Immanuel Kant’ın EleÅŸtirel Felsefesi
Aydınlanma felsefesinin, elbette birçok varyantı vardır. Bununla birlikte, fılozof Immanuel Kant (1724-1804), bu fikirlerin geliÅŸiminde esaslı bir yer iÅŸgal eder. Ona, eserlerinin farklı yönlerine dikkat çekilmek ve bunların içinden de farklılık gösteren kimi yorumlara iltimas geçilmekle birlikte, hem analitik gelenek(20. yy. başından beri özellikle Anglosakson dünyasında yaygınlaÅŸan dil çözümlemelerine dayalı, felsefe yöntemini geliÅŸtiren ve felsefenin görevini mantıksal dil çözümlemesiyle sınırlayan felsefe akımının tümüne verilen ad.) içinde yer alan filozoflar ve hem de Kıta Avrupası felsefesi geleneÄŸi içinde yer alan filozoflar tarafından, büyük bir ÅŸahsiyet olarak saygı gösterilir. Kant ‘ın `eleÅŸtirel felsefesi’ insanî bilgi ve tecrübenin sınırlarıyla temel teÅŸkil eden yapısını ortaya koymaya çalışır ki, bu, insan aklının felsefî ya da `:-):-):-):-)fiziksel’ sorularla olan iliÅŸkisi içinde yüz yüze geldiÄŸi ikilemi yansıttığı için, ta baÅŸtan beri hem olumsuz ve hem de olumlu niyetler içeren bir projedir: “İnsan aklının, bilgisinin bir türünde, aklın bizzat kendisinin doÄŸası tarafından emredildiÄŸi için göz ardı edemediÄŸi, ama tüm güçlerini aÅŸtığı için de, cevaplamaya muvaffak olamadığı sorular tarafından sıkıntıya sokulma gibi garip bir yazgısı vardır.”
Kant ‘ın eleÅŸtirel felsefesi , Aydınlanma düşüncesinin temel konularından birçoÄŸunu anlamlı bir biçimde bir araya getirdiÄŸi için, Avrupa felsefesinin daha sonraki geliÅŸiminde esaslı bir rol .oynayabilmiÅŸtir. Hepsinden önemlisi, onun, dış dünyaya iliÅŸkin, varlığı en açık bir biçimde doÄŸa bilimlerinde kanıtlanan bilgi türüyle ilgili olan `saf aklın’ eleÅŸtirisi, dönemin muhtemelen temel felsefi tartışması olmuÅŸ olan konuda karşıt kampların, empirizm ve rasyonalizmin yaratıcı bir sentezini saÄŸlar.
Gerek empirizm ve gerekse rasyonalizm karakteristik bir biçimde, insan bilgisini sağlam ve şüphe edilemez temeller üzerine oturtmaya ve dinî bilginin düzmece iddialarına karşı koymaya çalışır. Bu tutum, haklı kılınamayan iddialar ve bâtıl itikat kalıntılarından arındırılmış bir dinî inançla, elbette uyuşmaz değildir. İnsan bilgisini oldukça yetersiz bir alet olarak gören şüpheci empiristler, alternatif bilgelik kaynaklarına zaman zaman açık olmuşlardır.
John Locke (1632-1704), George Berkeley (1685-1753) ve David Hume gibi empiristler, insan bilgisinin tümünün son çözümlemede tecrübelere -dış dünyaya iliÅŸkin `izlenimler’imize ya da `duyumlara’ veya `gözlemler’e dayandığını öne sürerler. a posteriori ya da bizim yalnızca uygun tecrübelere sahip olduktan sonra eriÅŸebileceÄŸimiz bir ,sey olduÄŸunu savunurlar. Bilgimiz doÄŸuÅŸtan düşüncelere dayanmaz: Dünyaya geldiÄŸimizde, zihin boÅŸ bir levha veya tabula rasadır.
Rasyonalistler ise, tam tersine, bizim insan bilgisinin önemli, muhtemelen en önemli örneklerine, tecrübeden önce ya da bağımsız olarak eriÅŸebileceÄŸimizi öne sürerler. Rasyonalistler, felsefede Platonik geleneÄŸe daha yakındırlar. Gözde modelleri olarak doÄŸa biliminden ziyade saf matematik ve mantığı seçen rasyonalistler, bu tür bilginin yalnızca, bizim a priori ya da tecrübeden bağımsız bir biçimde sahip olabileceÄŸimiz bir ÅŸey olarak anlaşılabileceÄŸini savunurlar. Daha önce, Platon un diyalogları bu bakış açısını savunan argümanlar içerir. Phaidon adlı diyalogda, Sokrates , ruhun ölümsüzlüğünü kanıtlamak için, `bilgi dediÄŸimiz ÅŸeyin yalnızca anımsama olduÄŸu’ görüşünü savunur. Menon ‘da ise, o öğrenme sürecini, daha önceden bilmiÅŸ olmamız gereken ÅŸeyleri bir tür hatırlama ya da anımsama olarak tanımlamak için, geometrideki kanıtlama örneklerini kullanır.Matematik ve mantığın doÄŸruları tecrübeye müracaat edilmeksizin ispat edilebilir ve onunla asla çeliÅŸmez. Hiçbir sayıda gözlem bizi asla, `2+2′nin 5 ettiÄŸi’ne ya da `YaÄŸmur yaÄŸmaktadır ve yaÄŸmur yaÄŸmamaktadır’ın doÄŸru olduÄŸuna inandıramaz. Tam anlamıyla doÄŸru olan çizgiler, hiçbir yer iÅŸgal etmeyen noktalar, yetkin daire ve üçgenler benzeri soyut matematiksel entitelerle [ayrı ve müstakil varoluÅŸa sahip olan ve nesnel ya da kavramsal gerçekliÄŸe sahip olan ÅŸeylerle, çev.], tecrübede hiçbir zaman karşılaşılmaz. Bu takdirde, biz bu entitelerin bilgisine, Euklides geometrisinde ispatlanan bilgi türüne, o bir ÅŸekilde doÄŸuÅŸtan olmadıkça, nasıl sahip olabiliriz? Rasyonalistler, bu bilgiyi, ister tecrübeden yapılan genellemenin ürünü, ya da ister son çözümlemede tanım gereÄŸi doÄŸru olan içeriksiz doÄŸrulardan , meydana gelen bir ÅŸey olarak, baÅŸka bir biçimde açıklama yönündeki empirist teÅŸebbüslerle ikna olmazlar.
Kant , hem empirizmin ve hem de rasyonalizmin vukuflarını(anlama,bilgi) bir araya getirme çabası verir. O, rasyonalistlerle bizim a priori olarak bilebileceÄŸimiz önemli doÄŸrular olduÄŸu konusunda uyuÅŸur, fakat bu tür bir bilginin imkânı için, rasyonalizm tarafından saÄŸlanan herhangi bir açıklamadan, daha uygun bir açıklama saÄŸlamanın yollarını arar. O, empiristlerle de bilgimizin büyük bir bölümünün tecrübeye dayandığı hususunda uyuÅŸur, ama Kant ‘a göre, empiristler, zihnin duyum ya da `sezgi’den aldığı empirik `içeriÄŸe’ yaptığı `formel’ katkıyı göz ardı ederler. Biz bilgimizin tikel içerikleri için her ne kadar tecrübeye, `alnlığa’ veya sezgiye dayansak da, söz konusu tecrübenin yapısı ya da formu insan zihni veya insanın `anlama yetisi’ tarafından saÄŸlanır. Bir dış dünyaya iliÅŸkin tecrübe, zihin tarafından saÄŸlanan form olmadan, hiçbir ÅŸekilde mümkün olamaz. BaÅŸka bir deyiÅŸle, Kant ‘a göre, hem empiristlerin ve hem de rasyonalistlerin görüşleri aynı ÅŸekilde tek yanlıdır. Rasyonalistler hakikî bilimsel bilgi için vazgeçilmez bir önemi olan tecrübe ya da sezginin katkısını küçümserler. Empiristler ise, tecrübenin öneminin bilincindedirler, fakat kendileriyle tecrübemizin düzenlendiÄŸi `kavramlar’ın ya da formel yapının önemini fark edemezler. Ünlü bir söz Kant ‘ın bakış açısını şöyle özetler: `İçeriksiz düşünceler boÅŸ, kavramsız sezgiler de kördür. Öyleyse, kavramlarımızı duyusal hâle getirme, yani sezgide onlara nesne ekleme; sezgilerimizi de anlaşılır kılma, yani onları kavramların altına yerleÅŸtirme zorunluluÄŸu vardır.Tecrübe zorunlulukla, tecrübeye form kazandıran `düşünceler’ veya kavramlarla, ona içeriÄŸini veren `sezgiler’in bir birleÅŸiminden meydana gelir. Kant’ın temel kavrayışı, insan bilgisini açıklama problemi için ayırıcı bir çözüme izin verir. Kant bilinçli bir biçimde, Galileo, Torricelli ve Stahl gibi bilim adamlarının göz kamaÅŸtırıcı baÅŸarılarını ima ederek, katkısını :-):-):-):-)fizikte `bir Kopernik devrimi’, daha önceki felsefi kabullerin, Kopernik ‘in astronomi alanında baÅŸardıklarıyla kı- yaslanabilir, bir yıkılışı diye tarif eder:
Gök cisimlerinin hareketlerini, onların gözlemcinin çevresinde döndüğü kabulüne dayanarak açıklarken tatminkâr bir ilerleme’ saÄŸlayamayan Kopernik , yıldızların sabit kaldığı, gözlemcinin onların çevresinde döndüğü düşünüldüğünde, daha baÅŸarılı olup olamayacağını araÅŸtırdı. Nesnelere iliÅŸkin sezgi söz konusu olduÄŸunda, benzer bir tecrübe :-):-):-):-)fizikte de denenebilir. Sezginin nesnelerin kuruluÅŸuna uyması gerekirse, bu takdirde ikinciye iliÅŸkin bir ÅŸeyleri nasıl olup da a priori bir biçimde bilebileceÄŸimizi anlayamam; fakat (duyularımızın nesnesi olarak) nesnenin sezgi yetimizin kuruluÅŸuna uyması gerekirse, bu imkânı kavramakta hiçbir güçlüğüm olmaz… Tecrübenin kendisi, anlama yetisini içeren bilginin bir türüdür; anlama yetisinin de, bende, nesnelerin bana verilmiÅŸ olmalarından önce var olduklarını ve dolayısıyla, a priori olduklarını varsaymam gereken kuralları vardır.
Tecrübeye formunu saÄŸlayan zihnimiz ya da anlama yetimiz olduÄŸu için, bizim tecrübenin yapısına ya da formuna -bizim için tecrübe olabilmesi mümkün olacaksa eÄŸer, tüm tecrübelerin paylaÅŸmak zorunda olduÄŸu foıma- iliÅŸkin a priori bilgiye sahip olmamız mümkün olur. Kant bu özel bilgi türüne `transendental’ bilgi adını verir, zira o her ne kadar tecrübemizin doÄŸasıyla ilgili olsa da, empiristlerin düşünmüş oldukları gibi, tecrübeden türetilmez.
Kant tecrübemizin zorunlu yapısıyla ilgili iddialarını, sonraki felsefe için önemli hâle gelecek olan, baÅŸka bir ayırımla daha ifade eder. Ayırım, a priori ve a posteriori bilgi ayırımına kestirme yoldan gitmeyi amaçlayan, `analitik’ doÄŸruyla `sentetik’doÄŸru arasındaki ayırımdır. Analitik doÄŸruların, tıpkı basit tanımlar gibi, doÄŸru ya da yanlış oldukları, yalnızca içerdikleri kavramların anlamları sayesinde, veya baÅŸka bir deyiÅŸle, analiz yoluyla bilinebilir. ÖrneÄŸin, `Bekâr kiÅŸi evlenmemiÅŸ erkektir’ önermesi, içerdiÄŸi terimlerin en azından bir sarih yorumuna baÄŸlı olarak, yalnızca tanım gereÄŸi doÄŸru olan bir önermedir. Kantçı terimlerle ifade edildiÄŸinde, yüklem konumunda bulunan kavram (`…evlenmemiÅŸ erkektir’) özne konumunda bulunan kavramda (`Bekâr kiÅŸi’) içerilir. Oysa, sentetik önermelerin doÄŸruluklarına bu ÅŸekilde karar verilemez. `Hiçbir kadın hiçbir zaman ABD BaÅŸkanı olmamıştır’, sadece sentetik olarak bilinebilecek olan bir doÄŸrudur. Bu örnekte, özne konumunda bulunan kavram, açıktır ki, yüklem konumunda bulunan kavramda içerilmez (erkek olmak BaÅŸkan tanımının bir parçası deÄŸildir). Kullandığımız terimlerin anlamlarına baÄŸlı olan ve bize gerçek dünya hakkında hiçbir ÅŸey söylemeyen analitik önermeler, a priori bilginin makul örnekleridir. Onların doÄŸru olduklarını gözlem ya da tecrübe yoluyla keÅŸfetmiyoruz. Sentetik doÄŸruların en açık örneklerinin ise, olgusal olarak bilgi verdikleri, aktüel veri ya da deneye dayandıkları ve dolayısıyla a posteriori oldukları görülür. Kant için, tecrübenin temel formu ya da yapısına iliÅŸkin transendental bilgi, kritik bir biçimde, hem sentetik ve hem de a priori doÄŸruların daha az aÅŸikâr olan imkânını içerir. BaÅŸka bir deyiÅŸle, Kant’ın felsefesi bizim tecrübenin yapısının önemsiz olmayan veya mühim bilgisine, her tür deneyden bağımsız bir biçimde sahip olabileceÄŸimize iÅŸaret eder. Kant bu yeni yaklaşımını, çoÄŸu zaman yanlış anlaşılmış olan bir tasvirle, `transendental idealizm’ olarak betimler. Felsefi terimlerle ifade edildiÄŸinde, idealizm genellikle, bir dış, maddî gerçekliÄŸin var olmadığı inancıyla birleÅŸtirilir. Yalnızca ideler vardır. Empirizm, bu inanca götüren septik yolu saÄŸlar. EÄŸer dış dünyaya iliÅŸkin bütün bilgimiz görünüşte `zihinde’ olan duyumlardan geliyorsa, `oradaki’ bir ÅŸeyin duyumlarımıza tekabül ettiÄŸini nasıl bilebiliriz? HerÅŸey bir yana, biz düş gördüğümüz ya da sanrılara kapıldığımız zaman, benzer duyumlara sahip oluruz, ama onların aldatıcı oldukları ortaya çıkar. Tecrübemizin doÄŸuluÄŸunu tahkik edebilmenin tek yolu diÄŸer duyumlardır, fakat aynı problem onlar için de geçerlidir.
Şüpheci idealistler, bizim dış dünyanın varoluÅŸu ya da doÄŸasının kesin bilgisine sahip olamayacağımızı öne sürerler; biz yalnızca duyumlarımızın bilgisine sahip olabiliriz. `Dini bütün piskopos’ Berkeley gibi dogmatik idealistler, maddî gerçeklik düşüncesinin bizzat kendisinin tutarsız ya da çeliÅŸik olmasından ötürü, gerçekliÄŸin özü itibariyle zihinsel olduÄŸunu bilebileceklerini savlayarak, bir adım daha ileri giderler. Bu görüşün çaÄŸdaÅŸ versiyonuna göre, gerçeklik hakkındaki bütün önermelerimiz, `duyu verileri’yle ilgili olan kılık deÄŸiÅŸtirmiÅŸ önermelerdir. Günümüzde `fenomenalizm’ olarak bilinen görüşe göre, fizikî nesnelerle ilgili önermeler, duyu verileriyle ilgili önermelerden meydana gelen mantıksal konstrüksiyonlardır. Dolayısıyla, bir aÄŸaçla ilgili bir önerme kurduÄŸum zaman, o ilke olarak duyumlarımla -gördüğüm ve belli koÅŸullar altında göreceÄŸim ÅŸeylerle- ilgili bir kompleks önermeler dizisine indirgenebilir. SaÄŸduyunun bir dış maddî dünya ile ilgili olarak genelde öne sürdüğünün tam tersine, dış dünya hakkında bildiklerimi ifade eden önermeler, söz konusu önerme dizilerinin ikincisidir.
Kant ‘ın transendental idealizmi, özellikle analitik yaklaşımı benimsemiÅŸ fılozoflar tarafından, yanlış anlaşılmış ve yukarıdaki idealizm ya da fenomenalizmin bir versiyonu olarak görülmüştür. Oysa, Kant ‘ın transendental idealizmi, gerçekte, onun `empirik’ idealizm adını verdiÄŸi görüşün bütün formlarını çürütmek için tasarlanmıştır. Kısaca, Kant , bize göründüğü ÅŸekliyle dünyanın, `görünüşler dünyası’ ya da `fenomenal dünya’nın, kaçınılmaz bir biçimde, zaman ve mekân içinde, birbirleriyle nedensel etkileÅŸim içinde bulunan nesnelerin maddî bir dünyası olarak tecrübe edildiÄŸini iddia eder. Biz, dünyayı `kendinde var olduÄŸu’ ÅŸekliyle bilemediÄŸimiz gibi, `numenal’ dünyanın `kendinde ÅŸeylerinin’ fiilen bu ÅŸekilde organize edildiklerini de bilemeyiz. Biz, sadece görünüşler dünyasının bilgisine sahip olabiliriz; dünyanın gerçekte, tam tamına göründüğü gibi olduÄŸunu varsayamayız. Ancak çok daha önemlisi bu, bizim yalnızca zihinlerimizin içeriklerinin bilgisine sahip olabileceÄŸimiz veya görünüşle gerçeklik arasındaki ayırımın bir temeli olmadığı -empirik idealistler tarafından çıkartılan sonuç- anlamına gelmez. Allisoti un da iÅŸaret ettiÄŸi gibi, Kant salt `görünüş’ (Apparenı) ya da `yanılsama’ (Schein) ile gerçeklik arasında bir ayırım yapar. Söz konusu ayırım, insan bilgisinin mümkün tek nesnesi olan `görünüşler dünyası’ (Erscheinungen) içinde yapılır. Kendi terimleriyle söylendiÄŸinde, Kant bir empirik realisttir: GerçekliÄŸin nesnel bir bilgisine eriÅŸebiliriz. Kant’ın görünüşle gerçeklik arasındaki transendental ayırımının anlatmak istediÄŸi ÅŸey, farklı bir düzenle ilgilidir. Allison’un da söylediÄŸi gibi, ‘
Transendental düzeyde, … görünüşlerle kendinde ÅŸeyler arasındaki ayırım, öncelikle, ÅŸeyleri (yani, empirik nesneleri) `ele almanın’, biri insan duyarlığının öznel koÅŸullarıyla (zaman ve mekânla) iliÅŸki içinde ve dolayısıyla, `göründükleri’ ÅŸekilde, diÄŸeri de bu koÅŸullardan bağımsız olarak, ve binaenaleyh `kendilerinde oldukları’ ÅŸekilde olmak üzere, iki ayrı yoluna iÅŸaret eder.
Kant ‘ın transendental ayırımının gözettiÄŸi amaç, şüphecilik ve empirik idealizm de dahil olmak üzere, onun çoÄŸu :-):-):-):-)fıziksel karışıklığın kaynağı olarak gördüğü ÅŸeyin, yani transendental realizmin altını oymaktır. Transendental realist, görünüşleri kendinde ÅŸeyler olarak deÄŸerlendirir ya da baÅŸka bir deyiÅŸle, onların `insan bilgisinin tümel, zorunlu ve dolayısıyla a priori koÅŸullarından’ bağımsız olduÄŸunu düşünür. Gerçekten de, transendental realist, insan bilgisini sonsuz bir akıla ya da Tanrı’ya açık olan mükemmel ya da mutlak bilginin aÅŸağı düzeyde ya da bulanık bir taklidi olarak anlar. Kant ‘a göre, şüphecilik ve empirik idealizm insan bilgisini bu ÅŸekilde anlamaya kalkışmanın doÄŸal sonuçlandır.
Kant ‘ın transendental realizmi reddediÅŸi, böylelikle kendi Kopernik devrimini daha anlamlı kılmasına da yardımcı olur. Kopernik, temelde dinî nedenlerle, insanlık Tanrı’nın en önemli yaratığı olduÄŸu için, yer- yüzünün evrenin merkezinde bulunması gerektiÄŸinde ısrar eden bir kozmolojinin yıkılmasına katkıda bulundu. Benzer bir biçimde, Kant’ın eleÅŸtirel felsefesine yüklediÄŸi esas ödev, daha önceki :-):-):-):-)fiziksel karışıklığın son çözümlemede dinî olan kaynaklarını yok etmektir. İnsan bilgisi, yanıltıcı ve eriÅŸilemez olan tanrısal sezgi standartına göre deÄŸil, bütünüyle insanî öge ya da terimlerle anlaşılmalıdır. Kant ‘ın transendental idealizmin yararını göstermeye çalışan ek ispatı, onun, transendental bakımdan realist bir perspektifin sonucu olan :-):-):-):-)fıziksel paradokslara iliÅŸkin tartışmasında bulunur. Gerçeklik hakkında, insan bilgisinin kaçınılmaz koÅŸullarından soyutlanarak, önemli bir ÅŸey söyleme teÅŸebbüsü, ‘kadîm ya da `dogmatik’ :-):-):-):-)fiziÄŸin çeliÅŸki ya da `antinomilerine’ götürür. Critigue of Pure Reason [Saf Aklın EleÅŸtirisi] ‘ın ikinci kısmı Transendental Diyalektikte, Kant Kant ‘ın tecrübemizin zorunlu yapısıyla ilgili iddiaları kanıtlama teÅŸebbüsleri, bununla birlikte, bir ihtilâf kaynağı olup çıkmıştır. Özellikle de, onun `kategorilerin transendental dedüksiyonu’ çok sıkı bir incelemeye tâbi tutulmuÅŸtur. Transendental dedüksiyon, tecrübemizin, Kant’ın bütün mümkün tecrübenin transendental koÅŸulları olduklarını iddia ettiÄŸi, temel karakteristiklerinin zarurîliÄŸini gözler önüne sermeyi amaçlar. Kısacası, o, birbirleriyle nedensel etkileÅŸim içinde bulunan nesnelerin maddî dünyasıyla, tecrübenin birlikli öznesini, eÅŸdeyiÅŸle `tüm tasarımlarımıza eÅŸlik edebilmesi’ gereken `düşünüyorum’u tanımlayan `sezgi formları’ olarak zaman ve mekânın zarurîliÄŸiyle `anlama yetisinin saf kavramları’nın zorunluluÄŸunu kanıtlama amacı güder.
Kant ‘ın söz konusu argümanı, güçlüğü ile ün salmıştır; onu, burada yeni baÅŸtan kurmaya kalkışmayacağım. Analitik felsefenin temel görüşü açısından, Kant’ın transendental dedüksiyonlarının, herÅŸey bir yana, baÅŸarılı mantıksal dedüksiyonlar olmadığı açık gibi görünmektedir. Argümanlar olarak, onlar ya ikna edici deÄŸildirler veya pek büyük bir önemi olmayan analitik iddialara indirgenebilirler. Sonuçta, analitik fılozoflara göre, Kant ‘ın felsefesinde çok büyük bir önemi olan sentetik a priori doÄŸrular sınıfının boÅŸ olduÄŸu anlaşılır. Yalnızca, analitik doÄŸrular, ki bunlar son çözümlemede içeriksiz veya `totolojik’ doÄŸrulardır, a priori bir biçimde bilinebilir. Analitik felsefe, böylece, bu türden sorulara iliÅŸkin tüm yeni `spekülatif’ tartışmaların önünü kesmek için, geleneksel felsefeye yönelik bütün eleÅŸtirilerini kullanarak, Kant’ın kritik felsefesinin sert bir eleÅŸtirisinden yola çıkar. Gerçekten de, analitik gelenek Hume ‘un ya `olgu sorunlarından (a posteriori ve sentetik) ya da `ide iliÅŸkileri’nden (a priori ve analitik) ibaret bir bilgi olarak anlaşılamayan herhangi bir bilginin, hakikî bilginin deÄŸil, ama anlamsızın bir türü olduÄŸu iddiasına döner. Bu gelenek, felsefenin `cevaplayamadığı’ soruları hiç dikkate almaması gerektiÄŸini öne sürerek, Kant’ın ikileminin olumsuz kutbunu vurgular. Analitik filozoflar, bu genel eÄŸilimle, Kant’a göre, insan aklının ve gerçekte, yaÅŸayan ve eyleyen insan bireyinin `duyarsız kalamadığı’ temel sorulara pek önem vermediler. Oysa Kıta Avrupası felsefesi geleneÄŸi, Kant ‘ın ne yaparsak yapalım ilgisiz kalamadığımız :-):-):-):-)fiziksel, ahlâkî ve estetik sorular bulunduÄŸu kabulüne büyük bir önem atfeder. Kıta Avrupası filozofları, aynı zamanda Kant ‘ın transendental dedüksiyonlarına da daha fazla sempatiyle bakmışlardır. Onların bakış açılarından, bu argümanların sıkı mantıksal dedüksiyonlar olmamaları ÅŸaşırtıcı deÄŸildir. Kant için, (Hume’un iki meÅŸrû doÄŸru kategorisine tekabül gelen) mantıksal dedüksiyonla gözlem veya deney, bilgi sınırları dahilindeki normal empirik kullanımı bakımından, teorik aklın temel özellikleridir. Onun, söz konusu anlam içinde, anlama yetisinin (Verstan) sınırlarını tesbit etmek üzere tasarlanan kendi eleÅŸtirel felsefesi, bu sınırların ötesine geçme riskini kaçınılmaz olarak göze almak durumundadır. Felsefî refleksiyon, anlama yetisinin daha sınırlı ve hiç şüphe yok ki, daha güvenilir yöntemlerine indirgenemez. Açıktır ki, Kant da, transendental argümanlarını sıkı mantıksal dedüksiyonlar olarak düşünmedi. Dieter Heinrich, onun aklında her ÅŸeyden önce hukukî bir paradigma ve yasal delil standartlarının olduÄŸunu öne sürmüştür.
Felsefî açıklamalar, hiçbir zaman itiraz kabul etmeyen kanıtlamalar olmayıp, zorunlulukla holistik olan ve `haklı kılınmak için benimsenen söylem formları’ kadar asla açık ve dakik olmayan inceleme/denemelerdir (prohationes).`Aklın’ (Vernunft) bir faaliyeti olarak felsefi refleksiyon, bilgi ya da anlama yetisinin emin ama dar olan sınırlarının ötesinde iÅŸ görür. Ondan sonra yaÅŸamış olan Kıta Avrupası filozofları, Kant ‘a iliÅŸkin empirist ve daha sonraki analitik yorumların genel eÄŸilimiyle tam bir karşıtlık içinde, `salt’ anlama yetisine zıt olarak felsefî akla çok büyük bir deÄŸer verirler. Keza, ahlâkî ya da pratik akıl ve yargıyla meÅŸgul olan ikinci ve üçüncü eleÅŸtiriler, Kıta Avrupası geleneÄŸi için de, daha büyük bir rol oynar. Ahlâkî ve politik sorular, Kant’ın, bir olgunlaÅŸma ya da bağımlılıktan kurtulma süreci olarak tanımladığı Aydınlanma kavrayışının kesinlikle merkezinde yer alır: `Aydınlanma insanın, gücünü kendisine zorla kabul ettiren çocukluktan çıkışıdır. Çocukluk ise, kiÅŸinin kendi aklını baÅŸkalarının rehberliÄŸi olmadan kullanamamasıdır. Bununla birlikte, o yalnızca, kısıtlayıcı baÄŸlardan kurtarılmış olgusal ya da bilimsel açıklamâ arayışını düşünmediÄŸini yeterince açık hâle getirir. Sadece, `anlama yetim olarak hizmet görecek bir kitap’tan deÄŸil, fakat `vicdanım olarak hizmet edecek bir papaz’dan ve `otokratik despotizm’- den de, olgunluÄŸun önündeki engeller diye söz edilir. Düşüncelerini sorumluluk sınırları içinde ifade etme özgürlüğü, dinî konulardaki özgürlük, yasamaya iliÅŸkin serbest tartışma, bütün bunlar sona ermemiÅŸ olan Aydınlanma sürecinin özsel öğeleridir. `Özgür düşünme’, `insanların giderek daha fazla özgür eyleyebilmeleri’ için, `bir halkın zihniyetini yavaÅŸ yavaÅŸ etkileyen’ bir tohum’dur.. Kant’ın, Aydınlanma projesi karşısında daha eleÅŸtirel bir tavır takınan halefleri, düşünce ve tecrübenin sanatsal, estetik ve dinî alanları kadar ahlâk ve politikayla ilgili sorunlar üzerinde daha fazla yoÄŸunlaÅŸma eÄŸilimi gösterdiler.
ÇaÄŸdaÅŸlarından bazılarının tersine, Kant , Aydınlanma felsefesinin ahlâk ve din için ciddî bir problem yarattığının kesinlikle farkındaydı. HerÅŸeyin ötesinde, maddî neden ve sonuçların bir alt alta diziliÅŸi olarak, katışıksız bir biçimde mekanist bir dünya görüşü, özgürlük ve ahlâkî sorumluluk kavramlârının altını kazıyor gibi görünür. La Mettrie ‘nin (1709-1751) Man a Machine[Makine İnsan] ‘i benzeri bir eserin telkin ettiÄŸi gibi, insan varlıkları yalnızca nedensel güçlerin oyuncakları, onların eylemleri de biyolojinin veya toplumsal koÅŸullanmanın sonuçları ise eÄŸer, bu takdirde onları özgür ve sorumlu failler olarak görmenin pek bir manası yok gibidir.
Aydınlanmanın bilimsel rasyonalitesinin ahlâkî ilke ya da buyrukları nasıl olup da destekleyebileceÄŸi (Hume’un terimleriyle söylendiÄŸinde, `olması gereken’in [deÄŸerin] nasıl olup da `olan’dan (olgudan] çıkarsanabileceÄŸi) hususu da açık deÄŸildir. İnsan eylemlerine iliÅŸkin nesnel bir ahlâkî deÄŸer biçmenin temelleri de çok ‘ gözle görülür bir biçimde çökertilir.Kant ‘ın buna tepkisi, ahlâkî yargı için, bilimsel akıldan bağımsız olan saÄŸlam bir temel .tespit etmeyi amaçlayan, ikili bir stratejiden oluÅŸur. HerÅŸeyden önce, saf aklın eleÅŸtirisi, bilimsel rasyonalite ya da anlama yetisinin aşırı iddialarına, (Kant’a iliÅŸkin bazı empirist yorumların da öne sürdüğü gibi) ahlâk ve dinin iddialarını reddetmek için deÄŸil, fakat tam tamına `inanca kapı açmak’ için, sınır çeker. İkinci baskının Önsöz’ünde, Kant ÅŸunu söyler:
Binaenaleyh, inanca kapı açmak için bilgiyi sınırlamanın zarurî olduğunu gördüm. :-):-):-):-)fiziğin dogmatizmi, yani :-):-):-):-)fizikte, önceden saf aklın bir eleştirisi yapılmadan ilerleme kaydetmenin mümkün olduğu önyargısı, ahlâka düşman olduktan başka, hep dogmatik olan, bütün bu inançsızlığın kaynağıdır.
Onun kendi dinî inançları, teolojik öğretiden ziyade, ibadete önem veren Lutherci bir akım olan Piyetizmden etkilenmiÅŸtir. Kant’ın stratejisinin ikinci, daha önemli kısmı, ahlâk ve dine, onun saf akla iliÅŸkin eleÅŸtirisiyle tutarlı olan, saÄŸlam bir temel temin etmekten meydana gelir. Gerçekten de, o aynı akılyürütme çizgisini sürdürür. Onun ahlâkî yargının nesnelliÄŸine iliÅŸkin alternatif açıklaması, pratik tecrübemizin transendental koÅŸullarına iliÅŸkin bir incelemeye dayanır. EÄŸer ahlâkı insan varoluÅŸunun bir olgusu olarak görüyorsak, bu takdirde onun imkânının zorunlu koÅŸulları nelerdir? Ahlâkî tecrübe ve yargının zarurî `postülaları’ nelerdir?
Kant ‘ın cevabı, özgür olmadığımız takdirde, eylemlerimizden sorumlu tutulamayacağımız ve eylemlerimize ahlâkî yargılar uygulanamayacağı için, ahlâkın temel postülasının özgürlük olduÄŸu ÅŸeklindedir. Bununla birlikte, özgürlük, Kant’ın fizikî dünyanın temel bir özelliÄŸi olduÄŸunu gösterdiÄŸi, nedensel zorunlulukla uzlaÅŸtırılmalıdır. O, bu uzlaÅŸtırmayı gerçekleÅŸtirmek için, fenomenal dünya ile numenal dünya arasındaki ayrımdan yararlanır. Özgürlük, nedensel olarak belirlenmiÅŸ empirik ya da fenomenal benin deÄŸil de, numenal ya da akılla anlaşılabilir benin bir özniteliÄŸi olarak anlaşılır.BaÅŸka bir biçimde söylendiÄŸinde, özgürlük kendimizi, aynı anda fizikî, ve dolayısıyla nedensel olarak koÅŸullanmış varlıklar olsak bile, bir yandan da dünyadaki failler olan, ben-bilincine sahip kiÅŸiler olarak düşünme tarzımızın temel bir özelliÄŸidir. Kant , kendi ahlâk anlayışının, özgür ya da ahlâkî eylemin tikel insan bireylerinin veya fenomenal benlerin ‘empirik` güdülenmelerinden, arzu ve itkilerinden tümüyle arındırılmış bir ÅŸey olması gerektiÄŸi sonucuna götürdüğünü düşünür. Ahlâkî bir eylem, bireyin belli bir çıkarı ya da arzusunun deÄŸil de, yalnızca doÄŸru olanı yapma niyetinin sonucu olmalıdır. Ahlâkın `sentetik a priori’ ilkeleri, ÅŸu hâlde, ayırd edici tüm bireysel özellikleri silinmiÅŸ, soyut bir rasyonel irâde ya da fail kavramından türetilmelidir. Birey, yalnızca aklın ürünü olan evrensel bir ahlâk yasasına uygun olarak eylediÄŸinde, özgür ve ahlâkî bir biçimde eyler.
Sonuçta, Kant’ın ünlü `kategorik buyruÄŸu’, ahlâkî özneleri, eylemlerinin maksimlerini (temel kural)`evrenselleÅŸtirme’ye davet eder: `Yalnızca, aynı zamanda evrensel bir yasa hâline gelmesini isteyebileceÄŸin maksime göre eyle!’ Bu, `baÅŸkalarının sana yapmalarını istediÄŸin ÅŸeyleri yapmalısın’ diyen daha ünlü `altın kural’ın Kant ‘taki versiyonudur. Kant’ın kategorik buruÄŸunu açıklamak için kullandığı örneklerle, ahlâksız eylemlerin, herkesin yapabileceÄŸi örnekler olarak görüldüğü zaman, kendi kendilerini çürütücü hâle geldiklerini göstermek amacı güdülür. Buna göre, yalan söylemek, yalnızca insanların çoÄŸu doÄŸruyu söylediÄŸi takdirde, etkili olur (yalana inanılır ve yalan söyleyen kiÅŸinin gizli emellerine hizmet edilir). Herkes yalan söylerse (bu eylemin maksimini evrenselleÅŸtirdiÄŸimiz takdirde, söz konusu olan hipotez), o zaman hiç kimseye inanılmaz ve hem doÄŸruyu söyleme kurumunun hizmet ettiÄŸi amaçlar ve hem de yalancının emelleri kaçınılmaz olarak boÅŸa çıkar. Kant’ın, birincisine eÅŸdeÄŸer olması hedeflenen formüllerinin bir diÄŸerinde, kategorik buyruk, baÅŸkalarını asla ve asla sadece araçlar olarak deÄŸil, fakat her zaman kendilerinde amaçlar olarak görmek gerektiÄŸi buyruÄŸuyla ifade edilir:
insan, ve genel olarak da, her rasyonel varlık, sadece~şu ya da bu irâdenin keyfi kullanımı için bir araç olarak değil. kendinde bir amaç olarak varolur: O, ister kendisine, isterse başka rasyonel varlıklara yönelmiş olsun, tüm eylemlerinde aynı zamanda hep bir amaç olarak görülmelidir. (Biz her ne kadar, her iki tarafın da özerkliğine saygı gösterdiği sürece, tüm tarafların hiç şüphe yok ki yararına olan ilişkilere gönül rızası ile girebilsek de) Başka insanları hiçbir zaman salt kendi kişisel amaçlarımızın araçları olarak kullanmamalıyız. Ahlâkî bir biçimde eylemek, başkalarına akılla anlaşılabilir veya rasyonel varlıklar ve dolayısıyla ahlâkî amaçlar olarak muamele etmek demektir.
Kant’ın en anlamlı, ama maalesef, en karanlık deÄŸerlendirmelerinden bazıları, onun eleÅŸtirilerinden üçüncüsünde, estetik yargı ile teleolojik yargının birbirleriyle iliÅŸkili olan eleÅŸtirilerini içeren Critique of Judgment [Yargı Gücünün EleÅŸtirisi] ‘ta yer alır. Kant , sanat felsefesine etkili bir katkı yapmış olmanın yanında, saf aklın eleÅŸtirisiyle pratik aklın eleÅŸtirisi arasında bir köprü olarak tanımlanan ÅŸeyi saÄŸlamıştır. Stuart Hampshire’ın sözleriyle, `bizi azgın doÄŸadan rasyonel özgürlüğe götüren bir köprü vardır. Estetik tecrübe, insan yaÅŸamının görünüşte mukayese edilemez olan iki boyutu, yani bir yandan (empirik ya da bilimsel bilginin nesnesi olan) fizikî doÄŸanın deterministik alanı içindeki bedensel varoluÅŸumuzla, diÄŸer yandan da yalnızca pratik aklın evrensel buyruklarına itaat eden özerk rasyonel failler olarak varoluÅŸumuz arasındaki ÅŸiddetli karşıtlığı yumuÅŸatır. DoÄŸal güzelliÄŸe iliÅŸkin estetik tecrübemiz, baÅŸarılı sanat eserinin gözle görülür olan doÄŸal zorunluluÄŸunu yansıtan bir bilinç -her ne kadar, `kendinde bir amaç olarak’, belirli bir iÅŸleve hizmet etmese dahi, onun olduÄŸundan baÅŸka türlü olamayacağı hissi- doÄŸurur. Bir sonuç olarak, biz ‘doÄŸada kendimizi evimizdeymiÅŸ` gibi hissetme imkânı buluruz:
BeÄŸeni yargısı açısından, güzel bir sanat eseri, doÄŸadaki canlı bir organizmanın kendi kendini ÅŸekillendiren canlılığına sahiptir. Kendi belirsiz amaçlılıklarıyla birlikte, doÄŸanın ÅŸekillendirici güçleri ve insan varlıklarının özgür, ÅŸekillendirici güçleri arasındaki boÅŸluk kapanmıştır. İnsan varlıkları, bölünmüş benlerinin ahlâkî çabalarda yarattığı gerilime raÄŸmen, kendilerini doÄŸada önemli ölçüde evlerindeymiÅŸ gibi hissederler. …Ahlâklı insanla doÄŸal süreçler arasındaki tehdit edici boÅŸluÄŸu diÄŸer taraftan hareketle kapatırken, doÄŸal güzelliÄŸi, doÄŸal varlıklarla ilgili `doÄŸal süreçleri amaçsız bir mekanizma olarak deÄŸil de, sanatla benzerlik içinde’ deÄŸerlendiren, bir görüşü talep eden bir ÅŸey olarak görürüz. Kant, en azından 1787 ertesine kadar, doÄŸadaki amaçlılığı, Tanrı’nın amaç gözeten plânının aktüel ürünü olarak görmez. Bununla birlikte, evrene estetik açıdan, sanki o bir amaç gözetilerek yaratılmış ya da düzenlenmişçesine, deÄŸer biçiÅŸimiz, bizim ahlâkın eÄŸilip bükülmez taleplerini maddî dünyanın olgusal kayıtsızlığıyla baÄŸdaÅŸtırmamızı kolaylaÅŸtırır. Kant’ın bu anlamlı mülahazaları Kıta Avrupası geleneÄŸi içinde yer alan diÄŸer düşünürler tarafından kabul görmüştür. ÖrneÄŸin, Friedrich Schiller , `İnsanın Estetik EÄŸitimi Üzerine’ baÅŸlığını taşıyan denemesinde, sanatı, insanlık için ahenkli, organik bir birliÄŸin yeniden ele geçirilmesinin aracı olarak görür. Güzellik `doÄŸa hâli’nden (Naturstaat), salt fızikî bir boyutu olan bireyin tam zıddı olan ahlâklı bireyin ihtiyaçlarına daha uygun gelen ahlâkî evreye (sittlicher Staat) giden yoldur. Güzellik özgürlük yoludur. Kant ‘ın üçüncü eleÅŸtirisiyle Aydınlanma ve moderniteye Romantizm, Hegel ve diÄŸer Kıta Avrupası düşünürleri tarafından yöneltilen eleÅŸtiriler arasında, iÅŸte bu genel eÄŸilim açısından da, yakınlıklar olacaktır.