‘Felsefe’ Kategorisi için ArÅŸiv

Arthur Danto(Felsefe)

Salı, 06 Kasım 2007

Arthur Coleman Danto (1924) Amerikalı sanat eleştirmeni, profesör and filozoftur. Günümüz estetik teorisinin önemli isimlerindendir.

Arthur C. Danto, New York’ta Columbia Üniversitesi’nde felsefe dalında emeritus profesördür. İki kez Guggenheim ve ACLS ve Fulbright dahil olmak üzere pek çok ödül ve bursa layık görülmüş Amerikan Felsefe BirliÄŸi ve Amerikan Estetik DerneÄŸi gibi kuruluÅŸların baÅŸkanlığını yapmıştır. KarşılaÅŸmalar ve Yansımalar: Tarihsel Günümüzde Sanat ("Encounters and Reflections: Art in the Historical Present") eseri ile eleÅŸtiri alanında National Book Critics Circle ödülünü almıştır.

Danto, özellikle 1984′te yazdığı, Hegel’in sanatın sonu tezinin çaÄŸdaÅŸ versiyonu olan Sanatın Sonu ("The End of Art") isimli makalesi ve sonradan geliÅŸtirdiÄŸi Sanatın Sonunun Ardından ("After the End of Art") ile tanınır. Danto’nun tezi, artık sanat yapılmadığı veya eskisi kadar iyi yapılmadığı deÄŸil, Batı sanatı tarihinde bir dönemin kapandığı ve apayrı baÅŸka bir dönemin baÅŸladığıdır. Bu görüşe göre daha önce sanat tarihinde ideoloji temsili takip etmiÅŸ, ÅŸimdi ise her ÅŸeyin meÅŸru olduÄŸu tarih sonrası bir döneme girilmiÅŸtir. Sanat üretiminde izlenilmesi gereken felsefi veya üsluba dair kısıtlamalar kalkmış, sanat tarihi anlatısı sona ermiÅŸtir.

İlgi alanları: Düşünce, Duygu, Sanat felsefesi, Temsil teorisi, Felsefi Psikoloji, Hegel Estetiği, ve filozoflardan Maurice Merleau-Ponty and Arthur Schopenhauer.

DoÄŸa Felsefesi

Salı, 06 Kasım 2007

DOĞA FELSEFESİ

"3.Çevre Sorunlarına Öğrenci Yaklaşımlaı Sempozyumu’nda sunduÄŸumuz DoÄŸa Felsefesi çalışması"

Nisan 98 Samsun,19 Mayys Universitesi

Doğa Topluluğu olarak bu sunuşumuzla "Doğa Felsefesi" başlığı altında ilk insandan günümüze kadar insanların doğaya bakış açılarını inceleyeceğiz. İnsanların doğaya bakış açıları, çevre şartlarına, geçirdikleri aşamalara, bilgi seviyelerine, sahip oldukları teknolojiye ve toplumsal yapının egemen görüşlerine göre degiştiğinden ilk insandan günümüze kadar geçen süreci tarihsel, toplumsal, ekonomik ve teknolojik gelişmeler yönünden inceleyeceğiz. Böylece insanların doğayı nasıl algıladıklarını ve neden o şekilde algıladıklarını anlamaya çalışacağız.

Öncelikle neden "Çevre Felsefesi" adlı bir kitaptan yararlandığımız halde sunuÅŸumuz için çevre felsefesi deÄŸil de doÄŸa felsefesi baÅŸlığını kullandığımız’ı açıklamak istiyoruz. Bizce çevre terimi, insan ile insan olmayan ayrımı yaparak insanin doÄŸa ile bütünlüğünü göz ardı etmiÅŸtir. Oysa doÄŸa terimi, insani doÄŸa nin bir parçasi olarak kabul eder ve bu bütünlüğü vurgular. Bu nedenle kendimize ve doÄŸaya doÄŸru yaptığımız bu yolculuÄŸu, çevre degil de doga felsefesi adı altı nda sunmayı doÄŸru bulduk.

Ilk insan topluluklarının doğaya bakış açılarından başlarsak, onlar tam anlamıyla doğanın bir parçasıydı. Acıkınca yemek ararlar, tehlikeyle karşılaşınca kaçarlar yani yaşamlarını ve ırklarını devam ettirme güdüleriyle yaşarlardı. Bilgi düzeyleri yetersiz olduğundan doğaya etki edemedikleri gibi doğrudan doganın etkisi altında idiler. Dolayısıyla doğanın kurallarına uyarak doğal bir hayat yaşadılar. Fakat zaman içerisinde insanın doğa ile olan bütünlüğü ortadan kalkmaya başladı. Peki neden insan doğadan koptu? Çünkü insan biyolojik evrim sonucunda kendine dışarıdan bakabileceği, duygulardan uzak ,mantık kurallarına baglı bir beyine sahip oldu. Bu beyin ona kendini savunmasında ve barınmasında etkinleşme şansını verdi. Insanoğlu kapasitesinin farkına vardı ve bilgi düzeyinin arttırmasıyla organik toplumlarda bir değişim süreci başladı. Avcilik ile insan doğa karşısında etkili olabildiğini gördü. Ayrica şehirlerin ortaya çıkısı toplumsal yapı nın kökünden sarsılmasına neden oldu. Varolan kadın-erkek eşıtlıgının erkek lehine degişmesini sağladı. Evde de ekonomide de toplumsal işbölümü geleneksel eşitlikçi özelliğini kaybetti ve hiyerarşik bir şekil kazanmaya basladı. Bu durum yalnızca toplumsal alanda etkili olmakla kalmadı; aynı zamanda insan doğa ayrımının daha da belirginleğmesine neden oldu.

Ilk çaglarda özellikle Yunanli filozoflar doga üzerinde yogun bir sekild e düsünmeye basladilar. Dogayi ve insanin doga içerisindeki yerini kavramaya çal istilar. Karmasayi, düzensizligi ve vahsi yaban hayatini temsil eden dogaya kars i, düzenlilige, birlige, uyuma ve süreklilige sahip "polisler", ilkçag Yunan top lumlarinda insanlarin yasadigi korunakli, güvenli ve korunmasi gereken sehir dev letleriydi. Yani insan mücadele içinde oldugu dogadan ayri ve kopuktu. Feodalizm in hakim oldugu Ortaçag’da insanin dogayi algilayisinda pek bir degisiklik olmad i. Sehir devletleri imparatorluklara, sahip oldugu tebaasini ve dogayi daha sist emli ve verimli sömüren devasa devletlere, dönüstü. Fakat aydinlanma dönemi doga yi algilayis açisindan bir dönemeçti. Çünkü "mekanist görüsü" gelistirdi. Aydinlanma ile somut var olana yöneldi insanoglu. Dogada kesfettigi fizi ksel yasalari varolusun tamamina yaymayi denedi. 19. Yüzyilda teknolojide sagla digi olaganüstü ilerlemeler ile doga karsisinda artik çok daha etken bir ögeydi. Bir yandan dogayi çok iyi isleyen bir makine olarak algilarken, diger yandan bu makinenin çarklarini istedigi gibi döndürebilecek bir güce erismisti. Artik dog a karsisindaki güçsüzlügü yüzünden üretip, sonra da kaçip sigindigi akil disi, b üyüye ait, soyut açiklamalara ihtiyaci kalmiyordu.

Rönesansla büyük bir ivmeyle baslayan bilimsel ve teknolojik gelismeyi h ayata uygulamak için; zamanin egemen, soyut baski araçlarina (dinler, bos inanla r, soyluluk mitleri, dogaüstü güçler) karsi mücadele etmek gerekiyordu. Yasam ka litesini görece bir biçimde yükselten yeniler, eskilerin yerini alirken, etkili olan soyut dünya, materyalist bir mantik yürütme, somut gözlem sonucu külliyen l av ediliyor, bu yeniler asirlardan beri duran ve geriye giden ilerlemenin yol aç tigi bilgi açligi sonucu varolan hakli-haksiz, soyut-somut her seyin yerini alip , gidilecek ,varolan tek yol olarak sunuluyordu.

Newton elmanin yere düsme nedenini buluyordu ama sorularini sorgulama yö ntemiyle (somut,deney-gözlem) siniyordu. Bunu da "Nasil?" sorusunu sorarak yapi yordu. Artik "Neden?" sorusuna gerek kalmamisti.,nasilsa "Nasil" sorusu cevapla niyordu. Bu soru-cevap zinciri her seyi çözebilirdi. Dünyadaki varolus salt elma nin yere düsüsündeki fiziksel gerçeklikle, "Nasil" sorusuna cevap verilerek çözü lebilirdi.

Bacon, "Bilgi kuvvettir, bilgiye dayali sanatlar (teknoloji) insana en y ararli sanatlardir." deyip, insanoglunun estetik haz almak için yaptigi sanati f aydasiz bulup, teknolojiye yönlendiriyordu. Insan bu açtigi yeni yolda yürümeliy di , hatta kosmaliydi. Asirlarin dayattigi cehalet ve güçsüzlük tahakkümü sona e rmeliydi, erecekti de. Ama elde etmenin yolunu buldugu bilgi ve ona dayali sanat lar-teknoloji- onun kontrolünden ve araç olma sifatindan çikip, insanoglunu yöne tmeye, onun amaci olmaya ve ona dogal varolusunun disinda gücünün yettigi kadar yapay bir dünya kurmaya çalisacakti. Tabii ki akli sayesinde elde ettigi bilgile re dayanan ve hayatini kolaylastiran teknolojisi olmaliydi, ama bunu varolusunun gerektirdigi,açikça gösterdigi "dogayla bütün, doganin parçasi olma" halinden u zaklasmamaliydi. Ulastigi bilgi seviyesini, bu ilerlemesini borçlu oldugu akliyl a olumlu, üretici, dogaya yani kendine zarar vermeyen bir teknolojiye dönüstüreb ilirdi.

Descartes, dogayi "Hakim ve sahip olunacak" bir sey olarak tanimliyordu. Evet insan artik dogaya; aslinda parçasi oldugu ve/veya olmak zorunda oldugu bü tüne bencil,faydaci egilimleriyle yaklasmaliydi. Çünkü artik gücü vardi. Ama ona o gücü veren doga, ondan neden daha güçlü olmasin?!

Zamanin yeni gelisen vahsi-kapitalist ekonomileri ve çökmeye yaklasan im paratorluklari bu yeni sanattan yikici bir rekabet içinde yararlandilar. Yeni s ömürgeler buldular,insani feodal düzenden çikarip, çalisan ve kar üreten fabrika larin çarklari yaptilar. Insanoglu dogal varolusundan apayri bir dünya içinde, h ayatta ve üstün olmak için hakim,sahip,kullanici olacagi objeler aradi. Bunun iç in dogayi yasama alanini fütursuzca, açlikla, inanilmaz bir dengesizlik içinde d elilige varan panik haliyle sömürüp, kendine yani dogaya yabancilasti. Sayisal, somut, mekanik hesaplar,olgular ve olaylar dünyasina sömürecegi "doga" bitene ka dar kapandi.

Bu gidis için egemen soyut anlayis ile yapilan mücadelede ilerleme fikri nin, her alana uygulanacagina dair düsünce de etkin bir sekilde ileri sürüldü. C omte’nun entelektüel gelismeye iliskin "üç hal kanunu", Hegel’in "Tin’in kendi bilincine varis sürecinin geçirdigi asamalar kurami", Marx’in "üretim biçimlerin in ilkel-komünal toplumdan komünizme dogru gelismesi" görüsü; Concordet’in "insa n zekasi onun ilerlemesine" iliskin gelistirdigi tarihsel sema, ilerleme fikrini n degisik kompozisyonlaridir. Böylece her alanda rasyonalite kullanilip, her sey bu yeniye adapte edilebilirdi. (Weber’e göre rasyonalite: Herseyin hesaplanabil ir hale getirilmesi,verimlilik-iki nokta üzerindeki en kisa hattin kullanimi-, d imistifikasyon-akildisi, büyüye ait her seyin reddedilmesi-)

Ilerleme görüsünün en iyimser temsilcisi Concordet, her alanda bilimsel ilerlemenin kullanilabilecegini vurgular. Bilgilenen insan, sürekli ilerlemenin getirecegi sorunlari, yine ilerlemenin kazandiracagi rasyonel ,bilimsel bilgi gü cü ile kavusturacakti. Artan nüfus sorununu çözebilirdi. Bilimsel ilerlemeyle ah laki ilerlemeyi saglayabilir ve dogrularin yapilacagi mutlu dünyaya ulasabilirdi . Doganin bir siniri vardi, ama elindeki yeni, sihirli güç ile insan bu sinirli dünyayi verimli kullanabilirdi. Sinir ona göre 1800′lü yillara çok uzakti.

Mekanist mantiktan yola çikarsak, bir amacin, eregin olmadigi Nasil so rusunun degil, Neden sorusunun önem kazandigi, bütün somut olmayanin lav edildig i kaskati bir dünyaya çikariz. Bu estetik kaygidan apayri, yok ettigi soyut teme llere dayanan etigin yerine bir sey koymayan bilimsel mekanist görüs, insanin çi karlarina, isteklerine olumlu-olumsuz ayrimi yapmadan destek, güç veriyor.

Insani ya da var olusu ruh ve madde diye ayirip insan-doga uçurumunu aça rak, bütünselligi bozup, karsitliklar ve çikar iliskileri koyan mekanist insan b ir canavar degil, aydinlanmanin isigindan körlesen bir bilgiye susamistir.

Mekanist görüsün dogaya yaklasimi günümüzde çevre felaketleri olarak nit elendirilen sonuçlara-sorunlara yol açti. Çevre sorunlarinin artmasi insanlarin bir yerlerde yanlis yaptigini gö stermekteydi. Bu yanlislarin tespit edilmesi ve dogru çözümlerin üretilmesi gere kiyordu. Böylece mekanist görüse alternatif olan ekolojik görüs ortaya çikti. Bu görüsü savunanlara göre, çevre sorunlarinin köklü çözümü için, insanlari dogayl a yanlis iliski kurmaya sevk eden dogaya iliskin kavramlari,fikirleri, duygulari ,yasantilari, kültürel degerleri ve yasam tarzlarini derinligine ele alip incele meleri,elestirmeleri ve onlara alternatifler gelistirmeleri gerekiyordu. Ekolojik görüs, büyük varlik zinciri,romantizm,mistisizm ve animizm gibi görüs v e geleneklere; biyoloji ve ekoloji gibi bilimlere; Darwin’in evrim kurami ve Mal thusçuluk gibi bilimsel görüslere dayanir. Simdi bu görüsleri tek tek inceleyeli m.

Varlik zinciri anlayisi Platon’a kadar dayanir ve evrenin organik kuru lusu zincir hakkinda bilgi verir. Bu görüse göre yasam her birinin bütün için ha yati önem tasidigi fakat kendi içinde hiyerarsik bir dizilime sahip olan halkala rdan olusur. Canli ya da cansiz herhangi bir halkanin yok olmasi, zincirin kopma sina neden olacaktir. Pope siirinde bu düsünceyi oldukça güzel ifade etmistir. ^

"Doganin zincirinden hangi halkayi koparirsaniz,onuncu olsun, onbirinci olsun farketmez, kiriliverir zincir. Asamali sistemler, saskinlik veren o bütün e uyarak,hep birbirleri gibi yuvarlanip giderlerken en küçük bir karisiklik koca bir sistemi yikmakla kalmaz, bütünü de yikar. Yer dengesini yitirir firlar yörü ngesinden; gezegenler, günesler yasasiz kosarlar gökyüzünde, yönetici melekler g öklerinden ugrarlar;varlik varlik üstüne, dünya dünya üstüne yigilir."^

Fakat dinozorlarin yok olmasina ragmen zincirin kirilmamasi ikilem yara tmis ve buradan doganin olanaklarinin kendini zaman içinde gerçeklestirdigi fikr ine,yani evrim kuramina varilmasini saglamistir. Ekolojik görüs varlik zinciri fikri ile birçok noktada uyusmasina ragmen hiyerarsi fikrini reddeder.

Bu kesisme noktalarini söyle özetleyebiliriz: ( Ekolojinin temel ilkelerinden olan ekolojik çesitlilik fikri,varlik zinc irindeki çesitlilik ve farkliligin degerli oldugu görüsüyle örtüsür. ( Zincirdeki her halka sürekliligin saglanabilmesi için karsilikli olarak b irbirine baglidir. E.G. açisindan da doganin her parçasi çok önemlidir.(orman ka dar bataklik) ( Zincirde bütünlügü saglayan evrensel ruh ekolojik görüste enerji olarak karsiligini bulur.(Içkin güç artan ekosistemleri olusturur.) ( Zincir fikrinde ekosistem anlayisinda oldugu gibi bütün hem organik hem inorganik varliklari içerir. ( Ekolojik görüs dikey hiyerarsiye dayanan,av avci iliskisini içeren besin zinciri yerine yatay olan besin agi kavramini kullanir. Yine de hiyerarsi fikri ni içerdigi için varlik zinciri düsüncesiyle uyusur..

Ekolojik görüsün dayandigi bir baska temel romantizmdir.

Romantizme gelince romantikler mekanist görüsün hem evren hem insan beti mlemesini reddeder. Romantiklerden Carlyle’a göre 18. Yy’ in özelligi süphecilik ve manevi felçtir ve söyle bir yorum yapar: "Bu ilahi Evren, bir takim motorlar, frenler, balanslar ve daha kimbilir nelerle hareket eden ölü bir buhar makinesi olmustur. Kendi icat ettigi boga ta rafindan yutularak onun karninda ölen Phalaris durumuna düsmüstür insan." Aydin lanma filozoflari tarafindan yüceltilen akil,romantiklere göre yapay ve empoze e dilmis ayirimlara götürür insani. Onlara göre gerçege ulasmak için akil yerine s ezgilerimize,insan ürünü seylere degil dogaya bakarak edilgen bir sekilde ondan etkilenmeye açik olmak gerekir. Bilim ve sanatin kisir yapraklari kapatilip seyr eden ve alici bir yürekle dogaya yönelinmelidir.

Ekolojinin dayandigi geleneklerden bir digeri olan mistik gelenekler ins an merkezci degil varlik merkezcidir. Insan diger varliklarin efendisi degil onl arin arasinda bir varliktir.

Ekolojik görüsün bilimsel kökenlerinden biri olan Malthusçuluk, mekanist görüsün tersine doganin sinirli oldugu, belli bir tasima kapasitesi oldugu düsü ncesini savunur. Bu da ekolojinin temel kavramlarindan biridir.

Darwin de evrim kuraminda ekosistemdeki canlilarin karsilikli bagimlilig ina ve besin agina dikkati çekmis ve ekolojide önemli yer tutan tasima kapasites i kavramini kullanmistir. Dogada iyilikle kötülügün bir arada bulundugunu,canlil ar arasindaki savasin ve açliktan ölümlerin de güzellikler için var olmasi gerek tigini belirtmistir.

Simdi de ekolojik görüsün temeli olan ekoloji bilimine ve ilkelerine bir göz atalim. Ekoloji,organizmalari çevreyle iliskileri içinde inceleyen bilimdir ve belli basli ilkelere dayanir. Ekolojik görüs, bu ilkeleri genellikle dogru ol arak kabul eder ve pek tartismaz. Ekolojinin baslica ilkeleri sunlardir:

1. Doganin bütünlügü ilkesi: Dogada her sey birbirine baglidir. Çevreye yapilan her seyin baska yer ve zamanlarda yan etkileri olacaktir. Bu etkilerin tümünü ö nceden görmek pratik olarak olanaksizdir.

2. Doganin sinirliligi ilkesi: Çevre ve yenilenemez kaynaklar sinirlidir. Kayna klarin tükenmesini önlemek için,kullanilan kaynaklar yeniden kullanilmalidir. Ay rica çevrenin atiklari, kirliligi tolere etme kapasitesi de sinirlidir. Bu sinir bir çok yerde asilmistir. Bunun bazi sonuçlari önceden bilinebilir, bazilari bi linemez. Bu etkiler çevrede önemli degisikliklere yol açtigindan ve organizmalar varolan kosullara göre evrildiginden, çevrede yasayan canlilar için kötü sonuçl ar ortaya çikar.

3. Doganin özdenetimi ilkesi: Ekosistem, kendi isleyisini düzenler; ögelerini d engede tutar; popülasyon denetimi yapar

4. Artan nüfus çevre sorunlarini sadece agirlastirabilir ilkesi: Sabit bir nüfu sun yasam standardinda bir artis, sinirli kaynaklarin kullanilmasinda; çevrenin tahribinde, pislikle dolmasinda bir artis demektir.

5. Doganin çesitliligi ilkesi ya da çesitlilikte keramet vardir ilkesi: Karmas ik ekosistemler, yalin ekosistemlerden daha istikrarlidir.

6. Dogaya karsi elde edilen her basarinin bir bedeli vardir ya da bedelsiz yar ar olmaz ilkesi.

7. Doganin geri tepmesi ilkesi: Dogaya karsi kazanilan zafer bir süre sonra ye nilgiye dönüsür. Doga öç alir.

8. En uzun çözümü doga bulmustur ilkesi: Ekosistemin dengeli durumu dogal evri m sonucunda bulunan en uygun çözümdür. Insan müdahalesinin yarar saglama olasili gi riskinden küçüktür. Genis kapsamli sonuçlari olan insan eylemleri geri gelmey ecek kayiplara yol açar.

9. Doga ile birlikte gitme ilkesi: Örnegin, tarim zararlilarini böcek ilaci ku llanarak degil (çünkü zararsiz canlilari da öldürüyorlar) zararlilari kendi doga l düsmanlari yoluyla öldürmek, topragin azotunu kimyasal gübre kullanarak degil, baklagiller ekerek arttirmak gibi doganin isleyisine uygun yöntemler gelistirme k gerekir.

Bu kisimda ise ekolojik görüsün temel felsefi sorunlara bakisini çesitli ba sliklar altinda inceleyecegiz.

Ilerleme elestirisi ve teknoloji karsitligi Aydinlanma ile ortaya çikan sonsuz ilerleme fikri doganin ilerlemeye bir sinir koymadigini varsayiyordu. Fakat bugün dogal türlerin ortadan kalkmasi fosil yakitarin bitmek üzere olmasi, kirlenmenin hizli yayilmasi, ekolojik döng ülerin bozulmasi, biyolojik çesitliligi azaltan monokültürün ve kimyasal böcek ö ldürücülerin yayginlasmasi tarihsel ilerlemenin bir sinirla karsilastigini göste rmektedir. Dolayisiyla eko-filozoflar sonsuz ilerlemeye karsidirlar ve teknoloji ye kurtarici bir misyon yükleyen Bacon ve Descartes’in ya da aydinlanmacilarin i zinden degil, teknolojiyi bir kötülük olarak gören Rousseau’nun ve romantiklerin izinden giderler. Bu filozoflarin bir kismi çevre için zararsiz, insani baski a ltina almayan yumusak yada küçük ölçekli teknolojiyi önerirken; digerleri her tü r teknolojiyi reddederek magara yasamina dönmeyi önerirler. Büyük ölçekli teknol oji ile küçük ölçekli teknoloji arasinda ayrim yaparlar. Küçük ölçekli teknoloji , el altindaki dogal enerjilerle (örnegin rüzgar gücü, insan gücü, su gücü ile) ve materyallerle (agaç, tas, mermer, yün vs ile) çalisir. Sofistike, kuramsal bi lgiye degil, daha çok sezgisel bilgiye dayanir. Insani etken kilar. Zanaatçi ürü ne kendi kisiligini de katabilir. Üreticinin ürüne yabancilasmasi söz konusu deg ildir. Doganin düzenine müdahale yoktur, sadece olagelen dogal süreçlerden yaral anilir. Büyük ölçekli teknoloji ise, dogada hazir bulunmayan soyut enerjileri ve yapay materyalleri kullanir. Bilisel kuramsal bilgiye dayanir. Bu tür teknoloji nin ideali, gittikçe daha mükemmel ve birbirine benzeyen çok sayida nesne üretme ktir. Amaci, etkililik, güç ve kardir. Üretim süreci son derece küçük parçalara ayrilmistir ve her bir isçi ürünün sadece çok küçük bir parçasini üretir. Bu tür teknoloji dogal süreçleri altüst edebilecek sonuçlara yol açabilir. Büyük ölçekli teknolojiye yöneltilen elestiriler, hümanist ve çevresel o lmak üzere iki gruba ayrilir. Hümanist açidan yöneltilen elestiriler daha çok te knolojinin giderek insanin ellerini ve beynini gereksiz hale getirmesi, insani e dilgenlestirmesi, üretim sürecinde insiyatiften yoksun bir disli haline getirmes i, kendini gerçeklestirmesine ve yaratici güçlerini kullanmasina olanak vermemes i ve insanin çalismadan aldigi zevki azaltmasi üzerinde odaklanir. Ekoljik açida n ise, büyük ölçekli teknoloji dogada yabanci bir cisim gibidir. Dogal süreçlere insan düzenini empoze eder, insanin doga üzerindeki hakimiyetini arttirir ve bu basli basina kötü bir seydir.

Varlik sorunu

Mekanik dünya görüsünde evren yapilip tamamlanmis, belirli bir yapi kaza nmis ve yasalara göre isleyen, kendi içine kapali bir makine olarak betimlenirke n, ekolojik görüste doga, evrilen bir süreç olarak görülür. Doga bir süreç olara k görüldügünde onun yönünü, eregini, dolayisiyla, olaylarin niçinini sormak anla mli hale gelir. Ekolojik görüs bu baglamda dogaya erek, zeka ve niyet atfeder. E vrenin olusumun, canlilarin ( bu arada insanin ) ortaya çikisinin atomlarin rast lantisal düzenlemesi sonucu degil, belli bir amaç ve plan dahilinde oldugunu idd ia eder. Doganin büyüklügü, karmasikligi, görkemi ona kutsallik atfedilmesini sa glar. Doga, yaraticiyi kendi içinde tasidigindan doga- dogaüstü, Tanri- doga, ku tsal- kutsal olmayan ayrimlari ortadan kalkar, ayni gerçekligin iki yüzü yada de gisik tezahürleri haline gelirler (mistisizm).

Ekolojik görüs açisindan doga içinde sadece degismelerin oldugu evrilen bir süreç degil ayni zamanda belirli bir anda istikrari ve yapisi olan bir süreç tir. Bu görüse göre ögeler geri planda kalir, baglantilar ön plana çikar. Tek te k nesneler atomcu görüste oldugu gibi ayrik, kapali bilimler olarak degil, birbi rine bagli, birbirinin devami veya uzantisi olarak görülürler. Ayrica dünya sade ce üzerinde canlilar bulunan cansiz bir varlik degil, kendisi de canli bir süper organizmadir. Dünya, üzerindeki canlilari, canlilar da onu etkileyerek evrilirl er. Doga makine modeline göre degil, organizma modeline göre algilanir. Dolayisi yla doga insana yabaci ve ilgisiz bir güç olmaktan çikar, romantizmin dogasi gib i, "konusan, bilen, ihtiyaçlari olan, aci çeken, paylasan, ifade eden, büyüyen, öç alan bir güç haline gelir.

Insan-doga

Ekoloji insani dogaya karsit degil, doganin içinde ve onun bir parças i olarak görür. Eko-felsefenin basta gelen çabalarindan biri,insani fiziksel-kim yasal süreçlere indirgemeden insan doga karsitligini ortadan kaldirmak,insani ol an özelliklere dogada bir yer açmak ve insani bir makine olarak degil, insan ol arak doganin bir parçasi yapmaktir. O ekosistemdeki enerji akisinda bir devre, b esin zincirinde bir halka, yasam aginda bir dügümdür

Immanuel Kant’ın EleÅŸtirel Felsefesi

Salı, 06 Kasım 2007

Immanuel Kant’ın EleÅŸtirel Felsefesi

Aydınlanma felsefesinin, elbette birçok varyantı vardır. Bununla birlikte, fılozof Immanuel Kant (1724-1804), bu fikirlerin geliÅŸiminde esaslı bir yer iÅŸgal eder. Ona, eserlerinin farklı yönlerine dikkat çekilmek ve bunların içinden de farklılık gösteren kimi yorumlara iltimas geçilmekle birlikte, hem analitik gelenek(20. yy. başından beri özellikle Anglosakson dünyasında yaygınlaÅŸan dil çözümlemelerine dayalı, felsefe yöntemini geliÅŸtiren ve felsefenin görevini mantıksal dil çözümlemesiyle sınırlayan felsefe akımının tümüne verilen ad.) içinde yer alan filozoflar ve hem de Kıta Avrupası felsefesi geleneÄŸi içinde yer alan filozoflar tarafından, büyük bir ÅŸahsiyet olarak saygı gösterilir. Kant ‘ın `eleÅŸtirel felsefesi’ insanî bilgi ve tecrübenin sınırlarıyla temel teÅŸkil eden yapısını ortaya koymaya çalışır ki, bu, insan aklının felsefî ya da `:-):-):-):-)fiziksel’ sorularla olan iliÅŸkisi içinde yüz yüze geldiÄŸi ikilemi yansıttığı için, ta baÅŸtan beri hem olumsuz ve hem de olumlu niyetler içeren bir projedir: “İnsan aklının, bilgisinin bir türünde, aklın bizzat kendisinin doÄŸası tarafından emredildiÄŸi için göz ardı edemediÄŸi, ama tüm güçlerini aÅŸtığı için de, cevaplamaya muvaffak olamadığı sorular tarafından sıkıntıya sokulma gibi garip bir yazgısı vardır.”

Kant ‘ın eleÅŸtirel felsefesi , Aydınlanma düşüncesinin temel konularından birçoÄŸunu anlamlı bir biçimde bir araya getirdiÄŸi için, Avrupa felsefesinin daha sonraki geliÅŸiminde esaslı bir rol .oynayabilmiÅŸtir. Hepsinden önemlisi, onun, dış dünyaya iliÅŸkin, varlığı en açık bir biçimde doÄŸa bilimlerinde kanıtlanan bilgi türüyle ilgili olan `saf aklın’ eleÅŸtirisi, dönemin muhtemelen temel felsefi tartışması olmuÅŸ olan konuda karşıt kampların, empirizm ve rasyonalizmin yaratıcı bir sentezini saÄŸlar.

Gerek empirizm ve gerekse rasyonalizm karakteristik bir biçimde, insan bilgisini sağlam ve şüphe edilemez temeller üzerine oturtmaya ve dinî bilginin düzmece iddialarına karşı koymaya çalışır. Bu tutum, haklı kılınamayan iddialar ve bâtıl itikat kalıntılarından arındırılmış bir dinî inançla, elbette uyuşmaz değildir. İnsan bilgisini oldukça yetersiz bir alet olarak gören şüpheci empiristler, alternatif bilgelik kaynaklarına zaman zaman açık olmuşlardır.

John Locke (1632-1704), George Berkeley (1685-1753) ve David Hume gibi empiristler, insan bilgisinin tümünün son çözümlemede tecrübelere -dış dünyaya iliÅŸkin `izlenimler’imize ya da `duyumlara’ veya `gözlemler’e dayandığını öne sürerler. a posteriori ya da bizim yalnızca uygun tecrübelere sahip olduktan sonra eriÅŸebileceÄŸimiz bir ,sey olduÄŸunu savunurlar. Bilgimiz doÄŸuÅŸtan düşüncelere dayanmaz: Dünyaya geldiÄŸimizde, zihin boÅŸ bir levha veya tabula rasadır.

Rasyonalistler ise, tam tersine, bizim insan bilgisinin önemli, muhtemelen en önemli örneklerine, tecrübeden önce ya da bağımsız olarak eriÅŸebileceÄŸimizi öne sürerler. Rasyonalistler, felsefede Platonik geleneÄŸe daha yakındırlar. Gözde modelleri olarak doÄŸa biliminden ziyade saf matematik ve mantığı seçen rasyonalistler, bu tür bilginin yalnızca, bizim a priori ya da tecrübeden bağımsız bir biçimde sahip olabileceÄŸimiz bir ÅŸey olarak anlaşılabileceÄŸini savunurlar. Daha önce, Platon un diyalogları bu bakış açısını savunan argümanlar içerir. Phaidon adlı diyalogda, Sokrates , ruhun ölümsüzlüğünü kanıtlamak için, `bilgi dediÄŸimiz ÅŸeyin yalnızca anımsama olduÄŸu’ görüşünü savunur. Menon ‘da ise, o öğrenme sürecini, daha önceden bilmiÅŸ olmamız gereken ÅŸeyleri bir tür hatırlama ya da anımsama olarak tanımlamak için, geometrideki kanıtlama örneklerini kullanır.Matematik ve mantığın doÄŸruları tecrübeye müracaat edilmeksizin ispat edilebilir ve onunla asla çeliÅŸmez. Hiçbir sayıda gözlem bizi asla, `2+2′nin 5 ettiÄŸi’ne ya da `YaÄŸmur yaÄŸmaktadır ve yaÄŸmur yaÄŸmamaktadır’ın doÄŸru olduÄŸuna inandıramaz. Tam anlamıyla doÄŸru olan çizgiler, hiçbir yer iÅŸgal etmeyen noktalar, yetkin daire ve üçgenler benzeri soyut matematiksel entitelerle [ayrı ve müstakil varoluÅŸa sahip olan ve nesnel ya da kavramsal gerçekliÄŸe sahip olan ÅŸeylerle, çev.], tecrübede hiçbir zaman karşılaşılmaz. Bu takdirde, biz bu entitelerin bilgisine, Euklides geometrisinde ispatlanan bilgi türüne, o bir ÅŸekilde doÄŸuÅŸtan olmadıkça, nasıl sahip olabiliriz? Rasyonalistler, bu bilgiyi, ister tecrübeden yapılan genellemenin ürünü, ya da ister son çözümlemede tanım gereÄŸi doÄŸru olan içeriksiz doÄŸrulardan , meydana gelen bir ÅŸey olarak, baÅŸka bir biçimde açıklama yönündeki empirist teÅŸebbüslerle ikna olmazlar.

Kant , hem empirizmin ve hem de rasyonalizmin vukuflarını(anlama,bilgi) bir araya getirme çabası verir. O, rasyonalistlerle bizim a priori olarak bilebileceÄŸimiz önemli doÄŸrular olduÄŸu konusunda uyuÅŸur, fakat bu tür bir bilginin imkânı için, rasyonalizm tarafından saÄŸlanan herhangi bir açıklamadan, daha uygun bir açıklama saÄŸlamanın yollarını arar. O, empiristlerle de bilgimizin büyük bir bölümünün tecrübeye dayandığı hususunda uyuÅŸur, ama Kant ‘a göre, empiristler, zihnin duyum ya da `sezgi’den aldığı empirik `içeriÄŸe’ yaptığı `formel’ katkıyı göz ardı ederler. Biz bilgimizin tikel içerikleri için her ne kadar tecrübeye, `alnlığa’ veya sezgiye dayansak da, söz konusu tecrübenin yapısı ya da formu insan zihni veya insanın `anlama yetisi’ tarafından saÄŸlanır. Bir dış dünyaya iliÅŸkin tecrübe, zihin tarafından saÄŸlanan form olmadan, hiçbir ÅŸekilde mümkün olamaz. BaÅŸka bir deyiÅŸle, Kant ‘a göre, hem empiristlerin ve hem de rasyonalistlerin görüşleri aynı ÅŸekilde tek yanlıdır. Rasyonalistler hakikî bilimsel bilgi için vazgeçilmez bir önemi olan tecrübe ya da sezginin katkısını küçümserler. Empiristler ise, tecrübenin öneminin bilincindedirler, fakat kendileriyle tecrübemizin düzenlendiÄŸi `kavramlar’ın ya da formel yapının önemini fark edemezler. Ünlü bir söz Kant ‘ın bakış açısını şöyle özetler: `İçeriksiz düşünceler boÅŸ, kavramsız sezgiler de kördür. Öyleyse, kavramlarımızı duyusal hâle getirme, yani sezgide onlara nesne ekleme; sezgilerimizi de anlaşılır kılma, yani onları kavramların altına yerleÅŸtirme zorunluluÄŸu vardır.Tecrübe zorunlulukla, tecrübeye form kazandıran `düşünceler’ veya kavramlarla, ona içeriÄŸini veren `sezgiler’in bir birleÅŸiminden meydana gelir. Kant’ın temel kavrayışı, insan bilgisini açıklama problemi için ayırıcı bir çözüme izin verir. Kant bilinçli bir biçimde, Galileo, Torricelli ve Stahl gibi bilim adamlarının göz kamaÅŸtırıcı baÅŸarılarını ima ederek, katkısını :-):-):-):-)fizikte `bir Kopernik devrimi’, daha önceki felsefi kabullerin, Kopernik ‘in astronomi alanında baÅŸardıklarıyla kı- yaslanabilir, bir yıkılışı diye tarif eder:

Gök cisimlerinin hareketlerini, onların gözlemcinin çevresinde döndüğü kabulüne dayanarak açıklarken tatminkâr bir ilerleme’ saÄŸlayamayan Kopernik , yıldızların sabit kaldığı, gözlemcinin onların çevresinde döndüğü düşünüldüğünde, daha baÅŸarılı olup olamayacağını araÅŸtırdı. Nesnelere iliÅŸkin sezgi söz konusu olduÄŸunda, benzer bir tecrübe :-):-):-):-)fizikte de denenebilir. Sezginin nesnelerin kuruluÅŸuna uyması gerekirse, bu takdirde ikinciye iliÅŸkin bir ÅŸeyleri nasıl olup da a priori bir biçimde bilebileceÄŸimizi anlayamam; fakat (duyularımızın nesnesi olarak) nesnenin sezgi yetimizin kuruluÅŸuna uyması gerekirse, bu imkânı kavramakta hiçbir güçlüğüm olmaz… Tecrübenin kendisi, anlama yetisini içeren bilginin bir türüdür; anlama yetisinin de, bende, nesnelerin bana verilmiÅŸ olmalarından önce var olduklarını ve dolayısıyla, a priori olduklarını varsaymam gereken kuralları vardır.

Tecrübeye formunu saÄŸlayan zihnimiz ya da anlama yetimiz olduÄŸu için, bizim tecrübenin yapısına ya da formuna -bizim için tecrübe olabilmesi mümkün olacaksa eÄŸer, tüm tecrübelerin paylaÅŸmak zorunda olduÄŸu foıma- iliÅŸkin a priori bilgiye sahip olmamız mümkün olur. Kant bu özel bilgi türüne `transendental’ bilgi adını verir, zira o her ne kadar tecrübemizin doÄŸasıyla ilgili olsa da, empiristlerin düşünmüş oldukları gibi, tecrübeden türetilmez.

Kant tecrübemizin zorunlu yapısıyla ilgili iddialarını, sonraki felsefe için önemli hâle gelecek olan, baÅŸka bir ayırımla daha ifade eder. Ayırım, a priori ve a posteriori bilgi ayırımına kestirme yoldan gitmeyi amaçlayan, `analitik’ doÄŸruyla `sentetik’doÄŸru arasındaki ayırımdır. Analitik doÄŸruların, tıpkı basit tanımlar gibi, doÄŸru ya da yanlış oldukları, yalnızca içerdikleri kavramların anlamları sayesinde, veya baÅŸka bir deyiÅŸle, analiz yoluyla bilinebilir. ÖrneÄŸin, `Bekâr kiÅŸi evlenmemiÅŸ erkektir’ önermesi, içerdiÄŸi terimlerin en azından bir sarih yorumuna baÄŸlı olarak, yalnızca tanım gereÄŸi doÄŸru olan bir önermedir. Kantçı terimlerle ifade edildiÄŸinde, yüklem konumunda bulunan kavram (`…evlenmemiÅŸ erkektir’) özne konumunda bulunan kavramda (`Bekâr kiÅŸi’) içerilir. Oysa, sentetik önermelerin doÄŸruluklarına bu ÅŸekilde karar verilemez. `Hiçbir kadın hiçbir zaman ABD BaÅŸkanı olmamıştır’, sadece sentetik olarak bilinebilecek olan bir doÄŸrudur. Bu örnekte, özne konumunda bulunan kavram, açıktır ki, yüklem konumunda bulunan kavramda içerilmez (erkek olmak BaÅŸkan tanımının bir parçası deÄŸildir). Kullandığımız terimlerin anlamlarına baÄŸlı olan ve bize gerçek dünya hakkında hiçbir ÅŸey söylemeyen analitik önermeler, a priori bilginin makul örnekleridir. Onların doÄŸru olduklarını gözlem ya da tecrübe yoluyla keÅŸfetmiyoruz. Sentetik doÄŸruların en açık örneklerinin ise, olgusal olarak bilgi verdikleri, aktüel veri ya da deneye dayandıkları ve dolayısıyla a posteriori oldukları görülür. Kant için, tecrübenin temel formu ya da yapısına iliÅŸkin transendental bilgi, kritik bir biçimde, hem sentetik ve hem de a priori doÄŸruların daha az aÅŸikâr olan imkânını içerir. BaÅŸka bir deyiÅŸle, Kant’ın felsefesi bizim tecrübenin yapısının önemsiz olmayan veya mühim bilgisine, her tür deneyden bağımsız bir biçimde sahip olabileceÄŸimize iÅŸaret eder. Kant bu yeni yaklaşımını, çoÄŸu zaman yanlış anlaşılmış olan bir tasvirle, `transendental idealizm’ olarak betimler. Felsefi terimlerle ifade edildiÄŸinde, idealizm genellikle, bir dış, maddî gerçekliÄŸin var olmadığı inancıyla birleÅŸtirilir. Yalnızca ideler vardır. Empirizm, bu inanca götüren septik yolu saÄŸlar. EÄŸer dış dünyaya iliÅŸkin bütün bilgimiz görünüşte `zihinde’ olan duyumlardan geliyorsa, `oradaki’ bir ÅŸeyin duyumlarımıza tekabül ettiÄŸini nasıl bilebiliriz? HerÅŸey bir yana, biz düş gördüğümüz ya da sanrılara kapıldığımız zaman, benzer duyumlara sahip oluruz, ama onların aldatıcı oldukları ortaya çıkar. Tecrübemizin doÄŸuluÄŸunu tahkik edebilmenin tek yolu diÄŸer duyumlardır, fakat aynı problem onlar için de geçerlidir.

Şüpheci idealistler, bizim dış dünyanın varoluÅŸu ya da doÄŸasının kesin bilgisine sahip olamayacağımızı öne sürerler; biz yalnızca duyumlarımızın bilgisine sahip olabiliriz. `Dini bütün piskopos’ Berkeley gibi dogmatik idealistler, maddî gerçeklik düşüncesinin bizzat kendisinin tutarsız ya da çeliÅŸik olmasından ötürü, gerçekliÄŸin özü itibariyle zihinsel olduÄŸunu bilebileceklerini savlayarak, bir adım daha ileri giderler. Bu görüşün çaÄŸdaÅŸ versiyonuna göre, gerçeklik hakkındaki bütün önermelerimiz, `duyu verileri’yle ilgili olan kılık deÄŸiÅŸtirmiÅŸ önermelerdir. Günümüzde `fenomenalizm’ olarak bilinen görüşe göre, fizikî nesnelerle ilgili önermeler, duyu verileriyle ilgili önermelerden meydana gelen mantıksal konstrüksiyonlardır. Dolayısıyla, bir aÄŸaçla ilgili bir önerme kurduÄŸum zaman, o ilke olarak duyumlarımla -gördüğüm ve belli koÅŸullar altında göreceÄŸim ÅŸeylerle- ilgili bir kompleks önermeler dizisine indirgenebilir. SaÄŸduyunun bir dış maddî dünya ile ilgili olarak genelde öne sürdüğünün tam tersine, dış dünya hakkında bildiklerimi ifade eden önermeler, söz konusu önerme dizilerinin ikincisidir.

Kant ‘ın transendental idealizmi, özellikle analitik yaklaşımı benimsemiÅŸ fılozoflar tarafından, yanlış anlaşılmış ve yukarıdaki idealizm ya da fenomenalizmin bir versiyonu olarak görülmüştür. Oysa, Kant ‘ın transendental idealizmi, gerçekte, onun `empirik’ idealizm adını verdiÄŸi görüşün bütün formlarını çürütmek için tasarlanmıştır. Kısaca, Kant , bize göründüğü ÅŸekliyle dünyanın, `görünüşler dünyası’ ya da `fenomenal dünya’nın, kaçınılmaz bir biçimde, zaman ve mekân içinde, birbirleriyle nedensel etkileÅŸim içinde bulunan nesnelerin maddî bir dünyası olarak tecrübe edildiÄŸini iddia eder. Biz, dünyayı `kendinde var olduÄŸu’ ÅŸekliyle bilemediÄŸimiz gibi, `numenal’ dünyanın `kendinde ÅŸeylerinin’ fiilen bu ÅŸekilde organize edildiklerini de bilemeyiz. Biz, sadece görünüşler dünyasının bilgisine sahip olabiliriz; dünyanın gerçekte, tam tamına göründüğü gibi olduÄŸunu varsayamayız. Ancak çok daha önemlisi bu, bizim yalnızca zihinlerimizin içeriklerinin bilgisine sahip olabileceÄŸimiz veya görünüşle gerçeklik arasındaki ayırımın bir temeli olmadığı -empirik idealistler tarafından çıkartılan sonuç- anlamına gelmez. Allisoti un da iÅŸaret ettiÄŸi gibi, Kant salt `görünüş’ (Apparenı) ya da `yanılsama’ (Schein) ile gerçeklik arasında bir ayırım yapar. Söz konusu ayırım, insan bilgisinin mümkün tek nesnesi olan `görünüşler dünyası’ (Erscheinungen) içinde yapılır. Kendi terimleriyle söylendiÄŸinde, Kant bir empirik realisttir: GerçekliÄŸin nesnel bir bilgisine eriÅŸebiliriz. Kant’ın görünüşle gerçeklik arasındaki transendental ayırımının anlatmak istediÄŸi ÅŸey, farklı bir düzenle ilgilidir. Allison’un da söylediÄŸi gibi, ‘

Transendental düzeyde, … görünüşlerle kendinde ÅŸeyler arasındaki ayırım, öncelikle, ÅŸeyleri (yani, empirik nesneleri) `ele almanın’, biri insan duyarlığının öznel koÅŸullarıyla (zaman ve mekânla) iliÅŸki içinde ve dolayısıyla, `göründükleri’ ÅŸekilde, diÄŸeri de bu koÅŸullardan bağımsız olarak, ve binaenaleyh `kendilerinde oldukları’ ÅŸekilde olmak üzere, iki ayrı yoluna iÅŸaret eder.

Kant ‘ın transendental ayırımının gözettiÄŸi amaç, şüphecilik ve empirik idealizm de dahil olmak üzere, onun çoÄŸu :-):-):-):-)fıziksel karışıklığın kaynağı olarak gördüğü ÅŸeyin, yani transendental realizmin altını oymaktır. Transendental realist, görünüşleri kendinde ÅŸeyler olarak deÄŸerlendirir ya da baÅŸka bir deyiÅŸle, onların `insan bilgisinin tümel, zorunlu ve dolayısıyla a priori koÅŸullarından’ bağımsız olduÄŸunu düşünür. Gerçekten de, transendental realist, insan bilgisini sonsuz bir akıla ya da Tanrı’ya açık olan mükemmel ya da mutlak bilginin aÅŸağı düzeyde ya da bulanık bir taklidi olarak anlar. Kant ‘a göre, şüphecilik ve empirik idealizm insan bilgisini bu ÅŸekilde anlamaya kalkışmanın doÄŸal sonuçlandır.

Kant ‘ın transendental realizmi reddediÅŸi, böylelikle kendi Kopernik devrimini daha anlamlı kılmasına da yardımcı olur. Kopernik, temelde dinî nedenlerle, insanlık Tanrı’nın en önemli yaratığı olduÄŸu için, yer- yüzünün evrenin merkezinde bulunması gerektiÄŸinde ısrar eden bir kozmolojinin yıkılmasına katkıda bulundu. Benzer bir biçimde, Kant’ın eleÅŸtirel felsefesine yüklediÄŸi esas ödev, daha önceki :-):-):-):-)fiziksel karışıklığın son çözümlemede dinî olan kaynaklarını yok etmektir. İnsan bilgisi, yanıltıcı ve eriÅŸilemez olan tanrısal sezgi standartına göre deÄŸil, bütünüyle insanî öge ya da terimlerle anlaşılmalıdır. Kant ‘ın transendental idealizmin yararını göstermeye çalışan ek ispatı, onun, transendental bakımdan realist bir perspektifin sonucu olan :-):-):-):-)fıziksel paradokslara iliÅŸkin tartışmasında bulunur. Gerçeklik hakkında, insan bilgisinin kaçınılmaz koÅŸullarından soyutlanarak, önemli bir ÅŸey söyleme teÅŸebbüsü, ‘kadîm ya da `dogmatik’ :-):-):-):-)fiziÄŸin çeliÅŸki ya da `antinomilerine’ götürür. Critigue of Pure Reason [Saf Aklın EleÅŸtirisi] ‘ın ikinci kısmı Transendental Diyalektikte, Kant Kant ‘ın tecrübemizin zorunlu yapısıyla ilgili iddiaları kanıtlama teÅŸebbüsleri, bununla birlikte, bir ihtilâf kaynağı olup çıkmıştır. Özellikle de, onun `kategorilerin transendental dedüksiyonu’ çok sıkı bir incelemeye tâbi tutulmuÅŸtur. Transendental dedüksiyon, tecrübemizin, Kant’ın bütün mümkün tecrübenin transendental koÅŸulları olduklarını iddia ettiÄŸi, temel karakteristiklerinin zarurîliÄŸini gözler önüne sermeyi amaçlar. Kısacası, o, birbirleriyle nedensel etkileÅŸim içinde bulunan nesnelerin maddî dünyasıyla, tecrübenin birlikli öznesini, eÅŸdeyiÅŸle `tüm tasarımlarımıza eÅŸlik edebilmesi’ gereken `düşünüyorum’u tanımlayan `sezgi formları’ olarak zaman ve mekânın zarurîliÄŸiyle `anlama yetisinin saf kavramları’nın zorunluluÄŸunu kanıtlama amacı güder.

Kant ‘ın söz konusu argümanı, güçlüğü ile ün salmıştır; onu, burada yeni baÅŸtan kurmaya kalkışmayacağım. Analitik felsefenin temel görüşü açısından, Kant’ın transendental dedüksiyonlarının, herÅŸey bir yana, baÅŸarılı mantıksal dedüksiyonlar olmadığı açık gibi görünmektedir. Argümanlar olarak, onlar ya ikna edici deÄŸildirler veya pek büyük bir önemi olmayan analitik iddialara indirgenebilirler. Sonuçta, analitik fılozoflara göre, Kant ‘ın felsefesinde çok büyük bir önemi olan sentetik a priori doÄŸrular sınıfının boÅŸ olduÄŸu anlaşılır. Yalnızca, analitik doÄŸrular, ki bunlar son çözümlemede içeriksiz veya `totolojik’ doÄŸrulardır, a priori bir biçimde bilinebilir. Analitik felsefe, böylece, bu türden sorulara iliÅŸkin tüm yeni `spekülatif’ tartışmaların önünü kesmek için, geleneksel felsefeye yönelik bütün eleÅŸtirilerini kullanarak, Kant’ın kritik felsefesinin sert bir eleÅŸtirisinden yola çıkar. Gerçekten de, analitik gelenek Hume ‘un ya `olgu sorunlarından (a posteriori ve sentetik) ya da `ide iliÅŸkileri’nden (a priori ve analitik) ibaret bir bilgi olarak anlaşılamayan herhangi bir bilginin, hakikî bilginin deÄŸil, ama anlamsızın bir türü olduÄŸu iddiasına döner. Bu gelenek, felsefenin `cevaplayamadığı’ soruları hiç dikkate almaması gerektiÄŸini öne sürerek, Kant’ın ikileminin olumsuz kutbunu vurgular. Analitik filozoflar, bu genel eÄŸilimle, Kant’a göre, insan aklının ve gerçekte, yaÅŸayan ve eyleyen insan bireyinin `duyarsız kalamadığı’ temel sorulara pek önem vermediler. Oysa Kıta Avrupası felsefesi geleneÄŸi, Kant ‘ın ne yaparsak yapalım ilgisiz kalamadığımız :-):-):-):-)fiziksel, ahlâkî ve estetik sorular bulunduÄŸu kabulüne büyük bir önem atfeder. Kıta Avrupası filozofları, aynı zamanda Kant ‘ın transendental dedüksiyonlarına da daha fazla sempatiyle bakmışlardır. Onların bakış açılarından, bu argümanların sıkı mantıksal dedüksiyonlar olmamaları ÅŸaşırtıcı deÄŸildir. Kant için, (Hume’un iki meÅŸrû doÄŸru kategorisine tekabül gelen) mantıksal dedüksiyonla gözlem veya deney, bilgi sınırları dahilindeki normal empirik kullanımı bakımından, teorik aklın temel özellikleridir. Onun, söz konusu anlam içinde, anlama yetisinin (Verstan) sınırlarını tesbit etmek üzere tasarlanan kendi eleÅŸtirel felsefesi, bu sınırların ötesine geçme riskini kaçınılmaz olarak göze almak durumundadır. Felsefî refleksiyon, anlama yetisinin daha sınırlı ve hiç şüphe yok ki, daha güvenilir yöntemlerine indirgenemez. Açıktır ki, Kant da, transendental argümanlarını sıkı mantıksal dedüksiyonlar olarak düşünmedi. Dieter Heinrich, onun aklında her ÅŸeyden önce hukukî bir paradigma ve yasal delil standartlarının olduÄŸunu öne sürmüştür.

Felsefî açıklamalar, hiçbir zaman itiraz kabul etmeyen kanıtlamalar olmayıp, zorunlulukla holistik olan ve `haklı kılınmak için benimsenen söylem formları’ kadar asla açık ve dakik olmayan inceleme/denemelerdir (prohationes).`Aklın’ (Vernunft) bir faaliyeti olarak felsefi refleksiyon, bilgi ya da anlama yetisinin emin ama dar olan sınırlarının ötesinde iÅŸ görür. Ondan sonra yaÅŸamış olan Kıta Avrupası filozofları, Kant ‘a iliÅŸkin empirist ve daha sonraki analitik yorumların genel eÄŸilimiyle tam bir karşıtlık içinde, `salt’ anlama yetisine zıt olarak felsefî akla çok büyük bir deÄŸer verirler. Keza, ahlâkî ya da pratik akıl ve yargıyla meÅŸgul olan ikinci ve üçüncü eleÅŸtiriler, Kıta Avrupası geleneÄŸi için de, daha büyük bir rol oynar. Ahlâkî ve politik sorular, Kant’ın, bir olgunlaÅŸma ya da bağımlılıktan kurtulma süreci olarak tanımladığı Aydınlanma kavrayışının kesinlikle merkezinde yer alır: `Aydınlanma insanın, gücünü kendisine zorla kabul ettiren çocukluktan çıkışıdır. Çocukluk ise, kiÅŸinin kendi aklını baÅŸkalarının rehberliÄŸi olmadan kullanamamasıdır. Bununla birlikte, o yalnızca, kısıtlayıcı baÄŸlardan kurtarılmış olgusal ya da bilimsel açıklamâ arayışını düşünmediÄŸini yeterince açık hâle getirir. Sadece, `anlama yetim olarak hizmet görecek bir kitap’tan deÄŸil, fakat `vicdanım olarak hizmet edecek bir papaz’dan ve `otokratik despotizm’- den de, olgunluÄŸun önündeki engeller diye söz edilir. Düşüncelerini sorumluluk sınırları içinde ifade etme özgürlüğü, dinî konulardaki özgürlük, yasamaya iliÅŸkin serbest tartışma, bütün bunlar sona ermemiÅŸ olan Aydınlanma sürecinin özsel öğeleridir. `Özgür düşünme’, `insanların giderek daha fazla özgür eyleyebilmeleri’ için, `bir halkın zihniyetini yavaÅŸ yavaÅŸ etkileyen’ bir tohum’dur.. Kant’ın, Aydınlanma projesi karşısında daha eleÅŸtirel bir tavır takınan halefleri, düşünce ve tecrübenin sanatsal, estetik ve dinî alanları kadar ahlâk ve politikayla ilgili sorunlar üzerinde daha fazla yoÄŸunlaÅŸma eÄŸilimi gösterdiler.

ÇaÄŸdaÅŸlarından bazılarının tersine, Kant , Aydınlanma felsefesinin ahlâk ve din için ciddî bir problem yarattığının kesinlikle farkındaydı. HerÅŸeyin ötesinde, maddî neden ve sonuçların bir alt alta diziliÅŸi olarak, katışıksız bir biçimde mekanist bir dünya görüşü, özgürlük ve ahlâkî sorumluluk kavramlârının altını kazıyor gibi görünür. La Mettrie ‘nin (1709-1751) Man a Machine[Makine İnsan] ‘i benzeri bir eserin telkin ettiÄŸi gibi, insan varlıkları yalnızca nedensel güçlerin oyuncakları, onların eylemleri de biyolojinin veya toplumsal koÅŸullanmanın sonuçları ise eÄŸer, bu takdirde onları özgür ve sorumlu failler olarak görmenin pek bir manası yok gibidir.

Aydınlanmanın bilimsel rasyonalitesinin ahlâkî ilke ya da buyrukları nasıl olup da destekleyebileceÄŸi (Hume’un terimleriyle söylendiÄŸinde, `olması gereken’in [deÄŸerin] nasıl olup da `olan’dan (olgudan] çıkarsanabileceÄŸi) hususu da açık deÄŸildir. İnsan eylemlerine iliÅŸkin nesnel bir ahlâkî deÄŸer biçmenin temelleri de çok ‘ gözle görülür bir biçimde çökertilir.Kant ‘ın buna tepkisi, ahlâkî yargı için, bilimsel akıldan bağımsız olan saÄŸlam bir temel .tespit etmeyi amaçlayan, ikili bir stratejiden oluÅŸur. HerÅŸeyden önce, saf aklın eleÅŸtirisi, bilimsel rasyonalite ya da anlama yetisinin aşırı iddialarına, (Kant’a iliÅŸkin bazı empirist yorumların da öne sürdüğü gibi) ahlâk ve dinin iddialarını reddetmek için deÄŸil, fakat tam tamına `inanca kapı açmak’ için, sınır çeker. İkinci baskının Önsöz’ünde, Kant ÅŸunu söyler:

Binaenaleyh, inanca kapı açmak için bilgiyi sınırlamanın zarurî olduğunu gördüm. :-):-):-):-)fiziğin dogmatizmi, yani :-):-):-):-)fizikte, önceden saf aklın bir eleştirisi yapılmadan ilerleme kaydetmenin mümkün olduğu önyargısı, ahlâka düşman olduktan başka, hep dogmatik olan, bütün bu inançsızlığın kaynağıdır.

Onun kendi dinî inançları, teolojik öğretiden ziyade, ibadete önem veren Lutherci bir akım olan Piyetizmden etkilenmiÅŸtir. Kant’ın stratejisinin ikinci, daha önemli kısmı, ahlâk ve dine, onun saf akla iliÅŸkin eleÅŸtirisiyle tutarlı olan, saÄŸlam bir temel temin etmekten meydana gelir. Gerçekten de, o aynı akılyürütme çizgisini sürdürür. Onun ahlâkî yargının nesnelliÄŸine iliÅŸkin alternatif açıklaması, pratik tecrübemizin transendental koÅŸullarına iliÅŸkin bir incelemeye dayanır. EÄŸer ahlâkı insan varoluÅŸunun bir olgusu olarak görüyorsak, bu takdirde onun imkânının zorunlu koÅŸulları nelerdir? Ahlâkî tecrübe ve yargının zarurî `postülaları’ nelerdir?

Kant ‘ın cevabı, özgür olmadığımız takdirde, eylemlerimizden sorumlu tutulamayacağımız ve eylemlerimize ahlâkî yargılar uygulanamayacağı için, ahlâkın temel postülasının özgürlük olduÄŸu ÅŸeklindedir. Bununla birlikte, özgürlük, Kant’ın fizikî dünyanın temel bir özelliÄŸi olduÄŸunu gösterdiÄŸi, nedensel zorunlulukla uzlaÅŸtırılmalıdır. O, bu uzlaÅŸtırmayı gerçekleÅŸtirmek için, fenomenal dünya ile numenal dünya arasındaki ayrımdan yararlanır. Özgürlük, nedensel olarak belirlenmiÅŸ empirik ya da fenomenal benin deÄŸil de, numenal ya da akılla anlaşılabilir benin bir özniteliÄŸi olarak anlaşılır.BaÅŸka bir biçimde söylendiÄŸinde, özgürlük kendimizi, aynı anda fizikî, ve dolayısıyla nedensel olarak koÅŸullanmış varlıklar olsak bile, bir yandan da dünyadaki failler olan, ben-bilincine sahip kiÅŸiler olarak düşünme tarzımızın temel bir özelliÄŸidir. Kant , kendi ahlâk anlayışının, özgür ya da ahlâkî eylemin tikel insan bireylerinin veya fenomenal benlerin ‘empirik` güdülenmelerinden, arzu ve itkilerinden tümüyle arındırılmış bir ÅŸey olması gerektiÄŸi sonucuna götürdüğünü düşünür. Ahlâkî bir eylem, bireyin belli bir çıkarı ya da arzusunun deÄŸil de, yalnızca doÄŸru olanı yapma niyetinin sonucu olmalıdır. Ahlâkın `sentetik a priori’ ilkeleri, ÅŸu hâlde, ayırd edici tüm bireysel özellikleri silinmiÅŸ, soyut bir rasyonel irâde ya da fail kavramından türetilmelidir. Birey, yalnızca aklın ürünü olan evrensel bir ahlâk yasasına uygun olarak eylediÄŸinde, özgür ve ahlâkî bir biçimde eyler.

Sonuçta, Kant’ın ünlü `kategorik buyruÄŸu’, ahlâkî özneleri, eylemlerinin maksimlerini (temel kural)`evrenselleÅŸtirme’ye davet eder: `Yalnızca, aynı zamanda evrensel bir yasa hâline gelmesini isteyebileceÄŸin maksime göre eyle!’ Bu, `baÅŸkalarının sana yapmalarını istediÄŸin ÅŸeyleri yapmalısın’ diyen daha ünlü `altın kural’ın Kant ‘taki versiyonudur. Kant’ın kategorik buruÄŸunu açıklamak için kullandığı örneklerle, ahlâksız eylemlerin, herkesin yapabileceÄŸi örnekler olarak görüldüğü zaman, kendi kendilerini çürütücü hâle geldiklerini göstermek amacı güdülür. Buna göre, yalan söylemek, yalnızca insanların çoÄŸu doÄŸruyu söylediÄŸi takdirde, etkili olur (yalana inanılır ve yalan söyleyen kiÅŸinin gizli emellerine hizmet edilir). Herkes yalan söylerse (bu eylemin maksimini evrenselleÅŸtirdiÄŸimiz takdirde, söz konusu olan hipotez), o zaman hiç kimseye inanılmaz ve hem doÄŸruyu söyleme kurumunun hizmet ettiÄŸi amaçlar ve hem de yalancının emelleri kaçınılmaz olarak boÅŸa çıkar. Kant’ın, birincisine eÅŸdeÄŸer olması hedeflenen formüllerinin bir diÄŸerinde, kategorik buyruk, baÅŸkalarını asla ve asla sadece araçlar olarak deÄŸil, fakat her zaman kendilerinde amaçlar olarak görmek gerektiÄŸi buyruÄŸuyla ifade edilir:

insan, ve genel olarak da, her rasyonel varlık, sadece~şu ya da bu irâdenin keyfi kullanımı için bir araç olarak değil. kendinde bir amaç olarak varolur: O, ister kendisine, isterse başka rasyonel varlıklara yönelmiş olsun, tüm eylemlerinde aynı zamanda hep bir amaç olarak görülmelidir. (Biz her ne kadar, her iki tarafın da özerkliğine saygı gösterdiği sürece, tüm tarafların hiç şüphe yok ki yararına olan ilişkilere gönül rızası ile girebilsek de) Başka insanları hiçbir zaman salt kendi kişisel amaçlarımızın araçları olarak kullanmamalıyız. Ahlâkî bir biçimde eylemek, başkalarına akılla anlaşılabilir veya rasyonel varlıklar ve dolayısıyla ahlâkî amaçlar olarak muamele etmek demektir.

Kant’ın en anlamlı, ama maalesef, en karanlık deÄŸerlendirmelerinden bazıları, onun eleÅŸtirilerinden üçüncüsünde, estetik yargı ile teleolojik yargının birbirleriyle iliÅŸkili olan eleÅŸtirilerini içeren Critique of Judgment [Yargı Gücünün EleÅŸtirisi] ‘ta yer alır. Kant , sanat felsefesine etkili bir katkı yapmış olmanın yanında, saf aklın eleÅŸtirisiyle pratik aklın eleÅŸtirisi arasında bir köprü olarak tanımlanan ÅŸeyi saÄŸlamıştır. Stuart Hampshire’ın sözleriyle, `bizi azgın doÄŸadan rasyonel özgürlüğe götüren bir köprü vardır. Estetik tecrübe, insan yaÅŸamının görünüşte mukayese edilemez olan iki boyutu, yani bir yandan (empirik ya da bilimsel bilginin nesnesi olan) fizikî doÄŸanın deterministik alanı içindeki bedensel varoluÅŸumuzla, diÄŸer yandan da yalnızca pratik aklın evrensel buyruklarına itaat eden özerk rasyonel failler olarak varoluÅŸumuz arasındaki ÅŸiddetli karşıtlığı yumuÅŸatır. DoÄŸal güzelliÄŸe iliÅŸkin estetik tecrübemiz, baÅŸarılı sanat eserinin gözle görülür olan doÄŸal zorunluluÄŸunu yansıtan bir bilinç -her ne kadar, `kendinde bir amaç olarak’, belirli bir iÅŸleve hizmet etmese dahi, onun olduÄŸundan baÅŸka türlü olamayacağı hissi- doÄŸurur. Bir sonuç olarak, biz ‘doÄŸada kendimizi evimizdeymiÅŸ` gibi hissetme imkânı buluruz:

BeÄŸeni yargısı açısından, güzel bir sanat eseri, doÄŸadaki canlı bir organizmanın kendi kendini ÅŸekillendiren canlılığına sahiptir. Kendi belirsiz amaçlılıklarıyla birlikte, doÄŸanın ÅŸekillendirici güçleri ve insan varlıklarının özgür, ÅŸekillendirici güçleri arasındaki boÅŸluk kapanmıştır. İnsan varlıkları, bölünmüş benlerinin ahlâkî çabalarda yarattığı gerilime raÄŸmen, kendilerini doÄŸada önemli ölçüde evlerindeymiÅŸ gibi hissederler. …Ahlâklı insanla doÄŸal süreçler arasındaki tehdit edici boÅŸluÄŸu diÄŸer taraftan hareketle kapatırken, doÄŸal güzelliÄŸi, doÄŸal varlıklarla ilgili `doÄŸal süreçleri amaçsız bir mekanizma olarak deÄŸil de, sanatla benzerlik içinde’ deÄŸerlendiren, bir görüşü talep eden bir ÅŸey olarak görürüz. Kant, en azından 1787 ertesine kadar, doÄŸadaki amaçlılığı, Tanrı’nın amaç gözeten plânının aktüel ürünü olarak görmez. Bununla birlikte, evrene estetik açıdan, sanki o bir amaç gözetilerek yaratılmış ya da düzenlenmişçesine, deÄŸer biçiÅŸimiz, bizim ahlâkın eÄŸilip bükülmez taleplerini maddî dünyanın olgusal kayıtsızlığıyla baÄŸdaÅŸtırmamızı kolaylaÅŸtırır. Kant’ın bu anlamlı mülahazaları Kıta Avrupası geleneÄŸi içinde yer alan diÄŸer düşünürler tarafından kabul görmüştür. ÖrneÄŸin, Friedrich Schiller , `İnsanın Estetik EÄŸitimi Üzerine’ baÅŸlığını taşıyan denemesinde, sanatı, insanlık için ahenkli, organik bir birliÄŸin yeniden ele geçirilmesinin aracı olarak görür. Güzellik `doÄŸa hâli’nden (Naturstaat), salt fızikî bir boyutu olan bireyin tam zıddı olan ahlâklı bireyin ihtiyaçlarına daha uygun gelen ahlâkî evreye (sittlicher Staat) giden yoldur. Güzellik özgürlük yoludur. Kant ‘ın üçüncü eleÅŸtirisiyle Aydınlanma ve moderniteye Romantizm, Hegel ve diÄŸer Kıta Avrupası düşünürleri tarafından yöneltilen eleÅŸtiriler arasında, iÅŸte bu genel eÄŸilim açısından da, yakınlıklar olacaktır.

İlkel Komünizm

Salı, 06 Kasım 2007

İlkel Komünizm

Toplumun en erken aÅŸamalarında insanlar fabrikalara girmiyor, normalde bizzat kendilerinin tüketmeyecekleri ÅŸeyleri üretmek için çalışmıyor ve hafta sonunda, ihtiyaç duydukları yiyecek, giyecek, vb. karşılığında diÄŸer insanların kabul etmeye hazır olacakları bir takım renkli kağıtlar ve süslü disklerle “ödül”lendirilmiyorlardı. Bu davranış, uzak atalarımıza oldukça inanılmaz gelirdi. Eskiden beri varmış kabul ettiÄŸimiz modern toplumun birçok özelliÄŸi de öyle. Hangi sosyalist ÅŸu iddiayı iÅŸitmemiÅŸtir: “İnsanlar açgözlü olmaya ve gasp etmeye mahkûmdur. Sosyalizme ulaşılamaz, çünkü insan doÄŸasını deÄŸiÅŸtiremezsiniz.”

Aslında, sınıflı toplum ÅŸunun ÅŸurasında 10.000 yıldan daha kısa bir süredir mevcuttur; insanoÄŸlunun bu gezegende varolduÄŸu sürenin yüzde biri kadar bir süre. Sürenin geri kalan yüzde 99’unda sınıflı bir toplum, yani zorla kabul ettirilen eÅŸitsizlikler, devlet ve modern anlamda bir aile yoktu.

Bunun sebebi, ilkel insanın esrarlı bir ÅŸekilde bizden yüce olması deÄŸil, üretim iliÅŸkilerinin farklı bir toplum türü ve bu nedenle de farklı bir “insan doÄŸası” yaratmasıdır. Varlık bilinci belirler ve eÄŸer insanların toplumsal varlığı deÄŸiÅŸirse –içinde yaÅŸadıkları toplum deÄŸiÅŸirse– bilinçleri de deÄŸiÅŸir.

İlkel toplumun temeli toplayıcılık ve avcılıktı. Tek işbölümü, tamamen doğal biyolojik bir nedenden, kadınların zamanın büyük bölümünde küçük çocukların sorumluluğunu yüklenmelerinden kaynaklanan, kadın ve erkek arasındaki işbölümüydü. Erkekler avlanırken kadınlar sebze ve meyve topluyordu.

Böylece her bir cinsiyet üretimde önemli bir rol oynadı. Kalahari çölündeki !Kung kabilesi gibi hâlâ ilkel komünist koşullar altında yaşayan kabileler üzerinde yapılan çalışmalar temelinde, yiyecek temininde kadının katkısının erkeklerden daha önemli olabileceği tahmin edilmektedir.

Tüm bu kabile toplulukları ortak özelliklere sahipti. Avlanma alanları kabilenin ortak malı olarak görülüyordu. Avlanmanın kendisi ortak bir eylemken başka türlü nasıl olabilirdi? Varlığın emniyette olmaması paylaşmaya yol açar. Ölü bir su aygırını arkadaşlarınızdan saklamak iyi bir şey değildir; çürümeye başlamadan önce onu yiyemezsiniz ve siz yoksulluk içindeyken diğer kabile üyelerinin fazladan şeylere sahip olduğu bir zaman da gelebilir. Paylaşmak ve eşit bir şekilde paylaşmak sağduyudur.

Kişisel aletlerde özel mülkiyet yoktu, ama çok farklı kabile topluluklarında bile, eşitsizliğin birikmesini engellemek için bu aletleri sahibinin vücuduyla birlikte gömmek veya yakmak gibi benzer kurallar vardı. Bu kabileler tarımı geliştirmeye başladıktan sonra bile toprağı yeniden bölmeye devam ettiler, ilkel komünizmin normları böylesine güçlüydü. Romalı tarihçi Tacitus, Cermen kabileleri arasında bu tür kurallar olduğundan söz eder.

Bu topluluklarda kadınların daha büyük bir saygınlığı vardı. Kabilenin servetine en azından eşit bir şekilde katkıda bulunuyorlardı. Ayrı beceriler geliştirmişlerdi; çömlekçiliği kadınlar keşfetmiş ve hatta tarımda son atılımı da kadınlar yapmış görünüyor.

Devlet gibi kurumlar da gerekli değildi, çünkü toplumu bölen temel uzlaşmaz sınıfsal çıkarlar yoktu. Bireysel anlaşmazlıklar kabile içinde halledilebiliyordu.

Kabilenin karar almasında deneyimli yaÅŸlılar kesinlikle önemli bir rol oynuyordu. Onlar ÅŸefti, ama kral deÄŸildi; otoriteleri ya hak edilmiÅŸ bir otoriteydi ya da yoktu. M.S. üçüncü yüzyılda (bunun geçerliliÄŸinin sona erdiÄŸi bir sırada), Cermen kabilesi olan Vizigotların lideri Athanaric şöyle diyordu: “Ben otoriteye sahibim, iktidara deÄŸil.”

Toplum geliÅŸti, çünkü geliÅŸmek zorundaydı. Tropikal Afrika’dan baÅŸlayarak, nüfus yerkürenin en barınılmaz kesimlerini kaplayacak ölçüde büyüdükçe, insanlar geliÅŸmek için –aksi takdirde ölürlerdi– düşünce ve emek güçlerini kullanmak zorunda kaldılar. Toprağı ekip biçmek, aslında, bitkisel yiyeceklerin el altında olmasını saÄŸlamak, meyve, fındık, vb. toplamanın bir adım ilerisiydi. Çiftçilik ve hayvanları evcilleÅŸtirmek, avlanmanın bir adım ilerisiydi. Kabile topluluÄŸu norm olarak varlığını korudu.

İnsanlık tarihindeki ilk büyük devrim tarım devrimi ya da neolitik devrimdi. Tahıllar seçildi ve ekildi, toprak çekiş hayvanlarıyla sürüldü. İlk kez, çalışanların geçinmeleri için gerekli olanın kat be kat üstünde büyük bir artı ortaya çıktı.

İlkel komünizmde aylak bir sınıf için hiçbir temel yoktu. Ancak kendi ihtiyaçlarını temin edebildikleri için, başkalarını köleleştirmek anlamsızdı. Şimdi ise bazıları için aylaklık olanağı doğmuştu, ama insanlık henüz herkese böyle bir yaşam sürdürtme olanağını yeteri kadar sağlayamıyordu.

Bu temelde sınıflı toplumlar ortaya çıktı; toplumlar mülk sahipleriyle emekçi sınıflar arasında bölündü.

Asırlar boyunca sınıf mücadelesindeki temel sorun, çalışanların ürettiÄŸi artı üzerindeki mücadele olmuÅŸtur. Bu artının bölüşülme –gasp edilme– ÅŸekli, resmen tarımla baÅŸlayan farklı üretim tarzlarına baÄŸlıydı. Bu deÄŸiÅŸim, toplumsal hayatın tümüyle dönüşmesinin temelini hazırladı.

Kabile normları kolayca ölmedi. Önce toprak yeniden bölüşüldü. Hatta Feodal Avrupa’da, bazı bölgelerdeki köy toplulukları, orijinal köy topraklarının yeniden bölüşülmesiyle biçimi deÄŸiÅŸen ilkel komünizmin geleneklerini sürdürüyorlardı.

Ancak tarım, avcılığın aksine daha bireysel bir faaliyet olabiliyordu. Daha çok çalışarak daha çok kazanabilirdiniz ve herkesin hayatta kalma sınırında yaşadığı koşularda bu önemliydi.

Bunun da ötesinde tarım devrimi –çekiÅŸ hayvanlarının saban sürmede vb. kullanılması da dahil olmak üzere genellikle erkeklerin meÅŸgul oldukları– kadını, erkekler tarafından saÄŸlanan malzemeleri iÅŸlemek üzere eve gönderdi. Kadın cinsinin dünya-tarihsel yenilgisine yol açan ÅŸey, üretimde doÄŸrudan bir rol sahibi olmayışıydı.

Erkekler eşit olmayan mallarını erkek bir mirasçıya geçirmek istediler. İlkel komünist toplumda soy kadın üzerinden yürürdü (miras önemli değildi). Artık miras erkek üzerinden yürümeye başlamıştı.

Sınıflı toplumun nasıl ortaya çıktığını tam olarak bilmiyoruz, fakat elimizdeki kanıtlardan yola çıkarak parçaları birleştirebiliriz. Bu sürece devrim diyoruz ve bu, kelimenin en derin anlamıyla bir devrimdi.

Ama yeni tip toplum eskisinin yerine tam olarak geçmeden önce, farklı toplum tipleri arasındaki geçiş biçimlerinin yüzlerce, hatta binlerce yıl varolduğunu unutmamalıyız. İnsanlığın ilerleyişi düz bir şekilde değil, eşitsiz ve bileşik gelişme yasasına uygun olarak sürdü.

Tarımı geliÅŸtirmeye ilk mecbur kalanlar, ekvator Afrika’sının iyi durumdaki insanları deÄŸil, daha ılıman iklimlerdeki (muhtemelen yakın DoÄŸudaki) insanlardı.

İlk tarım kuÅŸkusuz çok basitti, muhtemelen “orman açma ve yakma”dan ibaretti. Bu, kabilenin hareket halinde olmaya devam etmesi demekti, çünkü açılmış toprak, yalnızca birkaç yıl iyi ürün veriyordu.

Bu yüzden kabile topluluğu varlığını muhafaza etti, ancak değişikliğe uğradı. Tacitus, kendi zamanındaki Cermen kabilelerinin askeri demokrasisini, bir savaş şefinden, yaşlılar konseyinden ve savaşçılar meclisinden oluşan bir yapı olarak tanımlar (kadınların oy verme hakkı artık ellerinden alınmıştı). Bu, gelişimin bu aşamasındaki kabileler için tipiktir.

Her ne kadar meclis tüm kararları (mızraklarını kalkanlarına şiddetle vurarak) ret ya da kabul edebiliyorsa da, savaş şefinde bir kralın embriyosunu ve yaşlılar konseyinde de bir egemen aristokrasinin ana hatlarını görürüz.

Romalı toprak sahibi egemenler senato (“yaÅŸlılar”) içinde örgütlenmiÅŸlerdi ve Anglo-Sakson krallar bir Witan’a(“bilgeler”) danışıyorlardı, bunların her ikisi de kendi zıddına dönüşmüş demokratik bir kabile oluÅŸumunun kalıntısıydı. Cermen kabileleri artık savaÅŸ için örgütleniyorlardı, çünkü korunmadığı takdirde elden alınma tehlikesi olan bir artı mevcuttu.

Desmond Morris (Çıplak Maymun) ve Robert Andrey (Avcılık Hipotezi) gibi yazarların görüşlerinin tersine, Leakey gibi antropologlar, insanın doğuştan saldırgan olmadığını gösterdiler. Her ne kadar ilkel komünist toplumlar, sözgelimi kıt avlanma alanları için savaşa tutuşmuşlarsa da, savaşlar ancak savaşmaya değer bir şeylerin olduğu aşamada tarihin yerleşik ve düzenli bir özelliği haline gelmeye başladı.

Tarımdan, artının üretilebildiği bir topluma doğru yapılan bir atılım olarak söz etmekteyiz. Aslında, tarımla gelen emek üretkenliğindeki artış, daha geniş bir işbölümüne olanak verdi; böylece insanlar başka şeyler üretebilecek hale geldiler. Bu nedenle tarım devrimi, teknikte (çömlekçilik ve :-):-):-):-)l işleme gibi) ve tüm toplumsal yapıda bununla bağlantılı devrimleri beraberinde getirdi.

Farklı kabileler arasında olduğu gibi kabile içinde de eşitsizlikler gelişti. Coğrafi ve diğer nedenlerden dolayı, bazı kabileler hayvan yetiştirmeye, balık avlamaya vb. yoğunlaşmaya başladılar. Tarımla uğraşanlar, artılarını (ya da daha doğrusu içlerinden bazılarının edindiği artıyı) korumak için tahkim edilmiş köyler etrafında yerleşmeye başlarken, bu balıkçılık yapan ve hayvan yetiştirenler malları mübadele etme görevini üstlendiler. Önceden, mübadele, seyahatleri esnasında birbiriyle karşılaşan kabileler arasındaki tesadüfi bir eylemdi. Bundan böyle düzenli bir durum haline gelmişti.

:-):-):-):-)l, şüphesiz ticaretin en önemli kalemlerinden biriydi. Yahudiler, Mısır’la Akdeniz uygarlıkları arasındaki ticareti geliÅŸtiren, en ünlü hayvan yetiÅŸtirici halklardan biriydi (İncil’de İbrahim’in serveti daima sürülerle ölçülür).

Ticaret, kabileler arasındaki dinsel törenlerde sunulan armağanlardan gelişti. Bir armağanın değerinin ölçütü neydi? İnsanlar aldıkları armağanları üretmenin ne kadar zaman aldığı hakkında birtakım fikirler oluşturur oluşturmaz, karşılığında daha fazla emek içeren ürünler vererek, armağan verenleri cömertlikte geçmeye çalışacaktılar.

Ticaret daha düzenli hale geldikçe, doÄŸal olarak evrensel bir eÅŸdeÄŸer –ticarette kolayca mübadele edilebilen ve genel olarak bir deÄŸer ölçütü olarak kabul edilecek bir ÅŸey– ihtiyacı ortaya çıktı. BaÅŸlangıçta bu ihtiyaç sığırla karşılandı (Latincede “para” anlamına gelen pecunia sözcüğü, sığır anlamına gelen pecus sözcüğünden türer). Daha sonra ticaret hızla geliÅŸtiÄŸinde, bu ihtiyaç, ağırlığın garantisi olarak hükümdarlar tarafından basılan :-):-):-):-)l külçelerle daha uygun bir ÅŸekilde giderildi.

Dini törenlerdeki armağanlar genellikle kabilenin temsilcisi olarak şefe verilirdi. Toplumun serveti arttıkça, şef olmak zahmete değer bir şey haline geldi. Şefin evi, köydeki pazar yerinin başlangıcı haline geldi.

:-):-):-):-)l işleme, erkeklerin eline iyi ya da kötü muazzam bir yeni güç verdi. :-):-):-):-)l, özellikle de bakır ve bronz, nadir bulunuyordu. Bu yeni toplumların birinci ihtiyaçları, arttırdıkları yaşam standardının korunmasıydı. Elbette, önder savaşçı olarak kabile şefi, yeni stratejik malzemeden ilk yararlanan kişi olmalıydı.

Bunun sonuçları Antik Yunan ÅŸairi Homer’in efsanelerinde görülür. Homer, bronz silahlı Yunan askeri aristokratlarının ordusu tarafından kuÅŸatılan Truva ÅŸehrinden bahseder. SavaÅŸan ve ölenlerin çoÄŸunluÄŸunu oluÅŸturan ve genelde çakmaktaşı uçlu mızraklarla silahlanan sıradan erler ordusundan çok bahsedilmez. Açıkçası onlar bir edebiyat konusu olarak görülmezler.

Homer’in antik efsaneleri, kabile ÅŸeflerinin savaÅŸ ve yaÄŸma yoluyla aristokratlara ve krallara doÄŸru evrilmeleriyle ilkel komünizmin bir kenara itildiÄŸi bir toplumu resmeder. Bundan böyle, etkin silahlı güç tekeline, egemen bir sınıf sahipti. Böylece kabile topluluÄŸunun geliÅŸimi, sınıfsız eÅŸitliÄŸe son vererek, kendi “mezar kazıcıları”nı yaratmıştı.

Laf arasında, Cermen destanları, Cermen kabile topluluÄŸunun çözüldüğü benzer bir aÅŸamada ortaya çıktı. Onların kahramanlık çaÄŸları da, tıpkı antik Yunan’daki gibi, üretimin geliÅŸimindeki benzer bir aÅŸamaya tekabül ederek, benzer sanat biçimleri (epik ÅŸiir gibi) ve hatta benzer bir tanrılar sistemi ortaya çıkardı.

Homer’in anlattığı Bronz Çağı uygarlığı, Batı Avrupa Karanlık ÇaÄŸlarına benzer biçimde, Dor akınları tarafından yok edildi. Yüzyıllarca süren bu döneme ait tarihsel kayıt bulunmamaktadır. Ama istilâcılar yeni bir ÅŸey getirmiÅŸlerdi: demir.

Demir potansiyel olarak bronzdan daha boldu. Homer’ın egemen sınıfı, onu sıradan insanı silahlandırmak için kullanamazdı, çünkü bu onları toplumsal iktidarlarının temelinden, askeri tekellerinden yoksun bırakırdı. Bunlar, hâlâ kabile hayatı yaÅŸayan istilâcıların karşısında yıkılıp gittiler.

İstilâcıların toplumu sınıflara ayrılmamıştı. Bu nedenle hepsi demir silahlar kullanıyorlardı ve zamanlarında yenilmezdiler. Bazen insanlık ilerlemek için geri adım atmak zorundadır.

Tarihsel Materyalizm Nedir?

Salı, 06 Kasım 2007

Tarihsel Materyalizm Nedir?

Tarihsel materyalizm Marksist bilimin tarihsel geliÅŸmeye uygulanmasıdır. Tarihsel materyalizmin temel savı bir cümleyle özetlenebilir: “İnsanların varlığını belirleyen ÅŸey bilinçleri deÄŸildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” (Marx, Ekonomi PolitiÄŸin EleÅŸtirisine Önsöz)

Peki bu ne anlama gelir?

Daily Mirror (günlük bir İngiliz gazetesi) okuyucuları “Perishers” adlı bant karikatürü hatırlayacaklardır. Bir olayda, yaÅŸlı köpek Wellington, yengeçlerle dolu bir havuza yukarıdan bakar. Yengeçler kendilerine görünen “gökyüzündeki gözlerin” esrarengiz tanrısallığı hakkında tahminler yürütürler.

Mesele, evreniniz bir havuzsa şeylere gerçekten nasıl bakacağınızdır. Bilinciniz varlığınız tarafından belirlenir. Düşünce, türlerin deneyim alanıyla sınırlıdır.

İlkel insanların nasıl düşündüğü hakkında çok az şey biliyoruz, ama ne hakkında düşünemeyeceklerini biliyoruz. Etrafta futbol maçlarının sonuçlarını merak ederek dolaşmayacaklardır örneğin. Futbol ligi, profesyonel futbolcuların ve diğer klüp çalışanlarının maaşlarını ödeyebilecek kadar geniş kalabalıkları alabilecek büyük kentleri ön varsayar. Sanayi kentleri ancak, emek üretkenliği, toplumun bir kısmının geri kalan kısmı tarafından beslenebildiği noktaya kadar geliştiği ve bu sonuncular kendilerini yiyecekten başka gereksinmelerin üretilmesine vakfettikleri zaman ortaya çıkabilir.

BaÅŸka bir deyiÅŸle, geniÅŸ bir iÅŸbölümü varolmalıdır. Bunun diÄŸer bir yönü, insanların para için çalışmaya ve istedikleri ÅŸeyleri –futbol maçına bilet almak da dahil– baÅŸkalarından satın almaya alışmış olmaları gereÄŸidir; kuÅŸkusuz bu ilkel toplumda olmayan bir durumdur.

Bu basit örnek, profesyonel futbol gibi ÅŸeylerin bile, toplumun günlük ekmeÄŸini yapma tarzına, insanların “toplumsal varlığına” baÄŸlı olduÄŸunu gösterir.

Peki insanlık nedir? Büyük idealist filozof Hegel “insan düşünen bir varlıktır” der. Aslında Hegel’in görüşü, insanın, yaratıcısı tarafından, yine bu yaratıcının çalışmasına hayranlık duyması için bir beyinle donatıldığı yolundaki alışıldık dinsel görüşün biraz daha incelikli bir biçimidir.

Düşünmenin bizi gübre böceklerinden, dikenli balıklardan ve kertenkelelerden farklı kılan yönlerden biri olduğu doğrudur. Peki ama insanlar neden bir düşünme yetisi geliştirdiler?

Yüz yıldan uzun bir süre önce Engels, tamamen materyalist bir açıklamayla, dik durmanın insansı maymundan insana geçişe işaret ettiğine dikkat çekti. Bu görüş, Leakey gibi antropologların en son araştırmaları tarafından da doğrulanmıştır.

Dik duruş sayesinde eller, nesneleri, diğer parmaklarla karşı karşıya konumlanan bir başparmak aracılığıyla kavramak üzere serbest kaldı. Bu, aletlerin kullanılmasını ve geliştirilmesini mümkün kıldı.

Dik duruş, ilk insanların etraflarındaki dünyayı algılayabilmek için gözlerine diğer duyularından daha fazla güvenmelerine de olanak verdi. Ellerin kullanılması, gözler aracılığıyla beyin yetilerini geliştirdi.

Engels bir diyalektik materyalistti. Hiçbir ÅŸekilde düşüncenin önemini küçümsemedi, tersine onun nasıl ortaya çıktığını açıkladı. On sekizinci yüzyıl ABD politikacısı ve mucidi Benjamin Franklin’in, insanı alet yapan hayvan olarak tanımlarken Hegel’den daha materyalist bir yaklaşıma sahip olduÄŸunu da görebiliriz.

Yüz yıl önce Darwin bir varoluş mücadelesinin söz konusu olduğunu ve türlerin doğal seleksiyon yoluyla hayatta kaldığını gösterdi. İlk bakışta eski insanların çitanın hızıyla, aslanın gücüyle ya da bir filin korkutucu cüssesiyle karşılaştırıldığında yapacak çok fazla şeyleri yoktu. Bugün insanlar gezegene egemen olma durumuna geldi ve bu korkutucu hayvanların çoğunu yok olma noktasına sürükledi.

<I style="mso-bidi-font-style: normal">Aslan gibi hayvanlar ne kadar özgüvenli görünürlerse görünsünler, insanları daha aşağı hayvanlardan ayıran şey, hayvanlar kendi dışlarındaki dünyayı olduğu gibi kabul ederken, insanoğlunun giderek doğanın efendisi olmasıdır.

Gottfried Leibniz (Felsefe)

Salı, 06 Kasım 2007

Leibniz, Gottfried Wilhelm (1646-1716) Ünlü bir Alman filozofu, bilim dünyasının en önemli sistemci düşünürlerinden biridir. Matematik, :-):-):-):-)fizik ve mantık alanlarında ileri sürdüğü yeni düşünce ve görüşleriyle tanınır.

Leibniz, Leibzig’de doÄŸdu. Babası buradaki üniversitede ahlak felsefesi dersleri veriyordu. Leibniz babasının ölümünden sonra okuldan çıkarak kendi kendini yetiÅŸtirmeye baÅŸladı. Tarihe karşı büyük bir ilgi duyuyordu. 8 yaşına geldiÄŸi zaman latinceyi öğrenmiÅŸti. 12 yaşında ise yunanca öğrenmeye baÅŸladı. Bir yandan da mantık bilimiyle ilgili kitaplar okuyordu. 15 yaşında Leipzig Üniversitesi’ne girdi. Almanya’da felsefe tarihinin kurucusu sayılan Jakob Thomasius’tan felsefe okudu. 1663′te Jena’ya giderek buradaki ünlü matematik bilginlerinden ders aldı.

Leibniz, 25 yaşına geldiği sırada yayınlanmış birçok önemli eseri vardı. Bir ara politika ile ilgilendi, bu konuda da bazı eserler verdi.

Politika çalışmaları hiçbir zaman Leibniz’in felsefe ve matematik alanlarındaki çalışmalarına engel olmadı. Leibniz 1672 yılında, 26 yaşında ileri modern matematik çalışmalarına baÅŸladı. Bundan 3 yıl sonra Isaac Newton’dan bağımsız olarak Calculus’un temel teoremini keÅŸfetti (Fundemental Theorem of Calculus). Pek çok yıl Leibniz ve Isaac Newton taraftarları arasında kimin Calculus’u keÅŸfettiÄŸine dair bir tartışma olsada ÅŸuan Liebniz ve Isaac Newton Calculus’un babaları olarak kabul edilmektedir.

1700′de görevini bırakarak Viyana’ya gitti, 1714′de kadar bu ÅŸehirde yaÅŸadı. 1700′de bir davet üzerine, Berlin’e gitti. Berlin Üniversitesi’nin kurulmasını saÄŸlayarak üniversitenin ilk müdürü oldu.

1711′de görevini bırakarak Viyana’ya gitti, 1714′e kadar bu ÅŸehirde yaÅŸadı. 1712′de Leibniz’e baron payesi verildiyse de dört yıl sonra Hannover’de öldüğü zaman fakir bir adam gibi gömüldü. Onun arkasından aÄŸlayan tek adam olan, arkadaşı J. G. von Erckhart, sonradan yazdığı hatıralarında bu cenazeyi, ‘ülkesinin ÅŸerefini temsel eden bu adam, bir dilenci gibi topraÄŸa verildi’ cümlesiyle anlatmıştır.

Leibniz’in Felsefesi

Leibniz, 17.yüzyıl filozoflarının çoÄŸu gibi, felsefesinde Descartes’in töz kavramından hareket eder. Leibniz’e göre dünyanın, varlıkların temelinde ‘monad’lar (tek tek varlıklar, bölünmez özler) vardır. Monadlar kendi kendilerine hareket edebilen, algılayabilen temel varlıklardır. Yalnız monadların özü ‘kuvvet’ olduÄŸu için, ne bir ÅŸekli ne hacmi, ne parçaları vardır. Monadları özü ‘edim’ (faaliyet) olan ruhsal noktalar gibi düşünmek gerekir. Bundan dolayı monadlar, kendi kendilerine harekete geçerler. Onları, Demokritos’un, maddecilerin atomlarından ayıran husus, maddesel olamamaları, kendi kendine hareket edebilmeleridir. Monadların herbirinin edimi, geçmiÅŸin sonucu geleceÄŸin belirleyicisidir.

Leibniz’e göre monadlar önceden belirlenmiÅŸ bir düzen içinde bulunurlar. Buna önceden düzen kuramı denir.

Leibniz düşünce sistemine göre düşünce ilkeleri, genel fikirler, insan zihninde bir istihdat olarak bulunur, tecrübeyle geliÅŸir. Leibniz ‘Theodizee’ adındaki eserinde, içinde yaÅŸadımız dünyanın, dünyaların en düzenlisi, en mükemmeli olduÄŸunu söylemiÅŸtir. Leibniz’in bu görüşü Voltaire’in ‘Candide’ adındaki uzun hikayesinde gülünç hale getirilmek istenmiÅŸtir.

Menippos

Salı, 06 Kasım 2007

(M.Ö. III. yüzyıl) Yunan filozofu. Ürdün Gadara kentinde doÄŸan Menippos, Diogenes’in Kinik felsefesini izledi. Menippos yergisi adıyla bilinen yarı gülünç, yarı ciddi bir edebiyat türü geliÅŸtirmiÅŸtir. Yunanlı ve Latin yazarların öykündüğü bu tür Latin yergi sanatının geliÅŸmesinde etkili olmuÅŸtur. Menippos’un yazıları günümüze kadar ulaÅŸmamıştır, ama ona öykünen Latin yazarlardan, özellikle de Varr, Seneca ve Lukianos’tan yapıtlarının niteliÄŸiyle ilgili bir fikir edinilebilir.

Menippos’un eleÅŸtiri yaklaşımı felsefi düşüncelerin sergilenmesinde bir yenilikti. OlabildiÄŸince geniÅŸ bir okur kitlesine ulaÅŸmak amacıyla, diyalog biçiminin yerine, kurumları, düşünceleri ve gelenekleri alaya alarak düzyazı ve ÅŸiir karışımı bir yergi biçimi kullandı.

Yapıtlarında Hades’e iniÅŸ, müzayede ya da şölen gibi alışılmamış mekanları çarpıcı biçimde kullandı. Latin yazarlarda aynı yolu izlediler. Petronius’un M.S. I. yüzyılda yazdığı Satyricon, Menippos geleneÄŸi içinde yer alır. Daha sonraki bir baÅŸka örnek, birkaç kralcının, Katoliklerce kurulan Kutsal Birlik üzerine yazdığı düzyazı ve ÅŸiir karışımı Fransızca Satire Menippee’dir (1594).

Bilim Felsefesi

Salı, 06 Kasım 2007

BİLİM FELSEFESİ

A. Bilim felsefesine giriş : Bilim felsefesi, bilimsel kesinlik ve bilimsel sistem düzeyine erişen bir bilgiyi inceler. Bilim felsefesinin amacı; bilimin mantıksal yapısını, niteliğini ve işleyişini incelemek ve aydınlatmaktır.

1. Bilimin tarih içindeki gelişimi : Bilimsel çalışmaların başlangıçları M.Ö 2000 yıllarına kadar uzanır. Bu yüzyıllarda Mısır, Mezopotamya, Hint, Çin medeniyetlerinde bilimsel çalışmalara rastlanmıştır. M.Ö. 7 yüzyıldan itibaren Yunanlılar da bilimsel çalışmalar da bulunmuştur. Bu dönemde bilim ve felsefe iç içeydi. Bir filozof aynı zamanda bilim adamı idi. Ancak ilk defa M.Ö 3. yüzyılda Euclid (Öklit) geometri alanında yaptığı çalışmalarla geometrinin bağımsız bir bilim dalı haline gelmesini sağlamıştır. Onun ardından Archimedes (Arşimet, M.Ö. 287-212) Mekanik biliminin kurucusu olmuştur.

Yunan medeniyetinin çöküşünden sonra Roma İmparatorluÄŸunun Hıristiyanlığı kabulü ve bilimin kilisenin tekeline girmesiyle Avrupa’da bir karanlık çaÄŸ baÅŸlamıştır.

M.S 7. yüzyıldan itibaren İslam dünyasında ise yeni bir bilimsel uyanış ve aydınlanma baÅŸlamıştır. İslam bilim ve felsefesinin doÄŸuÅŸunda Yunan, İran, Süryani ve Hint eserlerinin Arapça’ya çevrilmesi önemli rol oynamıştır. Çeviriler Abbasi halifelerinden Mansur zamanında baÅŸlamış, Harun ReÅŸid’in BaÄŸdat’ta kurduÄŸu "Dar’ül Hikme" adlı çeviri merkezi sistemli ve örgütlü bir hale gelmiÅŸtir.

Bu çalışmalardan sonra önemli bilim adamları yetiÅŸmiÅŸtir. Harezmi yazdığı eserlerle aritmetik alanında bir çığır açmış, Cebir biliminin kurucusu olmuÅŸtur. İlk defa aritmetikte kullanılan harfler yerine özel geliÅŸtirdiÄŸi rakamları kullanmıştır. Rakamların kullanılmasıyla aritmetik iÅŸlemlerindeki Roma rakamları ya da alfabenin kullanılmasının verdiÄŸi hantallıktan kurtulunmuÅŸtur. El Hesab’ül Cebir ve’l Mukabele adlı eserinde de logaritmanın kullanılmasına öncülük etmiÅŸtir.

Beyruni, yaptığı çalışmalarının büyüklüğü nedeniyle yaşadığı çağa Beyruni çağı adı verilmesine neden olmuştur. Beyruni, dünyanın güneşin çevresinde dönüyor olabileceğini ifade etmiştir. Jeolojik dönemlerin birbirini izlediği görüşünü ortaya atmıştır. Son derece basit bir formülle dünyanın çevresini ölçmüştür. Deneysel fizik çalışmaları yapmıştır. 8 maden 6 sıvı madde ve diğer değerli taşlar olmak üzere 29 maddenin özgül ağırlığını buluyor.

İbn Sina ise özellikle tıp alanında çalışmalarıyla büyük geliÅŸmeler saÄŸlamıştır. El Kanun-u Fi’t Tıb adlı kitabı tıp alanında uzun yıllar kaynak kitap olmuÅŸ. Avrupa’da 16. yüzyıla kadar üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmuÅŸtur.

Bu arada ortaçaÄŸda karanlık döneme giren Avrupa’da 15 yüzyıldan itibaren Rönesans hareketleri baÅŸlamıştır. İslam dünyasının bilim ve felsefe eserleri Latinceye çevrilip okutulmaya baÅŸlanmıştır. Kopernik, Galilei, Kepler, Newton, Einstein, Planck gibi önemli bilim adamlarının çalışmalarıyla bilimsel alanda büyük geliÅŸmeler saÄŸlanmıştır.

2. Bilimin felsefenin konusu oluşu : Bilimin, özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda, olağanüstü başarı sağlaması, ona olan ilgiyi büyük ölçüde artırmıştır. Bu ilgi düşünürleri, neyin bilim olduğunu, neyin bilim olmadığını ayırmaya dolayısıyla bir takım ölçütler aramaya ve bilimi sorgulamaya götürmüştür. Bu da bilimin, felsefenin konusu içerisine alınmasına yol açmıştır.Bilim felsefesinin görevi, bilim üstüne düşünmek, yani bilim mantığı yapmaktır.

B. Bilime farklı yaklaşımlar

1. Ürün olarak bilim : Bu yaklaşım, bilimi anlamak, bilim diye ortaya konmuÅŸ eserleri (ürünleri) ele alır ve onları tarihsel geliÅŸimi içinde anlamaya çalışır. Bunun yolunu da bilim eserlerini mantık açısından çözümlemekte görür. Bilimsel önermeleri mantık aracılığıyla çözümlemek isteyen yaklaşıma mantıkçı ampirizm ya da neo pozitivizm denir. En önemli temsilcileri Hans Reichenbach ve Rudolf Carnap’tır. Bunlara göre bir önermenin anlamlı olabilmesi için ya doÄŸrudan olgusal bir dille ya da sonuçta olgusal bir dilin kısaltılması ÅŸeklinde ifade edilmiÅŸ olması gerekir.

Bu yaklaşımda anlamlılık ve doğrulanabilirlik iki önemli ölçüttür. Bunlardan, doğrulanabilirlik, bir önermenin doğru olup olmadığı, o önermenin içeriğinin olgularla desteklenmesine bağlıdır.

2. Etkinlik olarak bilim : Bu yaklaşım, bilimi, bilim adamları topluluğunun bir etkinliği olarak görür.Bilimin ne olduğunu anlamak için bilim adamları topluluğunun iç yapısını, inançlarını, içinde yaşadıkları toplumdaki araştırma gruplarına bakış tarzlarını, bilim ve toplum arasındaki karşılıklı ilişkileri vb. incelemek gerektiğini ileri sürer.

Bu yaklaşımın en önemli temsilcileri Thomas Kuhn ve Stephen Toulmin’dir.

Kuhn, bilimi anlamaya yönelik çalışmasında çıkış noktası olarak "paradigma" adını verdiği kavramı kullanır. Paradigma, belli bir bilimsel yaklaşımın doğayı ya da toplumu sorgulamak ve onlarda bir ilişkiler bütünü bulmak için kullandığı açık ya da üstü kapalı tüm inançlar, kurallar, değerler, kavramsal ve deneysel araçlardır.

Kuhn bilimin şu üç dönemden geçtiği savunur.

a) Bilim öncesi dönem

b) Olağan bilim dönemi

c) Bunalımlar

d) Bilimsel devrim

Kuhn’a göre bilim birikimsel bir süreç izlemez, dolayısıyla bilimsel geliÅŸme ya da ilerlemeden deÄŸil, ancak bilimsel deÄŸiÅŸmeden söz edilebilir. İlerleme ve geliÅŸme normal bilim sürecinde yani bir paradigma içerisinde söz konusu olabilir. Fakat bir paradigmanın diÄŸerinden daha iyi açıkladığını gösterecek ölçütler olmadığı için bir paradigmadan diÄŸerine geçiÅŸ devrimsel bir nitelik taşır.

Toulmin’e göre ise bilimsel kuramların baÅŸarılı ya da baÅŸarısız olmaları bilimlerde yeni koÅŸulların oluÅŸturduÄŸu sorunları çözme gücü ile ortaya çıkar. Bu güçten yoksun olanlar ise zamanla terk edilir.

C. Bilim felsefesinde klasik görüş ve eleştirisi

Bilimde klasik görüşü en iyi temsil eden pozitivizmdir. Benzer işlevi bazı farklarla mantıkçı ampirizm tarafından da sürdürülmüştür. Pozitivistlere göre felsefe evren hakkında bilgi vermekten vazgeçmeli, bilimsel bilgiyi sorgulayan, çözümleyen bir disiplin olmalıdır.

1. Bilime klasik görüş açısından bakış

a) Klasik görüş açısından bilim :

- Bilim, insan bilincinden bağımsız gerçeklikler hakkında araştırma yapma etkinliğidir. Yöntemi tümevarımdır.

- Bütün bilimler birbiriyle bağıntılıdır. Ve tüm bilimler birbirine indirgenebilir.

- Bilimin yardımıyla daha önce bilinenler kesinleştirilir, bilinmeyenler bilinir duruma getirlir. Bugün bilinmeyen şeyler varsa bu bilimin tam gelişmemiş olmasındandır. Bilimler geliştikçe bilinmesi gereken tüm şeyler bilinebilecektir.

- Bilim birikimsel süreç izler. Bu süreçte yanlış bilgi terkedilir, doğru bilgi kullanılmaya devam eder.

b) Klasik görüşte bilimi niteleyen özellikler

- Bilim olgusaldır. Duyularla algılanabilen bir dünyaya ilişkindir.

- Bilim mantıksaldır. Bilim akıl ve mantık ilkelerine dayanır. Akılsal olan bilimsel, bilimsel olan akılsaldır.

- Bilim genelleyicidir. Bir olay aynı türden bütün olaylar için geçerlidir.

- Bilim nesneldir. Bireyden bireye değişmeyip herkes için aynıdır.

- Bilim eleştiricidir. Eleştirel bir tutumla konularını ele alır.

2. Bilimsel yöntemin özellikleri

Bilimsel yöntem, olguları betimleme ve açıklama amacıyla izlenen sistemli bilgi edinme yoludur. Bilimsel yöntemde birinci aşama betimlemedir.

- Betimleme aşamasında araştırma konusu olgular ve bu olgular arası ilişkiler saptanır, sınıflanır ve kaydedilir. Gözlemle başlar, deneyle devam eder.

- Açıklama ile betimlenmiş olgular, bu olguların ve birbirleriyle olan ilişkilerini yansıtan ampirik genellemeler bazı teorik kavramlara başvurularak anlaşılır hale getirilir.

- Hipotez, gözlenen olaylar hakkında yapılan geçici bir açıklamadır.

- Kuram, sistemli bir biçimde düzenlenmiş, olguları açıklama aracıdır.

- Bilimsel yasa, bir bilim dalının alanına giren olgular arasında sürekli tekrarlanan ve bilim adamları topluluğu tarafından doğru kabul edilen ilişkilerin neden-sonuç biçiminde dile getirilmesidir.

3. Bilimsel açıklama-ön deyinin özellikleri

Açıklama, bilimsel niteliğini birtakım genellemelere başvurarak kazanır. Örneğin boşlukta tüm cisimler aynı hızda düşer.

Ön deyi; olgular arasındaki ilişkilerden yararlanarak henüz olmamış bir olguyu önceden kestirmedir. Örneğin Thales M.Ö 585 yılında güneş tutulması olacağını önceden haber vermiştir.

4. Bilimsel kuramın özellikleri

Mevcut olguları açıkladığı gibi sonradan olacaklar hakkında öndeyide bulunmayı sağlar.

5. Klasik görüşe yapılan eleştiriler

- Bilime gereğinden fazla önem verdikleri için eleştirilmişlerdir.

- Bazı şeyler bilinmiyorsa bu bilimin ilerleyememiş olmasındandır. Bilimler ilerledikçe bilinmesi gereken tüm şeyler bilinecektir, görüşü yanlıştır. Çünkü evren de bilinmesi gereken şeyler sınırsızdır. Bunların hepsinin bilinmesi imkansızdır.

- Tüm bilimlerin tek bilime indirgenebileceği yanlıştır.

- En güvenilir yöntemin doğrulama yöntemi olduğu yanlıştır.

- Bilime birikimsel bir süreç gözüyle bakmaları eleştirilmiştir.

- Bilimin, bilim adamları topluluğunun özelliklerinden etkilenmez, görüşü yanlıştır.

D. Bilimin DeÄŸeri

Bilim doğal ve toplumsal gerçekliğin daha iyi anlaşılmasını ve belirli ölçüde de olsa denetlenmesini sağlar.

Bilimin iki önemli işlevi vardır: a) Bilimin teknolojiye uygulanmasına ve yarara yönelik buluşlara olanak sağlaması

b)Nitelikleri belli bir düşünme yapısı ve akılcı bir dünya görüşü oluşturması.

Devlet Felsefesi

Salı, 06 Kasım 2007

DEVLET FELSEFESİ

Siyaset felsefesinin bir dalını meydana getiren ve toplumsal yaşamla devletin doğuşunu, doğasını ve anlamını araştıran, insanlarla insanların içinde yer aldıkları siyasi örgütlenmeler arasındaki ilişkileri inceleyen felsefe dalı.

Devlet felsefesi tarihinde, devlet şu şekillerde anlaşılmıştır:

1. DoÄŸal bir kurum veya organizma olarak. Bu yaklaşımın klasik temsilcisi Platon’dur. O, devleti büyük ölçekli bir insan ya da organizma, bireyin bir devamı olarak görür ve bu durumun bir sonucu olarak da, sırasıyla akıl, can ve iÅŸtihadan oluÅŸan üç parçalı ruh anlayışını aynen devlete yansıtır. Buna göre, o devletin temelini insan doÄŸasında bulmaktadır.

2. Devletin, yönetimde bulunanlardan ayrı olan, fakat yöneticilerin karar ve ehliyetleriyle geliÅŸmesine katkıda bulundukları bir kurumlar ve hizmetler sistemi olduÄŸunu dile getiren Aristotelesçi devlet anlayışı. Bu çerçeve içinde, Aristoteles’te, devletin asıl amacı, yurttaÅŸların maddi bakımdan refaha ulaÅŸmaları, ama daha çok ahlâki bakımdan geliÅŸmeleri ve olgunlaÅŸmalarıdır. Devlet, bu amaç için vardır. Yani, ona göre, devlet yönetimleri kendi baÅŸlarına iyi ya da kötü deÄŸildir, ancak söz konusu amacı gerçekleÅŸtirebilmesine göre, iyi ya da kötü devlet vardır.

3. Yapma bir varlık ve araç olarak devlet. Klasik temsilciÄŸini Rousseau, Hobbes ve Locke’un yaptığı bu anlayışa göre, insan mutlak bir özgürlük durumu içinde varolamaz. Mutlak bir özgürlük durumunda, insanı dışarıdan belirleyen ve sınırlayan hiçbir güç olamayacağından, her insan neyin iyi olduÄŸuna kendisi karar verir ve kendi çıkarlarını hayata geçirmeye çalışır. Bu ise, tam bir çıkar çatışmasına, hatta insanlar arasında bir savaÅŸa yol açar. Fakat böyle bir durum, tüm insanlara zarar vereceÄŸinden, insanlar bir araya gelerek, aralarında bir sözleÅŸme yaparlar. İnsanlar toplum sözleÅŸmesi adı verilen bir uzlaÅŸma ve anlaÅŸmaya dayanarak, ortak iradelerini temsil edecek bir gücü, kendileri için hakem ve yönetici olarak tayin ederler. Buradan da anlaşılacağı gibi, söz konusu anlayışta devletin doÄŸal bir temeli yoktur. Bu yaklaşımda devlet, insanları birbirlerine karşı koruyacak ve kendilerini geliÅŸtirmelerine imkan verecek bir araç olarak ortaya çıkar.

4. Devleti, kendi irade, ehliyet, yeteneÄŸi, ve amaçları olup, bir üniversiteye benzetilebilecek cisimleÅŸmiÅŸ bir kiÅŸi, dünyadaki ilahi düşünce, milli bir ruh olarak gören Hegelci devlet anlayışı. Devletin içeriÄŸini milli ruhun meydana getirdiÄŸini öne süren Hegel ‘e göre, milli ruh, din, hukuk, bilim, sanat, sanayi gibi türlü özel alanlara ayrılır.

5. Devletin, devleti kontrol edenlerin, gücü elinde bulunduranların çıkar ve tercihlerinden hareketle politikalar üreten bir tür yönetim makinesi olduğunu, toplumdaki egemen sınıfın çıkarlarına hizmet ettiğini dile getiren Marksist devlet görüşü. Söz konusu anlayışa göre, devlet sınıflara bölünmüş olan topluma sıkı sıkıya bağlıdır. Bu çerçeve içinde devlet, sosyal mücadeleyi, sınıf savaşını yavaşlatan, ona engel olan, ekonomik bakımdan üstün durumda olan, üretim araçlarına sahip bulunan sınıfın baskı aracıdır.

Çözümleyici (Analitik) Felsefe

Salı, 06 Kasım 2007

ÇÖZÜMLEYİCİ(ANALİTİK) FELSEFE

Yeni-olguculuÄŸun daha sonraki bir aÅŸamasında lingüistik çözümlemecilik ile karşılaşılır. Lingüistik çözümlemecilik akımının başında da Wittgenstein’ı görürüz; ama bu kez karşımızda Tractatus yazarı Wittgenstein deÄŸil, Felsefi AraÅŸtırmalar (Philosophische Untersuchungen) yazarı Wittgenstein vardır. Lingüistik çözümlemecilik Viyana Çevresi’nin temel tutumunu sürdürürse de, sınırsız bir “anlam” anlayışından hareket eder. Burada, artık felsefe araÅŸtırmalarında tek ölçütün doÄŸabilimsel bir anlam ölçütü olmadığını görürüz: Öyle ki felsefe araÅŸtırmalarının alanı, doÄŸabilimsel olsun ya da olmasın, mevcut ya da olanaklı tüm dilsel deyileri içine alan sonsuz bir alandır. Böylece, daha önce dışlanan :-):-):-):-)fiziksel deyiler de yeniden felsefe araÅŸtırmalarının içine alınır; ama bu kez yok-anlamlılıklarını saptamak için deÄŸil; çünkü “anlam” ölçütü deÄŸiÅŸmiÅŸtir. Daha doÄŸrusu, “anlam” konusunda tek ölçüte baÅŸvurulmaktan vazgeçilmiÅŸtir. Bir önermenin “anlam” artık doÄŸabilimsel bilgi içeriÄŸine göre saptanmaz; çünkü, artık çeÅŸitli “anlam baÄŸlamları”ının, çeÅŸitli “anlam öbekleri”nin olduÄŸu kabul edilir. Önemli olan, herhangi bir deyinin hangi “anlam baÄŸlam” içerisinde kullanıldığıdır. “Anlam baÄŸlamlar” sonsuz olabileceÄŸi gibi, anlam ölçütleride sonsuzdur; ama, “anlam baÄŸlamları”ının sonsuz olması, yine de, insan düşüncesini doÄŸabilimsel çîzgiden koparmayı gerektirmez; çünkü, örneÄŸin J. Wisdom’a göre, «bir felsefe yanıtı, temelde dilsel bir referanstır. Bu referanslarla yanıtlanan sorular temelde, dilsel kullanımı hiç de bir (nesnel) duruma iÅŸaret etmediÄŸi halde bu durumun betimini geçerli kılan bir önermenin kullanım tarzına dayanılarak soru haline gelirler; yani her ne kadar çeÅŸitli “anlam baÄŸlamları” varsa da bunlar ve özellikle felsefe kuramlarıyla ilgili “anlam baÄŸlamları” hiç de nesnel bir duruma iÅŸaret etmezler. Bu nedenle tüm bu “anlam baÄŸlamlar”na deÄŸiÅŸik anlam ölçütleriyle eÄŸilmek gerekirse de tüm bu “anlam baÄŸlamları”ın nesnel bir duruma iÅŸaret edip etmedikleri de gözönünde tutulmalıdır. Wittgenstein bunu şöyle belirtir: “Felsefenin tek bir yöntemi yoktur. Tersine, çeÅŸitli tedavi yollarının olması gibi, çeÅŸitli yöntemler vardır.” Böylece lingüistik çözümlemecilik dile, doÄŸabilimsel doÄŸruluk ölçütüne dayalı tek bir anlam ölçütü açısından deÄŸil de dilin kullanımında ortaya çıkan çok-anlamlılık bakımından eÄŸilmekle, dili bilgi-kuramcılığının dar bakış açısından kurtarmış olur. Böylece dil, öncelikle bir toplumsal iÅŸ görme aracı haline getirilir. Dil, toplumsal bir etkinliktir. Felsefe de, temeli toplumsal olan bir araÅŸtırmadır. Buna göre bir önermenin anlamı, verdiÄŸi bilgiye göre deÄŸil, içinde yer aldığı belli bir dil kesitine göre oluÅŸan bir anlam ölçütü açısından deÄŸerlendirilmelidir. Bu bakımdan tek bir “dil”den deÄŸil, artık “diller”den söz etmek gerekir; çünkü dil bir yaÅŸam biçimidir ve yaÅŸam biçimi sayısı kadar dil vardır. Her yaÅŸam biçimi kendine ait bir dil oyununu gerektirir. Bir dil, toplumların gereksinimlerinden çıkan bir “bildiriÅŸme olanağı”dır.

Bilgi vermek, dilin yüklendiÄŸi iÅŸlevlerden yalnızca bir tanesidir. Oysa dilin yüklendiÄŸi iÅŸlevler sonsuzdur. Bu yüzden ”anlam” bilgici bir kısıtlamaya tabi tutulamaz. Dil, nesnelerin adının toplamı deÄŸil, sözcüklerle yapılan iÅŸlerin toplamıdır. Bir deyinin anlamı iÅŸ gördüğü ortamdaki, etkin olduÄŸu dil oyunu içindeki anlamıdır ve bu niteliÄŸiyle de toplumsaldır. Anlam, belli bir dil oyunu içinde iÅŸ gören bir öğedir. Dil oyununu oluÅŸturan da yaÅŸam biçimi olduÄŸuna göre, anlam yaÅŸam biçimine baÄŸlıdır. Anlam yaÅŸam biçimlerine göre oluÅŸur, tek bir anlam ölçütü bu yüzden olamaz. Bu yüzden “:-):-):-):-)fizikse” önermeler de belli bir dil oyunu içinde “anlamlı” olan önermelerdirler; ama :-):-):-):-)fiziksel önermeler “bir nesnel duruma iÅŸaret etmedikleri” için “düşsel bir dil oyunu”na aittirler. Bu nedenle lingüistik çözümlemecilik belli bir türde felsefe yapmayı, yani :-):-):-):-)fiziÄŸi engellemeyi de içerir. Lingüistik çözümlemecilik, “düşsel bir dil oyunundan kaynaklanan ve “geleneksel felsefe”yi, felsefe tarihini doldurmuÅŸ olan “felsefe sorunları”nı ortadan kaldırmak ister. Bu, Wittgenstein’ın ÅŸu sözlerinde en açık anlatımı bulur: UlaÅŸmaya çalıştığımız açıklık, tam bir açıklıktır; ama bu sadece ÅŸu demektir: Felsefe sorunları tümüyle ortadan kaldırılmalıdır. Beni etkin kılan özel keÅŸif, isteÄŸime göre felsefe yapmayı ortadan kaldırmaktır. Bu keÅŸif felsefeyi yatıştırır. Böylece felsefe sorular tarafından kamçılanmaz, kendisi bizzat bir soruya konu yapılır.


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný