‘Felsefe’ Kategorisi için ArÅŸiv

Felsefede Filozoflar

Salı, 06 Kasım 2007

Felsefede Filozoflar

FARABİ: 870-950 yılları arasında yaşamış olan İslam düşünürü.

Sistemi Aristoteles mantığına dayanan akılcı bir :-):-):-):-)fizikten oluÅŸan, Aristoteles’in sistemini Plotinos’un görüşleri yardımıyla, İslam inancı ile uzlaÅŸtırmaya çalisan Farabi, Tanrı’nın varoluÅŸunu kanıtlarken, Aristoteles’in akılyürütme çizgisini takip etmiÅŸtir. Ona göre, bu dünyadaki nesneler hareket etmekte, deÄŸiÅŸmektedirler. Dünyadaki nesneler hareketlerini bir ilk Hareket Ettiriciden almak durumundadırlar. Bu ilk Hareket Ettirici ise, Tanrı’dır.

Farabi, varlık anlayışında, mümkün ya da olumsal varlıklar adını verdiÄŸi nesneler ile Tanrı arasındaki farklılık ve ayrılığı, mümkün varlıkların Tanrı’dan, ilk varlıktan sudur ettiklerini söyleyerek açıklamaya ve temellendirmeye çalisir. Farabi’ye göre, ilk varlık, Tanrı, varlık taÅŸkını yoluyla evrendeki bütün varlık düzenini ‘doÄŸal bir zorunlulukla’ meydana getirir. Evren Tanrı’nın deÄŸerine hiçbir ÅŸey katmaz. Yetkin bir varlık olan Tanrı’nın hiçbir ÅŸeye ihtiyacı yoktur. Tanrı’yla evren arasındaki iliÅŸkiyi, evrenin Tanrı’dan sudur, türüm yoluyla ve zorunlulukla çiktigini söyleyerek açıklayan Farabi’ye göre, evren aynı zamanda Tanrı’nın sonsuz cömertliÄŸinin bir sonucudur. Tanrı, Farabi’nin sisteminde herÅŸeydir. Tanrı seven, sevilen ve sevgidir. O bilen, bilinen ve bilgidir.

Tanrı herÅŸey olduÄŸuna ve hiçbir ÅŸeye ihtiyaç duymadığına göre, Farabi bu noktada, mümkün varlıkların varoluÅŸları için, Tanrı’nın yalnızca kendisini konu alan bilme faaliyetine baÅŸvurur. Buna göre, yaratıklar, Tanrı’ya en yakın ‘akıllar’ halinde Tanrı’dan çikip varlığa gelirler. Onun sudur, türüm anlayışına göre, Tanrı’nın kendi tözünü bilmesinden birinci akıl doÄŸar; bu aklın Tanrı’yı bilmesinden ise, ikinci akıl türer. Böylelikle, ortaya sırasıyla 10 akıl çikar; onuncu akıl, etkin akıldır (aklı faal). Birinci aklın varlığı, Tanrı dolayısıyla zorunlu, ama kendi özünde mümkündür; ilk akıl, kendini bu niteliÄŸiyle bildiÄŸi için, onun maddesinden birinci gök katı, formundan da (suretinden de) o gök katının ruhu sudur eder. Böylelikle on akıldan her birinin karÅŸilığı olarak bir gök katı türer. Madde de Tanrı’dan sudur etmiÅŸtir. Belirsizlik demek olan madde, Tanrı’ya en uzak olan varlıktır.

Etkin Akıl insan ruhunun da nedenidir. İnsan anlayışında, Farabi insanın ruh ve bedenden meydana geldiğini söyler. Bedenin yetkinliği ruhtan, ruhun yetkinliği ise akıldan kaynaklanmaktadır. Ruhun başlıca görevleri eylem, anlama ve algılamadır. Ona göre, bitkisel, hayvani ve insani olmak üzere, üç tür ruh vardır. Bitkisel ruhun görevi, bireyin yetişme ve gelişmesi ile soyun sürdürülmesi, hayvansal ruhu görevi iyinin alınıp kötüden uzak durulması, insani ruhun görevi ise güzelin ve yararlının seçilmesidir.

Farabi ahlak anlayışında, insanın akıl yoluyla iyi ve kötüyü ayırt edebileceÄŸini savunur. İnsan için amaç mutluluk, en büyük erdem de bilgeliktir. Farabi’ye göre, en yüksek iyi olan mutluluk, etkin akıl ile birleÅŸmek yoluyla gerçekleÅŸir. Zira, insan kendisini anlamak için evreni anlamak, evreni anlamak için de evrenin amacını kavramak durumundadır. Evrenin esas ve en yüksek amacını anlamak, insan için gerçek mutluluktur. İnsanın kendisini ve evrenin amacını anlamaya kalkışması ise, bilim ve felsefe yapmakla ilgili bir ÅŸeydir. İnsan aklının en yüksek düzeyde yetkinleÅŸmesi, insan aklını Etkin Akıl’a yaklaÅŸtırır.

Etkin akıl insan aklının yönelebileceÄŸi en yüksek hedeftir. Etkin akıl’a ulaÅŸmak, bu dünyada Gerçek, DoÄŸru, İyi ve Güzeli ortaya çikaran felsefe, bilim ve sanatla uÄŸraÅŸmak yoluyla olur. Böylelikle, insan ruhunu temizler, saflaÅŸtırır. İşte, bu, insan için ölümsüzlükle eÅŸanlamlıdır. Bu yol Tanrı’ya yöneliÅŸ, Tanrı’ya varış yoludur. Bu ise, insan tadabileceÄŸi en yüksek mutluluktur.

Farabi’ye göre, etkin akıl’a yönelmek durumunda olan ÅŸanslı insanlar filozoflar, bilim adamları, peygamber ya da gerçek yönetici ve sanatçılardır. Demek ki, doÄŸrulara ulaÅŸan filozof ve bilim adamı, iyilikler meydana getiren gerçek yönetici, güzellikler yaratan sanatçı, ona göre, birbirlerinden çok farklı olmayan insanlardır. Filozof ve bilim adamı gerçeÄŸi ve doÄŸruyu, bilimsel yöntemle tanır. Yani, o etkin akıl’a kendi yolundan giderek varır. Peygamber ve gerçek yönetici gerçeÄŸi ve doÄŸruyu, vahiy yoluyla bilir. Yani, o da etkin akıl’a kendi yolundan giderek ulaÅŸir. Farabi’nin bu düşüncesine göre, bilim, din ve felsefe, birbirlerini ortadan kaldırmak yerine, birbirlerini tamamlayan disiplinlerdir. Onlar yalnızca aynı gerçeÄŸe ve doÄŸruya, etkin akıl’a ulaÅŸmanın farklı yollarıdırlar.

HEGEL, Georg Wilhelm Friedrich: Büyük bir sistem kurarak, Kant’ın imkansız olduÄŸunu söylediÄŸi ÅŸeyi gerçekleÅŸtirmiÅŸ, yani rasyonel bir :-):-):-):-)fizik kurmuÅŸ olan ünlü Alman filozofu. 1770-1831 yılları arasında yaÅŸamış olan Hegel’in temel eserleri: Phanomenologie des Geistes (Tinin Fenomenolojisi), Wissenschaft der Logik (Mantık Bilimi), Enzyklopadie der Philosophischen Wissenschaften im Grundrisse (Felsefi Bilimler Ansiklopedisi), Grundlinien der Philosophie des Rechts (Hukuk Felsefesinin İlkeleri).

:-):-):-):-)fiziği: Alman idealizminin kurucusu olan Kant, aklın kendisinin a priori kategorileri ve bilginin formlarını, kalıplarını sağladığı için, bilginin mümkün olduğunu söylemişti. O bilginin, bu a priori kalıplarının insandan, içeriğinin ise dış dünyadan, insanın dışındaki gerçeklikten geldiğini savunmuştu. Buna göre, insan zihni, bilgiye a priori, deneyden bağımsız olan formları, kategorileri sağlar, bu formların malzemesi, içeriği ise insandan bağımsızdır, dışarıdan gelir. Hegel, işte bu noktada bilginin formları kadar içeriğinin de zihnin eseri, ürünü olması gerektiğini savunur. Demek ki, bilginin tüm ögeleri zihnin eseridir.

Hegel’e göre, insan, bilgide kendisinin dışında olan, kendisinin yaratmadığı ve insandan bağımsız olan bir dünyayı tecrübe etmektedir. Bu doÄŸal dünya bütünüyle zihnin eseridir, fakat biz insanların zihinlerinin eseri deÄŸildir; bilgimizin nesneleri bizim zihinlerimiz tarafından yaratılmamıştır. Bundan Hegel’e göre, ÅŸu sonuç çikar: Bu dünya, bu dünyayı meydana getiren ve bilgimizin konusu olan nesneler, sonlu bireyin, insanın zihninden baÅŸka bir zihnin eseri olmalıdır. Bilginin nesneleri ve dolayısıyla bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir Zihin, Akıl ya da Tinin ürünüdür. Hegel’in Tin, Geist, İde, Mutlak, Mutlak Zihin adını verdiÄŸi bu tinsel varlık, tüm bireysel, sonlu insan ruhlarının dışındaki nesnel bir varlık olup, Tanrı’dan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Hegel, Mutlak Zihnin, Geist’in özüne, insan aklı tarafından nüfuz edildiÄŸine inanır, çünkü Mutlak Zihin, insan aklının iÅŸleyiÅŸinde olduÄŸu kadar, doÄŸada da açığa çikar.

Yani, Geist kendisini Hegel’e göre, doÄŸada ve insan aklında ifade eder. Ona göre, gerçekliÄŸin tümü yalnızca bir İde, Mutlak ya da Nesnel Akıl, bir Mutlak Tin aracılığıyla anlaÅŸilabilir. Bu Mutlak Akıl, dünya tarihi boyunca bir evrim süreci içinde olmuÅŸtur. Mutlak Akıl aÅŸkın, kendi kendisine yeten, kendi kendisinin mutlak olarak bilincinde olan, tam olarak bağımsız bir varlık olmaya çalismaktadir. Söz konusu evrim süreci, mutlak Aklın tam olarak rasyonel ve anlaÅŸilır bir varlık haline gelme çabasidir.

Düşünce ile varlığın, mantık ile :-):-):-):-)fiziÄŸin bir ve aynı gerçekliÄŸin iki farklı yüzü olduÄŸunu söyleyen Hegel’de Mutlak Zihin statik bir varlık deÄŸil, fakat dinamik bir süreçtir. Bu Mutlak Zihin, dünyadan ayrı bir varlık deÄŸil, fakat özel bir bakış açısından görüldüğünde, dünyadır. Hegel’in dinamik bir süreç olarak betimlediÄŸi bu mutlak varlık, onun diyalektik adını verdiÄŸi üçlü adımlardan oluÅŸan hareketlerle deÄŸiÅŸir ve geliÅŸir. İşte dünya, varlık, kültür ve uygarlık dediÄŸimiz herÅŸey, Mutlak Zihnin üçlü adımlarından oluÅŸan diyalektik hareketlerinden meydana gelir. Evren, kendisinde mutlak Aklın amaçları ya da hedeflerinin gerçekleÅŸtiÄŸi bir evrim sürecidir.

Hegel’in bu anlayışı, teleolojik ya da organik bir anlayıştır. Evrimde en önemli ÅŸey, baÅŸlangıçta varolandan ziyade, sonuçta ortaya çikandir. Hakikat bütündedir, ama bütün yalnızca evrim süreci tamamlandığında gerçekleÅŸir. Mutlak olan özü itibariyle bir sonuç, bir tamamlanmadır. Felsefe, buna göre, sonuçlarla ilgilenir; o, bir evrenin baÅŸka bir evreden nasıl zorunlu olarak çiktigini göstermek durumundadır. Bu hareket doÄŸada ve hatta tarihte bilinçsiz olarak gerçekleÅŸir. Hegel’e göre, düşünür bu sürecin bilincinde olabilir; o bu süreci betimleyebilir. Düşünür evrenin anlamını bildiÄŸi, evrensel dinamik aklın kategorilerini, iÅŸlemlerini yakaladığı zaman, en yüksek bilgi düzeyine yükselir. Filozofun zihnindeki kavramların diyalektik evrimi, dünyanın nesnel evrimiyle çakisi; öznel düşüncenin evrimi ve kategorileri, evrenin kategorileriyle bir ve aynıdır. Düşünce ve varlık özdestir.

Yöntem: Mutlak varlığın bilgi ya da düşünce süreciyle doÄŸal süreci kapsayan geliÅŸme süreci, Hegel’e göre, diyalektik yoluyla gerçekleÅŸir. Diyalektik, hem düşünmenin hem de bütün varlığın geliÅŸme biçimidir. Düşünme de varlık da hep karÅŸitların içinden geçerek, karÅŸitları uzlaÅŸtırarak geliÅŸir. Felsefenin görevi ÅŸeylerin doÄŸasını anlamak, ÅŸeylerin doÄŸasının, varoluÅŸunun, özünün ve amacının ne olduÄŸunu bildirmek ise eÄŸer, felsefenin yöntemi bu amaca uygun bir yöntem olmak durumundadır. Yöntem, evrendeki rasyonel süreci yeniden yaratıp ifade etmelidir. Bu amaca ise, Hegel’e göre, gizemli bir biçimde, dahinin sezgileriyle veya daha özel bir yolla ulaÅŸilamaz.

Hegel felsefenin, Kant’ın da belirtmiÅŸ olduÄŸu gibi, kavramsal bilgi olduÄŸunu öne sürer. Fakat biz gerçekliÄŸi soyut kavramlarla tüketemeyiz; zira gerçeklik, soyut kavramların gereÄŸi gibi yansıtamayacağı, hareket halindeki dinamik bir süreçtir. Çünkü gerçeklik olumsuzlamalarla, çeliskilerle ve karÅŸitlıklarla doludur. Bir ÅŸeyi gerçekte olduÄŸu ÅŸekliyle anlatabilmek için, Hegel’e göre, onun hakkındaki tüm doÄŸruları ifade etmemiz, onun tüm çeliskilerini belirtmemiz ve bu çeliskilerin nasıl uzlaÅŸtırıldığını göstermemiz gerekir. Bu ise, diyalektik yöntemle olur.

Buna göre, düşünce diyalektik olarak ilerlediÄŸinde, en basit, en soyut ve içerik bakımından en boÅŸ olan kavramlardan daha kompleks, daha somut ve daha zengin kavramlara doÄŸru ilerler. Hegel’in diyalektik yöntem adını verdiÄŸi bu yönteme göre, biz iÅŸe soyut ve tümel bir kavramla baÅŸlarız (tez); bu kavram bir çeliskiye yol açar (antitez); birbirlerine çelisik olan bu iki fikir, ilk iki kavramın bir birliÄŸini ifade eden üçüncü bir kavramda uzlaÅŸtırılır (sentez). Yeni kavram da yeni birtakım problem ve çeliskilere yol açar, öyle ki bunların da baÅŸka kavramlarda çözümlenmesi gerekir. Diyalektik süreç, bundan dolayı kendisinde tüm karÅŸitlıkların hem barındığı ve hem de çözüldügü, nihai ve en yüksek kavrama ulaÅŸilıncaya kadar sürer.

Bununla birlikte, tek bir kavram, en yüksek kavram bile olsa, bütün bir gerçekliği göstermez. Tüm kavramlar yalnızca kısmi doğrulardır. Bilgi bütün bir kavramlar sisteminden meydana gelir. Doğruluk ve bilgi, tıpkı rasyonel gerçekliğin kendisi gibi, canlı bir mantıksal süreçtir. Buna göre, bir düşünce zorunlu olarak başka bir düşünceden çikar; bir düşünce, başka bir düşünce meydana getirmek üzere kendisiyle birleşeceği düşüncede, bir çeliskiye yol açar. Diyalektik hareket düşüncenin mantıksal olarak kendi kendisini açmasıdır.

Hegel’e göre, filozofun yapması gereken ÅŸey, düşüncenin tanımlanan ÅŸekilde kendi mantıksal akışını izlemesine izin vermektir. Bu süreç tam olarak ve gereÄŸi gibi gerçekleÅŸtirildiÄŸinde, dünyadaki süreçle bir ve aynı olan bir süreçtir. Hegel’e göre, Mutlak’ın, Geist’in diyalektik hareketinin birinci adımında O, kendisindedir. Burada Geist, henüz bir imkanlar ülkesidir. O, kuvve halinde olan gücünün henüz gerçekleÅŸtirmemiÅŸtir (Tez). Bununla birlikte, onun kendisini bilmesi, tanıması için, Geist’in kendisine bir gerçeklik kazandırması gerekir.

Geist, Mutlak Zihin bu amaçla kendisini ilk olarak doÄŸada gerçekleÅŸtirir (Antitez). DoÄŸa, dünya dediÄŸimiz ÅŸey, Hegel’e göre, karÅŸitlaÅŸmış, farklılaÅŸmış hale gelen mutlak varlıktır. Soyut ve farklılaÅŸmamış halde bulunan İde’nin tek tek varlıklar haline gelerek kendi dışında bir varlık haline dönüşmesidir. O, ÅŸimdi kendisinden baÅŸka bir ÅŸey olmuÅŸ, özüne aykırı düşmüştür. Geist, Mutlak Zihin doÄŸada kendisine yabancılaÅŸmış, kendi özü ile çelisik bir duruma düşmüştür. Bu çeliski, diyalektik sürecin üçüncü basamağında, kültür dünyasında ortadan kalkar (Sentez). Bununla da, Geist yeniden kendini bulur, kendine döner, ancak o, bu kez bilincine tam olarak varmış, özgürlüge kavuÅŸmuÅŸ durumdadır. Çünkü, Geist’in yasası, doÄŸal dünyada zorunluluk, buna karÅŸin kültür dünyasında özgürlüktür.

Kültür felsefesi: Geist, kendisini kültür dünyasında diyalektiÄŸin üçlü hareketi gereÄŸince, Sübjektif Geist (Öznel Ruh), Objektif Geist (Nesnel Ruh) ve Mutlak Geist (Mutlak Ruh) olarak açar. Buna göre, subjektif Geist en alt düzeyinden en üst düzeyine kadar insan ruhunu meydana getirir. Geist, kendisine yönelmiÅŸ özgür bir varlık, kendisini bilip tanıyan bağımsız bir gerçeklik haline gelmek için, doÄŸadan yavaÅŸ yavaÅŸ sıyrılır. O, henüz geliÅŸmemiÅŸ bir ruh halindedir ve bu haliyle antropoloji biliminin araÅŸtırma ve inceleme konusu olur. Ruhun henüz doÄŸadan tümüyle sıyrılamadığı bu aÅŸamada, ona karÅŸilık gelen kavrayış biçimi duyumdur. Ruh, daha sonraki aÅŸamada ‘duygu’ ya da hissetmeye geçer. Hissetmenin en geliÅŸmiÅŸ ve tamamlanmış ÅŸekli ‘kendini hissetme’dir ve bu bilince giden bir ara basamaktır. Bilinç, böylelikle duyum, algı ve anlayış aÅŸamalarından geçerek kendini özgür bir Ben (Ruh, Zihin) olarak tanır.

O, bundan sonra baÅŸka benleri de tanır ve kabul eder. Böylelikle, Geist kendisini Nesnel Ruh olarak gerçekleÅŸtirir ve ortaya ahlaklılık ve Devlet çikar. Bu durum benin kendi içinde kalmaktan kurtularak genel kurallara ve öznellikten nesnelliÄŸe yükselmesi demektir. Böylece, herkes için geçerli olan, herkesi kavrayan nesnel Ruh ortaya çikmis olur. Tarih dediÄŸimiz ÅŸey, Hegel’e göre, halklarda beliren Ruhun geliÅŸmesinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Tarihin belli bir anında, belli bir halk, Ruhun geliÅŸmesini üzerine alır. Ruhun hukuk, devlet, ahlak ve tarih alanındaki bu nesnelleÅŸmesi boyunca kendine dönmesi, kendini tanıması, mutlak Ruhun bilincine varması söz konusudur. Özel isteklerin, tutkuların ve eÄŸilimlerin alanında, herkes işçin geçerli nesnel ilkeleri ortaya koyarak, onları hukuk, ahlak, devlet ÅŸeklinde kabul eden Ruh, bütün koÅŸullardan sıyrılarak kendini tanımaya, kendi özünü farketmeye baÅŸlar. Böylelikle, Mutlak Ruh haline gelir.

Mutlak Ruh da üç adımlı bir hareketle gerçekleÅŸir. Onun birinci aÅŸaması sanat (tez), ikinci aÅŸaması ise dindir (antitez). Buna karÅŸin, onun üçüncü aÅŸaması felsefedir (sentez). Felsefe, Hegel’e göre, hem sanatın hem de dinin aÅŸilması ve onların içlerinde taÅŸidıkları hakikatin daha üst bir düzeyde kavranmasıdır. Felsefe, Geist’ı, mutlak varlık olarak kavrar ve onu hem maddi olmayan bir düşünce, hem de elle tutulup gözle görülebilen bütün varlıkların birliÄŸi olarak kavrar.

HERAKLEİTOS: Parmenides’in duraÄŸan ve deÄŸiÅŸmez varlığına karÅŸi, niteliksel deÄŸiÅŸme olarak oluÅŸun gerçekliÄŸini öne süren Yunan filozofu.

Bilgi bakımından, empirik ya da duyusal bilgiye hiç deÄŸer vermeyen Herakleitos, gözlerin ve kulakların kötü tanıklar olduÄŸunu öne sürerek, rasyonalizmin savunuculuÄŸunu yapmıştır. Çok ÅŸey bilmeye, ansiklopedik bir bilgiye karÅŸi çikan filozof, çok ÅŸey bilmenin akıllı olmayı ögretmedigini söylemiÅŸtir. Siyasi alanda, demokrasi karÅŸitı eÄŸilimlerini, çogunluk geniÅŸ halk yığınlarına karÅŸi duyduÄŸu nefretle birleÅŸtiren ve ‘bir kiÅŸinin, yetkin biriyse eÄŸer, kendisi için, on bin kiÅŸiden daha deÄŸerli olduÄŸunu’ söyleyen Herakleitos’un :-):-):-):-)fiziÄŸinin en önemli tezi, hiç kuÅŸku yok ki, çatisma ve savaÅŸin herÅŸeyin babası olduÄŸu düşüncesidir. Ona göre, karÅŸitların savaÅŸi, varlık ya da oluÅŸun tek ve en önemli koÅŸuludur. Zira bu savaÅŸ olmasaydı, hiçbir ÅŸey varolmayacaktı. Bundan dolayı, varlıkların doÄŸuÅŸ ya da varlığa geliÅŸi, birbirlerine karÅŸit olan ve dolayısıyla birbirlerini varlıkta tutan karÅŸitların çatismasina baÄŸlıdır.

Onun varlık ögretisinin ikinci tezi ise, herÅŸeyin birliÄŸini ortaya koyar. Birlik, tıpkı İyonyalı düşünürlerde olduÄŸu gibi, evrenin ilk maddesinden, evrendeki herÅŸeyin kendisinden doÄŸduÄŸu maddi tözden meydana gelir. Bu birliÄŸi ateÅŸte bulan Herakleitos’a göre, ateÅŸ, örnegin yoÄŸunlaÅŸtığı zaman, nemli hale gelir ve basınç altında suya dönüşür. Su donduÄŸu zaman ise, toprak olup çikar. Onun ilk madde olarak ateÅŸi seçmesi, daha çok ondaki oluÅŸu, deÄŸiÅŸme ve birlikten çokluga geçiÅŸ sürecini en iyi, yakarak ve yıkarak yaÅŸayan ateÅŸ ifade ettiÄŸi için önem taÅŸir.

Herakleitos birliÄŸin olduÄŸu kadar, çoklugun da hakkını veren bir filozoftur. BaÅŸka bir deyiÅŸle, o monist bir filozof olduÄŸu kadar, aynı zamanda bir çokluk filozofudur. Onun çokluk filozofu olmasını mümkün kılan ÅŸey ise, oluÅŸu ön plana çikartmis olmasıdır. Herakleitos’a göre, çokluk ya da karÅŸitlar olmaksızın, varlık ya da oluÅŸ olamaz. O, bir yandan da çoklugun birliÄŸe dayandığını söylemiÅŸtir. Bundan dolayı, çokluk olmadan birlik, birlik olmadan da çokluk olamaz. Evren, aynı zamanda hem bir ve hem de çoktur; bu da, oluÅŸla ifade edilir.

Herakleitos, birlikten çokluga geçiş ve oluş sürecini, ateşle ve dolayısıyla akış düşüncesiyle ifade etmiştir. Bu onun varlık görüşünün üçüncü temel tezini meydana getirmektedir. Şeylerin sürekli akışı, herşeyin akmakta oluşu, evrenle ilgili en önemli doğrudur. Ona göre, evrende kalıcılık ve durağanlık yoktur; herşey değişmekte, yakarak, yıkarak yaşamaktadır.

Herakleitos kendisinden önceki filozofların boşu boşuna evrende kalıcılık ve süreklilik aradıklarını, oysa evrende kalıcılık bulunmayıp, mutlak bir değişmenin söz konusu olduğunu öne sürmüştür. Nehir akıp gittiği için, o aynı nehre iki kez giremeyeceğimizi belirtir. Evrende hiçbir nesne, nesnelerin hiçbir özelligi yoktur ki, değişmeden aynı kalsın. Herşey bir başka şeyin yıkımı ve ölümü sayesinde varlığa gelmekte ve daha sonra yok olup gitmektedir. Evrendeki tüm ögeler arasında sürekli bir çatisma ve savaş hali vardır ve değişmeyen tek şey, bu değişme halinin sonucu olan kozmik denge durumudur.

KANT, Immanuel: 1724-1804 yılları arasında yaşamış olan ünlü Alman filozofu. Temel eserleri: Kritik der Reinen Vernunft (Saf Aklın Eleştirisi), Kritik der Pratischen Vernunft (Pratik Aklın Eleştirisi) ve Kritik der Urteilkraft (Yargı Gücünün Eleştirisi).

Temeller: Modern felsefenin geliÅŸim seyrine uygun olarak epistemolojiyi ön plana çikartmis olan Kant, öncelikle Hume’dan etkilenmiÅŸtir. Kendi deyiÅŸiyle Hume onu dogmatik uykusundan uyandıran, spekülatif felsefe alanındaki araÅŸtırmalarına yeni bir yön veren filozof olmuÅŸtur. Öte yandan, o Descartes’in akılcılığının da birtakım olumlu yönler içerdiÄŸini saptamış ve zihnimizin, matematikle uÄŸraÅŸtığı zamanki iÅŸleyiÅŸ tarzı karÅŸisında adeta büyülenmiÅŸtir. Kant, bundan baÅŸka asıl, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda göz kamaÅŸtırıcı geliÅŸmeler kaydeden bilimden, özellikle de fizikten etkilenmiÅŸtir. Kant’ın gözünde bilim, öncülleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume’unki gibi felsefi bir kuÅŸkuculuk benimsendiÄŸi zaman, sorgulanabilen evrensel bir disiplindir. Bir bilim adamı, Kant’a göre, bir yandan kendisinden önceki bilim adamlarının ulaÅŸtığı sonuçları kabul eder; yine, bir bilim adamı kabul ettiÄŸi bu sonuçlara ek olarak, yeni araÅŸtırmalara giriÅŸtiÄŸi zaman, deneysel yöntemler kullanır. Bilim yansızdır ve nesneldir.

Öte yandan bilimin, özellikle de Newton tarafından geliÅŸtirilen modern fiziÄŸin çok baÅŸarılı sonuçlar doÄŸurmuÅŸ olan yöntemi, Kant’a göre, rasyonalizmi de empirizmi de aÅŸarak geliÅŸmiÅŸtir. BaÅŸka bir deyiÅŸle, fizik bilimi, rasyonalizmin ulaÅŸtığı sonuçları da, empirizmin ulaÅŸtığı sonuçları da yanlışlayarak geliÅŸimini sürdürmektedir. Buna göre, kendisine en saÄŸlam bilgi modeli olarak düşünülen matematiÄŸi örnek alan rasyonalizm, ÅŸeylerin bizatihi kendilerine yönelmeden, ÅŸeylerin kendileriyle bir temas kurmadan, yalnızca düşünceleri birbirlerine baÄŸlamakla yetinip, ÅŸeylerin kendileriyle ilgili olarak a priori sonuçlara ulaÅŸir. Oysa fizik, matematiÄŸi de kullanarak ÅŸeylerin bizzatihi kendilerine yönelmekte, ÅŸeylerin kendileriyle, rasyonalizm tarafından kurulamayan teması, baÅŸarılı bir biçimde kurmaktadır.

Kant’a göre, İngiliz filozofu Hume’un empirizmi, belirli bir nedenden daima aynı sonucun çikacagini hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceÄŸimizi savunmak suretiyle, nedensellikle ilgili olarak kuÅŸkucu bir tavrı benimsemiÅŸtir. Oysa, çok baÅŸarılı sonuçlar elde etmiÅŸ olan fizik bilimi hemen tümüyle nedensellik ilkesine dayanmaktadır. Kant bu baÄŸlamda, kendisine düşen iÅŸin, rasyonalizm tarafından da, empirizm tarafından da açıklanıp temellendirilemeyen bilimi, özellikle de fizik bilimini temellendirmek, bilimsel bir biçimde düşündüğü zaman, insan zihninin nasıl iÅŸlediÄŸini bulmak olduÄŸunu düşünmüştür.

BaÅŸka bir deyiÅŸle, o felsefedeki ilk ve temel misyonunun bilimi temellendirmek, daha sonra da ahlakın ve dinin rasyonelliÄŸini savunmak olduÄŸuna inanmıştır. Bununla birlikte, bu hiç de kolay bir iÅŸ deÄŸildir, çünkü bilim ve din yüzyıllardır birbirlerine karÅŸi amansız bir mücadele içinde olmuÅŸlar ve bilim, dinin otoritesi karÅŸisında mutlak bir zafer kazanma yoluna girmiÅŸtir. Bu zafer, Kant’a göre, bilimin bakış açısından iyi ve olumlu olmakla birlikte, ahlak ve dinin bakış açısından tam bir felakettir.

Bilimin dinin müdahaleleri karÅŸisında özerkligini kazanması hiç kuÅŸku yok ki iyi bir ÅŸeydir, fakat bu, bilimsel olmayan tüm inançların, din ve ahlakın temelsizleÅŸmesi ve anlamsızlaÅŸması anlamına geliyorsa, bilimin zaferi, insanlık açısından, dinin bakış açısından gerçek bir felakettir. Kant, öyleyse, yalnızca din, bilim ve ahlakı temellendirmek durumunda kalmamış, fakat rasyonel bir varlık olmanın ne anlama geldiÄŸini gösterme durumunda kalmıştır. O, iÅŸte bu amacı gerçekleÅŸtirebilmek için, hem Descartes’in rasyonalizminden ve hem de Hume’un empirizminden önemli gördüğü ögeleri alarak, transendental epistemolojik idealizm diye bilinen kendi bilgi kuramını geliÅŸtirmiÅŸ, yükselen bilimin felsefi temellerini gösterdikten sonra, özgürlük ve ödev düşüncesine dayanarak Hıristiyan ahlakını savunma çabasi vermiÅŸtir.

Bilgi Görüşleri: Düşüncesinde rasyonalist felsefeyle empirist felsefenin bir sentezini yapan Immanuel Kant, bilgide hem deneyimin ve hem de aklın katkısının kaçınılmaz olduÄŸunu öne sürmüştür. O, ilk olarak en basit bir deneyimin, duyu izlenimlerinin bile a priori bir ögeyi, deneyden türemeyen, fakat deneyi yaratan ve mümkün kılan bir ögeyi içerdiÄŸini göstermiÅŸtir. Söz konusu a priori ögelere karÅŸilık gelen zaman ve mekana, deneyin transendental koÅŸulları adını veren Kant, böylelikle Hume’un matematiksel bilimlerin tümüyle analitik bir yapıda olduÄŸu görüşüne karÅŸi, matematiÄŸin mekan ve sayıyla ilgili yargılarının sentetik doÄŸasını ortaya koyabilme imkanı bulabilmiÅŸtir.

BaÅŸka bir deyiÅŸle, zihnin bilgideki temel, ayırıcı faaliyetini deneyimden gelen ham ve iÅŸlenmemiÅŸ malzemeyi bir sentezden geçirmek ve bu malzemeyi birleÅŸtirip, ona bir birlik kazan9dırmak olarak tanımlayan Kant’a göre, zihin söz konusu sentezi, herÅŸeyden önce, çesitli tecrübelerimizi sezginin belirli kalıpları içine yerleÅŸtirerek gerçekleÅŸtirir. Sezginin söz konusu kalıpları ise zaman ve mekandır. Buna göre, biz ÅŸeyleri zorunlulukla zaman ve mekan içinde olan ÅŸeyler olarak algılarız. Bununla birlikte, zaman ve mekan duyu-deneyinden türetilmiÅŸ ideler, izlenimler ya da kavramlar deÄŸildirler. Zaman ve mekanla, Kant’a göre, doÄŸrudan ve aracısız olarak sezgide karÅŸilaÅŸilır. Bunlar sezginin a priori, yani her türlü deneyimden önce gelen ve her tür deneyin onsuz olunamaz koÅŸulları olan kalıplarıdırlar. Yani, bunlar duyu-deneyindeki nesneleri her zaman kendileri aracılığıyla algılamakta olduÄŸumuz gözlüklerdir. O zaman ve mekanla ilgili bu ögretisine transendental estetik adını verdikten sonra, transendental analitiÄŸe, kategoriler ögretisine geçmiÅŸ ve tıpkı, duyarlık ya da deneyimin a priori algı formları içermesi gibi, doÄŸaya iliÅŸkin araÅŸtırma ve bilginin de bağıntı, töz ve nedensellik türünden a priori ilkeleri içerdiÄŸini göstermiÅŸtir.

En sıradan düşüncede bile, sistematik olmayan bir tarzda varolan bu kategoriler, matematiksel-mekanik bir doÄŸa biliminin temel ögeleri olarak ortaya çikar ve rasyonel bir doÄŸa kavrayışını mümkün hale getirir. BaÅŸka bir deyiÅŸle, düşüncenin ya da insan zihninin duyu-deneyinden gelen malzemeye bir birlik kazandırması veya söz konusu malzemeyi bir sentezden geçirmesiyle ilgili olan belirli kategorilerin bulunduÄŸunu ifade eden Kant’a göre, zihin söz konusu sentez ya da birleÅŸtirme faaliyetini çesitli yargılar ortaya koymak suretiyle gerçekleÅŸtirir, öyle ki bu yargılar bizim dünyaya iliÅŸkin yorumumuzun temel bileÅŸenlerini meydana getirir. Deneyimde söz konusu olan çokluk, Kant’a göre, bizim tarafımızdan nicelik, nitelik, bağıntı, töz gibi belirli deÄŸiÅŸmez formlar ya da kavramlar aracılığıyla deÄŸerlendirilir ya da yargılanır. Örnegin, nicelikle ilgili bir yargı söz konusu olduÄŸunda, zihnimizde bir ya da çok olan vardır. Nitelikle ilgili bir yargı öne sürdüğümüz zaman, ya olumlu ya da olumsuz bir önerme ortaya koyarız. Bağıntıyla ilgili bir yargıda bulunduÄŸumuz zaman ise, ya neden ile sonucu ya da özne ile yüklem bağıntısını düşünürüz.

Bütün bu düşünme tarzları, Kant’a göre, zihnin duyu-deneyinden gelen malzemeyi birleÅŸtirme, bu malzemeyi sentezden geçirme ya da söz konusu malzemeye bir birlik kazandırma faaliyetinin temel bileÅŸenleridir. Ve biz bu sentez faaliyetiyle de duyu izlenimlerinin çoklugundan, yani sonsuz sayıdaki darmadağınık izlenimden, tek bir tutarlı dünya resmi elde ederiz.

Kant’a göre, duyu deneyinin kapsamı içine giren her nesne, bu kategorilerden birine ya da diÄŸerine uymak durumundadır. Zira anlama yetisi, insan zihni bu kategorilere uymayan bir ÅŸeyi hiçbir ÅŸekilde konu alamaz, alsa bile anlayamaz. Görünüşlerin, fenomenlerin bir ÅŸekilde anlaÅŸilabilmeleri için, onlara anlama yetisinin kategorileri aracılığıyla bir yapı kazandırılması gerekmektedir. Anlama yetisinin kategorilerine uymayan bir ÅŸey insan zihni tarafından bilinemez. Kant’a göre, duyu-deneyimiz belirli bir yapı ve bir birlik sergilemektedir. İşte duyu-deneyinin sergilediÄŸi bu yapı ve birlik, ancak ve ancak görünüşleri kendi kategorilerine göre düzenleyen anlama yetisinin faaliyetiyle açıklanabilir.

Bununla birlikte, kategoriler düşüncenin ya da bilginin öznel koÅŸulları olduklarından, burada bunların nasıl olup da nesnel bir geçerliliÄŸe sahip olabildiÄŸi, yani nesnelere iliÅŸkin bilgimizi mümkün kılan koÅŸulları saÄŸlayabildikleri sorusu ortaya çikar. Kant’a göre, a priori kavramlar olarak kategorilerin nesnel geçerliliÄŸi, insanın nesnelere iliÅŸkin duyu-deneyinin yalnızca bu kategoriler sayesinde mümkün olabilmesi olgusuna dayanır. Duyu-deneyinin bir nesnesi, yalnızca bu kategorilerle düşünülebilir. Bir nesneyle ilgili bir düşünce, onunla ilgili tüm yargılar ve dolayısıyla ona iliÅŸkin bilgi, yalnızca kategorilerin saÄŸladığı kavramsal çerçeve içinde olanaklıdır.

İnsan zihninin yalnızca, kategorileri aracılığıyla kendilerine bir yapı kazandırdığı fenomenleri bilebileceÄŸini, bunun ötesine giderek ÅŸeylerin bizatihi kendilerini bilemeyeceÄŸini, duyu deneyindeki nesnelerin insan zihninin iÅŸleyiÅŸine uyduÄŸu için bilinebildiklerini söyleyen ve tüm empirik yasaları insan zihninin yasalarına indirgeyen Kant’ın bu bilgi anlayışının en önemli sonuçları, mutlak bir determinizm, bilginin sınırlılığı ve :-):-):-):-)fiziÄŸin imkansızlığıyla ilgili sonuçlardır. Bilgimiz iki bakımdan sınırlıdır. Bilgi, herÅŸeyden önce duyu-deneyinin dünyasıyla sınırlanmıştır. Bilgimiz ikinci olarak, algılama ve düşünme yetilerimizin deneyimin ham malzemesini iÅŸleme ve düzenleme tarzlarıyla sınırlanmıştır. Kant elbette ki, bize görünen dünyanın nihai ve en yüksek gerçeklik olmadığından kuÅŸku duymaz. Nitekim, o fenomenal gerçeklikle, yani duyusal olmayan ve akılla anlaÅŸilabilir olan dünya arasında bir ayrım yapmıştır. Bir ÅŸey algılanmadığı zaman nedir? Åžeyin bizzatihi kendisi ne anlama gelir?

:-):-):-):-)fiziği: biz algılamadığımız şeyleri elbette ki bilemeyiz. Bizim bildiğimiz şeyler numenler, şeylerin kendileri değil de, fenomenlerdir, şeylerin görünüşleridir. Bizim bildiğimiz nesneler duyular aracılığıyla algılanan nesnelerdir. Biz buna ek olarak, duyusal dünyanın bizim zihnimiz tarafından yaratılmadığını biliyoruz. Zihin, bu dünyayı yaratmak yerine, şeylerin kendilerinden türetilmiş olan ideleri ona yüklemektedir. Bu, bizden bağımsız olarak var olan, ancak bizim kendisini yalnızca bize göründüğü ve bizim tarafımızdan düzenlendiği şekliyle bilebildiğimiz bir dış gerçekliğin varolduğu anlamına gelir. Böyle bir gerçeklik bizim bilgimizi arttırmaz, fakat bize bilgimizin sınırlarını gösterir.

Immanuel Kant bu ögretisiyle bilimsel bilginin olanaklı olduÄŸunu göstererek, Newton fiziÄŸini temellendirir, fakat varlığın genel ilkeleri, Tanrı’nın varoluÅŸu, ruhu ölümsüzlügü gibi konuları ele alan geleneksel :-):-):-):-)fiziÄŸi olanaksız hale getirir. Çünkü, :-):-):-):-)fizik alanında, ruh, Tanrı, evren kavramlarını düşündüğümüz zaman, burada duyu-deneyi tarafından saÄŸlanan malzeme bulunmaz. Bilginin iki temel ögesinden biri olan deney, tecrübe ögesi :-):-):-):-)fizik alanında söz konusu olmadığı için, akıl burada antinomilere düşer. Öyleyse, :-):-):-):-)fizik alanında bilimsel bilgi olanaklı deÄŸildir.

Ahlakı: Bununla birlikte, Kant görünüş-gerçeklik ya da fenomen-numen ayırımını insan varlığına uygulayarak, ahlak imkanını kurtarır. Zira, ona göre, insanın bir fenomen, bir de numen tarafı vardır. Yani, insanın biri duyusal, diğeri akılla anlaşilabilir olan iki farklı boyutu vardır. Duyusal yönüyle ele alındığında, insan doğadaki mekanizmanın bir parçasıdır. Başka bir deyişle, insan fiziki eğilimleriyle, içgüdüleriyle fenomenler dünyasının bir ögesidir.

Buna karşin, insan kendisini hayvandan ayıran aklıyla, fenomenler dünyasının üstüne yükselir, aklı sayesinde, nedenselliğin, doğal zorunluluğun hüküm sürdüğü dünyanın ötesine geçip özgür olur. Başka bir deyişle, :-):-):-):-)fiziğin ancak pratik akıl alanında, ahlaki iradenin kesin kanaatleriyle mümkün olabileceğini savunan ve deneyimdeki a priori ögeyi çikarsama yöntemini, ahlak alanında ahlaki yargılara da uygulayan Kant, önce ahlaki yargıları psikolojik bir açıdan değerlendirmiş ve sonra kategorik buyrukla, yani formel olarak koşulsuz olma özelligiyle, ahlak alanında a priori ögeyi yakalamıştır.

Ona göre, kategorik buyruÄŸun, yani insandan insan olduÄŸu için belli ÅŸeyleri yapması isteyen ahlak yasasının, iyi iradenin tanınması, insanın yüceliÄŸini, gerçek kiÅŸiliÄŸini ve insan varlıklarını kiÅŸiler olarak birbirlerine baÄŸlayan halkayı oluÅŸturur. Pratik ve ahlaki temeller üzerinde geliÅŸen bir :-):-):-):-)fizik öne süren Kant’ın felsefesinde, bu ikinci alan, teorik aklın zorunlulukla belirlenen duyusal dünyasından sonra, pratik aklın özgürlükle belirlenen akılla anlaÅŸilabilir dünyası olarak ortaya çikar. Akılla anlaÅŸilabilir özgürlük dünyasının fiziki ve doÄŸal dünyayla olan iliÅŸkisinin ne olduÄŸu sorusu ise, Kant’ı her iki dünyayı da uyumlu kılan bir tanrısal düzen postülasıyla, ölümsüzlük postülasına götürür ki, bu postülalar da ifadesini Tanrı düşüncesinde bulmaktadır.

LOCKE, Jhon: İngiliz empirizminin kurucusu olan ünlü filozof. 1632-1704 yılları arasında yaÅŸamış olan Locke’un temel eserleri, An Essay concerning Human Understanding (İnsan Zihni Üzerine Bir Deneme) ve Two Treatises of Government (Yönetim üzerine İki Deneme)’dir.

Bilgi görüşleri: Empirist bir bilgi teorisinin temel ögretilerini, yani zihinde doğuştan düşünceler bulunduğunu ve bilginin deneyimden üretildigi ilkelerini mekanik bir gerçeklik görüşüyle birleştiren John Locke modern felsefenin tavrına uygun olarak, felsefesinde öncelikle bilgi konusunu ele almıştır. O insan bilgisinin sınırlarına ve kapsamına ilişkin araştırmasında, insan zihninde idelerin nasıl ortaya çiktigini araştırır. İdelerle de Locke, algı içeriklerini, izlenimleri, tasarımları, düşünceleri, kısacası bilincin tüm içeriklerini, insanın kendisiyle ilgili olarak bilinçli olduğu herşeyi anlar. Ona göre, insan bilgi sahibi olan bir varlıktır. Başka bir deyişle, o insan bilgisini açıklanmak durumunda olmayan, apaçık bir olgu olarak alır.

Bilmek ise, zihinde birtakım idelere sahip olmaktan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. DoÄŸuÅŸtancılığa karÅŸi çikan Locke, insanın bilgiye temel olan malzemeyi sonradan deneyim yoluyla kazandığını söyler. Onun deyimiyle karanlık bir oda olan insan zihnine ışık getiren tek pencere, deneyimdir. Bilginin kaynağı konusunda empirist olan Locke, biri dış deneyim, diÄŸeri de iç deneyim olmak üzere, iki tür tecrübe bulunduÄŸunu söyler. Bunlardan birincisinde, yani dış deneyimde, insan beÅŸ duyu yoluyla dış dünyadaki ÅŸeyleri tecrübe eder; insan zihni, Locke’a göre, burada tümüyle alıcı olup, pasif durumdadır. İkincisinde, yani refleksiyon veya içebakışta ise, insan varlığı, kendi zihninde, kendi iç dünyasında olup bitenleri tecrübe eder. İnsan zihnindeki tüm ideler, iÅŸte bu iki kaynağın birinden ya da diÄŸerinden gelir.

İnsan zihnindeki tüm ideler, İngiliz empirizminin kurucusu olan Locke’a göre, basit ideler ve kompleks ideler olmak üzere, iki baÅŸlık altında toplanabilir. Bu ayırım, Locke’a zihnin tümüyle pasif olduÄŸu durumlarla aktif olduÄŸu durumları birbirlerinden ayırma imkanı verdiÄŸi için, önemli bir ayırımdır. Basit ideler, dış dünyadaki cisimlerin ve onların niteliklerinin duyu-organlarımız üzerindeki etkisi sonucunda, duyularımız aracılığıyla kazanılmış olan idelerdir. İnsan zihni bu basit ideleri birbirleriyle çesitli ÅŸekillerde birleÅŸtirdiÄŸi zaman kompleks idelere sahip olur. Locke’a göre, insan zihni basit ideleri biriktirdikten sonra, onları birbirlerinden ayırt eder, birbiriyle karÅŸilaÅŸtırır ve birbiriyle çesitli ÅŸekillerde birleÅŸtirir. Locke, insanda yeni bir ide icad etme gücü olmasa bile, insan zihninin kompleks ideleri meydana getirirken tümüyle aktif durumda bulunduÄŸunu söyler. Ona göre, basit ideler kompleks idelerden hem psikolojik ve hem de mantıksal bakımdan önce gelmek durumundadır.

İnsan zihni, Locke’a göre, belli ÅŸekillerde faaliyet gösterir. İnsan zihninin bu faaliyetleri ise, sırasıyla algı, bellek, ayırd etme ve karÅŸilaÅŸtırma yetisi, birleÅŸtirme ve soyutlamadır. Bu yetilerden en önemlilerinden olan birleÅŸtirme yetisi söz konusu olduÄŸunda, insan zihni sahip olduÄŸu basit ideleri bir araya getirir ve bu ideleri birleÅŸtirerek kompleks ideler meydana getirir. Soyutlamada ise, insan zihni genel kavramları gösteren genel sözcüklere yükselir. Varolan herÅŸey, Locke’a göre, bireyseldir. Bununla birlikte, insan varlığı çocukluktan yavaÅŸ yavaÅŸ çikarken, insanlarda ve ÅŸeylerdeki ortak nitelikleri gözlemler.

Locke, bilginin söz konusu yetilerin algı yoluyla kazanılan basit ideleri iÅŸlemesinin sonucunda ortaya çiktigini savunur. Ve bilgi, idelerin birbirleriyle olan baÄŸlantısına ve uyuÅŸmasına ya da birbirleriyle uyuÅŸmayıp, birbirlerini kabul etmemelerine iliÅŸkin algıdan baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Locke’a göre, ideler arasında dört tür bağıntı vardır ya da ideler birbirleriyle dört bakımdan uyuÅŸur. 1 Özdeslik, 2 İliÅŸki, 3 Birlikte varoluÅŸ ya da zorunlu bağıntı ve 4 Gerçek varoluÅŸ.

Locke, özdeslikten söz ettiği zaman, bir idenin ne olduğunun ve onun başka idelerden olan farklılığının bilincinde olmayı anlar. Burada söz konusu olan bilgi, her idenin kendi kendisiyle aynı olduğunu, her ne ise o olup, tüm diğer idelerden farklı olduğunu bilmekten oluşur. Bu bilgi, idelerimizden her birinin (örnegin, ağaç, masa, beyaz, kare, üçgen vb. idelerinin) tam olarak neyi içerdiğinin ve onun farklılıklarının (örnegin, beyazın siyah olmadığının, bir karenin daire olmadığının) bilgisidir. Buna karşin, ilişkiden söz ederken Locke, idelerimizden bazılarının diğer idelerle bazı bakımlardan ilişkili olduğu olgusuna dikkat çeker. Buna göre, beyaz ve kırmızı arasında, üçgenlerle yapraklar arasında söz konusu olmayan bir ilişki vardır; yine, bir ağaçla bir sandalye arasında, bir doğruyla bir bulut arasında söz konusu olmayan bir ilişki vardır.

Birlikte varoluş ya da zorunlu bağıntıdan söz ettiği zaman da, Locke kompleks bir idenin, örnegin bir sandalye idesinin, bir sandalyeyi düşündüğümüz zaman birlikte düşündüğümüz çok sayıda basit idenin birleşiminden oluştuğu olgusuna dikkat çeker. Burada söz konusu olan bilgi, belli bir kompleks ide gündeme geldiği zaman, hangi basit idelerin söz konusu kompleks idenin ayrılmaz parçaları olduğunun bilgisidir. Locke dördüncü kategoriye, yani gerçek varoluşa geldiği zaman, idelerin birbirleriyle olan bağıntılarından çok, dış dünyadaki bir şeyle olan bağıntılarının bilgisinden söz eder. Şimdiye dek olan bilgi türleri yalnızca kavramsaldı, ilk kez bu dördüncü bilgi türüyle varoluşla ilgili olan bir bilgiye ulaşilır. Başka bir deyişle, burada söz konusu olan bilgi, bir ideyle uyuşan gerçek bir varlığın bilgisidir.

Locke bu dört bilgi türüne ek olarak, insan için bu bilgi türlerine sahip olmanın üç farklı yolunun bulunduÄŸunu söyler; bunlar sırasıyla sezgi, kanıtlama ve duyumdur. Bilgimizin kapsamı söz konusu olduÄŸunda, Locke gerçek bilgiye sezgi ya da kanıtlama yoluyla ulaÅŸildığına inandığı ve kanıtlama ya da sezginin kendilerine dayandığı idelere birtakım sınırlamalar getirdiÄŸi için, bilgimizin kapsamının oldukça sınırlı olduÄŸunu savunmak durumunda kalmıştır. Özdeslik ya da farklılık bağıntısı söz konusu olduÄŸunda, Locke’a göre, bizim tüm açık idelerimizin kendi kendileriyle aynı ve baÅŸka idelerden farklı olduklarına iliÅŸkin olarak sezgisel bilgimiz vardır.

İlişki söz konusu olduğunda ise, burası bilgimizin çok büyük bir parçasını meydana getirmekle birlikte, bu bilgi de idelerin birbirleriyle olan ilişkileriyle ilgili kanıtlamalarla sınırlanmıştır. İdeler arasındaki karşilıklı bağıntılara ve içerme ilişkilerine dayanan bu bilgi, yalnızca kavramsal bir bilgidir. Bu alandaki doğrular matematiğin doğrularıyla, günümüzde analitik olarak doğru olduğunu söylediğimiz önermelerden oluşur. Ancak bu doğrular, yalnızca idelerimiz arasındaki ilişkilerle ilgili olan doğrular olduğu için, bize hiçbir zaman idelerimizden bağımsız olarak varolan bir şeyin bilgisini veremezler.

İdelerimizin birlikte varoluÅŸu ya da idelerimiz arasındaki zorunlu bağıntıya gelince, Locke bilgimizin kapsamının burada daha da daraldığını savunur. Biz, birçok basit idenin birlikte ortaya çiktigini, belirli bir türden olan kompleks bir ÅŸeye iliÅŸkin idemizin belirli basit idelerden oluÅŸan bir toplamı içerdiÄŸini gözlemleyebiliriz, fakat bu idelerin zorunlu olarak birbirlerine baÄŸlanıp baÄŸlanmadığını bilemeyiz. Locke’a göre, ikincil bir nitelikle söz konusu niteliÄŸin kendilerine baÄŸlı olduÄŸu birincil nitelikler arasında, insan tarafından keÅŸfedilebilir olan zorunlu bir baÄŸlantı yoktur. Biz bir nesnenin ÅŸeklinden ve ebatlarından yola çikarak, onun belli bir renge ya da tada sahip olduÄŸunu hiçbir zaman söyleyemeyiz.

İdelerimizin birlikte varoluşu ya da idelerimiz arasındaki zorunlu bağlantıya ilişkin bilgimiz deneyimin kapsamına bağlı olduğundan, idelerimiz arasındaki zorunlu bağlantıları saptarken, sezgi yoluyla da kanıtlama yoluyla da pek ilerilere gidemeyiz. Ve doğa bilimlerinin genel önermeleri farklı ideleri birbirlerine bağladıkları için, gerçek anlamda genel bir bilgi olmanın çok uzağında kalır. Zira, bu bilimlerin birbirine bağladığı ideler arasında zorunlu bir bağıntının olup olmadığı, sezgi yoluyla da kanıtlama yoluyla da kavranamaz.

Gerçek varoluÅŸ söz konusu olduÄŸunda, bilgimiz kapsamı daha da daralır. Locke’a göre, biz sezgi yoluyla kesin olarak yalnızca kendimizin varolduÄŸunu biliriz. Kanıtlama yoluyla ise, Tanrı’nın gerçek varoluÅŸunu kanıtlarız. Bir de duyusal bilgiyle, duyularımıza sunulmuÅŸ olan nesnelerin varolduÄŸunu biliriz. Bununla birlikte, kesin olmayan duyusal bilgi, bize gerçek bir bilgi veremez, çünkü bu bilgi herÅŸeyden önce ÅŸimdi duyularımıza sunulmuÅŸ olan nesnelerle sınırlanmış olup, ÅŸimdi ve burada mevcut olan tikel nesnelerin ötesine geçemez. İkinci olarak, duyusal bilgi yoluyla, bizim dışımızdaki nesnelerin varolduÄŸunu bilsek bile, Locke’a göre, bu nesnelerin gerçek doÄŸalarına iliÅŸkin olarak pek fazla bir bilgimiz olamaz.

Demek ki, Locke;

1 dolayımsız olarak bilincinde olduğumuz şeylerin, nesnelerin bizatihi kendileri değil de, zihinlerimizdeki ideler olduğunu, 2 idelerimizin tecrübeden türetilmek durumunda olduğunu, aksi takdirde anlamlı bir içerikten yoksun olacağını ve 3 genel bir önermenin sezgisel bakımdan ya da kanıtlama yoluyla kesin olmadıkça, gerçek anlamda bir bilgi olamayacağını kabul ettiği için, bilgimizin kapsamını oldukça daraltır. O, bir empiristtir ve dolayısıyla bilgide deneyime önem verip, empirik olmayan ilkelerden türetilmiş mantıksal bir sistemin bize gerçekliğin resmini hiçbir şekilde veremeyeceğini kabul eder.

Locke, bundan başka zihnimizde olan şeylerin, nesnelerin kendileri değil de, nesnelerle olan gerçek ilişkilerini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz ideler olduğunu savunduğu ve neyin bilgi sayılıp neyin bilgi sayılamayacağı konusunda, hayli yüksek bir kesinlik ölçütü öne sürerek, yalnızca sezgi ya da kanıtlama yoluyla elde edilen bilgiyi kesin bilgi olarak gördüğü için, empirik ve bilimsel bilginin gerçek anlamda bilgi olamayacağını dile getirir.

Dine Dair Görüşleri: Dinle bağlamında, Locke Hıristiyanlığın ahlaki boyutunu vurgulamaya özel bir önem atfeder ve kutsal kitapta bulunan ahlak kurallarının aklın keşfettiği kurallarla tam bir ahenk içinde olduğunu belirtir. Akılla inanç arasındaki ilişkiler üzerinde de duran filozof, hem akıl ve hem de vahiy yoluyla keşfedilen hakikatler bulunduğunu öne sürerken, akılla çelisen hakikatler söz konusu olduğunda, bu doğruların, onların kaynağında vahyin bulunduğu söylense bile, hiçbir şekilde kabul edilmemesi gerektiğini savunur. Buna karşin, akılla ne örtüsen ne de çakisan hakikatlere gelince, Locke bunların gerçek dinin özünü meydana getirdiğini öne sürer. Fakat Locke aklın burada bile vazgeçilmez bir rol oynadığını vurgular: Akıl bir şeyin vahiy olup olmadığına karar vermeli ve vahyi ifade eden sözcüklerin anlamlarını incelemelidir. Ona göre, akıl her konuda nihai yargıç ve yolgösterici olmalıdır. O Hıristiyanlığın özünde pek az temel ve onsuz olunamaz inanç parçası bulunduğunu söylerken, mezhepler arasındaki çatismalara şiddetle karşi çikmis ve dini hoşgörüyü engelleyecek hiçbir şey bulunmadığını belirtmiştir. Bu bağlamda, ona göre, dinin görevi insan ruhunu günahtan, kötülüklerden; hükümetin görevi ise bireyin yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarını korumaktır.

Siyaset Felsefesi: Locke siyaset felsefesi alanındaki görüşleri bakımından da önemli bir filozoftur. O, mutlakiyetçiliğe şiddetle karşi çiktigi ve güçler ayrılığını hararetle savunduğu için, liberalizmin kurucusu olarak görülmektedir. Meşruti bir monarşiden yana olan ve toplumun bir sözleşme temeline dayanması gerektiğini savunan Locke, insanların hukuğun veya iktidarın sağladığı avantajlardan yoksun olarak birlikte yaşadıkları hipotetik bir doğa hali düşüncesinden yola çikmistir. Böyle bir doğa halinin dezavantajları, insanların hukuğun ve devletin yönetimi altına girmeleri için bileyerek ve isteyerek bir sözleşme yapmalarını fazlasıyla haklı kılar. Toplumsal sözleşmenin amacı, düzeni ve yasayı ihdas etmek, doğa halinin belirsizliklerini ortadan kaldırmak ve bireyin haklarını koruyacak kurumları yaratmaktır.

PARMANİDES: Değişmeyi ve oluşu yadsıyan görüşü, birtakım aşilamaz güçlüklere yol açmış olan ünlü doğa filozofu.

Parmenides’e göre, evrende deÄŸiÅŸen hiçbir ÅŸey yoktur. Gerçeklik mutlak anlamda birdir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve deÄŸiÅŸme yoktur. Parmenides bu sonucu şöyle bir akılyürütme çizgisiyle elde etmiÅŸtir: Var olan herÅŸeyi gerçeklik, Varlık olarak niteleyelim. Varlık varlığa nereden gelmiÅŸtir? Burada iki alternatif vardır: Varlık varlığa ya varlıktan (yani, varolan bir ÅŸeyden) ya da yokluktan (yani, var olmayan bir ÅŸeyden) gelmiÅŸ olabilir. İkinci alternatif, tüm Yunanlı filozoflar gibi, Parmenides için de kabul edilemez olan bir alternatiftir, çünkü Yunanlılara göre, hiçten hiçbir ÅŸey çikmaz. Birinci alternatif söz konusu olduÄŸunda ise, Varlığın yaratılmamış olduÄŸu sonucu çikar, çünkü O varlığa kendisinden gelmiÅŸtir. Yani kendi kendisiyle aynıdır.

Varlığın, Parmenides’e göre, parçaları da yoktur. Öte yandan, Varlığın hareketsiz olduÄŸu da söylenmelidir. Öyleyse, Varlık hakkında, O’nun var olduÄŸu dışında hiçbir ÅŸey söylenemez. Varlık hareket edemez, deÄŸiÅŸmez, çok olamaz, zira hareket eder, deÄŸiÅŸir ve çok olursa, var olmayan bir ÅŸey, yani yokluk haline gelir. Varlığın var olmak dışında hiçbir özelligi yoktur. Nitekim Parmenides, özdeslik ilkesine dayanarak, yalnızca ‘Varlık vardır, yokluk ya da var olmayan var deÄŸildir’ demiÅŸtir.

Parmenides Varlıkla ilgili deÄŸiÅŸmezlik ögretisinin bir sonucu olarak, içinde yaÅŸadığımız dünyanın gerçek olmadığını, gerçekten var olmayıp, yalnızca bir görünüş olduÄŸunu öne sürer. O, Varlığın bir parçası olmadığı için, var deÄŸildir ve yalnızca bir görünüş ya da aldatıcı bir dünyadır. Parmenides’in gerçeklik ve görünüşten oluÅŸan ontolojik nitelikli ayrımına, akıl ve duyulardan oluÅŸan epistemolojik nitelikli ayrımı karÅŸilık gelmektedir. Ona göre, duyuların tanıklığına güvenmek, bizi görünüşler dünyasına, deÄŸiÅŸmenin gerçek olduÄŸu sonucuna götürür. Oysa, aklın sesini dinlemek bizim gerçek Varlığa yönelmemizi, gerçek Varlığı temaÅŸa etmemizi saÄŸlar.

PLATON: M.Ö. 427-347 yılları arasında yaşamış olan ve düşünce tarihinin tanıdığı ilk ve en büyük sistemin kurucusu olan ünlü Yuna filozofu.

Temeller: Sisteminde, Sofistlerin Yunan toplumu üzerindeki olumsuz etkileriyle savaÅŸmaya çalismis olan Platon, iÅŸe öncelikle bilgi konusuyla baÅŸlamış ve mutlak ve kesin bir bilginin var olduÄŸu konusunda tümüyle dogmatist bir tavır sergilemiÅŸtir. Ona göre, deÄŸiÅŸen hiçbir ÅŸekilde bilinemeyeceÄŸi için, insan zihninden bağımsız olan, deÄŸiÅŸmez bir varlık olmalıdır. Mutlak ve kesin bir bilgiye eriÅŸmek ve bu bilgiyi baÅŸkalarına aktarmak durumundaysak eÄŸer, Platon’a göre, dünyada sabit, kalıcı ve deÄŸiÅŸmez olan birtakım varlıklar olmalıdır. O bu deÄŸiÅŸmez, sabit ve kalıcı varlıklara İdealar adını verir. Öyleyse, Platon’a göre, bilgi tikel olanın ve deÄŸiÅŸenin beÅŸ duyu yoluyla kazanılmış empirik bilgisi deÄŸil de, deÄŸiÅŸmez ve tümel olanın akıl yoluyla kazanılan ezeli-ebedi bilgisidir.

:-):-):-):-)fiziÄŸi: İdealar yalnızca bilginin nesneleri olmakla kalmazlar, onlar aynı zamanda gerçekliÄŸi oluÅŸturan varlık kategorisini meydana getiren temel varlıklardır. BaÅŸka bir deyiÅŸle, Platon, ‘GerçekliÄŸin ne olduÄŸu’, ‘Neyin gerçekten var olduÄŸu’ ÅŸeklindeki temel :-):-):-):-)fiziksel soruya, gerçekliÄŸin madde ya da dış dünyada deÄŸil de, dış dünyadaki ÅŸeylerin İdealarında olduÄŸu yanıtını vermiÅŸtir. Bizim algıladığımız duyusal ÅŸeyler sürekli olarak deÄŸiÅŸmektedir.

Ona göre, duyusal nesneler, değişmeden mutlak olarak bağışık olan bir gerçekliğin varoluşunun zorunlu kılacak şekilde, sürekli bir değişmeye maruz kalırlar. Duyusal nesneler varlığa geliş ve yokoluş, büyüme ve çürümeden başka, yer değiştirir, niteliksel ve niceliksel değişmeye uğrarlar. Bundan dolayı, duyusal nesnelere yüklenebilecek tüm nitelikler, yükleme faaliyeti sırasında, algısal yargı ya da önermenin zamansal bir niceleyici ya da belirlemeyle tamamlanmasını gerektirir. Buna göre, aynı şey farklı zamanlarda farklı özelliklere sahip olur. O belirli koşullar altında büyük, başkaca durumlarda küçük görünür. Birine göre, büyük, bir başkasına göre ise küçüktür. Belli bir zamanda mat ve karanlık, buna karşin başka bir zamanda parlak ve aydınlık görünür.

Demek ki, bireysel nesnelerden oluÅŸan ve bizim duyularımızla algıladığımız duyusal dünyayı incelediÄŸimizde, onda mutlak, kalıcı, duraÄŸan ve tutarlı hiçbir yön bulunmadığını, ondaki herÅŸeyin deÄŸiÅŸken ve göreli olduÄŸunu görüyoruz. Platon’a göre, böyle bir dünya gerçek deÄŸildir, gerçekten var olamaz; o duyusal dünyanın yalnızca görünüşlerden meydana gelen bir dünya olduÄŸunu savunur. Bu duyusal dünya, ÅŸu masa, ÅŸu heykel, ÅŸu kitap gibi, ‘ÅŸu’ diyerek gösterdiÄŸimiz bireysel nesnelerden meydana gelmektedir. Bu dünyadaki nesneler, deÄŸiÅŸen, kendilerinde karÅŸit yüklemleri barındıracak ÅŸekilde, eksikli, göreli, bağımlı ve bileÅŸik olan ÅŸeylerdir. BeÅŸ duyu yoluyla algılanan bu bireysel nesneler, Platon’a göre, gerçekten var deÄŸildir. Onlar deÄŸiÅŸmeyen, mutlak ve kalıcı bir gerçekliÄŸin yalnızca görünüşleridirler. Bu bireysel nesneler aynı anda hem gerçeklikten ve hem de yokluktan pay alırlar; bundan dolayıdır ki, Platon’a göre, onlar hem var ve hem de yokturlar ya da bugün var yarın yokturlar. Onlar varlığa gelir, çesitli deÄŸiÅŸmelere maruz kalır ve ölüp giderler. Platon’a göre, gerçekten varolan ÅŸeyler İdealardır ve İdealar duyusal dünyada söz konusu olan göreli bir duraÄŸanlığın ve anlaÅŸilırlığın temel nedenidirler. İdealar duyusal dünyada hüküm süren deÄŸiÅŸmelerden etkilenmediÄŸi için, onların içinde yaÅŸadığımız görünüşler dünyasından ayrı ve bağımsız bir varoluÅŸa sahip olmaları gerekir.

Bizim kendilerini duyu-deneyi yoluyla deÄŸil de, düşünce ve akıl yoluyla bildiÄŸimiz bu İdealar, kendilerine ait ayrı bir dünyada varolurlar. Platon’a göre, İdealar sahip oldukları özellikleri hepsinin üstünde ve ötesinde bulunan İyi İdeasından alırlar. Devlet’te yer alan ünlü GüneÅŸ Benzetmesinde, o duyusal dünya ile akılla anlaÅŸilabilir dünya, dolayısıyla da GüneÅŸle İyi İdeası arasında bir analoji yapar ve mecazi bir anlatım içinde, İyi İdeasını GüneÅŸe benzetir. Buna göre, nasıl ki duyusal dünyada güneÅŸ ışığıyla gözle görülen nesneleri aydınlatıyorsa, aynı ÅŸekilde İyi İdeası da akılla anlaÅŸilabilir dünyada İdeaları doÄŸrulukla aydınlatır, baÅŸka bir deyiÅŸle, İdealara anlaÅŸilabilirlik kazandırır. İyi İdeası, bundan baÅŸka akılla anlaÅŸilabilir nesnelerin varlık ve gerçekliklerinden sorumludur.

İyi İdeası gerçek varlığın ötesindedir. Platon’a göre, insan uzun yıllar matematiksel bilimlerle ve diyalektikle uÄŸraÅŸtıktan sonra, varlığın ve gerçekliÄŸin kaynağı olan İyi İdeasını mistik bir tecrübeyle, özel bir sezgiyle tanır. Çünkü İyi İdeası varlığın ötesinde olduktan baÅŸka, insanın kavrayış gücünün sınırlarının da ötesindedir. İyi İdeasının kendisi tanımlanamaz, söze dökülemez ve açıklanamaz, fakat baÅŸka herÅŸeyi açıklar. İnsan bu tür bir mistik tecrübeyi yaÅŸadıktan sonra, İdeaların İyi İdeasından pay almak suretiyle varlığa geldiklerini ve oldukları gibi olduklarını anlar. Åžu halde, Platon’un :-):-):-):-)fiziÄŸinde İdealar varlıklarını, ya da sahip oldukları temel özellikleri İyi İdeasına borçludurlar.

Aynı iliÅŸki İdealardan meydana gelen gerçek ve akılla anlaÅŸilabilir dünya ile içinde yaÅŸadığımız duyusal dünya arasında vardır. İçinde yaÅŸadığımız duyusal dünyadaki ÅŸeyler her bakımdan deÄŸiÅŸseler bile, bu dünyanın yine belli ölçüler içinde gerçek ve kalıcı olan yönleri vardır. Her bakımdan deÄŸiÅŸmeye uÄŸrayan bu dünyada, en azından birtakım matematiksel özellikler deÄŸiÅŸmeden aynı kalır. Örnegin, bir masa ÅŸekli zamanın akışı içinde deÄŸiÅŸse de, onun sergilediÄŸi ‘dikdörtgen’ olma temel özelligi deÄŸiÅŸmeden aynı kalır. Yine, bir kutunun ÅŸekli zaman içinde deÄŸiÅŸir, bununla birlikte onun sergilediÄŸi ‘kare’ ya da ‘küp’ olma özelligi deÄŸiÅŸmeden aynı kalır. İşte duyusal dünyadaki ÅŸeyler, Platon’a göre, İdealardan pay aldıkları ya da İdeaları taklit ettikleri için varolurlar ve duyusal dünyadaki gerçek ya da kalıcı ve deÄŸiÅŸmez yönler, bu pay alma iliÅŸkisi sayesinde söz konusu olur.

Platon, İdealardan meydana gelen akılla anlaşilabilir dünya ile duyusal dünya arasındaki bu ilişkiyi Parmenides adlı diyaloguyla Timaeos adlı diyalogunda açıklamaya çalisir. Buna göre, pay alma, İdeadan bir parçaya sahip olma anlamına gelmez. Bir İdea, bu dünyadaki duyusal şeylerden her biri ondan bir parçaya sahip olacak şekilde, parçaları olan bir şey değildir. Bir İdea bölünemez bir varlıktır. Yine, duyusal şeyler İdealardan bu şekilde pay alıyor olsaydılar, İdealar aktüel dünyada şeylerin parçaları olarak varolacak ve dolayısıyla bu dünyaya içkin olan varlıklar haline geleceklerdi. Oysa, onlar bu dünyaya aşkın olup, ayrı bir İdealar dünyasında varolurlar. Şu halde, duyusal nesneler İdeaları, gerçekte İdeaların kendileri olmaksızın, İdealardan bir parçaya sahip olmadan, örneklerler.

Bununla birlikte, İdealarla duyusal nesneler tümüyle farklılık gösteren iki ayrı kategoriden varlıklar oldukları için ikisi arasındaki iliÅŸki ancak, pay alma iliÅŸkisi gibi gerçek niteliÄŸi hiçbir zaman tam olarak anlaÅŸilamayan mecazi terimlerle ifade edilebilir. Çünkü İdealar ezeli-ebedi olan, yani yaratılmamış ve yok edilemez olan, zamanın ve mekanın dışındaki deÄŸiÅŸmez kavramsal varlıklardır. Oysa bu dünyadaki duyusal nesneler zaman ve mekanın içinde olup, deÄŸiÅŸmeye uÄŸrayan varlıklardır. İdealar deÄŸiÅŸmez olduklarına göre, herhangi bir ÅŸey yapamaz ve dolayısıyla duyusal dünyadaki deÄŸiÅŸmeyi baÅŸlatamaz ya da bu deÄŸiÅŸmeye neden olamazlar. Bundan dolayı, Platon’un :-):-):-):-)fiziÄŸinde, akılla anlaÅŸilabilir dünya ile duyusal dünya arasındaki iliÅŸkiyi saÄŸlayacak, içinde yaÅŸadığımız dünyaya İdealar dünyasının belirli yönlerini aktaracak aktif bir güce ihtiyaç duyulur. Çünkü duyusal dünyadaki nesnelerle İdealar tümüyle ayrı kategoriden varlıklar oldukları için, birbirleriyle kendi baÅŸlarına iliÅŸki kuramazlar.

Platon’un :-):-):-):-)fiziÄŸinde iÅŸte duyusal dünyaya İdealar dünyasının belirli yönlerini aktaran bu aktif dış güç, İdeaların, saf formun deÄŸiÅŸmez dünyasıyla maddenin bütünüyle belirsiz olan dünyası arasındaki sınır çizgide bulunan Demiurgos’tur. Ona göre, maddenin kendisi tümüyle belirsiz olup, ÅŸekilden, formdan yoksundur. Zaten belirli olsa ve bir ÅŸekli bulunsa, bu, İdeanın onda zaten bulunduÄŸu anlamına gelecektir. Madde tanımlanamaz. Bununla birlikte, tümüyle düzensiz olan madde form kazanmaya, ÅŸekil almaya uygun bir yapıdadır. İşte, hem akılla anlaÅŸilabilir dünyanın ve maddi dünyanın dışında olan bir Tanrı olarak Demiurgos, maddeye İdealar dünyasının özelliklerini, akılla anlaÅŸilabilir dünyanın formlarını yüklemek suretiyle, düzenden yoksun, belirsiz maddeye düzen ve form kazandırır. Demiurgos’un bu faaliyeti, sonuçta duyusal dünyada İdeaların gölgelerinin ortaya çikisina yol açar.

Kare, üçgen, ağırlık, beyazlık, v.b., İdeaların maddi dünyada ortaya çikan görüntüleridir, soluk kopyalarıdır ve onlar maddi dünyaya sahip olduÄŸu düzen ve belirliliÄŸi kazandıran temel ögelerdir. Åžu halde, maddi dünya sahip olduÄŸu düzen ve belirliliÄŸi herÅŸeyden önce İdealar dünyasına ve İdealar dünyasının yapısını ve formlarını maddeye aktaran Demiurgos’un faaliyetine borçludur. Biz duyusal dünyada çesitli zaman ve yerlerde var olan ÅŸeyleri, Demiurgos formları maddeye yerleÅŸtirdiÄŸi için saptıyor ve tanımlayabiliyoruz.

Bununla birlikte, maddi dünya kendisine aktarılan formları koruyabilmek bakımından yetersiz olup, mutlak bir deÄŸiÅŸme içindedir. Maddi dünya formları yalnızca belirli zaman dilimleri içinde koruyabilir. O sürekli bir akış hali içinde bulunduÄŸuna göre, formları alır ve daha sonra yitirir. Åžu halde, maddi dünyanın gerçek İdealar dünyasının ezeli-ebedi yönlerini Demiurgos’un faaliyeti sayesinde kazandığı ve bu yönleri sonsuz bir hareketler dizisi ve dolayısıyla deÄŸiÅŸme süreci içinde kaybettiÄŸi dikkate alındığında, o ezeli-ebedi bir gerçekliÄŸin zaman içinde hareket eden ve deÄŸiÅŸen gölgesi ya da kopyası olarak görülmek durumundadır. Öyleyse, gerçekten var olan deÄŸiÅŸmez İdealar dünyasıdır.

Demek ki, Platon gerçek varlığı aynı ÅŸekilde tanımlamış olan ve bu varlığın akıl yoluyla bilinebileceÄŸini söyleyerek, duyuların bize gösterdiÄŸi bireysel nesnelerden oluÅŸan duyusal dünyanın hiçbir ÅŸekilde var olmadığını, bu dünyanın bir yanılsamadan baÅŸka bir ÅŸey olmadığını öne süren Parmenides’in tersine, bir yandan gerçekten var olanın deÄŸiÅŸmez, ezeli-ebedi olan ve akıl yoluyla bilinebilen İdealar dünyası olduÄŸunu kabul ederken, bir yandan da içinde yaÅŸadığımız duyusal dünyanın belli ÅŸekiller içinde var olduÄŸunu söylemekte ve görünüşleri İdealar aracılığıyla açıklamakta ve temellendirmektedir. Platon’un bu :-):-):-):-)fiziÄŸi, ‘Neyin gerçekten var olduÄŸu’ sorusunu yanıtladıktan baÅŸka, insanın içinde yaÅŸadığımız bu dünyadaki yeri ve gerçekten var olan İdealar dünyasıyla olan iliÅŸkisi konusuna da bir açıklık getirir.

İnsan felsefesi: Platon’un iki dünyalı :-):-):-):-)fiziÄŸi, insanda her biri dikkatini söz konusu bu dünyalardan birine yöneltmiÅŸ olan iki temel bileÅŸenin bulunduÄŸunu ortaya koyar. İnsanın duyusal dünyaya yönelmiÅŸ, duyusal dünyaya ait olan parçası bedenidir; yine aynı benzerin benzerini bilebileceÄŸi, ancak aynı cinsten olanlar arasında bir iliÅŸki bulunabileceÄŸi ilkesine göre, insanın bir de gerçek varlığın dünyasına yönelmiÅŸ olup, bu baÄŸlamda İdealar dünyasının bir parçası olan ruhu vardır. İnsan ruhu, Platon’a göre, insandaki maddi olmayan, ölümsüz parçadır.

Bunlardan beden söz konusu olduğunda, insan duyuları aracılığıyla duyusal dünyayla ilgili olarak güvenilmez malumatlar elde etmeye çalisir, maddenin peşinden koşarak birtakım fiziki arzuları gerçekleştirmek ve tatmin sağlamak ister. Buna karşin, ruhu ait olduğu dünyaya yönelmek, ezeli-ebedi gerçeklikleri temaşa etmek arzusu içindedir. Öyleyse, ruha düşen kendisini duyusal dünyanın sınırlamalarından, bedeninin ve duyusal dünyanın oluşturduğu hapishaneden kurtarmak ve gerçek dünyayı temaşa etmek amacını gerçekleştirmeye çalismaktir. Bu ise, insanın her ne kadar maddi koşullar içinde yaşayan, birtakım fiziksel ihtiyaçları olan bir varlık olsa da, bu maddi koşullara bağımlı olamayacağı, yalnızca fiziksel ihtiyaçları tarafından belirlenemeyeceği anlamına gelir

PLOTİNOS: Milattan sonra 205-270 yılları arasında yaÅŸamış ve Platon’un :-):-):-):-)fiziÄŸini, biraz daha farklı bir versiyon içinde yeniden öne süren, ve ögretisi sayesinde, Platon’un, Hellenistik çagda ve bu arada OrtaçaÄŸda, hem Hıristiyan felsefesinde ve hem de İslam felsefesinde etkili olmaya devam ettiÄŸi, ünlü Yunan filozofu.

Felsefesinde, Platon’un Devlet’te yer alan İyi İdeasıyla ilgili görüşlerinden yola çikan Plotinos, Platon’un İyi İdeasını tanrılaÅŸtırmış ve varolan herÅŸeyi Tanrı’dan baÅŸlayan bir türüm ya da sudur süreciyle açıklamıştır. O da, tıpkı Platon gibi, maddi dünyanın, sürekli olarak deÄŸiÅŸtiÄŸi için, gerçek olamayacağını düşünür. Yalnızca deÄŸiÅŸmeyen bir ÅŸey gerçekten var olabilir. Bundan dolayı, bu deÄŸiÅŸmeyen gerçeklik, Platon’un da göstermiÅŸ olduÄŸu gibi, maddi dünyadan farklı ve ayrı olmalıdır. Bu varlık ise, Plotinos’a göre, Tanrı’dır.

O Tanrı hakkında, Tanrı’nın bu dünyadaki herÅŸeyi aÅŸtığını söylemek dışında, hiçbir ÅŸey söylenemeyeceÄŸini iddia eder. Tanrı bu dünyayı aÅŸtığı, maddi dünyanın ötesinde bulunduÄŸu için, maddi, sonlu ve nihayet bölünebilir olan bir varlık deÄŸildir. Madde, ruh ve zihinden her biri deÄŸiÅŸtiÄŸi için, o ne madde, ne ruh, ne de zihindir. Plotinos’a göre, Tanrı, insan zihninin düşünceleriyle sınırlanamayacağından, insanın diliyle ifade edilemez. Duyularımız da ona ulaÅŸamaz. Plotinos için Tanrı’ya ulaÅŸmanın tek yolu, rasyonel akılyürütmeden ya da duyusal bir tecrübeden, deneyden bağımsız olan mistik bir vecd hali içine girmektir.

Tanrı’nın bütünüyle saf ve basit olduÄŸunu, Tanrı’da kompleks hiçbir ÅŸey bulunmadığını belirtmek, Tanrı’nın Mutlak Birlik olduÄŸuna iÅŸaret etmek için, Plotinos Tanrı’dan Bir diye söz eder. Bir olan Varlık olarak Tanrı tanımı, Tanrı’nın deÄŸiÅŸmediÄŸini ve dolayısıyla O’nun yaratılmamış ve bölünemez olduÄŸunu gösterir. Zira Tanrı deÄŸiÅŸse, bölünebilse ya da yaratılmış olsa, birliÄŸini kaybeder. Plotinos’a göre, Tanrı bir olduÄŸu için, içinde yaÅŸadığımız duyusal dünyadaki ÅŸeyleri yaratmış olamaz. Çünkü yaratma bir eylemdir ve her eylem bir deÄŸiÅŸme halini zorunlu kılar. Bundan dolayı, Tanrı aÅŸkındır, O her türlü düşünce ve varlığın ötesindedir. O’na ne öz, ne varlık, ne de yaÅŸam yüklenebilir. Çünkü bütün bu ayırım ya da yüklemler bir ikiliÄŸe yol açarlar. Öyleyse, Tanrı hakkında, yalnızca O’nun bir, bölünemez, deÄŸiÅŸmez, ezeli ve ebedi olduÄŸunu, varlığın ötesinde bulunduÄŸunu, kendi kendisiyle hep aynı kaldığını, O’nun için geçmiÅŸ ya da gelecekten söz edilemeyeceÄŸini söyleyebiliriz. Plotinos, iÅŸte bu durumda dünyanın yaradılışını ve varoluÅŸunu açıklamak için, felsefe tarihinin ilk türüm ögretisini geliÅŸtirmiÅŸtir.

SARTRE, Jean Paul: VaroluşçuluÄŸun kurucusu olan çagdas Fransız filozofu. 1905-1980 yılları arasında yaÅŸamış olan Sartre’ın temel eserleri: L’Etre et le Neant (Varlık ve Hiçlik), La Transcendence de l’Ego (Benin AÅŸkınlığı), La Nausee (Bulantı), Les Chemins de la Liberte (Özgürlügün Yolları), L’Existentialisme est un humanisme (Varoluşçuluk), Critique de la Raison Dialectique (Diyalektik Aklın EleÅŸtirisi)’dir. O, akademik bir kurumda profesyonel bir filozof olarak çalismak yerine, zaman zaman popüler birtakım eserlerle geniÅŸ halk kitlelerine ulaÅŸmayı denemiÅŸ olan ünlü bir düşünürdür.

Temeller: İnsanın kendi yazgısını belirlemedeki aktif rolünü vurgulayan ve Marks, Husserl ve Heidegger gibi düşünürlerden etkilenmiÅŸ olan Sartre’ın temel çikis noktası, insan varlığı ile öteki nesnelerin varlığı arasındaki farklılığın incelenmesinden oluÅŸur. BaÅŸka bir deyiÅŸle, Descartes’ın yaptığı gibi, özneden yola çikan Sartre, Kant’ın problemini, yani ÅŸeylerin ya da nesnelerin nedensel olarak belirlenmiÅŸ dünyasında, insanın özgürlük ve sorumluluÄŸunun nasıl açıklanabileceÄŸi problemini ortaya koyup, bu probleme bir çözüm getirmeye çalismistir.

:-):-):-):-)fiziÄŸi: Ona göre, insanın doÄŸası, insan tarafından üretilmis olan bir ürünü tanımladığımız tarzda açıklanamaz. Sartre’ın bu tezine göre, herhangi bir alet, nesne yapacak olsak, önce bu nesnenin nasıl olacağını tasarlarız. Örnegin, bir masayı ele alalım. Masa, kafasında bir masa fikrine sahip olan, masanın ne için kullanılacağını ve nasıl üretilecegini bilen bir insan tarafından imal edilmiÅŸtir. Buna göre, masa, meydana getirilmezden önce, belirli bir amacı olup, bir sürecin ürünü olan bir ÅŸey olarak tasarlanmıştır. Masanın özüyle, masanın meydana getiriliÅŸ sürecini ve onun yapılma amacını anlarsak eÄŸer, masanın özü, onun varoluÅŸundan önce gelir. Sartre’a göre, insanda durum böyle deÄŸildir.

İlk bakışta insanın da bir yaratıcının, Tanrı’nın eseri olduÄŸunu düşünürüz. Tanrı’yı, masayı imal eden marangoz benzeri doÄŸaüstü bir sanatkar olarak görür ve böylelikle, Tanrı’nın insanı yarattığı zaman, neyi yaratmış olduÄŸunu bildiÄŸine iÅŸaret ederiz. Oysa, Sartre Tanrı’nın varoluÅŸunu inkar etmiÅŸ olan tanrıtanımaz bir düşünürdür. Tanrı var deÄŸilse, Sartre’a göre, insanın Tanrı tarafından önceden belirlenmiÅŸ bir özü de olamaz. İnsan, yalnızca vardır, kendinden önceki bir modele, bir taslaÄŸa, bir öze göre ve belli bir amaç gözetilerek yaratılmamıştır. İnsan öncelikle varolur ve kendisini daha sonra tanımlar. İnsan yalnızca vardır ve Sartre’a göre, kendisini nasıl yaparsa, öyle olur.

İnsanın önceden belirlenmiÅŸ bir özü olmasa da, o, Sartre’a göre, bir taÅŸ ya da sopa gibi, basit ve bilinçsiz bir varlık deÄŸildir. O, bir taÅŸ parçasının her ne ise o olduÄŸunu söyler; taÅŸin varlığı, kendi içine kapanık, kendisinden baÅŸka bir ÅŸey olamayan varlıktır. Söz konusu taÅŸ parçasının şöyle ya da böyle olmak imkanı yoktur; o, ne ise daima odur. Bu, Sartre’a göre, kendinde varlıktır. Buna karÅŸin, insan, kendinde varlık (yani, taÅŸ parçasının var olduÄŸu tarzda var) olmak dışında, kendisi için varlığa (yani, onu taÅŸ parçasından farklılaÅŸtıran varlık tarzına) sahiptir. Yani, insan bilinçli öznedir; insan, varolduÄŸunun bilincindedir. İnsanın varlığı bilincinde, kendine dönmekte, kendini bilmektedir. Bundan dolayı, insana önceden verilmiÅŸ ve deÄŸiÅŸmeyen bir öz yüklemek söz konusu olamaz. Bilinçli bir varlık olan insan, ‘ne deÄŸilse odur, ne ise o deÄŸildir.’ Yani, bilinçli bir varlık olan insanda, sonsuzca deÄŸiÅŸme kapasitesi vardır. Onu ÅŸimdi olduÄŸu ÅŸeyle tanımlayamazsınız, çünkü tanımladığınız anda, o baÅŸka bir ÅŸey, baÅŸka bir birey olma yoluna girmiÅŸtir. Bilinci insanı her zaman baÅŸka bir ÅŸeye , bir öteye götürür. Bilinçli bir özne, sürekli olarak bir gelecek önünde duran varlıktır. Ve bilinç, özgürlük ve bir geleceÄŸe doÄŸru yöneliÅŸtir.

BaÅŸka bir deyiÅŸle, insan doÄŸası, baÅŸka herhangi bir gerçeklik türünden, bir bakıma hiç farklı deÄŸildir. İnsan baÅŸka herhangi bir ÅŸey gibi vardır, yalın bir biçimde oradadır. Bununla birlikte, insan diÄŸer ÅŸeylerden ya da gerçekliklerden farklı olarak, bir bilince sahiptir. Bu nedenle, insan ÅŸeylerin dünyası ve baÅŸka insanlarla farklı iliÅŸkiler içinde olur. Buna göre, bilinç her zaman bir ÅŸeyin bilincidir ki, bu, bilincin kendisini aÅŸan bir nesnenin varoluÅŸunu tasdik etmek suretiyle varolduÄŸu anlamına gelir. Bilincin nesnesi, yalnızca ‘orada olan’ bir ÅŸey olarak dünya olabilir.

Tek bir katı kütle olarak dünya dışında, Sartre’a göre, sandalye, daÄŸ benzeri belirli nesnelerden söz ederiz. Masa dediÄŸimiz nesne, bilincin faaliyetiyle, dünyanın bütününden koparılarak ÅŸekillendirilir. Dış dünya yalnızca bilince, ayrı fakat karÅŸilıklı iliÅŸkiler içinde bulunan ÅŸeylerden meydana gelen anlaÅŸilır bir sistem olarak görünür. Bilinç olmadan, dünya yalnızca vardır; o, kendinde varlıktır ve bu haliyle anlamdan yoksundur. Bilinçtir ki, dünyadaki ÅŸeylere, varlık vermese bile, anlam verir. Buna göre, bilinç herÅŸeyden önce, dünyadaki ÅŸeyleri tanı

Düşünce Akımları

Salı, 06 Kasım 2007

ÇÖZÜMLEYİCİ(ANALİTİK) FELSEFE

Yeni-olguculuÄŸun daha sonraki bir aÅŸamasında lingüistik çözümlemecilik ile karşılaşılır. Lingüistik çözümlemecilik akımının başında da Wittgenstein’ı görürüz; ama bu kez karşımızda Tractatus yazarı Wittgenstein deÄŸil, Felsefi AraÅŸtırmalar (Philosophische Untersuchungen) yazarı Wittgenstein vardır. Lingüistik çözümlemecilik Viyana Çevresi’nin temel tutumunu sürdürürse de, sınırsız bir “anlam” anlayışından hareket eder. Burada, artık felsefe araÅŸtırmalarında tek ölçütün doÄŸabilimsel bir anlam ölçütü olmadığını görürüz: Öyle ki felsefe araÅŸtırmalarının alanı, doÄŸabilimsel olsun ya da olmasın, mevcut ya da olanaklı tüm dilsel deyileri içine alan sonsuz bir alandır. Böylece, daha önce dışlanan :-):-):-):-)fiziksel deyiler de yeniden felsefe araÅŸtırmalarının içine alınır; ama bu kez yok-anlamlılıklarını saptamak için deÄŸil; çünkü “anlam” ölçütü deÄŸiÅŸmiÅŸtir. Daha doÄŸrusu, “anlam” konusunda tek ölçüte baÅŸvurulmaktan vazgeçilmiÅŸtir. Bir önermenin “anlam” artık doÄŸabilimsel bilgi içeriÄŸine göre saptanmaz; çünkü, artık çeÅŸitli “anlam baÄŸlamları”ının, çeÅŸitli “anlam öbekleri”nin olduÄŸu kabul edilir. Önemli olan, herhangi bir deyinin hangi “anlam baÄŸlam” içerisinde kullanıldığıdır. “Anlam baÄŸlamlar” sonsuz olabileceÄŸi gibi, anlam ölçütleride sonsuzdur; ama, “anlam baÄŸlamları”ının sonsuz olması, yine de, insan düşüncesini doÄŸabilimsel çîzgiden koparmayı gerektirmez; çünkü, örneÄŸin J. Wisdom’a göre, «bir felsefe yanıtı, temelde dilsel bir referanstır. Bu referanslarla yanıtlanan sorular temelde, dilsel kullanımı hiç de bir (nesnel) duruma iÅŸaret etmediÄŸi halde bu durumun betimini geçerli kılan bir önermenin kullanım tarzına dayanılarak soru haline gelirler; yani her ne kadar çeÅŸitli “anlam baÄŸlamları” varsa da bunlar ve özellikle felsefe kuramlarıyla ilgili “anlam baÄŸlamları” hiç de nesnel bir duruma iÅŸaret etmezler. Bu nedenle tüm bu “anlam baÄŸlamlar”na deÄŸiÅŸik anlam ölçütleriyle eÄŸilmek gerekirse de tüm bu “anlam baÄŸlamları”ın nesnel bir duruma iÅŸaret edip etmedikleri de gözönünde tutulmalıdır. Wittgenstein bunu şöyle belirtir: “Felsefenin tek bir yöntemi yoktur. Tersine, çeÅŸitli tedavi yollarının olması gibi, çeÅŸitli yöntemler vardır.” Böylece lingüistik çözümlemecilik dile, doÄŸabilimsel doÄŸruluk ölçütüne dayalı tek bir anlam ölçütü açısından deÄŸil de dilin kullanımında ortaya çıkan çok-anlamlılık bakımından eÄŸilmekle, dili bilgi-kuramcılığının dar bakış açısından kurtarmış olur. Böylece dil, öncelikle bir toplumsal iÅŸ görme aracı haline getirilir. Dil, toplumsal bir etkinliktir. Felsefe de, temeli toplumsal olan bir araÅŸtırmadır. Buna göre bir önermenin anlamı, verdiÄŸi bilgiye göre deÄŸil, içinde yer aldığı belli bir dil kesitine göre oluÅŸan bir anlam ölçütü açısından deÄŸerlendirilmelidir. Bu bakımdan tek bir “dil”den deÄŸil, artık “diller”den söz etmek gerekir; çünkü dil bir yaÅŸam biçimidir ve yaÅŸam biçimi sayısı kadar dil vardır. Her yaÅŸam biçimi kendine ait bir dil oyununu gerektirir. Bir dil, toplumların gereksinimlerinden çıkan bir “bildiriÅŸme olanağı”dır.

Bilgi vermek, dilin yüklendiÄŸi iÅŸlevlerden yalnızca bir tanesidir. Oysa dilin yüklendiÄŸi iÅŸlevler sonsuzdur. Bu yüzden ”anlam” bilgici bir kısıtlamaya tabi tutulamaz. Dil, nesnelerin adının toplamı deÄŸil, sözcüklerle yapılan iÅŸlerin toplamıdır. Bir deyinin anlamı iÅŸ gördüğü ortamdaki, etkin olduÄŸu dil oyunu içindeki anlamıdır ve bu niteliÄŸiyle de toplumsaldır. Anlam, belli bir dil oyunu içinde iÅŸ gören bir öğedir. Dil oyununu oluÅŸturan da yaÅŸam biçimi olduÄŸuna göre, anlam yaÅŸam biçimine baÄŸlıdır. Anlam yaÅŸam biçimlerine göre oluÅŸur, tek bir anlam ölçütü bu yüzden olamaz. Bu yüzden “:-):-):-):-)fizikse” önermeler de belli bir dil oyunu içinde “anlamlı” olan önermelerdirler; ama :-):-):-):-)fiziksel önermeler “bir nesnel duruma iÅŸaret etmedikleri” için “düşsel bir dil oyunu”na aittirler. Bu nedenle lingüistik çözümlemecilik belli bir türde felsefe yapmayı, yani :-):-):-):-)fiziÄŸi engellemeyi de içerir. Lingüistik çözümlemecilik, “düşsel bir dil oyunundan kaynaklanan ve “geleneksel felsefe”yi, felsefe tarihini doldurmuÅŸ olan “felsefe sorunları”nı ortadan kaldırmak ister. Bu, Wittgenstein’ın ÅŸu sözlerinde en açık anlatımı bulur: UlaÅŸmaya çalıştığımız açıklık, tam bir açıklıktır; ama bu sadece ÅŸu demektir: Felsefe sorunları tümüyle ortadan kaldırılmalıdır. Beni etkin kılan özel keÅŸif, isteÄŸime göre felsefe yapmayı ortadan kaldırmaktır. Bu keÅŸif felsefeyi yatıştırır. Böylece felsefe sorular tarafından kamçılanmaz, kendisi bizzat bir soruya konu yapılır.

AKADEMİ

Platon’un okulu Akademia bu çaÄŸda varlığını koruyan okulların başında gelir. Dönemin başında Akademia’nın materyalizme yöneldiÄŸi gözlenir. Sonraları Arkesilaos, okulun yeni bakış açısını ortaya koyar: kuÅŸkuculuk. KuÅŸkucu Akademia’nın en önemli düşünürleri, Arkesilaos ve Karneades’tir. Karneades Sokrates gibi hiç yazmamıştır. Onu, öğrencisi Klitomak ve Latin yazar Çiçero aracılığı ile tanıyoruz.

Theophrastos ve ondan sonra gelenler Aristoteles’in ve eski yazarların yapıtlarının toplu incelemesine baÅŸlarlar. Bu çalışmalar, daha önce anllattığımız öğreti düzenleyiciliÄŸini doÄŸurur. M.S I. Yüzyılda Aristotelesçilik yeniden soluklanır. Rodoslu Andronikus, Aristoteles’in yapıtlarını yayar.

Arkesilaos

Arkesilaos yada Arkesilas (316-241). Aeolia bölgesinde Pitane’de doÄŸmuÅŸ. Önce Aristoteles’in en yakın dostu, iÅŸ arkadaşı ve ardılı Theophrastos’un öğrencisi olmuÅŸ, sonrada Akademia’ya girmiÅŸ. Pyrrhon’un çok etkisi altında kalmış. Keskin zekalı, alaycı bir hatip olarak ün salmış.

Pyrrhon’un öğretisini deÄŸiÅŸtirmeden bütünü ile benimseyen Arkesilaos, bir Akademia’lı olarak Platon felsefesi üzerinde durup, bu felsefenin, özelliklede Sokrates’in yönteminin şüpheci yönlerini belirtmeye çalışır.

Sokrates hep kendisinin bir şey bilmediğini ileri sürerdi: kendisi konuşmalarında hiçbir sav ileri sürmez, savları karşısındakine söyletirdi; sonrada bir takım sorular ve itirazlarla ona bir şey bilmediğini itiraf ettirirdi.

Platon’un gençlik dialoglarında bulduÄŸumuz bu yöntem, Arkesilaos’a göre, “her savı, bundan yana ve buna karşı olan eÅŸit güçte kanıtlarla destekleyebileceÄŸimizi” ileri süren şüpheci ilkenin bir anlatımıdır. Nitekim Arkesilaos’un kendiside tartışmalarında Sokrates’in bu yöntemini kullanırmış. Yalnız; Sokrates gibi, karşısındakini kendi, üzerinde bir düşünceye zorlamak, sonuçları kendisinin bulmasına yol açmak için deÄŸil de, onu şüpheci görüşe geçirmek için bu yöntemi kullanırmış. Arkesilaos’un bilgi anlayışı asıl niteliÄŸini, baÅŸlıca karşıtı stoa ile, daha doÄŸrusu Zenon ile olan savaşımında kazanmıştır. Stoa’ya göre gerçek üzerine olan bilgimiz duyu algılarına dayanır, bu bilginin kaynağı burasıdır. Yalnız, bütün duyu tasavvurları deÄŸil de, ancak kataleptik tasavvurlar doÄŸruyu saÄŸlarlar, ancak “kavranmış”, ruhumuzda saÄŸlam kök salarak “saklanmış” olan tasavvur (katalepsiz) besbellidir, apaçıktır, dolayısıyla kesindir, sarsılmazdır; katalepsiz doÄŸru bilginin ölçüsüdür. Stoa’nın bu anlayışını Arkesilaos şöyle eleÅŸtirir: bir tasavvurun doÄŸru mu yanlış mı olduÄŸunu, yani bu tasavvurun varolan bir ÅŸeyle mi yoksa varolmayan bir ÅŸeyle mi iliÅŸkili olduÄŸunu bize güvenle bildirecek böyle bir doÄŸruluk ölçüsü yoktur. Duyu yanılmalarında, rüyalarda, delilikte de tasavvur mutlak bir apaçıklık niteliÄŸi taşırlar ve bizi kendilerini onamaya zorlarlar, oysa bunlar yanlış tasavvurlardır. Bu da gösteriyor ki, tasavvurumuzun yanlış mı, doÄŸru mu olduÄŸunu hiçbir zaman bilemeyiz.

Bu yüzden stoalıların doÄŸruluk kriteriumu iÅŸe yarayan bir ölçü deÄŸil. Arkesilaos’un bilgi teorisi, hemen hemen, dogmatizmin baÅŸ temsilcisi Stoa’ya karşı yaptığı bu eleÅŸtirmede sona erer.

Karneades

Şüpheci çığır, Arkesilaos’un Akademia baÅŸkanlığında yerine geçenlerden Kyreneli Karneades’te (214-129) büyük bir ilerleme göstermiÅŸtir. O da Arkesilaos gibi baÅŸlıca Stoa ile tartışır; Arkesilaos Zenon ile savaÅŸmıştı, Karneades ise Khrysippos ile savaşır.Arkesilaos’un Stoa’ya karşı açmış olduÄŸu polemik ile bu iki çığır arasında baÅŸlıyan tartışma, ta milattan önceki birinci yüzyıla kadar sürecek, sonunda iki çığır arasında bir uzlaÅŸmaya varılacaktır.

Karneades’in tartıştığı Khrysippos (281-208) stoa’nın ikinci kurucusu sayılır. Khrysipposenon ile Kleantes’in) öğretilerini tamamlamış, geniÅŸ bilgisi, dialetikteki büyük ustalığı ile ayrıntılarına kadar iyice iÅŸlenmiÅŸ bir sistem kurmuÅŸtur. Bu sistem, bundan böyle, Stoa’nın ana çizgileri ile deÄŸiÅŸmeyen kadrosu özü olarak ta ilk milat yüzyıllarına kadar ayakta kalacaktır. Khrysippos Kilikya’da Soloi’li ya da Tarsus’lu imiÅŸ. OlaÄŸanüstü bir bilgisi, ÅŸaşılacak bir çalışkanlığı vardır. Khrysippos’a göre felsefe, bilgeliÄŸe vamak için bir çalışma, bir uÄŸraÅŸmadır; felsefe, insan ve tanrı ile ilgili ÅŸeyler üzerine bir bilimdir. Bundan dolayı da fizik, ahlaktan sonra gelir ve tanrı ile bilgiler, güçlükleri yüzünden, en sonda yer almalıdır. Bununla birlikte Khrysippos bilgi dallarının stoa’da yerleÅŸmiÅŸ olan sırasını bozmamıştır. Mantık onunla Stoa’da büyük bir önem kazanmıştır; ama onun için de asıl önemli olan bilgi öğretisidir ve bunun ağırlık merkezi de “doÄŸruluÄŸun ölçüsü” (kriteriumu) sorunudur.

Karneades’te baÅŸlıca eleÅŸtirmesini yine Stoa’lıların bu “doÄŸruluÄŸun kriteriumu” kavramına, kataleptik tasavvur anlayışına yönelmiÅŸtir. Ona göre, doÄŸru ve yanlış Tasavvurları birbirinden ayırt edebilecek güvenilir bir ölçü, bir belirti elimizde yok. Karneades Stoa’nın yalnız bir doÄŸruluk anlayışını eleÅŸtirmekle kalmamış, öğretinin bütününe karşı çıkmıştır. ŞüpheciliÄŸini, Arkesilaos ile ölçüldüğünde, çok daha ilke bakımından temellendirmiÅŸ olan Karneades için güvenilecek bir doÄŸru ölçüsü yoktur. Çünkü bu ölçü duyu algılarında ya da düşünmede (akılda) aranabilir. Duyu algılarının hepsi relatiftir. ÖrneÄŸin, aynı bir kule uzaktan yuvarlak, yakından dört köşeli görülür, aynı bir gemi üzerinde bulunana duruyor, kıyıda bulunana yürüyor görünür; böylece her algının karşısına, karşıtı çıkarılabilir. Düşünmenin (aklın) de güvenilir bir kaynak, bir dayanak olmadığını göstermek için, Karneades dialektik güçlükleri ele alıp Megaralıların ileri sürdükleri ÅŸaşırtıcı, bozuk sonuç çıkarmaları gösterir. Bu yüzden düşünce ile yapılan belirlemeler de algılarınkinden daha az rölatif deÄŸiller.

Stoalılar; bir Önerme (axioma) ya doÄŸrudur, ya da yanlıştır diyorlardı. Buna karşı Karneades “yalancı sofismi” ile çıkar; bu önerme hem doÄŸru hem yanlıştır.

Sonra her tanıtlama, esasta bir kabule dayanır, ama bu kabulünde yeniden tanıtlanması gerekir. Böylece düşünce de dönüp dolaşıp ya sonsuz olarak geriye gitmek zorunda kalırız, ya bir döngü içine düşeriz, ya da tanıtlanmamış bir kabul ile karşılaşırız. Buna göre: “doÄŸru” ne duyularla kavranır, ne de akılla çıkarılabilir; çünkü duyularla edinilen ÅŸeyin “gerçek” olup olmadığını hiçbir zaman bilemeyiz; akılla çıkarımda da hiçbir zaman son, koÅŸulsuz, mutlak olarak geçersiz olan bir ÅŸeye varamayız. Bilgimizin bu iki kaynağı yalnız baÅŸlarına bu iÅŸi baÅŸaramıyorlarsa, beraber olduklarında, yani iki “aldatıcı” bir araya geldiÄŸinde de yine bir ÅŸey yapamazlar.

Bir Stoalı, Karneades’e “sen doÄŸru bilinemez diyorsun, ama hiç olmazsa -bu doÄŸru bilinemez- sözünün doÄŸru ve bilinen bir ÅŸey olması gerekir” demiÅŸ. Buna karşılık Karneades, kendi önermesinin de kural dışı kalamayacağını söylemiÅŸ; yani kendi savının da mutlak doÄŸruluÄŸu yok, bu bakımdan ancak olasılı bir deÄŸeri var; bu da ancak subjektif bir kanı. Burada Karneades’in olasılık öğretisiyle (probabilism) karşılaÅŸmaktayız. Olasılık, bilinemeyen doÄŸru’nun, bie kapalı olan doÄŸrunun bilgisinin yerine geçen ÅŸeydir ve pratik hayat için teorik temel budur. Bu anlayışa Karneades, tasavvurda br subjektif, bir de objektif yön ayırmakla varmıştır: her tasavvur ilkin objenin bir bilgisi, bir yansısıdır; ikinci olarak sujektif bir ÅŸeydir, suje’nin bir durumudur. Objektif olarak tasavvur doÄŸru ya da yanlış, gerçek ya da gerçek deÄŸildir; subjektif bakımdan da az ya da çok olasıdır, yani bizde az ya da çok bir inanma yaratır. Bize dışardaki bir objeyi az ya da çok karşılıyor görünür. İşte günlük hayatımızda, pratik eylemlerimizde biz bu olasılık kriteriumuna yöneliriz ve yönelmemizde gerekir. Bize doÄŸruluÄŸu olası görünen bir tasavvuru, bu tasavvur baÅŸkaları ile çeliÅŸik olmadıkça, kabul eder ve ona uyarız. Yalnız, bu kabulümüzün bir sanı (doxa) olduÄŸunuda bilmeliyizdir. Bundan dolayı şüpheci bir bilgenin özel belirtileri ÅŸunlar olabilir:

Bilginin Kaynağı Problemi; PROBLEMİN PSİKOLOJİK VE EPİSTEMOLOJİK VERSİYONLARI:

Bilginin kaynağı problemi baÅŸlangıçta genel olarak. kavramlarımızın, yargılarımızın ve düşüncelerimizin olgusal oluÅŸumlarıyla ilgili psikolojik araÅŸtırmaların bir parçası olarak görülmüştür. YetiÅŸkin bir insan varlığının zihninde kendileriyle karşılaÅŸtığımız kavramlar arasında doÄŸuÅŸtan düşünceler ve kavramlar bulunduÄŸu ya da sahip olduÄŸumuz kavram ve düşüncelerin bütünüyle deney tarafından oluÅŸturulduÄŸu alternatifleri arasında bir karşıtlık söz konusuydu. İşte bu karşıtlıkta, doÄŸuÅŸtan düşüncelerin var olduÄŸuna inananlara Genetik Rasyonalistler ya da doÄŸuÅŸtancılar adı verilmektedir; buna karşıt görüşte olanlara genetik empiristler… Genetik Rasyonalistler: DoÄŸuÅŸtan düşüncelerin var olduÄŸuna inananlar olarak adlandırılır. DoÄŸuÅŸtancılara (inneistlere) göre, düşüncelerimizden ve inançlarımızdan bazıları, zihinlerimiz onlara duyularımızın ve içebakışın saÄŸladığı malzemeden bağımsız olarak, baÅŸka hiçbir düşünceye deÄŸil de salt bu düşüncelere, baÅŸka hiçbir inanca deÄŸil de, salt bu inançlara ulaÅŸmak zorunda olacak ÅŸekilde kurulmuÅŸ ya da oluÅŸmuÅŸ olmaları anlamında, doÄŸuÅŸtandır. Duyuların, doÄŸuÅŸtancılara göre, düşüncelerimizin ve inançlarımızın en azından bazılarının içeriÄŸi üzerinde hiçbir katkıları yoktur. Duyuların rolü, insan zihninin organizasyonunda potansiyel olarak içerilen belirli düşüncelerin serbest bırakılması ya da gün ışığına çıkarılmasıyla sınırlıdır.’ Bu görüşün savunucuları arasında Platon, Descartes ve Leibniz gibi fılozoflar vardı. Genetik empirizm taraftarları ise, doÄŸuÅŸtancılığa karşıt olarak, insan zihninin, üzerine kendi iÅŸaretlerini yazdığı boÅŸ bir levha (tabula rasa) olduÄŸunu öne sürdüler. Bu iÅŸaretler baÅŸlangıçta birer izlenimden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildirler; bu izlenimlerden daha sonra bellekte onların tasarımlan türetilir ve türetilen bu tasarımların çeÅŸitli ÅŸekillerde birleÅŸtirilmeleri ve incelikle iÅŸlenmeleri daha çok ya Genetik Empirizm İnsan zihninin, üzerine kendi iÅŸaretlerini yazdığı boÅŸ bir levha (tabula rasa) da daha az kompleks düşüncelere götürür: Tasarımları incelikle iÅŸleme bazen o denli komplike olabilir ki, özgün iÅŸaretleri, eÅŸdeyiÅŸle bu tasarımların kendilerinden çıkarıldıkları izlenimleri saptamak hiç kolay olmaz. Genetik empiristler bu düşüncelerini kısa ve net bir biçimde dile getirirler; Nihil est in intellectu quod non prius fuerit in sensu ("Zihinde, daha önce duyularda var olmamış olan hiçbir ÅŸey yoktur"). Genetik empiristlere en açık ve en belirgin örnek olarak, öncelikle onyedi ve onsekizinci yüzyıl İngiliz fılozofları John Locke, David Hume ve diÄŸerleri gösterilebilir. Bu fılozoflar duyuların izlenimleri tarafından saÄŸlanan malzemeden diÄŸer düşüncelerimizin; özellikle de yüksek bir soyutlama düzeyinin ürünü olan düşüncelerimizin nasıl doÄŸduÄŸunu göstermek için büyük bir çaba sarfetmiÅŸlerdir. Fransız fılozofu Condillac yetiÅŸkin insan varlıklarının zihinlerindeki bu geliÅŸme sürecini, kendileri aracılığıyla sürekli olarak yeni izlenimlerin geldiÄŸi, farklı duyu organlarıyla bezenmiÅŸ bir heykel modeliyle serimlemeye kayulmuÅŸ ve bu izlenimlerin nasıl zihnin daha yüksek düzeydeki ürünlerine dönüştürüldüğünü göstermiÅŸtir. Hume ise genetik empirizmin tezini onların salt hayalî bir anlama sahip olduklarını göstererek, belirli ifadelerin gerçek doÄŸalarını açığa çıkarmak için kullanmıştır. Empirist teze göre, o geçerli bir kavram olarak görülmek durumundaysa; her kavram deneysel kökenini açığa vurmak zorundadır. Bit ifadenin kökeninin deney- de bulunduÄŸunu gösteremezsek, o ifade yalnızca sözde ve yanıltıcı bir anlama sahiptir.

Hume’un argümanları, onun ardıllarını ifadelerin analizi iÅŸini daha ayrıntılı ve tüketici bir biçimde gerçekleÅŸtirmek için harekete geçiren verimli ve coÅŸku dolu bir ortam yârattı. Zamanın akışı içinde, her ifadenin deneysel kökenini açığa vurmak zorunda olduÄŸu . postülası, onunla iliÅŸkili baÅŸka bir postülayla deÄŸiÅŸtirildi. Yakın zamanlarda; yalnızca anlamı bize onu nesnelerle ilgili olarak kullanma, bir -baÅŸka deyiÅŸle söz konusu nesnelerin bu sözcükle adlandırılıp adlandırılmayacakları hususunda bir karar verme olanağı veren bir yöntem saÄŸlayan bir ifadeyi anlamlı bir ifade olarak görme durumuna gelmiÅŸ bulunuyoruz. Günümüz operasyonalizminin sloganı olan bu postüla, doÄŸa bilimlerinin geliÅŸimi için çok yararlı ve verimli olmuÅŸtur. Bu postüla, baÅŸkaca ÅŸeyler yanında, modern fızikte Einstein’ın görelilik kuramı tarafından baÅŸlatılan devrim için bir çıkış noktası haline gelmiÅŸtir. Einstein iÅŸe iki olayın mutlak hemzamanlılığı fıkrinin reddedilmesiyle baÅŸlar ve onu belirli bir mekânsal sisteme ve dolayısıyla bir cisimler öbeÄŸine göreli olan hemzamanlılık fıkriyle deÄŸiÅŸtirir. Einstein mutlak hemzamanlılık fıkrini, tam tamına bize mekândaki iki ayrı olayın mutlak anlamda hemzaman olup olmadıkların deney temeli üzerinde belirleme olanağı verecek bir yöntem bulunmadığı için reddeder. Genetik rasyonalizmin üzerinde durduÄŸu ve bizim burada kısaca incelediÄŸimiz, düşüncelerimizin ve inançlarımızın kökeni problemi özü itibariyle psikolojik bir nitelik arzeden bir problemdir. Söz konusıı problem düşüncelerimizin aktüel bir olgu olarak nasıl ya da hangi biçimde insan zihninde yer alma durumuna geldikleriyle uÄŸraşır. Bu psikolojik problemle iliÅŸkili olan ve zaman zaman bununla karıştırılan baÅŸka bir problem daha vardır. Bu temel karakteri itibariyle psikolojik olmayıp, metodolojik ya da epistemolojik bir problemdir. Bu problem, gerçekliÄŸe iliÅŸkin olarak bütünüyle haklı kılınmış bilgiye nasıl ulaÅŸabileceÄŸimiz, bir baÅŸka deyiÅŸle doÄŸru olan bilgiye hangi yöntemlerle varabileceÄŸimiz problemidir. ~Bu problem bilgi kuramının, yani bilginin olgusal anlamda oluÅŸumuyla deÄŸil de, bilginin doÄŸruluÄŸu ve haklı kılınışıyla ilgilenen disiplinin kapsamı içinde yer alır. Dikkatimizi ÅŸimdi, iÅŸte bu probleme yönelteceÄŸiz.

DOĞRU OLAN BİLGİYE HANGİ YÖNTEMLERLE VARABİLECEĞİMİZ

Bu problemle ilgili olarak birbirlerine karşıt bakış açılarından oluÅŸan iki ayrı çift vardır. Buralardan rasyonalizm ve empirizm ilk çifti, rasyonalizm ve irrasyonalizm ikinci çifti oluÅŸturur. Söz konusu çiftler içinde geçen karşıt,bakış açılarının adları dikkate alındığında, kendileriyle daha önce düşüncelerimizin psikolojik kökeni problemine iliÅŸkin tartışmada karşılaÅŸtığımız rasyonalizm ve empirizm terimlerinin burada yeniden ortaya çıktığını görürüz. Ancak söz konusu terimler burada biraz daha farklı bir anlama gelirler. Bu nedenle daha önceki tartışmada "rasyonalizm" ve "empirizm" terimlerinin önüne "genetik" sözcüğü getirilmiÅŸti; ÅŸimdi ise, bunun tersine, metodolojik rasyonalizm ve empirizmden söz etmek durumundayız. Ancak bunu yaptığımız zaman bile, mulaklığı ortadan kaldırıp, söz konusu olabilecek yanlış anlamaların önüne geçmiÅŸ olamayız, çünkü (metodolojik türden) rasyonalizm teriminin, o empirizmle karşı karşıya getirildiÄŸi zaman, irrasyonalizmle karşı karşıya getirildiÄŸi zaman sâhip olduÄŸundan, farklı bir anlamı vardır. Bundan dolayı, metodolojik empirizmin karşısında yer alan bakış açısını rasyonalizm olarak betimlemeyeceÄŸiz, ancak; . "rasyonalizm" teriminin irrasyonalizme karşıt olan bakış açısını göstermesine izin vererek, ona apriorizm adını vereceÄŸiz. Yanlış anlamaların herÅŸeye karşın, yine de ortaya çıkabileceÄŸi bazı durumlarda ise, bu rasyonalizmi anti-irrasyonalizm diye adlandıracağız: Bir giriÅŸ niteliÄŸi taşıyan bu deÄŸerlendirmelerden sonra, önce metodolojik apriorizm’` ve empirizm arasındaki tartışmayı inceleyeceÄŸiz ve daha sonra da rasyonalizm (anti- irrasyonalizm) ve irrasyonalizm arasındaki tartışmanın özünü gözler önüne sereceÄŸiz.

APRİORİZM VE EMPİRİZM

Gerçekliğe ilişkin olarak haklı kılınmış ya da doğru bilgiye nasıl ulaşabileceğimiz problemini incelemeye, şu halde apriorizm ve empirizmle başlıyoruz. Apriorizm ve empirizm arasındaki bu tartışma deneyin bilgimizde oynadığı rolü, bir başka deyişle duyularımızın ve içebakışın algıdaki rolünü belirlemekle ilgili olan bir tartışmadır. Kendilerini duyulara borçlu olduğumuz algılar bizi dış dünyadaki (fıziksel dünyadaki) nesneler ve olaylar hakkında bilgilendirir ve bu algılar dışsal deneyden oluşur; buna karşın, kendilerini içebakışa borçlu olduğumuz algılar bize kendi zihinsel hallerimiz (örneğin, üzgün ya da neşeli olduğumuz hakkında) bilgi verir ve böyle algılar içsel . deneyden oluşur. Empirizmin değişik türleri bilgimizde başat rolü deneye verir, buna karşın apriorizm a priori bilginin, yani deney- den bağımsız olan bilginin rolünü vurgular.

RADİKAL APRİORİZM

Empirizmle apriorizm arasındaki tartışma felsefe tarihinde çeÅŸitli biçimler almıştır. Avrupa felsefi düşüncesinin antik Yunan’daki doÄŸuÅŸunda, apriorizm egemen durumdaydı ve apriorizm bu dönemde deneyin gerçekliÄŸin bilgisi için bir deÄŸer taşıdığı düşüncesine ÅŸiddetle karşı çıktı; o deneye dayanan bilginin yalnızca görünüşte ya da sözde bilgi olduÄŸu, deneye dayanan bilginin bizi gerçekliÄŸin bizzat kendisiyle deÄŸil de, salt görünüşüyle tanıştıran bir ÅŸey olduÄŸu yargısına vardı. Deneye dayanan bilginin deÄŸerinin bu ÅŸekilde küçümsenmesi için çıkış noktası, bizim deneyin hükmüne duyduÄŸumuz güvenin altını` kazıyan duyu yanılsamaları olmuÅŸtur. Buna ek olarak, deneyin hükmüne karşı, farklı insanların aynı nesne- ye iliÅŸkin algılarında kimi öznel farklılıkların bulunduÄŸu bulgusunun sonucunda ortaya çıkan bir güven eksikliÄŸi de söz konusuydu. Bununla birlikte, bazı antik fılozofların deneye en küçük bir güven duyulmasına bile karşı çıkmalarına yol açan temel neden, onların tam anlamıyla gerçek olanın deÄŸiÅŸmez olması gerektiÄŸi biçimindeki inançlarıydı. Onlar deÄŸiÅŸenin belli bir zamanda belirli bir türden olduÄŸu, buna karşın daha sonraki bir zamanda söz konusu türden olmadığı için, bir çeliÅŸki içerdiÄŸini savundular. (Onlar her tür deÄŸiÅŸmenin zorunlu olarak bir çeliÅŸki içerdiÄŸini gösteren baÅŸkaca birçok önemli ve derinlikli kanıtlamalar oluÅŸturdular.) HerÅŸey bir yana, onların görüşlerine göre; kendinde çeliÅŸik olan her ne ise varolamaz. Deney bize deÄŸiÅŸebilir olan nesneleri gösterdiÄŸi için, deneyin bize sunduÄŸu gerçekliÄŸin bizzat kendisi olmayıp, yalnızca görünüşüdür Antik aprioristlere göre , bizi gerçeklikle yalnızca , her türlü deneyden bağımsız olan düşünce, yani akıl tanıştırabilir.. Bu eÄŸilim kendisine hemen hemen tümüyle antik düşünürler arasından taraftar bulmuÅŸtur. Bununla birlikte, bu eÄŸilim insanların zihinlerini empirik araÅŸtırmadan uzaklaÅŸtırdığı ve onları çoÄŸunluk yararsız spekülasyonlara yönelttiÄŸi için, onun bilimlerini geliÅŸmesi üzerinde yıkıcı bir etkisi olmuÅŸtur. Söz konusu eÄŸilim, demek ki doÄŸa bilimlerin büyük ölçüde engellemiÅŸ ve doÄŸaya iliÅŸkin bilimsel bilgi sürecini geciktirmiÅŸtir. O, aynı zamanda yeryüzündeki yaÅŸamın anlam, ve deÄŸerini küçümseyip, gerçek deÄŸerlerin bu yaÅŸamın ötesinde aranmasını isteyen bakış açısının temelini de hazırlamıştır. Pratik yaÅŸamın gereksinim ve zorunluluklarının doÄŸaya iliÅŸkin deneysel araÅŸtırmaya karşı olan bu önyargıyı zorlayıp ortadan kaldırmada yeterince güçlü bir motif olduÄŸu zamandan baÅŸlayarak, modern doÄŸa bilimindeki deneysel araÅŸtırmaların iyiden iyiye geliÅŸmeye baÅŸladığı rönesans sonrası dönemde, radikal apriorizm hemen hemen tümüyle ortadan kalktı.

Son zamanlarda, deneyden bağımsız (aprioristik) olguların bilişsel değerinin tanınmasını isteyen apriorizmle deneyin önemini vurgulayan empirizin arasındaki karşıtlık ve. çekişme farklı bir nitelik kazanmıştır. Tartışma artık daha fazla deney ya da aklın bizi gerçekliğin bizzat kendisiyle tanıştırıp,. tanıştırmadığı hakkında olmayıp, daha çok doğrudan ya da dolaylı olarak deneye dayanmayan bir sâvı, şöyle ya da böyle, bir şekilde doğru bir sav olarak kabul etmeye hakkımız bulunup bulunmadığıyla ilgilidir.Kendilerini, doğru savlar olarak kabul etmek hakkımız bulunduğu, -ancak deneye dayanmayan savlara a priori savlar adı verilir.

RADİKAL EMPİRİZM

Radikal empirizm haklı kılınmış bir savın doğrudan ya,da dolaylı olarak deneye dayanması gerektiğini iddia eder. Deneyle en az ilişkili gibi görünen önermeler bile, hatta matematiğin aksiyomları, mantığın ilk ilkeleri bile, radikal empirizme göre, deneysel savlardır (bir başka deyişle, onlar deneye dayanırlar). Onlar, bu düşünce okuluna göre, deneyin bizi kendileriyle tanıştırdığı tekil savlara dayanan tümevarımsal genellemelerden başka hiçbir şey değildirler.

ILIMLI EMPİRİZM

Bu radikal empirizm hem ılımlı apriorizmin hem de ılımlı empirizmin karşısında yer alır. Söz konusu her iki eÄŸilim de bilimde meÅŸru, yasal olan, ancak yine de deneye dayanmayan a priori savların var olduÄŸuna inanır. Ilımlı empirizmle ılımlı apriorizm arasındaki farklılık, onların bu yasal savların oynadıkları rollere farklı önem dereceleri ve anlamlar vermelerinden kaynaklanmaktadır. Yalnızca, terimlerinde içerilen anlamı salt açık ve anlaşılır kılan savlar meÅŸru savlar olarak görür. Buna göre, bir karenin dört~kenarı bulunduÄŸunu, bir dairenin tüm yarıçaplarının birbirlerine eÅŸit olduÄŸunu a priori olarak öne sürebiliriz. Bu savlan öne sürmek için deneye baÅŸvurmamız gerekmez; bunun için, "kare" ya da "daire" teriminin ‘ne anlama geldiÄŸini bilmemiz yeterlidir. Her- hangi bir deneyin bu savlarla çeliÅŸebileceÄŸinden, bir baÅŸka deyiÅŸle deneyin örneÄŸin bizi her karenin dört kenarı olmadığını kabul etmek zorunda bırakabileceÄŸinden korkmamız hiç gerekmez. Bizi böyle bir zorunluluk karşısında bırakabilmesi için, deneyin bize bir "kare" olarak adlandırılacak, ancak herÅŸey bir yana kendisinin dört kenara sahip olduÄŸunu yadsıyacağımız bir ÅŸey sunması gerekir. Bununla birlikte, "kare" sözcüğünün gerçek anlamı ~"kare" kavramının içeriÄŸi) dört kenarlı olmadığını bildiÄŸi ÅŸekile "kare" adını veren bir kimseyi bu anlamı bozma ya da yıkma durumunda bırakacak bir nitelik arzeder. Öyleyse, "kare" terimini normal anlamı içinde kullanarak, dört-kenarlı olmayan bir ÅŸekle bu adı vermemiz olanaklı deÄŸildir. Günümüzde ılımlı empirizm yukarıdaki örnek tarafından da gösterildiÄŸi gibi, kendilerinde içerilen terimlerin anlamını açıklamaktan fazla hiçbir ÅŸey yapmayan savlar, meÅŸru yasal a priori savlar olarak görür. Böyle savlara belirli terimlerin anlamlarını gözler önüne seren belirtik ya da örtük tanımlar arasında (bkz. Saf ve uygula- malı matematik alt-bölümü) ve böyle tanımların mantıksal sonuçları arasında rastlanabilir.. Kant’tan beri, bu türden savlara analitik savlar {analitik tümceler, analitik yargılar) adı verilmektedir. Åžu halde, ılımlı empirizmin tezi tam ve dakik bir biçimde ÅŸu formülle dile getirilebilir: MeÅŸru ve kabul edilebilir olan a priori savlar, yalnızca analitik savlardır.

ILIMLI APRİORİZM

Öte yandan, ılımlı apriorizm, aynı zamanda analitik olmayan meÅŸru a priori savlar bulunduÄŸunu savunur. Analitik olmayan bu savlara, sentetik tümceler, sentetik yargılar) adı verilir. Bir sav, buna göre, kendisinde yer alan terimlerin anlamlarının açıklanıp.aydınlatılmasıyla sınırlanmadığı, yalnızca belirli terimlerin anlamlarını ya da böyle bir tanımın mantıksal sonuçlarını ortaya koyan örtük ya da belirtik bir tanım olmayıp, Deney tarafından doÄŸrulanabilen ya da çürütülebilen olgusal bir sav olduÄŸu zaman , o sav sentetik bir savdır: Fransa’ nın ilk imparatorunun kısa boylu olduÄŸu savı sentetik bir savdır, çünkü o, bu savda yer alan terimlerin anlamlarından çıkmaz. Buna karşın, Fransa’nın ilk imparatorunun bir monark olduÄŸu savı analitik bir savdır, çünkü o "imparator" teriminin tanımından çıkar. Sentetik savların büyük bir çoÄŸunluÄŸu, hiç kuÅŸkusuz deneye dayanır. Tartışmalı olan konu yalnızca, tüm sentetik önermelerin, hiçbir istisna olmaksızın, haklı kılınışlarını deneyden çıkartmak zorunda mı oldukları, yoksa haklı kılınmaları deneye baÄŸlı olmayan, bir baÅŸka deyiÅŸle a priori olan yasal sentetik yargıların var olduÄŸu mu üzerinedir. Empirizm ve apriorizmin modern biçimini belirleyici, iÅŸte tam olarak bu noktadır: Empirizm yasal sentetik a priori önermelerin varoluÅŸunu yadsır, oysa ılımlı apriorizm sentetik apriori savların var olduÄŸunu öne sürer. Ilımlı apriorizmin tezini nasıl temellendirdiÄŸini serimlemek için, bir üçgenin iki kenarının toplamının üçüncü kenardan daha büyük olduÄŸunu öne süren geometrik savı ele alalım. Aprioriste göre, bu analitik bir önerme deÄŸildir, çünkü o üçgenin ve kenarlarının tanımından çıkmaz. Bununla birlikte, aprioristlere göre, bu. savın doÄŸruluÄŸundan, deneye baÅŸvurmadan emin olabiliriz. Bunun için iki ucundan, birlikte alındıklarında tabandan kısa ya da tabana eÅŸit, iki doÄŸru çıkan ve bir üçgen için taban hizmeti görebilen bir doÄŸru imgelememiz yeterlidir. İmgelemimiz bize hemen, bu iki doÄŸrunun tabân çevresinde döndürüldükleri zaman, tabana bitiÅŸik olmayan noktaların bir üçgen oluÅŸturacak biçimde hiçbir zaman kavuÅŸmayacaklarını söyler. Bir üçgenin iki kenarının üçüncü kenarından büyük olması gerektiÄŸi sentetik yargısını kategorik olarak öne sürmek için deneye gitmemiz, algıya dayanmamız-gerekmez. Yukarıdaki örnek aynı zamanda, sentetik a priori yargılara, aprioristlere göre, nasıl ya da hangi biçimde ulaÅŸtığımız ortaya koyar. Sentetik a priori yargıları bize doÄŸrudan ve aracısız olarak verilen nesnelerde, normal deneyde olduÄŸu gibi, yalnızca bireysel olguları algılamamıza deÄŸil de, genel düzenlilikler bulmamıza izin veren bir kapasiteye ya da yetiye borçluyuz. Bu iki kenarı imgeleyerek, onlarda, her üçgende iki kenarının toplamının üçüncü kenarından daha büyük olması gerektiÄŸini öne süren genel bir yasayı görme durumuna geliriz. İmgelemimizin çabası, öyleyse, bize yalnızca, bulgulanması için,normal algının yeterli olacağı, belirli bir üçgende iki kenarın toplamının üçüncü kenarından büyük olduÄŸu bireysel olgusunu deÄŸil, fakat aynı zamanda belirli bir genel düzenlilik bulgulama olanağı verir. Bize aracısız olarak verilen nesnelerde genel düzenlilikler bulgulama olanağı veren kapasite ya da yetiye saf sezgi (Kant),özlerin sezgisi (Husserl) gibi adlar verilir.

EMPİRİZMLE APRİORİZM ARASINDA GEÇEN, MATEMATİKSEL SAVLARIN KARAKTERİ HAKKINDA TARTIŞMA

Empirizmle apriorizm arasındaki tartışma modern biçimi içinde, büyük ölçüde matematiksel savların niteliÄŸiyle ilgili bir tartışma olmuÅŸtur. Radikal empirizm tüm matematiksel savların deneye dayandıklarını düşünür. Öte yandan, apriorizm onların, kendilerinin a ‘ priori savlar olduklarını deneyden bağımsız olarak kabul edebileceÄŸimiz, a priori savlar olduklarını düşünür; apriorizm (burada ılımlı apriorizmi kastediyoruz, çünkü apriorizmin modern zamanlarda yalnızca bu biçiminde rastlamaktayız) aynı zamanda en azından Bazı matematiksel savlara sentetik yargılar olma özelliÄŸini yükler. Ilımlı empirizm , son olarak saf matematikle uygulamalı matematiÄŸi birbirinden ayırır ve onlara analitik yargılar olma özelliÄŸini yükleyerek , saf matematiÄŸin savlarının a priori savlar olduklarını düşünür; öte yanda ılımlı empirizm, uygulamalı matematikte, belirli analitik savlara ek olarak , burada emprik oldukları, eÅŸdeyiÅŸle deneye dayandıkları düşünülen sentetik savların da var olduÄŸunu kabul eder.

Saf ve Uygulamalı Matematik

Saf ve uygulamalı matematik arasındaki fark nedir? Fark matematiksel terimlerin saf ve uygulamalı matematikte anlaşılma biçimlerinden kaynaklanmaktadır. Bunu en iyi biçimde herhalde, geometriden bir örnekle açıklayabiliriz. Geometride katı; küre, küp; koni, v.b.g. terimlere rastlamaktayız. Bu terimler pratik yaşamda, matematikle uğraşmadığımız zaman , kullandığımız günlük dilde de ortaya çıkarlar. Bu terimlerin her biri günlük dilde deneysel bir anlama sahiptir. Örneğin "küp" sözcüğü, bu anlamı sözcüğe yükleyen herkesin , kendisine verilmiş bir katı cismin yüzeylerini sayarak, yüzeylerinin açılarını ve kenarlarını ölçerek, belirli bir katı cismin bir küp olup olmadığı konusunda, kendisini deneysel olarak (ölçme hatalarının sınırları içinde) ikna edebileceği bir anlama sahiptir. Burada kendisiyle, kendimizi bu konuda, "küp" sözcüğünün kendisine günlük dilde verilen anlam sayesinde, ikna edebileceğimiz bir yönteme sahibiz. Şimdi geometriyle uğraşırken; geometriye ve günlük dile, onların günlük dilde, bir başka deyişle empirik anlamda bize bu terimlerden meydana gelen (en azından) bazı önermeler hakkında deney temeli üzerinde bir karar verme olanağı sağlayan bir anlama sahip olmaları anlamında, ortak olan terimleri kullanırız. Geometriyle uğraşırken, onun terimlerine empirik bir anlam yüklersek eğer bu, geometriyle uygulamalı matematiğin bir dalı olarak uğraşıyoruz demektir. Geometri üzerinde çalışmanın, bununla birlikte, bir başka biçimi daha vardır. Bu ikinci şekilde, gerçekte geometri üzerinde uygulamalı matematiğin bir dalı olarak çalışırken kullandığımız aynı sözcükleri kullanır, ancak onlara oldukça farklı bir anlam yükleriz. Şimdi "küre" ve "küp" gibi terimler günlük konuşma dilinde sahip oldukları anlamdan ve özellikle de herhangi bir empirik anlamdan soyulmuşlardır. Bu terimler bir kez özgün anlamlarından soyulunca, biz onlara yeni bir anlam veririz. Bu, zaman zaman belirtik bir tanım, aracılığıyla yapılır. Bununla birlikte, belli bir terime ilişkin her belirtik tanım söz konusu terimi başka terimlere indirgemekten oluşur. Belli bir terime ilişkin belirtik bir tanım bize tanımlanan terimi içeren her tümceyi; bu terimin onun tanımında kullanılan diğer terimlerle değiştirildiği bir tümceye çevirme olanağı verir. Örneğin, "küre yüzeyindeki tüm noktalardan eşit uzaklıkta bulunan bir merkeze sahip bir katıdır" tanımı, bize "küre" sözcüğünü içeren her tümceyi, kendisinde ~"küre" sözcüğünün hiç geçmediği,. ancak "küre" sözcüğünün "yüzeyindeki tüm noktalardan -eşit uzaklıkta bulanan bir merkeze sahip katı" ifadesiyle değiştirildiği bir tümceye çevirme olanağı verir.

Ancak bu durumda ortaya şöyle bir soru çıkar: "Küre", "küp", v.b.g., terimler tanım aracılığıyla daha önce günlük konuÅŸma dilinde sahip oldukları anlamlardan soyulmuÅŸ olan baÅŸka geometrik terimler~ indirgenirler. Ancak kendilerini tanımlamakta olduÄŸumuz terimlere indirgediÄŸimiz bu terimlere hangi anlam verilmelidir? Bu terimleri belki daha baÅŸkaca tanımlar aracılığıyla baÅŸka terimlere indirgeyeceÄŸiz, ancak bu ÅŸekilde geriye doÄŸru sonsuzca gidemeyeceÄŸiz ve bu tanımlar zincirini, bütün bir tanımlar sistemimiz için bir çıkış noktası olma iÅŸlevini görecek bazı terimlerde kesmemiz gerekecektir. Bu baÅŸlangıç terimlerine ilkel terimler adı verilir. Bu ilkel terimler hangi . anlam içinde alınmak durumundadırlar? Onlar ortaya konmuÅŸ yerleÅŸik anlamları, yani bu terimlerin daha önceden günlük konuÅŸma dilinde sahip oldukları anlamlârı içinde Mi alınacaklardır, yoksa onlara, ortaya konmuÅŸ yerleÅŸik anlamlarından yola çıkarak yeni bir anlam mı veririz? Åžimdi, geometriyle uygulamalı deÄŸil de; saf matematiÄŸin bir dalı olarak uÄŸraÅŸtığımızda, ilkel terimler de ortaya konmuÅŸ yerleÅŸik anlamlarından soyulur ve onlara yeni anlamlar veririz. Ancak onlar tüm tanımların çıkış noktalan oldukları için; bu ilkel terimlerin tanımlanamayacakları söylenebilirdi. Åžu halde, onlara bir anlam yükleyemeyiz, ancak en azından bu. terimleri ortaya konmuÅŸ yerleÅŸik anlamlan içinde; yani onların günlük konuÅŸma dilinde sahip oldukları anlamları içinde almamız gerekir. Bu akılyürütme çizgisi, bununla birlikte; yanlıştır. Bu terimlerin belirtik tanımlar aracılığıyla tanımlanamayacakları olgusundan, , onlara bir anlam yükleyemeyeceÄŸimiz sonucu hiçbir biçimde çıkmaz. Peki bir sözcüğe bir anlam yüklemek için ne yapılmalıdır? Bu sözcüğü kullanacak belirli bir insan öbeÄŸi için, o sözcüğü anlamanın belirli ve kesin sonuçlu bir yolunu ortaya koymalıyız. Ana dilini çocukluÄŸunun erken evrelerinde öğrenmiÅŸ olan bizlerden, her birine bu dilde yer alan sözcükleri anlamanın belirli ve kesin sonuçlu bir yolu bize”anne ve babalarımız ve öğretmenlerimiz tarafından öğretilmiÅŸtir. Bununla birlikte, ana dilimizde, onları kendimiz için bu ÅŸekilde .tanımlamakla anlama durumuna geldiÄŸimiz çok sayıda sözcük yoktur. Öyleyse, bize sözcükleri anlamanın, tânım dışında, spesifık bir yolu daha vardır. Bu yol yabancı bir dili doÄŸrudan yöntem adı verilen bir yöntem aracılığıyla öğrendiÄŸimiz zaman kullanılır. Bu yöntemi kullanırken öğretmen: öğrenciye sözcükleri dikte etmez, bir baÅŸka deyiÅŸle yabancı dildeki sözcükleri çocuÄŸun kendi dilindeki sözcüklere çevirmez, ancak o aÄŸzından bütün bütün yabancı dilden sözcükler çıkarır. Fransızca öğretmeni önce bir masaya iÅŸaret ederek, c’est une table, ikincileyin bir kitaba iÅŸaret ederek ç’est un livre, ve üçüncüleyin de bir kaleme iÅŸaret ederek c’est un crayon der ve öğrenci yalnızca Fransızca ‘table’ sözcüğünün "masa”, "livre’ sözcüğünün ‘.’kitap" anlamına geldiÄŸini deÄŸil, âncak aynı zamanda c’est ifadesinin "bu..:dır" soyut ifadesi,ne karşılık geldiÄŸini de kavrar. Birer küçük çocuk olduÄŸumuz zaman yetiÅŸkinlerin~ konuÅŸmalarını çok büyük ölçüde bu ÅŸekilde öğrendik. YetiÅŸkinlerin farklı durum ya da koÅŸulların ürünü olan konuÅŸmalarını ya da . söylemlerini dinleyerek, bu ifadeleri. aynı biçimde kullanma yeteneÄŸi kazandık ve böylelikle bu ifadeleri yetiÅŸkinlerin onları anladığı biçimde anlamayı öğrendik. Burada gözden kaçırılmaması gereken husus, bizim saf matematikle uÄŸraÅŸtığımız zaman, bir baÅŸka deyiÅŸle ilkel terimlere, yani tüm tanımlar için bir çıkış noktası olma iÅŸlevi gören terimlere anlam yüklediÄŸimiz zaman, aynı yöntemi kullandığımız hususudur. Buna göre, aÄŸzımızdan, baÅŸkaca ifadelerin yanısıra, daha önceden belirli ve kesin sonuçlu bir biçimde anlaşıldıkları varsayılan bu ilkel terimleri içeren belirli yargılar çıkarırız. Dinleyicinin, onun daha önce, ÅŸimdi ilkel terimler olarak alınan ve anlamlarını içerildikleri önermelerden almak durumunda olan, bu terimlere yüklediÄŸi anlamı unuttuÄŸu ya da bir kıyıya attığı kabul edilir Buna göre, "iki nokta bir ve yalnızca bir doÄŸru çizgiyi sınırlar", yargısını öne süreriz. Dinleyicinin, yalnızca geometrinin spesifık terimleri arasında yer almayan "iki" v:: "bir ve yalnızca bir …yi.sınırlar" ifadelerinin ortaya konmuÅŸ yerleÅŸ:k anlamlarını koruyarak, daha önce, geometrinin ilkel terimleri olan "nokta" ve "doÄŸru" ifadelerine yüklediÄŸi anlamı unuttuÄŸu varsayılır. "nokta" . ve "doÄŸru" terimlerinin ortaya konmuÅŸ yerleÅŸik anlamını bir kez unutunca, dinleyicinin bu terimleri iki noktanın her zaman bir ve yalnızcâ bir doÄŸru çizgiyi sınırladığına inanabilecek bir ÅŸekilde kullandığı kabul edilir.

Geometrinin ilkel terimlerine tanımlanan ÅŸekilde anlam veren bu önermelere, bu disiplinin adı verilir. Aksiyomlar birkaç deÄŸiÅŸkeni olan denklemler tarâfından oynanan role benzer bir rol oynarlar. İki ya da daha fazla bilinmeyen içeren bir denklemeler öbeÄŸi, söz konusu bilinmeyenlerin deÄŸerlerini~belirli bir biçimde belirler. Bilinmeyenlerin deÄŸerleri, demek ki, bilinmeyenlerin yerine getirildikleri takdirde, denklemleri saÄŸlayan; bir baÅŸka deyiÅŸle onları doÄŸru formüllere dönüştüren sayılardır. Benzer bir biçimde, aksiyomlar da, bilinmeyen anlama iliÅŸkin ifadeler olarak,. söz konusu aksiyomlarda içerilen ilkel terimlerin anlamını belirlerler. Åžu halde, onlar aksiyomları saÄŸlamak ya da tamamlamak için bu ilkel terimlere yüklememiz gereken anlamı belirlerler. Aksiyomlar onlarda ‘ içerilen ilkel terimlerin anlamlarını tanımlanan ÅŸekilde belirledikleri için, aksiyomlara zaman zaman, belirtik tanımlara karşıt olarak örtük tanımlar adı verilir. ~Belirtik tanımlar terimlerin anlamlarını bu terimlerin eÅŸdeÄŸerleriyle, yani doÄŸrudan ve aracısız bir biçimde verir; öte yandan aksiyomlar ise te- ı~imler için anlamlarla yüklenmiÅŸ eÅŸdeÄŸerler saÄŸlamaz, ancak bize bu anlamı, aynen bir denklemler öbeÄŸinin bize bu denklemlerde ‘içerilen bilinmeyenlerin deÄŸerlerini çıkarsama olânağı verdiÄŸi ÅŸekilde, çıkarsama olanağı verir. Öyleyse, geometrik terimlerin konuÅŸma dilindeki anlamlarından tam bir soyutlama içinde ve bu terimlere bir dizi örtük ve belirtik tanım yardımıyla anlamlar yükleyerek geometri yapabiliriz. Geometri üzerinde bu ÅŸekilde çalıştığımız zaman, geometriyi saf matematiÄŸin bir dalı olarak görüyoruz demektir. Saf geometri yapmayla uygula= malı geometri yapma arasındaki en temel farklılık gerçekte, uygulamalı geometride geometrik terimlerin aksiyomlardan bağımsız spesifik bir anlama. sahip olmalarından oluÅŸur ve bu, empirik anlamdır; bundan dolayı; bu terimlerin yer aldığı önermelerin doÄŸruluÄŸu empirik bir çerçeve içinde belirlenir. Buna karşın, geometrik terimler herhangi bir anlama deÄŸil de; aksiyomlar tarafından belirlenen anlama sahiptirler. Åžu halde onlar, aksiyomların doÄŸru olmaları durumunda hangi anlama geleceklerse, o anlama gelirler ve onların emprik bir anlamlan yoktur

ILIMLI EMPİRİZMİN BİR GÖRÜŞÜ

Matematiğin hem saf ve hem de uygulamalı matematik olarak yapılabileceğinin bilincinde olan ılımlı empiristler saf matematiğin deneyden gelecek desteğe gerek duymadığı gibi, bu tür bir matematiğin terimleri çok yalın bir biçimde şöyle ya da böyle empirik bir an- lama sahip olmadığı . için, savlarının bir zaman gelip de deney tarafından çürütüleceğinden çekinmesi gerekmeyen a priori, yani deneyden bağımsız bir disiplin olduğunu dile getirirler. Öte yandan, uygulamalı matematik söz konusu olduğunda, o ılımlı empiristlere göre,; yalnızca empirik bir disiplin olarak yapılabilir. Aksiyomlar, bir başka deyişle matematikte diğer savlardan türetilmeksizin doğru kabul edilen temel matematiksel savlar, uygulamalı matematik söz - konusu olduğu sürece, mantıksal .sonuçların deneyle karşı kârşıya getirilmeleri suretiyle doğrulanabilen ya da çürütülebilen varsayımlardır, yalnızca.

RADİKAL EMPİRİZMİN BİR GÖRÜŞÜ

Radikal empirizm, saf ve uygulamalı matematik arasındaki ayrımın henüz bilinmediği bir zaman diliminden gelen, eski bir öğretidir. Matematikten söz ettikleri ve onu empirik bir bilim olarak düşündükleri zaman, radikal empiristlerin zihninde uygulamalı matematik vardı ve uygulamalı matematik söz konusu olduğu sürece, onların görüşleri kendilerini de uygulamalı matematiği emprik bir bilim olarak düşünen ılımlı empiristlerin görüşlerinden farklılık göstermiyordu. Matematiğin şimdilerde saf matematiğin değişik dalları tarafından temsil edilen şekli radikal empirizimin yandaşları tarafından bilinmiyordu.

UZLAÅžMACILIK

Ilımlı empirizim taraftarları, uygulamalı matematiÄŸin empirik bir bilim olduÄŸunu düşünerek, bu görüşü uzlaşımcılık .(konvensiyonalizm) adı verilen öğretiyle birleÅŸtirmiÅŸlerdir. Uygulamalı mâtematiÄŸin empirik bir bilim olduÄŸu görüşü, matematiksel savlarda ortaya çıkan terimlerin bilinen yerleÅŸik anlamlan içinde alınmaları durumunda, bu önermelerin doÄŸruluk ya da yanlışlıklarının deney tarafından belirlenebileceÄŸi savına indirgenebilir. ÖrneÄŸin, "bir üçgenin iç açılarının toplamı 180 derecedir" önermesinde içerilen~ geometrik terimler günlük konuÅŸma dilindeki anlamlan içinde alınırlarsa önermenin doÄŸruluÄŸu yalnızca deney tarafından belirlenir. Åžimdi bu görüş, matematiksel savların temel özellikleri üzerinde düşünen bazı düşünürlere göre, ufak tefek bazı deÄŸiÅŸikliklere. gerek duyar. Bu düşünürler matematiksel terimlerin günlük konuÅŸma dilindeki anlamlarının birçok durumda bize, matematiksel savların doÄŸruluÄŸuyla ilgili olarak deney temeli üzerinde bir karara varma olanağı verecek bu yöntem saÄŸlamadığınâ iÅŸaret ederler. Onlar ÅŸu halde, matematiksel terimlerin günlük konuÅŸma dilindeki anlamlarını anlasak bile, matematiÄŸin savlarından bazılarıyla ilgili olarak -söz konusu olan savlar herÅŸeyden önce bazı geometrik savlardır- deney yoluyla karar verilemeyeceÄŸi görüşünü dile getirirler. Onlar, bununla birlikte, bu savların doÄŸruluÄŸu konusunda deneyden bağımsız olarak, yani a priori olarak bir karar verilebileceÄŸini savlamazlar, ancak geometrik terimlerin günlük konuÅŸma dilindeki anlamlarının, bize bu terimleri her ne olursa olsun bir ÅŸekilde içeren önermelerin doÄŸruluk deÄŸerleri hakkında bir karara varma olanağı vermeye yetecek kadar tam ve dakik olmadıklarına iÅŸaret ederler. Terimlerin anlamlarının yetersiz-tamlığı ve dakikliÄŸi çoÄŸu zaman bu önermelerin, doÄŸruluk deÄŸerleri hakkında bir karara varılamayan önermeler olmalarının temel nedenini, oluÅŸturur. ÖrneÄŸin "çay" . sözcüğünü ele alalım. Bu sözcüğün günlük konuÅŸma dilindeki anlamı bize, akan ırmaÄŸa baktığımız zaman, deneysel temeller üzerinde; farklı birçok durumda ona bir çay adını verip veremeyeceÄŸimiz konusunda karar verme olanağı verecek bir yöntem saÄŸlar: VarÅŸova’daki Vistül nehri çay sözcüğü günlük konuÅŸma dilin- deki anlamı içinde alınırsa, bir çay olarak adlandırılamaz; öte yandan kaynaklarındaki Vistül, hiç kuÅŸkusuz bir çay olarak adlandırılacaktır. Bununla birlikte, Vistül nehrinin kaynaklarından itibaren bütün bir yatağını ele aldığımız zaman, onun bir çay olarak mı, yoksa büyük bir nehir olarak ıriı adlandırılacağı konusunda kesin karara varamayacağımız yerler bulacağız. Böyle bir yerde Vistül’ün derinliÄŸini ve geniÅŸliÄŸini ölçebiliriz, ancak bu da bize ÅŸu soruyla ilgili olarak bir karara varmada yardımcı olmayacaktır: Vistül burada bir çay mıdır? Bununla birlikte, çayla "suyun, yıllık ortalama geniÅŸliÄŸi ÅŸu kadar metre olan hareket halindeki akıntısı"nı anlayacak olursak, bu uzlaÅŸma ya da anlaÅŸmadan sonra, daha önceki güçlükler ortadan kalkacaktır; bu durumda, deneysel verilerden oluÅŸan temel üzerinde, Vistül’ün akışı boyunca her yerde,’ onun belli bir noktada çay olup olmadığı.konusun- da bir karara varabileceÄŸiz. Åžimdi bazılarına göre, anlamları tam ve dakik olmayan sözcükler yalnızca günlük konuÅŸma dilindeki terimleri deÄŸildir; geometrik terimlerin ve özellikle de " a doÄŸrusu b doÄŸrusuna eÅŸittir" ifadesinin anlamı da ta~ıı ve dakik deÄŸildir. Onlar bu ifadenin günlük konuÅŸma dilindeki anlamıyla, iki doÄŸru birbirlerinden ayrıldığı zaman, a doÄŸrusunun b doÄŸrusuna eÅŸit olup olmadığını, deneysel verilerini oluÅŸturduÄŸu temel üzerinde belirleyemeyeceÄŸimize iÅŸaret ederler. A doÄŸrusunun b doÄŸrusuna eÅŸit olup olmadığı sorusunu bir kasara baÄŸlamak için, bu ifadenin anlamını, tıpkı "çay" sözcüğünde yapmış olduÄŸumuz gibi, bir uzlaÅŸma ya da anlaÅŸmayla, yani bir uylaşımla daha tam ve dakik hale getirmeliyiz. UzlaÅŸmaya baÄŸlı olarak , deney bize iki doÄŸruluÄŸun eÅŸitliÄŸi hakkındaki soru için, ÅŸu ya da bu yanıtı dikte edecektir. İşte ana düşüncesini burada kısaca özetlediÄŸimiz öğretiye uzlaşımcılık adı verilir.

Uzlaşımcılık, öyleyse, ılımlı empirizmin küçük bir değişikliğe uğramış şeklidir. O uygulamalı matematiğin savlarının doğruluklarının yalnızca deney yoluyla belirlenebileceği korusunda ılımlı empirizmle uyuşur. Uzlaşımcılık buna, başka bir tez daha ekler. O uygulamalı matematiğin savlarının doğruluklarının yalnızca deney tarafından belirlenebileceğini, ancak bunun, yalnızca biz matematiksel terimlerin günlük konuşma dilindeki anlamlarını uzlaşım yoluyla daha tam ve dakik hale getirdikten sonra, olabileceğini öne sürer.

ILIMLI APRİORİZMİN BİR GÖRÜŞÜ: KANT’IN ÖĞRETİSİ

Ilımlı apriorizm matematiksel savların temel özellikleriyle ilgili olarak farklı bir görüşe sahiptir. Onun savunucuları matematik hakkında konuÅŸtukları zaman; zihinlerinde, tıpkı radikal empiristler gibi, uygulamalı matematik, yani terimlerin anlamlarını belirtik tanımlarla ve örtük tanımların oynadığı rolü oynayan aksiyomlarla vermeyen, ancak bu terimlerin günlük konuÅŸma dilindeki anlamlarını kabul edip sözcük daÄŸarını ve kavramsal araçlarını yalnızca belirtik tanımlar . aracılığıyla zenginleÅŸtiren bilim vardır. Bu ÅŸekilde anlaşılan matematiÄŸin savları ve özellikle de onun temel savları, yani aksiyomları aprioristler tarafından, salt deney yoluyla haklı kılınabilen savlar olarak düşünülmedikleri gibi,.yalnızca kendilerinde içerilen terimlerin anlamlarını açıklayan analitik önermeler olarak da görülmez. MatematiÄŸin aksiyomları, aprioristlere göre, sentetik a priori önermelerdir, ÖrneÄŸin geometrinin, belli bir doÄŸrunun dışındaki bir noktadan o doÄŸruya paralel olan bir ve yalnızca bir doÄŸru çizilebileceÄŸini öne süren, aksiyomunu ele alalım. Uygulamalı matematiÄŸin bir önermesi olan bu aksiyom, içerdiÄŸi geometrik terimlere bir anlam veren örtük bir tanımın bir bileÅŸeni olmadığı gibi, yalnızca terimlerinin günlük konuÅŸma dilindeki anlamını açıklayan bir önerme de deÄŸildir; o öyleyse, sentetik bir yargıdır. Ancak o deneye dayanan sentetik bir, yargı deÄŸildir. ;Onun öne sürdüğü ÅŸey deneysel olarak araÅŸtırılamaz. Ancak bu aksiyomu tam bir kesinlikle doÄŸru kabul ederiz ve dahası kendimizi onu doÄŸru kabul etmek zorunda hissederiz. Çünkü bu noktadan verilen doÄŸruya paralel olan bir ve yalnızca bir doÄŸru çizebileceÄŸimizi görmek için doÄŸru çizgiyi ve onun dışında’ kalan bir noktayı imgelemeye . kalkışmak yeterlidir. Duyu deneyi deÄŸil de saf sezgi, deneye baÅŸvurmadan yargı vermek içip yeterli bir temeldir. Matematiksel aksiyomların karakterine iliÅŸkin bu görüşün baÅŸlıca temsilcisi onsekizinci yüzyıl ~ Alman fılozofu İmmanuel Kant’tır. Uygulamalı matematiÄŸin savlarının a priori karakterine iliÅŸkin - bizim görüşümüze göre yanlış olan- bu görüşle ilgili yoÄŸun tartışmaların içine girmeksizin, ki bunun yeri burası deÄŸildir, yalnızca bu görüşün, matematiÄŸin ondokuz ve yirminci yüzyıllardaki geliÅŸmesinin bir sonucu olarak ÅŸiddetli bir darbe yediÄŸinden söz edeceÄŸiz. Ondokuzuncu yüzyılda, saf matematik alanı içinde, yukarıda sözü edilen paralel doÄŸrularla ilgili aksiyomun, onuiıla uyuÅŸmaz olan aksiyomlarla deÄŸiÅŸtirildiÄŸi Euklides-dışı geometriler kuruldu. Fransız bilim adamı H. Poincare bu Euklides dışı geometri sistemlerini uzlaşımcı bir yaklaşımla analiz ettikten sonra, birbirleriyle karşılıklı olarak uyuÅŸmaz olan bu geometri sistemlerinden her birinin, onun içerdiÄŸi terimlerin günlük konuÅŸma dilindeki anlamlarını spesifik bir yoldan daha tanı ve dakik hale getirdiÄŸimiz taktirde; o uygulamalı’ matematiÄŸin bir dalı olarak düşünüldüğü zaman, tıpkı Euklidesçi sistem gibi, deneyle uyuÅŸmasının saÄŸlanabileceÄŸini gösterdi.

Son olarak, 20. yüzyılda görelik kuramının yaratıcısı Â.-Einstein, temelimiz olarak~-Euklides-dışı geometrilerden birini seçmek suretiyle, . bizim deney yoluylâ Kant’ın tek doÄŸru ve a priori olarak kuÅŸku duyulamaz bir geometri diye gördüğü Euklidesçi geometri sistemini seçmiÅŸ olsaydık elde edeceÄŸimizden daha basit bir fızik sistemine vardığımızı gösterdi. Bu konu üzerinde daha ayrıntılı bilgi için, okuyucu özel ve teknik literatüre baÅŸvurmalıdır: Matematiksel savlarla ilgili olarak apriorizm ve empirizm arasında ortaya çıkan tartışma hakkındaki bu not ve deÄŸerlendirmeleri bir karara baÄŸlamak için, uygulamalı matematiÄŸin savlarının sentetik a priori savların karakterine sahip olduÄŸunu kabul eden herhangi bir apriorizm için söz konusu olan bir baÅŸka probleme iÅŸaret edeceÄŸiz. Uygulamalı matematiÄŸin sentetik savlan deney tarafından doÄŸrudan ya da dolaylı olarak doÄŸrulanabilen ya da çürütülebilen ÅŸeyleri öne sürerler: ÖrneÄŸin, bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eÅŸit olduÄŸu savı, günlük konuÅŸma dilindeki anlamı içinde alınırsa, bir baÅŸka deyiÅŸle uygulamalı matematiÄŸin bir savı olarak görülürse, bir üçgenin iç açılarını ölçmek ve ölçümlerimizi toplamak suretiyle deneyin sınamasına tâbi tutulabilir. Apriorizmin yaptığı gibi, bu savın doÄŸruluÄŸunun a priori olarak garanti edildiÄŸini kabul edersek, gelecekteki deneylerin sonuçlarıyla ilgili olarak a priori bir biçimde, yani her ne türden olursa olsun deneyden önce ve deneye hiç baÅŸvurmaksızın öndeyide bulunabildiÄŸimiz ÅŸeklindeki hayret verici olguyla karşı karşıya kalırız. Bir üçgenin iç açılarına iliÅŸkin ölçümlerimizin sonuçlarını beklemeden, bu sonuçların neler olacağına iliÅŸkin olarak öndeyide bulunabiliriz. Bununla birlikte, fıziÄŸin ya da diÄŸer doÄŸa bilimlerinin yasalarının oluÅŸturduÄŸu temel üzerinde; deneyin kendilerini daha sonra doÄŸrulayacağı belirli olgulara iliÅŸkin olarak öndeyide bulunduÄŸumuz zaman, bu bizim üzerinde `durduÄŸumuz; gelecekteki deneylerin sonucuna iliÅŸkin öndeyi deÄŸildir. FiziÄŸin ve diÄŸer doÄŸa bilimlerinin yasalarının bizzat kendileri deneye dâyanır; bu yasaların oluÅŸturduÄŸu temel üzerinde gelecekteki olgulara iliÅŸkin olarak öndeyide bulunurken, gelecekteki deneylerin sonuçlarını geçmiÅŸ deneyler temeli üzerinde öngörürüz. Oysa geometrinin yasaları, apriorizme göre, deneyler şöyle ya da böyle hiçbir iliÅŸkileri olmayan savlardır. ‘ Geometrinin yasalarının oluÅŸturduÄŸu teme~t üzerinde gelecekteki deneysel olgulara iliÅŸkin olarak öndeyide bulunduÄŸum zaman, onları her tür deneyden bağımsız bir biçimde öngörür ve bu öndeyileri yalnızca akla dayandırırım. Onun deÄŸiÅŸik biçimlerinden hangisi sözkonusu olursa olsun, emprizm için bu problem varolamaz. Çünkü empirizm uygulamalı geometrinin sentetik savlarının tümünün doÄŸa bilimlerin yasalarıyla aynı türden empirik yasalar olduklarını düşünür. Analitik geometrinin savları gerçekte a ‘priori olup, deney tarafından ne doÄŸrulanabilir ne de çürütülebilirler (Bkz. Ilımlı apriorizm alt-bölümü). Bu, bununla birlikte,. gözlerimizi kapadığımız, kulaklarımızı tıkadığımız v.b.g., kısaca deneyle olan tüm baÄŸlarımızı kestiÄŸimiz ve geçmiÅŸin deneylerinden yararlanmadığımız zaman, gelecekteki deneylerin sonuçlarına iliÅŸkin olarak yalnızca saf akılla öndeyide bulunabilmemizin nasıl olup da söz konusu olabildiÄŸini açıklamak durumunda olan âpriorizm için ciddi bir problem oluÅŸturur. Apriorizm her tür deneyden bağımsız olarak akılyürütmeyle, deneyin kendisi arasında ortaya çıkan ÅŸaşırtıcı uyumu açıklamak zorundadır.. Kant,. bu olguyu açıklamak için söz konusu uyumun deneyde kendileriyle iliÅŸki içinde olduÄŸumuz nesnelerin zihinden bağımsız olmayıp, bizzat zihin tarafından yaratıldıklaı7 olgusuyla açıklanmak durumunda olduklarını kabul etmenin zorunlu olduÄŸunu gördü. Algi süreci, Kant’a göre, , yalnızca, bizden bağımsız olan bir gerçekliÄŸin edilgen bir biçimde alınmasından oluÅŸmaz; bu süreçte, bizden bağımsız bir gerçeklik tarafından harekete geçirilen zihinlerimiz, algının nesneleri adını verdiÄŸimiz bu nesneleri yaratır. Bu nesneler bütünüyle ve tam olarak gerçek olan ÅŸeyler olmayıp, gerçek nesnelerin bir tür zihinsel tasarımlarıdırlar. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, zihnin bu zihinsel tasarımları yaratırken, onun her tür deneyden bağımsız olarak akıl yürütürken takip ettiÄŸi aynı mental kodifıkasyonları takip etmesidîr. Bu olgu bizim yalnızca, deneyde verilen nesnelerin kuruluÅŸuna iliÅŸkin mental kodifıkasyonlardan kalkıp, deneyi hiç beklemeden, a priori olarak bir rapor verebilmemizin ve bu a priori savların gelecek- teki deney tarafından doÄŸrulanacak olmalarının nedenini açıklar. Kant’ın deneysel nesneleri, baÅŸka deyiÅŸle bizi çevreleyen doÄŸayı meydana getiren nesneleri zihnin yaratıları olarak gören varsayımı, bu kitabın daha ileriki bölümlerinde tartışılabilecek olan İdealizmin farklı versiyonlarından birini oluÅŸturur.

FENOMENOLOJİSTLERE GÖRE APRİORİ BİLGİNİN ÖZÜ

A priori bilgi, yaratıcısı ve baÅŸlıca temsilcisinin Alman fılozofu Edmund Husserl bulduÄŸu, fenomenoloji adı verilen ünlü çaÄŸdaÅŸ felsefe okulunun ayrıntılı araÅŸtırmalarının ana konusunu oluÅŸturuyor. Bu düşünür empirizmin maksimine eÅŸdeÄŸer olan bir mâksim kabul eder: Sözcüklerin anlamını açıklayan salt sözsel nitelikteki bir bilgiden. daha fazla bir ÅŸey olan her tür bilgi; deneye dayandırılmak zorundadır: Ancak bu maksimin Husserl için, onun empiristlerin gözünde taşıdığı anlamdan farklı bir anlamı vârdır. Deneyden, söz ettikleri zaman, empiristlerin zihninde yâ bize fiziksel nesnelerin ve fenomenlerin verildiÄŸi duyu-deneyi ya da bize zihinsel fenomenlerin verildiÄŸi içebakış vardır. Husserl, bununla birlikte, ne fiziksel ne de zihinsel dünyanın bir üyesi olan belirli varlıkların, duyu-deneyinde fiziksel fenomenler; içebakışta zihinsel fenomenler nasıl veriliyorlarsa, aynen o ÅŸekilde doÄŸrudan ve aracısız olarak verildikleri baÅŸka bir deney türü daha olduÄŸuna iÅŸaret eder. Fiziksel ve zihinsel dünyalar birlikte zaman içinde varolan gerçek varlıkların dünyasını oluÅŸturur. Bu gerçek dünyadan baÅŸka Husserl’e göre ezeli ve ebedi olan ideal varlıkların oluÅŸturduÄŸu bir baÅŸka dünya daha vardır ( vardır diyoruz, çünkü Husserl’in kendisi bu dünyanın gerçek dünyayla aynı anlam içinde varolmadığını savunur) İdealar , ÅŸeylerin özleri bu dünyanın üyesidirler. Husserl’in "ÅŸeylerin özleri" deyimiyle dile getirdiÄŸi özler oldukça : gizemli varlıklar olup; bunlar hemen hemen Platonik İdealara (Bkz., 8. Bölüm: Platonik İdealar alt-bölümü) karşılık gelirler. Belli bir türün bir örneÄŸi olarak belli bir ÅŸeyin özü, "kalem" türüdür; önündeki kağıt yaprağına çizilen ve kareye karşılık gelen bir çizimin özü, "kare" türüdür (genel olarak karedir) v.b.g. Åžimdi Husserl ÅŸeylerin bu özlerinin bize tıpkı-duyu deneyindeki cisimler gibi aracısız olarak verildiklerini savlar. Masamı kaplayan kırmızı örtüye baktığım zaman, duyularımla bu somut ÅŸeyi algılarım, ancak . aynı anda zihnim de kırmızılığın özünün neden oluÅŸtuÄŸunun bilincine varır. Kırmızılığın özüne iliÅŸkin bu bilinçlilik, Husserl’e göre, duyu- deneyinden farklı bir doÄŸrudan ve aracısız deney biçimidir. Bu iki deney biçimi arasındaki farklılıklar Husserl tarafından ayrıntılı olarak analiz edilmiÅŸtir: Bize kendisinde ÅŸeylerin özlerinin verildiÄŸi deneye Husserl (Wessenschau) adını verir. Özlere iliÅŸkin bu sezgi temeli üzerinde, biz Husserl’e göre; duyu-deneyiyle ulaÅŸamayacağımız~ , kendilerinden kuÅŸku duyulamaz savlara ulaşırız. Böylelikle, örneÄŸin kırmızılığın özüne iliÅŸkin sezgi bize kırmızılığın mekândan ayrılamaz olduÄŸu ve dolayısıyla kırmızı olan her ÅŸeyin yer kaplaması gerektiÄŸi kesin bilgisini saÄŸlar. Kırmızı olanın yer kapladığı savı genel bir sav olup, tikel bir duyu algısı yalnızca’ bu kırmızı ÅŸeyin yer kapladığı savını destekleyebileceÄŸinden, tikel bir duyu algısına dayandırılamaz. Savımızın kuÅŸku duyulamaz olduÄŸu yerde, tümevarımsal sonuçlar kesin olmadığı için, savımıza birçok duyu-algısından yola çıkmak suretiyle, tümevarımsal bir yoldan da ulaşılamaz. Kırmızı olanın yer kapladığı savı, onda içerilen terimlerin anlamlarına iliÅŸkin bir analize dayanmadığına göre, analitik bir sav da deÄŸildir: O öyleyse, duyu-deneyinden bağımsız ve bunun sonucu olarak a priori olan bir savdır; ancak o aynı zamanda,,analitik bir ’sav olmadığına göre; sentetik a priori bir savdır. Fenomenolojistlere göre, ‘ matematiÄŸin aksiyomları yalnızca, sayılar ve diÄŸer matematiksel varlıklar hakkında özlere iliÅŸkin daha önceki sezgiler aracılığıyla kazanılmış bilginin dilsel formülasyonlardır. "DoÄŸal sayı", "nokta", ".doÄŸru çizgi", "düzlem" gibi ifadeler kendilerine duyu-deneyi tarafından nüfuz edilebilir olan gerçek nesnelerin adları deÄŸildir. Onlar, bize fenomenolojistlerin özlere iliÅŸkin sezgi adını verdikleri söz konusu deney biçimi içinde doÄŸrudan ve aracısız olarak verilen ideal nesnelerin adlarıdırlar. Özlere iliÅŸkin bu sezgi aracılığıyla, matema6ÄŸin kendisine konu aldığı ideal varlıkların belirli özelliklerini, iliÅŸkilerini, v.b.g.; bilme durumuna gelir ve aksiyomlaRI formüle ederken, bu ÅŸekilde, kazanılmış bilgiye iliÅŸkin olarak bir rapor veririz. Fenomenolojistler bizim aksiyomlar aracılığıyla, bazı insanların sandığı gibi, ideal varlıkları kurmadığımız ya da konstitüte etmediÄŸimiz üzerinde ısrar ederler. İdeal varlıklar insanların irâdesiyle gerçek nesnelerden dahâ fazla yaratılamazlar. İdeal, varlıkların dünyası bizim düşünmemizden bağımsız olarak vardır. Bu dünyayı araÅŸtırmak matematiÄŸin ve diÄŸer a priori disiplinlerin iÅŸidir;Biz, ` onu aksiyomlardan mantıksal tümdengelimler aracılığıyla çeÅŸitli sonuçlar çıkarsayarak araÅŸtırırız. Aksiyomların . kendileri boÅŸluktan çıkartılmadıkları gibi bir uzlaÅŸmayla kabul edilmiÅŸ de deÄŸildirler; onlar ideal matematiksel nesnelere iliÅŸkin, tüm tümdengelimlere öncel olan öze iliÅŸkin sezgiyle . kazanılmış, bilginin ifadesidirler. BoÅŸluktan çıkarılmış, bilim adamının kırbacıyla dikte ettirilmiÅŸ ve bir öze iliÅŸkin sezgiyle desteklenmemiÅŸ aksiyomlara dayanan matematik ‘bir bütün olarak havada kalacak ve dolayısıyla, biliÅŸsel bir deÄŸerden yoksun olan bir ÅŸey olacaktır.

Fenomenolojistlerin bu görüşlerinin yalnızca, savlarında yer alan terimlerin günlük konuÅŸma dilindeki anlâmları içinde alındığı, uygulamalı matematikle ilgili olduÄŸu çok açıktır: Ilımlı empirizm uygula- malı matematiÄŸin aksiyomlarının, yalnızca onların analitik sâvlar olmamaları durumunda, empirik sınamaya konu olabileceklerini öne ’sürer. Öte yandan fenomenoloji ise analitik olmayan bu aksiyomlara a priori yargılar olma özelliÄŸini yükler. Sentetik a priori yargıların meÅŸruluÄŸunu teslim ederken; fenomenoloji kendisini ılımlı apriorizmin tarafına oturtur. Fenomenolojistlerin görüşlerine iliÅŸkin daha âyrıntılı bir eleÅŸtirel analize kalkışmaksızın, burada tüm yönleriyle geliÅŸtiremeyeceÄŸimiz bir deÄŸerlendirmede daha bulunacağı. Fenomenolojistlerin özlere iliÅŸkin sezgi adını verdikleri ÅŸeye, aynı zamanda sözcüklerin anlamına iliÅŸkin dikkatli bir inceleme adı verilebilir. Sonuncusuna da- yanan önermeler yalnızca kendilerinde içerilen terimleri açıklarlar ve dolayısıyla bunlar analitik önermelerdir. Bu durumda fenomenolojistler tarafından ılımlı empirizme yönelen eleÅŸtiriler düşer.

lman Felsefe GeleneÄŸi

Kant;

Alman felsefe geleneÄŸinde, daha Kant’da anlatımını bulan bir doÄŸal gerçeklik - tinsel gerçeklik ayırımı vardır. Kant, doÄŸa yasası ile ahlak yasasını köktenci bir biçimde ayırır. Tinsel gerçeklik, Kant tarafından, “nesnelerin varoluÅŸu” olarak tanımlanan doÄŸa yanında, ondan farklı, hatta doÄŸa-dışı bir gerçekliktir. Kant, ahlak felsefesinin temelini insana dayandırmış ve insanı hayvandan ayıran en önemli farkı, insanda hayvansal güdü ile akıl’ın birbirlerinden ayrılmış olması olarak göstermiÅŸtir. Bu farklılık, insana bizzat “kendi yaÅŸama biçimini seçme ve öbür hayvanların yanında bunu baÅŸaracak tek hayvan olma olanağı” nı vermiÅŸtir". Bu anlamda seçen insan özgürdür, özgür varlıktır. Toplum haline gelme (vergesellschaftung) de, gerçeklik ve iÅŸlevini bu özgür varlığın iradesinden alır. Yani, özgür varlık olarak insan, doÄŸal yanından bağımsız olan bir iradeye göre eyler. İşte bu özellik, insanın doÄŸadan bağımsız olan yanı, onun tinselliÄŸidir. Kant, kendisinden sonraki tüm Alman felsefe geleneÄŸini etkileyen bu ayırımı yaparsa da, onun ilgisi, özgür varlık olarak insanın kendine seçtiÄŸi bir olması gerekene (sodlen), kendine koyduÄŸu bir ideye göre nasıl bir ahlak kurabileceÄŸi üzerinedir Bu normativ ilgi ile o, kendi ödev ahlakını temellendirir. Yani, Kant’ın ilgisi somut insan iliÅŸkileri, toplumsal gerçekliÄŸin betimi ya da tarihsel geliÅŸme (süreçleÅŸme) üzerinde deÄŸildir

Hegel;

Hegel, Kant’ın doÄŸal gerçeklik - tinsel gerçeklik ayırımın dan yola çıkarsa da, Kant’ın normativ ilgisini bir yana bırakır. Hegel için bir insanın kendisine koyduÄŸu bir ideye göre eylem- de bulunması o insan için “soyut” bir geçerlilik taşıyabilir ama, insana ve topluma yönelen bir felsefe için anlaşılması gereken ÅŸey, insanların tarih boyunca düşündükleri, boyunâ deÄŸiÅŸen bir özellikleri olan ideler ve bu idelere baÄŸlanarak yaratmış oldukları kurumlardır. Birer insan yaratısı olan bu ideler ve kurumlar, öbür yandan, bir süreç içersinde, tarih içinde insanı ve toplumu da karakterize eden bir etkinlik ve güç kazanırlar. İşte, tinselliÄŸi oluÅŸturan da budur. Böylece, Kant’ın normativ ilgiye baÄŸlı statik tinsellik anlayışı, Hegel’de dinamik tinsellik anlayışına dönüşür. Yalnız ne var ki, Hegel, tinselliÄŸin insan iradesinin bir ürünü olduÄŸu kadar, insanın ötesindeki bazı güçlerin de ürü- nü olduÄŸunu belirterek, tinsel gerçekliÄŸi kendi teleolojist idealizmi içinde iÅŸler ve onu kendi :-):-):-):-)fiziÄŸinin ana konusu yapar. Ama önemli olan, Hegel’in tarihselcilik açısından büyük önemi olan ÅŸu saptamasıdır: DoÄŸal yanının yanısıra insan, tarih içinde kendi tinselliÄŸini yapan ve aynı zamanda tarih içinde bu tinselliÄŸin ürünü olan varlıktır. Öbür yandan, insan aklı, içinde ~bulunduÄŸu tarihsel koÅŸulları yeterince anlama olanağından da belli derecelerde yoksundur. Çünkü insanlar, yaÅŸadıkları dönemin görüş açıları, görüş olanakları ile sınırlanmışlardır. Bu görüş olanakları, Hege

Felsefe Terimleri

Salı, 06 Kasım 2007

ABSÜRD: Anlamsal öğeleri birbiriyle baÄŸdaÅŸmayan… Mantık açısından mantık kurallarına aykırı olanı dile getirir. Saçma bir düşünce , öğeleri birbirini tutmayan , birbiriyle baÄŸdaÅŸmayan düşüncedir. Saçma bir yargı kendi içinde tutarsızlığı olan ya da tutarsızlığı içeren bir yargıdır.

Anlamsız ile saçma aynı anlamda değildirler. Saçmanın bir anlamı vardır fakat yanlıştır anlamsızın ise hiçbir anlamı yoktur. Saçma, felsefede usa aykırılığı dile getirir. Usa aykırı olan her şey saçmadır. Saçma doğru ile yanlış arasında yer alan üçüncü bir kavramdır. Yanlış ile karıştırılmamalıdır. Her yanlış saçma olmayabilir

AGNOSTİSİZM: İnsanın, kendi deneyimleriyle elde ettiği olguların ötesinde hiçbir şeyin varlığını bilemeyeceğini ileri süren öğreti. Agnostisizm hem bir terim , hem de felsefi kavram olarak Thomas Huxley tarafından ortaya atıldı. Huxley agnostik sözcüğünü hem geleneksel Yahudi-Hıristiyan tanrıcılığını, hem de tanrıtanımazlık öğretisini reddederek Tanrının varlığı sorununu ortada bırakan düşünürler için kullandı. Terim daha sonra geriye götürülerek bütün bilinemezci öğretileri kapsamıştır. Agnostisizm, tarihsel olarak bilimin denetiminden yoksun insan düşüncesinin düştüğü büyük yanılgılara bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. İlk tepkiyi Yunan antikçağ bilgicilerinden duyumcu sofistler vermiştir. Onlara göre bilgi duyuların sonucudur ve duyular dışında bilgi edinemez ve herkes için geçerli bilgi olamaz.

AHLAK: İnsanların toplum içindeki davranışlarını ve birbirleriyle ilişkilerini düzenlemek amacıyla başvurulan kurallar dizgesi, başka insanların davranışlarını olumlu ya da olumsuz biçimde yargılamakta kullanılan ölçütler bütünü. Tarih boyunca her insan topluluğunda ahlak dizgesi var olmuştur. Bu dizge toplumdan topluma ve aynı toplum içinde çağdan çağa değişiklik gösterir.Nesnel ya da toplumsal ahlak, insanın toplumun öteki bireylerine karşı ödevini içerir. Bu kurallar yazılı olmadığı için biçimsel bakımdan hukuktan farklı olmakla birlikte, gene de ahlak ile hukukun örtüştüğü, hatta özdeşleştiği durumları vardır. Toplumsal yaşama egemen olan hukuk kurallarıyla nesnel ahlak arasında sıkı bir bağ vardır. Toplumun genel ahlak görüşlerine ve toplumsal vicdana uygun düşmeyen hukuk düzenlemeleri, kendilerinden beklenen toplumsal işlevi yerine getiremeyeceğinden uzun ömürlü olmaz. Ahlak duygusu ise "ahlaki davranışların kaynağı olan duygu" olarak tanımlanabilir.

AKADEMİ veya AKADEMIA: Platon’un kurduÄŸu felsefe okulunun adı.

AKIL YASALARI: Aklın özdeşlik, çelişmezlik, yeter neden ilkeleri

ALGI: (Os. İdrak, Şuur, Teferrüs, Fr. Perception, Al. Perception, Wahrnehmung, Empfindung, Erfassung, İng. Perception, İt. Percepzione) Nesnel dünyayı duyular yoluyla öznel bilince aktarma.

1. Etimoloji: Algı terimi, dilimizde de, Batı dillerinde de olduğu gibi almak kökünden türetilmiştir. Batı dillerindeki perception terimi, Hint-Avrupa dil grubunun almak anlamındaki kap kökünden gelir, ilkin Latinceye aynı anlamda capere sözcüğüyle geçmiştir.

2. Felsefe: Algı, dış dünyanın duyumlarla gelen imgesinin bilinçte gerçekleÅŸen tasarımıdır. Nesneler duyu örgenlerini etkiler. Bu etki bilince aktarılır. Ne var ki algı, arı duyumlardan, ansal bir iÅŸlevi gerektirmesiyle ayrılır. ÖrneÄŸin görme duyumuz, her iki gözümüzde ve çeÅŸitli planlarda beliren iki aÄŸaç imgesi getirir. Bu iki aÄŸaç imgesi ansal bir iÅŸlevle tekleÅŸir. TekleÅŸen bu imgeye, bellekte biriken esli algılardan gerekli olanlar da çaÄŸrışım yoluyla eklenkikten sonra aÄŸaç algısı gerçekleÅŸmiÅŸ olur. Özellikle görme, iÅŸitme ve dokunma duyuları insanın bilincine kavram ve düşünce yapımı için algısal gereçler taşırlar. Algı iÅŸlemini tarihsel süreçte duyumcular aşırı bir savla sadece duyuların, uscular da aynı aşırılıkta baÅŸka bir savla sadece usun ürünü saymışlardır. Oysa algı duyusal-ansal bir iÅŸlevdir. Alman düşünürü Leibniz’e göre de algı, bilinçdışı bir iÅŸlevdir. Algı, gerçek anlamında, öznenin, kendisinin dışında olanı alması demektir. Bununla beraber ruhbilimciler ruhsal edimlerle ilgili olarak, dış algı’ya karşı bir de iç algı’nın sözünü ederler. Felsefede algı terimi üç anlamda kullanılır : Algılama gücü, algı iÅŸlevi, algı olgusu.

3. Ruhbilim: Ruhbilimde bir deneğin belli bir süreden birbirinden ayırdedilebilen tepkiler gösterebildiği çevrenin tümüne algı alanı (Fr. Champ de perception), algının beyinde gerçekleştiği süreye algı süresi (Fr. Temps de perception), algının parçaları arasındaki ilişkilerden oluşan yapıya algısal yapı (Fr. Structure perceptionelle), çeşitli nesnelerin bir bütün olarak ya da bir nesnenin özelliklerine ayrılmaksızın algılanmasına algısal birlik (Fr. Unite perceptionelle), duyularla gelen algısal gereçlerin bütünlenmesine ve anlamlandırılmasına algılaştırma (İng. Perceptualisation), ses iletiminin bozulmasından doğan sağırlığa algılama sağırlığı (Ing. Perception deafness), algılayarak öğrenmeye algısal öğrenme (Ing. Perceptual learning), belli bir örneğe uygun olarak algılama eğilimine algısal kurgu (Ing. Perceptual set), denir. Bk. Duyu, Duyum, Bilinç, Algıcılık, Algılanır, Algılanmaz, Algın, Algı Karşıklığı, Algı Işığı.

ALİENATİON veya YABANCILAŞMA: İnsanın çevresinden, işinden, emeğinin ürününden ya da benliğinden uzaklaşma ya da ayrılma duygusunu dile getiren kavram.Çağdaş yaşamın çözümlenmesinde çok kullanılan bu kavram değişik anlamlara gelir.

1) Güçsüzlük: İnsanın geleceğini kendisinin değil, dış etkenlerin, yazgının, şansın ya da kurumların belirlediğini düşünmesi

2) Anlamsızlık: Herhangi bir alanda etkinliğin kavranabilirlik ya da tutarlı bir anlam taşımadığı ya da genel olarak yaşamın amaçsız olduğu düşüncesi.

3) Kuralsızlık: Toplumca benimsenmiş davranış kuralarına bağlılık duygusunun yokluğu ve dolayısıyla davranış sapmalarının, güvensizliğin, sınırsız bireysel rekabetin yaygınlaşması.

4) Kültürel Yaygınlaşma: Toplumdaki yerleşik değerlerden kopma duygusu.

5) Toplumdan Yalıtlanma: Toplumsal ilişkilerden dışlanma ya da yalnız kalma duygusu.

6) Kendine Yabancılaşma: İnsanın şu ya da bu şekilde kendi gerçekliğini kavrayamaması

Terimi en iyi bilinen anlamıyla Karl Marx kullanmıştır. Marx’a göre bu kavram, insansal ürünlerin insanı boyunduruÄŸu altına alan karşıt güçler haline gelmeleri ve bunun sonucu olarak da insanı insan olmayana dönüştürmeleri sürecini dile getirir. Tarihsel süreçte insan , tarihsel ve toplumsal yasaların bilgisini edinip onlara egemen olamamasından ötürü, toplumsal geliÅŸmeyi insansal özünü geliÅŸtirici bir biçimde geliÅŸtirememiÅŸtir. Toplumsal yasaların bilincine varmadan toplumsal geliÅŸmeyi bilinçle ve insanca yönetmek olanaksızdı. Bu bilgisizliÄŸin sonucu olarak, tarihsel süreçte hep kendisine yabancı, eÅŸ deyiÅŸle insansal olmayan ürünler ortaya koymuÅŸtur. Bundan ötürü insan, yarattığı özdeksel ve tinsel dünyasını durmadan zenginleÅŸtirdiÄŸi halde bizzat kendisini özdeksel ve tinsel olarak durmadan yoksullaÅŸtırmıştır. Bunun sonucu olarak insan , bizzat kendi kendisine yabancılaÅŸmış ve insan olmayana dönüşmüştür.

ALOGİSME: (Fr. Mantık) Mantıkdışıcılık… GerçeÄŸe sezgi ya da inanla varabileceÄŸini ileri süren öğretiler, gerçeÄŸe mantıksal uslamlamayla varılabileceÄŸini yadsıdıkları için bu adla anılmışlardır. Özellikle usaykırıcılar, inancılar ve sezgiciler, genellikle de gizemciler bu adla nitelenirler. Bk. Mantıkdışı, Sezgicilik, İnancılık, Gizemcilik.

ALTBİLİNÇ: (Os. TahteÅŸÅŸuur, MatahteÅŸÅŸuur, NimemÅŸuur, Gayrı meÅŸ’urun bih, Åžuuraltı, Fr. Subconscient, Al. Unterbewusst. İng. Subconscios, İt. Subcosciente, Subcoscio) Bilinç süreçlerini etkileyen bilinçdışı ruhsal süreçler… Dilimizde daha çok bilinçaltı deyimiyle dilegetirilmektedir. Kimi sözcüklerde (ÖrneÄŸin Bk. Lalande, Vacabulaire de la Philosophie, Paris, 1926, c. II, s. 805) güçsüz bilinç (Os. Zayıf ÅŸuur, Fr. Faiblement conscient) olarak tanımlanmış ve bilinçdışı (Os. Gayrı ÅŸuur, Fr. İnconscient) deyimiyle anlamdaÅŸ sayılmıştır. Bk. Bilinçaltı, Bilinçdışı, Bilinç, Fröydcülük.

ALTIK: (Os. Mütedahil, Arazi, Madun, Tekabülü basit; Fr. Subelterne, Al. Subeltern, Subelternirt, Untergeordnet; İng. Subaltern, Subalternate; İt. Subalterna, Subalternata) Tümel ve tikel karşıtlığını taşıyan önermelerin birbirlerine göre durumu…. Altık önermeler, nicelikçe karşıolumlu önermelerdir

AMORAL: Ahlak dışı.

AMPİRİZM: Bilginin tek kaynağının deney olduÄŸunu ileri süren öğreti… Bu öğreti bilginin sadece duyumlardan geldiÄŸini ve deney dışında hiçbir yoldan bilgi edinilemeyeceÄŸini savunur. Bilginin duyumlara dayandığı savı, ustan ve doÄŸuÅŸtan bilgi olmadığı anlamını içerir. Ampirizm, duyumdan ayrı bilgi prensipleri olarak aksiyomların, akli prensiplerin, doÄŸuÅŸtan fikirlerin ve kategorilerin varlığını inkar eder. Dolayısıyla bütün bilgimizin dayandığı esasların duyulabilir tecrübenin eseri ve mahsulü olduÄŸunu ileri sürer. Önsel (apriori) olan hiçbir ÅŸeyi kabul etmez.

Ampirizm, insanın doğuştan bir takım bilgi esasları olduğunu iddia eden idealizm ve rasyonalizmin karşısındadır. Ampirizme göre akıl, mantıki bir role sahiptir, yani olaylardan değil, müşahedelerden elde edilen önermeleri, tutarlı bir sistem halinde tanzim etmek rolüne sahiptir.

Ampirizm, şu önemli yanılgıları taşır: diyalektikten yoksun olduğu için tek yanlıdır, bilgi sürecinde deneyin rolünü :-):-):-):-)fizik bir tutumla saltıklaştırır. İkinci olarak ve bundan ötürü bilgi sürecinde düşüncenin rolünü küçümser. Üçüncü olarak ve bundan ötürü bilgi sürecinde düşüncenin göreli bağımsızlığını yadsır. Dördüncü olarak ve bunlardan ötürü de öznel öğrenme sürecini etkin bir süreç olarak değil, edilgin bir süreç olarak görür.

Ampirist John Locke doÄŸuÅŸtan, önsel, bir bilgi olmadığını tanıtlamak için “boÅŸ levha ( tabula rasa) deyimini kullanmıştır. Locke göre insan beyni, doÄŸduÄŸu anda, boÅŸ bir levha gibidir. Bu levha, yaÅŸandıkça, duyular yoluyla elde edilen algılarla dolacaktır. Bu yüzdendir ki yeni doÄŸan çocuk hiçbir ÅŸey bilmez ve aptalların levhaları ömür boyu boÅŸ kalır. Çünkü doÄŸuÅŸtan bilgi yoktur. Bilgi, ancak duyularla elde edilebilir. Kendisine sözü edilmeyen bir ÅŸeyi kendiliÄŸinden bilen bir tek kiÅŸi gösterilemez. Anadan doÄŸma körde renk bilgisi yoktur, çünkü rengi algılayamamaktadır.

AMPİRİK DEYİ: (Tr. Marksbilim) Kuramsal deyi karşıtı, eylemsel deyi… Herhangi bir olgunun kuramsal deyimi, ampirik deyiminden baÅŸkadır. ÖrneÄŸin, ekonomide deÄŸer kuramsal deyi, fiyat aynı olgunun ampirik deyimi’dir. Artık-deÄŸer ve kar deyileri de böyedirler. Birincisi aynı olunun kuramsa deyimini, ikincisi ampirik deyimini dilegetirirler. Ampirik deyi’le kuramsal deyi , her zaman, birbirine uygun düşmezler. ÖrneÄŸin deÄŸer ve fiyat aynı deÄŸildirler, bir malın deÄŸeri on kuruÅŸ olduÄŸu halde fiyatı on beÅŸ kuruÅŸ olabilir. Ampirik olgu, kuram (Fr. Téorie)’dan uzaklaÅŸabilir ama kuramsız anlaşılmaz. Bu iki deyi biçimi arasındaki önemli farkın anlaşılmaması, ekonomi alanında birçok yanlış sonuçlara varılamsının nedeni olmuÅŸtur.

ANALİTİK FELSEFE: 2. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’de ve ABD ile bazı İskandinav ülkelerinde yaygınlaÅŸan ve felsefenin asıl uÄŸraÅŸ alanının dil ve dildeki kavramları çözümlemek olduÄŸunu, bu yolla “kafa karışıklığı” yaratan geleneksel felsefe sorunlarının çözülebileceÄŸini savunan felsefe akımı.

Akımın kurucusu ve en büyük temsilcisi Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’dir. 1945-60 yılları arasında geliÅŸen analitik felsefe bir ölçüde İngiliz düşünürleri Bertrand Russel ve G.E. Moore’un 1900’lerden baÅŸlayarak geliÅŸtirdikleri gerçekçilik ve çokçuluk düşüncesinden türemiÅŸ olan 1930’ların mantıksal olguculuÄŸunun devamıdır.

Analitik felsefenin temel hareket noktası felsefenin tek konusunun dil olduğu anlayışıdır. 20. yüzyıl başlarında gelişen mantıksal olguculuktan felsefenin kendisinin bilgi üretmediği görüşünü ve felsefe tarihinde yapıt vermiş düşünürlerin aslında dilin yarattığı sorunlarla uğraşmış oldukları görüşünü devralan analitik felsefe, felsefenin dilsel yapıları çözümlemekte asli uğraşını bulabileceğini savundu.

Analitik felsefe, Russel ve mantıksal olgucuların anlayışların temelinde yatan, mantık aracılığıyla bir mükemmel biçimsel dil kurmayı amaçlar. Ancak bu amacından uzak kalarak gündelik dile yönelmiÅŸtir. Buna göre saÄŸduyunun kaynağı olan ve “sıradan” insanların konuÅŸtukları dil, zaten tam ve yetkindir. Felsefeye düşen, dilin bu gündelik kullanımının dışına çıkması sonucu beliren sahte sorunları gidermektir.

ANABOLİSME: (Fr. Foster) Besinlerin protoplazmaya dönüşmesi… YaÅŸambilim bilgini profesör Michael Foster, :-):-):-):-)bolizma olayını ikiye ayırmış ve bunlardan hücrelerin yıpranışına katabolisme, bu yı5;pranışı onarmak için hücre içinde besinlerin protoplazmaya dönüşmesine anabolisme andını vermiÅŸtir. Bu, İngiliz düşünürü Spencer’in intégration adını verdiÄŸi bir özümleme olayıdır. Foster’e göre her iki yaÅŸambilimsel iÅŸlem birbirine karşı ters yönde iÅŸlerler. Bk. :-):-):-):-)bolisme, Katabolisme, Özümleme.

ANARŞİZM: Başta devlet olmak üzere bütün baskıcı kurumları ortadan kaldırmayı öneren öğreti. Anarşizme göre devlet egemen sınıfın çıkarlarını korumakla görevlendirilmiş gereksiz bir kurumdur. Özgürlüğü gerçekleştirmek için en başta devlet yıkılmalıdır. Devlet hiçbir zaman yeni bir toplum çağını başlatmak için kullanılamaz. Temsilcilik, gerçeklere dayanmayan bir düşçülüktür; bu gibi düşçülükler insanları insan dışılığa dönüştürür. Baskı yerine özgür işbirliği, korku yerine kardeşlik ve sevgi gerçekleştirilmelidir. Devlet yerine işbirliğinin doğuracağı dernekler ve bu derneklerin birleşmesiyle meydana gelen federasyonlar kurulmalıdır. Uyum bu birleşmelerin doğal dengesiyle gerçekleşecektir. Çeşitli birlikler her an yön ve biçim değiştirerek her an etkin yönü ve biçimi kullanacaklardır. Devlet ile birlikte her türlü baskıcı kurum yok edilmelidir. İnsan; bir üretici olarak anamalın otoritesinden, bir vatandaş olarak devletin otoritesinden, bir birey olarak dinsel törenin otoritesinden kurtulmalı ve özgür bir gelişme olanağına kavuşmalıdır. Bütün insansal yetenekler ancak başsızcı (anarşist) bir toplumda, hiçbir baskıyla engellemeksizin, özgürce gerçekleşebilir.

ANDIRIM: (Os. Münasebet, Tecanüp, Mücaneset, Müşareket, Müşabehet, Mümaselet, Temsil, Münasele, Müteşabihat, Teşbih, Delili Şebeh, Kıyası Fıkhi, Müşakele; Fr. Analogie, Al. Analogie, İng. Analogy, İt. Analogia) Oranlar arasında benzerlik.

1. Etimoloji: Avrupa dillerinde Yunancanın nisbet anlamındaki analoyia sözcüğünden türetilmiştir. Bilimsel terim olarak nisbet bakımından benzerlik anlamını verir. Türkçede andırım, eşanlamlı olarak andırış, andırışma terimleri andırmak kökünden türetilmiştir. Aynı anlamda örnekseme terimi de kullanılır.

2. Mantık: Andırım terimini, günümüzde de kullanıldığı anlamda, oranlar arasındaki benzerlik olarak antikçaÄŸ Yunan düşünürü Aristoteles tanımlamıştır. Andırım, niceliksel olabildiÄŸi gibi niteliksel de olabilir. Nitekim mantık, daha çok niteliksel andırımlarla uslamlama yapar. Ne var ki niceliksel oranlar arasındaki andırım kesindir, kuÅŸkulanılamaz. Niteliksel oranlarsa aynı ölçüde kesin deÄŸildirler. Öyleyse uslamlamada tümdengelim ve tümevarım’la birlikte andırım aynı kesinlik ve pekinlikle kullanılabilir mi?.. Ortaçağın skolastik mantıkcıları, görgücülüğün karşısında usculuÄŸu pekiÅŸtirmek için, temevarım’a karşı tümdengelim ve onun yanında da andırım’ın üstünlüğünü tanıtlamaya çalışmışlardır. Çünkü tümevarım deneyciliÄŸin iÅŸidir, çeÅŸitli tikel deneylerden elde edilen sonuçlardan genel bir sonuç çıkarılır. Tümdengelim’se o zamanlar usculuÄŸun iÅŸi sayılmaktadır, çünkü genel ilkeler deneylerden deÄŸil düşüncelerden çıkarılmaktadır. Andırımsal kanıt (Os. Burhanı temsili, Fr. Argument analogique)’ın güçlendirilmesi de usculuÄŸun yararına olacaktır. Bu konuya koca bir ortaçaÄŸ boyunca gereÄŸinden çok önem verilmesinin nedeni budur. Bk. Andırımlı Uslamlama.

2. Eleştiricilik: Bk. Analogien der Erfahrung, Deney Andırımı, Principe de la Permanence de la Substance, Principe de la Succession des Phénoménes, Principe de la Simultanété des Substances.

3. YaÅŸambilim: Günümüz yaÅŸambiliminde, andırışlar kuramı’ndan farklı olarak, aynı kaynaktan gelmedikleri halde aynı görevi gördüklerinden ötürü birbirine benzeyen örgenlere andırımlı örgenler denilmektedir. ÖrneÄŸin kuÅŸların kanatlarıyla böcelerin kanatları böyledir, her ikisi de uçmaya yarar, oysa aralarında hiç bir özdeÅŸlik yoktur. Bk. Andıran Örgenler, Andırışlar Kuramı, Benzetili.

4. Estetik: Antikçağ Yunanlılarından beri, yakın zamanlara kadar, güzel yazı ya da şiirlere benzer (Os. Nazire) yazmak ustalık sayılmış, bu bakımdan güzel sanat yapıtları örnek tutulmuştur. Günümüz sanatında bu, sadece bir taklit sayılır ve sanatdışı bir olgudur.

5. Tanrıbilim: Bk. Analogie Propre, Analogie Métaphorique, Analogon Rationis.

6. Dilbilim: Andırım, dilbilimin başlıca yöntemlerinden biridir. Yeni sözcükler örneksemelerle türetilir.

7. Fizik: Bilinen benzeyişlerden bilinmeyen benzeyişleri çıkarmada kullanılan mantıksal andırım yöntemi, fizik biliminde de başarıyla kullanılmıştır. Örneğin bunlar gücü, önceden bilinen beygir gücüne benzetilerek ölçülmüştür.

8. Astronomi: Fizikte olduÄŸu gibi astronomide de, aynı mantıksal benzetme yöntemiyle, önemli sonuçlar elde edilmiÅŸtir. ÖrneÄŸin dünyamızdaki fizik ve kimyasal koÅŸullara benzer koÅŸullar bulunduÄŸu için, Ay’a adam göndermeye giriÅŸilmiÅŸtir.

9. Bilgi kuramı: Andırım yöntemi, benzeyişten sonuç çıkarmada, tanımlamada ve sınıflandırmada yararlıdır. Örneğin Claude Bernard, et yiyicilerin kırmızı ve ot yiyicilerin sarı renkli idrar çıkardıklarına bakarak ot yiyici tavşanın aç bırakılınca kendi kendin yediği, eşdeyişle yedek besinleriyle beslenerek ot yiyicilikten et yiyiciliği geçtiği sonucunu çıkarmıştır. Huygens, ışığın bir dalga olduğunu ses titreşimleriyle ışık titreşimleri arasındaki benzeşmeye dayanarak bulmuştur. Andırım yöntemi, ortak özellikleri bulunan nesnelerde, birinde bulunan başka bir özelliğin ötekine de bulunabileceği olasılığına dayanır. Ne var ki bu bir olasılıktır ve bilimsel kesinlikten yoksundur. Bundan ötürüdür ki yüzyıllar boyunca deney ve gözlem yerine kullanılmış olan andırış yöntemi, birçok başarılı sonuçlar elde etmesine rağmen bugün kullanılmamaktadır. Bununla beraber kimi bilginler, başka yöntemlerle de denetlemek koşuluyla andırış yönteminin bugün de kullanılabileceği ve yararlı sonuçlara yol açabileceği kanısındadırlar. Ne var ki andırım, tek başına bir tanıt olamaz ve başka yöntemlerle denetlemediği hallerde güvenilir bir tanıtlama değildir. Tanıtlama sorunun dışında, andıranını yapma yoluyla bir çok yeni buluşları gerçekleştirebilir.

ANIKLIK: (Os. İstidat, Layık, Kabiliyet, Ehliyet, Muvafakat, Fr. Aptitude, Al. Eigung, İng. Ability) Doğal yetenek.

1. Etimoloji: Anıklık terimi, Uygurca hazır, tamam, yetkin anlamlarına gelen anığ kökünden türetilmiÅŸtir. Osmanlıcada bu terim çeÅŸitli karşılıklarla bir hayli karıştırılmıştır. ÖrneÄŸin Ahmet Naim İlmünnefis çevirisinde Fransızca aptitude terimini kabiliyet terimiyle çevirdiÄŸi gibi passibilité, capacité, faculté, receptivité, vacation terimlerini de aynı karşılıkla karşılamıştır. Oysa Fransızca aptitude terimi, Hind-Avrupa dil grubunun baÄŸlamak, tutturmak, dokunmak, yetiÅŸmek, çıkmak anlamlarını kapsayan ap kökünden Latinceye aynı anlamlarla apere sözcüğüyle geçmesinden türemiÅŸtir. Türkçede tam karşılığı doÄŸal elveriÅŸlilik ya da doÄŸal yetenek (Os. İstidat)’tir.

2. Ruhbilim: Anıklık, bir işi daha az çabayla ve daha yetkinlikle yapmayı sağlayan doğal elverişliliği dilegetirir. Bk. Alışkanlık, Yatkınlık, Edinilmiş Anıklık.

3. Tanrıbilim: Ruhbilimsel anlam Tanrı vergisi olarak nitelenir. Gönülde duyulan Tanrı çağrısı (Os. Hidayet, Fr. Vocation) anlamında da kullanılır. Bk. Yetenek.

ANIMSAMA: Platon felsefesinde, ruhun bedene girmeden önceki varlığında görmüş olduğu ideaların bilince dönüşü.

ANLAM BİLİM: Anlamları inceleyen bilim… Semantik olarak da bilinir. Anlambilim felsefi ya da mantıksal ve dilbilimsel olmak üzere iki farklı açıdan ele alınabilir. Felsefi ya da mantıksal yaklaşım, göstergeler ya da sözcükler ile bunların göndergeleri arasındaki baÄŸlantıya ağırlık verir ve adlandırma, düz anlam, yan anlam, doÄŸruluk gibi özellikleri inceler. Dilbilimsel yaklaşım ise, zaman içinde anlam deÄŸiÅŸiklikleri ile dilin yapısı, düşünce ve anlam arasındaki karşılıklı baÄŸlantı gibi konular üstünde durur.

Felsefe ve dilbilim alanlarında anlambilim, bir dilin göstergeleri ile bunların anlamları arasındaki bağlantının incelenmesidir. Anlambilime farklı yöntem ve amaçlarla yaklaşılsa da, her iki alan da insanların dilsel anlatımlardan nasıl anlam çıkardıklarını açıklamaya çalışmıştır.

Felsefe sorunları bir dil içinde ifade edilmek zorunda olduklarından, sonunda dilin kendisi ile ilgili soruÅŸturmalar haline dönüşürler. 1920’lerde ve 1930’larda olgucu okulun mantıkçıları, dile matematik ve mantıkta bulunan kesinliÄŸi ve açıklığı getirmeye çalışmışlardır. Onlara göre “doÄŸal diller” açıklıktan ve kesinlikten uzaktır. Bu nedenlerden belirsizlik ve çokanlamlılıktan arınmış “ideal” bir dil üzerine kurulu bir anlambilim kuramı geliÅŸtirmeye çalışmışlardır.

ANTİMORAL: Ahlak karşıtı

ANTİNOMİ veya ÇATIÅžIKLI: Saltığı çözümlemek için usun düşmek zorunda bulunduÄŸu çeliÅŸki… Kant terimidir.

Alman düşünürü Kant’a göre saltığın alanındaki bütün önermeler çatışıktır. Çünkü bu önermeler üzerinde deney yapılamayacağı için karşılıkları da aynı güçle ileri sürülebilir. Sözcük oyunlarına dayanan kozmolojik tanıtlarsa her iki karşıt önerme için ileri sürülebilir. Kant nesneye olduÄŸu gibi özneye de kesin bir bilinemezlik yakıştırır ki bu gibi kozmolojik önermelere saf usun çatışkıları adını verir ve bunları dört ana çatışkı da toplar.

1) Nicelik çatışkısı: ”Evren sınırlıdır-evren sınırsızdır “

2) Nitelik Çatışkısı: ”Özdek bölünmez atomlardan yapılmıştır-özdek sonsuzca bölünebilir.”

3) Bağıntı çatışkısı: “Her ÅŸey zorunlu olarak bağıntılıdır-hiçbir ÅŸey zorunlu olarak bağıntılı deÄŸildir.”

4) Kiplik çatışkısı: “Evrenin nedeni olan zorunlu bir varlık vardır-evrenin nedeni zorunlu bir varlık deÄŸildir.”

Kant’a göre anlık duyumsal deneyin sınırlarını aÅŸamayacağından duyumsal deneyin dışında kalan bu gibi önermelerin savı kadar karşı savı da aynı kesinlikle tanıtlanabilir, bu halde hem savı hem karşı savı doÄŸru saymak gerekir ki bu bir çatışkıdır.

ANTROPOMORFİZM: İnsan niteliklerini baÅŸka bir varlığa, özellikle Tanrı’ya aktarılması.

İlkel insanlarda baÅŸlayan bu tasarım, önce cansızları canlı saymakla baÅŸlamıştır. Daha sonra, tanrılara, çeÅŸitli mitolojilerde görüldüğü gibi, insan biçimi ve nitelikleri yakıştırılmıştır. Bu anlayış, antikçaÄŸ Yunanlılarında, Homeros-Hesiodos ikilisinin tanrıları insan biçiminde ve insan niteliÄŸinde olarak düşünmeleriyle baÅŸlamıştır. Homeros-Hesiodos’un mitolojik tanrıları, insanlar gibi; seviÅŸirler, düşünürler, kıskanırlar, acı çekerler ve birbirlerinin ayaklarını kaydırırlar. Bu anlayışın nedeni, Yunanlıların her ÅŸeyi canlı, devimli biçimli düşünme eÄŸilimleridir ve ilkel canlıcılığın izlerini taşır. Antropomorfizmin örnekleri ilahi dinlerde de görülür. ÖrneÄŸin Hıristiyanlığın Andians tarikatı, kutsal kitaptaki sözlerin gerçek anlamıyla anlaşılmasını önerir ve örneÄŸin tanrının eli deyimini etki anlamında deÄŸil insanlardaki al anlamında anlar. Müslümanlık ve Yahudilik’ de bu örtülü bir biçimde gerçekleÅŸmiÅŸtir.

A POSTERİORİ: Deneyden sonra ve onun ürünü olarak elde edilendir. Deneyden önce ve ondan bağımsız olarak anlamını dile getiren Latince apriori deyimiyle birlikte kullanılır. Kant’ın felsefesinde önemli yer tutar.

A PRİORİ: Deneyden önce alan… Deneyden sonra olan anlamındaki Aposteriorinin (sonsal) karşıtıdır.

Deneyden çıkarsamadığı ve bundan ötürü de deneyden önce olduÄŸu varsayılan bilgi sorunu antikçaÄŸ yunan düşüncesinde oluÅŸmuÅŸ, skolastiklerce geliÅŸtirilmiÅŸtir, Alman düşünür Kant’ın sisteminde önem kazanmıştır. Her iki terimi de ortaya atan XIV. Yüzyıl skolastiklerinden Albert le Grande de Saxe’tır. AntikçaÄŸda Aristoteles tümelden tikele yapılan uslamlamayı önsel kanıt (apriori) ve buna karşı tikelden tümele yapılan uslamlamayı sonsal kanıt (aposteriori) saymıştır. Çünkü birincisinde ussal bir ilkeden, ikincisindeyse duyumlarla algılanan ve bundan ötürü de deneysel olan bilgilerden yola çıkılıyordu. Birincisi önsel bilgiden yola çıkan bir tümdengelim uslamlama, ikincisi sonsal bilgiden yola çıkan bir tümevaran uslamlama’ydı. Özellikle Hıristiyan :-):-):-):-)fiziÄŸi, tanrının varlığını kanıtlamak için deneyden yaralanmak imkansız bulunduÄŸundan, zorunlu olarak ussal ve bundan ötürü de önsel olan(apriori)’dan yararlanmıştır. Gerçekte hiçbir önsel bilgi bulunmadığı halde önselliÄŸin yüzyıllarca savunulmasının gerçek nedeni bu zorunlulukta yatar.idealist felsefe tarihi bir bakıma böylesine bir savunmanın tarihidir. Fakat bilimsel açıdan hiçbir önsel bilgi yoktur

ARANEDENCİLİK yani OKASYONALİZM: Bütün olayların tek gerçek nedeninin Tanrı olduğunu öne süren, insana neden gibi görünen bütün öbür şeylerin Tanrının istencini yansıtan birer araneden olduğunu savunan felsefe öğretisi.

Descartes’ın ruh ve beden ikiliÄŸini çıkış noktası olarak alan aranedencilik, bu tözler arasında ancak Tanrının aracılığıyla baÄŸ kurulabildiÄŸini söyler.

(Savunucuları: Batı felsefesinde: Geulincx, Malebranche; İslam felsefesinde: Gazali.)

ARİSTOTELESCİLİK: Alm. Aristotelismus, Fr. aristotelisme, İng. Aristotelism, es. t. Aristetalisiye (Felsefe ve Tanrıbilimde) Yunan filozofu Aristoteles’e dayanan, deneysel gerçekçi eÄŸilimli, aynı zamanda ereksel bir dünya görüşü niteliÄŸindeki düşünce doÄŸrultusu.

ARKHE: Batı Anadolu kıyılarındaki kentlerde yaÅŸamış Sokrates öncesi filozofların ilke “temel” “ana madde” anlamı kazandırdıkları sözcüktür, unsurdur. Antik çaÄŸda Anadolu Yunanlıları düşünsel çabaya bir ilk nedeni araÅŸtırmakla giriÅŸtiler. İlk kez iki her zaman dört ediyorsa bunun tanrıların keyiflerinin üstünde bir ilk ve deÄŸiÅŸmez nedeni olmalıdır. Dünya nasıl yapılmıştır? Bitkiler, hayvanlar, insanlar nasıl oluÅŸmuÅŸlardır? Bütün bu varlıkların başı, kökü, kaynağı nedir? Gibi sorular sorulmuÅŸtur.

Bilinen tarih içinde sözcüğü felsefi anlamda ilk kullanan Batılı anlamda ilk filozof sayılan Thales’tir. Thales her ÅŸeyin arkhesi su demiÅŸtir. Thales sözcüğü her ÅŸeyin “ana maddesi”,”dayandığı ilk”,çıktığı kaynak” gibi anlamlarda kullanıp, doÄŸaya ve doÄŸadaki geliÅŸmeler kendi içlerinde bulunan doÄŸa ötesi açıklamalar gerektirmeyen bir kaynaÄŸa geri götürme çabasından söz eder. Böylece bilimsel düşüncenin öncüsü sayılır. Daha sonra Anaksimandres bu ilk nedenin belirsiz bir cevher, Aneksimenes ise bunun hava olduÄŸunu söylemiÅŸtir.

Aristoteles ise arkhe her şeyin temeli özüdür. Bütün öteki şeyler ondan çıkar, ama o hep var olmakta devam eder.

:-):-):-):-)fizik idealist felsefede bütünüyle bu ilk (arkhe) düşüncesine dayanır. :-):-):-):-)fiziÄŸin en belli ve açık biçimi olan dinsel düşünceye göre bu ilk tanrı’dır.

Arkhe düşüncesi “ilk”leri “baÅŸlangıç”ları “temel”leri arayan düşünüş biçimiyle daima iç içedir.

AŞKIN (transcendant): Üstün olan, insanlık düzeyinin üstüne çıkan (Tanrı).

ATEİZM: Tanrının varlığını yadsıyan görüş… Ateizm, ruh, ölümden sonra yaÅŸam vb. her türlü :-):-):-):-)fizik inançların yadsınmasını kapsar. Ateizm, Tanrıyı ne tinsel varlıkları kabul eden teizmin karşıtıdır. Ayrıca ateizm, Tanrının var olup olmadığı sorusunu karşılıksız bırakan, bu sorunun yanıtsız ya da yanıtlanamaz olduÄŸunu savunan agnostizimden ayrılır. Ateistlere göre, tanrının var olmadığı kesin bir doÄŸrudur. Ateizmin felsefesel temeli, özdekçilik ve bir ölçüde şüpheciliktir.

AUGUSTİNUSÇULUK: Alm. Augustinismus, Fr. augustinisme, İng. Augustinism

Bir yandan.Platonculuk ve Yeni Platonculukla Hıristiyan düşüncesini birleÅŸtirmeye, öte yandan felsefenin ağırlık noktasını öznel-ruhsal alana (içdeney fizikötesine) kaydırmaya çalışan, Augustinus’a baÄŸlı öğreti.

// Bu öğreti Aristotelesçilikle karşıtlık içindedir. mayacağımız şey. Gerçekliği aşan, doğa üstü.

BEĞENİ: Güvenilir, ince ayrımlara varan bir duyguya dayanan estetik yargılama ve değerlendirme gücü; güzeli çirkinden ayırma yetisi.

BELİT (Aksiyom): Başka bir önermeye götürülemeyen ve tanıtlanamayan, böyle bir geri götürme ve kanıtı da gerektirmeyip, kendiliğinden apaçık olan ve böyle olduğu için öteki önermelerin temeli ve ön dayanağı olan temel önerme. Ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonucu varılır. Belitlere dayanan bir felsefe, belitlerin yanlışlığı meydana çıkınca çöker.

1) Mantık: Mantıkta belit terimi, bir ÅŸeyi tanıtlamak için kullanılan tanıtlanmayı gerektirmeyecek kadar açık ilke anlamını veriri tanıtlanmayı gerektirmediÄŸi gibi tanıtlanamazda. Çünkü tanıtlama, daha da açıklamak demektir, buysa daha çok açıklanamaz. Her belit bir ilkedir, ama her ilke bir belit deÄŸildir. ÖrneÄŸin, “her bütün kendini meydana getiren parçalarından büyüktür” ilkesi bir belittir, buna karşı Einstein’in görelilik ilkesi bir belit deÄŸildir. :-):-):-):-)fizik dünya görüşünün ürünü olan bütün mantıklar, “bir ÅŸey kendisinin aynıdır” önermesiyle dile getirilen özdeÅŸlik ilkesini belit saymışlardır. Hegel’in diyalektik mantığı bunun doÄŸru olmadığını meydana koymuÅŸtur. Bir ÅŸey kendisiyle bile aynı deÄŸildir, çünkü sürekli olarak deÄŸiÅŸmektedir.

2) Matematik: nicelikler arasındaki orantıları dile getiren zorunlu önermeler, matematikte belit adıyla tanımlanırlar. ÖrneÄŸin, “bir üçüncü niceliÄŸe ayrı ayrı eÅŸit olan nicelikler birbirine eÅŸittir”, “eÅŸit niceliklere eÅŸit nicelikler eklenirse toplamları da eÅŸit olur”. Matematiksel belit, mantıksal belitin niceliklere uygulanmasıdır. Aralarında baÅŸkaca bir anlam ayrılığı yoktur.

3) Dekartçılık: Descartes ve baÅŸta Spinoza olmak üzere izdaÅŸları felsefelerini belitlere dayarlar. ÖrneÄŸin Descartes, felsefesini “düşünüyorum, öyleyse varım” belitinden çıkarak kurmuÅŸtur. Spinoza’da ünlü Etika’sında örneÄŸin, “baÅŸka bir ÅŸeyle tasarlanmayan ÅŸeyin kendisiyle tasarlanması gerekir” gibi belitlerden yola çıkar. Ne var ki, ne türlü bir belitten yola çıkılırsa o türlü bir sonuca varılır. Bundan baÅŸka, bu belitler, “parçalarının toplamı bütüne eÅŸittir” gibi belitler gücünde deÄŸildirler. Daha açık bir deyiÅŸle, Dekartçıların belitleri öznel, kendilerince belit sayılmış belitlerdir. Nitekim Cogito’nun yüzyıllarca önceki biçimini çürütmek için, “bin altın düşünüyorum, öyleyse bin altınım var” önermesi ileri sürülmüştür.

BETİMLEME (Tasvir): Somut gerçekliği içinde bir nesnenin, kendine özgü belirtilerini elden geldiğince tam ve açık seçik bir biçimde gözönüne serme.

BİÇİM (Form): Nesnelerin dış görünüşü. :-):-):-):-)fizikte bir nesnenin, gizil ilkesi olan, hammaddeden ayırt edilen etkin belirleyici ilkesi.

BİLGİ: Öznenin amaçlı yönelimi sonucunda,özne ile nesne arasında kurulan iliÅŸkinin ürünü olan ÅŸeydir.Nesnelere yönelen özne onlar üzerine düşünerek,zihinsel bir etkinlik geliÅŸtirir.Bu etkinlik sonucu kavramlara ve kavramlardan da önerme ve çıkarımlara varılır.Bilgi aktı,özneden objeye bilinç etkinliÄŸidir.Bilgi akt’ları algılama,anlama ve açıklama ÅŸeklinde olabilir.

Algılama aktı,somut nesneler üzerinde yapılan duyu deneyleri sonucunda elde edilir.Anlama aktı,doÄŸruyu bütünüyle sezgisel yada zihinsel anlamadır.Açıklama aktı,bir ÅŸey hakkındaki ilk bilgiden yola çıkarak son bilgiye ulaÅŸma çabasıdır.Bilgi çeÅŸitleri 6′ya ayrılır

a) Gündelik Bilgi: İnsanların sıradan deneyimleri sonucu elde ettikler bilgilerdir.Neden-sonuç ve yönteme dayanmaz.kişinin algı ve sezgilerine dayanır.Bilimsel ve geçerli değildir.Sistemsizdir

b) Dinsel Bilgi: Özne ve nesne arasındaki bağ,yüce bir varlık tarafından belirlene bir inanç sistemine dayanıyorsa buna dinsel bilgi denir.dinsel bilgi değişmez,kesin bir bilgidir.Amacı insana manevi yaşam ve yaratan hakkında inanca dayalı bilgi vermektir

c) Teknik Bilgi: Öznenin nesneyi pratik amaçları için değiştirme ve ve ondan alet yapma bilgisidir.Pratik bir bilgi olup insana yarar ve kolaylık sağlar.

d) Sanatsal Bilgi: Sanatçı,nesneye yönelerek onda gördüğü bir şeyi elindeki malzemeyle ifade etmeye çalışmasıdır.Yara gibi bir amacı yoktur.Doğadaki nesneleri kullanmasına rağmen,doğada olmayan bir güzelliği eserine katar

e) Bilimsel Bilgi: İnsanın aklıyla belli bir konuya yönelerek elde ettiği yöntemli, sistemli, düzenli, geçerli, kanıtlana bilinir ve denetlene bilinir nesnel bilgiye denir.

1) Formel Bilimler: Konusunu doğadan almayan yani duyu ve deneyime dayanmayan fakat duyular üstü bir ideal varlık alanını ele alan bilim dallarıdır(matematik.mantık) Formel bilimler,sembolleri kullanarak kendilerini ifade ettikleri için aynı zamanda bir ideal;yani yapay anlatım biçimidir.Bundan dolayı diğer bilimlerle oranla daha nesneldir.Doğa insan bilimleri sembolleri kullanarak daha nesnel olmayı amaçlar

2) Doğa Bilimleri: Nedensellik ilkesine göre,yani aynı koşullar altında hep aynı sonuçların çıkacağı ilkesine dayanan doğa bilimleri deneysel yöntemi temele alır.konu alanı içinde doğa bilimleri(fizik),yaşam bilimleri yer alır.Temel özelliği olgusal ve deneysel olmalarıdır.Olgusaldır.Çünkü olgular ile neden-sonuç ilkesini araştırır.Nedenseldir.Çünkü;Doğa bilimleri genel, kesin,tümel,doğru yasalara ulaşmayı amaçlar.

3) İnsan Bilimleri: İnsanı değişik boyutlarıyla inceleyen bilgi türüdür.İnsan bilimleri;antropoloji,sosyoloji,psikoloji,siyaset bilimi,dil bilimi ve tarihtir.Bu bilimler insanın yapıp ettikleriyle ve ne yapacaklarıyla ilgilenir.Fakat kesin bir yasaya varamazlar.

f) Felsefî Bilgi: Felsefi bilgi,evreni,varlığı,insanı,doğayı parçalara ve konulara bölmeden bir bütün olarak anlamaya çalışır.Felsefi bilgi insanın aklıyla ortaya koyduğu tümel düşüncelerdir.Felsefi Bilgi;araştırma ve eleştiriye dayalıdır,akla dayanır.Mantık ilkelerine dayalı akıl yürütmelerdir,Soyut ve kavramsal olduğu için evrenseldir,birleştirici ve bütünleyicidir,Özneldir,bir bitmişlik yoktur.

BİLGİCİLİK (Sofizm): Eski Yunan’da İ.Ö 5. yüzyılın ikinci yarısından İ.Ö 4. yüzyılın baÅŸlarına deÄŸin para karşılığı felsefe öğreten gezgin felsefecilerin (sofistler) oluÅŸturdukları akıma bilgicilik denir.

Sofist deyimi, bilgeliÄŸi yeÄŸleyen öğreti, bilgi öğretmeni, siyasada yararlı olma sanatı, söz söyleme sanatı anlamlarında kullanılmıştır. İ.Ö 5. yüzyıl, antik çaÄŸ Yunan felsefesinde bilgicilik akımının egemen olduÄŸu çaÄŸdır. İlk düşünür sayılan Thales’den beri ortaya atılan sayısız varsayımlar, sonunda insan zekasını ÅŸahlandırmış ve bütün olup bitenleri yeniden gözden geçirerek kıyasıya eleÅŸtirmeye yöneltmiÅŸti. DoÄŸa bilimlerinin denetiminden yoksun insan düşüncesi, varlığın temeli konusunda daldığı hayal aleminden kendisine dönüyordu. Bilgicilik akımının inceleme amacı, insanın kendisiydi. Protagoras’ a göre , “insan her ÅŸeyin ölçüsü” ydü. Bilgi, teorik bir merak deÄŸil, pratik bir yarar olmalıydı. Protagoras “tanrılara gelince, ben onların ne var olduklarını ne de yok olduklarını bilirim” diyordu. Bilgici Hippias, giydiÄŸi elbiseyi kendisi diktiÄŸi için “ bağımsızlığa kavuÅŸmakla” övünüyordu. İnsan her türlü yapma baÄŸlardan kurtulmak ve insansal yasanın (nomos) yerine doÄŸal yasa (physis) konulmalıydı.

Bilgiciler , özdekçi düşünceleri sürmekle beraber, ürünü oldukları idealist çizgiyi sürdürmüşler ve dünyayı tanıma olanağını yadsımışlardır. İşte bu idealist çizgidir ki, bir yandan bilgicilik akımını yozlaştırarak felsefeyi güzel söz söyleme sanatına dönüştürürken diğer yandan idealist ilkelerin gelişmesi sürecini doğurmuştur.

BİLİM NEDİR: Sözlüklerde ve ansiklopedilerde bilimin değişik tanımları vardır. Sanırım bu tanımların hiçbirisi bilimi eksiksiz olarak açıklayamaz.

Cumhuriyet’te ve Cumhuriyet Bilim Teknik’te bilimin tanımı ya da açıklaması çok yapılmıştır. Bunlara bir yenisini eklemenin bir yararı olabilir mi? Bu soruyu, biraz minder dışına kaçarak yanıtlama olanağı vardır. AÅŸkı binlerce yazar anlatmıştır. Gene de, her gün yeniden anlatılmaktadır ve insanoÄŸlu var oldukça anlatılmaya devam edilecektir. Ama hiçbirisi aÅŸkı eksiksiz anlatamamıştır ve anlatamayacaktır. Belki bilim de böyledir; onun eksiksiz bir tanımı yapılamaz. Ancak, bir temele dayanabilmek için, bir yerden baÅŸlamak iyi olacaktır.

TDK sözlüğünde bilim şöyle tanımlanıyor: Bilim: "Evrenin ya da olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışan düzenli bilgi." "Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi."

"Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir ereğe yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci."

Bilim ile uğraşan bir kişinin bu tanımları yeterli bulmayacağını söylemeye gerek yoktur. Bu nedenle, bilimin eksiksiz bir tanımını yapmaya kalkışmak yerine, onu açıklamaya çalışmak daha doğru olacaktır.

İnsan doğaya egemen olmak ister!

Derler ki insanoğlu varoluşundan beri doğayı bilmek, doğaya egemen olmak istemiştir. Bu nedenle, insan varoluşundan beri doğayla savaşmaktadır. Son zamanlarda, bu görüşün tersi ortaya atılmıştır: İnsan doğayla barış içinde yaşama çabası içindedir.Bence bu iki görüş birbirlerine denktir. Bazı politikacıların dediği gibi, sürekli barış için, sürekli savaşa hazır olmak gerekir.

Gök gürlemesi, ÅŸimÅŸek çakması, Ay’ın ya da GüneÅŸ’in tutulması, hastalıklar, afetler, vb. doÄŸa olayları bazen onun merakını çekmiÅŸ, bazen onu korkutmuÅŸtur.

Öte yandan, bu olgu, insanı, doğa korkusunu yenmeye ve merakını gidermeye zorlamıştır. Korkuyu yenebilmenin ya da merakı gidermenin tek yolunun, onu yaratan doğa olayını bilmek ve ona egemen olmak olduğunu, insan, önünde sonunda anlamıştır. Peki, insanoğlunun doğayla giriştiği amansız savaşın tek nedeni bu mudur? Başka bir deyişle, bilimi yaratan güdü, insanoğlunun gereksinimleri midir?

Elbette korku ve merakın yanında başka nedenler de vardır. İnsanın (toplumun) egemen olma isteği, beğenilme isteği, daha rahat yaşama isteği, üstün olma isteği vb. nedenler bilgi üretimini sağlayan başka etmenler arasında sayılabilir. İnsanın korkusu, merakı ve istekleri hiç bitmeden sürüp gidecektir. Öyleyse, insanın doğayla savaşı (barışma çabası) ve dolayısıyla bilgi üretimi de durmaksızın sürecektir.

Bilim Neyle Uğraşır?

Bilimin asıl uğraşı alanı doğa olaylarıdır. Burada doğa olaylarını en genel kapsamıyla algılıyoruz. Yalnızca fiziksel olguları değil, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel vb. bilgi alanlarının hepsi doğa olaylarıdır. Özetle, insanla ve çevresiyle ilgili olan her olgu bir doğa olayıdır. İnsanoğlu, bu olguları bilmek ve kendi yararına yönlendirmek için varoluşundan beri tükenmez bir tutkuyla ve sabırla uğraşmaktadır. Başka canlıların yapamadığını varsaydığımız bu işi, insanoğlu aklıyla yapmaktadır.

Bilimin Gücü

Bilim, yüzyıllar süren bilimsel bilgi üretme sürecinde kendi niteliğini, geleneklerini ve standartlarını koymuştur. Bu süreçte, çağdaş bilimin dört önemli niteliği oluşmuştur: çeşitlilik, süreklilik, yenilik ve ayıklanma.Şimdi bunları kısaca açıklamaya çalışalım.

Çeşitlilik: Bilimsel çalışma hiç kimsenin tekelinde değildir, hiç kimsenin iznine bağlı değildir. Bilim herkese açıktır. İsteyen her kişi ya da kurum bilimsel çalışma yapabilir. Dil, din, ırk, ülke tanımaz. Böyle olduğu için, ilgilendiği konular çeşitlidir; bu konulara sınır konulamaz. Hatta, bu konular sayılamaz, sınıflandırılamaz.

Süreklilik: Bilimsel bilgi üretme süreci hiçbir zaman durmaz. Kırallar, imparatorlar ve hatta dinler yasaklamış olsalar bile, bilgi üretimi hiç durmamıştır; bundan sonra da durmayacaktır.

Yenilik: Bir evrim süreci içinde her gün yeni bilimsel bilgiler, yeni bilim alanları ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, bilime, herhangi bir anda tekniğin verdiği en iyi imkânlarla gözlenebilen, denenebilen ya da var olan bilgilere dayalı olarak usavurma kurallarıyla geçerliği kanıtlanan yeni bilgiler eklenir.

Ayıklanma: Bilimsel bilginin geçerliği ve kesinliği her an, isteyen herkes tarafından denetlenebilir. Bu denetim sürecinde, yanlış olduğu anlaşılan bilgiler kendiliğinden ayıklanır; yerine yenisi konulur.

BİLİMSEL TOPLUMCULUK = BİLİMSEL SOSYALİZM: (Os. İlmî sosyalizm, Fr. Socialisme scientifique) Marksist sosyalizm… Bilimsel toplumculuk deyimi, Alman düşünürü Karl Marx’ın sosyalizmini ütopyacı ya da düşçü sosyalizmden ayırır. Marx’ın materyalist ve tarihsel diyalektiÄŸine bilimsel adının verilmesi, bu diyalektiÄŸin bilimsel bir yönteme, deney ve gözlemlere dayanması ve bunlarla doÄŸrulanması nedenine dayanır. Karl Marx, toplumsal deÄŸiÅŸimlerin, doÄŸasal deÄŸiÅŸimlerde olduÄŸu gibi, belli yasalara baÄŸlı olduÄŸunu göstermiÅŸtir. Yasalara baÄŸlılık, bilimselliÄŸin nedenidir. Bilimsel sosyalizm, üstün kiÅŸilerin düşünsel tasarımlarına deÄŸil, nesnel gerçekliÄŸin belli yasalarına baÄŸlıdır. Bilimsel sosyalizm, Marksizmin ayrılmaz bir parçasıdır ve sosyo-ekonomik yasaların kesin bir zorunluÄŸudur. Bu zorunluk, eskimiÅŸ üretim iliÅŸkileriyle gittikçe geliÅŸen üretim güçleri arasındaki uyuÅŸturulamaz karşıtlığın doÄŸurduÄŸu bilimsel bir zorunluktur.

BİLİNÇ: (Os. Åžuur, İstiÅŸ’ar, Zamir, Hatır, İdrâk, İlim, Vukûf, Vicdân, Hissi bâtın, Hissi nefis, Akide, İtikat, İnsâf, Derûn; Fr. Conscience, Al. Bewusstsein, Selbstbewusstsein; İng. Consciousness, İt. Coscienza) İnsanın çevresini ve kendisini anlamasını saÄŸlayan anlıksal süreçlerin toplamı.

1. Etimoloji: Osmanlıca ÅŸuur anlamını veren Türkçe bilinç terimi bilmek mastarından, Osmanlıca vicdan anlamını veren Türkçe bulunç terimi bulmak mastarından türetilmiÅŸtir. Bu türetimde Osmanlıca terimlerin Arapça anlamları göz önünde tutulmuÅŸtur. Her iki anlam da Hind-Avrupa dil grubuna baÄŸlı Fransızca, İngilizce ve İtalyancada aynı terimle dilegetirilir. Terim, Hind-Avrupa dil grubunun kesmek ve yarmak anlamlarını veren skei kökünden türemiÅŸ, Latince aynı bilgilere sahip olduklarından ötürü kiÅŸiler arasında kurulan dayanışma anlamını veren conscientia sözcüğü aracılığıyla bu dillere geçmiÅŸtir. Terimin bu dillerdeki ilk anlamı bulunç (Fr. Conscience morale)’tu, sonradan bilinç (Fr. Conscience psychologique) anlamına kaymıştır.

2. :-):-):-):-)fizik: :-):-):-):-)fizikte bilinç insandan bağımsız bir güçtür ve insana verilmiÅŸtir, evrensel ya da Tanrısaldır. :-):-):-):-)fizik düşünme dizgesi içinde yer alan idealizme göre de bilinç, maddeden ayrı ve bağımsız bir güçtür. Bu savda temellenen idealizm antikçaÄŸ Yunan düşünürü Anaksagorasla baÅŸlar. Anaksagoras nus adı altında bir evrensel us düşünmüş ve onu maddenin karşısına koymuÅŸtur. Aristoteles’in deyiÅŸiyle, "Anaksagoras, nusun yaratan ve maddenin yaratılan olduÄŸunu söylemiÅŸtir. Çünkü her ÅŸey bir aradayken nus gelip düzenlemiÅŸtir". Bu anlayış, bilinç’le maddeyi birbirinden tümüyle ayrı ÅŸeyler sayan Descartes’dan geçerek, onu, evrenselleÅŸtiren Hegel’de ulaşır. Hegel’e göre önce evrensel bir bilinç vardı ve bütün doÄŸa bu evrensel bilincin ürünüdür, doÄŸa diyalektik evriminin sonunda, gene bu bilince ulaÅŸarak kendi kendini tanıyacak ve evrim böylelikle son bulmuÅŸ olacaktır. İdealist akımın karşısında yer alan ve antikçaÄŸ Yunan düşünürü Demokritosla baÅŸlayan materyalist akım, kaba ya da Vülger materyalistler adıyla adlandırılan bilim-öncesi materyalistlerinin bilinç’i maddeyle aynılaÅŸtırmalarıyla uçlaşır. Bunlara göre de, "KaraciÄŸerin safra salması gibi beyin de bilinç salar". İdealist akımın düştüğü yanılgı kadar yanlış olan bu sonuç, bilim-öncesi materyalistlerinin gerçekte tekyanlı :-):-):-):-)fizik düşünme sistemine baglılıklarından doÄŸmaktadır.

3. Ruhbilim: Ruhbilimde bilinç terimi, öznenin kendini seziÅŸi ya da kendinin farkına varışı anlamında kullanılır, algı ve bilgilerin anlıkta izlenmesi süreci olarak tanımlanır. GeniÅŸ anlamda bilinç, usun kullanılmasıdır. Ruhbilimsel açıdan insan, kendi varlığını ancak bilinciyle aÅŸabilir. Türk Dil Kur umunca bilinç’le ilgili çeÅŸitli ruhbilim terimleri önerilmiÅŸtir (Bk. Ruhbilim Terimleri Sözlügü, TDK. yayını, birinci baskı, s. 35-36): Anımsamayı saÄŸlayamayacak aÅŸamadaki öğrenme bilinçdışı öğrenme (İng. Subliminal learning), belli bir anda insanın aynı zamanda algılayabileceÄŸi nesnelerin toplamı bilinç geniÅŸliÄŸi (İng. Span of consciousness), bilinç sürecini denetlediÄŸi ilerisürülen beyin yeri bilinç katı (İng. Seat of consciousness), hekime duyulan güvensizlik ya da utançtan ötürü verilmesi gereken bilgileri saklama bilinçli direnç (İng. Conscious resistance), bir küme yaÅŸantının ötekilerden ayrılarak kendi içlerinde örgütlenmesi bilinçliliÄŸin bölünmesi (İng. Split-off consciousness), nesne ve olaylara karşı uyanık bulunma durumu bilinçlilik (İng. Consciousness), belli bir anda bilinçte bulunmayen ama anımsanıp bilince çaÄŸrılabilen anıların bilinçteki yeri bilinç öncesi (İng. Foreconscious, Preconscious), Fröydcülüğe göre baskıya alındıklarından ötürü doÄŸrudan anımsanmamakla beraber gizli yollardan bilinci ve davranışları etkileyen etkenlerin tümü bilinçsiz bellek (İng. Unconscious memory), kiÅŸinin bilincinde olmadığı ve ancak davranışlarıyla yansıtabildiÄŸi eyleme geçme isteÄŸi bilinçsiz güdülenme (İng. Unconscious motivation) terimleriyle dilegetirilmektedir.

4. Diyalektik: Diyalektik materyalist felsefeye göre bilinç; insanın düşüncesi, duygusu, iradesi, karakteri, heyecanı, anlağı, kanısı, sezisi vb. gibi bütün anlıksal süreçlerinin toplamıdır. Nesnel gerçekliÄŸin insandaki yansıtıcısıdır. Maddesel olan insan beyninin bir özelliÄŸidir. Önce maddesel doÄŸa vardı. DoÄŸasal evrim insana ve bilinç’e kadar geliÅŸti. Bilinç elbette doÄŸasal, eÅŸdeyiÅŸle maddi bir üründür ama maddeyle ayrılaÅŸtırılamayacağı kadar aynılaÅŸtırılamaz da. Nitekim çocuk da annesinin ürünüdür ama annesinin aynı deÄŸildir. Bilinç, toplumsal bir üründür ve dil’le sımsıkı bağımlıdır. Dil olmaksizin bilinç de olamaz. Çünkü dil, baÅŸkaları için gerçekleÅŸen pratik bilinçtir. Hayvanın ön ayaklarının elleÅŸmesi ve ellerin emekte kullanılmasıyla baÅŸlayan insanlaÅŸma, zorunlu toplumsallaÅŸma olgusundan geçerek, dil-bilinç olgusunu meydana getirmiÅŸtir. Bilinç olgusu, insanların yaÅŸma biçimlerinin ürünüdür. Öyleyse pek açıktır ki bilinç, insanların yaÅŸama biçimlerini yansıtır. Ama bilinç sadece yansıtmakla yetinen basit bir ayna deÄŸil, belirmesiyle birlikte diyalektiÄŸe girmiÅŸ etken bir güçtür. "Bir sarayda, bir kulübedekinden baÅŸka türlü düşünülür". Ama saray koÅŸullarından doÄŸan saray düşüncesi de saray koÅŸullarını etkiler ve deÄŸiÅŸtirir. Marksist diyalektik ipinin iki ucundan biri eylem (pratik), öbürü de bilinç (teori)’dir. ÇeÅŸitli yanlış anlamalar ve yorumlar bu ipin iki ucunu birden elde tutamamaktan doÄŸmaktadır. İnsansal giriÅŸkenlik (Fr. Initiative), bilinç’le gerçekleÅŸir. İnsan, olaylardan oluÅŸan bilinciyle o olaylara egemen olabilir. Bilim-öncesi felsefede insanların yaÅŸarna biçimleri düşünme biçimleriyle açıklanırdı, oysa düşünme biçimleri yaÅŸama biçimlerinin sonucuydu. İnsan, bilimsel olarak bunun bilincine vardıktan sonradır ki, bilinç’li etkenliÄŸiyle yaÅŸama biçimlerini de deÄŸiÅŸtirmeye baÅŸlamıştır. Hiç bir ÅŸeyi deÄŸiÅŸtiremeyen hayvansal çabayla her ÅŸeyi deÄŸiÅŸtirebilen insansal çaba arasındaki tek fark, insansal çabanın bilinç’li oluÅŸudur. Engels şöyle der: "Bilinçli amaç, istenmiÅŸ bir erek olmaksızın hiç bir ÅŸey meydana gelmez". Bilinç, insanın, kendisini çevreleyen ÅŸeyleri farketmesini, algılamasını ve algıladıktan sonra kavramasını gerçekleÅŸtirdiÄŸi gibi istemesini ve istediÄŸini yapmasını da gerçekleÅŸtirir. Marx da Alman İdeolojisi adlı yapıtında şöyle der: "İşte ancak ÅŸimdi, yani temel tarihsel iliÅŸkilerin dört uÄŸrağını gözden geçirdikten sonra insanın bir de bilinç’i olduÄŸunu görüyoruz (Marx’ın saptadığı temel tarihsel iliÅŸkilerin dört uÄŸrağı: 1. ihtiyaçları karşılayan araçların üretimi, 2. Yeni ihtiyaçlar üretimi, 3. Soyun üretimi, 4. İşbirliÄŸi, eÅŸanlamda belli bir üretim tarzı üretimi uÄŸraklarıdır. O. H.). Ama gene de bu, arı bir bilinç deÄŸildir. Çünkü ruh, daha baÅŸlangıçta hava tabakaları, sesler, kısaca konuÅŸma biçiminde beliren maddenin yükü altına sokulmuÅŸtur. Bilinç ne kadar eskiyse dil de o kadar eskidir. Dil, baÅŸkalari için varolan ve ancak bundan ötürüdür ki benim için de gerçekten varolan pratik bilinç’in ta kendisidir. Dil, tıpkı bilinç gibi, baÅŸkalarıyla iliÅŸki kurma zorunluÄŸundan doÄŸmuÅŸtur. Nerede bir iliÅŸki varsa orada insansal bir ÅŸey vardır. Hayvanın hiç bir iliÅŸkisi yoktur, hayvanın baÅŸkalarıyla iliÅŸkisi onun için bir iliÅŸki deÄŸildir. Demek ki bilinç, baÅŸlangıcından beri bir toplumsal üründür, insanlar varoldukları sürece de öyle kalacaktır". Demek ki insan topluluÄŸunun dışında insan bilinci olamaz. Bilincin ürünü olan düşünce de, kendisinin maddi iskeleti olan dilin dışında varolamaz. Bundan ötürü bilinç, ilk anından beri dil temeli üstünde biçimlenir. Engels, konuÅŸmanin ortaya çıkışının, maymun beynini adım adım bilinçlendirerek insan beynine dönüştürdüğüne özellikle dikkatleri çekmiÅŸtir.

BİLİNÇALTI: (Tr. Ruhbilim) Altbilinç teriminin anlamdaşı… Gerçekte bilinç süreçleri olmadıklari halde bilinç süreçleri üstünde etkisi bulunan ruhsal süreçler’i dilegetiren altbilinç ya da bilinçaltı deyimi, diyalektik felsefeyle idealist felsefeler açısından baÅŸka anlamlar taşıdığı gibi çeÅŸitli yerli ve yabancı sözlüklerde çeÅŸitli tanımlarla açıklanmaktadır. İdealist felsefeler onu, bilinç eÅŸiÄŸini aÅŸamayan eksik algıların biriktiÄŸi bilinçdışı bir bölge saymışlardır. Öyle ki, Alman düşünürü Leibniz’in bulanık algı (Os. idrâkâtı müpheme, Fr. Perception obscure) adını verdiÄŸi bu eksik algıların bıraktığı bilinçdışı izler bu bölgede toplanıyor ve zaman zaman bilinci etkiliyordu. Bu bölge, esrarlı bir bölgeydi ve bilinmesi olanaksız izlerle doluydu. Bir zaman sonra Avusturyalı hekim Freud bu bölgenin sırlarını çözmeye çalışacaktı. Kimi sözlükcülerin güçsüzce bilinç (Os. Zayıfça ÅŸuûr, Fr. Faiblement conscient) deyimiyle dilegetirdikleri bu bölge, Freud’cülere göre unutulmuÅŸ ya da törebilimsel baskılarla bilincin dışına atılmış anı ve isteklerin gizlendiÄŸi bir bölgedir. Bu bölgedekiler bilince çıkmak için çabalarlar ve insanı hasta ederler. Kimi sözlükçüler onu belli belirsiz edindiÄŸimiz bilinç deyimiyle tanımlamaktadırlar. Kimi sözlükçüler de eÅŸikaltı (Os. Mâdûnüşuûr, Fr. Subliminal) deyimiyle anlamdaÅŸ sayarlar (ÖrneÄŸin Bk. Cuvillier, Nouveau Vocabulaire Philosophique, Paris 1967, s. 178). Buna karşı Alman düşünürü Schopenhauer onu bilinmesi olanaksız bilinç temeli olarak tanımlar, daha açık bir deyiÅŸle, düşünüre göre bilinci bu bilinmesi olanaksızlar yönetmektedir. Oysa bilinçaltının ya da altbilincin bilinemeyecek hiç bir yanı yoktur. Herhangi bir olguyu algıladığımızda onunla birlikte ve onunla iliÅŸkili olarak bir takım yan olgular da algılarız, ama ne onların üstünde durur ve ne de dilegetiririz. Bu yan olgular, temel olguyla iliÅŸkili olduklarından, temel olgu üstündeki faaliyetlerimizde kimi zaman etken olurlar. Ya da önceden bildiÄŸimiz, ama bu anda düşünmediÄŸimiz öyle ÅŸeyler vardır ki bu andaki temel düşüncemizi, onunla iliÅŸkili olduklari için, etkilerler. Altbilinç ya da bilinçaltının bütün esrarı bundan ibarettir.

BİLİNMEZCİLİK: Gerçek ve mutlak varlığın, kendinde nesnelerin (Tanrı gibi) bilinemeyeceği kanı ve öğretisi. (Agnostisizm) Bilme: Bir şeyin ne olduğunun bilincine varma.

BİREYCİLİK:

1- (Genel olarak)

a. Bütüne, genele değil de, bireye, tek olana üstünlük tanıyan görüş.

b. Bireyin kendine dayanması eğilimi.

2- (Fizikötesi açısından)

a. Yalnızca tek olanın, bireyin bağımsız gerçekliği olduğunu;

b. Gerçekte yalnız bireylerin bulunduğunu, tümel terimlerin gerçeklikte hiç bir karşılığı olmadığını savunan öğreti.

3- (Yöntem- bilim açısından) Tarihsel ve toplumsal olayların açıklanmasını bireysel ruhbilime dayandıran görüş.

4- (Gelenekçiliğin karşıtı olarak) Kurulu düzene eleştirmeden uyma yerine, bireylerin toplumda hertürlü kurum, inanç, kanı ve eylem üzerinde tartışıp bunları yargılamaları gerektiğini savunan görüş (düşünce bağımsızlığı).

5- Toplumun kendi başına bir ereği olmadığı gibi, kendini kuran bireylerin üstünde bir ereğe araç da olmadığını savunan görüş. // Bu görüşe göre , toplumsal kurumların ereği: a. bireylerin mutluluğu, b. bireylerin yetkinliği olmalıdır; böylece, bireyin ereğine erişmesi için toplum ve devlet yardımcı araç olacaktır.

6- Kişiliğin ve kişisel sorumluluğun kaldırılamayacağını dile getiren görüş.

7- Yaşamın, özellikle toplumsâl yaşamın tek kişiler üzerinde kurulduğunu ileri süren ve bu tek kişileri özce aynı türden ve eşit haklı olarak kabul eden öğreti (aydınlanma felsefesi).

8- Başkalarıyla karşılaştırılamayan niteliksel özelliği ve bir kezliği içinde bireyin kendi değeri üzerindeki kanı (Shaftesbury, Herder)

9- Seçkin bireycilik: Bütün bireyleri eşit görmeyip, kimi bireylere özel koşulları ve özel nitelikleri dolayısıyla ayrı bir yer veren görüş.(Nietzsche)

10- (Ekonomik yaşamla ilgili bireycilik): Her bireyin özgür olarak kendi ölçülerine göre kendi ekonomik işlerini düzenleyebileceğini savunan görüş. (Bırakınız Yapsınlar ilkesi)

BİLİNEMEZCİLİK: (Os. Lâedriye, Lâirfâniye, Lâyûrefîye; Fr. Agnosticisme, Al. Agnosticismus, İng. Agnosticism, İt. Agnosticismo)

Nesnelerin kendiliklerinin hiç bir zaman bilinemeyeceÄŸini ilerisüren felsefe akımı… Bilinemezcilik terimi, ilkin, İngiliz düşünürü Huxley tarafından Yunanca bilinemez anlamını veren agnôstos sözcüğünden türetilerek kendi öğretisini adlandırmak için kullanılmıştır ve pek yenidir. Terim, daha sonra, geriye götürülerek bütün bilinemezci öğretileri kapsamıştır. Bilinemezcilik, tarihsel olarak, bilimin denetinden yoksun insan düşüncesinin düştüğü büyük yanılgılara bir tepki olarak belirmiÅŸtir. Bu tepkiyi ilkin antikçaÄŸ Yunan bilgicileri göstermiÅŸlerdir, duyumcu olan bu sofistlere göre bilgi duyuların sonucudur, duyularımızla elde ettiÄŸimizin dışında baÅŸkaca hiç bir bilgiye eriÅŸemeyiz. Her kiÅŸinin duyusu kendine göre olduÄŸundan her kiÅŸinin bilgisi de zorunlu olarak kendine göre olacaktır, herkes için geçerli bir bilgi olamaz. İnsan, kendisi için bilinebilecek tek ÅŸeyle, kendisiyle yetinmelidir. AntikçaÄŸ Yunanlıları, tarihsel koÅŸulları içinde, bu tepkiyi göstermekte haklıydılar. Ne var ki bilinemezcilik akımı Kant’dan, Auguste Comte’dan, Spencer’den, William James’den geçerek yüzyılımızın ilginç düşünürleri Sartre’lara ve Camus’lere kadar sürüpgelmiÅŸ bulunmaktadır. Kant’a göre ancak görünen bilinebilir, öz bilinemez:, "Bizler sırlarla dolu bir evrende bir rüyanın rüyasını görmekteyiz. Gerçekte bildiÄŸimiz hiç bir ÅŸey yoktur. BildiÄŸimizi sandığımız ÅŸey sadece olaylardır. O olaylar ki, bilmediÄŸimiz bir objeyle asla bilemeyeceÄŸimiz bir süjenin birbirlerine olan iliÅŸkisinden doÄŸmuÅŸtur". Amerikalı pragmacı William Jamese göre, "İnsanın evrendeki durumu, bir kedinin kitaplıktaki durumu gibidir. Görür ve iÅŸitir, ama hiç bir zaman anlayamaz". Pozitivist Auguste Comte’a göre, "Nesneler üstü :-):-):-):-)fizik kadar nesnelerin kendisi fizik de bilinemez. Bilim, bu iki bilinemez alanın ortasında, sadece duyularımızla algıladığımız deney ve gözlemlerin konusu olan olgularla uÄŸraÅŸabilir". Akıma adını koymuÅŸ olan on dokuzuncu yüzyıl İngiliz düşünürü Huxley de aynı kanıdadır. Yirminci yüzyılın Fransız düşünürü Camus’ye göre de, "Evren uyumsuzdur ve bilinemez. İşte aÄŸaç sertliÄŸini duyuyoruz. Bu kadarla yetinmek zorundayız. Bilim, giderek bize elektronların bir çekirdek çevresinde toplandıkları görünmez bir gezegenler takımından söz edecektir. Bu bir varsayımdır. Böylece dönüp dolaşıp ÅŸiirin alanına geldiÄŸimizi ve hiç bir ÅŸeyi bilemeyeceÄŸimizi anlarız"… Bütün bu yanlış düşünceler çaÄŸdaÅŸ diyalektiÄŸi bilmemenin ya da bilmez görünmenin sonucudur. :-):-):-):-)fizik bilinemezcilik haklıdır, çünkü :-):-):-):-)fizik birtakım gerçekdışı tasarımlarla uÄŸraşır, gerçek olmayan ÅŸey yok demektir ve yok olan ÅŸey de elbette bilinemez. Oysa bilimci olduklarını iddia eden bütün bilinemezcilik’ler bilimdışıdırlar, çünkü bilimin konusu olan nesnelerin kendilikleriyle bilimin amacı olan bilinebilirliÄŸi yadsımaktadırlar. Bu bilinemezcilik’lere, çaÄŸdaÅŸ diyalektikten çok önce, Alman düşünürü idealist Hegel gereken karşılığı vermiÅŸtir: "Bir nesnenin bütün niteliklerini biliyorsanız nesnenin kendiliÄŸi (Fr. Chose en soi, Al. Ding an Sich, Os. Bizâtihi ÅŸey)’ni de biliyorsunuz demektir. Geriye bu nesnenin sizin dışınızda vorolmasından baÅŸka hiç bir ÅŸey kalmamaktadır. Duyularınız size bu gerçeÄŸi de öğrettiÄŸi zaman Kant’ın o ünlü bilinmez’inin geri kalan yanını da kavramış olursunuz". Bununla beraber Kant, yaÅŸamının son yıllarında, "inana yer bırakmak için bilgiyi sınırlandırmak" istediÄŸini itiraf etmiÅŸtir. Gerçekten de bilinemezcilik her zaman Tanrıbilimden ve dolayısıyla egemen sınıflardan yana olmuÅŸtur. Çünkü nesnel gerçekliÄŸin bilinemeyeceÄŸini söylemek, insanları inana çağırmak demektir. Ünlü bir diyalektikçi şöyle der: "Böylesine görüşlerin niçin ilerisürüldüğü sorulabilir. Çünkü bilgi ışık saçar, ışıksa herkesi hoÅŸnut etmez. Karanlık çıkarlar ancak karanlıklarda elde edilir. Bilgiyle aydınlanan insan daha önce göremediÄŸi ve yapamadığı birçok ÅŸeyi görebilir ve yapabilir. Buysa karanlık saçan sömürücülerin ölesiye korktukları bir ÅŸeydir". Bilinemezcilik, biçimle özü ayrıştırmaktan ve görünüşten gerçeÄŸe geçememekten doÄŸmuÅŸtur. AntikçaÄŸ Yunan felsefesinde şüphecilik biçiminde belirmiÅŸ olan bilinemezcilik giderek bilimi yadsımaya varmış ve bilmeye uÄŸraÅŸmaktansa bilinemez saymanın kolaylığı ve rahatlığı içinde hızla yayılmıştır. Şüpheciler ya şüphe ettikleri için bilinemez sayıyorlar ya da bilinemez saydıkları için şüphe ediyorlardı. Onlar için bu bir yöntemdi, doÄŸa bilimlerinden yararlanamayan düşünsel felsefenin aşırı tasarımlarına bir tepki olarak ilerisürülmüştü. Ama XVIII., XIX. ve XX. yüzyıl bilinemezcilerinin, böyle bir durumda bulunmadıkları gibi böylesine tepkileri de gereksemedikleri kesindir. Ünlü bir diyalektikçinin dediÄŸi gibi, "kauçuk yapıyoruz, demek ki kauçuÄŸun ne olduÄŸunu biliyoruz". Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm adlı yapıtında şöyle der: "Kavranamaz nesneler, bilimin dev adımlarıyla ilerlemesi sırasında kavrandılar, çözümlendiler, üstelik yeniden üretildiler. ÜretebildiÄŸimiz ÅŸeyin bilinemez olduÄŸunu elbette düşünemeyiz… Bugün de bilmediklerimiz vardır, ama bugün bilmediklerimizi yarın bileceÄŸimizden şüphe etmeye hiç bir neden yoktur".

BUDA ve ÖĞRETİSİ: Buda’nın öğretisinin baÅŸlıca özelliÄŸi; Buda’nın aydınlanma sonucu bulmuÅŸ olduÄŸu gerçekleri birer dogma olarak sunacak yerde aydınlanma yöntemini öğretmeyi ve böylelikle yöntemi öğrenen kimselerin kendi çabalarıyla bu gerçekleri kendilerinin bulup yaÅŸantısal deneyimle doÄŸrulamalarını öngörmesi, Budalık yolunu herkese açık tutmasıdır. Buda’nın yaÅŸadığı dönemde Budizm bir din, Buda da bir peygamber deÄŸildi.

Åžimdiye dek her geliÅŸ gidiÅŸimde,

İçinde hapis olduğum,

Duyularla duvaklanmış bu evin,

Yapıcısını aradım durdum.

Ey yapıcı! Şimdi seni buldum.

Bir daha bana ev yapmayacaksın,

Bütün kirişlerin kırıldı, payandaların çöktü.

İçimde nirvana’nın suskunluÄŸundan baÅŸka bir ÅŸey kalmadı

Tutkuların, isteklerin biçimlediği yanılgıdan kurtardım kendimi.

Öğretide 4 temel gerçek vardır: Yaşamda ıstırap vardır; ıstırabın bir nedeni vardır; bu neden yok edilirse ıstırapta yok edilmiş olur; bu nedeni yok etmeyi sağlayan bir yol, bir yöntem vardır.

1. Istırap (DUKKHA) ve Yaşamın 3 özelliği

Dört okyanusun suyu mu daha çoktur, yoksa sizlerin inleye sızlaya sürdürdüğünüz bu yolculukta sevdiÄŸiniz istediÄŸiniz ÅŸeyleri elde edememek, sevmediÄŸiniz istemediÄŸiniz ÅŸeylerden kaçınamamak, istediÄŸiniz ÅŸeylerin istediÄŸiniz gibi olmaması, istemediÄŸiniz ÅŸeylerin istemediÄŸiniz biçimde olması yüzünden akıttığınız gözyaÅŸları mı daha çoktur? Ananızı, babanızı yitirmek, kardeÅŸlerinizi, kızınızı yitirmek, malınızı, mülkünüzü yitirmek… Bu uzun yolculukta tüm bunlara katlandınız ve dört okyanusun suyundan daha çok gözyaşı akıttınız.

Buda ıstırap için dukkha sözcüğünü kullanıyordu. Anlamı; ıstırap, üzüntü, tasa, keder, maddesel veya ruhsal saÄŸlıksızlık, uyumsuzluk, tedirginlik, doyumsuzluk, yetersizlik, sürtüşme, çeliÅŸki yani olumsuz ruh durumları…

Buda’nın gözlerimizi açmaya çalıştığı gerçek daha çok ıstıraptan korunmak, kurtulmak için izlediÄŸimiz tutumdaki yanlışlarımız, yanılgılarımız. Herkes yaÅŸamda ıstırabın olduÄŸunu biliyor, ama yaÅŸamda tatlı anlar, hoÅŸ ve zevkli olan ÅŸeyler olduÄŸunu, haz ve zevkin ıstırabı dengeleyebileceÄŸini düşünüp bu anların beklentisi içinde ıstıraba katlanabiliyor. Buda’ya göre yanılgı iÅŸte burada. Buda kaynağı dışımızda olan ÅŸeylerden elde ettiÄŸimiz haz ve zevkin ıstırabın asıl nedeni olduÄŸunu göstermeye çalışıyordu. Yanılgının dünyanın bu geçiciliÄŸine gözlerimizi kapamak, geçici olan, kalıcı olmayan ÅŸeylere tutunmaya çalışmaktan geldiÄŸini, dünyayı gerçek böylesiliÄŸi, yapısıyla görememekten kaynaklandığını söylüyordu. “SevdiÄŸimiz hiç bir ÅŸey yok ki, bir gün gelip ya onlar bizden, ya biz onlardan ayrılmayalım.”

Buda yaşamı gerçek boyutları içinde kavrayabilmemiz için yaşamın birbiriyle ilgili 3 özelliğinin üzerinde ısrarla duruyordu:

Dukkha - Istırap

Bir arada bütünleşmiş, bileşmiş, oluşmuş hiç bir şey değişimden, çözülüp dağılmaktan kurtulamaz. Yanılgı değişim içinde olan, geçici olan şeylere sanki hiç değişmeyeceklermiş, sanki kalıcı şeylermiş gibi tutunmaya, sarılmaya çabalamaktan geçiyor. Oysa elde etmek istediğimiz şeyi elde edene kadar o şey değişiyor, koşullar değişiyor, bu arada biz kendimiz de değişiyoruz.

Buda’nın amacı dünyayı ne olduÄŸundan daha kötü ne de daha iyi göstermekti. Onu olduÄŸu gibi iyi ve kötü yanlarıyla, kendimizi hiç bir yanılgıya, yanılsamaya kaptırmadan bütünlüğü içinde gerçek böylesiliÄŸiyle görmemizi saÄŸlamaya çalışıyordu. Istırabın dünyayı olduÄŸu gibi içimize sindirememekten, dünyadan verebileceklerini deÄŸil de daha çoÄŸunu beklememizden, istememizden kaynaklandığını anlatma çabası içindeydi. Kötü olan yaÅŸam deÄŸil, ona arsızca yapışmaya çabalamaktan, ondan verebileceÄŸinden çoÄŸunu istemekten gelen ıstıraptır. Akıp giden yaÅŸamla birlikte karşı koymadan, direnmeden akıp gitmesini öğrenmek, dönüşü olmayan bir akış içinde olduÄŸumuzun, yaÅŸamın tek bir anının bile ikinci kez yaÅŸanmasının olanaksızlığını içten içe kavramak, her saniyenin tadını bilecek biçimde yaÅŸamın sevinçle, kıvançla, coÅŸkuyla kucaklanmasına yol açabilir. MutluluÄŸun ertelenmesinin de, para biriktirir gibi haz ve zevk biriktirmenin de olanaksızlığı iyice anlaşılabilir. Acaba yaÅŸamda kendimize sığınak yapabileceÄŸimiz ıstırabın güçsüz kaldığı, etkisinin azaldığı bir yer, bir zaman var mı? Budizm olduÄŸunu savunuyor. Bu an ve burası…

Hiç bir ÅŸeyin öteki ÅŸeylerden ayrı bir kendiliÄŸi, ayrı kalıcı bir benliÄŸi olamaz. Istırabın asıl nedenini aradığımız, kökenine indiÄŸimiz zaman hiç bir kuÅŸkuya yer bırakmayacak biçimde karşımıza çıkan sorumlunun, bir yandan istek ve tutkularımızı besleyip kışkırtan den baÅŸka birisi olmadığını görüyoruz. “Benim güvenim” ”Benim görevim” ”Benim sorumluluÄŸum” ”Benim baÅŸarım” ”Benim param” ”Benim isteklerim” ”Benim heveslerim” ”Benim öldükten sonra ne olacağım” ”Benim öldükten sonra da var olma doyumsuzluÄŸumdan gelen sorunlarım” Nedir bu ben? Buda insan varlığında geçici olmayan deÄŸiÅŸmeden kalan, dayanıklı bir öz, tözel bir nitelik olmadığını göstermeye çalışıyordu. Bir gövde doÄŸar, büyür, yaÅŸlanır, ölür, çözülür, sürekli deÄŸiÅŸim içindedir. Bir kimse kolunu, bacağını yitirse de ne azalır, ne de küçülür. Öyleyse insanın gövdesinde olamaz. duygularımızda da olamaz.Çünkü onlar deÄŸiÅŸse de gene olduÄŸu gibi kalır. duyu organlarımızdan gelen algılarımız da olamaz. önceki düşüncelerimiz, kararlarımız, eylemlerimizle biçim almış eÄŸilimlerimiz de olamaz. Ayırt edici bilincimizde de olamaz. Bu beÅŸ kümede toplanan bedensel ve ruhsal varlığımız gövdemiz, duygu

Bilimin Tarih İçindeki Gelişimi

Salı, 06 Kasım 2007

Birçok sosyolog ve antropolog ilkel toplumlarının büyücülerini ilk bilimciler olarak kabul ederler. Ancak insanlık tarihinde bilimin başlangıcı olarak yazınında bulunduğu Mezopotamya ve Mısır uygarlığı kabul edilir. Bu dönemde özellikle geometri, matematik ve astronomi tarımsal üretimin gerek duyduğu bilgileri pratik olarak çözümlemiştir. Başlangıcında bilim pratik amaçlara dayanıyordu, bir de din adamları sınıfına. Yani bilgiler din adamlarının tekelinde bulunuyor bir anlamda ilkel büyücülük sürüyordu. Bölük pörçük bilgiler vardı ama belli bir sistematiği henüz yoktu bilimlerin.

Bilimsel çalışmaların pratik kaygıların ötesine geçiÅŸi; Ege uygarlığı ile gerçekleÅŸti. Tam da Felsefenin doÄŸduÄŸu çaÄŸa. Bu dönemde matematik, geometri ve astronominin yanına fizik ve biyolojiyi ve simya biçimi ile kimyayı da eklemek olası. Ancak bu dönemin tabiat (doÄŸa) bilimleri önemli metfizik izler taşımaktadır. Thales’in tüm evreni canlı sayması gibi.

Bu dönemde özellikle matematik bilimleri alanında bu günde geçerliliğini koruyan büyük başarılar elde edilmiştir. (Thales teoremi, Pisagor bağıntısı, Öklit Geometrisi, Arşimed yasası gibi)

Orta çağda her alanda olduğu gibi bilim alanında da dinin egemenliğini ve buna bağlı olarak da duraklamayı görürüz. Bilimin temel özelliği olan özgür düşünce ve eleştiri bir yana itilince bilimde iyice :-):-):-):-)fizik bataklığına sürüklenmiştir.

Hıristiyan orta çağının iyice tutuculaştığı dönemde, yeni din İslamiyet yeni olmanın getirdiği dinamikle bilime biraz daha hoşgörülü bakınca, bilimin merkezi yine orta doğuya kaymıştır. Ancak bu dönem İslam düşünürleri de tıpkı Hıristiyanlığın ilk döneminde olduğu gibi İdealist bir tavırla bilime ve felsefeye yaklaşarak, bir anlamda bir tekrardan öteye geçememişlerdir.

Bilimde ve insanlık tarihinde yenileşme ve ilerleme bir başka bahara kalmıştır.

15. ve 16. yüzyılda Reform ve Rönesans’la baÅŸlayan deÄŸiÅŸim süreci; 17. ve 18. yüzyılda Aydınlanma ile yükselen dinamik olmuÅŸ, 19 ve 20 nci yüzyılda sanayileÅŸme ile deÄŸiÅŸim doruÄŸa varmıştır. İçinde bulunduÄŸumuz 21 inci yüz yıl ise bilimin altın çağı olacakmış gibi görünmektedir.

Kilisenin resmi ideolojisini sarsan ilk bulgular 16 ve 17 yüzyılda astronomiden gelmiÅŸtir. İlkçaÄŸ düşünürü Batlamyus’un kilise tarafından tanrı söylemine dönüştürülen Dünya merkezli evren anlayışına karşı; Kopernik, Kepler, Bruno ve Galile GüneÅŸ merkezli evreni koyunca kızılca kıyamet kopmuÅŸtur. Bunun bedeli cezalandırılan bilim adamları tarafından ödeniyor görünse de en büyük bedeli etkisini yitiren :-):-):-):-)fizik anlayışlar ödemiÅŸlerdir.

Astronomiyi fizik ve biyoloji izlemiÅŸtir. 18. yüzyılda Newton’la fizik maddenin sakınımı yasasını açıklayarak hiçbir ÅŸeyin yoktan var olmadığını ve yok olmayacağını söylerken, Mendelson hem de kilisenin arka bahçesinde doÄŸal olmayan yollardan yapay bezelyeler üretiyordu.

19 uncu yüzyıl insan bilimlerinin yüzyılı oldu. Psikoloji ve Sosyoloji pozitif birer bilim olarak mistik ve :-):-):-):-)fizikten uzaklaştılar.

20. yüzyıl bilimin dışındaki odaklardan çok kendi içinde hesaplaÅŸması ile geçti. Einstein ve Plank’la Fizik Newton’u aÅŸtı.

Günümüz ise kimilerine göre iletişim ve teknolojinin kimilerine göre ise "genom"la biyolojinin çağı; ama daha da önemlisi bilimin altın çağı değil mi?

Pozitif (Olgusal) Bilimler

Salı, 06 Kasım 2007

Konuları sınırları önceden belirlenmiş olan somut varlık alanlarıdır. Evrenin belli özellikleri olan bir bölümünü ele alan bu gruptaki bilimler, soyut kavramlar üzerine araştırma yapmazlar. Deneylenemeyen konuları ele almazlar. Konuları içine giren somut varlık alanlarını incelerken genellikle tümevarım (endüksiyon) yöntemini kullanırlar. Tekil doğrulardan yola çıkarak, genel doğrulara ulaşmaya çalışırlar. Ancak pozitif bilimler bazen (özellikle de insan söz konusu olunca) bilinenden bir tek gerçeklikten yola çıkarak ona benzer olan durum için yargıya varırlar. Yani benzerliklerden hareketle akıl yürütürler. Bu yöntem benzeşim ( analoji/andırım) olarak adlandırılır.

Tümevarım ve andırım yöntemi ile elde edilen doğru bilgilerden sonradır ki pozitif bilimler, alanları içinde bir genellemeye varırlarsa; bundan sonra tek olaylar için dedüksiyon yöntemini uygularlar.

Tüm pozitif bilimlerde konularının gerektirdiği farklı özellikleri dikkate almazsak aynı yöntem kullanılır. Bu yöntem deneysel yöntemdir ve dört ana aşamadan oluşur.

1. Varsayım (Hipotez) :

Ele alınan konuya ilişkin geçici açıklamalardır. Bu aşamada ileri sürülen sav henüz kanıtlanması gereken bir tezdir.

2. Betimleme :

Konunun özelliklerine uygun olarak doğal koşulları içinde izlenmesi, araştırılması, ölçümlenmesi ve nedenlerinin araştırılarak betimlenmesi aşamasıdır.

3. Deneyleme :

İncelenen olayın, doğal durumundan soyutlanarak; laboratuarda, yapay koşullarda ve bilimcinin denetiminde yinelenerek, etkenlerin ve bunların neden olduğu değişmelerin saptanması aşamasıdır.

4. Sonuç :

Yapılan çalışmalardan sonra o konuya ilişkin doğru bilgilerin derlenmesi ve açıklanmasıdır. Bu aşamada iki farklı sonuç çıkabilir.

5. Kuram (teori) :

Henüz tüm deney ve araÅŸtırmaların yapılamadığı veya yapılamayacağı durumlarda , ancak hiçbir yanlış örneÄŸin de bulunmadığı sonuçlardır. İzafiyet, kuantum teorilerinde olduÄŸu gibi…

6. Yasa (kanun) :

İncelen konuya ilişkin tüm deneylerin yapıldığı ve çalışmalar sonunda kesin sonuçların alındığı varılan bilgilerdir. Yerçekimi yasası gibi.

Pozitif Bilimlerin Amacı

Salı, 06 Kasım 2007

Pozitif bilimler ele alıp inceledikleri alan içindeki nesnel gerçekliğin bilgisine varmak için çaba sarf ederken doğal olarak bir amaca sahiptir. Bu amaç en çok tartışılan entelektüel konulardan biridir. Bilimler bilmek için mi yoksa pratik bazı amaçlar için mi çalışmalıdır? Elbette ki her ikisini de haklı kılacak pek çok örnek vermek mümkündür. Ancak bu gün işleyişe baktığımızda bilimlerin genel amaçları için şunları söylemek mümkündür.

Konusuna giren alan içindeki nesnel gerçekliğin yasalarını bulmak ve bu alanda meydan gelen olayları açıklamak.

Nedenini bildiğimiz olaylar konusunda öngörüde (öndeyi) bulunmak. Yani olayları onlar gerçekleşmeden önce tahmin etmek.

Bilimin sonuçları elbette ki bilimin dışındaki pek çok çevre kurum veya alan tarafından farklı biçimde kullanılacaktır. Tam bu noktada bilim etiği (ahlakı) açısından tartışılacak can alıcı pek çok soru gündeme gelir. Bilimin sonuçları bir grup tarafından diğer insanların aleyhine kullanılırsa bunda bilimin ve bilimcinin sorumluğu nedir?

Bu tür tartışmalar sürüp giderken; özellikle de gelişmiş uluslarda bilim ve teknik ayrılmaz bir bütün oluşturup, bilimin sonuçlarını hızla ve yaygınlıkla pratiğe dönüştürmektedir.

#

Pozitif bilimlerin türleri:

Pozitif bilimler ele alıp inceledikleri varlık alanının özelliklerine göre bu temel yöntemi kendi özellerine göre kullanırlar. Bazı bilimlerde laboratuar olanakları sınırlı hatta olanaksız olunca , betimleme çalışmalarına daha da fazla özen gösterilir. Yine bazı bilimlerde bir insan ömrü deneyleri tamamlamaya yetmemektedir. İşte bu gibi durumlarda; her bilim kendi koşullarına göre ana çizgiden sapmadan yeni teknikler geliştirerek deneysel yöntemi kullanırlar.

Konuların özellikleri yalnızca yöntemi etkilemekle kalmamakta , giderek tüm bir bilime farklı özellikler kazandırmaktadır. İşte bu açıdan bakıldığında pozitif bilimler de kendi içlerinde sınıflara ayrılmaktadır.

1.

DoÄŸa Bilimleri: Konusu cansız ve canlı doÄŸa (everen) olan bilimlerdir. Cansız doÄŸa bilimleri konuları gereÄŸi daha kesin ve deÄŸiÅŸmeyen bilgilere daha da kolay olarak ulaÅŸabilirler. Çünkü cansız doÄŸa hemen hemen hiç deÄŸiÅŸmemektedir. Böyle olunca hem incelemek kolay olmakta hem de varılan sonuçlar çok daha uzun zaman doÄŸru kalabilmektedir. ÖrneÄŸin ArÅŸimet’in bundan ikibin beÅŸyüz yıl önce bulduÄŸu sıvıların kaldırma gücü yasası bu gün hala geçerliliÄŸini korumaktadır. Astronomi, fizik, jeoloji ve kimya bu bilimlerin başında yer almaktadırlar.

Ancak aynı kesinlikte ve uzun süreler doğru kalan bilgilere canlı doğa bilimlerinde rastlamak olanaklı değildir. Çünkü canlı doğa sürekli bir değişim içindedir. Ve dahası canlılar basamağının üst sıralarına çıkıldığında her canlı türünün zaman içindeki değişiminin yanı sıra bireyler arasında farklılıklar da gündeme gelmektedir. Tüm bunlar canlı doğa bilimlerinin hem araştırmalarını zorlaştırmakta hem de sonuçlarını tartışılabilir kılmaktadır. Ayrıca doğru bilgilerde zaman içinde doğruluklarını yitirmektedir. Bu durumda canlı doğa bilimlerinin temel görevi konuları içindeki değişimleri saptamak ve evrim sürecini açıklamak olmaktadır.

2.

İnsan Bilimleri: Konusu insan olan bilimler canlı doğa bilimlerinin tüm zorluklarını taşımaktan öte; ayrıca insanın özelliği gereği iki temel zorlukla karşı karşıyadırlar. İnsan her canlı gibi değişir. Ama onun kişilik özellikleri öylesine gelişmiş ve bireyselleşmiştir ki insan bilimleri bu nedenle neredeyse genelleme yapamaz duruma düşmektedirler.

Yine insanın yaşadığı bir başka değişim süreci de diğer hiçbir varlıkta görülmeyen toplumsal olma özelliğinden kaynaklanmaktadır. Hatta bu alanda değişim iki boyutludur. Toplumsal yanıyla insan yalnızca zaman içinde değişmemekte aynı zamanda farklı toplumlarda farklı özellikler de taşımaktadır. İşte bu üç boyutlu değişim süreçleri insan bilimlerini daha dikkatli ve özenli olmaya zorlanmaktadır. Tüm bunlara bir de laboratuar olanaksızlıklarını eklersek; insan bilimlerinin niçin 19. yy.la kadar beklemek zorunda kaldıklarını daha kolay anlarız.

Felsefenin Bilimlere Yaklaşımı

Salı, 06 Kasım 2007

Bilimlerle ve onların gelişimi ile çok yakın ve organik ilişki içinde olan felsefe; tarihi gelişim süreci içinde ayrılıklar taşısa da bilme belli ortak bir bakış açısı içinde olmuştur. Bu açı onların gelişmesine , yöntem ve ilkeler açısından yardımcı olmak, bilimlerin kullandığı kavramların anlam içeriğini tartışmak ve belirlemek, bilimin vardığı sonuçların doğruluk değerlerini irdelemek ve bu sonuçlardan sonra tavrını gözden geçirip kendine yeni ufuklar açmaktır.

Bir dönem tümü kendi içinde yer alan bilimlerin tek tek felsefeyi terk edip kendi ayakları üzerinde varolmaya başlamasına da yine felsefenin içinden çıkan bilim adamları önayak olmuşlardır. Ancak bu doğal olarak bilimlerin bir süre daha şu ya da bu ölçüde :-):-):-):-)fiziğin etkisinde kalmasının da nedeni olmuştur.

Felsefenin bilimle iliÅŸkisi pozitif bilimlerin felsefeden ayrılıp, kendi ayakları üstünde durmayı baÅŸardıkları 19. ve 20. yüzyılda çok daha netleÅŸmiÅŸtir. Bu dönemden sonra felsefe bilim üzerine düşünüp, bilimlerin mantığını kurmaya daha çok zaman ayırmıştır. Bu nedenle de bilim ve mantıkla çok daha önceden de ilgilenmesine raÄŸmen, felsefenin bilimle ilgili alt dalı olan Bilim Felsefesi’nin miladı bu yüzyıllar kabul edilir.

Bu dönemin en çok sözü edilen konusu da felsefenin kendisinin da :-):-):-):-)fizikten arınıp bilimsel olması gerekliliği olmuştur.

Bilim Felsefesi

Salı, 06 Kasım 2007

Sınırları önceden belirlenmiş bir alanda, bilmek amacı ile genel geçer bilgilere ulaşmak için sistemli olarak, belli bir yöntemle elde edilen bilgilerdir.

Bilimlerin özelliklerini ve yöntemlerini daha açık görebilmek için öncelikle farklarını bilmek gerekmektedir. Çünkü hem konu hem de yöntem açısından birbirinden oldukça farklı bilimsel alanlar bulunmaktadır.

Bilimler alanları, yöntemleri ve sonuçları açısından öncelikle iki grupta toplanırlar:

Formel Bilimler (Aksiyomatik bilimler - Normatif bilimler - İdeal bilimler - Disiplinler / Matematik, Geometri, Mantık) :

Konuları; insan zihninin doÄŸadan soyutlayarak oluÅŸturduÄŸu ideal, soyut kavramlardır. (Sayılar, geometrik ÅŸekiller, akıl ilkeleri vb) Bu nedenle deney yöntemini kullanmazlar. Belli bir kabul ediÅŸten ( aksiyom ) yola çıkarak; bu genel doÄŸrudan özel sonuçlar çıkaran bilimlerdir. Tümevarım (dedüksiyon) olarak adlandırılan bu akıl yürütme; doÄŸru kabul ediÅŸe göre kesinlik kazanır. Ancak aksiyomlar, yani kabul ediÅŸler, farklı olursa bu kez varılan sonuçlar da farklı olacaktır. ÖrneÄŸin Okildes’ten bu yana kabul edilen ve düzlem koÅŸullarında geçerli olan geometri doÄŸruları; bir baÅŸka sistem olan uzay geometri için geçerli deÄŸildir. Kısaca Formel bilimlerin doÄŸrusu kabul ediÅŸ sınırları içinde kesinlik taşırlar. BaÅŸka bir kabul ediÅŸ sistemi ise yine kendi içinde kesinlik taşımaktadır.

Bu açıdan bakıldığında; formel bilimler kendi sistemleri içinde doğruluk ve kesinlik taşımaktadır. Ama bu onların önemini azaltmaz. Çünkü ancak formel bilimlerin ölçüler ve tutarlık konusunda vardığı noktadan sonra diğer bilimler mümkün olabilmiştir. Bir başka deyişle formel bilimler diğer bilimlerin olması için gerekli ve zorunludurlar.

Formel bilimler pozitif bilimlerin dilidir. Pozitif bilimlerin özünü oluşturan ölçü ancak matematik bilimleri ile mümkündür. Yine bilgilerin kendi içinde tutarlılığı ve sonuçların dile getirilişleri ile doğruluğunun denetlenmesi ancak mantıkla mümkündür.

Geç Antik ( Helenistik

Salı, 06 Kasım 2007

Üç büyük filozofun ardından Antik dönemde felsefe hangi alanlarda gelişti?

Bu soruyu yanıtlamadan önce, Akdeniz dünyasına bir göz atmakta yarar var.

Her şeyden önce Yunan kent devletlerinin birbirleriyle yaptıkları üstünlük mücadelesi, bu devletçiklerin güçsüz düşmesiyle sonuçlandı.

Makedonya’da yeni bir güç yükseliyordu. Babası Filip’ten sonra bildiÄŸiniz gibi Büyük İskender Hindistan’a kadar tüm bölgeyi içine alan bir imparatorluk kurdu. Ölümünden sonra ardılları mirasını paylaÅŸtılar. Uzun süreli hanedanlar kurdular.

Russel “Felsefe Tarihi”nde bu dönemi şöyle özetliyor

* Philipp ve İskender tarafından son verilen özgür kent devletleri dönemi: Özgürlük ve Düzensizlik

* Kleopatra’nın ölümünden sonra Mısır’ın Roma’ya katılmasıyla son kalıntısı da gözlerden yiten Makedonya egemenliÄŸi dönemi: BaÅŸeÄŸme ve Düzensizlik

* Roma İmparatorluğu Dönemi: Başeğme ve Düzen

Platon ve Aristoteles’in büyük sistemlerinden sonra, İsa’nın doÄŸumuna kadar olan 300 yıl boyunca, felsefe “ahlak” konusu üzerinde durdu daha çok.

Bu dönem toplumsal ve siyasi açıdan bir kargaşa dönemiydi. Anlayacağınız, ahlaka yönelmek bir zorunluluktan doğdu belki de.

İlk büyük okul “Stoa Felsefesi” idi. Ancak onlara öncülük eden Kiniklerden kısaca söz edelim.

Kinik felsefe Sokrates’in öğrencilerinden Anthisthenes tarafından kuruldu. O Özellikle Sokrates’in kanaatkarlık öğretisinden etkilenmiÅŸti.

Anthistenes , soylu bir yaÅŸamdan sonra ileri yaÅŸlarda dünyadan el etek çekmeyi tercih etti. Bütün özentili felsefenin deÄŸersiz olduÄŸunu söylüyordu. “Zevk almaktansa ölmeyi yeÄŸlerim” diyordu.

Felsefe ile az tanışık olanların bile ismini duyduÄŸu bir filozof ta Sinop’lu Diogenes(Diyojen)’tir. İskender ile karşılaÅŸtığında söylediÄŸi ünlü sözü bilmeyen yoktur .

Kendisinden ne dilediÄŸini soran İskender’e şöyle demiÅŸ;

“Gölge etme baÅŸka ihsan istemem”

Kinikler insanın sağlıklı olmalarına kafa yormaya gerekmediğini söylüyorlardı. Aynı şekilde acı ve ölümü dert etmeye de gerek yoktu.

Diogenes bir “köpek” gibi yaÅŸamaya karar verdi. Böylece “kynikos” (köpeksi) adını aldı. Sanırım bir sokak köpeÄŸini örnek almıştı. Onun yaÅŸamı bugünkü “evsizler”i andırıyor demek yanlış olmaz herhalde.

Felsefe Nedir ?

Salı, 06 Kasım 2007

Felsefe nedir ?

bu kelimenin anlamı neydi?

Felsefe kelimesi Yunanca’da fhilo(sevgi) ve sophia (bilgelik) kelimelerinin yan yana gelmesinden oluÅŸuyor… fhilosophia (bilgelik sevgisi). Yunanlı düşünürler için "Bilgiyi sevmek, bilginin peÅŸinden koÅŸmak" anlamını taşır…


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný