitlar olmaksızın, varlık ya da oluÅŸ olamaz. O, bir yandan da çoklugun birliÄŸe dayandığını söylemiÅŸtir. Bundan dolayı, çokluk olmadan birlik, birlik olmadan da çokluk olamaz. Evren, aynı zamanda hem bir ve hem de çoktur; bu da, oluÅŸla ifade edilir.
Herakleitos, birlikten çokluga geçiş ve oluş sürecini, ateşle ve dolayısıyla akış düşüncesiyle ifade etmiştir. Bu onun varlık görüşünün üçüncü temel tezini meydana getirmektedir. Şeylerin sürekli akışı, herşeyin akmakta oluşu, evrenle ilgili en önemli doğrudur. Ona göre, evrende kalıcılık ve durağanlık yoktur; herşey değişmekte, yakarak, yıkarak yaşamaktadır.
Herakleitos kendisinden önceki filozofların boşu boşuna evrende kalıcılık ve süreklilik aradıklarını, oysa evrende kalıcılık bulunmayıp, mutlak bir değişmenin söz konusu olduğunu öne sürmüştür. Nehir akıp gittiği için, o aynı nehre iki kez giremeyeceğimizi belirtir. Evrende hiçbir nesne, nesnelerin hiçbir özelligi yoktur ki, değişmeden aynı kalsın. Herşey bir başka şeyin yıkımı ve ölümü sayesinde varlığa gelmekte ve daha sonra yok olup gitmektedir. Evrendeki tüm ögeler arasında sürekli bir çatisma ve savaş hali vardır ve değişmeyen tek şey, bu değişme halinin sonucu olan kozmik denge durumudur.
KANT, Immanuel: 1724-1804 yılları arasında yaşamış olan ünlü Alman filozofu. Temel eserleri: Kritik der Reinen Vernunft (Saf Aklın Eleştirisi), Kritik der Pratischen Vernunft (Pratik Aklın Eleştirisi) ve Kritik der Urteilkraft (Yargı Gücünün Eleştirisi).
Temeller: Modern felsefenin geliÅŸim seyrine uygun olarak epistemolojiyi ön plana çikartmis olan Kant, öncelikle Hume’dan etkilenmiÅŸtir. Kendi deyiÅŸiyle Hume onu dogmatik uykusundan uyandıran, spekülatif felsefe alanındaki araÅŸtırmalarına yeni bir yön veren filozof olmuÅŸtur. Öte yandan, o Descartes’in akılcılığının da birtakım olumlu yönler içerdiÄŸini saptamış ve zihnimizin, matematikle uÄŸraÅŸtığı zamanki iÅŸleyiÅŸ tarzı karÅŸisında adeta büyülenmiÅŸtir. Kant, bundan baÅŸka asıl, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda göz kamaÅŸtırıcı geliÅŸmeler kaydeden bilimden, özellikle de fizikten etkilenmiÅŸtir. Kant’ın gözünde bilim, öncülleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume’unki gibi felsefi bir kuÅŸkuculuk benimsendiÄŸi zaman, sorgulanabilen evrensel bir disiplindir. Bir bilim adamı, Kant’a göre, bir yandan kendisinden önceki bilim adamlarının ulaÅŸtığı sonuçları kabul eder; yine, bir bilim adamı kabul ettiÄŸi bu sonuçlara ek olarak, yeni araÅŸtırmalara giriÅŸtiÄŸi zaman, deneysel yöntemler kullanır. Bilim yansızdır ve nesneldir.
Öte yandan bilimin, özellikle de Newton tarafından geliÅŸtirilen modern fiziÄŸin çok baÅŸarılı sonuçlar doÄŸurmuÅŸ olan yöntemi, Kant’a göre, rasyonalizmi de empirizmi de aÅŸarak geliÅŸmiÅŸtir. BaÅŸka bir deyiÅŸle, fizik bilimi, rasyonalizmin ulaÅŸtığı sonuçları da, empirizmin ulaÅŸtığı sonuçları da yanlışlayarak geliÅŸimini sürdürmektedir. Buna göre, kendisine en saÄŸlam bilgi modeli olarak düşünülen matematiÄŸi örnek alan rasyonalizm, ÅŸeylerin bizatihi kendilerine yönelmeden, ÅŸeylerin kendileriyle bir temas kurmadan, yalnızca düşünceleri birbirlerine baÄŸlamakla yetinip, ÅŸeylerin kendileriyle ilgili olarak a priori sonuçlara ulaÅŸir. Oysa fizik, matematiÄŸi de kullanarak ÅŸeylerin bizzatihi kendilerine yönelmekte, ÅŸeylerin kendileriyle, rasyonalizm tarafından kurulamayan teması, baÅŸarılı bir biçimde kurmaktadır.
Kant’a göre, İngiliz filozofu Hume’un empirizmi, belirli bir nedenden daima aynı sonucun çikacagini hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceÄŸimizi savunmak suretiyle, nedensellikle ilgili olarak kuÅŸkucu bir tavrı benimsemiÅŸtir. Oysa, çok baÅŸarılı sonuçlar elde etmiÅŸ olan fizik bilimi hemen tümüyle nedensellik ilkesine dayanmaktadır. Kant bu baÄŸlamda, kendisine düşen iÅŸin, rasyonalizm tarafından da, empirizm tarafından da açıklanıp temellendirilemeyen bilimi, özellikle de fizik bilimini temellendirmek, bilimsel bir biçimde düşündüğü zaman, insan zihninin nasıl iÅŸlediÄŸini bulmak olduÄŸunu düşünmüştür.
BaÅŸka bir deyiÅŸle, o felsefedeki ilk ve temel misyonunun bilimi temellendirmek, daha sonra da ahlakın ve dinin rasyonelliÄŸini savunmak olduÄŸuna inanmıştır. Bununla birlikte, bu hiç de kolay bir iÅŸ deÄŸildir, çünkü bilim ve din yüzyıllardır birbirlerine karÅŸi amansız bir mücadele içinde olmuÅŸlar ve bilim, dinin otoritesi karÅŸisında mutlak bir zafer kazanma yoluna girmiÅŸtir. Bu zafer, Kant’a göre, bilimin bakış açısından iyi ve olumlu olmakla birlikte, ahlak ve dinin bakış açısından tam bir felakettir.
Bilimin dinin müdahaleleri karÅŸisında özerkligini kazanması hiç kuÅŸku yok ki iyi bir ÅŸeydir, fakat bu, bilimsel olmayan tüm inançların, din ve ahlakın temelsizleÅŸmesi ve anlamsızlaÅŸması anlamına geliyorsa, bilimin zaferi, insanlık açısından, dinin bakış açısından gerçek bir felakettir. Kant, öyleyse, yalnızca din, bilim ve ahlakı temellendirmek durumunda kalmamış, fakat rasyonel bir varlık olmanın ne anlama geldiÄŸini gösterme durumunda kalmıştır. O, iÅŸte bu amacı gerçekleÅŸtirebilmek için, hem Descartes’in rasyonalizminden ve hem de Hume’un empirizminden önemli gördüğü ögeleri alarak, transendental epistemolojik idealizm diye bilinen kendi bilgi kuramını geliÅŸtirmiÅŸ, yükselen bilimin felsefi temellerini gösterdikten sonra, özgürlük ve ödev düşüncesine dayanarak Hıristiyan ahlakını savunma çabasi vermiÅŸtir.
Bilgi Görüşleri: Düşüncesinde rasyonalist felsefeyle empirist felsefenin bir sentezini yapan Immanuel Kant, bilgide hem deneyimin ve hem de aklın katkısının kaçınılmaz olduÄŸunu öne sürmüştür. O, ilk olarak en basit bir deneyimin, duyu izlenimlerinin bile a priori bir ögeyi, deneyden türemeyen, fakat deneyi yaratan ve mümkün kılan bir ögeyi içerdiÄŸini göstermiÅŸtir. Söz konusu a priori ögelere karÅŸilık gelen zaman ve mekana, deneyin transendental koÅŸulları adını veren Kant, böylelikle Hume’un matematiksel bilimlerin tümüyle analitik bir yapıda olduÄŸu görüşüne karÅŸi, matematiÄŸin mekan ve sayıyla ilgili yargılarının sentetik doÄŸasını ortaya koyabilme imkanı bulabilmiÅŸtir.
BaÅŸka bir deyiÅŸle, zihnin bilgideki temel, ayırıcı faaliyetini deneyimden gelen ham ve iÅŸlenmemiÅŸ malzemeyi bir sentezden geçirmek ve bu malzemeyi birleÅŸtirip, ona bir birlik kazan9dırmak olarak tanımlayan Kant’a göre, zihin söz konusu sentezi, herÅŸeyden önce, çesitli tecrübelerimizi sezginin belirli kalıpları içine yerleÅŸtirerek gerçekleÅŸtirir. Sezginin söz konusu kalıpları ise zaman ve mekandır. Buna göre, biz ÅŸeyleri zorunlulukla zaman ve mekan içinde olan ÅŸeyler olarak algılarız. Bununla birlikte, zaman ve mekan duyu-deneyinden türetilmiÅŸ ideler, izlenimler ya da kavramlar deÄŸildirler. Zaman ve mekanla, Kant’a göre, doÄŸrudan ve aracısız olarak sezgide karÅŸilaÅŸilır. Bunlar sezginin a priori, yani her türlü deneyimden önce gelen ve her tür deneyin onsuz olunamaz koÅŸulları olan kalıplarıdırlar. Yani, bunlar duyu-deneyindeki nesneleri her zaman kendileri aracılığıyla algılamakta olduÄŸumuz gözlüklerdir. O zaman ve mekanla ilgili bu ögretisine transendental estetik adını verdikten sonra, transendental analitiÄŸe, kategoriler ögretisine geçmiÅŸ ve tıpkı, duyarlık ya da deneyimin a priori algı formları içermesi gibi, doÄŸaya iliÅŸkin araÅŸtırma ve bilginin de bağıntı, töz ve nedensellik türünden a priori ilkeleri içerdiÄŸini göstermiÅŸtir.
En sıradan düşüncede bile, sistematik olmayan bir tarzda varolan bu kategoriler, matematiksel-mekanik bir doÄŸa biliminin temel ögeleri olarak ortaya çikar ve rasyonel bir doÄŸa kavrayışını mümkün hale getirir. BaÅŸka bir deyiÅŸle, düşüncenin ya da insan zihninin duyu-deneyinden gelen malzemeye bir birlik kazandırması veya söz konusu malzemeyi bir sentezden geçirmesiyle ilgili olan belirli kategorilerin bulunduÄŸunu ifade eden Kant’a göre, zihin söz konusu sentez ya da birleÅŸtirme faaliyetini çesitli yargılar ortaya koymak suretiyle gerçekleÅŸtirir, öyle ki bu yargılar bizim dünyaya iliÅŸkin yorumumuzun temel bileÅŸenlerini meydana getirir. Deneyimde söz konusu olan çokluk, Kant’a göre, bizim tarafımızdan nicelik, nitelik, bağıntı, töz gibi belirli deÄŸiÅŸmez formlar ya da kavramlar aracılığıyla deÄŸerlendirilir ya da yargılanır. Örnegin, nicelikle ilgili bir yargı söz konusu olduÄŸunda, zihnimizde bir ya da çok olan vardır. Nitelikle ilgili bir yargı öne sürdüğümüz zaman, ya olumlu ya da olumsuz bir önerme ortaya koyarız. Bağıntıyla ilgili bir yargıda bulunduÄŸumuz zaman ise, ya neden ile sonucu ya da özne ile yüklem bağıntısını düşünürüz.
Bütün bu düşünme tarzları, Kant’a göre, zihnin duyu-deneyinden gelen malzemeyi birleÅŸtirme, bu malzemeyi sentezden geçirme ya da söz konusu malzemeye bir birlik kazandırma faaliyetinin temel bileÅŸenleridir. Ve biz bu sentez faaliyetiyle de duyu izlenimlerinin çoklugundan, yani sonsuz sayıdaki darmadağınık izlenimden, tek bir tutarlı dünya resmi elde ederiz.
Kant’a göre, duyu deneyinin kapsamı içine giren her nesne, bu kategorilerden birine ya da diÄŸerine uymak durumundadır. Zira anlama yetisi, insan zihni bu kategorilere uymayan bir ÅŸeyi hiçbir ÅŸekilde konu alamaz, alsa bile anlayamaz. Görünüşlerin, fenomenlerin bir ÅŸekilde anlaÅŸilabilmeleri için, onlara anlama yetisinin kategorileri aracılığıyla bir yapı kazandırılması gerekmektedir. Anlama yetisinin kategorilerine uymayan bir ÅŸey insan zihni tarafından bilinemez. Kant’a göre, duyu-deneyimiz belirli bir yapı ve bir birlik sergilemektedir. İşte duyu-deneyinin sergilediÄŸi bu yapı ve birlik, ancak ve ancak görünüşleri kendi kategorilerine göre düzenleyen anlama yetisinin faaliyetiyle açıklanabilir.
Bununla birlikte, kategoriler düşüncenin ya da bilginin öznel koÅŸulları olduklarından, burada bunların nasıl olup da nesnel bir geçerliliÄŸe sahip olabildiÄŸi, yani nesnelere iliÅŸkin bilgimizi mümkün kılan koÅŸulları saÄŸlayabildikleri sorusu ortaya çikar. Kant’a göre, a priori kavramlar olarak kategorilerin nesnel geçerliliÄŸi, insanın nesnelere iliÅŸkin duyu-deneyinin yalnızca bu kategoriler sayesinde mümkün olabilmesi olgusuna dayanır. Duyu-deneyinin bir nesnesi, yalnızca bu kategorilerle düşünülebilir. Bir nesneyle ilgili bir düşünce, onunla ilgili tüm yargılar ve dolayısıyla ona iliÅŸkin bilgi, yalnızca kategorilerin saÄŸladığı kavramsal çerçeve içinde olanaklıdır.
İnsan zihninin yalnızca, kategorileri aracılığıyla kendilerine bir yapı kazandırdığı fenomenleri bilebileceÄŸini, bunun ötesine giderek ÅŸeylerin bizatihi kendilerini bilemeyeceÄŸini, duyu deneyindeki nesnelerin insan zihninin iÅŸleyiÅŸine uyduÄŸu için bilinebildiklerini söyleyen ve tüm empirik yasaları insan zihninin yasalarına indirgeyen Kant’ın bu bilgi anlayışının en önemli sonuçları, mutlak bir determinizm, bilginin sınırlılığı ve :-):-):-):-)fiziÄŸin imkansızlığıyla ilgili sonuçlardır. Bilgimiz iki bakımdan sınırlıdır. Bilgi, herÅŸeyden önce duyu-deneyinin dünyasıyla sınırlanmıştır. Bilgimiz ikinci olarak, algılama ve düşünme yetilerimizin deneyimin ham malzemesini iÅŸleme ve düzenleme tarzlarıyla sınırlanmıştır. Kant elbette ki, bize görünen dünyanın nihai ve en yüksek gerçeklik olmadığından kuÅŸku duymaz. Nitekim, o fenomenal gerçeklikle, yani duyusal olmayan ve akılla anlaÅŸilabilir olan dünya arasında bir ayrım yapmıştır. Bir ÅŸey algılanmadığı zaman nedir? Åžeyin bizzatihi kendisi ne anlama gelir?
:-):-):-):-)fiziği: biz algılamadığımız şeyleri elbette ki bilemeyiz. Bizim bildiğimiz şeyler numenler, şeylerin kendileri değil de, fenomenlerdir, şeylerin görünüşleridir. Bizim bildiğimiz nesneler duyular aracılığıyla algılanan nesnelerdir. Biz buna ek olarak, duyusal dünyanın bizim zihnimiz tarafından yaratılmadığını biliyoruz. Zihin, bu dünyayı yaratmak yerine, şeylerin kendilerinden türetilmiş olan ideleri ona yüklemektedir. Bu, bizden bağımsız olarak var olan, ancak bizim kendisini yalnızca bize göründüğü ve bizim tarafımızdan düzenlendiği şekliyle bilebildiğimiz bir dış gerçekliğin varolduğu anlamına gelir. Böyle bir gerçeklik bizim bilgimizi arttırmaz, fakat bize bilgimizin sınırlarını gösterir.
Immanuel Kant bu ögretisiyle bilimsel bilginin olanaklı olduÄŸunu göstererek, Newton fiziÄŸini temellendirir, fakat varlığın genel ilkeleri, Tanrı’nın varoluÅŸu, ruhu ölümsüzlügü gibi konuları ele alan geleneksel :-):-):-):-)fiziÄŸi olanaksız hale getirir. Çünkü, :-):-):-):-)fizik alanında, ruh, Tanrı, evren kavramlarını düşündüğümüz zaman, burada duyu-deneyi tarafından saÄŸlanan malzeme bulunmaz. Bilginin iki temel ögesinden biri olan deney, tecrübe ögesi :-):-):-):-)fizik alanında söz konusu olmadığı için, akıl burada antinomilere düşer. Öyleyse, :-):-):-):-)fizik alanında bilimsel bilgi olanaklı deÄŸildir.
Ahlakı: Bununla birlikte, Kant görünüş-gerçeklik ya da fenomen-numen ayırımını insan varlığına uygulayarak, ahlak imkanını kurtarır. Zira, ona göre, insanın bir fenomen, bir de numen tarafı vardır. Yani, insanın biri duyusal, diğeri akılla anlaşilabilir olan iki farklı boyutu vardır. Duyusal yönüyle ele alındığında, insan doğadaki mekanizmanın bir parçasıdır. Başka bir deyişle, insan fiziki eğilimleriyle, içgüdüleriyle fenomenler dünyasının bir ögesidir.
Buna karşin, insan kendisini hayvandan ayıran aklıyla, fenomenler dünyasının üstüne yükselir, aklı sayesinde, nedenselliğin, doğal zorunluluğun hüküm sürdüğü dünyanın ötesine geçip özgür olur. Başka bir deyişle, :-):-):-):-)fiziğin ancak pratik akıl alanında, ahlaki iradenin kesin kanaatleriyle mümkün olabileceğini savunan ve deneyimdeki a priori ögeyi çikarsama yöntemini, ahlak alanında ahlaki yargılara da uygulayan Kant, önce ahlaki yargıları psikolojik bir açıdan değerlendirmiş ve sonra kategorik buyrukla, yani formel olarak koşulsuz olma özelligiyle, ahlak alanında a priori ögeyi yakalamıştır.
Ona göre, kategorik buyruÄŸun, yani insandan insan olduÄŸu için belli ÅŸeyleri yapması isteyen ahlak yasasının, iyi iradenin tanınması, insanın yüceliÄŸini, gerçek kiÅŸiliÄŸini ve insan varlıklarını kiÅŸiler olarak birbirlerine baÄŸlayan halkayı oluÅŸturur. Pratik ve ahlaki temeller üzerinde geliÅŸen bir :-):-):-):-)fizik öne süren Kant’ın felsefesinde, bu ikinci alan, teorik aklın zorunlulukla belirlenen duyusal dünyasından sonra, pratik aklın özgürlükle belirlenen akılla anlaÅŸilabilir dünyası olarak ortaya çikar. Akılla anlaÅŸilabilir özgürlük dünyasının fiziki ve doÄŸal dünyayla olan iliÅŸkisinin ne olduÄŸu sorusu ise, Kant’ı her iki dünyayı da uyumlu kılan bir tanrısal düzen postülasıyla, ölümsüzlük postülasına götürür ki, bu postülalar da ifadesini Tanrı düşüncesinde bulmaktadır.
LOCKE, Jhon: İngiliz empirizminin kurucusu olan ünlü filozof. 1632-1704 yılları arasında yaÅŸamış olan Locke’un temel eserleri, An Essay concerning Human Understanding (İnsan Zihni Üzerine Bir Deneme) ve Two Treatises of Government (Yönetim üzerine İki Deneme)’dir.
Bilgi görüşleri: Empirist bir bilgi teorisinin temel ögretilerini, yani zihinde doğuştan düşünceler bulunduğunu ve bilginin deneyimden üretildigi ilkelerini mekanik bir gerçeklik görüşüyle birleştiren John Locke modern felsefenin tavrına uygun olarak, felsefesinde öncelikle bilgi konusunu ele almıştır. O insan bilgisinin sınırlarına ve kapsamına ilişkin araştırmasında, insan zihninde idelerin nasıl ortaya çiktigini araştırır. İdelerle de Locke, algı içeriklerini, izlenimleri, tasarımları, düşünceleri, kısacası bilincin tüm içeriklerini, insanın kendisiyle ilgili olarak bilinçli olduğu herşeyi anlar. Ona göre, insan bilgi sahibi olan bir varlıktır. Başka bir deyişle, o insan bilgisini açıklanmak durumunda olmayan, apaçık bir olgu olarak alır.
Bilmek ise, zihinde birtakım idelere sahip olmaktan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. DoÄŸuÅŸtancılığa karÅŸi çikan Locke, insanın bilgiye temel olan malzemeyi sonradan deneyim yoluyla kazandığını söyler. Onun deyimiyle karanlık bir oda olan insan zihnine ışık getiren tek pencere, deneyimdir. Bilginin kaynağı konusunda empirist olan Locke, biri dış deneyim, diÄŸeri de iç deneyim olmak üzere, iki tür tecrübe bulunduÄŸunu söyler. Bunlardan birincisinde, yani dış deneyimde, insan beÅŸ duyu yoluyla dış dünyadaki ÅŸeyleri tecrübe eder; insan zihni, Locke’a göre, burada tümüyle alıcı olup, pasif durumdadır. İkincisinde, yani refleksiyon veya içebakışta ise, insan varlığı, kendi zihninde, kendi iç dünyasında olup bitenleri tecrübe eder. İnsan zihnindeki tüm ideler, iÅŸte bu iki kaynağın birinden ya da diÄŸerinden gelir.
İnsan zihnindeki tüm ideler, İngiliz empirizminin kurucusu olan Locke’a göre, basit ideler ve kompleks ideler olmak üzere, iki baÅŸlık altında toplanabilir. Bu ayırım, Locke’a zihnin tümüyle pasif olduÄŸu durumlarla aktif olduÄŸu durumları birbirlerinden ayırma imkanı verdiÄŸi için, önemli bir ayırımdır. Basit ideler, dış dünyadaki cisimlerin ve onların niteliklerinin duyu-organlarımız üzerindeki etkisi sonucunda, duyularımız aracılığıyla kazanılmış olan idelerdir. İnsan zihni bu basit ideleri birbirleriyle çesitli ÅŸekillerde birleÅŸtirdiÄŸi zaman kompleks idelere sahip olur. Locke’a göre, insan zihni basit ideleri biriktirdikten sonra, onları birbirlerinden ayırt eder, birbiriyle karÅŸilaÅŸtırır ve birbiriyle çesitli ÅŸekillerde birleÅŸtirir. Locke, insanda yeni bir ide icad etme gücü olmasa bile, insan zihninin kompleks ideleri meydana getirirken tümüyle aktif durumda bulunduÄŸunu söyler. Ona göre, basit ideler kompleks idelerden hem psikolojik ve hem de mantıksal bakımdan önce gelmek durumundadır.
İnsan zihni, Locke’a göre, belli ÅŸekillerde faaliyet gösterir. İnsan zihninin bu faaliyetleri ise, sırasıyla algı, bellek, ayırd etme ve karÅŸilaÅŸtırma yetisi, birleÅŸtirme ve soyutlamadır. Bu yetilerden en önemlilerinden olan birleÅŸtirme yetisi söz konusu olduÄŸunda, insan zihni sahip olduÄŸu basit ideleri bir araya getirir ve bu ideleri birleÅŸtirerek kompleks ideler meydana getirir. Soyutlamada ise, insan zihni genel kavramları gösteren genel sözcüklere yükselir. Varolan herÅŸey, Locke’a göre, bireyseldir. Bununla birlikte, insan varlığı çocukluktan yavaÅŸ yavaÅŸ çikarken, insanlarda ve ÅŸeylerdeki ortak nitelikleri gözlemler.
Locke, bilginin söz konusu yetilerin algı yoluyla kazanılan basit ideleri iÅŸlemesinin sonucunda ortaya çiktigini savunur. Ve bilgi, idelerin birbirleriyle olan baÄŸlantısına ve uyuÅŸmasına ya da birbirleriyle uyuÅŸmayıp, birbirlerini kabul etmemelerine iliÅŸkin algıdan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Locke’a göre, ideler arasında dört tür bağıntı vardır ya da ideler birbirleriyle dört bakımdan uyuÅŸur. 1 Özdeslik, 2 İliÅŸki, 3 Birlikte varoluÅŸ ya da zorunlu bağıntı ve 4 Gerçek varoluÅŸ.
Locke, özdeslikten söz ettiği zaman, bir idenin ne olduğunun ve onun başka idelerden olan farklılığının bilincinde olmayı anlar. Burada söz konusu olan bilgi, her idenin kendi kendisiyle aynı olduğunu, her ne ise o olup, tüm diğer idelerden farklı olduğunu bilmekten oluşur. Bu bilgi, idelerimizden her birinin (örnegin, ağaç, masa, beyaz, kare, üçgen vb. idelerinin) tam olarak neyi içerdiğinin ve onun farklılıklarının (örnegin, beyazın siyah olmadığının, bir karenin daire olmadığının) bilgisidir. Buna karşin, ilişkiden söz ederken Locke, idelerimizden bazılarının diğer idelerle bazı bakımlardan ilişkili olduğu olgusuna dikkat çeker. Buna göre, beyaz ve kırmızı arasında, üçgenlerle yapraklar arasında söz konusu olmayan bir ilişki vardır; yine, bir ağaçla bir sandalye arasında, bir doğruyla bir bulut arasında söz konusu olmayan bir ilişki vardır.
Birlikte varoluş ya da zorunlu bağıntıdan söz ettiği zaman da, Locke kompleks bir idenin, örnegin bir sandalye idesinin, bir sandalyeyi düşündüğümüz zaman birlikte düşündüğümüz çok sayıda basit idenin birleşiminden oluştuğu olgusuna dikkat çeker. Burada söz konusu olan bilgi, belli bir kompleks ide gündeme geldiği zaman, hangi basit idelerin söz konusu kompleks idenin ayrılmaz parçaları olduğunun bilgisidir. Locke dördüncü kategoriye, yani gerçek varoluşa geldiği zaman, idelerin birbirleriyle olan bağıntılarından çok, dış dünyadaki bir şeyle olan bağıntılarının bilgisinden söz eder. Şimdiye dek olan bilgi türleri yalnızca kavramsaldı, ilk kez bu dördüncü bilgi türüyle varoluşla ilgili olan bir bilgiye ulaşilır. Başka bir deyişle, burada söz konusu olan bilgi, bir ideyle uyuşan gerçek bir varlığın bilgisidir.
Locke bu dört bilgi türüne ek olarak, insan için bu bilgi türlerine sahip olmanın üç farklı yolunun bulunduÄŸunu söyler; bunlar sırasıyla sezgi, kanıtlama ve duyumdur. Bilgimizin kapsamı söz konusu olduÄŸunda, Locke gerçek bilgiye sezgi ya da kanıtlama yoluyla ulaÅŸildığına inandığı ve kanıtlama ya da sezginin kendilerine dayandığı idelere birtakım sınırlamalar getirdiÄŸi için, bilgimizin kapsamının oldukça sınırlı olduÄŸunu savunmak durumunda kalmıştır. Özdeslik ya da farklılık bağıntısı söz konusu olduÄŸunda, Locke’a göre, bizim tüm açık idelerimizin kendi kendileriyle aynı ve baÅŸka idelerden farklı olduklarına iliÅŸkin olarak sezgisel bilgimiz vardır.
İlişki söz konusu olduğunda ise, burası bilgimizin çok büyük bir parçasını meydana getirmekle birlikte, bu bilgi de idelerin birbirleriyle olan ilişkileriyle ilgili kanıtlamalarla sınırlanmıştır. İdeler arasındaki karşilıklı bağıntılara ve içerme ilişkilerine dayanan bu bilgi, yalnızca kavramsal bir bilgidir. Bu alandaki doğrular matematiğin doğrularıyla, günümüzde analitik olarak doğru olduğunu söylediğimiz önermelerden oluşur. Ancak bu doğrular, yalnızca idelerimiz arasındaki ilişkilerle ilgili olan doğrular olduğu için, bize hiçbir zaman idelerimizden bağımsız olarak varolan bir şeyin bilgisini veremezler.
İdelerimizin birlikte varoluÅŸu ya da idelerimiz arasındaki zorunlu bağıntıya gelince, Locke bilgimizin kapsamının burada daha da daraldığını savunur. Biz, birçok basit idenin birlikte ortaya çiktigini, belirli bir türden olan kompleks bir ÅŸeye iliÅŸkin idemizin belirli basit idelerden oluÅŸan bir toplamı içerdiÄŸini gözlemleyebiliriz, fakat bu idelerin zorunlu olarak birbirlerine baÄŸlanıp baÄŸlanmadığını bilemeyiz. Locke’a göre, ikincil bir nitelikle söz konusu niteliÄŸin kendilerine baÄŸlı olduÄŸu birincil nitelikler arasında, insan tarafından keÅŸfedilebilir olan zorunlu bir baÄŸlantı yoktur. Biz bir nesnenin ÅŸeklinden ve ebatlarından yola çikarak, onun belli bir renge ya da tada sahip olduÄŸunu hiçbir zaman söyleyemeyiz.
İdelerimizin birlikte varoluşu ya da idelerimiz arasındaki zorunlu bağlantıya ilişkin bilgimiz deneyimin kapsamına bağlı olduğundan, idelerimiz arasındaki zorunlu bağlantıları saptarken, sezgi yoluyla da kanıtlama yoluyla da pek ilerilere gidemeyiz. Ve doğa bilimlerinin genel önermeleri farklı ideleri birbirlerine bağladıkları için, gerçek anlamda genel bir bilgi olmanın çok uzağında kalır. Zira, bu bilimlerin birbirine bağladığı ideler arasında zorunlu bir bağıntının olup olmadığı, sezgi yoluyla da kanıtlama yoluyla da kavranamaz.
Gerçek varoluÅŸ söz konusu olduÄŸunda, bilgimiz kapsamı daha da daralır. Locke’a göre, biz sezgi yoluyla kesin olarak yalnızca kendimizin varolduÄŸunu biliriz. Kanıtlama yoluyla ise, Tanrı’nın gerçek varoluÅŸunu kanıtlarız. Bir de duyusal bilgiyle, duyularımıza sunulmuÅŸ olan nesnelerin varolduÄŸunu biliriz. Bununla birlikte, kesin olmayan duyusal bilgi, bize gerçek bir bilgi veremez, çünkü bu bilgi herÅŸeyden önce ÅŸimdi duyularımıza sunulmuÅŸ olan nesnelerle sınırlanmış olup, ÅŸimdi ve burada mevcut olan tikel nesnelerin ötesine geçemez. İkinci olarak, duyusal bilgi yoluyla, bizim dışımızdaki nesnelerin varolduÄŸunu bilsek bile, Locke’a göre, bu nesnelerin gerçek doÄŸalarına iliÅŸkin olarak pek fazla bir bilgimiz olamaz.
Demek ki, Locke;
1 dolayımsız olarak bilincinde olduğumuz şeylerin, nesnelerin bizatihi kendileri değil de, zihinlerimizdeki ideler olduğunu, 2 idelerimizin tecrübeden türetilmek durumunda olduğunu, aksi takdirde anlamlı bir içerikten yoksun olacağını ve 3 genel bir önermenin sezgisel bakımdan ya da kanıtlama yoluyla kesin olmadıkça, gerçek anlamda bir bilgi olamayacağını kabul ettiği için, bilgimizin kapsamını oldukça daraltır. O, bir empiristtir ve dolayısıyla bilgide deneyime önem verip, empirik olmayan ilkelerden türetilmiş mantıksal bir sistemin bize gerçekliğin resmini hiçbir şekilde veremeyeceğini kabul eder.
Locke, bundan başka zihnimizde olan şeylerin, nesnelerin kendileri değil de, nesnelerle olan gerçek ilişkilerini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz ideler olduğunu savunduğu ve neyin bilgi sayılıp neyin bilgi sayılamayacağı konusunda, hayli yüksek bir kesinlik ölçütü öne sürerek, yalnızca sezgi ya da kanıtlama yoluyla elde edilen bilgiyi kesin bilgi olarak gördüğü için, empirik ve bilimsel bilginin gerçek anlamda bilgi olamayacağını dile getirir.
Dine Dair Görüşleri: Dinle bağlamında, Locke Hıristiyanlığın ahlaki boyutunu vurgulamaya özel bir önem atfeder ve kutsal kitapta bulunan ahlak kurallarının aklın keşfettiği kurallarla tam bir ahenk içinde olduğunu belirtir. Akılla inanç arasındaki ilişkiler üzerinde de duran filozof, hem akıl ve hem de vahiy yoluyla keşfedilen hakikatler bulunduğunu öne sürerken, akılla çelisen hakikatler söz konusu olduğunda, bu doğruların, onların kaynağında vahyin bulunduğu söylense bile, hiçbir şekilde kabul edilmemesi gerektiğini savunur. Buna karşin, akılla ne örtüsen ne de çakisan hakikatlere gelince, Locke bunların gerçek dinin özünü meydana getirdiğini öne sürer. Fakat Locke aklın burada bile vazgeçilmez bir rol oynadığını vurgular: Akıl bir şeyin vahiy olup olmadığına karar vermeli ve vahyi ifade eden sözcüklerin anlamlarını incelemelidir. Ona göre, akıl her konuda nihai yargıç ve yolgösterici olmalıdır. O Hıristiyanlığın özünde pek az temel ve onsuz olunamaz inanç parçası bulunduğunu söylerken, mezhepler arasındaki çatismalara şiddetle karşi çikmis ve dini hoşgörüyü engelleyecek hiçbir şey bulunmadığını belirtmiştir. Bu bağlamda, ona göre, dinin görevi insan ruhunu günahtan, kötülüklerden; hükümetin görevi ise bireyin yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarını korumaktır.
Siyaset Felsefesi: Locke siyaset felsefesi alanındaki görüşleri bakımından da önemli bir filozoftur. O, mutlakiyetçiliğe şiddetle karşi çiktigi ve güçler ayrılığını hararetle savunduğu için, liberalizmin kurucusu olarak görülmektedir. Meşruti bir monarşiden yana olan ve toplumun bir sözleşme temeline dayanması gerektiğini savunan Locke, insanların hukuğun veya iktidarın sağladığı avantajlardan yoksun olarak birlikte yaşadıkları hipotetik bir doğa hali düşüncesinden yola çikmistir. Böyle bir doğa halinin dezavantajları, insanların hukuğun ve devletin yönetimi altına girmeleri için bileyerek ve isteyerek bir sözleşme yapmalarını fazlasıyla haklı kılar. Toplumsal sözleşmenin amacı, düzeni ve yasayı ihdas etmek, doğa halinin belirsizliklerini ortadan kaldırmak ve bireyin haklarını koruyacak kurumları yaratmaktır.
PARMANİDES: Değişmeyi ve oluşu yadsıyan görüşü, birtakım aşilamaz güçlüklere yol açmış olan ünlü doğa filozofu.
Parmenides’e göre, evrende deÄŸiÅŸen hiçbir ÅŸey yoktur. Gerçeklik mutlak anlamda birdir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve deÄŸiÅŸme yoktur. Parmenides bu sonucu şöyle bir akılyürütme çizgisiyle elde etmiÅŸtir: Var olan herÅŸeyi gerçeklik, Varlık olarak niteleyelim. Varlık varlığa nereden gelmiÅŸtir? Burada iki alternatif vardır: Varlık varlığa ya varlıktan (yani, varolan bir ÅŸeyden) ya da yokluktan (yani, var olmayan bir ÅŸeyden) gelmiÅŸ olabilir. İkinci alternatif, tüm Yunanlı filozoflar gibi, Parmenides için de kabul edilemez olan bir alternatiftir, çünkü Yunanlılara göre, hiçten hiçbir ÅŸey çikmaz. Birinci alternatif söz konusu olduÄŸunda ise, Varlığın yaratılmamış olduÄŸu sonucu çikar, çünkü O varlığa kendisinden gelmiÅŸtir. Yani kendi kendisiyle aynıdır.
Varlığın, Parmenides’e göre, parçaları da yoktur. Öte yandan, Varlığın hareketsiz olduÄŸu da söylenmelidir. Öyleyse, Varlık hakkında, O’nun var olduÄŸu dışında hiçbir ÅŸey söylenemez. Varlık hareket edemez, deÄŸiÅŸmez, çok olamaz, zira hareket eder, deÄŸiÅŸir ve çok olursa, var olmayan bir ÅŸey, yani yokluk haline gelir. Varlığın var olmak dışında hiçbir özelligi yoktur. Nitekim Parmenides, özdeslik ilkesine dayanarak, yalnızca ‘Varlık vardır, yokluk ya da var olmayan var deÄŸildir’ demiÅŸtir.
Parmenides Varlıkla ilgili deÄŸiÅŸmezlik ögretisinin bir sonucu olarak, içinde yaÅŸadığımız dünyanın gerçek olmadığını, gerçekten var olmayıp, yalnızca bir görünüş olduÄŸunu öne sürer. O, Varlığın bir parçası olmadığı için, var deÄŸildir ve yalnızca bir görünüş ya da aldatıcı bir dünyadır. Parmenides’in gerçeklik ve görünüşten oluÅŸan ontolojik nitelikli ayrımına, akıl ve duyulardan oluÅŸan epistemolojik nitelikli ayrımı karÅŸilık gelmektedir. Ona göre, duyuların tanıklığına güvenmek, bizi görünüşler dünyasına, deÄŸiÅŸmenin gerçek olduÄŸu sonucuna götürür. Oysa, aklın sesini dinlemek bizim gerçek Varlığa yönelmemizi, gerçek Varlığı temaÅŸa etmemizi saÄŸlar.
PLATON: M.Ö. 427-347 yılları arasında yaşamış olan ve düşünce tarihinin tanıdığı ilk ve en büyük sistemin kurucusu olan ünlü Yuna filozofu.
Temeller: Sisteminde, Sofistlerin Yunan toplumu üzerindeki olumsuz etkileriyle savaÅŸmaya çalismis olan Platon, iÅŸe öncelikle bilgi konusuyla baÅŸlamış ve mutlak ve kesin bir bilginin var olduÄŸu konusunda tümüyle dogmatist bir tavır sergilemiÅŸtir. Ona göre, deÄŸiÅŸen hiçbir ÅŸekilde bilinemeyeceÄŸi için, insan zihninden bağımsız olan, deÄŸiÅŸmez bir varlık olmalıdır. Mutlak ve kesin bir bilgiye eriÅŸmek ve bu bilgiyi baÅŸkalarına aktarmak durumundaysak eÄŸer, Platon’a göre, dünyada sabit, kalıcı ve deÄŸiÅŸmez olan birtakım varlıklar olmalıdır. O bu deÄŸiÅŸmez, sabit ve kalıcı varlıklara İdealar adını verir. Öyleyse, Platon’a göre, bilgi tikel olanın ve deÄŸiÅŸenin beÅŸ duyu yoluyla kazanılmış empirik bilgisi deÄŸil de, deÄŸiÅŸmez ve tümel olanın akıl yoluyla kazanılan ezeli-ebedi bilgisidir.
:-):-):-):-)fiziÄŸi: İdealar yalnızca bilginin nesneleri olmakla kalmazlar, onlar aynı zamanda gerçekliÄŸi oluÅŸturan varlık kategorisini meydana getiren temel varlıklardır. BaÅŸka bir deyiÅŸle, Platon, ‘GerçekliÄŸin ne olduÄŸu’, ‘Neyin gerçekten var olduÄŸu’ ÅŸeklindeki temel :-):-):-):-)fiziksel soruya, gerçekliÄŸin madde ya da dış dünyada deÄŸil de, dış dünyadaki ÅŸeylerin İdealarında olduÄŸu yanıtını vermiÅŸtir. Bizim algıladığımız duyusal ÅŸeyler sürekli olarak deÄŸiÅŸmektedir.
Ona göre, duyusal nesneler, değişmeden mutlak olarak bağışık olan bir gerçekliğin varoluşunun zorunlu kılacak şekilde, sürekli bir değişmeye maruz kalırlar. Duyusal nesneler varlığa geliş ve yokoluş, büyüme ve çürümeden başka, yer değiştirir, niteliksel ve niceliksel değişmeye uğrarlar. Bundan dolayı, duyusal nesnelere yüklenebilecek tüm nitelikler, yükleme faaliyeti sırasında, algısal yargı ya da önermenin zamansal bir niceleyici ya da belirlemeyle tamamlanmasını gerektirir. Buna göre, aynı şey farklı zamanlarda farklı özelliklere sahip olur. O belirli koşullar altında büyük, başkaca durumlarda küçük görünür. Birine göre, büyük, bir başkasına göre ise küçüktür. Belli bir zamanda mat ve karanlık, buna karşin başka bir zamanda parlak ve aydınlık görünür.
Demek ki, bireysel nesnelerden oluÅŸan ve bizim duyularımızla algıladığımız duyusal dünyayı incelediÄŸimizde, onda mutlak, kalıcı, duraÄŸan ve tutarlı hiçbir yön bulunmadığını, ondaki herÅŸeyin deÄŸiÅŸken ve göreli olduÄŸunu görüyoruz. Platon’a göre, böyle bir dünya gerçek deÄŸildir, gerçekten var olamaz; o duyusal dünyanın yalnızca görünüşlerden meydana gelen bir dünya olduÄŸunu savunur. Bu duyusal dünya, ÅŸu masa, ÅŸu heykel, ÅŸu kitap gibi, ‘ÅŸu’ diyerek gösterdiÄŸimiz bireysel nesnelerden meydana gelmektedir. Bu dünyadaki nesneler, deÄŸiÅŸen, kendilerinde karÅŸit yüklemleri barındıracak ÅŸekilde, eksikli, göreli, bağımlı ve bileÅŸik olan ÅŸeylerdir. BeÅŸ duyu yoluyla algılanan bu bireysel nesneler, Platon’a göre, gerçekten var deÄŸildir. Onlar deÄŸiÅŸmeyen, mutlak ve kalıcı bir gerçekliÄŸin yalnızca görünüşleridirler. Bu bireysel nesneler aynı anda hem gerçeklikten ve hem de yokluktan pay alırlar; bundan dolayıdır ki, Platon’a göre, onlar hem var ve hem de yokturlar ya da bugün var yarın yokturlar. Onlar varlığa gelir, çesitli deÄŸiÅŸmelere maruz kalır ve ölüp giderler. Platon’a göre, gerçekten varolan ÅŸeyler İdealardır ve İdealar duyusal dünyada söz konusu olan göreli bir duraÄŸanlığın ve anlaÅŸilırlığın temel nedenidirler. İdealar duyusal dünyada hüküm süren deÄŸiÅŸmelerden etkilenmediÄŸi için, onların içinde yaÅŸadığımız görünüşler dünyasından ayrı ve bağımsız bir varoluÅŸa sahip olmaları gerekir.
Bizim kendilerini duyu-deneyi yoluyla deÄŸil de, düşünce ve akıl yoluyla bildiÄŸimiz bu İdealar, kendilerine ait ayrı bir dünyada varolurlar. Platon’a göre, İdealar sahip oldukları özellikleri hepsinin üstünde ve ötesinde bulunan İyi İdeasından alırlar. Devlet’te yer alan ünlü GüneÅŸ Benzetmesinde, o duyusal dünya ile akılla anlaÅŸilabilir dünya, dolayısıyla da GüneÅŸle İyi İdeası arasında bir analoji yapar ve mecazi bir anlatım içinde, İyi İdeasını GüneÅŸe benzetir. Buna göre, nasıl ki duyusal dünyada güneÅŸ ışığıyla gözle görülen nesneleri aydınlatıyorsa, aynı ÅŸekilde İyi İdeası da akılla anlaÅŸilabilir dünyada İdeaları doÄŸrulukla aydınlatır, baÅŸka bir deyiÅŸle, İdealara anlaÅŸilabilirlik kazandırır. İyi İdeası, bundan baÅŸka akılla anlaÅŸilabilir nesnelerin varlık ve gerçekliklerinden sorumludur.
İyi İdeası gerçek varlığın ötesindedir. Platon’a göre, insan uzun yıllar matematiksel bilimlerle ve diyalektikle uÄŸraÅŸtıktan sonra, varlığın ve gerçekliÄŸin kaynağı olan İyi İdeasını mistik bir tecrübeyle, özel bir sezgiyle tanır. Çünkü İyi İdeası varlığın ötesinde olduktan baÅŸka, insanın kavrayış gücünün sınırlarının da ötesindedir. İyi İdeasının kendisi tanımlanamaz, söze dökülemez ve açıklanamaz, fakat baÅŸka herÅŸeyi açıklar. İnsan bu tür bir mistik tecrübeyi yaÅŸadıktan sonra, İdeaların İyi İdeasından pay almak suretiyle varlığa geldiklerini ve oldukları gibi olduklarını anlar. Åžu halde, Platon’un :-):-):-):-)fiziÄŸinde İdealar varlıklarını, ya da sahip oldukları temel özellikleri İyi İdeasına borçludurlar.
Aynı iliÅŸki İdealardan meydana gelen gerçek ve akılla anlaÅŸilabilir dünya ile içinde yaÅŸadığımız duyusal dünya arasında vardır. İçinde yaÅŸadığımız duyusal dünyadaki ÅŸeyler her bakımdan deÄŸiÅŸseler bile, bu dünyanın yine belli ölçüler içinde gerçek ve kalıcı olan yönleri vardır. Her bakımdan deÄŸiÅŸmeye uÄŸrayan bu dünyada, en azından birtakım matematiksel özellikler deÄŸiÅŸmeden aynı kalır. Örnegin, bir masa ÅŸekli zamanın akışı içinde deÄŸiÅŸse de, onun sergilediÄŸi ‘dikdörtgen’ olma temel özelligi deÄŸiÅŸmeden aynı kalır. Yine, bir kutunun ÅŸekli zaman içinde deÄŸiÅŸir, bununla birlikte onun sergilediÄŸi ‘kare’ ya da ‘küp’ olma özelligi deÄŸiÅŸmeden aynı kalır. İşte duyusal dünyadaki ÅŸeyler, Platon’a göre, İdealardan pay aldıkları ya da İdeaları taklit ettikleri için varolurlar ve duyusal dünyadaki gerçek ya da kalıcı ve deÄŸiÅŸmez yönler, bu pay alma iliÅŸkisi sayesinde söz konusu olur.
Platon, İdealardan meydana gelen akılla anlaşilabilir dünya ile duyusal dünya arasındaki bu ilişkiyi Parmenides adlı diyaloguyla Timaeos adlı diyalogunda açıklamaya çalisir. Buna göre, pay alma, İdeadan bir parçaya sahip olma anlamına gelmez. Bir İdea, bu dünyadaki duyusal şeylerden her biri ondan bir parçaya sahip olacak şekilde, parçaları olan bir şey değildir. Bir İdea bölünemez bir varlıktır. Yine, duyusal şeyler İdealardan bu şekilde pay alıyor olsaydılar, İdealar aktüel dünyada şeylerin parçaları olarak varolacak ve dolayısıyla bu dünyaya içkin olan varlıklar haline geleceklerdi. Oysa, onlar bu dünyaya aşkın olup, ayrı bir İdealar dünyasında varolurlar. Şu halde, duyusal nesneler İdeaları, gerçekte İdeaların kendileri olmaksızın, İdealardan bir parçaya sahip olmadan, örneklerler.
Bununla birlikte, İdealarla duyusal nesneler tümüyle farklılık gösteren iki ayrı kategoriden varlıklar oldukları için ikisi arasındaki iliÅŸki ancak, pay alma iliÅŸkisi gibi gerçek niteliÄŸi hiçbir zaman tam olarak anlaÅŸilamayan mecazi terimlerle ifade edilebilir. Çünkü İdealar ezeli-ebedi olan, yani yaratılmamış ve yok edilemez olan, zamanın ve mekanın dışındaki deÄŸiÅŸmez kavramsal varlıklardır. Oysa bu dünyadaki duyusal nesneler zaman ve mekanın içinde olup, deÄŸiÅŸmeye uÄŸrayan varlıklardır. İdealar deÄŸiÅŸmez olduklarına göre, herhangi bir ÅŸey yapamaz ve dolayısıyla duyusal dünyadaki deÄŸiÅŸmeyi baÅŸlatamaz ya da bu deÄŸiÅŸmeye neden olamazlar. Bundan dolayı, Platon’un :-):-):-):-)fiziÄŸinde, akılla anlaÅŸilabilir dünya ile duyusal dünya arasındaki iliÅŸkiyi saÄŸlayacak, içinde yaÅŸadığımız dünyaya İdealar dünyasının belirli yönlerini aktaracak aktif bir güce ihtiyaç duyulur. Çünkü duyusal dünyadaki nesnelerle İdealar tümüyle ayrı kategoriden varlıklar oldukları için, birbirleriyle kendi baÅŸlarına iliÅŸki kuramazlar.
Platon’un :-):-):-):-)fiziÄŸinde iÅŸte duyusal dünyaya İdealar dünyasının belirli yönlerini aktaran bu aktif dış güç, İdeaların, saf formun deÄŸiÅŸmez dünyasıyla maddenin bütünüyle belirsiz olan dünyası arasındaki sınır çizgide bulunan Demiurgos’tur. Ona göre, maddenin kendisi tümüyle belirsiz olup, ÅŸekilden, formdan yoksundur. Zaten belirli olsa ve bir ÅŸekli bulunsa, bu, İdeanın onda zaten bulunduÄŸu anlamına gelecektir. Madde tanımlanamaz. Bununla birlikte, tümüyle düzensiz olan madde form kazanmaya, ÅŸekil almaya uygun bir yapıdadır. İşte, hem akılla anlaÅŸilabilir dünyanın ve maddi dünyanın dışında olan bir Tanrı olarak Demiurgos, maddeye İdealar dünyasının özelliklerini, akılla anlaÅŸilabilir dünyanın formlarını yüklemek suretiyle, düzenden yoksun, belirsiz maddeye düzen ve form kazandırır. Demiurgos’un bu faaliyeti, sonuçta duyusal dünyada İdeaların gölgelerinin ortaya çikisina yol açar.
Kare, üçgen, ağırlık, beyazlık, v.b., İdeaların maddi dünyada ortaya çikan görüntüleridir, soluk kopyalarıdır ve onlar maddi dünyaya sahip olduÄŸu düzen ve belirliliÄŸi kazandıran temel ögelerdir. Åžu halde, maddi dünya sahip olduÄŸu düzen ve belirliliÄŸi herÅŸeyden önce İdealar dünyasına ve İdealar dünyasının yapısını ve formlarını maddeye aktaran Demiurgos’un faaliyetine borçludur. Biz duyusal dünyada çesitli zaman ve yerlerde var olan ÅŸeyleri, Demiurgos formları maddeye yerleÅŸtirdiÄŸi için saptıyor ve tanımlayabiliyoruz.
Bununla birlikte, maddi dünya kendisine aktarılan formları koruyabilmek bakımından yetersiz olup, mutlak bir deÄŸiÅŸme içindedir. Maddi dünya formları yalnızca belirli zaman dilimleri içinde koruyabilir. O sürekli bir akış hali içinde bulunduÄŸuna göre, formları alır ve daha sonra yitirir. Åžu halde, maddi dünyanın gerçek İdealar dünyasının ezeli-ebedi yönlerini Demiurgos’un faaliyeti sayesinde kazandığı ve bu yönleri sonsuz bir hareketler dizisi ve dolayısıyla deÄŸiÅŸme süreci içinde kaybettiÄŸi dikkate alındığında, o ezeli-ebedi bir gerçekliÄŸin zaman içinde hareket eden ve deÄŸiÅŸen gölgesi ya da kopyası olarak görülmek durumundadır. Öyleyse, gerçekten var olan deÄŸiÅŸmez İdealar dünyasıdır.
Demek ki, Platon gerçek varlığı aynı ÅŸekilde tanımlamış olan ve bu varlığın akıl yoluyla bilinebileceÄŸini söyleyerek, duyuların bize gösterdiÄŸi bireysel nesnelerden oluÅŸan duyusal dünyanın hiçbir ÅŸekilde var olmadığını, bu dünyanın bir yanılsamadan baÅŸka bir ÅŸey olmadığını öne süren Parmenides’in tersine, bir yandan gerçekten var olanın deÄŸiÅŸmez, ezeli-ebedi olan ve akıl yoluyla bilinebilen İdealar dünyası olduÄŸunu kabul ederken, bir yandan da içinde yaÅŸadığımız duyusal dünyanın belli ÅŸekiller içinde var olduÄŸunu söylemekte ve görünüşleri İdealar aracılığıyla açıklamakta ve temellendirmektedir. Platon’un bu :-):-):-):-)fiziÄŸi, ‘Neyin gerçekten var olduÄŸu’ sorusunu yanıtladıktan baÅŸka, insanın içinde yaÅŸadığımız bu dünyadaki yeri ve gerçekten var olan İdealar dünyasıyla olan iliÅŸkisi konusuna da bir açıklık getirir.
İnsan felsefesi: Platon’un iki dünyalı :-):-):-):-)fiziÄŸi, insanda her biri dikkatini söz konusu bu dünyalardan birine yöneltmiÅŸ olan iki temel bileÅŸenin bulunduÄŸunu ortaya koyar. İnsanın duyusal dünyaya yönelmiÅŸ, duyusal dünyaya ait olan parçası bedenidir; yine aynı benzerin benzerini bilebileceÄŸi, ancak aynı cinsten olanlar arasında bir iliÅŸki bulunabileceÄŸi ilkesine göre, insanın bir de gerçek varlığın dünyasına yönelmiÅŸ olup, bu baÄŸlamda İdealar dünyasının bir parçası olan ruhu vardır. İnsan ruhu, Platon’a göre, insandaki maddi olmayan, ölümsüz parçadır.
Bunlardan beden söz konusu olduğunda, insan duyuları aracılığıyla duyusal dünyayla ilgili olarak güvenilmez malumatlar elde etmeye çalisir, maddenin peşinden koşarak birtakım fiziki arzuları gerçekleştirmek ve tatmin sağlamak ister. Buna karşin, ruhu ait olduğu dünyaya yönelmek, ezeli-ebedi gerçeklikleri temaşa etmek arzusu içindedir. Öyleyse, ruha düşen kendisini duyusal dünyanın sınırlamalarından, bedeninin ve duyusal dünyanın oluşturduğu hapishaneden kurtarmak ve gerçek dünyayı temaşa etmek amacını gerçekleştirmeye çalismaktir. Bu ise, insanın her ne kadar maddi koşullar içinde yaşayan, birtakım fiziksel ihtiyaçları olan bir varlık olsa da, bu maddi koşullara bağımlı olamayacağı, yalnızca fiziksel ihtiyaçları tarafından belirlenemeyeceği anlamına gelir
PLOTİNOS: Milattan sonra 205-270 yılları arasında yaÅŸamış ve Platon’un :-):-):-):-)fiziÄŸini, biraz daha farklı bir versiyon içinde yeniden öne süren, ve ögretisi sayesinde, Platon’un, Hellenistik çagda ve bu arada OrtaçaÄŸda, hem Hıristiyan felsefesinde ve hem de İslam felsefesinde etkili olmaya devam ettiÄŸi, ünlü Yunan filozofu.
Felsefesinde, Platon’un Devlet’te yer alan İyi İdeasıyla ilgili görüşlerinden yola çikan Plotinos, Platon’un İyi İdeasını tanrılaÅŸtırmış ve varolan herÅŸeyi Tanrı’dan baÅŸlayan bir türüm ya da sudur süreciyle açıklamıştır. O da, tıpkı Platon gibi, maddi dünyanın, sürekli olarak deÄŸiÅŸtiÄŸi için, gerçek olamayacağını düşünür. Yalnızca deÄŸiÅŸmeyen bir ÅŸey gerçekten var olabilir. Bundan dolayı, bu deÄŸiÅŸmeyen gerçeklik, Platon’un da göstermiÅŸ olduÄŸu gibi, maddi dünyadan farklı ve ayrı olmalıdır. Bu varlık ise, Plotinos’a göre, Tanrı’dır.
O Tanrı hakkında, Tanrı’nın bu dünyadaki herÅŸeyi aÅŸtığını söylemek dışında, hiçbir ÅŸey söylenemeyeceÄŸini iddia eder. Tanrı bu dünyayı aÅŸtığı, maddi dünyanın ötesinde bulunduÄŸu için, maddi, sonlu ve nihayet bölünebilir olan bir varlık deÄŸildir. Madde, ruh ve zihinden her biri deÄŸiÅŸtiÄŸi için, o ne madde, ne ruh, ne de zihindir. Plotinos’a göre, Tanrı, insan zihninin düşünceleriyle sınırlanamayacağından, insanın diliyle ifade edilemez. Duyularımız da ona ulaÅŸamaz. Plotinos için Tanrı’ya ulaÅŸmanın tek yolu, rasyonel akılyürütmeden ya da duyusal bir tecrübeden, deneyden bağımsız olan mistik bir vecd hali içine girmektir.
Tanrı’nın bütünüyle saf ve basit olduÄŸunu, Tanrı’da kompleks hiçbir ÅŸey bulunmadığını belirtmek, Tanrı’nın Mutlak Birlik olduÄŸuna iÅŸaret etmek için, Plotinos Tanrı’dan Bir diye söz eder. Bir olan Varlık olarak Tanrı tanımı, Tanrı’nın deÄŸiÅŸmediÄŸini ve dolayısıyla O’nun yaratılmamış ve bölünemez olduÄŸunu gösterir. Zira Tanrı deÄŸiÅŸse, bölünebilse ya da yaratılmış olsa, birliÄŸini kaybeder. Plotinos’a göre, Tanrı bir olduÄŸu için, içinde yaÅŸadığımız duyusal dünyadaki ÅŸeyleri yaratmış olamaz. Çünkü yaratma bir eylemdir ve her eylem bir deÄŸiÅŸme halini zorunlu kılar. Bundan dolayı, Tanrı aÅŸkındır, O her türlü düşünce ve varlığın ötesindedir. O’na ne öz, ne varlık, ne de yaÅŸam yüklenebilir. Çünkü bütün bu ayırım ya da yüklemler bir ikiliÄŸe yol açarlar. Öyleyse, Tanrı hakkında, yalnızca O’nun bir, bölünemez, deÄŸiÅŸmez, ezeli ve ebedi olduÄŸunu, varlığın ötesinde bulunduÄŸunu, kendi kendisiyle hep aynı kaldığını, O’nun için geçmiÅŸ ya da gelecekten söz edilemeyeceÄŸini söyleyebiliriz. Plotinos, iÅŸte bu durumda dünyanın yaradılışını ve varoluÅŸunu açıklamak için, felsefe tarihinin ilk türüm ögretisini geliÅŸtirmiÅŸtir.
SARTRE, Jean Paul: VaroluşçuluÄŸun kurucusu olan çagdas Fransız filozofu. 1905-1980 yılları arasında yaÅŸamış olan Sartre’ın temel eserleri: L’Etre et le Neant (Varlık ve Hiçlik), La Transcendence de l’Ego (Benin AÅŸkınlığı), La Nausee (Bulantı), Les Chemins de la Liberte (Özgürlügün Yolları), L’Existentialisme est un humanisme (Varoluşçuluk), Critique de la Raison Dialectique (Diyalektik Aklın EleÅŸtirisi)’dir. O, akademik bir kurumda profesyonel bir filozof olarak çalismak yerine, zaman zaman popüler birtakım eserlerle geniÅŸ halk kitlelerine ulaÅŸmayı denemiÅŸ olan ünlü bir düşünürdür.
Temeller: İnsanın kendi yazgısını belirlemedeki aktif rolünü vurgulayan ve Marks, Husserl ve Heidegger gibi düşünürlerden etkilenmiÅŸ olan Sartre’ın temel çikis noktası, insan varlığı ile öteki nesnelerin varlığı arasındaki farklılığın incelenmesinden oluÅŸur. BaÅŸka bir deyiÅŸle, Descartes’ın yaptığı gibi, özneden yola çikan Sartre, Kant’ın problemini, yani ÅŸeylerin ya da nesnelerin nedensel olarak belirlenmiÅŸ dünyasında, insanın özgürlük ve sorumluluÄŸunun nasıl açıklanabileceÄŸi problemini ortaya koyup, bu probleme bir çözüm getirmeye çalismistir.
:-):-):-):-)fiziÄŸi: Ona göre, insanın doÄŸası, insan tarafından üretilmis olan bir ürünü tanımladığımız tarzda açıklanamaz. Sartre’ın bu tezine göre, herhangi bir alet, nesne yapacak olsak, önce bu nesnenin nasıl olacağını tasarlarız. Örnegin, bir masayı ele alalım. Masa, kafasında bir masa fikrine sahip olan, masanın ne için kullanılacağını ve nasıl üretilecegini bilen bir insan tarafından imal edilmiÅŸtir. Buna göre, masa, meydana getirilmezden önce, belirli bir amacı olup, bir sürecin ürünü olan bir ÅŸey olarak tasarlanmıştır. Masanın özüyle, masanın meydana getiriliÅŸ sürecini ve onun yapılma amacını anlarsak eÄŸer, masanın özü, onun varoluÅŸundan önce gelir. Sartre’a göre, insanda durum böyle deÄŸildir.
İlk bakışta insanın da bir yaratıcının, Tanrı’nın eseri olduÄŸunu düşünürüz. Tanrı’yı, masayı imal eden marangoz benzeri doÄŸaüstü bir sanatkar olarak görür ve böylelikle, Tanrı’nın insanı yarattığı zaman, neyi yaratmış olduÄŸunu bildiÄŸine iÅŸaret ederiz. Oysa, Sartre Tanrı’nın varoluÅŸunu inkar etmiÅŸ olan tanrıtanımaz bir düşünürdür. Tanrı var deÄŸilse, Sartre’a göre, insanın Tanrı tarafından önceden belirlenmiÅŸ bir özü de olamaz. İnsan, yalnızca vardır, kendinden önceki bir modele, bir taslaÄŸa, bir öze göre ve belli bir amaç gözetilerek yaratılmamıştır. İnsan öncelikle varolur ve kendisini daha sonra tanımlar. İnsan yalnızca vardır ve Sartre’a göre, kendisini nasıl yaparsa, öyle olur.
İnsanın önceden belirlenmiÅŸ bir özü olmasa da, o, Sartre’a göre, bir taÅŸ ya da sopa gibi, basit ve bilinçsiz bir varlık deÄŸildir. O, bir taÅŸ parçasının her ne ise o olduÄŸunu söyler; taÅŸin varlığı, kendi içine kapanık, kendisinden baÅŸka bir ÅŸey olamayan varlıktır. Söz konusu taÅŸ parçasının şöyle ya da böyle olmak imkanı yoktur; o, ne ise daima odur. Bu, Sartre’a göre, kendinde varlıktır. Buna karÅŸin, insan, kendinde varlık (yani, taÅŸ parçasının var olduÄŸu tarzda var) olmak dışında, kendisi için varlığa (yani, onu taÅŸ parçasından farklılaÅŸtıran varlık tarzına) sahiptir. Yani, insan bilinçli öznedir; insan, varolduÄŸunun bilincindedir. İnsanın varlığı bilincinde, kendine dönmekte, kendini bilmektedir. Bundan dolayı, insana önceden verilmiÅŸ ve deÄŸiÅŸmeyen bir öz yüklemek söz konusu olamaz. Bilinçli bir varlık olan insan, ‘ne deÄŸilse odur, ne ise o deÄŸildir.’ Yani, bilinçli bir varlık olan insanda, sonsuzca deÄŸiÅŸme kapasitesi vardır. Onu ÅŸimdi olduÄŸu ÅŸeyle tanımlayamazsınız, çünkü tanımladığınız anda, o baÅŸka bir ÅŸey, baÅŸka bir birey olma yoluna girmiÅŸtir. Bilinci insanı her zaman baÅŸka bir ÅŸeye , bir öteye götürür. Bilinçli bir özne, sürekli olarak bir gelecek önünde duran varlıktır. Ve bilinç, özgürlük ve bir geleceÄŸe doÄŸru yöneliÅŸtir.
BaÅŸka bir deyiÅŸle, insan doÄŸası, baÅŸka herhangi bir gerçeklik türünden, bir bakıma hiç farklı deÄŸildir. İnsan baÅŸka herhangi bir ÅŸey gibi vardır, yalın bir biçimde oradadır. Bununla birlikte, insan diÄŸer ÅŸeylerden ya da gerçekliklerden farklı olarak, bir bilince sahiptir. Bu nedenle, insan ÅŸeylerin dünyası ve baÅŸka insanlarla farklı iliÅŸkiler içinde olur. Buna göre, bilinç her zaman bir ÅŸeyin bilincidir ki, bu, bilincin kendisini aÅŸan bir nesnenin varoluÅŸunu tasdik etmek suretiyle varolduÄŸu anlamına gelir. Bilincin nesnesi, yalnızca ‘orada olan’ bir ÅŸey olarak dünya olabilir.
Tek bir katı kütle olarak dünya dışında, Sartre’a göre, sandalye, daÄŸ benzeri belirli nesnelerden söz ederiz. Masa dediÄŸimiz nesne, bilincin faaliyetiyle, dünyanın bütününden koparılarak ÅŸekillendirilir. Dış dünya yalnızca bilince, ayrı fakat karÅŸilıklı iliÅŸkiler içinde bulunan ÅŸeylerden meydana gelen anlaÅŸilır bir sistem olarak görünür. Bilinç olmadan, dünya yalnızca vardır; o, kendinde varlıktır ve bu haliyle anlamdan yoksundur. Bilinçtir ki, dünyadaki ÅŸeylere, varlık vermese bile, anlam verir. Buna göre, bilinç herÅŸeyden önce, dünyadaki ÅŸeyleri tanı