‘Edebiyat - Türkçe’ Kategorisi için ArÅŸiv

Ünlü Daralmasi

Salı, 06 Kasım 2007

ÜNLÜ DARALMASI

“-a,e” ünlüleriyle biten kelimelere ÅŸimdiki zaman eki olan “–yor” u veya “y” ünsüzüyle baÅŸlayan b ir eki getirdiÄŸimizde bu ünlüler ses uyumuna göre “ı,i,u,ü”ye dönüşür . Bu ses olayına ünlü daralması denir.

Gözle-yor>gözlüyor sakla-yor>saklıyor

Kana-yor>kanıyor gizle-yor>gizliyor

Anla- , bekle-, gözle- , ayıkla- , sakla-,… örneklerinde ünlü daralması görülüyor.

Bunu benzer fiillerle karıştırmamak gerekiyor.

Sil-yor>siliyor

Al-yor>alıyor

Yansı-yor>yansıyor

Kelimelerinde ünlü daralması yoktur.

“y” sesinin daraltıcı özelliÄŸi sadece “-yor “ ekinde görülmez , “-yor” ekinin olmadığı yerlerde de “-y” nin daraltıcı özelliÄŸi vardır .

de-y-en > diyen

ye-y-ecek>yiyecek

de-y-erek>diyerek

ye-y-en>yiyen

ne-ye>niye

Bu iki- üç kelime haricinde “-y” nin daraltıcılık özelliÄŸi söz konusu deÄŸildir.

“gelmiyecek” diye deÄŸil “gelmeyecek” diye yazılır ; keza “anlıyacak” , “bekliyecek” , “söyliyecek” fiilleri de bu ÅŸekilleriyle yanlıştır.

Türk Dili Ve Edebiyatinda Edebi Sanatlar

Salı, 06 Kasım 2007

EDEBİ SANATLAR

• TeÅŸbih

• Sözü daha etkili kılmak amacıyla ortak nitelikleri bulunan nesne ya da kavramlar arasında benzerlik kurma sanatıdır. ÖrneÄŸin, "Tilki gibi kurnaz adam" bir teÅŸpihtir. İnsan kurnazlığıyla bilinen tilkiye benzetilmektedir. Bir teÅŸbih’te dört öğe bulunur:

Müşebbehün-bin (benzetilen): Kendisine benzetilen, birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan. Örneğimizde "tilki".

Müşebbeh (benzeyen): Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan. Örneğimizde "adam".

Vech-i şebeh (benzetme yönü): Birbirlerine benzetilen nesne ve kavramlar arasındaki ortak nitelik. Örneğimizde "kurnazlık".

Edat-ı teşbih (benzetme ilgeci): Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük. Örneğimizde "gibi".

Örneğin "Yol yılan gibi kıvrılıyor" dendiğinde, "yol" benzeyen, "yılan" kendisine benzetilen, "kıvrılıyor" benzetme yönü, "gibi" ise benzetme edatıdır.

Teşbih, bu öğelerden bir ya da bir kaçının kullanılıp kullanılmamasına göre dörde ayrılır:

Dört öğenin de bulunduğu teşbih teşbih-i mufassaldır (ayrıntılı benzetme). Örneğin, "Ahmet aslan gibi güçlüdür".

Benzetme yönü bulunmayan teşbih teşbih-i mücmeldir (kısaltılmış benzetme). Örneğin, "Ahmet aslan gibidir". Burada "güçlülük" vurgulanmamıştır.

Benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i müekkeddir. (pekiştirilmiş benzetme). Örneğin, "Ahmet kuvvetle aslandır". Bu teşbihde "gibi" ilgeci kullanılmamış.

Benzetme yönü ve benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i beliğdir (yalın benzetme). Örneğin, "Aslan Ahmet."

Mecaz

• Sözcükleri gerçek anlamları dışında kullanma sanatıdır. Anlatımı daha etkili kılmak ve söze canlılık kazandırmak amacıyla yapılır. Mecaz, söze güzellik, güçlülük, canlılık, zerafet, derinlik ve geniÅŸlik vermek için kullanılır. ÖrneÄŸin:

Kandilli yüzerken uykularda

Mehtabı sürükledik sularda

Yahya Kemal Beyatlı

Bu dizelerde Kandilli’nin sularda yüzmesi, mehtabın sularda sürüklenilmesi, söz ve sözcüklerin asıl anlamının dışında, güçledirme, güzelleÅŸtirme, anlanlamdırma, zarifleÅŸtirme ve güçlendirme amacıyla kullanılmasına örnektir.

Mecaz, Sözcük ve fikir mecazları olmak üzere ikiye ayrılır. Sözcük mecazında bir sözcük gerçek anlamı dışında, fikir mecazında ise herhangi bir fikir kendi anlamının dışında bir amaçla kullanılır.

Mecaz-ı mürsel

• Bir sözcüğü benzetme amacı gütmeden baÅŸka bir sözcük yerine kullanma sanatıdır. Düz deÄŸiÅŸmece ya da metonomi diye de adlandırılır. Günlük yaÅŸamda da yaygınlıkla kullanılan mecaz-ı mürsel, iki nesne ve kavram arasında çok çeÅŸitli ilgiler kurulmasıyla gerçekleÅŸir. Neden yerine sonucun (bereket yaÄŸdı gibi), içindeki yerine kabın (sobayı yaktık gibi), özel yerine genelin (at yerine hayvan gibi), soyut kavram yerine somut adın (gözüme girdi gibi), yapıt yerine yazar adının (Siham-ı Kaza okuyorum demek yerine Nef’i okuyorum demek gibi) kullanıldığı çeÅŸitli türleri vardır.

Telmih

• Bilinen bir olay, kiÅŸi, nükte, fıkra, atasözünü dolaylı biçimde anlatma sanatıdır. Telmihin baÅŸarılı olması için okuyucunun dolaylı anlatıma konu olan düşünceyi kolayca anlayabilmesi gerekir. Divan edebiyatında özellikle dinsel öyküler, din büyükleri ile kahramanları, Kur’an ayetleri ve mesnevi kahramanları telmih konusu olmuÅŸtur. ÖrneÄŸin:

Ey nâme sen ol mâh-likâdan mı gelirsin

Ey Hudhad-i ümmid Saba’dan mı gelirsin

Nîbî

Şair, ikinci dizedeki "Saba" ile Süleyman-Belkıs" kıssasını anımsatıyor.

Tecahül-i arif

• Bir anlam inceliÄŸi yaratmak ya da bir nükte yapmak amacıyla bilinen bir ÅŸeyi bilmezlikten gelme sanatıdır. Tecahül-i arifin özünü oluÅŸturan bu nükte, dört amaç için yapılmış olabilir. NeÅŸelendirme (tenÅŸid), uyarıda bulunma (tevbih), hayret ve ÅŸaÅŸkınlık bildirmek (tehayyür), kendinden geçiÅŸi belirtmek (tedellüh).

Bilinen şey bilinmiyormuş gibi anlatılırken genellikle bir inceliğe dayandırılır. bu yapılırken mübalağa ve istifham sanatlarından da yararlanılır. Örneğin:

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem

Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su

Fuzûlî

"Bilmiyorum dönen kubbe mi su rengindedir

Yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır"

Fuzûlî, kubbenin, yani gökyüzünün mavi renkte olduğunu bilmiyormuş gibi davranıyor. Gözyaşlarının gökyüzünü kaplayacak kadar çok olduğunu (mübalağa) belirtebilmek için tecahül-i arif sanatına başvuruyor.

İstiare

• Bir sözcüğü kendi anlamı dışında kullanarak, bir ÅŸeyi benzediÄŸi baÅŸka ÅŸeylerin adıyla anma sanatı. Benzetmenin iki temel öğesi vardır, benzeyen ve benzetilen. İstiare bunlardan birinin söylenmemesiyle yapılır.

İstiare üç yönden ele alınır: 1. Benzetme amacı bulunur, 2. Sözcük gerçek anlamı dışındaki mecaz anlamındadır, 3. Sözcüğün asıl anlamında kullanılmamasını gerektiren bir durum (karine-i mania) vardır. Örnek:

"Soğuk ay öptü beyaz enseni"

Yahya Kemal Beyatlı

"Ay öpmek" deyişiyle ay canlı bir varlığa benzetilmiştir. "Öpmek" sözcüğü asıl anlamının dışında mecaz anlamıyla kullanılmıştır. Öpmek sözcüğünün asıl anlamının kullanılmasına olanak yoktur çünkü ayın dudağı olmaz. Şair burada, istiare sanatıyla anlatımı daha etkili, daha estetik ve heyecanlı hale getiriyor.

İstiare genel olarak üç çeşide ayrılır. Yalnızca benzeyenin söylendiği istiareye "açık istiare" (istiare-i musarraha) denir. Örnek:

"Bir hilâl uğruna yarâb ne güneşler batıyor"

Mehmet Akif Ersoy

Ersoy, benzetilen güneşi söylerken, benzeyen askerden sözetmiyor.

Yalnızca benzetilenin söylendiği istiareye de "kapalı istiare" (istiare-i mekniye) denir. Örnek:

Her taraf kırık dökük

Dalların boynu bükük

"Kederliyiz" der gibi

Orhan Seyfi Orhon

Dallar boynu bükük insana benzetiliyor ama kendisine benzetilen insandan sözedilmiyor. Boynu bükük sözcüğü ile insanın bir özelliği vurgulanıyor.

Benzetmenin temel öğelerinden yalnızca birisiyle çok sayıda benzerliği sıralayarak yapılan istiareye ise "yaygın istiare" (istiare-i temsiliye) adı verilir. Örnek:

Bin gemle bağlanan at şaha kalkıyor

Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor

Son macerayı dinlememiş varsa anlatın

Râm etmek isteyenler o marûr, âsil atın

Beyhudedir her uzvuna bir halka bulsa da

BoÅŸtur köpüklü aÄŸzına gemler vurulsa da…

Coştukça böyle sel gibi bağrındaki hisleri

Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!

Faruk Nafiz Çamlıbel

Çamlıbel, milleti mağrur bir ata benzeterek çok sayıda benzerliği sıralıyor.

Hüsn-i talil

• Nedeni bilinen bir olayı, düşsel ya da gerçekdışı bir olaya baÄŸlama yoluyla yapılan edebi sanattır. Hüsn-i tevcih olarak da bilinir. Åžiirin iki dizesi arasında baÄŸlantı kurarak anlam ve anlatıma incelik vermek amacını taşır. Bu sanatta öne sürülen neden ile gerçek neden arasında mutlaka anolojik bir baÄŸ bulunur. Nedeni bilinen olay güya, sanki, acep, acaba, meÄŸer gibi sözcüklerle bir ihtimale dayandırılırsa bu tür hüsn-i talil’e ÅŸibh-i hüsn-i talil adı verilir. Örnek:

Müzeyyen oldı bezendi bağ-ı çemen

Meğer ki bağa haber geldi yârdan bu gece

Ahmedî

"Bahçe, süslenmiş fesleğenlerle bezendi

MeÄŸer sevgili bu gece geleceÄŸini bildirmiÅŸ."

Bahçenin bezenmesi, süslenmesi gerçeği sevgilinin gelebilme ihtimali gibi güzel bir düşe bağlanıyor.

Leff ü neşr

• Bir beyitte birbirleriyle ilgili sözcüklerin sıralanmasıyla yapılan ve divan ÅŸiirinde çok sık kullanılan edebi sanattır. Åžiirin ikinci dizesinde birinci dizede söylenmiÅŸ en az iki ÅŸeyle ilgili benzerlik ve karşılıklar verilerek uygulanır.

Sözcüklerin birinci ve ikinci dizede belli bir sıra gözetilerek söylenmesine leff ü neşr-i müretteb (düzenli leff ü neşr) denir. Örnek:

Gonce kılmaz şâd gül açmaz tutulmuş gönlümü

Ârzûmend ruh-i leb-i handânınem

Fuzûlî

"Kederli gönlümü gonca memnun etmez, gül sevindirmez

Çünkü ben ben bunları değil al yanağını ve gülen dudağını istiyorum"

Gonca, yanak karşılığı ruh ve gül dudak karşılığı leb sözcükleriyle ilgilidir. Fuzûlî, burada düzenli leff ü neşr yapıyor.

Birinci beytin ikinci dizesinde, birinci dizede söylenenlerle ilgili sözcüklerin ters bir sıra izlenmesiyle ya da karışık olarak bulunmasıyla yapılan leff ü neÅŸr’e ise leff ü neÅŸr-i gayr’i müretteb ya da leff ü neÅŸr’i müşevveÅŸ (düzensiz leff ü neÅŸr) denilir. Örnek:

Yürürem hâsret-i zülf ü meh-rûlar ile

Gündüzin gussalar ile gice kaygular ile

Meâlî

"Sevgilinin saçının ve ay yüzlü yanağının hasretiyle

Gündüz kederli gece kaygılı gezerim"

Saç anlamına gelen zülf geceyle, yanak anlamına gelen ruh gündüzle ilgilidir. Birinci ve ikinci sözcüğe karşılık ikinci ve birinci sözcükler sıralanarak düzensiz leff ü neşr yapılıyor.

Kinaye

• Bir sözü aynı zamanda hem gerçek hem de mecazi anlamıyla kullanma sanatıdır. Sözün açık söylenmesinin hoÅŸ olmadığı durumlarda alay, ÅŸaka, sitem amacıyla kullanılır. Bu kullanışta sözün geçek anlamından bir sonuç çıksa da geçerli olan mecazi anlamıdır. ÖrneÄŸin Åžeyhülislam Yahyâ’nın, "Dilber gelince bezme yüzü güldü aşıkın" dizesinde bir kiÅŸinin gerçek yüzünün gülmesini anlamaya bir engel yok. Ama asıl anlatılmak istenen aşığın çok sevinmiÅŸ olmasıdır (mecazi anlam).

Türkçe deyimlerin çoğu mecazi anlamlarıyla kullanıldığı için kinayedir. Kinayede sözün başka bir anlama gelmesi olasılığı yoksa bu türe "kinaye-i karibe" (yakın kinaye) denir. Eğer sözün anlamı gizleniyorsa kinaye "kinaye-i baide" uzak kinaye) olarak adlandırılır. Nitelenen tek özelliği belirten kinayeye "kinaye-i müfrede" (tek kinaye), birkaç özelliği birden belirten kinayeye de "kinaye-i mürekkebe" (birleşik kinaye) adı verilir. Örnek:

Bulamadım dünyada gönüle mekan

Nerde bir gül bitse etrafı diken

Sümmanî

Gül ve diken hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla kullanılıyor. Ancak asıl kastedilen mecazi anlamları. Şair hem birleşik kinaye hem uzak kinaye yapıyor.

Tariz

• Birini küçük düşürmek ya da biriyle alay etmek amacıyla söylenecek sözü tam tersi bir sözle nükte yaparak anlatma sanatıdır. Tariz de gerçek ya da mecaz anlam yerine doÄŸrudan zıt bir anlam kullanılması söz konusudur.

Teşhis-ü intak

• Cansız varlıkları, ya da hayvanları kiÅŸiler gibi davrandırma, canlandırma, konuÅŸturma, onlara duygu ve hareket gibi nitelikler kazandırma sanatıdır. İnsan dışındaki calı varlık ya da hayvanlara insan özelliÄŸi verilmesine teÅŸhis, onların konuÅŸturulmasına ise intak denir. TeÅŸhis ve intak daha çok fabllara kullanılır. TeÅŸhise örnek:

Mahmur uyanır gölgede binlerce ziyâlar

Çöller düşünür, gün düşünür, gölgeler ağlar

Emin Bülend Serdaroğlu

Şair, ışığı uyandırıyor, çöller ve günü düşündürüyor, gölgeleri ağlatıyor. Bunların hepsi insan özellikleri. Üst üste teşhis sanatı yapıyor.

Sözü daha etkili kılmak amacıyla ortak nitelikleri bulunan nesne ya da kavramlar arasında benzerlik kurma sanatıdır. Bir teÅŸbih’te dört öğe bulunur:

Müşebbehün-bin (benzetilen): Kendisine benzetilen, birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan.

Müşebbeh (benzeyen): Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan.

Vech-i şebeh (benzetme yönü): Birbirlerine benzetilen nesne ve kavramlar arasındaki ortak nitelik.

Edat-ı teşbih (benzetme ilgeci): Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük.

Teşbih, bu öğelerden bir ya da bir kaçının kullanılıp kullanılmamasına göre dörde ayrılır. Dört öğenin de bulunduğu teşbihe teşbih-i mufassal (ayrıntılı benzetme), benzetme yönü bulunmayan teşbihe teşbih-i mücmel (kısaltılmış benzetme), benzetme ilgeci bulunmayan teşbihe teşbih-i müekked (pekiştirilmiş benzetme) ve benzetme yönü ve benzetme ilgeci bulunmayan teşbihe de teşbih-i beliğ (yalın benzetme) denir.

Divan Edebiyati

Salı, 06 Kasım 2007

DİVAN EDEBİYATI

________________________________________

MECAZ

TECAHÜL-İ ARİF

HÜSN-İ TALİL

KİNAYE

ARUZ

KASİDE

GAZEL

RUBAİ

TERCİ-İ BEND / TERKİB-İ BEND

MURABBA

MÜSTEZAT

ÅžARKI

MERSİYE

ŞEHRENGİZ

MUAMMA

LUGAZ

MÜNACAT

TEZKİRE

KISAS-I ENBİYA

________________________________________

DİVAN SÖZCÜĞÜNÜN TANIM

• Divan sözcüğünün sözlük bakımından iki anlamı vardır: Belli bir kalıpla yazılan ve besteyle okunan ÅŸiir türüne divan denir. Kalıp "fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün" ÅŸeklindedir. Divan sözcüğü, ikinci olarak, divan tarzında ÅŸiir yazan sanatçıların eserlerini topladıkları kitap anlamına gelir. Divan, klasik Türk müziÄŸinde ise en az üçer kıtalık ÅŸiirlerden bestelenen ÅŸarkıları tanımlar. Bu kıtalar birbirlerinden ara naÄŸmelerle ayrılır. Her kıtanın başında genellikle "ah", "yâr" gibi bir terennüm sözcüğü eklenir. Kıtalardan biri yer yer ritimsiz okunacak ÅŸekildedir. Bir diÄŸer kıta da "doÄŸaçlama" görüntüsü vermesi amacıyla tümüyle ritimsiz olarak bestelenir. Divan, aynı zamanda İslam devletlerinde idari yargı, maliye, askerlik ve yönetimle ilgili iÅŸleri yürüten kurul ve dairelere verilen addır.

Divan şairlerinin eserlerini önceleri serbest, daha sonra belli bir düzen içinde topladıkları kitaplar divanlar, divançeler ve hamselerdir. Divan, divançe ve hamseler, yazarlarının adlarıyla anılırlar. Örneğin Nedîm Divanı, Fuzulî Divanı gibi.

Divan

• Åžairlerin ÅŸiirlerini belli bir düzen içinde topladıkları kitaplardır. Bir tür antoloji olarak görülebilir. Zamanla divanlarda ÅŸiirler belli bir düzene göre sıralanmaya baÅŸladı. Bu elemeye "divan tertibi" bu tür divanlara da "mürettep divan" adı verilir. Tam bir divanda sırasıyla, kaside (tevhid, münacat, na’t, medhiye), tarih, musammat, gazel bölümleri yer alır. En sonda da lugazlar, muammalar, müfredler, azadeler bulunur. Divanda gazeller kafiye ve rediflerinin son harfinin Arap alfabesindeki sırasına göre dizilir. Yani elif’ten baÅŸlayıp ye harfine kadar. Her harften en az bir ÅŸiir olması ÅŸarttır. Ama buna uymayan ÅŸairler de olmuÅŸtur.

Divançe

• Küçük divan anlamındadır. Düzen ve konuları divanlarla aynıdır. Yine kaside, tarih, musammat, gazel ve kıta sırasını izler. Ama bir divançede bu bölümlerden en az biri eksik olur. Divançe, belli türleri seven ÅŸairlerin bilinçli bir seçimi olabildiÄŸi gibi, bir ÅŸairin divan dolduracak kadar ÅŸiir yazamadan ölmesi nedeniyle de oluÅŸabilir. Figânî ve Fâzlı’nin divançeleri bu türdendir.

Hamse

• Bir ÅŸairin 5 mesnevisinin bir araya getirilmesiyle oluÅŸturulan yapıttır. Hamse yazarı ÅŸairler hamse ÅŸairi ya da hamsenüvis diye bilinir. Türk edebiyatında 16. yüzyılda geliÅŸmeye baÅŸladı. İlk hamseyi ÇaÄŸatay ÅŸairi Ali Åžir Nevai yazdı. Divan edebiyatının ilk hamsesini yazan ÅŸair de Hamdullah Hamdi’dir. Hamse türüne düzyazının giriÅŸi ise 17. yüzyılda gerçekleÅŸti. Nergisi hamseye düzyazıyı sokan ilk yazardır. ÇoÄŸunlukla hüzünlü aÅŸkların konu edinildiÄŸi hamselerde soyut kavramları iÅŸleyen mesnevilere de yer verilir. Hamse sahibi divan yazarları edebi çevrelerde büyük saygı görürdü.

DİVAN EDEBİYATININ TARİHÇESİ

• Divan debiyatı, Türklerin, 13 ve 19’uncu yüzyıllar arasında Anadolu’da yarattıkları İslam kültürünün ortak özeliklerini yansıtan, geniÅŸ ölçüde Arap ve Fars edebiyatının etkisini taşıyan yazılı edebiyat türüdür. Ancak divan edebiyatı, Türklerin İslam dinini kabul ettikleri ilk dönemlerden baÅŸlayarak Orta Asya ile Azerbaycan’da ortaya çıkan ve aynı nitelikleri taşıyan divan edebiyatı ile karıştırılmamalıdır. Divan edebiyatı tanımı tümüyle Anadolu’ya özgüdür.

Tarihsel süreçte dindışı ve dini tasavvuf olmak üzere iki kolda gelişti. Şiir ve düzyazı alanındaki en eski örnekler 13. yüzyıldan kalmıştır.

Divan edebiyatında başlangıcından beri şiir, düz yazıdan daha önde gitmiş ve daha gelişmiştir. Bunun belki de en önemli nedeni, şiirin sanatçının yaratıcılığını ortaya koymasına daha uygun olmasıdır. Divan şiiri, söz ve anlatım sanatlarını kullanarak, yeni manzumlar bularak okuyucusunu daha kolay etkiler. Düz yazı dalında ise ağır basan, öne çıkan özellik "öğretici" olmaktır. Bu nedenle anlam gözardı edilir ve belagat önem kazanır.

Divan edebiyatı yazarlarının beslendikleri kaynaklar, başta dinsel inançlar, yani İslami inançlar olmak üzere İslami ilimler, İslam tarihinin olayları, tasavvuf, Hint-İran kökenli söylenceler, peygamber kıssaları, evliya menkıbeleri, çağın bilimleri, günlük olaylar, gelenek ve görenekler, terimler, deyimler, atasözleri ile zenginleşen bir dildir.

Dünyevi ve tanrısal aşk

• Divan ÅŸiirinde aÅŸk büyük yer tutar. Ama bu aÅŸk hem dünyevi hem de tasavvufidir. Tasavvufa baÄŸlanan ÅŸairin amacı, "mutlak güzellik" olan "tanrıyı bulmak"tır. Tanrısal aÅŸk, maddi aÅŸkla baÅŸlar. Bir güzele aşık olan ÅŸair, duygularını daha sonra soyutlama yoluyla tanrısal aÅŸka dönüştürerek tanrıya kavuÅŸmak için çabalar. AÅŸkı din dışı bir anlayışla iÅŸleyen ÅŸairlerin ÅŸiirlerinde ise tapınılacak bir varlık olarak kadın önemlidir. Ama bu tür ÅŸiirlerde kadın aşığını sürekli üzmekte, yaÅŸamdan bezdirmektedir.

Dil konusunda Arapça ve Farsça’nın etkisinde kalan divan edebiyatında sözcükler çok büyük önem taşır. Her sözcük tam anlamıyla ve yerli yerinde kullanılmalıdır. Divan edebiyatı, anlatım açısından "belagat kurallarına" sıkı sıkıya baÄŸlıdır. Sanatçılar ustalıklarını sergileyebilmek için bu kurallara olabildiÄŸince özen gösterirler.

Şairler, teşbih, istiare, hüsn-i talil, ilham, kinaye, leff ü neşr, tecahül-ü arif, telmih, mecaz, mecaz-ı mürsel, teşhis ü intak gibi söz ve anlatım sanatlarını kullanarak özgün şiirler oluşturmaya çalışır. Divan edebiyatında şiirin estetik kurallarına uymak, çoğu zaman konu ve içerikten öne geçmiştir.

DİVAN EDEBİYATINDA SANATLAR

TeÅŸbih

• Sözü daha etkili kılmak amacıyla ortak nitelikleri bulunan nesne ya da kavramlar arasında benzerlik kurma sanatıdır. ÖrneÄŸin, "Tilki gibi kurnaz adam" bir teÅŸpihtir. İnsan kurnazlığıyla bilinen tilkiye benzetilmektedir. Bir teÅŸbih’te dört öğe bulunur:

Müşebbehün-bin (benzetilen): Kendisine benzetilen, birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan. Örneğimizde "tilki".

Müşebbeh (benzeyen): Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan. Örneğimizde "adam".

Vech-i şebeh (benzetme yönü): Birbirlerine benzetilen nesne ve kavramlar arasındaki ortak nitelik. Örneğimizde "kurnazlık".

Edat-ı teşbih (benzetme ilgeci): Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük. Örneğimizde "gibi".

Örneğin "Yol yılan gibi kıvrılıyor" dendiğinde, "yol" benzeyen, "yılan" kendisine benzetilen, "kıvrılıyor" benzetme yönü, "gibi" ise benzetme edatıdır.

Teşbih, bu öğelerden bir ya da bir kaçının kullanılıp kullanılmamasına göre dörde ayrılır:

Dört öğenin de bulunduğu teşbih teşbih-i mufassaldır (ayrıntılı benzetme). Örneğin, "Ahmet aslan gibi güçlüdür".

Benzetme yönü bulunmayan teşbih teşbih-i mücmeldir (kısaltılmış benzetme). Örneğin, "Ahmet aslan gibidir". Burada "güçlülük" vurgulanmamıştır.

Benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i müekkeddir. (pekiştirilmiş benzetme). Örneğin, "Ahmet kuvvetle aslandır". Bu teşbihde "gibi" ilgeci kullanılmamış.

Benzetme yönü ve benzetme ilgeci bulunmayan teşbih teşbih-i beliğdir (yalın benzetme). Örneğin, "Aslan Ahmet."

Mecaz

• Sözcükleri gerçek anlamları dışında kullanma sanatıdır. Anlatımı daha etkili kılmak ve söze canlılık kazandırmak amacıyla yapılır. Mecaz, söze güzellik, güçlülük, canlılık, zerafet, derinlik ve geniÅŸlik vermek için kullanılır. ÖrneÄŸin:

Kandilli yüzerken uykularda

Mehtabı sürükledik sularda

Yahya Kemal Beyatlı

Bu dizelerde Kandilli’nin sularda yüzmesi, mehtabın sularda sürüklenilmesi, söz ve sözcüklerin asıl anlamının dışında, güçledirme, güzelleÅŸtirme, anlanlamdırma, zarifleÅŸtirme ve güçlendirme amacıyla kullanılmasına örnektir.

Mecaz, Sözcük ve fikir mecazları olmak üzere ikiye ayrılır. Sözcük mecazında bir sözcük gerçek anlamı dışında, fikir mecazında ise herhangi bir fikir kendi anlamının dışında bir amaçla kullanılır.

Mecaz-ı mürsel

• Bir sözcüğü benzetme amacı gütmeden baÅŸka bir sözcük yerine kullanma sanatıdır. Düz deÄŸiÅŸmece ya da metonomi diye de adlandırılır. Günlük yaÅŸamda da yaygınlıkla kullanılan mecaz-ı mürsel, iki nesne ve kavram arasında çok çeÅŸitli ilgiler kurulmasıyla gerçekleÅŸir. Neden yerine sonucun (bereket yaÄŸdı gibi), içindeki yerine kabın (sobayı yaktık gibi), özel yerine genelin (at yerine hayvan gibi), soyut kavram yerine somut adın (gözüme girdi gibi), yapıt yerine yazar adının (Siham-ı Kaza okuyorum demek yerine Nef’i okuyorum demek gibi) kullanıldığı çeÅŸitli türleri vardır.

Telmih

• Bilinen bir olay, kiÅŸi, nükte, fıkra, atasözünü dolaylı biçimde anlatma sanatıdır. Telmihin baÅŸarılı olması için okuyucunun dolaylı anlatıma konu olan düşünceyi kolayca anlayabilmesi gerekir. Divan edebiyatında özellikle dinsel öyküler, din büyükleri ile kahramanları, Kur’an ayetleri ve mesnevi kahramanları telmih konusu olmuÅŸtur. ÖrneÄŸin:

Ey nâme sen ol mâh-likâdan mı gelirsin

Ey Hudhad-i ümmid Saba’dan mı gelirsin

Nîbî

Şair, ikinci dizedeki "Saba" ile Süleyman-Belkıs" kıssasını anımsatıyor.

Tecahül-i arif

• Bir anlam inceliÄŸi yaratmak ya da bir nükte yapmak amacıyla bilinen bir ÅŸeyi bilmezlikten gelme sanatıdır. Tecahül-i arifin özünü oluÅŸturan bu nükte, dört amaç için yapılmış olabilir. NeÅŸelendirme (tenÅŸid), uyarıda bulunma (tevbih), hayret ve ÅŸaÅŸkınlık bildirmek (tehayyür), kendinden geçiÅŸi belirtmek (tedellüh).

Bilinen şey bilinmiyormuş gibi anlatılırken genellikle bir inceliğe dayandırılır. bu yapılırken mübalağa ve istifham sanatlarından da yararlanılır. Örneğin:

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem

Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su

Fuzûlî

"Bilmiyorum dönen kubbe mi su rengindedir

Yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır"

Fuzûlî, kubbenin, yani gökyüzünün mavi renkte olduğunu bilmiyormuş gibi davranıyor. Gözyaşlarının gökyüzünü kaplayacak kadar çok olduğunu (mübalağa) belirtebilmek için tecahül-i arif sanatına başvuruyor.

İstiare

• Bir sözcüğü kendi anlamı dışında kullanarak, bir ÅŸeyi benzediÄŸi baÅŸka ÅŸeylerin adıyla anma sanatı. Benzetmenin iki temel öğesi vardır, benzeyen ve benzetilen. İstiare bunlardan birinin söylenmemesiyle yapılır.

İstiare üç yönden ele alınır: 1. Benzetme amacı bulunur, 2. Sözcük gerçek anlamı dışındaki mecaz anlamındadır, 3. Sözcüğün asıl anlamında kullanılmamasını gerektiren bir durum (karine-i mania) vardır. Örnek:

"Soğuk ay öptü beyaz enseni"

Yahya Kemal Beyatlı

"Ay öpmek" deyişiyle ay canlı bir varlığa benzetilmiştir. "Öpmek" sözcüğü asıl anlamının dışında mecaz anlamıyla kullanılmıştır. Öpmek sözcüğünün asıl anlamının kullanılmasına olanak yoktur çünkü ayın dudağı olmaz. Şair burada, istiare sanatıyla anlatımı daha etkili, daha estetik ve heyecanlı hale getiriyor.

İstiare genel olarak üç çeşide ayrılır. Yalnızca benzeyenin söylendiği istiareye "açık istiare" (istiare-i musarraha) denir. Örnek:

"Bir hilâl uğruna yarâb ne güneşler batıyor"

Mehmet Akif Ersoy

Ersoy, benzetilen güneşi söylerken, benzeyen askerden sözetmiyor.

Yalnızca benzetilenin söylendiği istiareye de "kapalı istiare" (istiare-i mekniye) denir. Örnek:

Her taraf kırık dökük

Dalların boynu bükük

"Kederliyiz" der gibi

Orhan Seyfi Orhon

Dallar boynu bükük insana benzetiliyor ama kendisine benzetilen insandan sözedilmiyor. Boynu bükük sözcüğü ile insanın bir özelliği vurgulanıyor.

Benzetmenin temel öğelerinden yalnızca birisiyle çok sayıda benzerliği sıralayarak yapılan istiareye ise "yaygın istiare" (istiare-i temsiliye) adı verilir. Örnek:

Bin gemle bağlanan at şaha kalkıyor

Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor

Son macerayı dinlememiş varsa anlatın

Râm etmek isteyenler o marûr, âsil atın

Beyhudedir her uzvuna bir halka bulsa da

BoÅŸtur köpüklü aÄŸzına gemler vurulsa da…

Coştukça böyle sel gibi bağrındaki hisleri

Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri!

Faruk Nafiz Çamlıbel

Çamlıbel, milleti mağrur bir ata benzeterek çok sayıda benzerliği sıralıyor.

Hüsn-i talil

• Nedeni bilinen bir olayı, düşsel ya da gerçekdışı bir olaya baÄŸlama yoluyla yapılan edebi sanattır. Hüsn-i tevcih olarak da bilinir. Åžiirin iki dizesi arasında baÄŸlantı kurarak anlam ve anlatıma incelik vermek amacını taşır. Bu sanatta öne sürülen neden ile gerçek neden arasında mutlaka anolojik bir baÄŸ bulunur. Nedeni bilinen olay güya, sanki, acep, acaba, meÄŸer gibi sözcüklerle bir ihtimale dayandırılırsa bu tür hüsn-i talil’e ÅŸibh-i hüsn-i talil adı verilir. Örnek:

Müzeyyen oldı bezendi bağ-ı çemen

Meğer ki bağa haber geldi yârdan bu gece

Ahmedî

"Bahçe, süslenmiş fesleğenlerle bezendi

MeÄŸer sevgili bu gece geleceÄŸini bildirmiÅŸ."

Bahçenin bezenmesi, süslenmesi gerçeği sevgilinin gelebilme ihtimali gibi güzel bir düşe bağlanıyor.

Leff ü neşr

• Bir beyitte birbirleriyle ilgili sözcüklerin sıralanmasıyla yapılan ve divan ÅŸiirinde çok sık kullanılan edebi sanattır. Åžiirin ikinci dizesinde birinci dizede söylenmiÅŸ en az iki ÅŸeyle ilgili benzerlik ve karşılıklar verilerek uygulanır.

Sözcüklerin birinci ve ikinci dizede belli bir sıra gözetilerek söylenmesine leff ü neşr-i müretteb (düzenli leff ü neşr) denir. Örnek:

Gonce kılmaz şâd gül açmaz tutulmuş gönlümü

Ârzûmend ruh-i leb-i handânınem

Fuzûlî

"Kederli gönlümü gonca memnun etmez, gül sevindirmez

Çünkü ben ben bunları değil al yanağını ve gülen dudağını istiyorum"

Gonca, yanak karşılığı ruh ve gül dudak karşılığı leb sözcükleriyle ilgilidir. Fuzûlî, burada düzenli leff ü neşr yapıyor.

Birinci beytin ikinci dizesinde, birinci dizede söylenenlerle ilgili sözcüklerin ters bir sıra izlenmesiyle ya da karışık olarak bulunmasıyla yapılan leff ü neÅŸr’e ise leff ü neÅŸr-i gayr’i müretteb ya da leff ü neÅŸr’i müşevveÅŸ (düzensiz leff ü neÅŸr) denilir. Örnek:

Yürürem hâsret-i zülf ü meh-rûlar ile

Gündüzin gussalar ile gice kaygular ile

Meâlî

"Sevgilinin saçının ve ay yüzlü yanağının hasretiyle

Gündüz kederli gece kaygılı gezerim"

Saç anlamına gelen zülf geceyle, yanak anlamına gelen ruh gündüzle ilgilidir. Birinci ve ikinci sözcüğe karşılık ikinci ve birinci sözcükler sıralanarak düzensiz leff ü neşr yapılıyor.

Kinaye

• Bir sözü aynı zamanda hem gerçek hem de mecazi anlamıyla kullanma sanatıdır. Sözün açık söylenmesinin hoÅŸ olmadığı durumlarda alay, ÅŸaka, sitem amacıyla kullanılır. Bu kullanışta sözün geçek anlamından bir sonuç çıksa da geçerli olan mecazi anlamıdır. ÖrneÄŸin Åžeyhülislam Yahyâ’nın, "Dilber gelince bezme yüzü güldü aşıkın" dizesinde bir kiÅŸinin gerçek yüzünün gülmesini anlamaya bir engel yok. Ama asıl anlatılmak istenen aşığın çok sevinmiÅŸ olmasıdır (mecazi anlam).

Türkçe deyimlerin çoğu mecazi anlamlarıyla kullanıldığı için kinayedir. Kinayede sözün başka bir anlama gelmesi olasılığı yoksa bu türe "kinaye-i karibe" (yakın kinaye) denir. Eğer sözün anlamı gizleniyorsa kinaye "kinaye-i baide" uzak kinaye) olarak adlandırılır. Nitelenen tek özelliği belirten kinayeye "kinaye-i müfrede" (tek kinaye), birkaç özelliği birden belirten kinayeye de "kinaye-i mürekkebe" (birleşik kinaye) adı verilir. Örnek:

Bulamadım dünyada gönüle mekan

Nerde bir gül bitse etrafı diken

Sümmanî

Gül ve diken hem gerçek hem mecazi anlamlarıyla kullanılıyor. Ancak asıl kastedilen mecazi anlamları. Şair hem birleşik kinaye hem uzak kinaye yapıyor.

Tariz

• Birini küçük düşürmek ya da biriyle alay etmek amacıyla söylenecek sözü tam tersi bir sözle nükte yaparak anlatma sanatıdır. Tariz de gerçek ya da mecaz anlam yerine doÄŸrudan zıt bir anlam kullanılması söz konusudur.

Teşhis-ü intak

• Cansız varlıkları, ya da hayvanları kiÅŸiler gibi davrandırma, canlandırma, konuÅŸturma, onlara duygu ve hareket gibi nitelikler kazandırma sanatıdır. İnsan dışındaki calı varlık ya da hayvanlara insan özelliÄŸi verilmesine teÅŸhis, onların konuÅŸturulmasına ise intak denir. TeÅŸhis ve intak daha çok fabllara kullanılır. TeÅŸhise örnek:

Mahmur uyanır gölgede binlerce ziyâlar

Çöller düşünür, gün düşünür, gölgeler ağlar

Emin Bülend Serdaroğlu

Şair, ışığı uyandırıyor, çöller ve günü düşündürüyor, gölgeleri ağlatıyor. Bunların hepsi insan özellikleri. Üst üste teşhis sanatı yapıyor.

DİVAN EDEBİYATINDA KONULAR

• Divan ÅŸiiri konu bakımından çok çeÅŸitlidir. Genel tanımdan da anlaşılacağı gibi öncelikle din dışı ve dini ÅŸiir olmak üzere ikiye ayrılır. Din dışı ÅŸiirde baÅŸlıca türler şöyle sıralanabilir: Bahariye, cemreviye, dariye, fahriye, iydiye, medhiye, mersiye, gazavatname, sakiname, hamamname, sahilname, kıyafetname, surname, lugaz, muamma, hicviye, hezliyat, tarih düşürme ve ÅŸehrengiz. Dini-tasavvuf ÅŸiirinin türleri de şöyledir: Tevhid, münacat, na’t, maktel-i Hüseyin, miraciye, hilye, mevlid, kırk hadis, menkıbname.

Din dışı düzyazı türleri: Tezkire, tarih, seyahatname, siyasetname, münşeat, sefaretname.

Dini-tasavvufi düz yazı türleri: Evliya tezkiresi, kısas-ı enbiya, siyer.

Divan hikayelerinde hem şiir hem düzyazı örnekleri kullanılır. Hikayeler dinsel ve destansaldır. Çift ya da tek kahramanlı aşk hikayeleri ve temsili hikayeler de çokça yazılmıştır.

DİVAN ŞİİRİNDE ARUZ ÖLÇÜSÜ

• Divan ÅŸiirinin ölçüsü "aruz"dur. Aruz’da açık ve kapalı heceler çeÅŸitli kalıplarda, kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır. Åžairler eserlerini yazarken seçtikleri kalıba mutlaka uymak zorundadır. Aruz, esas olarak hecelerin uzunluÄŸu kısalığı temeline dayanan ÅŸiir ölçüsüdür. İlk kez Arap dilcisi İmam Halil bin Ahmed tarafından kullanıldı. Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra medrese kültürü ile yetiÅŸen ÅŸairlerin Farsça’yı edebiyat dili olarak benimsemeleri, aruzun Türk edebiyatına da girmesini saÄŸladı.

Aruzda heceler uzun ve kısa olarak ikiye ayrılır. Uzun heceler çizgi (-), kısa heceler nokta (.) ile gösterilir. Uzun ve kısa heceler çeşitli biçimlerde yan yana gelerek kalıpları oluşturur. Bu kalıplar yan yana geliş biçimlerine göre, fâilâtün, fâilün, mefâilün ve benzeri değişik adlarla anılır. Aruz ölçüsüyle şiir yazmak için sözcükleri bu kalıplara uydurmak gerekir. Aruzda sözcükleri ses özelliklerini bozmadan kullanmak her zaman olanaklı değildir. Bu yüzden heceleri kimi zaman uzun, kimi zaman da kısa okumak gerekir. Sık rastlanan bu iki duruma imale (uzun okuma) ve zihaf (kısa okuma) adı verilir. Zihaf, aruzda kusur sayılır.

Aruz ölçüsünde hece ölçüsündeki gibi duraklar yoktur. Dizelerdeki hece sayıları eşit olmayabilir. Dize sonlarındaki heceler kısa da olsa uzun kabul edilir. Aruzda bir sözcük sessiz biter, ondan sonra gelen sözcük sesli harfle başlarsa, bu sesli harf birinci sözcüğün sonundaki sessiz harfi kendisine çeker. Böylece birinci sözcüğün sonundaki sesiz harfle biten uzun hece kısa hece durumuna gelir. Bu duruma da vasl yani ulama denir.

DİVAN EDEBİYATI NAZIM BİÇİMLERİ

a. Biçimlerine göre

• Divan ÅŸiiri, nazım biçimleri bakımından zengindir. Nazım biçimleri beyit ve bend temeline dayanır. Beyit temeline dayananlar "aynı" ve "ayrı" uyaklı (kafiyeli) olmak üzere ikiye ayrılır. Aynı uyaklıların baÅŸlıcaları "gazel", "kaside" ve "müstezat"tır. Ayrı uyaklı tek nazım biçimi ise "mesnevi".

Bend’lerden oluÅŸan nazım biçimleri de tek bendli ve çok bendli olarak ikiye ayrılır. Tek bendliler "rubai" ve "tuyuÄŸ", çok bendliler ise "musammat" ana baÅŸlığı altında toplanan "murabba", "ÅŸarkı", "muhammes", "tahmis", "tardiye", "tasdir", "müseddes", "tesdis", "müsebba", "tesbi", "müsemmen", "tesmin", "muaÅŸÅŸer", "taÅŸir", "terkib-i bend", "terci-i bend"dir. Bunun dışında "müfred" (tek beyit) ve "azade" de (tek mısra) anılabilir.

Uyak (kafiye)

• Åžiirde dize sonlarındaki ses benzerliÄŸidir. Türk halk ÅŸiirinde ayak olarak adlandırılır. Uyakta ses açısından benzeÅŸen sözcüklerin anlam bakımından farklı olmaları gerekir. Åžiirde ses benzerliÄŸi yoluyla uyum saÄŸlamak ve genellikle okuru etkilemek amacıyla kullanılan uyak, sözlü edebiyat ürünlerinde hatırlamayı ve ezberi kolaylaÅŸtıran bir öğedir.

Ses benzerliğinin niteliğine göre uyaklar çeşitli türlere ayrılır. Yalnızca bir ünsüzün (sessiz) benzeştiği uyaklara "yarım uyak" denir. En az bir hecedeki ünlü (sesli) ve ünsüzün benzediği uyaklara "tam uyak" ya da "yalın uyak" adı verilir. Birden fazla hece arasındaki ses benzerliği ise "zengin uyak"tır. Yazılış ve söylenişleri aynı olduğu halde, anlamları farklı olan sesiz sözcüklerle ya da bu sözcüklerin yan yana gelmesiyle yaratılan ses karmaşası sonucu ortaya çıkan benzerliğe "cinaslı uyak" denir. Uyak, divan edebiyatında aruz kadar büyük önem taşır. Divan şiirini belirleyen temel ilkelerden biri uyak düzenidir.

Beyit

• Åžiirde sonları uyaklı, iki dizeden oluÅŸan, kendi içinde bağımsız bir yapısı ve anlam bütünlüğü bulunan birimdir. Bir beytin her dizesi kendi içinde bir bütün olabildiÄŸi gibi, birinci dizedeki anlam ikinci dizede de sürebilir. Beyit uzun ÅŸiirlerde anlatım birimi olarak sık kullanılır. Güçlü ve özlü söyleyiÅŸlere uygun olduÄŸu için bağımsız tek bir ÅŸiir olarak da yazılabilir. Ya da baÅŸka ÅŸiir biçimlerinin bir parçası olarak ele alınabilir. Divan edebiyatı beyit temeline dayalıdır.

Divan edebiyatında, bir beyitteki iki dize kendi içinde iki parçaya ayrılır. Birinci dizenin ilk parçasına sadr, son parçasına aruz ya da harb denir. İkinci dizenin ilk parçası ibtida, son parçası acz ya da darb’dir. Sadr ile aruz, ibtida ile acz arasında kalan bölüm haÅŸv olarak isimlendirilir. Uyaklı bir beyite "beyt-i musarra", uyaksız olanlara "ferd" ya da "müfred" denir. Divanlarda müfredler müfredat adıyla ayrı bir bölümde toplanır. Uyaklı beyitlerin olduÄŸu bölüme de ":-):-):-):-)li" denir. Örnek beyit:

Biz bülbül-i muhrik-dem-i şevkâ-yı firaakız

Âteş kesilür geçse sabâ gül-şenimizden

Selimî (PadiÅŸah 2’nci Selim)

Mısra (dize)

• Manzum edebiyat yapıtlarının her bir satırına verilen isimdir. Bir ölçüye uygun olarak söylenmiÅŸ beytin yarısına da mısra denir. En küçük anlamlı nazım birimi olan mısra, bir ÅŸiirin parçası olabileceÄŸi gibi, bağımsız bir bütün de olabilir. Yani tek mısralık ÅŸiirler de olabilir. Divan edebiyatında kendi içinde bir bütün oluÅŸturan mısralara mısra-i azade (bağımsız mısra) adı verilir. Ayrıca bir beyitin birbirinin anlamlarını tamamlayan ya da aralarındaki anlam bağı kesin olmayan mısralarına da aynı isim verilir. YetkinliÄŸi, saÄŸlam yapısı, özlü ve çarpıcı anlatımıyla dikkat çeken, her zaman kolayca anımsanabilen, dilden dile dolaÅŸan mısralara "mısra-i berceste" ya da ÅŸah-mısra denir.

Bend (kıta)

• Åžiirde iki ya da daha çok mısradan oluÅŸan birimdir. Åžiirin içeriÄŸi ve biçimine göre düzenlenir. Kıtanın yapısını ÅŸiirin ölçüsü, uyak düzeni ve mısra sayısı belirler. İki beyitlik kıtalara divan ÅŸiirinde rubai, halk ÅŸiirinde dörtlük denir. Bu tür kıtaların uyak (kafiye düzeni) birinci ve üçüncü mısraları serbest, ikinci ve dördüncü mısraları kafiyelidir (yani ab cb ÅŸeklinde.) Bazen birinci ve üçüncü mısralar kendi aralarında, ikinci ve dördüncü mısralar da kendi aralarında uyaklı (yani ab ab) ÅŸeklinde de olabilir. Birinci, ikinci ve dördüncü mısraları kafiyeli (yani aaba ÅŸeklinde) olan kıtalara nazım denir. Murabba, muhammes, ÅŸarkı gibi nazım biçimlerinin her bendi parça anlamında kıta diye adlandırılır.

Divan şiirinde kıta mahlassız (imzasız) şiirdir ve mısraları arasında anlam bütünlüğü vardır. Bir düşünceyi, hikmeti, nükteyi, yergiyi, övgüyü, yaşam anlayışını konu edinebilir. Beyit sayısı ikiden fazla olan kıtalara "kıta-i kebire" denir. Divanlar düzenlenirken kıtalara en sonda bağımsız şiirler olar yer verilir. Bu bölüme de "mukattaat" denir.

Mesnevi

• Bu ÅŸiir türünün geniÅŸ tanımını www.edebiyatturk.net "edebiyat" bölümünde bulabilirsiniz.

Kaside

• Daha çok din ve devlet büyüklerini övmek amacıyla yazılan ÅŸiirlerdir. Kaside ÅŸairlerine kaside-gü (kaside söyleyen), kaside-sera ya da kaside-perdaz (kaside yazan) denir. Kaside 6 bölümden oluÅŸur:

Birinci bölüm 15-20 beyitliktir. Bu ilk bölüme, aşıkane duygular yer alıyorsa "nesib", bahar, doğa, bayram gibi konulara değiniliyorsa "teşbib" adı verilir.

İkinci bölüm girizgah ya da girizdir. Genellikle tek beyitten oluşur ve burada şair medhiyeye (övgüye) geçeceğini bildirir. Girizgah konuya uygun ve nükteli olmalıdır.

Üçüncü bölüm medhiyedir. Bu bölümde asıl konu anlatılır. Beyit sayısı konuya ve şaire göre değişen medhiye bölümü kasidenin en sanatlı beyitlerini içerir.

Kasidenin dördüncü bölümü tegazzüldür. Tegazzül, 5-12 beyit arasında değişir. Kasidenin başında ya da sonunda yer alabilir. Bu bölüm her kasidede bulunmayabilir.

Beşinci bölüm fahriyedir. Şair bu bölümde de kendisini över.

Kasidenin son bölümü duadır. Bu bölümde önceki beyitlerde övgüsü yapılan kişi için dua edilir.

Kasideler, nesib bölümünde ele alınan konuya göre göre kaside-i bahariyye, kaside-i ramazaniyye, kaside-i hammamiyye olarak adlandırılır. Uyaklarına göre r harfi ile bitiyorsa kaside-i raiyye, l harfiyle bitiyorsa kaside-i lamiyye, m harfiyle bitiyorsa kaside-i mimiyye diye anlandırılır. Rediflerine göre de, tevhid, münacaat, methiye diye bölümlenir. Kasidenin en güzel beyiti "beyt-ül kaside"dir. Şairin adının geçtiği beyite ise "tac beyit" denir.

ÖRNEK KASİDE: KASİDE-İ BAHÂRRİYE-KASİDEİ RÂ’İYYE (Bâkî)

Gazel

• Divan edebiyatının en yaygın kullanılan nazım biçimidir. Önceleri Arap edebiyatında kasidenin tegaüzzül adı verilen bir bölümü iken sonra ayrı bir biçim halinde geliÅŸmiÅŸtir. Gazelin beyit sayısı 5-15 arasında deÄŸiÅŸir. Daha fazla beyitten olaÅŸan gazellere müyezzel ya da mutavvel gazel denilir. Gazelin ilk beyti "matla", son beyti ise "makta" adını alır.

Matla beytinin dizeleri kendi aralarında uyaklıdır (musarra). Sonraki beyitlerin ilk dizeleri serbest ikinci dizeleri ilk beyitle uyaklı olur. Birden fazla mussarra beytin bulunduÄŸu gazel "zü’l-:-):-):-):-)li", her beyti musarra olan gazel ise "müselsel" gazel adıyla bilinir. İlk beyitten sonraki beyte "hüsn-i matla" (ilk beyitten güzel olması gerekir), son beyitten öncekine "hüsn-i makta" (son beyitten güzel olmalı gerekir) denir.

Gazelin en güzel beyti ise "beytü’l-gazel" ya da "ÅŸah beyit" adıyla anılır. Bunun yeri ya da sırası önemli deÄŸildir. Bazı gazellerin matlasını oluÅŸturan dizelerden birinci ya da ikincisinin matlasının ikinci dizesi olarak yenilenmesine "redd’i-matla" denir. Åžair mahlasını (ÅŸairin takma adı, ya da tanındığı ad) maktada ya da "hüsn-i" maktada söyler. Bu durumda beyit ikinci bir adla "mahlas beyti" ya da "mahlashane" olarak anılır. Åžairin mahlasını tevriyeli kullanmasına "hüsn-i tahallüs" denir.

Dize ortalarında uyak bulunan gazele musammat, sonu getirilmemiÅŸ ya da beyit sayısı 5’in altında bulunan gazellere de "natamam" gazel denir. BaÅŸka ÅŸairlerin birkaç dize ekleyerek bend biçimine dönüştürdüğü gazellere "tahmis", "terbi" adı verilir. Bütün beyitlerinde aynı düşüncenin ele alındığı gazeller "yekahenk gazel", her beyti öncekinden ustalıklı biçimde söylenmiÅŸ gazeller de "yekavaz gazel" olarak adlandırılır.

Gazeller konularına göre de çeÅŸitli isimlerle tanımlanır. AÅŸka iliÅŸkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiÄŸi gazeller "aşıkane", içki, yaÅŸama boÅŸ verme, yaÅŸamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara "rindane" denir. Aşıkane gazellere en iyi örnek Fuzûlî’nin gazelleri, rindane gazellere en iyi örnek ise Bâkî’nin gazelleridir. Kadınları ve ten zevklerini konu edinen gazeller ise, örneÄŸin Nedîm’in gazelleri, "ÅŸuhane", öğretici nitelikli gazellere, örneÄŸin Nâbî’nin gazelleri, "hakimane gazel" denir.

Gazeller eskiden bestelenerek okunurdu. Özelikle bestelenmek için yazılmış gazeller de vardır. Gazelleri makamla okuyan kişilere "gazelhan", gazel yazan usta şairlere ise "gazelsera" adı verilir.

ÖRNEK GAZEL (Fuzûlî)

Gazel, Türk müziğinde ise şiirin bir hanende tarafından doğaçtan seslendirilmesidir. Sesle taksim olarak da bilinir.

Rubai

• Kendine özgü bir ölçüsü olan 4 dizelik (mısralık) nazım birimidir. Rubailerde birinci, ikinci, dördüncü dizeler uyaklı, üçüncü dize serbesttir. İki beyitlik kıtalar biçiminde yazılmış rubailer de vardır. Her dizesi birbiriyle uyaklı rubailere "rubai-i musarra" ya da "terane" adı verilir. Rubainin aruzun hezec bahrinden 24 kalıbı bulunur. Bunlardan mef’ûlü birimiyle baÅŸlayan 12 kalıba "ahreb", mef’ûlün birimiyle baÅŸlayan öbür 12 kalıba da "ahrem" denir. Kalıpların sonu "faül" ya da "fa" birimiyle biter.

Rubainin her dizesi ayrı bir ölçüde olabildiÄŸi gibi, dört dizesi de aynı ölçüde olabilir. Türk divan ÅŸiirinde daha çok ahreb kalıbına rastlanır. Rubailer genellikle mahlassız ÅŸiirlerdir. Ve divan ÅŸairlerinin divanlarının sonunda rubaiyyat baÅŸlığı altında sıralanırlar. Bu türün tartışmasız en büyük ÅŸairi Ömer Hayyam’dır.

Türk edebiyatında Mevlana’nın Farsça yazdığı felsefi rubiler bu türün hızla yayılmasına neden oldu. Kara Fazlî, Fuzûlî 16. yüzyılda bu türün en usta örneklerini verdiler. Divan edebiyatında 17. yüzyıl rubainin altın çağı oldu. Azamizade Haletî, yazdığı bin kadar rubai ile en büyük Osmanlı rubai ÅŸairi olarak tanındı. Cumhuriyet döneminin en büyük rubai ustası ise Yahya Kemal Beyatlı’dır.

ÖRNEK RUBAİ (Kadı Burhâneddin)

Musammat

• Ayrı bir nazım biçimi olmamakla birlikte gazeil ve bazı kasidelere uygulanan bir tekniktir, Bendlerden kurulu nazım biçimlerine (murabba, muhammes, müseddes, müsebba, müsemmem, mütessa, muaÅŸÅŸer, terbi, tahmis, taÅŸdir, tesdis, tesbi, tesmin, tes-i, taÅŸir, terkib-i bend ve terci-i bend) verilen genel addır. İlk bende geçen dize ya da beyitlerin, öbür bendlerin sonunda aynen yinelenmesiyle düzenlenen musammatlara mütekerrir musammat denir. İlk benddeki dize ya da beyitlerin, öbür öbür bendlerin sonundaki dize ve beyitlerle yalnızca uyak bakımından uyuÅŸması durumunda musammat müzdevic musammat adını alır.

ÖRNEK MUSAMMAT (Nâilî’nin tahmisi)

Terci-i bend / terkib-i bend

• Uyakları gazel biçiminde düzenlenmiÅŸ "hane" adı verilen 5-10 beyitlik ÅŸiir parçalarının (genellikle 5-12 hane) "vasıta" denen ve sürekli yinelenen bir beyit ile birbirine baÄŸlanmasından oluÅŸan nazım biçimidir. Vasıta beyitinin her hanenin sonunda deÄŸiÅŸmesi durumunda ÅŸiir terkib-i bend olur.

ÖRNEK TERKİB-İ BEND (Bâkî)

Müsemmem

• Sekiz dizeden oluÅŸan bendler halinde yazılmış musammatlardır. Az kullanılmıştır. Divan edebiyatında en bilineni Åžeyh Galib’in Esrâr Dede’nin ölümü üzerine yazdığı mersiyedir.

ÖRNEK MÜSEMMEM

TuyuÄŸ

• Halk edebiyatındaki mani türüne benzer tarzda yazılmış musammatlardır. Tuyuk da denir. ÇoÄŸunlukla her beytinin birinci ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklıdır. Sadece Türklere özgüdür. Aruzun sadece fâilâtün fâilâtün fâilün kalıbıyla yazılması nedeniyle rubai’den ayrılır. Bazen dört mısra birbiriyle kafiyeli olabilir.

ÖRNEK TUYUĞ Nesîmî

Tahmis

• Bir gazelin her iki dizesinin başına aynı ölçüde üç dize ekleyerek oluÅŸturulan nazım biçimidir. Tahmis genellikle baÅŸka bir ÅŸairin gazeline yapılırsa da, kendi gazellerinden tahmis oluÅŸturan ÅŸairler de vardır. BaÅŸarılı bir tahmis’te asıl beyit ile eklenen dizeler anlam bakımından kaynaÅŸmış olmalıdır. BaÅŸa eklenen üçer mısra gazelin matlası ile aynı kafiyede olur. DiÄŸer beyitlere eklenen üçer mısra ise o beyitlerin ilk mısraları ile kafiyelidir.

ÖRNEK TAHMİS Naîlî

Tardiye

• BeÅŸ dizelik bentlerden oluÅŸan musammat türüdür.

ÖRNEK tardiye Şeyh Galib

TaÅŸdir

• Tahmisin deÄŸiÅŸik bir ÅŸeklidir. Tahmiste bir baÅŸka ÅŸairin gazelinin her beytinin başına üç dize eklenirken, taÅŸirde her beytin iki mısrasının arasına üç mısra eklenir. TaÅŸdire "mutarraf tahmis" de denir.

Tesdis

• Terbî ve tahmise benzer. Ancak baÅŸka bir ÅŸairin yazdığı bir gazelin her beytinin üzerine dört dize daha ekleyerek altılı beyitler haline getirilmesiyle oluÅŸur. Tesdis tek bir beyite de uygulanabilir. Divan edebiyatında çok az kullanılmıştır. Tahmis türünde olduÄŸu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.

Tesbi

• Bir baÅŸka ÅŸairin bir gazelin her beytinin matlasına 5 dize daha eklenerek yedili beyitler haline getirilmesiyle kurulur. Tahmis ve tesdis türünde olduÄŸu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır. Tesbi de eklenen dizelerin kafiyesi, mevcut dizelerle aynıdır.

TaÅŸir

• İkili dizelerler yazılmış bir gazelin her beytine 8 dize daha ekleyerek 10′lu beyitler haline getirilmiÅŸ gazel türüdür. Tahmis ve tesdis türlerinde olduÄŸu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.

ÖRNEK Taşir Taşlıcalı Yahyâ Bey

Tezmin

• İkili dizelerler yazılmış bir gazelin her beytine 6 dize daha ekleyerek 8’li beyitler haline getirilmesidir. Tahmis ve tesdis türlerinde olduÄŸu gibi genellikle eksik gazellere uygulanır.

MuaÅŸÅŸer

• Aynı ölçüde onar dizelik bendlerden oluÅŸan nazım biçimidir. İlk bendin on dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin ise ilk iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. İlk beytin son bendinin her bendin sonunda aynen yinelendiÄŸi muaÅŸÅŸerlere "mütekerrir muaÅŸÅŸer" denir. Bendlerin son beytinin ilk bendin uyağına uygun olarak her bendde deÄŸiÅŸmesiyle yazılan muaÅŸÅŸerler ise "müzdeviç muaÅŸÅŸer" adıyla tanımlanır.

Muhammes

• Aynı ölçüdeki beÅŸer dizelik bendlerden oluÅŸa nazım biçimi. İlk bendin 5 dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin son bir ya da iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. Son bir ya da iki dize, her bendin sonunda aynen tekrarlanıyorsa bu muhammese "mütekerrir muhammes", bu dizelerin ilk bend ile yalnızca uyak yönünden uyuÅŸtuÄŸu muhammeslere ise "müzdeviç muhammes" adı verilir. Bend sayısı 4-8 arasında deÄŸiÅŸir. Muhammeslerde çoÄŸunlukla felsefi düşünceler, tasavvuf konuları ele alınır.

Murabba

• Aynı ölçüde dörder dizelik bendlerden oluÅŸan nazım biçimidir. Murabbalarda ilk bendin dört dizesi birbirleriyle, sonraki bendlerin son dizesi ilk bendle uyaklıdır. Son dizenin her bendin sonunda aynen yinelendiÄŸi murabbalara "mütekerrir murabba" denir. Her bendin son dizesi ilk bendle yalnızca uyak açısından benzeÅŸiyorsa murabba "müzdeviç murabba" diye tanımlanır. Murabbaların uzunlukları 4-8 bend arasında deÄŸiÅŸir. Konuları çoÄŸunlukla dinsel ve didaktiktir. Övgü, yergi, manzum, mektup, mersiye gibi türlerde yazılmışlardır. Murabbalarda her vezin kalıbı kullanılabilir. Halk edebiyatımızdaki koÅŸmalara benzerler.

Müseddes

• Aynı ölçüde altışar dizelik bendlerden oluÅŸan nazım biçimidir. İlk bendin bütün dizeleri birbirleriyle, sonraki bendlerin bir ya da iki dizesi ilk bend ile uyaklıdır. İlk bendin son ya da son iki dizesi her bendin sonunda yinelenirse "mütekerrir müseddes", sonraki bendler ile ilk bend yalnızca uyak yönünden benziyorsa "müzdeviç müseddes" adını alır. Müseddeslerin uzunluÄŸu 5-8 bend arasında deÄŸiÅŸir. Konuları tasavvuf ve felsefedir.

Müstezat

• Arapça ziyade sözcüğünden gelir. Bir gazelin her dizesine bir kısa dize ekleyerek oluÅŸturulan ÅŸiir biçimidir. ÇoÄŸunlukla aruzun "mef’ulü/ mefailü/ mefailü/ feulün kalıbı kullanılarak yazılırlar. Her dizeden sonra bu kalıbın ilk ve son birimleri olan mef’ulü/ feûlün kalıbına uygun bir kısa dize söylenir. Eklenen bu kısa dizeye ziyade denir. Ziyadeler dizeden sayılmadığı için iki uzun iki kısa dizeden oluÅŸan 4 dize bir beyit sayılır. Kısa dizeler okunsa da okunmasa da beytin anlamı bir bütün oluÅŸturur. Ziyadesi bir satırdan fazla olan müstezatlar da vardır. Tez ziyadeli müstezatlara "sade" çitf ziyadeli olanlara ise "çift" adı verilir.

ÖRNEK MÜSTEZAT Nedîm

Şarkı

• Divan ÅŸiirinde bestelenmeye uygun ölçü kalıpları ile yazılan ve çoÄŸunlukla 4 dizelik bendlerden oluÅŸan nazım biçimidir. Dörtlüklerden kurulan musammat da denebilir. Murabbaya benzer. 5 ya da 6 dizelik bendlerden de oluÅŸabilir. Üçüncü dizeye meyan adı verilir. Ve bu dizenin anlam bakımından daha özlü olmasına dikkat edilir. Dördüncü dizeye ise nakarat denir. AÅŸk, sevgili, ayrılık, içki, eÄŸlence gibi konularda yazılır. Divan edebiyatının ilk ÅŸarkı yazarı Naîlî-i Kadîm’dir. 28 ÅŸarkısıyla Nedîm de bu türün en güzel örneklerini vermiÅŸtir.

ÖRNEK ŞARKI Nâîl-i Kadîm

b. Konularına göre nazım-nesir türleri

Din dışı şiir türleri

Bahariye

• Baharın geliÅŸini, doÄŸadaki deÄŸiÅŸimleri, çiçeklerin açmasını, kelebeklerin uçmasını konu edinen kasidelerdir. Dönemlerindeki büyük kiÅŸilere sunulup ödüllendirilmek için yazılırlar. Hemen her divanda bir bahariye bulunması geleneÄŸi vardır. Hemen her divan ÅŸairinin de bir bahariyesi vardır.

Cemreviye

• Divan ÅŸairlerinin cemre düşmesi nedeniyle dönemlerindeki büyük kiÅŸilere sunmak için kaleme aldıkları kaside türüdür. Örneklerine az rastlanır. Cemrenin bahar müjdecisi olması nedeniyle bir bahariye niteliÄŸi de taşır. Cemreviyelere genellikle teÅŸbib ile baÅŸlanır. Kasidenin diÄŸer bölümlerinde bir deÄŸiÅŸiklik yapılmaz.

Fahriye

• Divan ÅŸairlerinin kendilerini ya da bir baÅŸka ÅŸair ya da kiÅŸiyi övdükleri ÅŸiirlerdir. Genellikle kaside türünde yazılırlar. Fahriye aynı zamanda kasidelerde ÅŸairlerin kendileriini övdükleri beyitlerin bulunduÄŸu beÅŸinci bölüme verilen isimdir.

Mersiye

• Bir ölünün ardından duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak, ölen kiÅŸiyi övmek amacıyla kalema alınan düzyazı ya da ÅŸiirdir. Kutsal günlerde, ölüm törenlerinde mersiye okuyan kiÅŸiye de mersiyehan denir. Lirik bir anlatımın egemen olduÄŸu manzum mersiyeler genellikle terkib-i bend biçiminde yazılır. Ayrıca kaside ve terci-i bend biçiminde yazılmış manzum mersiyeler de vardır. Yahyâ Bey, Sami Fünûnî, Rahmî, Fazlî, Nisîyi, Müdâmi’nin, Kanuni Sultan Süleyman’ın oÄŸlu Åžehzade Mustafa için yazdıkları mersiyeler gibi. Ayrıca savaÅŸlarda kaybedilen yerler için yazılan mersiyelere "vatan mersiyesi" denir. Hayvanların ölümü için yazılmış mersiyeler de vardır.

ÖRNEK MERSİYE Şeyh Galib

Medhiye

• Bir kimseyi övmek için genellikle kaside biçiminde yazılan ÅŸiir ya da düzyazıdır. Az olmakla birlikte gazel, mesnevi, musammad gibi nazım biçimlerinde mediyeler de vardır. PadiÅŸah, vezir, ÅŸeyhülislam gibi devlet ileri gelenleri ya da halifelerle, baÅŸka din ve tarikat büyükleri için yazılmışlardır. Bu türün en güzel örneÄŸini Nef’î vermiÅŸtir.

ÖRNEK MEDHİYE Nef’î

Gazavatname

• Gazaname olarak da bilinir. Ordunun akınlarını, savaÅŸları, kahramanlıkları, zaferleri anlatılan düz yazı ya da ÅŸiir biçimindeki edebi türdür. Arap edebiyatında "magazi" diye bilinir. Türk edebiyatında ilk gazavatname örnekleri 15. yüzyılda yazılmaya baÅŸlanmıştır. Kâşîfi’nin Gazaname-i Rum’u bu türün örnekleri arasındadır.

Sahilname

• Divan ÅŸairlerinin İstanbul kıyıları ile buralardaki yerleÅŸim yerlerini, yaÅŸayış biçimlerini anlattıkları ÅŸiirlerinin genel adıdır. Örneklerine az rastlanır. Genellikle mesnevi biçiminde yazılmışlardır.

Sâkiname

• Divan edebiyatında gerçek ya da mecaz anlamıyla içki ve içki alemlerinin övülerek anlatıldığı ÅŸiir türü. Mesnevilerin bölüm sonlarında bazen sakiname baÅŸlığıyla iki beyitlik küçük parçalar olarak yer alır. Türk edebiyatında 17. yüzyılda büyük geliÅŸme gösteren sakinamelerin ilk örneÄŸini İşretname adlı yapıtıyla Revânî vermiÅŸtir.

Kıyafetname

• İnsanların fiziksel görünümlerini esas alarak karakterlerini açıklamaya çalışan eselerdir. Bu türün kıyafet bilimiyle uÄŸraÅŸanlarına "kayif" ya da "kıyafetÅŸinas" adı verilir. Divan edebiyatında kıyafetnamenin ilk örneÄŸi Hamdullah Hamdi’nin ünlü Kıyafetname adlı eseridir. Bu eserde renk, boy, yanak, saç, çene, sakal, parmak gibi 26 baÅŸlık altında karakter tahlilleri yer alır. Nesîmi’nin Kıyafet-ül Firase’si de önemli bir örnektir.

Surname

• Åžehzadelerin sünnet, kadın sultanların evlenmeleri nedeniyle yazılan ÅŸiir ya da düzyazı biçimindeki eserlerdir. Yazıldıkları dönemin toplumsal yaÅŸamına iliÅŸkin bilgiler de verdikleri için tarihi bir özellik taşırlar. Genellikle mesnevi ya da kaside türündedirler. Figani’nin Kanuni Sultan Süleyman’ın oÄŸullarının sünnetini anlattığı Suriyye Kasidesi türün en iyi örneÄŸidir.

Hamamname

• Hamamları, hamam eÄŸlence ve sohbetlerini, hamamdaki güzelleri betimlemek için yazılan kaside, gazel, mesnevi gibi nazım eserlerdir. Divan edebiyatına ilk kez Deli Birader lakabıyla tanınan Gâzalî’nin BeÅŸiktaÅŸ’taki bir hamamı anlatan ÅŸiiri ile girmiÅŸtir.

Åžehrengiz

• Bir kenti ve o kentin güzelliklerini anlatan eserlerdir. Daha çok klasik mesnevi biçiminde kaleme alınan bu yapıtlar tevhid, münacaat, na’t gibi bölümlerle baÅŸlar. Daha sonra kentle ilgili bilgiler verilir ve kente övgü düzülür. Bazen bahar ve doÄŸa betimlemeleri yapıldıktan sonra kentin güzellikleriyle ilgili beyitlere geçilir. Divan edebiyatında ilk ÅŸehrengizi yazan PriÅŸtineli Mesihi’dir.

Hicviye

• Bir kiÅŸiyi, kurumu, toplumsal olayı, geleneÄŸi yeren söz, düzyazı ya da ÅŸiir türüne verilen addır. Hicviye, gazel, kaside, murabba, muhammes gibi nazım biçimleriyle yazılmıştır. Divan edebiyatında en önemli hicviyelerden biri Nef’î’nin Siham-ı Kaza’sıdır.

ÖRNEK:

KITA

Şimdi hayl-i suhan-verân içre

Nef’î mânendi var mı bir ÅŸair

Sözleri Seba-i Muallâka’dır

İmrülkays kendidir kâfir

Şeyhüslam Yahyâ

(Åžair, "ÅŸairler içinde Nef’î’nin bir eÅŸi yoktur. Onun ÅŸiirleri Kabe’nin duvarlarına asılan ÅŸiirler gibi güzeldir ve sanki o kafir, İmrülkays’ın ta kendisidir" diyor. Kafir aynı zamanda beÄŸenmeyi ifade eder. Åžeyhülislam Yahya, Nef’î’yi över gibi görünüyor ama "Seba-i Muallâka" Kabe henüz putperestlerin elinde iken oraya asılan ÅŸiirlerdir. İmrülkays ise ÅŸiirleri Kabe’de asılı ve müslüman olmayan bir ÅŸair. Sonuçta Åžeyhülislam Yahya, Nef’î’yi "kafirlikle" suçluyor.)

KITA

Bize kâfir demiş mütfî efendi

Tutalım ben anca diyem Müselmân

Varılınca yarın Rûz-i Cezâya

İkimiz de çıkarız anda yalan

Nef’î

(Nef’i de bu kıtayla Åžeyhülislam Yahyâ’ya yanıt veriyor. "Müftü efendi bana kafir demiÅŸ. Tutalım ben de ona Müslüman diyeyim. Ama yarın Rûz-i Ceza’da ikimiz de yalancı çıkarız. Çünkü kafir olan kendisidir.")

Hezliyat

• Alaylı bir dille kaleme alınmış nazım türüdür. Kaba ÅŸakalara, taÅŸlamalara ve sövgülere yer verilir. Hezeliyat olarak da bilinir. Hezliyatta zarif bir nükte ya da güzel bir manzum bulunur. Konu ÅŸakayla karışık alaylı bir dille anlatılır. Nev’izade Atai’nin Bahayi-i Küfri eseri bu türün örneÄŸidir. Bayburtlu Zihni’de hezliyatın usta ÅŸairlerindendir.

Tarih düşürme

• Önem verilen bir olayın, yılını göstermek üzere ebced hesabıyla bir cümle, biz dize ya da beyit söyleme sanatıdır. Tarih dizesinin bütün harfleri hesaplanarak söylenenlere tarih-i tam, yalnız noktalı harfler hesaplanacaksa tarih-i mücevher, yalnız noktasız harfler esas alınacaksa tarih-i mühmel denir. Bazen dizedeki harflerin sayı deÄŸerlerinin toplamı tarihi tam olarak göstermez. Bu tür tarihlere de tamiyeli tarih denir.

Muamma

• Belli kurallara göre düzenlenip çözülebilen ve yanıtı tanrının sıfatlarından biri ya da bir insan adı olan manzum bilmecedir. Muamma beyit, kıta gibi küçük nazım biçimleriyle yazılır. Ama mesnevi parçalarıyla yazılmış muammalara da rastlanır. Ali Åžir Nevai, Fuzûlî, Nâbî, Kınalızade Ali Efendi, Sümbülzade Vehbi ve Fitnat Hanım’ın yazdığı çok sayıda muamma vardır. Edirneli Emrî Çelebi ise 600′den fazla muammasıyla bu alanın en ünlü ÅŸairidir. Örnek:

Bende yok sabr ü sükûn sende vefâdan zerre

İki yoktan na çıkar fikr idelim bir kerre

Nâbî

(Bu beyitte yok anlamına gelen iki edat var. Bunlar "nâ" ve "bî". Bu edatlar bize beyitteki ismi veriyor. Yani Nâbî.)

Lugaz

• Herhangi bir nesnenin ya da varlığın özellikleri anlatılarak yazılan manzum bilmecedir. Muamma ile birlikte çok kullanılan bir söz oyunudur. Muamma’dan farkı konusunun daha geniÅŸ olmasıdır. ÇoÄŸunlukla soru biçiminde düzenlenir. En önemli özelliÄŸi içinde çözüme iliÅŸkin ipuçlarının bulunmasıdır. Divanların son bölümlerine konur. EÄŸlendirici ve öğretici olanların yanısıra öğretici ve dinsel lugazlar da vardır. Lugazlar yazarlarının imzasını taşıdığından halk edebiyatındaki bilmeceden ayrılır. Bütün lugazlar, "Bir acayip nesne gördüm", "Ol nedir kimdir" ya da "Nedir ol kim" gibi kalıplaÅŸmış sözlerle baÅŸlar. Örnek:

Nedir kim ol iki yüzlü münâfık

Nümâyan çihresinde levn-i âşık

Gezer dünyayı hem bî-dest ü pâdır

Mukim-i hâne-i ehl-i gınâdır

Teâl-Allah nedir anda bu kudret

Yemez içmez virir dünyaya nî’met

Gehi Müslim kıyâfetle be-didâr

Gehi şekl-i firengide nümûdâr

Kırılsa pâre pâre olsa amma

Zarar gelmez ana bir türlü kat’â

Yatar zir-i zemînde hâke yek-sân

Semâda adıdır mihr-i dirahşân

Eğer kim olmasaydı kalbi fasîd

Cihânda olmaz idi kadri kâsid

Yeter vasf eyledin ol bî-vefâyı

Yanından gitmese virmez safâyı

Sünbülzade Vehbî

(Şair bu lügazda "altın"ı anlatıyor.)

Dariye

• Divan ÅŸiirinde ev ile ilgili kasidelere dariye adı verilir. Divan ÅŸairlerinin caize (armaÄŸan alma) amacıyla ortaya çıkan fırsatçılıkları sonucu geliÅŸmiÅŸ bir türdür. Bazıları gazel tarzında da yazılmıştır. Yeni yaptırılan köşk, saray, yalı benzeri binalar için yazılır. Åžair eserden çok az bahseder hemen yaptıranı övmeye geçer. Binalar için hazırlanan kitabeler de bir tür dariye sayılır.

RahÅŸiye

• Atlar için yazılmış kaside. Nesib bölümünde atlar övülür. Nef’î’nin IV. Murad’ın atlarını övdüğü rahÅŸiyesi meÅŸhurdur. Örnek:

Bâreka’llâh zih’i rahÅŸ-i humâyun-sîmâ

Ki komuş nâmını sultân-ı cihan bâd-ı sabâ

Ne sabâ sâika dersem yaraşır sür’atte

Ki seğirdikten ana sâyesi ile pâ-der-pâ

Bırakır anı dahi sâyesi gibi yolda

Olsa ger şâtır-ı endişe ile pâ-der-pa

Düşmeden sayesi hak üzre eder âlemi

Sehv ile rakibi göserse ihâna irhâ

Kuş yetişmez der idim olmasa tayyâr eğer

Eremez gerdine zîrâ ki ne sarsar ne sabâ

Nef’î

Dini konulardaki türler

Tevhid

• Tanrının birliÄŸini ve ululuÄŸunu anlatan ÅŸiirlere tevhid denir. Genellikle kaside biçiminde yazılırlar. Tevhidde tanrının büyüklüğü, sıfatları, kudretinin sonsuzluÄŸu, tasvir ve hayal edilebilen ÅŸeylerden soyutlanması, hiçbir ÅŸeyin ona eÅŸ ve benzer olamayışı, bütün kudret ve ilimlerin ona ait oluÅŸu gibi özellikler sanatlı bir üslupla anlatılır. Tanrı karşısında kulun acizliÄŸi vurgulanır. En ünlü tevhid manzumesini Nâbî yazmıştır.

Münacat

• Konusu tanrıya yakarış olan ÅŸiir. Genellikle kaside, ender olarak da gazel, kıta, mesnevi biçiminde yazılmıştır. Türk edebiyatına 13. yüzyıldan sonra girdi. Divan ÅŸairlerinin genellikle divanlarının başına koydukları münacatların temel konusu, zayıf ve çaresiz durumdaki insanın yüce ve güçlü tanrıya yalvarıp ondan yardım istemesidir.

Na’t

• Hazreti Muhammed’i övmek amacıyla yazılmış ÅŸiirlerdir. Hazreti Muhammed’in çeÅŸitli özellikleriyle mucizelerinin dile getirildiÄŸi bu ÅŸiirler daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır. Na’t’lara divanların başında tevhid ve münacaatlardan sonra yer verilmiÅŸtir. Na’t yazmakla ünlü kiÅŸilere na’t-gü, özel dinsel törenlerde na’t okuyanlara ise na’t-han denir. Fuzuli’nin "Su Kasidesi divan edebiyatının en tanınmış na’t’ıdır. Türk tasavvuf müziÄŸindeki bir form da bu adla bilinir.

Maktel-i Hüseyin

• Hazreti Hüseyin’in Kerbela’da ÅŸehit ediliÅŸini konu alan ve acıklı bir üslupla yazılan eserlerin tümüne verilen isimdir. Daha çok Åžii yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. Lirik-didaktik bir üslupla ve yalın bir dil kullanılarak yazılmışlardır. Türk edebiyatındaki en en önemli Maktel-i Hüseyin, Fuzûlî’nin yazdığı Hadikatü’s-Süeda adlı eserdir.

Miraciye

• Hazreti Muhammed’in göğe yükseliÅŸini konu alan edebi yapıtlardır. Tek başına bir kitabın konusunu oluÅŸturabildiÄŸi gibi, eserler içinde bölümler halinde de yer alır. Genellikle kaside ve mesnevi ÅŸeklinde yazılmıştır. Miraciyelerde coÅŸkulu bir söyleyiÅŸ, didaktik özellikler ve sanatlı bir üslup egemendir. Cumhuriyet döneminde Abdullah Azmi Yaman’ın yazdığı Miraciye bu türe örnektir.

Hilye

• Hazreti Muhammed’in fiziksel ve kiÅŸisel özellikleriyle örnek davranışlarını konu alan eserlere "hilye" denir. Zamanla hilye’nin kapsamı geniÅŸlemiÅŸ halifeler için de hilyeler yazılmıştır. Divan edebiyatında bu türün ilk örneÄŸi Hakani’nin Hilye-i Hakani’sidir. Zamanla hilyelerin levhalara hattatlar tarafından yazılması geleneÄŸi de ortaya çıkmıştır.

Mevlid

Hazreti Muhammed’in doÄŸumunu ve kısaca yaÅŸamını övgüyle anlatan yapıtlardır. Dinsel Türk müziÄŸinin doÄŸaçlama türlerinden biri de bu isimle bilinir. Mevlidler çoÄŸu zaman mesnevi biçiminde düzenlenmiÅŸ, halkın anlayabileceÄŸi yalın bir dille yazılmıştır. İlk özgün mevlid Ebu’l-Cevzi tarafından yazılmıştır. İlk Türkçe mevlid ise Süleyman Çelebi’nin eseri olan Vesiletü’n-Necat’tır.

Kırk hadis

• Belli bir konu çerçevesinde toplanmış 40 hadisten oluÅŸan yapıtlara verilen isimdir. Hadis-i erbain ya da erbaun olarak da bilinir. Hadislerin belli baÅŸlı konuları Kur’an’ın erdemleri, İslamın ÅŸartları, Hazreti Muhammed ve sahabesi, zikir, dua, salat ve selam, ziyaret, bilim ve bilgin, siyaset, hukuk, toplumsal, ahlaki yaÅŸam ve tıptır. Divan edebiyatında hat kaygısıyla yazılmışlardır.

Menkıbname

• Ya da menakıbname olarak adlandırılır. Kahramanların, din büyüklerinin, tarikat kurucularının, ermiÅŸlerin olaÄŸanüstü yaÅŸamlarını ve kerametlerini anlatan yapıtlardır. Türk edebiyatında 100’ü aÅŸkın menkıbname yazılmıştır. Bu yapıtlar içerik yönünden ya bir tarikatla ilgilidir, örneÄŸin Sakıb Bey’le Mustafa Dede’nin Sefine-i Nefise adlı eseri gibi. Ya da bir ermiÅŸi konu edinir, örneÄŸin Müstakimzade Süleyman Saddedin’in Menkıb-ı İmam-ı Azam’ı gibi.

Kıssa

• Öğüt verici ve öğretici öykü, fıkra, masal, menkıbe türü eserlere kıssa adı verilir. ÇoÄŸul söyleniÅŸi kısas’tır. Kıssa anlatanlara kıssa-han ya da kıssa-gü denir. En yaygın örnekleri peygamberlerle ilgili kıssaları anlatan kitaplardır. Divan edebiyatında Ahmed Cevdet PaÅŸa’nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Huleyfa adlı kitabı önemli bir kıssa örneÄŸidir. Divan edebiyatında daha çok mesnevi türünde kaleme alınmışlardır. Düzyazı biçimli kıssalar da vardır. Bunlarda kullanılan dil çok daha sadedir.

DÜZYAZI BİÇİMLERİ

• Divan edebiyatında üç tür düzyazı biçimi vardır. Yalın düzyazı, süslü düzyazı ve orta düzyazı. Yalın düzyazıda halkın konuÅŸtuÄŸu dil kullanılmış, halk kitapları, halk öyküleri, Kur’an tefsirleri, hadis açıklamaları bu türde yazılmıştır.

Süslü düzyazıda hüner ve marifet göstermek amaçlanmıştır. Bu türe genellikle medrese öğrenimi görmüş, Osmanlıca’yı iyi bilen yazarlar yönelmiÅŸtir. Çok uzun cümlelerin, bol söz ve anlam oyunlarının göze çarptığı bu türün en belirgin örneklerini Veysi ve Nergisi vermiÅŸtir. Süslü düzyazıda çok ürün verilmiÅŸ bir alan da tezkire’dir. Bu türün ilk klasik örneÄŸini, 16. yüzyılda Aşık Çelebi yazmış ve tezkire geleneÄŸi 19. yüzyılda Fatih Efendi’ye deÄŸin sürmüştür.

Orta düzyazı ise, divan edebiyatının hemen hemen bütün klasik yazarlarının yazdığı bir türdür. Belirgin özellikleri, söz ve anlam oyunlarından, hüner ve marifet göstermekten kaçınılmış ve içeriğin ön planda tutulmuş olmasıdır. Özellikle tarih, gezi, coğrafya ve din kitapları bu türde yazılmıştır.

Din dışı konularda düz yazı

Tezkire

• Ünlü kiÅŸilerin yaÅŸam öykülerinin toplandığı yapıt. Åžairlerin yaÅŸam öykülerini anlatanlara Tezkiretü’ÅŸ-ÅŸuara ya da tezkire-i ÅŸuara, din adamlarının yaÅŸam öykülerini anlatanlara tezkiretü’l evliya, hattatların yaÅŸam öykülerini anlatanlana tezkiretü’l-hattatin, bilginlerin yaÅŸam öykülerini anlatanlara tezkire-i ilmiye, Halvetiye tarikatı ÅŸeyhlerinin yaÅŸam öykülerini anlatanlara tezkiretü’l- halvetiye, müzikçilerin yaÅŸam öykülerini anlatanlara tezkire-i musikiÅŸinasan denir. Tezkireler ilk kez İran edebiyatında ortaya çıktı. Türk edebiyatının ilk tezkiretü’ÅŸ-ÅŸuara’sını Ali Åžir Nevai Mecalisü’n-Nefais adıyla yazdı.

Tarih

• GeçmiÅŸ olayları, geçmiÅŸ belli bir dönemi, belli bir kiÅŸi ya da kahramanı çevresi ve dönemiyle birlikte anlatan sanatlı düzyazı türüdür.

Sefaretname

• Siyasal bir görevle yurtdışına gönderilen elçilerin ya da bunların yanlarında bulunanların gittikleri yerin durumuna ve özelliklerine iliÅŸkin izlenimlerini, görüşlerini, olayları anlattıkları yapıtlardır. En tanınmış örneklerden biri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin Sefaretnamesi’dir.

Seyahatname

• Yazarların gezip gördükleri yerlerden edindikleri izlenim ve bilgileri aktardıkları edebi eserlerin tümüne seyahatname denir. Temel amaç, yurtdışı ya da içinde gezilen yerlerin doÄŸal güzelliklerini, toplumsal yaÅŸamlarını, gelenek ve göreneklerini tanıtmaktır. Seyahatnameler çoÄŸu kez tarihsel birer yapıt olarak görülür. Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’si bu türe güzel bir örnektir.

Siyasetname

• Devlet adamlarına yöneticilik sanatına iliÅŸkin bilgiler veren edebi yapıtların genel adıdır. Genel olarak hükümdarlar için kaleme alınmış olan siyasetnamelerde onların sahip olması gereken nitelikler, saltanatın koÅŸulları ve kuralları anlatılır. İdeal bir devlet örgütünün nasıl olması gerektiÄŸi belirtilir. Ve kötü yönetimlerin zararlı sonuçları açıklanarak, yöneticiler uyarılır. Vezirler ve emirler için yazılmış siyasetnameler de vardır. Siyasetnamelerin en ünlüsü Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün MelikÅŸah’ın isteÄŸi üzerine kaleme aldığı Siyasetname’dir. Türk edebiyatının en önemli siyasetnamesi ise Yusuf Has Hacib’in Kudatgu Bilig adlı kitabıdır.

Münazara

• Karşıt iki öğenin ya da karşıt iki görüşün karşılaÅŸtırıldığı yapıtlardır. Åžiir ya da düzyazı olarak yazılabilir. Ya da her iki türden bölümler içeren münazaralar da vardır.

Münşeat

• Mektuplardan ya da çeÅŸitli konulardaki düzyazılardan oluÅŸan yapıt. Kapsamına göre üçe ayrılır. Resmi yazılardan oluÅŸan münÅŸeatlar, genellikle devlet büyüklerince kaleme alınan çeÅŸitli konulardaki düzyazılardır. Her türden kiÅŸiye yönelik yazı türlerinin baÅŸlıklarını, son sözlerini, bu yazılara uygun düşecek tümceleri, kullanmaları bir araya getiren münÅŸeat. Ve son olarak ÅŸairlerin mektuplarından oluÅŸan münÅŸeatlar.

Din konulu düz yazı

Evliya tezkiresi

• Din ulularının gerçek ya da efsaneleÅŸtirilmiÅŸ yaÅŸam öyküleri ile kerametlerini anlatan yapıtlardır. İçinde İslam velilerinin yaÅŸamlarına iliÅŸkin bilgilerin yanında vaazlar ve ahlaki öğütler de yer alır. Sinan PaÅŸa’nın Tezkiretü’l-Evliya adlı eseri ile Ahmed Hilmi’nin Ziyaret-i Evliya adlı yapıtları bu türün divan edebiyatımızdaki baÅŸlıca örnekleridir.

Kısas-ı enbiya

• Peygamberlerle ilgili kıssaları içeren yapıtların genel adıdır. İlk kısas-ı enbiya Kısai’nin 9. yüzyılda yazdığı Kitabü Kısasi’l-Enbiya adlı eseridir. Türkçe kısas-ı enbiya kitapları arasında Rabguzi’nin 1310’da ÇaÄŸatay Hanı TermaÅŸir’in emiri Nasuriddin TokboÄŸa’nın emriyle yazdığı Kısasü’l-Enbiya ve Ahmet Cevdet PaÅŸa’nın Kısas-ı-Enbiya ile Tevarih-i Hulefa adlı eserleri sayılabilir.

Siyer

• Hazreti Muhammed’in yaÅŸam öyküsünü ya da halifeler ve hükümdarların savaÅŸ ve barış dönemlerindeki uygulamalarını, ululararası iliÅŸkileri konu edinen düz yazı biçimidir.

Hz. Mevlana’nın Hayatı

Salı, 06 Kasım 2007

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi’nin Belh ÅŸehrinde doÄŸmuÅŸtur.

Mevlâna’nın babası Belh Åžehrinin ileri gelenlerinden olup, saÄŸlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oÄŸlu Bahâeddin Veled’tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.

Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaÅŸmakta olan MoÄŸol istilası nedeniyle Belh’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü’I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrıldı.

Sultânü’I-Ulemâ’nın ilk durağı Nişâbur olmuÅŸtur. Nişâbur ÅŸehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaÅŸtılar. Mevlâna burada küçük yaşına raÄŸmen Ferîdüddin Attar’ın ilgisini çekmiÅŸ ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü’I Ulemâ NiÅŸabur’dan BaÄŸdat’a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ’be’ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Åžam’a uÄŸradı. Åžam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, NiÄŸde yolu ile Lârende’ye (Karaman) geldiler. Karaman’da Subaşı Emir Mûsâ’nın yaptırdıkları medreseye yerleÅŸtiler.

1222 yılında Karaman’a gelen Sultânü’/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Åžerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna’nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oÄŸlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliÄŸini yaptı. Mevlâna’nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oÄŸlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin egemenliÄŸi altında idi. Konya’da bu devletin baÅŸ ÅŸehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taÅŸmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet etti ve Konya’ya yerleÅŸmesini istedi.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteÅŸem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi’ni ikametlerine tahsis ettiler.

Sultânü’l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı’ndaki bugünkü yerine defnolundu.

Sultânü’I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna’nın çevresinde toplandılar. Mevlâna’yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuÅŸ, İplikçi Medresesi’nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Åžems-i Tebrizî ile karşılaÅŸtı. Mevlâna Åžems’de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Åžems aniden öldü.

Mevlâna Åžems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Åžems-i Tebrizî’nin yerini doldurmaya çalıştılar.

YaÅŸamını "Hamdım, piÅŸtim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk’ ın rahmetine kavuÅŸtu. Mevlâna’nın cenaze namazını Mevlâna’nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiÄŸi Mevlâna’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna’nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doÄŸuÅŸ günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiÄŸine yani Allah’ına kavuÅŸacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Åžeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip aÄŸlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!

Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"

Fiillerde Çati

Salı, 06 Kasım 2007

FİİLLERDE ÇATI

Fiiller iş,hareket,oluş,durum bildiren sözcüklerdir.Çekimli bir fiilde,iş,hareket,oluş ve du-

rumun hangi varlık tarafından gerçekleştirildiği ya açıkça bellidir ya da bu varlık belirtilme-

miÅŸtir,bilinmemektedir.

“Ali tahtayı sildi.” Cümlesinde,fiilin bildirdiÄŸi ‘silme’ iÅŸini yapan varlık (özne) Ali’dir.Öy-

leyse bu cümlede özne yapıcıdır,bellidir.

Cümlede yüklem görevini üstlenen fiilin özne ile kurduğu bu ilişkiye özne-yüklem ilişkisi

denir.

Fiiller varlığın yaptığı işin başka bir varlığı etkileyip etkilemediğine göre de ayrılırlar:

“ Ali camı kırdı.” Cümlesinde özne olan varlık,kırma iÅŸlemini bir varlık üzerinde gerçekleÅŸtir-

miş,bu varlık işten etkilenmiştir.

Cümlede yüklem görevini üstlenen fiilin,özne dışındaki etkilenen varlık ile kurduğu iliş-

kiye nesne-yüklem ilişkisi denir.

Fiillerin öznelerine ve nesnelerine göre gösterdikleri özellikler,fiil çatılarını oluşturur.

Fiiller çatı yönünden iki grupta incelenir:

ÖZNELERİNE GÖRE FİİLER

1-Etken Fiiller:Bildirdikleri iş,oluş ya da durum belli bir özne tarafından gerçekleştiri-

len;kısaca özneleri bilinen fiillerdir:

Tren saat dokuzda istasyona geldi.

Okulun bahçesinde toplandık.

İlk cümlede gelme işini yapan(tren),ikinci cümlede toplanma işini gerçekleştiren(biz)özne gö-

revindedir.Bu cümlelerin gerçek öznesi belli olduğu için gelmek ve toplanmak fiilleri etken ça

tılıdır.

2-Edilgen Fiiller:Cümlede gerçek öznesi bilinmeyen fiillerdir.Bu fiillerle kurulan cümle-

lerde işi yapan varlığın kim olduğu belirtilmemiştir:

Duvarlar boyandı.

Bu cümlede boyama işinin yapıldığı belirtilmektedir.Ancak bu işin kimin yaptığı belli değildir

Cümlede özne gibi görünen “duvar”sözcüğü sözde öznedir.Gerçek özne yerine sözde özneyi alan fiil edilgen çatılıdır.

Fiiller –(i)n ve –(i)l ekleriyle edilgen yapılır.

3-Dönüşlü Fiiller:Öznenin hem işi yaptığı hem de işten etkilendiği bildiren fiillerdir.

Bu fiillerle kurulan cümlelerde işi yapan ve işten etkilenen aynı varlıktır:

Babam çabucacık giyindi.

Bu cümlede özne olan”baba”,giyinme iÅŸini yapmıştır.Bu iÅŸ yalnızca özneyi etkilememiÅŸ,baÅŸ-ka bir varlık üzerine geçmemiÅŸtir.Dönüşlü fiillerin yüklem olduÄŸu cümlelerde gerçek özne bulunur,nesne bulunmaz.

Çocuk biraz geriye çekildi.

Bu cümlede özne olan “çocuk”,çekilme iÅŸini gerçekleÅŸtirmiÅŸ ve bu iÅŸten yalnız kendisi

Etkilenmiştir.İş başka bir varlığın üzerinde yapılmamış öznede kalmiştır.

Fiiller –(i)n ve –(i)l ekleriyle dönüşlü yapılır.

4-İşteş Fiiller:Eylemin birden fazla özne tarafından birlikte ya da karşılıklı yapıldığını bil-

diren fiilllerdir:

Saatlerce kapının önünde bekleştik.

Bu cümlede “bekleme”iÅŸi birden çok özne tarafından yapılmıştır.Fiil birlikte yapma anlamı ta-

şımaktadır.

Arkadaşımla okulda buluştuk.

Bu cümlede ise “buluÅŸma”iÅŸi birden çok özne tarafından karşılıklı yapılmıştır.

Fiiller –(i)ÅŸ ekiyle iÅŸteÅŸ yapılır.

ÖRNEK SORULAR

1-1993 FL: Aşağıdaki cümlelerden hangisinin yüklemi etken çatılıdır?

A)Semtimizde bu yıl yeni parklar yaptırılıyor.

B)Otomobilimiz on gündür boyanıyor.

C)Hırsızlar her gün birer ikişer yakalanıyor.

D)Çocuklar,oyun sahasının yokluğundan yakınıyor.

Çözüm: Cümlede gerçek öznesi bulunan fiiller etken çatılıdır. D seçeneği oyun

sahasının yokluÄŸundan yakınanlar “çocuklar” dır.Çocuklar sözcüğü cümlenin gerçek öznesidir.”Yakınmak”fiili etken çatılıdır.

CEVAP

2-1988 EML: AÅŸağıdaki cümlelerin hangisinde “gülmek”fiili edilgen çatılıdır?

A)Ali fıkra anlatırken çok güler.

B)Konferans,konser dinlerken gülünmez.

C)Masalda anlatılanlara gülüverdi.

D)Karagözün hareketlerine herkes güldü.

Çözüm: Gerçek öznesi bilinmeyen fiiller edilgen çatılıdır. B’de “gülmek” fiili –(ü)n ekini alarak edilgen olmuÅŸtur.

CEVAP:B

NESNELERİNE GÖRE FİİLLER

1-Geçişli Fiiller:Öznenin yaptığı işin başka varlıklar üzerine geçtiğini bildiren,yani nesne alabilen,bir nesneyle kullanılması gereken fiillerdir:

Çocuk annesini öpüp,okşuyor.

Bu cümlede öznenin yaptığı iÅŸ “öpmek,okÅŸamak”nesne üzerinde yapılmıştır.İş baÅŸka

bir varlığın üzerine geçmiştir.Bu fiiller geçişli fiillerdir.

Fiillerin geçiÅŸli olup olmadıklarını anlamak için “Ne?,Neyi?,Kimi?” sorularından yararlanırız

Fiiller bu sorulara cevap veriyorsa geçişlidir:

Çocuk simit satıyor. (Çocuklar ne satıyor?simit)

2-Geçişsiz Fiiller:Öznesinin yaptığı iş,başka bir varlığa geçmeyen fiillerdir.Bu fiil-

lerle kurulan cümlelerde nesne bulunmaz;eylemin etkisi yalnız özne üzerindedir:

Arkadaşlarla tatile çıkıyoruz.

GeçiÅŸsiz fiiller “Ne?,Neyi?,Kimi?” sorularına cevap vermez.

3-Oldurgan Fiiller:Geçişsiz iken,-dir,-t,-r ekleriyle geçişlik dereceleri artırılır.

Bu tür fiillere ettirgen fiil denir.

Ali parayı ödetti.

Cümlede özne olan Ali işi yapmamış,başkasına yaptırmıştır.

ÖRNEK SORULAR

1-1988 FL: Aşağıdaki cümlelerin hangisinin yüklemi geçişli bir fiilldir?

A)Üzümcü,küfeyi yavaşça yere bıraktı.

B)Pencerenin önünde ona bakıyordu.

C)Küfenin altında,iki büklüm gidiyordu.

D)Soluklanıp derin derin,mavi denize bakıyordu.

Çözüm: A’da “bırakma” iÅŸini “üzümcü” gerçekleÅŸtirmiÅŸ;bu iÅŸ “küfe”üzerinde yapılmıştır.

Bu yüzden “bırakmak”fiili geçiÅŸlidir.

Türk Edebiyatinin Dönemleri

Salı, 06 Kasım 2007

TÜRK EDEBİYATININ DÖNEMLERİ

Türk Edebiyatı, Türklerin dâhil oldukları üç medeniyet ve kültür dairesine paralel olarak üç safhada incelenmektedir.

1. İslâmiyet’ten Önceki Türk Edebiyatı,

2. İslâmî Devir Türk Edebiyatı,

3. Batı Tesirinde Gelişen Türk Edebiyatı.

Bu tasnif Fuat Köprülü tarafından ortaya atılmış ve edebiyat araştırmacıları tarafından bugüne dek kullanılagelmiştir.

Türk Edebiyatının Devirlere Ayrılmasında Kullanılan Kıstaslar

Türk edebiyatı devirlere ayrılırken değişen dil anlayışı, kültürde görülen farklılaşma, yeni dinî hayat, dil coğrafyasındaki gelişme, kısaca medeniyet değişikliği kıstas olarak alınır.

Çünkü Türk tarihinde görülen üç medeniyet (iki medeniyet değişikliği), edebiyatın da seyrini değiştirmiş, onun konu ve şekil özelliklerini de etkilemiştir.

Bu arada tanışılan ve alış verişte bulunulan uluslar da edebiyatı etkilemişlerdir.

Meselâ, Araplardan ilmî eserlerle birlikte Arapça kelime ve tamlamalar, İranlılardan da İslâmiyet’le birlikte nazım tür ve çeÅŸitleri alınmıştır.

Türk edebiyatının üç devire ayrılmasını sağlayan iki medeniyet değişikliği vardır

1. İslâmiyet’in kabul edilmesi,

2. Batı medeniyetinin tanınması ve benimsenmesi.

Bu bilgiler ışığında Türk edebiyatının devirlerini şöyle belirleyebiliriz

I. İSLÂMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYATI (?-11. yy.)

İslâmiyet’ten önceki Türk Edebiyatı, Türklerin Orta Asya’da yaÅŸadıkları devirlerde bütün Türk boyları arasında müşterek ve büyük bölümü sözlü olan edebiyattır.

İslâm öncesi Türk edebiyatı ulusal bir edebiyattır; nazım şekil ve türleriyle kullanılan ölçü tamamen millîdir.

Bu dönem edebiyatı, İslâmiyet’in kabul edilmesinden sonra oluÅŸmaya baÅŸlayan yeni edebiyat anlayışına kadar devam etmiÅŸ, hatta etkisi daha sonraki dönemde de görülmüştür.

İslâm öncesi Türk edebiyatı sözlü dönem ve yazılı dönem olmak üzere ikiye ayrılır.

A. Sözlü Dönem ( ?-8. yy.)

Türklerin henüz yazıyı kullanmadıkları dönemdir. Yani başlangıçtan 8. yüzyıla kadar olan dönemdir.

Bu dönem ürünleri tamamen sözlüdür ve genellikle şiir şeklindedir.

Bazı ürünlerin bazıları günümüze kadar gelmiştir.

Sözlü Dönemin Özellikleri

Ø Bu döneme ait yazılı eser yok denecek kadar azdır.

Ø Bu dönemde Türkler, göçebeliÄŸe dayanan günlük hayatlarında ve özellikle düzenledikleri törenlerde (sığır: av töreni; şölen: ziyafetler; yuÄŸ: ölüm töreni) bir araya geldiklerinde “ozan”, “kam” veya “baksı” denilen ÅŸairler “kopuz” denilen saz eÅŸliÄŸinde “koÅŸuk”lar ve “sagu”lar söylerlerdi.

Ø Bu şiirler (sagu, koşuk, destan) hece ölçüsüyle söylenen ve yarım kafiye kullanılan şiirlerdir.

Ø Anlatım söze dayanır.

Ø Düşünce ve hayaller şiirle anlatılmıştır.

Ø Nazım biçimi dörtlük, vezin hece veznidir.

Ø Yarım kafiye kullanılmıştır.

Ø Dil sadedir.

Ø Bu ürünler düzenlenen törenlerde (sığır: av töreni; şölen: ziyafetler; yuğ: ölüm töreni) ortaya çıkmıştır.

Ø Şiirler kopuz denilen saz eşliğinde söylenir.

Ø Daha çok somut konular işlenmiştir.

Ø Kahramanlık, savaşlar, tabiat ve aşk konuları işlenir.

Ø Şairlere ozan, kam, baksı, oyun, şaman gibi adlar verilir.

Sözlü dönem ürünleri

1. KoÅŸuk

Ø Hece vezni ve yarım kafiye ile söylenen şiirlerdir.

Ø Kopuz eşliğinde söylenir.

Ø Yiğitlik, aşk, tabiat konularını işler.

Ø Nazım birimi dörtlüktür.

Ø Bu ÅŸiirlerde düz kafiye kullanılır: aaaa, bbba, ccca… (aaab cccb dddb)

Ø Bu ÅŸiirlerin İslâm sonrası halk edebiyatındaki adı koÅŸma’dır.

Ø Sığır denilen sürek avlarında söylenen lirik şiirlerdir.

2. Sagu

Ø Ölen bir kişinin arkasından söylenen ağıt şiirleridir.

Ø Ölen kişinin kahramanlıklarını, başarılarını, erdemlerini anlatır; ölümlerinden duyulan üzüntüyü dile getirir.

Ø Koşuk nazım şekliyle söylenir.

Ø Bu ÅŸiirlere İslâm sonrası halk edebiyatında “ağıt”, Divan edebiyatında “mersiye” denir

Ø “YuÄŸ” denilen ölüm törenlerinde söylenir.

Ø Divanu Lûgatit-türk’teki Alp Er Tunga sagusu bu türün önemli bir örneÄŸidir.

3. Sav

Ø Türk toplumunun dünyaya bakışını, geleneklerini, varlık anlayışlarını ortaya koyan özlü sözlerdir.

Ø Bugünkü “ata sözü”nün karşılığıdır.

Ø Divanu Lûgatit-türk’te pek çok sav vardır.

4. Destan

Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli konularda yaradılış hikâyeleri yanında, milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayyilesinde ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikâyeleridir.

Türk destanları, kâinatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı; Türk milletinin doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebep açıklayıcı efsaneyi de içinde barındırır.

Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır.

Milletlerin toplumu derinden etkileyen, tarihî önem arz eden önemli olaylarını (doğal afetler, savaşlar, göç, yangın vb.) konu edinirler

Manzum hikâyelerdir.

Destanlarda olağan üstü olaylar ve olağan üstü özellikte kahramanlar vardır.

Destanlar anonim ve sözlü edebiyat ürünleridir.

Ağızdan ağıza dolaşmak suretiyle oluşmuşlardır.

Destanlarda anlatılan olayların geçtiği yer ve zaman bilinmez.

Kahramanlar lider ve kurtarıcı rolündedir.

İlk Türk Destanları

Altay-Yakut: Yaradılış Destanı

Sakalar Dönemi: Alp Er Tunga Destanı, Şu Destanı

Hun Dönemi: Oğuz Kağan Destanı

Köktürk Dönemi: Bozkurt Destanı, Ergenekon Destanı

Uygur Dönemi: Türeyiş Destanı, Göç Destanı

B. Yazılı Dönem ( 8-11. yy.)

Bu dönemde Göktürkler ve Uygurlar tarafından kendi alfabeleriyle eserler verilmiştir.

Türk dilinin tespit edilebilen en eski yazılı metinleri VII. asrın sonlarına ve VIII. asrın ilk yarısına ait olan dikili taşlar (Yenisey ve Orhun anıtları) ve Uygur dönemine ait olan dinî metinlerdir.

Anıtlar arasında yer alan, Kültigin, Bilge KaÄŸan ve Tonyukuk adına dikilen Orhun Anıtları, gerek muhtevaları, gerekse mükemmel dil ve üslûplarıyla Türk dilinin, edebiyatının ve tarihinin ÅŸaheserleri arasında yer almaktadır. Abidelerin yazarı YolluÄŸ Tigin’dir.

Yenisey Kitabeleri

Yenisey ırmağı çevresinde daha çok mezar taşlarından oluşan bu kitabelerin edebi olarak fazla bir önemi yoktur.

Göktürk Kitabeleri

Tonyukuk Anıtı

720 yılında Göktürk devleti veziri Tonyukuk adına dikilmiştir. Kitabede Tonyukuk, anılarını ve dönemin tarihini anlatmıştır. Anlatımda, atasözlerine bolca yer verilmiştir.

Kültigin Anıtı

732 yılında dikilen anıt YolluÄŸ Tigin tarafından yazılmıştır. Anıtta Kültigin’in ölümü ve yas töreni anlatılmıştır.

Bilge Kağan Anıtı

735 tarihini taşır. Bilge KaÄŸan’ın yiÄŸitlikleri ve Türk milletine iletmek istediÄŸi mesajlar anıtın içeriÄŸini oluÅŸturur. Bu anıt da YolluÄŸ Tigin tarafından yazılmıştır.

Göktürk (Orhun) Kitabelerinin Özellikleri

Türklerin ilk yazılı eseridir.

Doğu Göktürklerin tarihine ışık tutar.

Söylev türünde yazılmıştır.

Oldukça gelişmiş ve işlenmiş bir dil kullanılmıştır.

Türk dilinin gelişmişlik düzeyine ilişkin etraflı bilgiler edinilebilir.

Hem dinî hem de din dışı konular işlenmiştir.

Tarih, coÄŸrafya ve edebiyata kaynak olacak niteliktedir.

Türk tarihini, toplumun yaşam biçimini, dünyaya bakış tarzını ortaya koyar.

Kitabelerde idarecilerin ve sultanların halkı aydınlatması, yaptıklarının hesabını halka vermesi söz konusudur.

Kitabeleri Strahlenberg bulmuÅŸ, 1893’te Wilhelm Thomsen okumuÅŸtur.

Bir yüzleri Göktürk alfabesiyle, diğer yüzleri Çince yazılmıştır.

Dinî Eserler

İslâm öncesi Türk edebiyatı yazılı eserleri arasında, Uygur alfabesiyle yazılmış olan çeviri dinî eserler de sayılabilir. Bunlar Mani ve Buda dinlerine ait eserlerdir.

II. İSLÂMÎ DEVİR TÜRK EDEBİYATI (11-19. yy.)

8. yy.dan itibaren yerleÅŸik hayata geçen, Müslümanlıkla tanışan Türkler, 10. yy.ın ilk yarısında (920) Karahanlı Devleti hükümdarı Satuk BuÄŸra Han’ın Müslümanlığı kabul etmesiyle baÅŸlayan süreçte Müslümanlıkla Türklüğü birleÅŸtirip bir sentez ortaya çıkarmışlar, hayat tarzlarını buna göre belirlemiÅŸler, bu sayede birlik saÄŸlamışlar ve İslâm dininin, Farsların ve Arapların etkisiyle yeni bir edebiyat oluÅŸturmaya baÅŸlamışlardır.

Bu edebiyatta sözlü eserlerin yanı sıra yazılı eserler de çoğalmıştır.

İlmî eserler ve Kur’an-ı Kerim aracılığı ile Arapçadan; Edebî eserler aracılığıyla da Farsçadan etkilenilmiÅŸtir.

Yine bu yolla o zamana kadar dış etkilerden uzak olan Türk dili Arapça ve Farsçanın etkisine girmeye başlamıştır.

İslâm kültürü, ortak İslâm edebiyatının şekil ve tekniği, zevki, hayat görüşü, temaları, motifleri, Türklerden önce Müslüman olarak bir İslâmî edebiyat geliştiren İranlıların aracılığı ile Türk Edebiyatına girmiştir.

İslâmî edebiyat şiirinde ortak teknik malzeme (şekiller, temalar, motifler) ile ortak bir dünya görüşü ve estetik kavramı benimsenmiştir.

XIV. asırda yazıya geçirilen "Dede Korkut Kitabı" destan döneminin hatıralarını saklayan, gerek muhteva gerekse dil ve üslup mükemmeliyeti bakımından Türkçenin şaheserleri arasında yerini daima muhafaza eden çok değerli bir eserdir.

İslâmiyet’ten sonra da destansı edebiyat devam etmiÅŸtir

İslâmiyet’in Kabulünden Sonraki Türk Destanları

Karahanlı Dönemi: Satuk Buğra Han Destanı

Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi: Manas

Türk-Moğol Kültür Dâiresi: Cengiz-name

Tatar-Kırım: Timur ve Edige Destanları

Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri: Seyid Battal Gazi Destanı (Battal Gazi’nin İslamiyet’i yayış mücadelesini ve yiÄŸitliklerini anlatır), DaniÅŸmend Gazi Destanı (DaniÅŸmendname), KöroÄŸlu Destanı

A. ilk Eserler

1. Kutadgu Bilig

Dönemin ilk edebî eseridir.

İlk siyasetname.

1070 yılında Balasagunlu Yusuf tarafından Karahanlılar devrinde yazılmış ve Karahanlı hükümdarı Tabgaç BuÄŸra Han’a sunulmuÅŸtur. (Eseri beÄŸenen hükümdar bunun üzerine Yusuf’a Has Haciplik unvanı vermiÅŸtir.)

Eserin adı “Mutluluk Veren Bilgi” anlamındadır.

Mesnevi nazım şekliyle ve ¬²²/¬²²/¬²²/¬² (Şehname vezni) vezin kalıbıyla yazılmıştır.

6600 beyittir. Ayrıca 173 tane de dörtlük vardır.

Beyit nazım birimiyle yazılmıştır; ancak dörtlük nazım birimi de kullanılmıştır.

Aruz ölçüsüyle yazılmış ilk eserimiz kabul edilir.

Didaktik (öğretici) bir nitelik taşır. Bir ahlâk ve öğüt kitabıdır.

Hükümdara siyası öğütlerde bulunur.

Eserde allegorik[1] (sembolik) bir anlatım vardır. Hükümdar Kün Toğdı: Adaleti, Vezir Ay Toldı: İyi yönetimi, Vezirin Oğlu Ögdilmiş: Aklı, Vezirin Kardeşi Odgurmış: Öbür dünyayı temsil eder.

Eser Hakaniye (Çağatay) Türkçesiyle kaleme alınmıştır.

Dili oldukça sadedir.

2. Divanü Lûgati’t-türk

“Türk Dilleri Sözlüğü” anlamına gelir.

Kaşgarlı Mahmut tarafından 1072-1074 tarihleri arasında yazılmıştır.

Eser bir sözlük olarak hazırlanmasına rağmen, Türk sosyolojisi, psikolojisi, edebiyatı, gelenek ve görenekleriyle ilgili bilgi veren önemli bir eserdir.

Türkçenin önemini anlatmak ve Araplara Türkçeyi öğretmek amacıyla yazılmıştır.

Mensur (düzyazı) bir eserdir.

Türkçenin ilk sözlüğü kabul edilir. Kelimeleri göçebe boylar arasında gezerek bizzat kendisi derlemiÅŸtir. (DiÄŸer önemli sözlükler: Ali Åžir Nevai, Muhakemetü’l-Lugeteyn, Åžemseddin Sami, Kamus-ı Türki)

İslamiyet öncesi edebiyatın sagu, koşuk ve sav örneklerini içerir.

Eserde 7500 kelime ve Arapça karşılıklarıyla bunların kullanıldığı örnek cümle veya şiirler, dilbilgisi kuralları ve bir harita (o devirdeki Türk boylarının yerleşim alanını gösteren) bulunmaktadır.

Etnografik bir eser olarak kabul edilir.

Zamanında konuşulan ve yazılan Türk lehçelerindeki 7500 Türkçe kelimeye Arapça karşılıklar veren ve harf sırasına göre düzenlenmiş bir sözlük durumundadır.

Ayrıca manzum-mensur parçalar (sav, sagu, koşuk), örnekler ve bazı olaylarla donatılmış bir ansiklopedidir.

Zamanın Türk tarih ve efsanelerine, coÄŸrafya, halk edebiyatı ve folkloruna dair geniÅŸ bilgiler vererek Türkoloji’nin temellerini atmıştır.

3. Atabetü’l-hakayık

“Hakikatlerin eÅŸiÄŸi” anlamına gelir.

12. yy’da Edip Ahmet Yügnekî tarafından yazılmıştır.

Didaktik bir eserdir, ahlak ve öğüt kitabıdır.

Cömertlik, ilim, doğruluk gibi konuları işler.

Aruz ve hece ölçüsü birlikte kullanılmıştır.

Nazım biçimi mesnevidir.

Hakaniye (Çağatay) Türkçesiyle yazılmıştır.

4. Divan-ı Hikmet

Mutasavvıf Hoca Ahmet Yesevi tarafından 12. yy.da yazılmıştır.

İlâhî aşkın, ibadetin, cennetin vb. konu edildiği didaktik bir eserdir.

7’li ve 12’li hece ölçüsüyle yazılmıştır.

Dörtlükler halinde yazılmıştır. Dörtlüklerin adı eserde “hikmet”tir.

Tasavvufi bir eserdir.

Dili oldukça sadedir.

5. Kitab-ı Dede Korkut

Destandan halk hikâyesine geçiş dönemi ürünüdür.

12 hikâyeden oluşur.

Eserde bir yandan Türklerin İslâm öncesi hayatları anlatılırken diÄŸer yandan İslâm’a ait unsurlara da yer verilir.

Dede Korkut, hikâyelerin içinde adı geçen, yaşlı, bilge, meçhul bir halk ozanıdır.

Eser 15. yy.da yazıya geçirilmiştir.

Nazımla nesir iç içedir.

Kahramanlık, yiğitlik, boylar arası savaşlar, aşk, aile birliği eserde işlenen konular arasındadır.

Özellikle Deli Dumrul hikâyesinde olduğu gibi Türk aile yapısı, aile bağları, ailenin kutsallığı önemli yer tutan bir konudur.

B. Türk Halk Edebiyatı

Türk Edebiyatı, İslâmiyet’in kabulünden ve tarihindeki siyasî geliÅŸmelerden dolayı Anadolu beylikleri, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluÄŸu dönemlerinde iki farklı tarzda geliÅŸme göstermiÅŸtir: ÐÐ

1. Saray, konak, medrese ve bunlara yakın çevrelerde tahsilli kişilerin yarattığı ve Arap ve Fars geleneğine dayanan Klâsik Türk Edebiyatı veya Divan Edebiyatı.

2. Eğitimleri daha çok sözlü kültür birikimine dayanan, daha çok kırsal kesime ve yeniçeri ocaklarına has olan kişilerin, din ve tasavvuf çevrelerinden olan kişilerin ve halkın kendisinin oluşturduğu ve Orta Asya geleneğine dayalı Türk Halk Edebiyatı.

Bugün de bir ölçüde yaşamakta olan Türk Halk Edebiyatı geleneği, Türklerin Orta Asya edebiyat geleneklerinin İslâmiyet ve yeni yaşayış şart ve şekilleri içinde tekabül etmiş millî edebiyatlarıdır.

Türk Halk Edebiyatı, dış yapıda ve bir ölçüde icra töresinde müştereklik gösteren muhteva ve fonksiyonları ile farklı olan Anonim (din dışı), Aşık tarzı (din dışı) ve Tekke (dinî) edebiyatından oluşur.

Türk Edebiyatı içinde yer alan ve aynı zamanda folklorun da bir alt disiplini olarak değerlendirilen Halk Edebiyatı; edebî zevk, düşünce ve anlatım gücüne ulaşmış âşık ve tekke tarzı sahibi belli eserlerle, malzemesi dile dayalı destan, efsane, halk şiiri, mani, ağıt, türkü, bilmece, masal, halk hikâyesi, fıkra, atasözü, deyimler, tekerlemeler gibi sözlü gelenekte yaşayıp kuşaktan kuşağa aktarılan anonim ürünlerden oluşur.

Halk Edebiyatı kavramı içinde toplanan bu türlerin bir bölümü günümüzde de bazı bölgelerde dinamik olarak yaşamaktadır.

Çok zengin ve çeşitlilik gösteren sözlü edebiyattaki anlatım türleri ve manzum eserler özellikle kırsal kesimde yaşayan halkın kültür birikimini sağlamakta, duygu, düşünce ve hayal hazinelerini zenginleştirmektedir.

Doğu Anadolu bölgesinde canlı olarak devam eden Âşıklar geleneği, kahvelerde, düğünlerde, bayramlarda, sohbetleri zenginleştirirken, aynı zamanda dinleyenleri düşündürmekte ve eğlendirmektedir.

Nasrettin Hoca, Bektaşî, Laz ve benzeri tipler etrafında teşekkül etmiş ve etmekte olan fıkralar güldürürken düşündürmekte toplumu ve kişileri eleştirirken anlatanı ve dinleyenleri daha iyiye, daha güzele yöneltmektedir.

Bilmeceler yetişen genç nesillerin zihin gelişimine yardımcı olmaktadır.

Atasözleri ve deyimler eski nesillerin tecrübelerini ve tavsiyelerini yeni nesillere aktarmaktadırlar.

Millet hayatındaki, savaşlar, göçler, destanlarda anlatılmış, ölenlerin ardından yakılan ağıtlar ve her konuyu işleyen türküler kederi, neşeyi ve sevgiyi yansıtmaktadır.

Dini ve kutsî yaşayıştaki heyecan ve vecd ilâhîlerle anlatılmış, âşıklar Türk dilinin anlatım gücünü, inceliğini musiki ile dile getirerek yüzyıllarca yaşatmışlardır.

Türk halk edebiyatının başlıca özellikleri

Türk halk edebiyatı 12. yy.dan baÅŸlayarak Anadolu’da dinî ve din dışı olmak üzere iki koldan geliÅŸmeye baÅŸlamıştır.

Halk edebiyatında daha çok şiir türünde ürünler verilmiştir.

17. yy.da halk hikâyesi ve halk tiyatrosu türlerinde de ürünler verilmiştir.

Åžiirde

Nazım birimi dörtlüktür.

Ölçü, millî ölçümüz olan hece ölçüsüdür. Hecenin en çok 7’li, 8’li ve 11’li kalıpları kullanılmıştır. Fakat ÅŸehirde yaÅŸamış, medrese eÄŸitimi almış bazı ozanlar aruzu da kullanmışlardır.

Genellikle yarım kafiye kullanılır. Daha çok redifle ahenk saÄŸlanır. Kafiyenin yanı sıra “ayak” da söz konusudur.

Şiirler (önceleri kopuz, şimdilerde) bağlama eşliğinde okunur.

Dil halkın kullandığı Türkçedir.

Konu, şekil ve dil bakımından dış tesirlerden uzaktır.

Nazım şekil ve türleri arasında türkü, koşma, mani, ninni, semai, varsağı, destan, ilâhî, nefes sayılabilir.

Şiirlerin konuya göre özel başlıkları olmaz. Türe ve şekle göre genel adları vardır: koşma, destan vb.

Konular, halkın sürekli iç içe olduğu, aşk, tabiat, ayrılık, hasret, ölüm, yiğitlik, din, şikâyet gibi konulardır. Daha çok somut konular işlenir.

Halk edebiyatının da kendine özgü mazmunları, mecazları vardır. Sevgilinin kaşı, gözü, yanağı, boyu her şiirde aynıdır.

Nesirde

Nesir halk edebiyatında nazma göre çok çok önemsiz kalmıştır. Çünkü duygu ve düşüncelerin kalıcılığı şiirle daha kolay sağlanmaktadır.

Nesir örnekleri arasında halk masalları, halk hikâyeleri, efsaneler, ata sözleri, deyimler, halk tiyatrosu, bilmeceler, fıkralar sayılabilir.

Bunlardan en yaygınları -tür olarak- masallar, hikâyeler ve efsanelerdir.

Ata sözü, bilmece ve deyimler zaten -halkın ürünü olmakla beraber- her alanda herkes tarafından kullanılmaktadır.

Anonim Halk Edebiyatı

Hece ölçüsünü esas alan ürünlerle, atasözü, destan, masal, hikâye, efsane, fıkra, ninni, türkü, bilmece, mani, ağıt gibi söyleyenini genellikle belirleyemediğimiz sözlü ürünler "anonim halk edebiyatı" adı altında toplanmaktadır.

Tamamen sözlü bir edebiyattır. Ürünler sözlü yolla oluşur; yine ağızdan ağıza aktarılarak yayılır.

Âşık Tarzı Türk Edebiyatı

Åžiirini, aÅŸk, doÄŸa, kahramanlık gibi konularda, sazıyla birlikte söyleyen ÅŸairlere İslâm’dan önce “ozan”, “baksı”, “kam” denilirken, İslâm’ın kabulünden sonra “âşık” ya da “saz ÅŸairi” denmiÅŸtir. Âşık, bir yönüyle eski destan (epope) geleneÄŸi sürdüren, ama baÅŸka bir yönüyle, adının da belirttiÄŸi gibi “sevda ÅŸiirleri” (lirik türden ÅŸiirler) söylemekle görevlenmiÅŸ bir sanatçıdır.

Bu âşıkların oluÅŸturduÄŸu edebiyata da “âşık tarzı Türk edebiyatı” denir.

Âşık tarzı Türk edebiyatı (ÅŸiiri), Anadolu’da XVI. yy.dan sonra -daha önce de var olmasına raÄŸmen- anonim halk ÅŸiirinin etkisinde geliÅŸen ve saz ÅŸairlerinin meydana getirdiÄŸi bir edebiyattır.

Önceleri anonim halk şiirinin etkisinde ve dili sade iken zamanla klâsik şiirin etkisine girmeye başlamış ve dili de buna paralel olarak kısmen sadeliğini kaybetmiştir.

Âşık edebiyatı şiirden ibarettir. Bu şiir din dışı bir şiirdir; âşık da denilen şairlerin kopuz, bağlama, cura, tambura eşliğinde söyledikleri sözlü-besteli edebiyat türüdür.

Gelişme alanları arasında kahvehaneler, asker ocakları, kervansaraylar, bozahaneler, tekkeler, konaklar vardır.

Halk âşığı sözünün yerine "halk ozanı" ifadesi de kullanılır. Halk âşıkları hemen her konuda sayısız eserler bırakmışlardır. Bu ürünlerin önemli bir bölümü okuma yazma bilmeyen âşıklarca irticalen söylendiği için unutulmuş bir bölümü de cönklerle, yazılı olarak korunmuştur.

Âşık, Türk Halk Edebiyatında XVI. yy’ın başından itibaren görülen ÅŸair tipidir.

Âşığın ÅŸairlik gücünü rüyasında pirin sunduÄŸu “aÅŸk badesini” içmekle ve “sevgilisinin hayalini” görmekle kazandığına inanılır. Rüyada genellikle âşık adayının karşısına bir sevgili veya saz çıkmaktadır. Rüyaların süsü ak sakallı bir derviÅŸ ve bazen bir bazen üç dolu bardaktır. Bardağın rüyada tas hâlinde görülmesine de sık sık rastlanır. Ozanlara rüyada sunulan tasların içindeki mayilere “aÅŸk dolusu” denir. Fars Edebiyatı’nın etkisiyle bâde adını da almaktadır. Bunlar; erlik, pirlik ve aÅŸk badesi diye adlandırılırlar.

Âşıklar, saz şairliğini usta âşıkların yanında öğrenir, sonra onlardan mahlâs alarak diyar diyar gezmeye, ellerinde saz şiirler söylemeye başlarlar.

Âşıklarımız genellikle bir usta âşığın yanında yetişirler. Ondan hem usta deyişlerini hem de sanatın icrasına ilişkin yol ve yöntemleri öğrenirler. Âşık meclislerinde, kahvelerde bu ustaların sanatlarını icra ediş biçimlerini yeterince kavradıktan sonra, ustalaşan ozanlarda kendilerine çırak alırlar ve gelenek bu şekilde devam eder.

Âşık, bilgi, duygu ve becerisini yaptığı atışmalarda gösterir. Atışmalardaki amaç; yarışmak ve kazanmaktır. Atışmalarda en az iki âşık karşı karşıya gelir. Mecliste bulunan saygın bir kişinin ya da usta bir ozanın ayak söylemesiyle atışma başlar. Ayağa uygun dörtlük söyleyemeyen âşığın yenilgisiyle atışma sona erer.

Âşık Edebiyatının başlıca unsurlarından birisini hikâye anlatma oluşturur. Saz şairleri içerisinde geleneğe bağlı olanların çoğu âşık meclislerinde hikâye anlatırlar. Bir kısım usta saz şairleri ise, bir yandan usta malı halk hikâyeleri anlatırken bir yandan da kendi düzdükleri hikâyeleri anlatırlar. Çıldırlı Âşık Şenlik, Ercişli Emrah, Sabit Müdami geleneğe bu yanıyla katkıda bulunmuş saz şairleridir.

Tunguzların, “ÅŸaman”; MoÄŸolların ve Boryatların “bo” veya “bugue”; Yakutların “oyun” (ouioun); Altay Türklerinin “kam”; Samoyetlerin “tadibei”; Finovaların “tietoejoe” (bakıcı); Kırgızların “baksı/bakşı”, OÄŸuzların “ozan” dedikleri ve halk arasında büyük bir yer ve ehemmiyetleri olan bu temsilciler, toplumun yaÅŸam biçimlerini düşünce ve duygularını, olaylara bakış açılarını ÅŸiirleriyle dile getirmiÅŸlerdir.

Aşıklık geleneği Anadolu coğrafyasında bugün de canlı olarak yaşatılmaktadır.

Âşık tarzı Türk şirinin nazım şekil ve türleri şunlardır:

Şekiller: koşma, semai, varsağı, destan.

Türler: güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt.

Âşık edebiyatının önemli temsilcileri:

13. yy: Yunus Emre

16. yy: KaracaoÄŸlan, Pir Sultan Abdal,

17. yy: Köroğlu, Âşık Ömer, Gevherî, Kayıkçı Kul Mustafa, Ercişli Emrah

19. yy: DadaloÄŸlu, Dertli, Erzurumlu Emrah, Batburtlu Zihni, Seyrani, Ruhsati…

20. yy: Âşık Veysel, Murat ÇobanoÄŸlu, Åžeref TaÅŸlıova, Sefil Selimi…

Günümüz Halk Edebiyatı

Genel Özellikler

Türk halk edebiyatı Anadolu’da 13. yy.da Yunus Emre’yle ve 14. yy.da yazıya geçirilen Dede Korkut Hikâyeleri’yle ilk olgun ürünlerine vermeye baÅŸlamıştır.

Anadolu’da “ozan”ın ve “kopuz”un yerini “âşık” ve “baÄŸlama” almıştır.

Baştan beri anonim olarak süregelen halk edebiyatı özellikle 15. yy.dan itibaren hem anonim hem de kişisel ürünlerle gelişmesini sürdürmüştür. Son dönem Türk halk edebiyatı sadece kişisel ürünlerle kendini göstermektedir.

Şehirde yaşayan eski halk şairleri divan şiirinden de etkilenmiş, günümüz halk şairleri ise konu ve tema bakımından şiiri daha da genişletmişleridir.

Şekil bakımından halk şiirinde değişiklik görülmez; muhteva ise değişen zamanın ve diğer edebiyat dallarının tesiriyle çağdaşlaşmıştır. Buna rağmen mazmunlar, sıfatlar, dertler, sevinçler aynıdır.

Âşık Veysel, Ali İzzet Özkan, Talibî Coşkun, Erzurumlu yaşar Reyhanî, Şeref Taşlıova, Karslı Murat Çobanoğlu günümüz halk şiirinin başlıca temsilcileridir.

Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı

Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatı İslâmiyet’in ve Tasavvufun etkisiyle ortaya çıkmıştır.

İslâmiyet’in kökleÅŸip yayılmasında büyük etkisi olan tasavvuf, zamanla edebî eserlerde de iÅŸlenmiÅŸ, din ve tasavvuf, edebiyat aracılığıyla yayılmaya çalışılmıştır.

Tasavvuf, fizik ötesi gerçekleri, insanı, insanlığı ve evreni kapsayan bir düşünce düzeni, bir din felsefesidir. Kalbi dünya alâkalarından ayırarak, Allah sevgisiyle doldurmayı amaçlayan tasavvuf, bir düşünüş ve inanç sistemidir. İçinde yaşadığımız âlemin esrarı nedir? Niçin yaşıyoruz? Niçin geldik bu dünyaya? Biz neyiz? Yaşamanın anlamı, var olmanın aslı, gerçek başlangıç ve son nelerdir? İşte tasavvuf bu sorulara cevap vermeye çalışır.

Tasavvufa göre her ÅŸeyin kaynağı Tanrı’dır. Evrenin varlığı Tanrı’nın güzelliÄŸinin yansımasıdır. Tanrı tek güzelliktir ve tek varlıktır. İnsanlar da Tanrı’nın birer parçasıdır. İnsan yaratılmakla, dünyaya gönderilmekle aslında gurbete gönderilmiÅŸtir. Herkes ona kavuÅŸmak için çalışmalıdır. O’na kavuÅŸmak için çabalayanlara ve O’nun mutlak ve eÅŸsiz güzelliÄŸine hayran olanlara âşık denir. Mutasavvıf ise âşık olmanın yanı sıra, tasavvuf felsefesini yazı ve ÅŸiirlerinde iÅŸleyen, insanlara tasavvufu, dolayısıyla insan ve Allah sevgisini aşılayan kiÅŸilerdir.

Bunlardan Hoca Ahmet Yesevî (Öl.1167), Anadolu Türklerinin geliÅŸtirdiÄŸi tasavvuf edebiyatının ilham kaynağıdır. Onun Divan-ı Hikmet adlı tasavvufî eseriyle ve Orta Asya’dan Anadolu’ya gönderdiÄŸi öğrencileriyle Türk Tasavvuf edebiyatının XIII. yy.da temelleri atılmıştır. Bu edebiyat, Bektaşîlik tarikatiyle geliÅŸmiÅŸ, Yunus Emre ile en mükemmel anlatım yeteneÄŸine ulaÅŸmıştır.

Yunus Emre’yi bu kadar üne kavuÅŸturan bir baÅŸka özellik de dinî-tasavvufî konuları ayrımsız bir insan sevgisiyle anlatmış olmasıdır. XIII asrın ikinci yarısıyla XIV. Asrın baÅŸlarında yaÅŸamış olan Yunus Emre, ÅŸiirde çığır açmış büyük sufî ve ÅŸairdir. Yunus Emre; Divan, Aşık, Tekke ve Tasavvuf Edebiyat tarzlarının her üçünde de etkili olmuÅŸtur. Eserlerini sade bir dille söylemiÅŸ, hem heceyi hem aruzu kullanmış, lirik ÅŸiirin en güzel örneklerini vermiÅŸtir.

Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatına Tekke edebiyatı da denir.

Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatında asıl olan sanat yapmak değil, dinî-yazavvufî düşünceyi yaymaktır. Şair, mensup olduğu tarikatin düşünce sistemini, felsefesini yaymak için şiiri bir araç olarak kullanmıştır. Bunda anonim halk edebiyatının büyük etkisi olmuştur.

Tekke ÅŸairlerinin çoÄŸu tarikatlerde yetiÅŸmiÅŸ ÅŸeyh ve derviÅŸlerdir. Onlar dinî inançları yasaklama ve korkutma yöntemiyle deÄŸil, insanı, Allah’ı, tabiatı, cenneti vb. sevdirmekle yaymışlardır.

Tekke şiir, halk şiirinden de divan şiirinden de nazım şekilleri almıştır.

Hem aruz hem hece vezni kullanılmıştır.

Dil sadedir, çünkü halka yöneliktir.

Önemli temsilcileri:

13. yy: Mevlânâ, Sultan Veled, Yunus Emre (Divan, Risaletün-nushiye)

14. yy: Âşık Paşa

15. yy: Süleyman Çelebi, Hacı Bayram Veli, Eşrefoğlu Rumî

16. yy: Pir Sultan Abdal

C. Klâsik Türk Edebiyatı

Divan Edebiyatı başlangıçta iki yabancı gelenek olan Arap-Fars (özellikle Fars) edebiyatları geleneğine dayanarak kurulmuş, zaman içinde taklidi aşan Osmanlı terkibi ve üslûbuna ulaşarak millî edebiyat hüviyetini kazanmıştır.

Klâsik Türk edebiyatı gibi Batı tesirinde gelişen Türk edebiyatı da zamanla kendi benliğini kazanmıştır. Doğuş ve gelişme serüvenleri birbirine benzer.

İslâmîyet’in yerleÅŸmesi sürecinde oluÅŸmaya baÅŸlayan bir edebiyattır. Bundan dolayı konuları arasında din, Allah, peygamber, tasavvuf vb. önemli bir yer tutar.

13-19. yüzyıllar arasında ürün veren bu edebiyata ÅŸairlerinin ÅŸiirlerini “divan” adı verilen yazmalarda toplamaları dolayısıyla Divan edebiyatı denir.

Bu edebiyat, medrese kültürüyle yetişen aydın şairlerin Arap ve İran edebiyatını örnek alarak oluşturdukları klâsik bir edebiyattır. Zamanla bu taklit sona ererek özgünlük yakalanmıştır.

Klâsik Türk edebiyatı, eski Türk edebiyatı, yüksek zümre edebiyatı diye de adlandırılır.

Aydın tabaka, yüksek zümre edebiyatı denmesinin sebebi bu edebiyatı yapanların ve ona ilgi gösterenlerin seçkin çevrelerden oluşu olarak gösterilir. Bu bir iddiadan öteye gitmiş değildir.

Klâsik edebiyatta nesirden çok nazım önemlidir. Nesirde de nazım unsurları (seci, ahenk vb) kullanılmıştır. Nesirdeki dil nazma göre daha anlaşılmazdır.

Bu edebiyatta ÅŸekil ve muhteva bakımından belirli kalıplar vardır: güzellik anlayışı, mecazlar…

Tezkireler, şairlerin hayatlarını anlatan ve şiirlerinden örnekler veren eserler olarak bu edebiyatın tarihinin ve başarısının vesikalarıdır.

Divan Şiirinin Başlıca Özellikleri

Divan şiirinin kökleri İslâm öncesi Arap şiirine dayanır.

Bu ÅŸiir tarzı İslâmiyet’ten sonra, bu dine giren çeÅŸitli milletlerin katkısı ile önce Arapçada, daha sonra Farsça ile DoÄŸu ve Batı Türkçelerinde, en sonra da Hint Müslümanlarının yazı dili olan Urducada geliÅŸmiÅŸtir.

Nazım birimi genel olarak “beyit”tir. Dört ve daha fazla dizeden oluÅŸan bentler de kullanılmıştır.

Ölçü aruz ölçüsüdür. Son zamanlarında az da olsa hece kullanılmıştır.

Tuyuğ ve şarkı hariç bütün nazım şekil ve türleri Fars edebiyatı aracılığıyla Arap edebiyatından alınmıştır.

Kelime ve kelime grupları yönünden Arapça ve Farsçadan oldukça çok etkilenmiştir. Süslü, sanatlı ve ağır bir dil kullanmışlardır.

Redif ve kafiyeye önem verilmiştir. Göz için kafiye esastır, tam ve zengin kafiye kullanılmıştır.

Şiirlerin (kasideler ve mesneviler hariç) belli bir adı yoktur. Şiirin sonunda şairin mahlası (takma adı) geçer.

Nazım şekil ve türleri kesin sınırlarla birbirinden ayrılmıştır.

Şiirlerde genellikle konu bütünlüğü olmadığı gibi bütün güzelliğine değil parça güzelliğine önem verilir. Kısmen kasidede ama özellikle mesnevilerde konu bütünlüğü vardır.

Sanat için sanat ön plândadır.

Anlam da söyleyiş de son derece önemlidir. Bu yüzden söz sanatları bolca kullanılmıştır.

Konular genellikle gerçek hayattan uzaktır. Aşk, sevgili, ölüm, ıstırap, şarap, övgü ve din gibi konular en çok işlenen konulardır. Soyut konular işlenir.

Duygu ve düşünceler, kalıplaÅŸmış “mazmun”larla anlatılır. Fikirler ve duygular neredeyse ortaktır. Boyun servi; kaşı keman; çenenin elma; aÄŸzın nokta oluÅŸu her ÅŸairde aynıdır.

Divan şairlerinin müstakil dünya görüşleri ve felsefeleri yoktur. Hepsi aynı fikirleri değişik bir biçimde söylemişlerdir.

Divan şairleri Fars edebiyatının üstatlarına yetişmeyi hedefleyip zamanla onları geçtikleri gibi birbirlerine de benzemeye çalışmışlardır. Bundan dolayı nazirecilik geleneği oluşmuştur.

Şairin kişiliğini ve büyüklüğünü, söyleyiş orijinalliği ve güzelliği sağlar.

Divan şairi daima aşıktır. Bu aşk onulmaz dert olmakla beraber şair bu dertten memnundur, onlara göre bu derdin dermanı gene bu derdin kendisidir. Hatta zamanla beşerî aşk yerini Allah aşkına bırakır. Bu sebeple âşık mecazî sevgilisine kavuşmak istemez.

En baÅŸarılı ve tanınmış divan ÅŸairleri Baki, Fuzuli, Nedim ve Nefi’dir.

Divan Nesri

Divan edebiyatında nesre inşa, nesir yazana münşi, nesirlerin toplandığı eserlere münşeat denir. Nesir türündeki eserler; tarihler, münşeat, tezkireler; ilmî, dinî ve ahlâkî eserlerdir.

Divan nesri üç bölümde incelenir:

Sade Nesir

Halk için yazılan sade anlatımlı nesirlerdir.

Bu nesirle halka yönelik masal, efsane, öykü, destan, dinî ve tasavvufî konular anlatılır.

AşıkpaÅŸazade Tarihi, Mercimek Ahmet’in Kabusname’si, Kul Mesut’un Kelile ve Dimne çevirisi, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si bu nesrin önemli örnekleridir.

Orta Nesir

Tarih ve bilim kitaplarında gördüğümüz nesirdir. Ustalık göstermek amacı güdülmediÄŸi hâlde dili sade nesirden ağırdır. Katip Çelebi’nin bazı eserleri ve Naima’nın kendi adıyla anılan tarihi bu nesre örnektir.

Süslü ve Sanatlı Nesir

Seciler (düz yazıda kafiye), söz ve anlam sanatları, bağlaçlarla uzayıp giden cümleler bu nesrin ayırıcı özelliğidir.

Dili, yabancı söz ve tamlamalarla yüklüdür.

Sanatçı bu nesirle ustalığı göstermeye çalışır.

Süslü nesir, ahlâk ve felsefe konularını işler ve bazı mektuplarda görülür.

Sinan PaÅŸa’nın Tazarruname’siyle Veysî ve Nergisî’nin nesirleri bu türün örnekleridir.

Nesir Türleri:

Münşeat: Mektuplar ve düzyazı örnekleri.

Tarih: Tarihî olayları anlatan eserler. Örn: Naima, NeÅŸrî…

Siyer: Peygamberimizin hayatı ve savaşları.

Tezkire: ÇeÅŸitli sınıftan meÅŸhur insanların, özelikle ÅŸairlerin biyografileri. Örn: Ali Åžir Nevai, Mecalisün-nefais; Lâtifî, Tezkire; Sehî, Tezkire; Kınalızade Hasan Çelebi, Tezkiretüş-ÅŸuara…

Surname: Büyük düğün törenleri.

Gazavatname: Çeşitli kahramanların savaşları.

Seyahatname: Gezi yazıları Örn: Evliya Çelebi, Seyahatname (17. yy.).

Hilye: Peygamberimizin iç ve dış özellikleri.

Yüzyıllara göre Divan edebiyatı

13. yy

Hoca Dehhanî

İlk divan şairi olarak kabul edilir.

Din dışı konularda ve lirik şiirler yazmıştır. Aşk en önemli temadır.

Sultan Veled

Mevlevilik tarikatinin kurucusu ve Mevlânâ’nın oÄŸludur.

Åžeyyad Hamza

Lirik şiirleriyle tanınır.

14. yy.

Ahmedî

Din dışı ve şiirleri vardır.

Divan şiirinin ilk başarılı şairi kabul edilir.

Eserleri: CemÅŸid ü HurÅŸid (mesnevî), İskendername (mesnevî), Divan…

Nesimi

Tasavvufî ve lirik şiirleriyle, özellikle tuyuğlarıyla tanınır. Şiirleri coşkulu ve akıcıdır.

Azerî Türkçesi ile yazmıştır.

Sonraki ÅŸairleri de etkilemiÅŸtir.

Divanı vardır.

Âşık Paşa

Garipname’si meÅŸhurdur.

15. yy.

Şeyhî

Harname adlı mesnevisi ünlüdür. Mesnevi hiciv türündedir. Hüsrev ü Şirin adlı bir mesnevisi daha vardır.

Bir gazel ÅŸairidir.

Asıl mesleği hekimliktir.

Süleyman Çelebi

Mevlid’i ünlüdür.

Necatî Bey

Ahmet PaÅŸa

Ali Şir Nevaî

Çağatay şairidir. Eserlerini Çağatay Türkçesi ile yazmıştır.

Lirik şiirleri vardır.

Çok sayıda eser vermiş önemli bir şairdir. Otuza yakın eseri vardır.

Edebiyatımızdaki ilk ÅŸairler tezkiresi olan (biyografi) Mecalisü’n-Nefais ona aittir.

Hamse’si de ünlüdür.

Muhakemetül-lûgateyn adlı eseri ünlüdür. Eserde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırarak Türkçeyi üstün tutmuştur. Eseri, o dönemde Türkçenin ikinci plâna itilmesine tepki olarak ve yeni yetişen şairlere Türkçenin de üstün bir şiir dili olduğunu kanıtlamak için yazmıştır.

16. yy.

Bakî (1526-1600)

Divan şiirinin üstatlarındandır.

Kanunî döneminin ihtişamı onun şiirlerine de yansımıştır.

İyi bir medrese eğitimi almıştır.

Çeşitli medreselerde müderrislik yapmıştır. Kadılık görevlerinde bulunmuştur.

Çok istediği şeyhülislâmlık mertebesine gelememiştir.

Rindane gazel şairidir. Dünya zevkini, hayattan kâm almayı prensip edinmiştir.

Daha çok din dışı konuları işlemiştir. Aşk, tabiat, devrin zenginliği şiirlerinin konularıdır.

Åžiirlerinde tasavvufa da yer vermiÅŸtir.

Ahenkli bir dili vardır. söyleyişe önem vermiştir.

Söz sanatlarını da başarıyla kullanmıştır.

Sultanuş-şuara unvanını kazanan şair, divan şiirini İran şiiri seviyesine yükseltenlerdendir.

Divanının yanı sıra başka eserleri, nesirleri de vardır.

Kanunî Mersiyesi meşhurdur.

Fuzulî (1495-1556)

Divan edebiyatının en büyük şairi olarak kabul edilir.

O bir gazel ÅŸairidir.

BaÄŸdatlıdır. Kerbelâ’da yaÅŸamış, türbedarlık yapmıştır. Hayatı sıkıntılar içinde geçmiÅŸtir.

İyi bir eğitim görmüş, Arap ve Fars dillerini öğrenmiştir.

Şiirlerini Âzerî Türkçesi ile yazmıştır.

Tasavvuf ve aşk şiirinin vazgeçilmez konularıdır.

Onun aşkı mecazî aşk değil hakikî aşktır. Mecazî aşkı -tasavvuf anlayışına uygun olarak- hakikî aşka bir köprü olarak kullanmıştır. Aşk acısından hoşnuttur. Derman istemez. Kavuşmayı da istemez. Çünkü bilir ki derman ve kavuşma aşkı bitirecektir.

Istırabın yanında rintlik de vardır şiirlerinde.

Fuzulî ilme çok önem verir. İlimsiz şiirin temelsiz duvara benzediğine inanır.

Mesnevi dalında da Leylâ vü Mecnun’u meÅŸhurdur. Leylâ ile Mecnun aÅŸkını en içli bu eser dile getirmiÅŸtir denilebilir. Eser daha sonra yazılan ve aynı adı taşıyan eserlere örnek ve esin kaynağı olmuÅŸtur.

Şikâyetname, onun hiciv türünde yazdığı bir mektuptur. Türk edebiyatında hicve de mektuba da önemli bir örnektir.

Eserleriyle sonraki divan ve bazı halk şairlerine önderlik etmiştir.

Türkçe ve Farsça divanının yanında Leylâ vü Mecnun (mesnevi), Hadikatüs-süeda, Beng ü Bade, Şikâyetname, Sakîname (Heft Cam), Tercüme-i Hadis-i Erbain, Rind ü Zahid, Sıhhat ü Maraz, Muamma Risalesi, Matlaul-itikad, adlı eserleri ve Türkçe mektupları vardır.

Bağdatlı Ruhî

Sosyal aksaklıkları iÅŸleyen Terkib-i Bend’i en önemli eseridir.

17. yy.

Nef’î (1575-1633)

Erzurum doÄŸumludur.

İyi bir medrese eğitimi almıştır.

Şiirde sözün gücüne, yani şairaneliğe önem vermiştir. Ona göre söyleyiş ve ses unsuru son derece önemlidir.

Dili oldukça ağırdır. Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaları fazlaca kullanmıştır. Fakat dili akıcıdır.

Divan edebiyatının en önemli kaside şairidir. Şöhretini kasideleri ile sağlamış, şairaneliğini kasideleriyle ortaya koymuş, kendini en mübalâğalı şekilde kasidelerinde övmüştür.

Ölçü tanımayan bir şairdir. Överken göklere çıkarır, yerdiğinde de adeta yerin dibine geçirir.

En önemli eseri divanıdır. Siham-ı Kaza eserinde hicivlerini toplamıştır.

Nabî

Hikemî şiirin öncüsüdür. Didaktik şiirleriyle ünlüdür. Yaşadığı dönemin (gerileme dönemi) etkisiyle toplumun aksayan yönlerinden hareketle öğüt verici şiirler yazmıştır.

Hayrabat ve Hayriye mesnevileriyle divanı vardır.

18. yy.

Nedim (1680-1730)

“Haddeden geçmiÅŸ nezaket yâl ü bal olmuÅŸ sana

Mey süzülmüş ÅŸiÅŸeden ruhsar-ı al olmuÅŸ sana”

Lâle devri şairidir.

Bir gazel şairidir. Şarkıda da en önemli isim odur.

Devrin zevkini ve eÄŸlencesini ÅŸiirlerinde iÅŸlemiÅŸtir.

Şiirlerinde zevk, safa, çapkınlık (seviyeli), nükte, zarafet, aşk, şarap, tabiat, neşe ve musikî bir aradadır. Dinî konulara hiç yer vermemiştir.

Åžiirde divan edebiyatının katı kurallarının dışına çıkarak mahallileÅŸme cereyanını baÅŸlatmıştır. Åžiire halk ruhunu, deyimlerini, zevkini, coÅŸkusunu, İstanbul’u ve İstanbul Türkçesini ÅŸiirlerine yansıtmıştır.

Dili yalın, açık, ahenkli ve akıcıdır.

Söz sanatlarını da başarıyla kullanmıştır.

En önemli eseri divanıdır.

Åžeyh Galip (1757-1799)

Divan edebiyatının son büyük üstadıdır.

Mevlevî şeyhlerindendir.

Dili süslü ve ağırdır.

Şiirlerinde musiki önemlidir.

Sebk-i Hindî tarzının temsilcisidir.

BaÅŸlıca eserleri divanı ve sembolik bir aÅŸk hikâyesi olan Hüsn ü AÅŸk’ıdır.

Hüsn ü AÅŸk tasavvufî bir eserdir. Devir nazariyesini, Allah aÅŸkını, tarikat felsefesini bu eserinde iÅŸlemiÅŸtir. Hüsn-i mutlak olan Allah’ı ve onun güzelliÄŸini bulma yolundaki âşığın başına gelebilecekleri anlatmıştır.

III. BATI ETKİSİNDE GELİŞEN TÜRK EDEBİYATI (19. yy- )

ÇaÄŸdaÅŸ Türk Edebiyatı, Osmanlı Devleti’nin gerilemesinin hızlandığı, yapılan yeniliklerin baÅŸarıya ulaÅŸamadığı, batıya yönelme gereÄŸinin duyulduÄŸu bir zamanda, yani 1839’da Tanzimat Fermanı’nın ilân edilmesiyle baÅŸlayan medeniyet ve kültür deÄŸiÅŸikliÄŸi ve bu deÄŸiÅŸikliÄŸin dayandığı BatılılaÅŸma olgusunun belirlediÄŸi bir geliÅŸim sürecinde deÄŸerlendirilebilir.

19. yüzyılda Türk edebiyatı, batılılaşma hareketine bağlı olarak roman, hikâye, tiyatro gibi yeni türlerin denenmesiyle çağdaş bir çizgiye girdi.

Türk edebiyatının yönü batı düşüncesinin temel alınması sonucu değişti. Batıyla ilişkiler, aydınların bir batı dilini öğrenmeleri, batı edebiyatından yapılan çeviriler, batıdaki fikir akımları ile tanışma bir kültür ve medeniyet değişimini gündeme getirdi. Sosyal, ekonomik ve siyasî hayatta meydana gelen değişiklikler edebiyata da yansıdı, Cumhuriyetin kuruluşuna kadar arayışlar devam etti.

1. Tanzimat Devri Türk Edebiyatı

Tanzimat Fermanı ile beraber edebiyatta da batıya yönelme başlar.

Tanzimat dönemi edebiyatının kesin olmamakla birlikte baÅŸlangıç tarihi olarak 1860 gösterilebilir. Bu tarih, Tercüman-ı Ahval’in yayımlanmaya baÅŸlayış tarihidir.

Bu dönemde batı edebiyatlarından birçok yeni tür ve şekiller alınmış; önceleri çevirme, sonraları taklit ve telif etmek suretinde bu türlerde eserler verilmiştir.

Tanzimat Edebiyatının temsilcilerinin amacı batı örneğine göre bir edebiyat yaratmak ve batı hayatını tanıtmak olduğu için, sanatçıların hepsi edebiyat türlerinin romandan şiire kadar en az bir kaçı ile örnekler yazmışlardır. Bu dönemde telif eserler yanında çok sayıda tercüme ve adapte eser de Türk Edebiyatına dahil edilmiştir.

Bu dönemde yapılan yenilikler ve alınan türler şunlardır.

Gazete

Bir yayın organı olarak 1831’de çıkmaya baÅŸlayan Takvim-i Vakayi, resmî bir gazete idi.

Daha sonra yarı resmî olarak 1840’ta İngiliz Churchill tarafından Ceride-i Havadis çıkarıldı.

İlk edebî ve özel gazete ise 1860 yılında Şinasî ve Âgâh Efendiler tarafından çıkarılan Tercüman-ı Ahvaldir.

Daha sonra Åžinasî, 1862’de Tasvir-i Efkâr’ı çıkarmaya baÅŸlar.

Bunların dışında Muhbir (1866), Hürriyet (1867), Basiret (1869), İbret (1871), Devir (1872), Bedir (1872) gazeteleri çıkar.

Hikâye ve Roman

Türk edebiyatı romanla ilk defa 1859’da karşılaşır. Yusuf Kâmil PaÅŸa Fenolen’in Telemak (Telemaque) adlı romanını tercüme eder.

İlk yerli roman Åžemsettin Sami’nin TaÅŸÅŸuk-ı Talât ve Fıtnat (1872)’ıdır.

İlk hikâye Ahmet Mithat Efendi’nin Letaif-i Rivayet’idir.

Tiyatro

İlk tiyatro Åžinasi’nin Åžair Evlenmesi adlı, iki perdelik, komedi türündeki eseridir. Eserde görücü usulü ile yapılan evliliklere gönderme yapılır.

Åžiir

Tanzimat döneminde en önemli yenilik şiirde görülür.

Şekil olarak divan şiirine bağlı kalınmış, fakat konu bakımından hem eski terk edilmiş hem de oldukça yeni ve çeşitli konular işlenmiştir.

Aruz ölçüsünün yanında az da olsa hece kullanılmıştır.

Gazel, kaside, terkib-i bent gibi şekiller kullanılarak hak. Adaler, kanun, medeniyet, eşitlik hürriyet kavramları işlenmiştir.

Tanzimat yazar ve şairleri hem yaşadıkları dönem hem de -daha önemlisi- edebiyata bakış açıları ve işledikleri konular bakımından iki gruba ayrılır:

a. Birinci Dönem (1860-1876 arası)

1860-1876 yılları arasında Tanzimat edebiyatının birinci dönem temsilcileri Åžinasi, Ziya PaÅŸa, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Åžemsettin Sami ve Ahmet Vefik PaÅŸa’dır.

Bu dönemde sanat toplum içindir görüşü benimsenmiştir.

Bu sebeple şiirde söyleyişe değil fikre önem verilmiştir.

Dilde sadeleşme fikri savunulmuş ama uygulanamamıştır.

Hece vezni ve halk edebiyatı da savunulmuş ama sözde kalmıştır.

Divan edebiyatına tümden karşı çıkılmış ve ağır bir dille eleştirilmiştir.

Fransız edebiyatı örnek alınarak romantizmden etkilenilmiştir.

Roman, tiyatro, makale gibi batıdan alınan türler ilk defa bu dönemde kullanılmıştır.

Noktalama işaretleri de ilk defa bu dönemde kullanılmıştır.

Kölelik ve cariyelik, romanlarda sıkça işlenmiştir.

Romanlar teknik bakımdan oldukça zayıftır. Yer yer olayların akışı kesilerek okuyucuya bilgiler verilmiştir, uzun uzun tasvirler yapılmış, tesadüflere sıkça yer verilmiştir.

Edebiyatçılar edebiyatın yanında devlet işleriyle, siyasetle de bilfiil ilgilenmişlerdir.

Dönemin edebiyatçıları

Åžinasi (1826-1871)

Türk edebiyatında yeniliklerin öncüsüdür.

1860’ta Tercüman-ı Ahval’i (ilk özel gazete), 1862’de Tasvir-i Efkâr’ı çıkardı.

İlk makaleyi (Tercüman-ı Ahval mukaddimesi), ilk piyesi (Şair Evlenmesi) o yazdı.

Noktalama işaretlerini de ilk defa o kullandı.

La Fontaine’den fabllar tercüme etti.

Lamartin’den de manzum çevirileri vardır. İlk ÅŸiir çevirilerini de o yaptı.

Nesirlerinde dili sade; şiirlerine ise ağırdır.

Tanzimat Fermanı’nı ilân eden Mustafa ReÅŸit PaÅŸa için yazdığı iki kasidesi ünlüdür. Bu kasidelerdeki övgüleri divan ÅŸiirindekinden daha abartılıdır.

O, başarılı bir şair ve yazar olmamasına rağmen batı edebiyatından alınan yeni türlerle edebiyatımızın batılılaşmasında en çok onun emeği vardır.

Eserleri:

Şair Evlenmesi (Piyes; edebiyatımızdaki ilk tiyatro eseri),

Müntehabat-ı Eşar (Şiir),

Divan-ı Şinasi (Şiir),

Durub-ı Emsal-i Osmaniye (ilk ata sözleri kitabı),

Tercüme-i Manzume (çeviri şiirler)

Ziya PaÅŸa (1829-1880)

Doğu kültürüyle yetişmiş, sonradan batı edebiyatına yönelmiştir.

Fikren yenilikçi olmasına rağmen eserlerinde eskiyi, divan şiiri geleneğini devam ettirmiş, gazel ve kasideler yazmıştır.

En meÅŸhur terkib-i bent ve terci-i bent ÅŸairimizdir.

Harabat adlı bir divan ÅŸiiri antolojisi vardır. Daha önce “Åžiir ve İnÅŸa”da divan ÅŸiirinin bizim ÅŸiirimiz olmadığını, asıl ÅŸiirimizin halk ÅŸiiri olduÄŸunu söyleyen ÅŸair, eski ÅŸiir geleneÄŸini sürdürmüş, Harabat’ta âşık ÅŸiirini eleÅŸtirmiÅŸtir. Bunun yanında sade dilden yanadır, ama kendisi ağır bir dil kullanır. Bu onun içinde bulunduÄŸu bir ikilemdir. Hem eskiyi eleÅŸtirmekte hem de geleneÄŸi devam ettirmektedir.

Eserleri:

Harabat: Divan Åžiiri antolojisi.

Külliyat-ı Ziya PaÅŸa/EÅŸ’ar-ı Ziya: Divan ÅŸiiri tarzındaki ÅŸiirleri (gazel, kaside ve ÅŸarkılar)

Terkib-i Bent, Terci-i Bent: Bugün dahi dillerden düşmeyen beyitleri vardır.

Zafername: Hiciv türünde bir kasidedir. Âlî PaÅŸa’yı yermek için yazmıştır.

Rüya: Mensur.

Defter-i Âmal: Hatıraları.

Namık Kemal (1840-1888)

Tanzimat edebiyatının en hareketli ve heyecanlı ismidir.

Vatan şairi olarak tanınır. Şiirlerinden çok nesirleri ile tanınır.

Edebiyatta hürriyet kavramını ilk kullanan ÅŸairdir. Åžiirlerinde “hürriyet, vatan, kanun, hak, adalet” kavramlarını iÅŸlemiÅŸtir. Hürriyet Kasidesi, Vatan Åžarkısı ve Vatan Mersiyesi bu konuları içerir.

Namık Kemal de eski kültürle yetişmiş, divan şiiri eğitimi almış, gazeller, kasideler yazmıştır.

Fakat o da sonradan divan edebiyatını eleÅŸtirmiÅŸtir. Ziya PaÅŸa’nın Harabat’ına karşı Tahrib-i Harabat’ı yazarak eskiye olan tepkisini ortaya koymuÅŸtur.

Åžinasi’nin kurduÄŸu Tasvir-i Efkâr’ı, Åžinasi Paris’e kaçınca Namık Kemal çıkarmaya baÅŸladı. Daha sonra kendisi de Ziya PaÅŸa ile Paris’e kaçarak orada Hürriyet gazetesini çıkardı. İstanbul’a döndükten sonra İbret gazetesini çıkardı.

Eserlerinde romantizmin etkisi görülür.

Tiyatroyu faydalı bir eğlence olarak görmüştür.

Eserleri:

İntibah: İlk edebî roman.

Cezmi: İlk tarihî roman.

Tahrib-i Harabat, Takip: İlk edebî eleÅŸtiri. Ziya PaÅŸa’nın Harabat’ını eleÅŸtirmek için yazmıştır.

Renan Müdafaanamesi: İlk eleştiri.

Vatan Yahut Silistre: oyun

Celâlettin Harzemşah: oyun.

Gülnihal: oyun. Onun en başarılı tiyatro eseridir.

Âkif Bey: oyun

Zavallı Çocuk: oyun

Kara Belâ: oyun

Osmanlı Tarihi, Kanije Muhasarası, İslâm Tarihi: tarih

Ahmet Mithat Efendi (1844-1912)

Edebiyat, tarih, coğrafya, ziraat, iktisat alanlarında eserler vermiştir.

Edebiyat yapmak için değil, okuma zevki aşılamak ve halkı eğitmek gayesiyle yazmıştır.

En velût yazarımız odur. Yazı makinesi olarak bilinir.

Asıl ilgi alanları, gazetecilik, romancılık ve hikâyeciliktir.

Otuz altısı roman olmak üzere iki yüze yakın eseri vardır. Romanları tür bakımından çeÅŸitlilik gösterir: macera, aÅŸk, polisiye, tarih…

Dili sadedir, çünkü eser vermekteki amacı halkı eğitmektir. Hatta romanlarında olayın akışını keserek okuyucuya bilgiler de vermiştir.

Eserleri:

Romanları: Hasan Mellâh, Hüseyin Fellâh, Felâtun Bey’le Rakım Efendi, Paris’te Bir Türk, Yeniçeriler…

Çıkardığı gazeteler: Bedir, Devir, Tercüman-ı Hakikat

Hikâyeleri: Letaif-i Rivayet

Åžemsettin Sami (1850-1904)

Dil alanındaki eserleri ile tanınır.

Kamus-ı Türkî adlı sözlüğü edebiyat ve dil alanında en önemli eserlerdendir.

Kamus-ı Arabî ve Kamus-ı Fransevî: Diğer sözcükleri

Kamusul-a’lâm: Ansiklopedik sözlük

Sefiller: Hugo’dan çeviri.

Robenson Cruose: çeviri roman

Ahmet Vefik PaÅŸa (1823-1891)

Milliyetçilik ve Türkçülük akımının en önemli isimlerindendir.

Tiyatro uyarlamaları ve çevirileri vardır.

Bursa’da bir tiyatro yaptırmış, burada tercüme ettiÄŸi eserleri sahnelettirmiÅŸ, halkı tiyatroya gitme konusunda yönlendirmiÅŸtir.

Moliere’in hemen hemen bütün eserlerini çevirmiÅŸtir.

Tarih ve dil alanında da eserleri vardır. Ebulgazi Bahadır Han’ın Åžecere-i Türk’ünü ÇaÄŸataycadan çevirmiÅŸtir.

Lehçe-i Osmanî: sözlük

Atalar Sözü: ata sözleri mecmuası

Hikmet-i Tarih ve Fezleke-i Tarih-i Osmanî adlı, tarihle ilgili eserleri de vardır.

b. İkinci Dönem (1876-1896 arası)

1876-1896 yılları arasında ikinci dönemin tanınmış temsilcileri Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit Tarhan, Sami PaÅŸazade Sezai ve Nabizade Nazım’dır.

İkinci dönem edebiyatçıların sanat anlayışları birincilerden farklıdır. İkinci dönemde sanat sanat içindir anlayışıyla eserler verilmiştir. Bunun sebebi bu devirde idarenin daha baskıcı davranmasıdır.

Bu dönemde batı edebiyatı örnekleri daha başarılı bir şekilde ortaya konmuştur.

Dönemin sanatçıları devlet işleriyle, siyasetle, toplum meseleleriyle değil sadece sanatla ilgilenmişlerdir. Birinci dönem sanatçılarının toplumsal sorunlarla ilgilenmelerine karşın bu dönem sanatçıları kişisel konu ve temaları işlemişlerdir.

Bu yüzden dilleri daha ağırdır.

Dönemin romanlarında realizmin, şiirinde ise romantizmin etkisi vardır.

Dönemin Edebiyatçıları

Recaizade Mahmut Ekrem (1847-1914)

Şiir, roman, hikâye, tiyatro, eleştiri, edebî bilgiler türlerinde eserler vermiştir.

Åžiirlerinde hüznü ve elemi iÅŸlemiÅŸtir. Ölümü hatırlatan tabiat manzaraları, hüzünlü duygular, romantik güzellikler, solgun güller, kitap yaprakları arasında kurutulmuÅŸ çiçekler, küçük kuÅŸlar onun ÅŸiirlerinin konuları arasındadır. OÄŸlu Nejad’ın ölümü; iÅŸli, üzüntülü ÅŸiirler yazmasında etkili olmuÅŸtur.

Edebiyatta yenileşmeden yanadır. Muallim Naci ile aralarında bu konularda tartışmalar olmuştur.

Eserleri

NaÄŸme-i Seher: Åžiir

Yadigâr-ı Şebab: Şiir

Pejmürde: Şiir

Zemzeme: Åžiir. Önsüzünde edebiyat hakkındaki düşünceleri ve edebî eleÅŸtirileri vardır. (Bu esere Muallim Naci “Demdeme” ile karşılık vermiÅŸtir.)

Muhsin Bey: Hikâye

Şemsa: Hikâye

Araba Sevdası: Roman. Realizmin etkisiyle yazılmıştır ve batı hayranlığı yolunda düşülen garip durumları eleştirir.

Çok Bilen Çık Yanılır: Komedi

Afife Anjelik: Tiyatro

Vuslat: Tiyatro

Atala: Tiyatro

Talim-i Edebiyat: Edebî bilgiler içerir.

SamipaÅŸazade Sezai (1860-1936)

Batılı tarzda hikâyeleri ve bir romanı vardır.

Sergüzeşt adlı romanı realizme doğru atılmış bir adımdır.

Küçük Şeyler adlı hikâye kitabı Fransız realistlerinin sanat anlayışlarına uygundur.

Rumuzul-edeb, bazı makale, hikâye ve sohbetlerini içerir.

Romantik özellikler taşıyan şiirler de yazmıştır.

Şiir isimli bir de piyesi vardır.

“İclâl”de, yeÄŸeni İclâl’in ölümü üzerine yazdığı mersiye, bazı nesirleri ve hatıraları vardır.

Abdülhak Hâmit Tarhan (1852-1937)

Edebiyatta batılılaşmanın asıl ihtilâlcisidir.

Åžair-i Azam olarak bilinir.

Kurallara uymayan, batı şiirinde gördüğü her yeniliği Türk şiirine uygulayan, divan şiirini bitiren o olmuştur.

Doğu ve batı şiirini işlendikleri yerlere giderek öğrenmiştir.

Sanatında romantik etkiler vardır.

Zengin bir lirizm bulunan şiirlerinde vezne, kafiyeye, söze, dile pek önem vermemiştir. Taşkınlık ve yücelik, söyleyişteki tezat onun şiirinin önemli özellikleridir.

Şiirlerinde ve tiyatrolarında tarihî konular önemli bir yer tutar. Soyut kavramlar, hayat, tabiat, ölüm, insan, onun işlediği konulardır.

Åžiirleri: Sahra, Belde, Makber, Ölü, Bunlar O’dur, Hacle, Bâlâdan Bir Ses, Garam…

Yirmiye yakın tiyatrosu vardır. Sahnelenmesi imkânsız tiyatro eserleri yazmıştır. Bu eserlerde insanların yanında ölüler, ruhlar, hayaletler, periler de rol alır. Tiyatroda egzotik, tarihî, millî ve dinî konuları iÅŸlemiÅŸtir. Bazı oyunlarında Shakespeare’in tesiri görülür. Hepsi de dramdır ve bazıları mensur bazıları da manzumdur.

İlk tiyatro eseri Macera-yı AÅŸk’tır. Tarık, Finten, EÅŸber, Nesteren, Sardanapal, İlhan, Hakan, Liberte önemli tiyatro eserleridir.

Nabizade Nazım (1862-1893)

Romanlarıyla ve hikâyeleriyle realizmin ve natüralizmin temsilcisidir.

Karabibik, edebiyatımızda Anadolu konulu ilk hikâyedir. Köy romanı olarak bilinir. Köy hayatı tam bir realizmle yansıtılmıştır.

Zehra, ilk psikolojik roman örneğidir. Eserde tasvir ve tahliller geniş yer tutar.

Diğer hikâyeleri: Yadigârlarım, Bir Hatıra, Sevda, Haspa

Muallim Naci (1850-1893)

Eski ÅŸiirin savunucusu ve temsilcisidir. Eski-yeni konusunda Recaizade ile aralarında tartışmalar olmuÅŸtur. Naci göze hitap eden kafiyeyi savunurken, Recaizade kulaÄŸa hitap eden kafiyeyi savunmuÅŸtur. Tartışma konusu, “abes” ve “muktebes” kelimelerinin -eski yazıda- kafiyeli olup olmadıklarıdır.

Batılı şiiri benimsememesine rağmen bu alanda başarılı şiirler yazmıştır.

Şiir kitapları: Ateşpare, Şerare, Füruzan, Sünbüle

Edebî eseri: Istılahat-ı Edebiye

Sözlüğü: Lûgat-ı Naci

2. Edebiyat-ı Cedide (Servet-i Fünun) (1896-1901)

Servet-i Fünun, daha önce Ahmet İhsan tarafından çıkarılan bir fen dergisidir. Recaizade, 1895 sonlarında derginin başına Tevfik Fikret’i getirir.

Tanzimat’la birlikte baÅŸlayan edebiyatı Avrupa ruhu ve tekniÄŸi içinde yenileÅŸtirme hareketi, 1896-1901 yılları arasında, Servet-i Fünun dergisi etrafında, Recaizade önderliÄŸinde toplanan yeni nesille ikinci bir hamle yapmıştır.

Bu nesli Ali Ekrem, Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Mehmet Rauf, Tevfik Fikret, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet, Faik Ali, Celâl Sahir, Hüseyin Suat oluşturur. Sonradan Halit Ziya da bu gruba katılmıştır.

Dönem, 2. Abdülhamit’in istibdat dönemidir. Dönemin bu özelliÄŸi sebebiyle edebiyatçılar içe dönük davranmış, kiÅŸisel konuları, içliliÄŸi, aÅŸkı, karamsarlığı, hayal kırıklığını, tabiat güzelliklerini, melânkoliyi ve üzüntüyü iÅŸlemiÅŸler; toplumsal sorunlara deÄŸinmemiÅŸlerdir. Adeta yüksek zümre edebiyatı gibidir. Bunda Recaizade’nin büyük etkisi vardır.

Servet-i Fünuncu ve Edebiyat-ı Cedideciler denilen grup, Fransız edebiyatının özelliklerini büyük ölçüde Türk edebiyatına adapte etmeye çalışmışlardır. Fransız realizmi örnek alınmıştır.

Tanzimat döneminde baÅŸlayan ve benimsenen, dildeki yabancı unsurları ayıklayarak sade Türkçe’ye geçiÅŸ hareketi bu devirde durmuÅŸ, Arapça ve Farsça kelimelere yeniden itibar edilmeye baÅŸlanmıştır.

Tanzimatçıların birinci dönem sanatçıları, sanat toplum içindir prensibini benimserken, Servet-i Fünuncular ise Tanzimat’ın ikinci dönemindeki gibi sanat sanat içindir prensibi ile hareket etmiÅŸlerdir.

TopluluÄŸun üslûbu süslü ve sanatlı; ruh ve ifade tarzı ise Avrupai’dir.

Şiirde aruz vezni kullanılmakla birlikte, nazım şekillerinde ve konularda büyük yenilikler yapılmıştır. nazmı nesre yaklaştırmışlar, beyit bütünlüğü yerine konu bütünlüğünü esas almışlardır. Bir cümle birkaç dizede/beyitte tamamlanabilir.

Fransız şiirinden alınan sone ve terza-rima gibi şekiller ve serbest müstezat çokça kullanılmıştır.

Kafiyede kulak kafiyesi benimsenmiÅŸtir.

Romanda ve hikâyede batılı anlamda başarılı örnekler verilmiştir.

Romanda tahlile ve teferruata yer verilmiş, modern kısa hikayenin ilk örnekleri bu dönemde şekillenmiştir.

Roman ve hikâyede olaylar ve kiÅŸiler tamamen İstanbul’a, seçkin tabakaya aittir.

Romanda realizmden, ÅŸiirde parnasizm ve sembolizmden etkilenmiÅŸlerdir.

Bu dönemde gazetenin yerini dergiler almıştır: Servet-i Fünun, Malûmat, Mektep, Mütalâa, Hazine-i Fünun, Resimli Gazete…

Şiir, roman, hikâye, tiyatro, tenkit ve hatırat türlerinde başarılı eserler veren Servet-i Fünun temsilcilerinin en tanınmışları,

Şiirde Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Süleyman Nazif;

Roman ve hikâyede Halit Ziya UÅŸaklıgil, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet MüftüoÄŸlu’dur.

Servet-i Fünun edebiyatına katılmayarak gene batılı anlayışla eserler verenler arasında Ahmet Rasim hatırat türü ile, Hüseyin Rahmi Gürpınar İstanbul’u anlatan romanları ile yeni Türk edebiyatını desteklemiÅŸlerdir.

Servet-i Fünun dergisinin 1901’de kapatılmasıyla topluluk da dağılır.

Dönemin Sanatçıları

Tevfik Fikret (1867-1915)

Recaizade ve Hamit’in tesiriyle batılı ÅŸiire yönelmiÅŸtir.

Servet-i Fünun’un ÅŸiirdeki en önemli temsilcisidir.

İlk ÅŸiirlerinde ferdî konuları (aÅŸk, acıma, hayal kırıklığı…) iÅŸler topluluktan ayrı yazdığı ÅŸiirlerde toplumsal konulara yönelir. Bu anlayışla yazdığı ÅŸiirlerinde temalar, hürriyet, medeniyet, insanlık, bilim, fen ve tekniktir. Sis, Halûk’un Vedaı, Tarih-i Kadim, Halûk’un Amentüsü adlı ÅŸiirlerinde bu konuları iÅŸler.

Sanatının bu ikinci döneminde dinlere de cephe alır, kutsal olan her ÅŸeye karşı çıkar, hatta İstanbul’a dahi küfreder (Sis).

Fikret, aruzu Türkçeye başarıyla uygulamıştır. Serbest müstezadı geliştirerek serbestçe kullanmıştır.

İlk dönemde dili oldukça ağırdır.

Şiiri düz yazıya yaklaştırmıştır. Ahenge büyük önem verir. Şiirlerinde şekil bakımından parnasizmin etkisi görülür.

Dîvân-i Kebîr’den Seçmeler

Salı, 06 Kasım 2007

1

Ey gece, neşelisin, hep böyle neşeli gel, neşeli gel! Ömrün bitmesin, kıyamete kadar uzasın gitsin, dostun yüzünün güzelliğinden, hatırında öyle bir ateş var ki, ey üzüntü, eğer cesaretin varsa gel, benim hatırıma gir!

2

Ey yolcu; aklını başına al, seferin nereye? Hangi diyara gitmek istiyorsun? Nereye gidersen git, sen bizim gönlümüzdesin. Denizden uzak düşmüş bir balık gibi, o denizin gamını daha ne kadar çekeceksin? Kupkuru kalmış dudakların, ne zamana kadar denize hasret ve ayrılıktan şikayet incilerini aleme saçacak.

3

Bir kurnazlık sarhoş ederek, gibi kendimi oraya atayım, atayım da bakayım, o cihanın canı orada mıdır? Ya maksadıma erişeyim, o yurda ayak basayım, yahut da gönlüm gibi, başımı da vereyim, elden çıkarayım gitsin.

4

Sesin, gönlümüzün sesine, gönlümüzün huyuna uysun! Gece, gündüz neşelensin, söyledikçe söylesin. Sesin yorulunca, biz de yoruluruz, hasta oluruz. Sesin, kamış gibi sekerler çiğnesin, ballar yesin.

5

Aşık, bütün yıl sarhoş olmalıdır. "Ayıplayan olur mu?" diye düşünmeme-lidir. Aşık. coşkun olmalı, deli, divane olmalıdır. Ayıkken her şeyin tasasını çeker, gamını yeriz. Fakat olunca; "Ne olursa olsun!" der işin içinden çıkarız.

6

Omür tükendi ise Allah başka bir ömür verdi. Geçici ömür kalmadıysa, te şuracıkta tükenmeyen, ölümsüz ömür.. Aşk, hayat suyudur, bu suya dal! u denizin her damlasında başka bir hayat, başka bir ömür var.

7

Yazıklar olsun ki vakit geçti, bizse çılgın aşıkız, deli divaneyiz. Kıyısı belli olmayan bir denizdeyiz. Bir gemiye binmiÅŸiz, gece, bulutlu bir gece… Allah’ın denizinde Allah’ın lütfu ile, onun ihsan ettiÄŸi güçle, baÅŸarıyla gemimizi sürüp durmadayız.

8

Güzel sakîyi rüyamda gördüm. Åžarab kadehini eline almıştı… Bu gördüğüm onun hayali idi. Ben hayaline dedim ki: "Sen onun kulusun, kölesisin, ama bizim efendimiz, sahibimiz olmaya da layıksın. Umarım ki onun yerine geçersin de onun gibi bize ÅŸarab sunarsın."

9

Bu aşk ateşi bizi pişirir, her gece harabata doğru çeker götürür. Başkası bizi bilmesin, görmesin, tanımasın diye, yalnız harabat erenleriyle bizi bir araya getirir, onlarla beraber oturtur.

10

Ey seher rüzgarı! Bize haber ver; sen geçtiğin yolda, o alev alev yanan, o ateş dolu, o sevda dolu gönlü gördün mü? 0 gönül, yüzlerce yalçın kayaları,graniti ateşiyle yaktı, eritti.

11

Efendim, sen bizi artık rüyada bile görmez oldun! Ta gelecek seneye kadar bir daha bizi göremeyeceksin. Ey gece; her dem bize bakıp duruyorsun ama, sen seherin aydınlığı olmadan bizi göremezsin.

12

Ey sevgili, geceleri gökyüzünde dolaşan ay senin çevreni bulamamıştır. Geceleri seni bulmak için uğraşana, dönüp dolaşana senin ayından armağanlar gelir. Her ne kadar şafağın çevresi, al yanaklı ise de, bu onun tabîi renginden değil, senin sapsarı yüzünün güzelliğinden mahcup oluşundan, utanışındandır.

13

Bir ömürdür ki, senin gül bahçeni görmedik. 0 mahmur, o insanın aklını başından alan nergis gözlerini seyretmedik… Vefa gibi halktan gizlenmiÅŸsin, nice zamandır ki biz senin güzel yanaklarını görmedik.

14

Ey dost! Dostlukta sana çok yakınız. 0 kadar ki nereye ayağını bassan, sevine sevine o yerin toprağı oluruz. Sevgilim, aşıklık mezhebinde reva mıdır ki, alemi seninle görelim de seni görmeyelim?

15

Ben bir müddet taklit ile kendimi bildim, kendimi beğendim. Ben o vakitler kendimde idim ama, asıl kendi varlığımı sezememiş, anlayamamıştım. Çünkü, o zaman ben kendimi görememiş, kendimi tanıyamamıştım. Sadece adımı işitmiştim. Fakat ne zaman ki, kendimden çıktım, benliğimi terkettim;işte asıl o zaman kendimi gördüm, kendimi buldum.

16

Ben kendime bazen; "Emîr’im, bey’im" derim. Bazen de tutar; "Ben bir esirim" diye haykırırım. 0 haller geldi, geçti. Bundan sonra ben artık kendime gelemem. Zaten kendime gelmemeyi, kendimde olmamayı huy edindim.

17

Gönlümü, belanın geçtiÄŸi yola koydum. Yalnız senin arkandan koÅŸsun diye, gönlün ayak bağını çözdüm… Bugün rüzgar, bana senin güzel kokunu getirdi, ben de teÅŸekkür için ona gönlümü verdim.

18

Benim zatım, bahr-ı küll, bütünlük aleminin denizi haline gelince, zerre-lerin güzelliÄŸi, Hakk’ın yarattığı bütün varlıkların hoÅŸluÄŸu, nizamı, bana aydınlanıp görünür. Ben ilahî tecellilerin heyecanına kapılırım da bütün vakitlerimin bir vakit olması için, aÅŸk yolunda gece.gündüz mum olup yanmak isterim.

19

Beni önce binlerce lüfuf ile okÅŸadı. Sonra tuttu binlerce kahır ile, binlerce dertle beni eritti… Benimle, sevgisinin zarı gibi oynuyordu. Ben, benliÄŸimden geçip o olunca, ben onda yok olunca, beni bırakıp gitti.

20

Benim aşktan başka bir arkadaşım yoktu ve olmadı. Ne dünyaya gelme-den önce, ne de daha sonra aşksız yaşadım. Canım içimden bana şöyle sesleniyor: Ey aşk yolunun olgun yolcusu, bana kapıyı aç!

21

Ben zerreyim, sen benim güneşimsin; ben gam hastasıyım, sen tam benim ilacımsın! Kolsuz, kanatsız arkanda uçar dururum, sanki ben bir saman çöpü olmuşum, sen de benim kehribarımsın.

22

Ey durmadan akıp giden gözyaşı; gönlümüzdeki sevdayı artıran güzelimize, o bağımız, o baharımız, o hoş seyran yerimize de ki: "Birlikte geçirdiğimiz gecelerimizden bir geceyi anınca, edepten dışarı çıktığımızı düşünerek tasalanmasın, bizi mazür görsün"

23

Sevgilim, senin gönlün, inci ve mercan denizidir. Sen. incileri, mercanları dağıtmaya, saçmaya bak! Az harcayan nekeslere hak yolu kapalıdır. Ten, sedef gibi ağzını açmış da ah ederek diyor ki: "Canın yol bulamadığı bir yere ben nasıl sığarım?.."

24

Senin canında bir can vardır. Sen o canı ara! Senin teninin dağında çok kıymetli bir inci bulunmaktadır. Sen o incinin madenini ara! Ey hak yolunda yürüyüp giden süfî! Eğer arayabiliyorsan, onu sen kendinde ara, kendinden dışarda arama!

25

Dünyaya ait duygular, üzüntüler senin gözlerini karartmış da; bahtsız insanların acılarını, günleri kararıp giden kiÅŸilerin kederli hallerini, gözyaÅŸlarını göremiyorsun. Cehennemde yananlann feryadları, uzaktan duyulmaz… Gönle huzür veren, cana can katan güzelleri sevdiÄŸini ne diye iddia ediyorsun? AÅŸk kendini alçaltanların kandır, iyi nam sahiplerinin aÅŸk ile ne iÅŸi var?

26

0 meftunun, o tutkun aşıkın gözlerini, sevgilisinin gözünde gör, seyret! 0 kudretine son olmayan, o yaratma gücüne akıl ermeyen, nasıl yarattığı anlaşılamayan Allah’ın halk ettiÄŸi güzelliklerde, gösterdiÄŸi nükteyi, manayı, inceliÄŸi iyice duy, anla sonra da, o nergis gözlerin içtiÄŸi hepsinin de benim gözlerimden aktığını seyret, gör!

27

Güzel huylu, sevgilimi denedim, o büyük bir ırmak gibidir, bulanık sel suları, onu asla bulandıramaz. Ben bir gün bile onun kaşlarını çatık görmedim. Onu, tıpkı ölümsüz (fanî olmayan) hayata benzetirim.

28

Zaman halktaki bu birbirine hiddetle söz söylemeyi, kırıp geçirmeyi, şu gürültüyü patırtıyı kısa keser. Ölüm kurdu, bu sürüyü birbirine katar, parçalar gider. Herkesin başında bir gurur, bir ululuk vardır. Fakat ecelin sillesi, günü gelince her kafaya iner.

29

Ey nazlı nazlı yürüyen selvi, hazan rüzgarı sana değmesin. Ey cihanın gözbebeği, kem göz senden uzak olsun. Sen göklerin de canısın, yerin de!.. Canına, rahmetten, rahattan başka bir şey dokunmasın!

30

Ey gönül; gönlümüzün dumanı sevdamızı belirtir, sevdamızdan haber venr: Ey gönül gönülden tüten dumanın, aşkla yanan, yakılan gönlün dumanı olduğu apaçık görünür. Ey gönül; bir gönlün kandan dalgalanması, o gönlün gönül değil, belki bir aşk deryası olduğunu gösterir.

31

Dostun hayali bizimle oldukça bütün ömrümüz seyirle, seyranla geçer, mutlu bir hayat yaşarız. Ey gönül; gönül nerede muradına ererse, sevdiğine kavuşursa, oradaki bir diken, binlerce hurmadan daha iyidir, daha hoştur.

32

Atımız, aşk yükleriyle, yokluk diyanndan yola çıktı. Gece idi, fakat gecemiz karanlık değildi, vuslat şarabiyle hep aydınlanıyordu, mezhebimizde ha-ram olmayan aşk şarabından, dudaklarımızı, yokluk sabahına kadar asla kuru bulmayacaksın.

33

Mademki Cenab-ı Hakk tezce ayrılmamızı yazmıştı. Bizim o kavgamız, o tiksinmemiz ne içindi? Kötü idiysem zahmetten, sıkıntıdan kurtuldum; iyi idiysem, seninle birlikte yaptığımız konuşmaları, tatlı sohbetlerimizi yad et, an!

34

Peygamberimizin yolu, izi aşktır. Biz, aşk oğullarıyız. Aşk, bizim anamızdır. Ey ten çadırında gizlenen anamız, sen bizim hakikatı örten, gerçeği göremeyen tabiatımızdan, nefsimizden

35

Gevherimiz, mayamız, la’l renkli ÅŸaraplarla yoÄŸruldu. Kadehimiz, çok ÅŸarap içtiÄŸimizden ötürü elimizden ÅŸikayete, feryada geldi. 0 kadar çok mey üstüne mey içiyoruz ki, ne biz ÅŸarabın başından ayrılıyoruz, ne de ÅŸarap bizim başımızdan ayrılıyor.

36

Eğer ben ölürsem, beni ölü olarak alın, götürün, sevgilime teslim edin. Sevgilim, eğer benim pörsümüş, çürümüş dudağımı öper de, ben o anda dirilirsem sakın şaşmayın.

37

Sevgilim! Ne vakte kadar bize, uzaktan seyirci olacaksın? Biz, çare bulucuyuz. AÅŸk bizim çaresiz bir zavallımızdır… Can kimdir? BeÅŸikte yatan aciz bir çocuÄŸumuz. Gönül kimdir? Bir garip, avare konuÄŸumuz.

38

Bazen temizliÄŸimizi melekler kıskanırlar, bazen korkusuzluÄŸumuzu, yap-tığımız kötü iÅŸleri görür de, Åžeytan bile bizden kaçar. Åžu topraktan olan tenimiz, Hakk’ın bize lutfettiÄŸi emaneti taşımaktadır, çevikliÄŸimize, gücümüze, kuvvetimize aÅŸk olsun.

39

Bizim topraktan yaratılmış olan tenimiz, göklerin nürudur. Bizim hak yolundaki çevikliğimizi melekler kıskanırlar. Bazen bizdeki temizliğe melekler imrenirler, haset ederler. Bazen de, hayasızlığımızdan, kötülüğümüzden şeytanlar kaçar.

40

Sevgilim, incir satan bir kişiye, hangi iş daha iyidir? Ey can kardeşim, elbette, incir satmak daha iyidir. îşte bize de yaraşan, iyi gelen şey, sermest yaşamak, mest ölmektir. Sevgilim, mahşere de koşa koşa mest olarak varmaktır.

41

Tanbur; "Tentenen" diye inlemeye baÅŸlayınca ten zindanında mahpus olan gönül, elsiz ve ayaksız zincirini koparmaya koyulur… Çünkü tanburun naÄŸmelerinin mehtabında, gizlenmiÅŸ birinin sesi, ona; "Ey yolunu ÅŸaşırmış, ayrılık hastalığına tutulmuÅŸ gönül, gel!" diye seslenir.

42

Seni, kimseye muhtaç olmadan tek başına yaratan o eşsiz varlık, seni sevda içinde tek başına bırakmaz.. Kendi içine kapanıp hayaller, düşünceler meydana getirdiğin evde, yani senin gönül evinde, seni yalnız bırakmamak için, sana yüzlerce güzel yüzlü eş, dost belirtir.

43

Seninle birlikte olduğum zaman, sevgiden, dostluklar yüzünden uyuyamam. Sensiz olduğum vakit de, inler dururum, üzüntüden gözümü kapaya-mam. Şaşılacak şey.. Her iki gece de uyanığım, fakat bu iki uyanıklığın arasındaki farkı sen gör!

44

Ey dönek huylu felek, türlü kötülüklerle, hile ile gönlümün rahatını kaçırdın, bana ne oyunlar ettin! Ama bir gün beni senin sofrana oturmuş, ay gibi nürdan kaseler yaparken görürsün.

45

AÅŸk ateÅŸinden dünyada sıcaklıklar vardır. AÅŸkın vefa sütünden cefa bile yumuÅŸar. GüneÅŸin bile utandığı bir ay’dan utanmayan kiÅŸi, ne utanmazdır, hem ne utanmaz!

46

Ey güneş gibi eşsiz olan sevgili, gel! Senin güzel yüzün olmadıkça, bağ da, yapraklar da sarı sarıdır. Gel, sevgilim gel! Dünya sensiz, tozdur, topraktır. Şu meclis. şu neşe, şu zevk alemi, sensiz tatsızdır, soğuktur.

47

Gel sevgilim, senin güzel yüzünün nüm ışığı örtülecek, gizlenecek bir nür deÄŸildir. Senin güzelliÄŸin, erlik suyunda meydana gelmiÅŸ bir güzellik deÄŸildir… Gel, sevgilim; kendini öfke perdesi içinde gizleme!.. Gel; gel ki senin güzelliÄŸin gizlenecek güzellik deÄŸildir!

48

Ey her aÄŸacın, her bağın, her otun yeÅŸilliÄŸi, tazelik ve baharı! Ey benim devletim, bahtım, yüceliÄŸim!.. Ey yalnızlığım, ey sema’ım, ey ihlasım ve riyam!.. Gel; gel ki sensiz, sen olmadıkça bütün bunların hepsi sevdadan ibarettir!

49

Efendim, mevlam! Ben eskiden iÅŸlenmiÅŸ günahlara, geçmiÅŸte yaptıklarıma tövbe ederim. Telef olmuÅŸ, yok olup gitmiÅŸ bir aşıkın özrünü kabul etmez misin? Benim piÅŸmanlığım, her ne kadar senin bol kereminden, merhametinden kendi varlığıma yönelmek ve cömertliÄŸini incitmekse de, efendim, Allah’ım beni affet, beni affet, beni affet!

50

Bizi dirilten o dost, ne kadar temiz, ne kadar tatlıdır, ne kadar hoÅŸtur, güzeldir… Biz insanlar, ruhlardan, gönüllerden ibaret idik, bedenlerimiz yoktu. 0 aziz dost, bedenlerimizi, ruhlanmıza konuk evi olarak yarattı. 0 dostumuz, o efendimiz, lutfeder, kerem buyurursa bizi affeder, nasıl önceden yarattıysa, gene yaratır, bizi tekrar diriltir.

51

AÅŸk geldi, beni her ÅŸeyden, herkesten ayırdı, beni maddî isteklerden alıkoydu, üzdü, periÅŸan etti. Sonra bana acıdı, lütfetti ihsanlarda bulundu, beni okÅŸadı. Allah’a şükürler olsun ki, ÅŸeker gibi vuslat suyunda eritti, beni kendine kattı.

52

0 dost, beni sevgi ile, nazla, çeÅŸit çeÅŸit nimetlerle besledi. Etten, deri ve damarlardan dokunmuÅŸ çok deÄŸerli bir kumaÅŸtan arkama usta bir terzinin diktiÄŸi süslü püslü bir elbise giydirdi. Aslında, tenimiz bir hırkadır. Onun içinde bulunan gönül, süfî bir derviÅŸtir. Åžu gökkubbesinin içindeki bütün alem, bir ibadet yeridir. Åžeyhimiz de O’dur.

53

Seni kucaklayamadığımdan beri ağlıyorum. Ağlamadan kaldığımı gören yok! Sen canımda, gönlümde ve gözümdesin, bu sebeple unutulmamaktasın. Allah için sen de beni unutma!

54

Bu sendeki gurur ne kadar artacak? Çeşit çeşit görünüşünün hayali, sende daha ne kadar sürecek?.. Sübhanallah, sende şaşılacak bir tavır, anlatılamayacak bir iş, bir hal var. Ben sana "hiç" diyeceğim ama, sen "hiç" de değılsin. Bu kendini bir şey görmen, hep senin zannın, vehmindir.

55

Hakk’ın nüriyle nürlanma kabiliyeti olan gönül sahibinin canı, Hakk’ın sırlarıyla dolar. Sakın benim etten, kemikten, deriden ibaret olan tenimi, o sırlardan habersiz tenler arasında sayma! Çünkü bu ten, Hakk’ın ihsan ve lütuf denizine girdi, baÅŸtan baÅŸa lütuf ve ihsan kesildi.

56

Allah’ı zikretmekle, deÄŸerli bir insanın deÄŸeri artar, nürlanır. Yolunu kaybetmiÅŸ kiÅŸiyi zikir, hakîkat yoluna getirir. Her sabah, her akÅŸam, her namazda, bu "La ilahe illallah" (=Allah’tan baÅŸka mabud yoktur) sözünü kendine vird edin.

57

Eğer yaşıyorsan, canın varsa, gel, orada can feda et! Oradaki sen, buraya gelmeden önce orada idin. Orası senin asıl vatanındı. Can bir nükte duydu, bir buyrukla o yerden ayrıldı, buraya geldi. Burada yüzlerce nükte duyduğu, yüzlerce işaret aldığı halde nasıl oldu da o yere dönmedi?

58

Eğer kendini, gerçek varlığını bulmak istiyorsan, kötü huylarından, nefsanî arzularından kurtul! Kendi maddî varlığından dışarı çık! Dereyi bırak, Ceyhun doğru gel! Feleğin yükünü öküz gibi ne diye çekip duruyorsun? Bir takla at, sıçra feleğin üstüne çık!

59

Hakk yolunda ten pamuÄŸundan can esvabını ayıran o efendi Mansur idi. Aslında Mansur; "Ben Hakk’ım!" demedi, bu sözü Hakk dedi. Mansur nerede;bu söz nerede? Bu sözü söyleyen Hakk idi, Hakk idi.

60

Gene gel! Gene gel! Her ne isen olduÄŸun gibi gene gel! Hakk’ı tanımıyorsan, ateÅŸe tapıyorsan puta tapıyorsan gene gel… Bu bizim dergahımız, evimiz umutsuzluk evi deÄŸildir. Yüz kere tövbeni bozmuÅŸsan gene gel!.

Tahran Üniversitesi profesörlerinden Firüzanfer merhümun Åžemsî 1342 (1963) senesinde Tahran’da bastırdığı ve benim tercümeme esas teÅŸkil eden Ruba ‘î Dtvanı’nda ve bendenizde bulunan baÅŸka yazma ruba’îler arasında bulamadığım bu ruba’înin Hz. Mevlana’ya ait olmadığını soyleyenler varsa da, Mevlana’dan bahsedilen her yerde, her toplantıda sanki bu büyük velînin baÅŸka güzel ÅŸiirleri yokmuÅŸ gibi hep bu ruba’i tekrar edilip durulur. Kimin olursa olsun, bu ruba’î:

"Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (39/53) Ayet-i kerîmenin izahından ibarettir.

HoÅŸumuza giden "Yüz kere tövbeni bozmuÅŸsan yine gel!" sözü, "ÜmitsizliÄŸe kapılma! Allah’ın rahmetinden ümit kesme!" manasına gelmektedir.

Yoksa Hz. Muhammed(s.a.v.)’in yolundan kıl kadar ayrılmayan Hz. Mevlana, tövbeyi sık sık bozmanın Hakk’a karşı küstahlık olduÄŸunu elbette bilmektedir.

Çünkü bir hadîslerinde alemlere rahmet olan büyük ve eşsiz Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Günah işlemekte ısrar ettiği halde günahlardan tövbe eden kişi, adeta Allah ile alay etmiş olur."

Yahya b. Muaz hazretleri de; "Ben tövbeden sonra işlenen bir günahı, tövbeden evvel işlenmiş yetmiş günahtan daha çirkin görürüm." diye buyurmuşlardır.

İran’ın yetiÅŸirdiÄŸi en büyük ÅŸairlerden Şîrazlı Hafız merhum da gönül kırmanın büyük bir günah olduÄŸunu anlatmak için miibalaÄŸalı bir ifade ile:

"Kimsenin kalbini kırma da, ne yaparsan yap! Bizim ÅŸerîatimizde bundan baÅŸka bir günah yoktur." derken; "Gönül kırma da, her türlü kötülüğü yap!" mı demek istemiÅŸtir? Yukarıdaki ruba’îyi okurken bu husüsu da düşünmek gerekir.

61

Rebab, îsrafîl’in nefesiyle seslenmede, feryad etmededir. Bu sebepledir ki, rebabın sesi, aÅŸk ateÅŸi ile kavrulan gönülleri diriltir. Onlara yeniden can verir, onları gençleÅŸtirir. Zamanın iyi ettiÄŸi sevgi yaralan kanamaya baÅŸlar, batıp yok olan sevdalar küçük balıklar gibi bir bir suyun dibinden yukarıya çıkarlar.

62

Ya Rabbî! Ya Rabbî; rebabın tesbihi hakkı için! Çünkü rebabın tesbihinde yüzlerce soru, yüzlerce cevap vardır… Ya Rabbi; yanmış, kavrulmuÅŸ gönül, yaÅŸlarla dolu göz hakkıyçün söylüyorum, biz, küpteki ÅŸaraptan daha çoÅŸkunuz.

63

Biliyor musun, ÅŸu rebabın sesi ne diyor? Diyor ki: "Benim arkamdan gel;beni takip et de yolu bul! Çünkü doÄŸruya varmak için yola çıkmışsın ama, eÄŸri bir yol tutmuÅŸsun… Çünkü sormakla cevaba yol bulunur."

64

Bugün de her gün gibi yine harabız. Yine harab olmuşuz. Endişe kapısını açma! îçli feryadları ile, yanık sesiyle bize her şeyi unutturan rebabı eline al, çalmaya başla! Her zerrede, her şeyde kainatı yaratanın kudretini görenler ve onun ilahî güzelliğini kendilerine mihrap edinenler için, yüz çeşit namaz, yüz çeşit rükü, yüz çeşit secde vardır.

65

Bizim sarhoş olmamız için, şaraba ihtiyacımız yoktur. Meclisimizin neşelenmesi için çeng ve rebab da istemeyiz! Biz gönül alıcı bir güzelin yüzünü görmeden, hoş sesli çalgıcıyı dinlemeden mest olmuşuz, kendimizden geçmişiz.

66

Bizim ÅŸarabımız, kadehsiz olarak sunulmaktadır. îçimize bir ateÅŸ düşmüştür, yüreÄŸimiz yanıp tutuÅŸmaktadır. Fakat, bu gönül yangınının dumanı görülmemektedir. AÅŸk rebabının feryadı, inlemesi gerçek sevgilimizin, gönül sultanımızın yayından, O’nun mızrabındandır. Sakın; "Bu rebabdır, bu sesi rebab çıkanyor." deme!

67

0 eşsiz, parlak incinin hayali gözümün önüne geldi. 0 anda kendimi tutamadım, ağlamaya başladım. Gözyaşlarım akarken içim yanıyordu. Heyecandan şaşırmıştım. Gizlice gözümün kulağına dedim ki; "Biliyor musun? Gelen konuk çok kıymetlidir, çok azizdir. Ona bol bol aşk şarabı sun!"

68

Sübhanallah! Ey parlak, ey eşsiz inci! Seninle ben, her hususta birbirimize aykırı düşüyoruz. Ben, senin bahtınım, beni hiç uyku tutmuyor, geceleri uyuyamıyorum. Sen ise, benim bahtımsın, uykudan kendini alamıyorsun, hiç uyanmıyorsun.

69

Düşünme! Boş yere kafanı yorma! Kendini uykuya ver, uyu! Çünkü düşünce, gönlün ay yüzüne perde olur. Gönül ay gibidir. Düşünce bulut olur, onu örter, nürunu gizler. Bu sebeple gönülde düşünceye yer verme, düşünüp taşınmayı suya at!

70

Uyku geldi, göze girmek istedi fakat gözde yer bulamadı. Çünkü, göz senin sevdan yüzünden ateşler içinde kalmış, yaşlarla dolmuştu. Göze giremeyen uyku, bu defa gönle doğru gitti. Civa gibi yerinde duramayan kararsız bir gönül buldu, sonra o, tene doğru yol aldı, oraya yerleşmek istedi, orayı da harap, hem de çok harap gördü.

71

Ey uyku! Sen tadı hoş, içilmesi hafif bir ab-ı hayat bile olsan, bu gece bizim yanımızda işe yaramazsın, senin bizimle işin yok. Ey uyku, başındaki saç sayısınca başın olsa, bu gece bir baş kadar işe yaramaz, kendi başını bile kaşıyamazsın.

72

Sakî! Cananın güzel yüzü aşkı için, sevabına bana o toprak ve su görme-yen aşk şarabından sun! Ben beden hastası değilim, hastasıyım. Ben, şerbeti ne yapayım? Sen bana şarap sun, şarap!

73

Gece geldi. Åžu gönüldeki yanışın acaba sebebi nedir? Ben sanıyorum ki, tanyeri aÄŸardı, acaba gündüz mü oldu? Åžaşılacak ÅŸey! AÅŸkın gözüne ne gece sığar, ne de gündüz… Åžu aÅŸkın gözü acaba, gözleri mi baÄŸlıyor… însanı görmez hale sokuyor.

74

Sen öyle güzel, öyle eşsiz bir varlıksın ki, gökler bile seninle neşelenir, seninle güler. Hal böyle iken, eğer bir insan tutar da sana aşık olursa, buna şaşılır mı? Bu sebeple sen beni istesen de, istemesen de, ben yaşadığım müddetçe sana, kul köle olacağım.

75

Sen bu gece birdenbire perdeleri kaldır! Korku ve endişeyi üstünden at! îki dünyadan da tamamiyle vazgeç, onlarla zerre kadar ilgilenme! Dün sen candan ve gönülden bahsetmiş, onlardan şikayette bulunmuştun. Bu gece ben onları yakaladım. Canı öldürülmüş, kesilmiş bir halde, gönlü de ağlar ve inler bir durumda önüne bırakıyorum.

76

Sırlara dalanlar, sırlar içinde varlıktan kurtulanlar, bu gece, kendilerinden geçmişler, sevgili ile perde arkasında, halvette oturmuşlardır. Ey yabancı varlık! Aşk yolundan çekil, bu gece yabancıların aramızda bulunması bizi üzer, bize zahmet verir.

77

Dostların hatırı için bu gece uyuma! Gecenin kulağını tut, bük, uyuma! "Fitnenin uyuması daha iyidir." derler. Sen de bir fitnesin. Fakat senin gibi güzel bir fitnenin uyanıklığı daha iyidir. Bu sebeple acele etme, uyuma!

78

Ey talihimi, bahtımı uyandıran sevgili uyuma! Ey ilkbaharın, ey giil bahçesinin rengi, parlaklığı uyuma! Ey kanlar içen nergis göz! Bu gece zevk gecesidir, neşe gecesidir, sakın uyuma!

79

Ey ay yüzlü, böyle bir gecede ay gibi sen de uyuma! Şu dönüp duran gökkubbe gibi dönmeye başla, uyuma! Bizim uyanıklığımız, alemi aydınlatan ışık olur, çerağ olur. Sen de bir gece ışığı bekle, onu koru, gözet uyuma!

80

Ey yar, senin gibi bir sevgili yoktur! Senin benzerin bulunmaz. Her iş seninle yola girer, senden düzenlenir. Sen uyuma! Bu gece senin güzel nürlu yüzünden yüzlerce ışık parlayacak, etrafı aydınlatacaktır. Zaten sen bizim içimizdesin, sakın,uyuma!

81

Ey sevgili, yine bize yakınlık göster, dostluk et, bize yar ol! Bizi sensiz bırakma, uyuma! Ey sarhoş bülbül, gül bahçesinde uyuma, garip olan, kimsesiz bulunan dostalan düşün, onları gözet, koru, uyuma! Bu gece, lutuf gecesi, bağış gecesi, ihsan gecesidir, sakın uyuma!

82

Eğer sonsuz bir hayat ve mutluluk istiyorsan, uyuma, dostun aşk ateşiyle yan, yakıl, uyuma! Yüzlerce gece uyudun, ondan ne elde ettiğini, ne kazandığını gördün. Allah için olsun bu gece sabaha kadar uyuma!

83

Ağza sığmayan lokmayı iste! Rüh gıdası gönül lokması ara! Kitaplarda yazılı olmayan ledün ilmini ehlinden öğrenmeye çalış! Cenab-ı Hakk ile kamil insanların, ermişlerin gönülleri arasında öyle bir sır vardır ki, Cibril bile oraya girip o sırrı öğrenemez. îşte sen o sırra aşina olmaya gayret sarfet!

84

Dînî vazifelerini yapmadan, iyj, yararlı bir insan olmadan Cenneti isteme! Hakk’a layık bir kul olmadan, onun lütfuna, ihsanına nail olmadan Süleyman mülkünü taleb etrne. Mademki, iÅŸin sonunda ecel vardır, ölüm bir gün gelip yakana yapışacaktır, hiç bir müslümanın hatta hiç bir insanın kalbinin incinmesini arzu etme!

85

Müşkülünü çözen, seni hakikata ulaştıran bilgiyi, ölüm gelip çatmadan önce iste, öğrenmeye çalış. Aklını başına al da, şu dünyayı, yani var gibi görünen yoğu bırak, yok gibi sandığın varı iste!

86

Bu gece, dosta kavuÅŸtuÄŸum için sevinç içindeyim, pek mutluyum. Bu gece ayrılık kaygısından kurtuldum. Dostla kucaklaÅŸtık, sarmaÅŸ dolaÅŸ olduk. Bu uÄŸurlu, bu mes’ud anlarda gönlüme sesleniyor, diyorum ki; "Allah bana acısa da, bu gecenin anahtarı kaybolsa; ne olur; sabahın kapısı açılmasa.

87

Bu seher vakti esen rüzgar, Hakk aşıklarının gönüllerindeki sırlara aşinadır. Bu uğurlu zamanda sen de uyuma. Bu zaman yalvarma, yakarma zamanıdır, uyuma zamanı değildir! îki cihanın halkına, ilahî bir lütuf olarak ezelden ebede kadar kapanmayan dilek kapısı, seher vaktinde açıktır. Fırsatı kaçırma, yatıp uyuma!

88

Ansızın bir ÅŸeker kamışı bitti, filizlendi, birdenbire böyle bir ab-ı hayat kaynayarak coÅŸtu. Ansızın padiÅŸahlar padiÅŸahından lütuflar, ihsanlar, sadakalar gelmeye baÅŸladı… Hz. Mustafa’nın aziz ve mukaddes ruhunun ÅŸad olması için

89

Biz aşkın aşıkıyız. Çünkü aşk kurtuluştur. Can Hızır gibidir. Aşk ise ab-ı hayata benzer. Aşk padişahından beratı olmayana yazıklar olsun! Hayvanın, aşkı besleyen, ruha gıda olan manevî tatlılıklardan, can şekerinden ne haberi olacak?..

90

Sıfatların ÅŸekline, rengine baÄŸlanmış olan o ruh, Hz. Mustafa’nın nüruyla zat-ı ilahîye yükseldi… 0 rüh Hakk’ın zatına doÄŸru yükselirken, sevincinden, Hz. Mustafa’nın rühunun ÅŸad olması için salavat getirmeye baÅŸladı.

91

Her iki gözüm, o mahmur gözlerinden mest olmuştur. Şunu anla ki, senin aşkından, senin elinden ben elden çıktım. Bari bana uy da sen de başını salla, peki de! Başında aşk havası esiyorsa, bu haller sende de vardır.

92

Yarla hoş geçinen kimse yarsız kalmaz. Müşterisi ile uzlaşan tacir, müflis olmaz. Ay geceden ürkmediği, karanlığından kaçmadığı içindir ki nürlandı.gül, o güzel kokuyu dikenle hoş geçinmekle kazandı.

93

0 padişah, kötü huylu kullarından yüz çevirmez. Senin gibi yüzlerce kulunun suçuna, edepsizliğine bakmaz. Bu sözü sen söyleme, bunu onun deniz gibi sonsuz olan lütfu söylesin. 0 öyle merhamet sahibidir ki, bizim kötülüğümüzden kara şeytan kaçar da, o kaçmaz!

94

Gönlüm beni kavgaya düşürdü, kendisi kaçtı gitti. Beni yalnız bıraktı. Can halime acıdı geldi. Fakat sevdamı görünce, o da dayanamadı, kaçtı. Bu defa ürküp Zühre yıldızı, benim feryadımı duydu, gökten yere indi, yanıma geldi. Beni ateşler içinde bulunca, korktu, acele ile sazını yere bırakarak o da, kaçtı gitti.

95

Rüzgar geldi, bahçede içki içenlerin başlarına güller saçtı. Yar geldi, dostların kadehlerine mey doldurdu. 0 taze sünbül gibi kokan saçlar, güzel kokular satanların karına engel oldu. 0 mest nergis gözler, aklı başında olanların kanlarını döktü.

96

Yağmur, aşkla gönlü yanan, birisinin başına yağıp durmadaydı. 0 kadar çok yağdı ki, aşık hemen eve kaçtı. Bu hali gören hoş bir kaz, kanadını çırparak dedi ki: "Yağmuru benim üstüme yağdır, çünkü Allah benim canımı sudan yarattı, benim su ile ülfetim vardır

97

Sevgilim! Gönül seni anınca ÅŸenlendi, neÅŸelendi. Allah’a yemin ederim ki, o neÅŸeyi, zevki ÅŸaraptan almayı düşünmedi de elindeki kadehi içmeden yere döktü. Gönül sensiz kendini cansız ölü bir kalıp gibi gördü. Zaten candan kaçanın layıkı da iÅŸte budur.

98

Rüzgar, sevgilinin dağınık saçlarını okşayınca, ay, o güzelliğe hayran olur da, ona candan dua eder: "Ömrün uzun olsun!" der. Ey bana öğüt veren kişi, aşktan, gönlümün aldığı manevî zevki, sen de tatsaydın, beni bırakır, kendine öğüt verirdin!

99

Güzelim! Senin zaten bahanen azmış gibi, şimdi de "uykum geldi" bahanesiyle bizden kaçarsın değil mi? Hoşça yat, uyu! Ben seher vaktine kadar, gözümü kapamadan, senin uykuya bulanmış nergis gözlerinden feryad edip durayım.

100

Senin içinde bulunan, o çok yakın dostun, sana hayat veriyor, seni yaşatıyor, sana konuşma, hissetme, düşünme gücü lutfediyor. Hatta, hareme, o güzel, o rühanî yerlere ulaşmak ümidini de veriyor, sen son nefesine kadar onun sunduğu meyi iç, çünkü o işveden değil, kereminden bunu sunmaktadır

101

0 nedir ki, sürete, şekle lezzet ondan gelir? 0 ne şeydir ki, onsuz şekil de kederlidir, bulanıktır, süret de? 0 şey, bir an olur ki süretten gizlenir. Bir an olur ki mekansızlık aleminden sürete akseder, şekilde parlar, görünür.

102

Ey cahil nefsinin havasına uyan kişi! Ey başkalarının halinden ibret almayan! Senin bütün hayrın, su içilecek yere bir tas koymaktan ibaret. Sen istiyorsun ki, bu tastan bütün şehir halkı senin hayrına su içsinler, kansınlar değil mi?

103

Ay yüzlü sevgilim, bugün ellerini çırpa çırpa gelmiş, can gibi gelmiş; can, nasıl hem apaçık meydanda, hem de gizli, görünmez ise, o da öyle gelmiş. Sevgilim, kendinden geçmiş, hoş neşeli ve aman bilmez bir halde gelmiş. 0 öyle geldiği için ya, ben de bu haldeyim.

104

Bugün nasıl bir gündür ki, güneş, hergünkü gibi parlamıyor? îki misli kuvvetli parlıyor. Bugün ayrı bir gün, günlerden hiç birine benzemiyor. Bugünkü günde başka bir tecellî nüru görünüyor. "Ey aşıklar, ey gönüllerini yitirmiş kişiler! Size müjdeler olsun, bugün sizin gününüz diye gökten yeryüzündekilere sesler gelmede, saçılar saçılmada.

105

"Hayatta olduğum müddetçe, eğri gitmeyeyim, doğruluktan ayrılmayayım." diye tevbe ettim. Fakat eğriye, doğruya bakıyorum ve her baktıkça görüyorum ki; bütün eğri de doğru da, sevgilimizin doğru ve eğrisidir.

106

Bu evde bir ışık vardı, ne oldu? Şimdi nerededir? 0 ışık gözde idi. Şimdi gönüllerdedir. Hoş bir hayal gibi geldi, gönülde oturdu, kalktı. Hayır, hayır gönülden gitmedi, hala da bizim gönlümüzün içindedir.

107

Ne aşağıda, ne yukarıda olmayan ay, acaba nerededir? Ne bizsiz, ne de bizimle olan değerli nesne, nerededir? Sakın, orada, burada deme! Bütün alem onun kudretiyle, sanatıyla doludur. Ama gören nerede?

108

Dünyada sabırsız, aşıktan daha bîçare, daha zavallı kim vardır? Çünkü bu aÅŸk, devasız bir derttir. AÅŸk gamının dermanı, ne cimriliktir, ne de riyadır. Gerçek aÅŸkta, ne vefa vardır, ne de cefa…

109

Bazı insanlar vardır ki, gamlıdırlar, bu gamın nereden geldiÄŸini bilmezler. Bazı insanlar da vardır ki, neÅŸelidirler, onlar da bu neÅŸenin Hakk’tan geldiÄŸini bilmezler… Ne kadar solda, saÄŸda bulunanlar, eÄŸri, doÄŸru yolda yürüyenler vardır ki, soldan, saÄŸdan, eÄŸriden, doÄŸrudan haberleri bile yoktur. Ne kadar;"ben ve biz" diyenler vardır ki, onların da "ben ve biz"den haberleri yoktur.

110

Gayb aleminin atlısı geçti, gitti. Onun geçtiÄŸi yerden bir toz bulutu yükseldi. 0 atlı, yerinden gitti, fakat kopardığı toz hala orada yerli yerinde duru-yor. Ey Hakk’ı ve hakikati arayan kiÅŸi, sen saÄŸa, sola bakma, dosdoÄŸru bak da gör ki o toz koparanın tozu burada, kendisi ise ölümsüzlük, sonsuzluk alemindedir.

111

Dediler ki: "Her tarafta, altı yönde de hep Hakk’ın nüru parlamaktadır." Halk; "Hani o nür nerede?" diye feryada baÅŸladı. GerçeÄŸi göremeyen kiÅŸi, saÄŸa, sola her yöne baktı, bir nür göremedi. Bunun üzerine, ona, dediler ki;"Bir an için olsun saÄŸsız, solsuz olarak bak! 0 vakit, o nüru görürsün."

Her zerre, aç bir insan gibi Hakk’ın sofrasına oturmuÅŸ, yiyip içmededir. Bütün varlıklar, hiç durmadan, o sofrada yeseler, içseler yine de yiyecekler eksilmez. 0 sofra ebedî olarak açıktır, kaldırılmaz, olduÄŸu gibi yerinde durur. Hal böyle iken, bu ezel sofrası başında, halk her ne kadar aç gözlülüklerinden bırbırleri ile çekiÅŸirler, kavga ederlerse de, yaratıldıkları günden bugüne kadar yedıkleri gibi, hala da yemektedirler, yine de yiyeceklerdir. Sofra kaldırılmamıştır. OlduÄŸu gibi durmaktadır.

113

Ey dost, böyle yapma, bugünlerin bir de yarını vardır. lyilik de, kötülük de gün gibi görünür, meydana çıkar. Aşıklık mezhebinde hainlik reva değildir. Ben doğru gideyim de sen eğri gidesin, bu doğru değildir.

114

Birisi diyordu ki: "Güzeller güzeli bir peri var, fakat ortada yok, görünmüyor, mekandan münezzeh olan o mukaddes can acaba nerededir? Nerede bulunmaktadır?" Iki cihan da onun nimetleriyle orucunu bozmadadır. Fakat, ağızsız, damaksız oruç bozmak ancak ona mahsustur.

115

Seni rüyamda gördüğüm o gece geçip de gündüz olunca, gönül gündüz gibi, kavga ve gürültü ile dolar… Dün gece rüyasında Hindistan’ı görüp de ayağının bağını koparan fili tutmaya kimin kuvveti, gücü yeter?

116

Ay yüzlü sevgilim, daima sağ taraftan parlar, sağ taraftan yüz gösterir, doğardı. Bir gün ona; "Sola bakmak haramdır, hatadır." dedim. Bu defa o ay;yüzlüm, sol tarafını da süsleyince, sol yönünü de nürlandırınca dedim ki; "Sol da, sağ da, sağlar da, sollar da hep sevgiden ibarettir. her tarafta, her yerde Hakk tecellî etmektedir.

117

Senin aşkın neden böyle hikmet sahibi, pek bilgili ve hünerli? Sevgin ve şefkatin neden böyle sağlam ve sarsılmaz bir halde? Aşk, eğer hoş ve güzel değilse neden onun üstüne böyle titriyorum; onu çok seviyorum? Eğer aşk, hoşsa, güzelse bu feryadlar, bu sızlanmalar, bu şikayetler neden?

118

Bana dediler ki: "Sende olan bütün bu dertlerin bu acıların sebebi nedir? Bu feryadlarm, bu yaygaraların, bu gürültülerin, bu solgun yanakların sebebi nedir?" Dedim ki: "Böyle söyleme, bunda yanılıyorsun. Git de benim ay yüzlü sevgilimi gör, o zaman müşkülün kalmaz. Bütün bunların nedenini anlarsın."

119

Eğer gönlün ateşi yoksa, bu tüten duman nedir? Eğer, öd ağacı yanmıyorsa bu buram buram tüten öd ağacı kokusu nereden geliyor? Benim bu var oluşum meydanda iken, aşıkın yokluğu ne demektir? Mumun yanmasından pervane neden hoşlanıyor?

120

Deli oldum, divane oldum. Deli bir kiÅŸinin uyuması hatadır. Deli bir insan, uykunun yolu nerededir bilmez ki, onu bulsun da uyusun! Allah uyumaz, o uykudan beridir, arınmıştır. Sen Allah’ı o kadar düşün, o kadar sev ki Allah delisi ol; "Nerde olursan ol, ben seninle beraberim." sırrına er de, Allah’la yat,kalk…

121

Senın bülunduÄŸun yerde hep gam vardır, savaÅŸ vardır, cefa vardır, dert vardır, elem vardır. Fakat sen kendinden geçer, Hakk’ta yok olursan, hep ‘lütuf vardır, ihsan vardır, vefa vardır. DoÄŸru olursan, neyimiz varsa senin olur. Fakat sen doÄŸru olmasan da, kötülük yollarında yürüsen, ben senin kötülüklerini bile iyilik sayarım.

122

Sendeki varlığı yiyip bitiren bu sade ateÅŸ, yarının yüzlerce güzelinden, yüzlerce yakışıklı, gösteriÅŸli dilberlerinden daha iyidir, görmüyor musun? 0 ÅŸehvet ateÅŸi de ne kadar safdır, ne kadar sadedir ama, o sade olan ateÅŸten ne kadar yakışıklı güzeller meydana geldi, yaratıldı…

123

Kimde gönül varsa, o bizim dilberimizdir. 0 ÅŸimÅŸek nereden parlar, han-gi yönden çakarsa, o bizim cevherimizdendir. Allah’ın; "Ben sizin Rabbiniz deÄŸil miyim?" sorgusuna karşı "Evet!" diyen, her rühun sevgi ve heyecanını ta-şıyan mana altını, hangi madende olursa olsun, o bizim altınıınızdandır.

" Bu ruba’îde A’raf Suresi 7/172-173. ayetlerine iÅŸaret vardır."

126

Felek, bizim kendi re’yini beÄŸenmiÅŸ olan tabiatımızın kölesi deÄŸildir. Bu cebeple gönlümüzün dileÄŸini dinlememektedir. Åžu varlık alemine gelip, bize vokluk sermayesi olmuÅŸtur. Onun sayesinde yokluÄŸa ulaÅŸacağız. Perdelerin arkasında gizlenmiÅŸ, bizi terbiye eden bir dadımız var. Aslında biz, dünyaya gelmiÅŸ deÄŸiliz. Bu dünyada yaÅŸar gibi görünen, dolaÅŸan, gezen bizim gölge-lerimizdir.

125

Senin elinin, gözünün, ayağının iki olması doÄŸrudur. Fakat gönül ve sevgiliyi ayrı ayrı sanmak hatadır. Bunları ayrı ayrı görmek yanlıştır. Sevgili dediÄŸimiz varlık bir bahanedir. Aslında gerçek sevgili Allah’tır. Kim bunları bir bilmez de iki zannederse ya yahüdîdir, yahut hıristiyan…

126

Bu gece, öyle bir gecedir ki, bütün gecelerin rühudur. Bu gece öyle bir gecedir ki, bütün dualar kabul edilir. Bu gece, ihsan gecesidir. Bu gece bağışlarda bulunma, nimetlere erme gecesidir. Bu gece, Hakk’ın sırlarına mahrem olanın gecesidir.

127

0 öyle bir güzeldir ki, yüzünün sevdasından arşa kadar velveleler yükseliyor. Gönülde paha biçilmez güzelliği için, yanağının pazarından akseden güfültüler duyuluyor. Onun şarap testisinden canın avucundaki kadehe şarap konurken hoş seda çıkmaktadır. Gönlün boynunda onun saçlarından örülmüş gibi bağlar var.

128

Aşıkların bu naraları zevk ve neşe mumunun yüzündedir. Şaşılacak şey şu ki, mum geldi, yanıyor, fakat pervaneden eser yok, görünmüyor. îşte bu mum, öyle bir mumdur ki, gündüzden de, geceden de üstündür. Ey can; koş, koş ki, gönül mumu can istiyor.

129

Ey gece! Sen nasıl bir gecesin ki gündüzler sana kul, köle kesilmiştir? Sen bir denizsin, canın canı ise, senin dalgalarının geceleyin gösterdiği bir alevindir, bir korundur. Senin başındaki o aşk ateşi, o fitne, o afet, bu gece, alev alev yanmada ve ışıklar saçmadadır.

130

Zamanın devri gelip geçmesi; ve bu ab-ı hayat çeşmesinin hasreti beni öldürdü sanma!.. însanı, can düşmanının öldürmesine şaşılmaz, benim asıl şaşırıp kaldığım şudur ki: Beni düşmanımın değil de, canımın canının öldürmesidir.

131

Kanlı yaşlarla dolan, gama eş olan, arkadaş olan bir gözden sen, uyku umma, onu uyur sanma! Böyle bir göz nasıl uyuyabilir? Ondaki bu uykusuzluk halinin geçeceğini sanarak, ona; "Uykusu gelince uyur." diyen kişi! Sen aşktan habersiz olduğun için böyle söylüyorsun.

132

Ben tövbeyi ne yapayım? Nasıl tövbe edeyim ki, benim tövbem senin sayendedir, senin lütfunladır? Tövbenin bütün aslı, bütün hasılı senin sermayendir. Huzurunda tövbeden daha büyük bir günah olamaz. Senin büyüklüğüne layık tövbe nerede? Böyle tövbeyi kim yapabilir?

133

Ben seninim, benim isteklerimi yerine getirmen, her hususta beni memnun etmen gerek. Çiinkü bu şehirde herkes senden ve benden bahsetmektedir. îster gönlünü katılaştır, bana sert davran, ister yumuşak ol, beni okşa.. Ne olursan ol, ne şekilde hareket edersen et, ben senin o katı gönlünden el çekmem, çünkü seni seviyorum.

134

îsteklerimi yerine getirmen, çaresiz gönlümü memnün etmen lazımdır. Çünkü bu ÅŸekilde, herkes senden ve benden bahsetmektedir. îster gönlünü katılaÅŸtır, bana sert davran, ister yumuÅŸak ol, beni okÅŸa… Sert bir kayanın içinden fışkırıp çıkan tatlı bir kaynak gibi akacak, bana geleceksin.

135

Sevgilim! Senin aşkında baş vurduğum her hile hiçe gitti. Senin için boş yere kan ağladım, yandım, yakıldım, acılar çektim; çektiklerimden haberin bile olmadı, bütün bunlar sensiz, hiç olup gitti. Bana verdiğin ızdıraba, düşürdüğün derde hiç bir yüzden, hiç bir kimsedenbulamadım. Aslında, kim bana derman edebilir ki, benim çektiğim derd de bir hiçten ibarettir.

136

Sana, gamına ortak bir yar olduğu ümidini verenin sözü yalandır. Sakın bu yalana kanma! 0, seni kandırmak için dil dökmededir, sevinç gününde, iyilik ve varlıklı gününde bütün cihan senin dostundur. Fakat, gam gecesinin dostu pek azdır.

137

0 kimseye ki, Allah senin gibi çok güzel bir sevgili lütfetti, ona kararsız, huzursuz bir gönül, bir can verdi… Öyle bir kiÅŸiden sakın bir iÅŸ bekleme, bir istekte bulunma. Çünkü, Cenab-ı Hakk, ona bambaÅŸka, hiç bir iÅŸe benzemeyen, görülmemiÅŸ bir iÅŸ vermiÅŸtir. Onu, aÅŸkla vazifelendirmiÅŸtir.

138

Mademki etrafımızda bulunan kişileri görmedeyiz, şu halde biz yalnız değiliz, tek bir fert değiliz. Biz bu gerçeği anlamıyor da, sayılara takılıp kalıyoruz. îyiden de, kötüden de haberimiz var, onları da duyuyor, anlıyoruz. Aslında bu anlayış, bu idrak bizim için kötü bir haldir. Bu duygular yüzünden, benlikten kurtulamıyor, kendimizden geçemiyoruz. Kendinden geçmeyen gönül ayak altındadır, işkencededir.

139

Bugün bir ben varım, bir de elimdeki sabah ÅŸarabının kadehi var… Düşüyorum, kalkıyorum, sarhoÅŸ sarhoÅŸ dönüyorum. Servi boylu sevgilimle ben mestim, kendimden geçmiÅŸim, alçalmışım, ondan baÅŸka bir var, bir varlık kalmasın diye, ben yok olmuÅŸum.

140

Bir can ki, aşk-şarabını ötelerde, ezelde, rüh aleminde içmiştir; o güzel yüzlünün hakikat bağının üzümünden yapılmış mana şarabını tatmak saadetine ermiştir. 0 bağ, o mutlu canın boğazına sarılır da der ki: "Ben, onun kanını dökerim, çünkü, o bizim kanımızı içmiştir."

141

Ey can sakisi, mutribimize ne oldu? Neden hoş bir ahengle çalmıyor? Onun güzel nağmelerinin yolunu kim kesmiş? Mutrib bilir ki, aşkın iyisi de var, kötüsü de. Aşkın iyisine de, kötüsüne de mutribin yardımı vardır.

142

Bize dost olan bir can vardı, o can bize yabancı oldu. Hekim olup hastalıkları iyi eden akıl da, deli divane oldu. Padişahlar, bütün hazineleri yıkık yerlere, viranelere, gömerler. Bizim viranemizse (yıkık gönlümüzse) dostun hazinesinden ötürü virane olmuştur. Dostun ilahî emanetine dayanamamış,yıkılmış, bu hale gelmiştir.

143

Gece gözü görmeyen gam, niçin bana sarılmış, yakamı bırakmıyor? Acaba, o kör müdür, yahut beni mi kör sanıyor? Aslında ben gokteyım, şu balçıktan yaratılmış fanî cismim, benim aksimden, gölgemden ibarettir. Suya akseden yıldızı, bir kimsenin sudan çaldığı müdür?

144

Seni zahir gözü ile, baÅŸ gözüyle gören, mananı görmeyen, gülünç olmuÅŸtur. Seni kendisiyle kıyaslayan yoksulun gözlerinde ne dikenler vardır, ne dikenler…

145

GüneÅŸle ısınan, ateÅŸler yaÄŸdıran toprak, yemyeÅŸil olur. Çiçeklerle, çimenlerle süslenir. Hele, bahusus o toprak ki, söz söyleyen, uyanık olan toprak olursa… 0, neler nelerle süslenmez. Geline benzeyen ÅŸu toprağın, kendini süsleyenden haberi yoktur. Ne de hoÅŸ, tuhaf habersizlik! Kendini süsleyenden, uyandırandan haberi yok.

146

Geceleyin yürü, gece, sırlar rehberidir, herkes uyurken, ilahî aşk sırları, mana zevkleri gönle gelir. Çünkü geceleyin gönlün kapılan açılır, yapılan işler, yabancıların gözlerinden gizlenir. Geceleyin, gönlümüz aşk ile,gözlerimiz ise uyku ile karışmış olduğu halde, bizim yarin güzel yüzü ile işimiz vardır, buluşmamız vardır.

147

Bağda, bahçede görülen selviler, güller, aslında o sevgilinin, o güzelin boyunun, yanaklarının aksidir. Düşüncem; rüh aleminde verilen ezelî ikrarla mest olmuştur. 0 ikrarın zevki ile yalnız ben mest değilim, bütün insanlardan bir tane bile ayık varsa, ben imansızım.

148

Benim bağımda bahçemde görülen selviler, güller aslında o sevgilinin, o güzelin boyunun, yanaklarının aksidir. Billah sevgilim! Senin ikrarın olan o ada yemin ederim ki, bugün benim bir damarım bile kendinde değildir.

149

Benim bu gecem pek zayıftır, bitkindir, inlemektedir. Bu gece, sırların düzenlendiği, açıklandığı bir gecedir. Sırlardan bahsettim; benim gönlümün bütün sırları, sevgilinin hayali, başka bir şey değil. Ey gece! Çabuk geçme, bizim seninle işimiz vardır.

150

Ayna gibi olan şu gökyüzü, dönüp durdukça, aşkın gönlünden kan dalgaları coşup kabarmaktadır. Kan dalgaları, bir gün geliyor, görünüyor, bir gün gelmiyor, görünmüyor, fakat gönlün içindeki dalgalara gece ve gündüz sükünet yoktur.

151

însaf et, aÅŸk güzel bir iÅŸtir. O’nun bozulması, güzelliÄŸini kaybetmesi, tabiatın kötü niyetli oluÅŸundandır. Sen, kendi ÅŸehvetine, aÅŸk adını koymuÅŸsun, halbuki, ÅŸehvetten kurtulup, aÅŸka ulaÅŸabilmek için çok uzun yollardan geçcek

152

Ben, bir dağım, sesim, sözüm, yarin sadasıdır, yarin sözüdür. Ben bir resimim, benim ressamım o güzeldir. Sen sanıyorsun ki, konuştuğum zaman ağzımdan çıkan sözler, benim sözümdür. Hayır; anahtar kilide sokulur da açılırken ses çıkarır ya, işte benim sözlerim böyledir.

153

Sevgilim, ne dersem diyeyim, senin gamın, hepsinden de beter… 0 gönlün zahmeti, aÄŸrısı, tenin ateÅŸi, hastalığı, kalbin yanışı, kavruluÅŸu, her hangi bir¦ ÅŸey, yenildikçe azalır. Fakat senin gamın öyle deÄŸildir. Ben senin gamını ne kadar yesem, eksilmek şöyle dursun, o daha ziyade artar.

154

Gönlüm, gamınla her gün biraz daha sızlıyor, biraz daha inliyor… Sevgilim, merhametsiz kalbim, her gün benden biraz daha bıkıyor… Gamından biz vazgeçtik, ama gamın bizden vazgeçmedi. Gerçekten de, gamın senden daha vefalı imiÅŸ.

155

Asık suratlı günde, bulutun gözü yaşlıdır. Bulutun bu ağlayışı, yaprakların, meyvelerin gülüşü içindir. Çocukların oyunları, neşeleri, gülüşmeleri de,annelerinin, babalarının çalışıp çabalamalarından, geçinmelerini sağlamak için didinip yorulmalarındandır.

156

Ey Yüsuf, senin için kurtuluş yeri; babanın evidir. Ovalar, kardeşlerinin vanı, ölümlerle, tehlikelerle doludur. Kurtla anlaş, arkadaş ol fakat, sakın hasetçilerle oturup kalkma, çünkü haset kurdu, dağlarda bulunan kurttan beterdir.

157

Ey la’l, ey akik, ey inci, ey mana denizi, ey saÄŸlık, esenlik! Yerden, yurttan vazgeçmiÅŸsin, fakat mübarek ayağını, hakikata saÄŸlamca basmışsın, Hakk yolundan dönmüyorsun. Ey rühlann efendisi, ey rühlara rüh katan! Ruhu da, gönlü de yaÅŸatan aziz varlık! Geç gelmiÅŸsin, geç gelmen de kutludur, sana yaraşır.

158

Perde arkasına gizlenmiş olan o sevgilinin canına, başına and olsun ki, sevgiliyi bizden saklayan, bize göstermeyen bu perde, perde değildir; aslında yar, perde arkasında değildir, perde yırtılmıştır. Sevgili, ister perde arkasında olsun, ister perdeyi yırtıp görünsün, sen onun niyaz kapısını çal, yalvar, yakar;şunu iyi bil ki, sevgilinin kapısı, onu senin gözünden gizleyen perdelerin ar-kasındadır.Bu, Peygamberimize hitap olsa gerektir.

159

Bir kiÅŸi aklına güvenip, düşüncelere kapılarak Hakk’ı inkar ederse, onun, inkarı da Hakk’tandır, Hakk’ın yazısı iledir. Fakat inkarcının bu hakikattan haberi yoktur. Sevgiliye dedim ki: "La’l dudaklanndan bana verilecek bir ÅŸekerj var mı?" "Yok!" dedi, fakat bilmedi ki, onun "yok" demesi de bir ÅŸekerdir.

160

Ayağının bastığı toprak başlara tac olan o padişaha dedim ki: "Senin ayrılığın ölümümden beterdir. îşte şu sararmış yüzüm benim şahidimdir." Padişahım bana; "Yürü git!" dedi, "Aşk yüzünden sararmış, altına dönmüş bir yüzün şikayete ne hakkı vardır?"

161

Zahirde, batında; hayır, ÅŸer ne varsa, hepsi Allah’ın hükmünden, kaza kaderindendir. Ben gayret sarf ederim, çalışır çabalanm, fakat kaza bana d ki; "Senin elinde olmayan, senin yapamayacağın baÅŸka bir iÅŸ var. 0 iÅŸten ser haberin yok."

162

Senin aşkın yüzünden tehlikeye düşmüş, felakete uğramış olan bir can için, bilgisizlikleri, irfansızlıkları sebebiyle, ona acıyanlar, ağlayanlar, feryat edenler vardır. Aslında o aşık canın yüzünde, onun mutluluğundan haberdar olan binlerce belirtiler vardır, göz onu görür, fakat gerçeği anlayamaz.

163

Aşıkların meclisindeki durum baÅŸkadır. Bu aÅŸk ÅŸarabındaki mahmurluk da baÅŸkadır… Medresede öğrendikleri o ilim baÅŸka bir iÅŸ, aÅŸk gene baÅŸka bir iÅŸtir.

164

Bizim başımızda baÅŸka bir himmet, baÅŸka bir iÅŸ vardır. Bizim güzel sevgilimiz, baÅŸka güzellere benzemeyen bambaÅŸka bir güzel. Allah’a yemin ederim ki, biz yalnız aÅŸk ile de kanaat etmeyiz, aÅŸkı da yeter bulmayız. Bizim bu sonbahardan sonra gelecek baÅŸka bir baharımız vardır.

165

Sendeki bu süzgün bakış, başka bir nurdandır. Sendeki bu tefekkür, bu düşünceler, başka bir hale, başka bir mertebeye geçişindendir. Ağız oynatarak yutkunman onun tatlılığından ise de, zevkle el çırpışın başka bir sevdadan, başka bir coşkunluktandır

166

.Bu bahar mevsimi deyil başka bir mevsimdir. Her gözdeki mahmurluk, başka bır buluşma neticesidir. Her ne kadar bütün dallar, rüzgarların tesiriyle sallanıyor, oynuyorlarsa da, aslında, her dalın kımıldanışının bir sebebi vardır.

167

Bizim bu dilden başka bir dilimiz vardır. Cehennemden, cennetten ayrı başka bir yerimiz vardır. Hür gönüller, başka bir canla dirilirler. Onların o tertemiz cevherleri başka bir madendendir.

168

Senin sesin, Sur’un üflenmesinden bir armaÄŸandır. Bu yüzdendir ki o, aÅŸk hastası olan her gönlün kuvvetidir, gıdasıdır. Sen sesini yükselt ki, her nerede amir, her nerede memur varsa, hepsi sana karşı alçalsınlar, kul, köle olsunlar.

169

Ey dar fikirli, düşüncesi bağlanıp kalmış kişi! Senin ayağın da bağdan kurtulmuş değildir. Sen de gördün ki, hareketlerimiz, gidiş gelişlerimiz adeta bir sır! Fakat şu da bir hakikat ki, harekette bereket vardır. Hareketle, gezip dolaşmakla (yakîn) tutukluğu, manevî sıkıntı gider, insan genişler, ferahlığa kavuşur. Kaynak suyu, ırmak suyu hareket ettikleri için, durgun sulardan üs-tün tutulurlar. Akan sular çer çöpü alır götürür, üstlerinden atar, arınırlar.

170

Cihanı aydınlatan o yücelik, o güzellik, neşeye, zevke aydınlık veren gizli yüz, bugün mademki bizımle beraberdir, biz ona sımsıkı sarılalım. Dün geçti evvelki gün de geçti, bugüne bakalım. Çünkü, gün, bu gündür..

171

Sevgilimiz her ne kadar, yumuşak huylu olduğundan çok cefalar çeker, çok sıkıntılara katlanırsa da, aşıkların ağlayıp inlemeleri de hoştur. Aslında aşıkların tenleri sıtmaya yakalanmış hastalar misali tir tir titrerse de, canları, gül bahçesi gibi güzel kokular yayarak güler.

172

Gönül, iÅŸrete oturunca, seni yad etti de saki olan kadehi aldı, yere attı, kırdı. Sonra periÅŸan bir halde coÅŸtu, dışarıya fırladı. 0 ne kendini kaybetmiÅŸ mest bir halde idi, ne de aklı başında uyanık bir halde idi… Etrafa; "0 delirdi, divane oldu." diye bir ses yayıldı.

173

Ey benim gönlümün içinde oturan! Gel, gönülde oturma vakti, geldi. Ey tövbe bozan! Gel tövbeyi bozma zamanı geldi. Ey böyle güzel, hoş renge giren, gül renkli şarap! Gel, gül gibi elden ele gezmek vakti geldi.

174

Bensiz, bizsiz olduğu halde hoş olanın, benlikten kurtulduğu için mutlu olanın kulu, kölesiyim. Şikayet etmeden, kimseye yük olmadan, kendi acıları başbaşa kalarak yalnızlıktan hoşlanan kişinin gamı ile arkadaşım. Sevgılinin vefakarlığı ne kadar hoştur? Onun vefalarında da ne zevkler vardır?" diye sordular, onlara dedim ki: "Onun vefalarından haberim yok, bence onun nazları, cefaları hoştur.

175

Gönül, bizi bıraktı da, kalktı, bensiz, bizsiz olduğu halde hoş olanın, benlikten kurtulduğu için mutluluğu elde eden birinin yanına gitti. Aslında gam hoş bir şey değildir. Fakat, sevgilinin verdiği ızdıraplar, gamlar çok tatlıdır, çok hoştur. Sevgili, can almak istiyor. Ben, istediğini hemen yerine getirmeyeceğim. Canımı bir kaç gün vermeyeceğim. Fakat sevgilinin uğrunda canın, can vermenin ne önemi var? Asıl önemli olan, hoş olan şey, onun istediğidir, edasıdır.

176

Sevgilinin yalnız gülüşü, yüzü güzel deÄŸildir, onun öfkesi de, hiddeti de, katı yürekliliÄŸi de, kini de, sinsiliÄŸi de güzeldir… Benden başımı istedi. Versem de, vermesem de bu önemli bir ÅŸey deÄŸil! Sevgilinin uÄŸrunda başımın ne yeri¦ vardır? Yalnız onun isteyiÅŸ tarzı, edası pek güzeldir, pek hoÅŸtur.

177

Sen cansın, sen cihansın. Cihan, ancak seninle hoştur. Sen beni yaralasan mızrağının tenimde açtığı yara, senin açtığın yara olduğundan benim için bir lütuf olur. Avucuna aldığın bir toprak parçası bile, bir kimya madenidir Hulasa; hoş olmayan her şey, seninle hoştur, güzeldir.

178

Su yeryüzü, cansız, aklı fikri yok sanmayasın diye tavÅŸan uykusuna yatmış uyur gibi görünüyor, halbuki, o uyanıktır, canlıdır, o da senin gibi kendi hayatını yaÅŸamakıa, Hakk’ın kendisine verdiÄŸi vazifeleri yapmaktadır. Görmez misin? Ocakta ateÅŸ üstünde kaynayan tencerenin aÄŸzına binlerce köpük yükselir durur. 0 köpükleri gören halk tencerenin kaynadığını anlar. Åžu yeryüzünün kalbinden fışkırıp çıkan çeÅŸitli renkli çiçekler, sayısız bitkiler, aÄŸaçlar neyi ifade eder?

179

Kendi kusurunu gören, kendi benliğini yok etmeye uğraşan her dervişi, hayal peşinde koşuyor sanma! 0 hoş gidişlinin otağının bulunduğu yer, varlıktan da, mekandan da ve bütün alemden de ileridir.

180

Dediler ki: "BaÄŸa gel, bahçeye gel, orada eÄŸlence var, zevk var, ferahlık vardır. Orada ne gezme, dolaÅŸma, yorgunluÄŸu var, ne de kuzgun sesi… Halbuki, benim gönlümün içinde, boyaları çok güzel kullanan büyük bir ressam var ki, çiçeklerin, baÄŸların, asmaların rengini çok hoÅŸ bir ÅŸekilde boya-maktadır. 0, öyle eÅŸsiz bir sanatkardır ki, bir kuzgunun kanadında bile yüzlerce baÄŸ ve bahçelerin rengi vardır.

181

0 nedir ki, semalara şeref ondandır? 0 nedir ki, o gidince değerli bir şeyin oradan eksildiği belli olur? Meclis bozulur, neşesi kalmaz? Semalarda duyulan manevî zevkin, rühanî şevkin neyden, defden olmadığı anlaşılsın diye, gizlice gelir, gizlice gider.

182

Kadehinin nakışları aşk olan bir şarapla mest olmuşum. Öyle bir at üstündeyim ki onun ağzına aşk gemi vurulmuştur. Benim ay yüzlü sevgilimin aşkı az bulunur aşklardan değildir. 0 çok büyük bir aşktır. Fakat, ben aşka köle olanın değil de, aşkı kendisine köle yapanın kulu, kölesi olmuşum.

183

Aşk geldi, tövbeyi bir şişe gibi kırdı. Şişe kırıldıktan sonra, onu kim eski haline getirir? Kim onarabilir? Kınğı eski haline getirecek, onaracak biri varsa, yine aşktır, aşkın tövbe şişesini kınp onarmasından nasıl kurtulabiliriz, nerelere kaçmamız gerek?

184

Ayrılık, her ne kadar ümidin belini kırsa, ızdıraplar, cefalar isteklerın. emellerin ellerini baÄŸlasa da, Allah sevgisi ile mest olan aşıkın gönlü, ümitsizliÄŸe düşmez, Hakk’tan ümidini kesmez. însanlar, gayret ettiklerine muhakkaki ulaşırlar, her ne süretle olursa olsun, kapalı bir kapıyı, himmetle açarlar.

185

Sevgili kucağında, aÅŸk ÅŸarabı elinde, kendini kaybetmiÅŸ bir halde, elest n,ecSen çıktı geldi… Ben, aÅŸk ÅŸarabmm sütünü ıçerken. akıl bana; Ey aÅŸkatapan,afiyetolsun."diyordu.

186

Su toprak bedenim, gönlün kadehidir. Pişkin ve olgun fikrim de, gönlün henüz olmamış ham şarabıdır. Şu zavallı bilgi kınntılarımızın hepsı gonul tuzağının yemidir, buğdayıdır. Bu sözleri ben söyledim sanma, bu sozler go-nülden gelmektedir.

187

Derler ki: "Bilgiler, fenler, hünerler sahibi Akl-ı Küldür. Åžu baÅŸ aÅŸağı göğe sermaye veren, onu kuran, onu döndüren, ÅŸaÅŸmaz kanunlarla onu idare eden Akl-ı Küldür. 0 aklın ki aklı vardır. o, Akl-ı Külden bir cüz’dür. EÄŸer, akıldan akıl giderse, iÅŸte böyle akıl, o vakit Akl-ı Küldür."

188

AÅŸkta, her ne kadar evvellik içinde evvellik varsa da asıl evvellik, o evvellikten daha evveldir, daha eskidir… Yokluk evi olan §u dünyada, bir çok varlar, varlıklar görünmektedir. Halbuki gözlerimizi iyice oÄŸuÅŸturur da bakarsak,çoÄŸu yoktur, yok! Dünya, var gibi görünen bir yokluktur.

189

0 mest dilber, ansızın kapımdan içeri girdi. Elinde bulunan, la’l renkli ÅŸarap kadehinden içerek oturdu. Onun güzel saçlarını görmekten, onları tutup, hayranlıkla okÅŸamaktan ötürü yüzüm bütün göz kesildi, gözlerim de, bakışlarım da, bütün el oldu.

190

0 mest dilber, her gün yeniden yeniye, yeni güzel bir sîma ile gelir. însanın aklını, fıkrini bozan fitnelerle, fesatlarla dolu bir kadehi elinde tutarak bana gösterir… Ben ne yapayım? EÄŸer o kadehi alsam akıl testisi kırılacak, aklım başımdan gidecek; almasam, bilmem ki, o güzelin elinden nasıl kurtulurum?

191

Sarhoş bir halde, o güzel ayaklar sultanın harem dairesinde yürür dururdu. 0 nazik eller gülbahçesinde güller devşirir, desteler yapardı. Ecel tuzağı ağzını açıp kapayınca o eller kesildi, o ayaklar kırıldı.

192

Sevgilimizi sevindiren, her canın başı, daima neÅŸelidir, gönlü daima güler… Öyle bir güzellik, öyle bir lütuf cana göre deÄŸildir, cana nisbet edilemez. canda olamaz. YavaÅŸ söyleyeyim, bunlar olsa olsa canandadır.

193

Senin heveslerinin, isteklerinin üzümü bitmiş, sarhoş gibi asmanın dallarına yapışmış, sallanıp durmada. Eğlence dalı, bir oğula gebe kalmışsa, o eğlenenlerin, zevke dalanların göz bebeği olur.

194

Bütün arzulardan, isteklerden vazgeçebilirim, üstüne düştüğüm her şey-den, herkesten kopabilirim. Ancak canımıza can olan aziz varlıktan imkanı yok ayrılamam. Birinden ayrılan kayan herkes, senin için ayrılır. Fakat senden bir an bile kim ayrılabilir? Buna imkan var mı?

195

Ne seninle rahat, düzenli bir şekilde bir an bile oturabiliyorum, ne de sensiz bir an yaşamama imkan var. Düşünce, bu hadiseden başı döndü, ser-semleşti. Hayır, bu hadise değildir, dermanı olmayan bir derttir.

196

Senin sevgi gammın diyarında sabır ferman, emir dinlemez. Göz senın için yaş döküyor, onda sabra karşı mahrumiyet vardır. Gönül de, senın der-manı olmayan dertlerini çekmektedir. Ben şikayetçi değilim, seni çok sevdiğim için bunların hepsine razıyım. Bu sözleri sadece dilim söylemiyor. Bu sozleri gönlüm söylüyor, bu sözler candandır.

197

Geceye dedim ki: "Seni aydınlatan ay’ı seviyorsan, ona imanın varsa, bu çabucak geçüp gitmen ona vefasızlıktır, sevgi noksanlığıdır. Gece, yüzünü bana dönerek şöyle bir özür beyan etti: "Bizim ne günahımız var? AÅŸkın sonu yok ki."

198

Geri gel, sevgili sözünde durmaktadır. Yüz defa olduğu gibi yine de senin sevginden vazgeçmedi. Senin bir tek canın olduğu halde sevgide vefalısın. Ya o canın, canının canı nasıl olur, ne yapar?

199

Bu gece, o sonsuz devlet gecesidir, saadet gecesidir. Bu gece, gece deÄŸildir, Allah’ı arayanların düğün günüdür. 0 güzel varlık, bir diyenlere, tevhid ehline eÅŸ olmuÅŸtur. Bu gece, güzel yüzlülerin yüzlerini örten, gizleyen bir duvak olmuÅŸtur.

200

Yol ne kadar uzun, sonsuzsa da, sen o Hakk yoluna ayağını bas. Çünkü o yola uzaktan bakmak, insan olmayanların iÅŸidir… Bu yolu gönül diriliÄŸinden elde et! Zira, gönül diriliÄŸi insanın, ten diriliÄŸi ise hayvanın sıfatıdır.

201

Bir ömürdür ki can benliğini terk etmiş bir kişinin kulu, kölesi olmuştur. Bu yüzdendir ki, dünyada bulunan erkekler de, kadınlar da onu parmakla gösteriyorlar. Candan, cihandan vazgeçmek zor değildir. Sevgilim asıl zor olan şey senin mahallenden kalkıp gitmek, senden uzak düşmektir.

202

însaf et, bu kadar gönül kıran, o acı sözler, bu güzel ağıza hiç yakışır mı? Şu var ki, sevgilinin o latîf, o tatlı dudaklarından hiçbir zaman acı söz çıkmaz. Fakat onun gönül kıran acı sözler söylemesi, benim kendi acı bahtındandır.

203

Artık bildim ki, aşk benden ayrılamaz, bana bağlanıp kalmıştır. Onun örtülmüş saçları benim elimdedir. Dün, her ne kadar ben kadehin sarhoşu idiysem de, bugün öyleyim ki, kadeh benim sarhoşumdur.

204

Sevgilimin bana karşı olan ahdinde, vefasında, gösterdiği ilgisizlikten otürü, gece ve gündüz gözlerimden kanlı yaşlar dökmek adetim oldu, o bir "aşka sevgili, benden vazgeçmiş, rahat rahat oturuyor. Ben ise, aptallar gıbi oturmuşum; o, benim sevgilimdir deyip duruyorum.

205

Dedim ki: "Gönlüm benim aletımdir, edevatımdır. Rebab gibi benimle aynı seste, aynı terennümdedir." Ben bu gonlümü, kendime dost sanıyordum, meğer, bu gönlüm, başka birinin dostu imiş, haberim yok.

206

Sevgilim, senin sayende gönlüm güllerle, yaseminlerle dolu. Senin lutfuna, ihsanına nail olmuş benim gibi kim var? Candan ve cihandan vaz geçmek zor değildir, asıl zor olan şey, senin mahallenden ayrılmak, senden uzak düşmektir.

207

Tenimin her cüz’ünde sevgilimin bir belirtisi vardır. Vücüdumun her parçası sevgilimin bir dili gibidir. Ben sanki bir çeng olmuÅŸum da onun güzel göğsüne dayanmışım. Bendeki bu inleyiÅŸ, bu feryad sevgilimin parmaklarındandır.

208

Ayağının bastığı toprak, canımın saadetidir. Toprak, onun ayakları altında çiğnendiği için baştan başa gül olmuştur. Yasemin olmuştur. Sevgilim, ayağını bastığın yerler sana meyveler verir, çiçekler, çimenler bitirir. 0 ayağını bastığın topraktan, yüz nasıl kaldırılabilir?

209

Kavuşma, buluşma zamanında güzel yüzü, benim gülen bir gülümdür. Ayrılık anında, hayali benim gönlümdür, imanımdır. Gönül benimle, ben de gönülle hep kavga ediyoruz, bir türlü barışamıyoruz. Her birimiz, "0 güzel senin değil, benimdir." diyoruz.

210

GüzelliÄŸin, sevimliliÄŸin sultanı benim o düzgün endamlı ay yüzlümdür. Åžu deli gönlüm, onun aÅŸk zincirine vurulmuÅŸtur… Ben o ay yüzlümün kapı-sının toprağını gönül kanıyla sulamaktayım. Halbuki onun kapısının toprağı, kanımdan daha kıymetlidir, daha deÄŸerlidir.

211

Sevgilim, senin yüzünün güneÅŸi göklere sığmaz. Çünkü güzelliÄŸin, dille anlatılacak bir güzellik deÄŸil. 0 bambaÅŸka bir güzellik… Senin aÅŸkın, cana, cihana sığmazken, ÅŸaşılacak bir ÅŸeydir ki, geldi, benim içime, benim gönlüme sığdı, gönlümü kendine yer edindi.

212

Yerde ve havada olan her zerreye iyi bak ki onlar da bizim gibi bir kudretin meftunu ve mecnünudur. Neşeli, neşesiz; iyi, kötü her zerre, eşsiz bir gönlünü kaptırmış, dönüp durmaktadır.

213

Sevgili zariftir, naziktir; günahı budur. Güzeldir, latîfdir, hoÅŸtur; günahı budur. Acaba hangi ayıbımı gördüler de ondan kaçıyorlar?… Onun ayıbı yoktur, afîftir; günahı budur.

214

EÄŸer sevgiliye kavuÅŸtunsa, baÄŸlı, bahçeli cennet budur. EÄŸer ayrı düş-tünse cehennem, ateÅŸ budur. AÅŸk kadimdir, ondan önce hiçbir ÅŸey yoktur. Fakat aÅŸk, cihanda örtülmüş, bir sır olarak kalmıştır. Ne gariptir ki, örtülü olan kendini örteni meydana çıkanyor, aÅŸk Allah’ı buluyor; oyun, ÅŸaka iÅŸte budur.

215

Benim yaşadığım müddetçe sanatım, işim, gücüm budur. Avcılığım, avlanmam, avım budur. Günüm, zamanım budur. Rahatım, kararım, gam ortağım budur.

216

Ey gönül, bir sen varsın, bir de O’nun derdi var. O’nun dertlisi olmak ne hoÅŸtur. O’nun derdi, senin dermanındır. Bu sebeple O’nun verdiÄŸi, ızdırabı, çek, sakın ÅŸikayet etme, sızlanma. O’nun takdiri, onun femanı, budur. Maddî arzularını ayak altına alırsan, o zaman, nefsin köpeÄŸini öldürürsün ki asıl kurban da budur.

217

Gözümden uzaksın, bakış ve görüşüm sana varamıyor. Sebebi şu: Bizim gözlerimiz hala süreti görmekte, renk ve şekil üzerinde durmaktadır. Senin vüzünü görmeye, cemalini müşahede etmeye ehliyeti, kabiliyeti yoktur. Fakat böyle olmakla beraber gönül senden kendini nasıl çeksin? Sen cansın, can da tatlıdır.

218

Ölümde, adalet ve din ehline bir başka hayat

6 Yazarın Biyografisi Ve Eserleri Hakkında Bilgiler

Salı, 06 Kasım 2007

6 tane yazardan oluşan bir proje. İçinde yazarların hayatları ve eserleri hakkında bilgiler bulunmaktadır.

İçindeki Yazarlar

-Ahmet Hamdi TANPINAR

-Memduh Åževket ESENDAL

-Refik Halit KARAY

-Orhan KEMAL

-Tarık BUĞRA

-Behçet NECATİGİL

http://rapidshare.com/files/221118/E…_Projesi_1.rar

İslamiyetten Önceki Türk Edebiyati

Salı, 06 Kasım 2007

İSLAMİYETTEN ÖNCEKİ TÜRK EDEBİYATI

(..?-11.yy.)

A) SÖZLÜ EDEBİYAT DÖNEMİ:

M.S.VIII. yüzyıla gelinceye kadar Türklerin henüz yazıyı kullanmadıkları dönemdeki edebiyattır. Bu dönem edebiyatı, sözlü olarak üretilmiş ve kulaktan kulağa yayılarak varlığını sürdürmüştür. Bu dönemde edebiyatımızı Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi dinler etkilemiştir.

Genel özellikleri:

Bu dönem edebiyatı müzik eÅŸliÄŸinde (“kopuz” adı verilen sazla) dile getirilmiÅŸtir.

Ölçü, ulusal ölçümüz olan “hece” ölçüsüdür.

Nazım birimi “dörtlük”tür.

Dönemine göre arı bir dili vardır.

Dizelere genel olarak yarım uyak hakimdir.

Daha çok doğa, aşk ve ölüm konuları işlenmiştir.

Bu döneme yönelik elimizdeki en önemli ve eski kaynak KaÅŸgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügat-it Türk” adlı eseridir.

Dönemin ürünleri:

KOÅžUK: “Sığır” denilen sürek avları sırasında söylenen ÅŸiirlerdir. Konusu daha çok doÄŸa, aÅŸk, savaÅŸ ve yiÄŸitliktir. Bu tür daha sonra Halk edebiyatında “KoÅŸma” adıyla anılmıştır.

SAV: Dönemin özlü sözleridir. Bugünkü atasözlerinin ilk biçimi niteliğindedir.

SAGU: “YuÄŸ” adı verilen ölüm törenlerinde, ölen kiÅŸilerin erdemlerini ve duyulan acıları dile getiren ÅŸiirlerdir.

DESTAN: Toplumu derinden etkileyen olaylar sonunda halk arasında kendiliğinden oluşan uzun nazım türüdür.

DESTANLARIN ÖZELLİKLERİ

1. Toplumun ortak görüşlerini yansıtması

2. Olağanüstü özellikler taşıması

3. KiÅŸilerinin seçkin olması (Kral, Han, Hakan…vb.)

4. Milli dilde söylenmiş olması

5. Milli nazım ölçüsüyle söylenmiş olması

6. Oldukça uzun olması

7. Konuları bakımından savaş, deprem, yangın, mizah, ünlü kişilerin yaşamları şeklinde sıralanabilmesi

TÜRK DESTANLARI

Destanlarımız yazıya geçirilmedikleri için bugün bunların ancak konularını bilmekteyiz. Bunları da İran, Çin ve Arap kaynaklarından öğreniyoruz.

A) SAKA DEVRİ DESTANLARI

1) Alp Er Tunga Destanı: Türk-İran savaÅŸlarında Alp Er Tunga’nın yiÄŸitliklerini ve bu savaÅŸları anlatır.

2) Åžu Destanı: İskender’le Türkler arasındaki savaşı ve Türk hakanı Åžu’nun kahramanlıklarını anlatır.

B) HUN DEVRİ DESTANI

OÄŸuz Destanı, Hun hükümdarı Mete’yi ve onun yaÅŸamını anlatır.

C) GÖKTÜRK DEVRİ DESTANLARI

1) Bozkurt Destanı: Göktürklerin dişi bir kurttan türeyişini anlatır.

2) Ergenekon Destanı: Bir savaÅŸta yenilen ve Ergenekon’a açılan Türklerin orada bir demir dağı eritip intikamlarını almalarını anlatır.

D) UYGUR DEVRİ DESTANLARI

1) Türeyiş Destanı: Uygurların bir erkek kurttan türeyişi anlatılır.

2) Göç Destanı: Uygur Türkleri’nin anayurtlarından göçünü anlatır.

NOT: Destanlar oluşumları bakımından iki grupta incelenebilir.

a) Doğal Destanlar: Halk arasında ortaya çıkan anon,im ürünlerdir. Bunlar genellikle daha sonra bir şair tarafından derlenip düzenlenmiştir. Bu türe örnek olarak şu destanları sıralayabiliriz.

İliada, Odysseia Yunanlıların (Homeros)

Kalevala Finlilerin

Nibelungen Almanların

Ramayana, Mahabarata Hintlilerin

Cid İspanyolların

Chanson de Roland Fransızların

Gılgamış Sümerlerin

b) Yapma (Suni) Destanlar: Bir olayın doğal destana benzetilerek bir şairce destanlaştırılmasıdır. Yapma destan örneği olarak şunları sıralayabiliriz:

Virgilius Aeneit

Dante İlahi Komedi

Tasso Kurtarılmış Kudüs

Milton KaybolmuÅŸ (KaybedilmiÅŸ) Cennet

Firdevsi Şehnâme

B) YAZILI EDEBİYAT DÖNEMİ

Bu dönemi Göktürk ve Uygur dönemi eserleri olarak iki grupta inceleyebiliriz.

1) Göktürk (Orhun) Yazıtları (VIII. yy): Bunlarda Çinlilere karşı bağımsızlık savaşı yapan, Türk bütünlüğünü yeniden kurmak için içte ve dışta svaşan Göktürklerin hikayesi anlatılır. Bu abideler 38 harfli olan Göktürk alfabesiyle yazılmıştır. Bunlardan en önemli olanları üç tanedir.

a) Bilge (Vezir) Tonyukuk Yazıtı (720-725): Dört bakana vezirlik etmiş olan Tonyukuk tarafından yazılmıştır. Daha çok Çinlilerle yapılan savşlar anlatılmaktadır.

b) Kül Tigin Yazıtı (732): Göktürk hakanı olan Bilge KaÄŸan kardeÅŸi Kül Tigin’in ölümü üzerine bu abideyi dikmiÅŸtir.

c) Bilge KaÄŸan Yazıtı (735): Göktürk hakanı olan Bilge KaÄŸan’ın ölümünden sonra yazdırılmış birabidedir. Son iki yazar daha çok dönemin olaylarından , törelerinden ve Bilge KaÄŸanın ulusuna dilediÄŸi iyi dileklerden söz eder.

* “Türk” adının geçtiÄŸi ilk yazılı belge ve Türk edebiyatının ilk yazılı örnekleri olan Göktürk abidelerindeki yazılar Prof. Thomsen ve Radloff tarafından okunmuÅŸtur.

2) Uygur Dönemi Eserleri: Göktürk devletinin yıkılmasından sonra kurulan Uygur hanlıklarından kalma eserlerdir. Daha çok Buddha ve Mani dininin esaslarını anlatan metinlerdir. Bunlar Turfan yöresinde yapılan kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Uygurların kağıda kitap basma tekniÄŸini bildikleri anlaşılmaktadır. Dönemden kalma birçok hikayenin yanında “kökünç” denilen bir tür ilkel tiyatro eserleri de vardır. Uygurlar bu eserleri 14 harfli uyugr alfabesiyle yazmışlardır.

Ahmet Mithat Efendinin Eserleri Ve Hayatı

Salı, 06 Kasım 2007

AHMET MİTHAT EFENDİ

Ahmet Mithat Efendi XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren batı etkisinde değişmeye başlayan edebiyatımızın önde gelen şahsiyetlerinden birisidir. Şiir hariç roman, hikâye, tiyatro, anı, seyahat yazısı, tenkit deneme, gazete makalesi gibi hemen her çeşit edebî türde eser kaleme almış, batı edebiyatlarından tercüme yahut uyarlamalar yapmış, geniş bir yelpazede küçüklü büyüklü çok sayıda fikrî eserle, küçük çaplı eğitici popüler kitaplar ve ders kitapları yayımlamıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarındaki sohbet üslûbunu ve sıkmama amacını ÅŸu satırlarıyla anlatmaktadır: "Ahmet Mithat Efendi’nin en fazla eser verdiÄŸi edebî tür romandır. Ona göre roman "cihan içinde bir cihan"dır. Romancı yaÅŸadığı dünyayı beÄŸenmez. BeÄŸenmediÄŸi bu dünyanın önüne okuyucunun daha çok beÄŸeneceÄŸini umut ettiÄŸi yeni ve yapay bir dünya koymaya çalışır.

Bunu yaparken insanın insanın haytına dinlenme saati girdi. Okumaya ayrılan saat. İşte cemiyetimize getirdiği şey. Ve onunla küçük insanların hayatı değişti. Küçük ahşap evlerde lamba başındaki saatler, başka bir mana ve hüviyet kazandılar. Bütün aile okuma bilenin etrafında toplandı ve okunanı münakaşaya başladı."

Türk Dil Kurumu, bu düşünceden hareketle ve yeni Türk edebiyatının belli baÅŸlı metinlerini özgün biçimleriyle okuyucuya sunmak amacıyla Ahmet Mithat Efendi’nin romanlarını bir külliyat hâlinde yeni yazıya aktararak yayımlamaya baÅŸladı. Ahmet Mithat Efendi’yi diÄŸer yazar ve ÅŸairler izleyecektir.

Bu eserlerin edebiyat, dil, sosyoloji, sosyopsikoloji, sosyal tarih ve dil çalışmaları bakımından dönemlerinin birer belgesi olmaları gerçeÄŸini göz önünde bulundurarak, romanların dilinde herhangi bir sadeleÅŸme ve deÄŸiÅŸmeye gidilmedi. Okumayı kolaylaÅŸtırmak ve imlâ birliÄŸini saÄŸlamak amacıyla İmlâ Kılavuzu esas alındı. Romanlardaki yabancı kelime ve terkiplerin İmlâ Kılavuzu’ndaki ÅŸekillerine baÄŸlı kalındı. İmlâ Kılavuzunda bulunmayan kelime ve terkipler aslına uygun olarak alındı.

Bütün Eserleri,

Romanlar V, 1. Çengi, 2. Kafkas, 3. Süleyman Muslî

Haz.: Erol Ülgen, M. Fatih Andı, Ankara 2000, 603 s.

Romanlar VII, 1. Henüz 17 Yaşında, 2. Acâyib-i Âlem, 3. Dürdane Hanım,

Haz.: Nuri Sağlam, Kâzım Yetiş, M. Fatih Andı, Ankara 2000, 683 s.

Romanlar IX, 1. Cellât, 2. Esrâr-ı Cinâyât,

Haz.: Nuri Sağlam, Ali Şükrü Çoruk, Aankara 2000, 439 s.

Romanlar X,1. Hayret, 2. Bahtiyarlık,

Haz.: Nuri SaÄŸlam. Ankara 2000, 582 s.

Romanlar XIII, Müşahedat,

Haz.: Necat Birinci, Ankara 2000, 374 S.

Romanlar XIV, 1. Cinli Han, 2. Taaffüf, 3. Gönüllü,

Haz.: Necat Birinci, Ali Şükrü Çoruk, Erol Ülgen, Ankara 2000, 414 s.

BaÄŸdat’ta bulunduÄŸu yıllarda Mithat PaÅŸa, kendisine; "OÄŸlum", demiÅŸti "Vatana en büyük hizmet, vatandaÅŸları okutmaktır. Sen de bu yolda yürürsen, dünyada cismimi, ahirette ruhumu ÅŸad etmiÅŸ olursun!.. YaÅŸadıkça hocalık yapacaksın, öğreteceksin ve kalemi elinden bırakmayacaksın!"

Ahmet Mithat Efendi, öyle yaptı ve 1912 yılında, son dersini ve son nefesini, Darüşşafaka Mektebi kürsüsünde verdi.

Ahmet Mithat Efendi, edebiyatımıza iki yüzün üzerinde eser kazandırmış, fakir bir ilenin çocuÄŸu olarak dünyaya gelmiÅŸtir. ÇocukluÄŸu sıkıntılar içinde geçen bu edebiyatçımızın, bütün ömrü de hep cefâ içinde geçmiÅŸtir.Åžimdi isterseniz Ahmet Mithat’ın çocukluÄŸunu, Mehmet Nuri yardım’ın kaleminden okumaya çalışalım:

" Yoksul bir ailede doÄŸan Ahmet Mithat’ın, büyüdükçe afacanlıkları da artar. Mahallede herkes ‘ Küçük Ahmet ‘ ten yaka silker. Yaramazlıkları, haÅŸarılıkları herkesi bezdirmiÅŸtir. Bunun üzerine komÅŸuları babası Süleyman AÄŸa’ya şöyle akıl verirler: ‘ AÄŸa ! İyisi mi sen bu çocuÄŸu bir dükkâna ver. Hem bir sanat öğrenir, hem de uslanır. ‘ Bunun üzerine Süleyman AÄŸa, Küçük Ahmet’i Mısır Çarşısı’nda bir aktar dükkânına çırak olarak yerleÅŸtirir."

Küçük Ahmet, aktar dükkânına yerleştikten sonra, çektiği zahmetleri bir dizi anlatır. Nasıl kalktığını, nasıl gidip geldiğini, ustanın ona nasıl davrandığını ve de hem ustasından, hem babasından ne dayaklar yediğini de anlatır.

Başlangıçta Ahmet Mithat aktarlığı öğrenememesine rağmen, günler haftalar geçtikten sonra nasıl öğrendiğini dile getirir. Bundan sonra artık kendisinde güzel günler başlayacaktır.

Ben, bunu okurken bir yandan usta- çırak, baba- oÄŸul iliÅŸkisinin nasıl olduÄŸunu düşünmüş, bir yandan da Ahmet Mithat’ı okumaya sevkeden hâdisenin ne olacağını zihnimde merak etmiÅŸtim. İşte M. Nuri yardım, kitabında bu bölüme de şöyle yer veriyor:

" Ahmet Mithat, ‘ menfa ‘ isimli eserinde okuma yazma öğreniÅŸinin garip fakat güzel hikâyesini şöyle anlatır:

‘ Artık peÅŸtemal kuÅŸanmış, kalfalığa yükselmiÅŸ, yüz kuruÅŸ da aylığa kavuÅŸmuÅŸtum. Fakat, nedense içimde garip ve medenî bir açlık vardı. Ötede beride gazete, kitap okuyan insanlara rastgeldikçe, içim, yenilmez bir hevesle doluyor, yüzüm utançtan kızarıyordu. Okuyup yazan insanların, biz cahillerden büsbütün baÅŸka bir dünyada yaÅŸadıklarına inanıyordum. Onların ellerindeki kitaplara, gazetelere bir iÅŸtahla bakıyordum.

Düşünüyordum ki, okuyup yazma bilenler, beni zaman zaman rahatsiz eden birçok soruların cevaplarını bulabilecek ve verebilecek durumdadırlar… "

İşte bu düşüncelerle yola çıkan Ahmet Mithat, okumaya ve yazmaya yönelmeye başlar.


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný