‘Dünya Ve Ülkeleri’ Kategorisi için ArÅŸiv

Nevruz

Salı, 06 Kasım 2007

NEVRUZ

Farsça Nev (Yeni) ve Ruz (Gün) kelimelerinin birleÅŸmesinden meydana gelen ve yenigün anlamını taşıyan Nevruz, Orta Asya’da yaÅŸayan Türkler, Anadolu Türkleri ve İranlıların yılbaşı olarak kutladıkları bir gündür. Bugün gece ile gündüzün eÅŸit olduÄŸu Miladi 22 Mart Rumi 9 Mart gününe rastlamaktadır.

Nevruz, bir başka söyleyişle Yenigün tabiatın kıştan kurtuluşunun bolluk ve berekete kavuşmanın simgesi olma yanında, toplumların yaşamlarındaki hareketliliklerin, başlangıçların ve dönüm noktalarının da ifade edildiği bir gün olarak kabul edilir.

Her toplumun kendine özgü bir nedenle kutlandığı Nevruz, Türk Halkları tarafından bir kurtuluş günü olarak algılanır ve Ergenekon veya Bozkurt efsaneleri ile bağlantılı olarak değerlendirilir.

Bu efsaneye göre; Göktürklere savaş açan yabancı kavimler, hile ile bu savaşı kazanırlar. Savaştan sağ olarak kurtulan Göktürkler Sarp dağlardan geçerek kimsenin kendilerini bulamayacağı bereketli bir ovaya yerleşirler. Ergenekon denen bu yerde giderek çoğalırlar. Bunun sonucunda buraları kendilerine yetmeyince, etraflarındaki, demir bir dağı ateşle eriterek buradan çıkarlar ve yayılırlar. İşte Ergenekondan ayrılış tarihi, yeni yılın da başlangıç tarihi olarak kabul edilerek, daha sonraki Göktürk Hakanları her yıl bu tarihte kızdırdıkları demiri örs ve çekiçle döverek, o günü simgeleştirirler. Bu tarih Türkler için bir kurtuluş günü olarak kabul edilir ve doğadaki dirilişle özdeşleştirilir.

Anadolu’da Nevruz Selçuklular döneminden baÅŸlayarak Osmanlı’dan günümüze kadar canlı geleneklerle kutlana gelmiÅŸtir.

Selçuklu hükümdarı Melikşah döneminde Nevruz yılbaşı sayılarak bir takvim hazırlanmıştır. Bu takvime "Takvim-i Melikî", "Takvim-i Sultanî", "Takvim-i Celalî" adı verilmiştir.

Osmanlı PadiÅŸahlarınca Nevruz’a özel önem verildi. Åžairlerce Gazel ve kaside ÅŸeklinde yazılan ve Nevruziye adı verilen ÅŸiirler PadiÅŸahlara ve devlet adamlarına sunulurdu. Nevruz günlerinde müneccimbaşı, yeni takvimi padiÅŸaha sunar, o anda aldığı bahÅŸiÅŸe de "Nevruziye BahÅŸiÅŸi" adı verilirdi. Nevruziye denen çeÅŸitli baharatlardan yapılmış macunlar, padiÅŸah ailelerine ve büyüklere sunulur, ziyaretler düzenlenirdi.

Anadolu’da Nevruz-i Sultan, Sultan Nevruz, Navrız, Mart Dokuzu gibi adlarla da anılan Nevruz Anadolu Alevi-BektaÅŸilerinde; Hz.Ali’nin doÄŸum günü; Hz.Ali ile Hz.Fatmanın evlendikleri gün; Hz.Muhammed’in veda haccı dönüşü Hz.Ali’yi kendine halife tayin ettiÄŸi gün olarak kabul edilir ve kutlanır.

Elimizdeki mevcut veriler ışığında Nevruz’u bir tek kaynaÄŸa baÄŸlayarak açıklamak mümkün deÄŸildir. Orta doÄŸudan Asya’ya kadar geniÅŸ bir coÄŸrafyada kutlanan Nevruz, her milletin kendi kültür deÄŸerleriyle özdeÅŸleÅŸtirilip sembolleÅŸtirildiÄŸi bir gün olma özelliÄŸini taşır.

Nevruz Bayramı’nın Türkiye’deki geleneksel uygulamalarından bazı örnekler;

Mersin-Silifke bölgesindeki Toros Türkmenlerinde "Mart İpliÄŸi" adı ile bilinen Nevruz’da aÄŸaçlara bez baÄŸlanır. Nevruz günü yaylalara çıkılır. Yayla evlerinde bulunanlar gelen misafirleri evlerinde ağırlarlar. Gelen grup silah atarak geliÅŸlerini bildirirken yayladakilerin baÅŸkanı buna bir el silah atarak cevap verir. Daha sonraki karşılıklı silahlar atılır ve birbirlerine "Nevruzun Kutlu, Dölünüz hayırlı ve bereketli olsun" temmenisinde bulunur. O yıl 20 kuzu veya oÄŸlağı olan sürü sahibi bir kurban keser ve orada piÅŸirilerek yenir.

Tahtacı Türkmenlerinde Nevruz "Sultan Nevruz" adı ile anılır, eski takvimle (Hicri) Mart ayının 9 unda kutlanarak yaylaya çıkılır. Bununla ilgili olarak halk arasında "Mart Dokuzundan sonra dağlar misafir alır" deyişi söylenir. Bugün herkes yeni elbiselerini giyip, süslenerek mezarlıkları ziyaret ederler.

Gaziantep ve çevresinde 22 Mart gününe sultan Navruz adı verilmektedir. Halk arasındaki inanca göre sultan Navruz güzel bir kızdır ve 21 Mart’ı 22 Mart’a baÄŸlayan gece batıdan doÄŸuya doÄŸru göç eder, bir baÅŸka inanca göre ise kuÅŸ kılığında uçan bir derviÅŸtir. Nevruz gecesi Sultan Navruz’ın geçtiÄŸi saatte uyanık olanların bütün dileklerinin gerçekleÅŸeceÄŸine inanılır.

Malatya’nın Arguvan ilçesinin bazı köylerinde halk Nevruz’u "Kış Bitti Bayramı" olarak kutlarlar.

Ağrı ve çevresinde o gece gençler bir dilek tutarak kapıları dinleyip, içerdeki konuşmaları yorumlayarak niyetlerinin tutup tutmayacağını anlamaya çalışırlar.

Bir başka uygulama, bekar bir delikanlı o akşam "tuzlu gıllık" denilen, tuzlu hamurdan yapılmış bir çöreğin yarısını yer ve su içmeden yatar. İnanışa göre, rüyasında kendisine su veren kızla evlenecektir. Ertesi gün çöreğin diğer yarısını evin damına veya bacasına bırakır. Gelen bir karga çöreği kapıp hangi evin damında yerse o evin kızıyla evleneceğine, karga hiç bir evin damına konmayıp, uzaklaşırsa, uzaklardan biriyle evleneceğine inanılır.

Kars civarında akşam bir evde toplanan genç kızlar ve erkekler, küçük bir çocuğu su almaya gönderirler. Çocuk hiç konuşmadan ve arkasına bakmadan bir kova su getirir. Kovanın içine orada bulunanları temsilen renkli iplik ve iğneler atılır. Birbiriyle birleşen iğne ve ipliklerin sahiplerinin birbirleriyle evleneceklerine inanılır.

Tunceli çevresinde; bugün erkekler alınlarına kara sürerek su kaynaklarına giderler. Bu karaları orada temizleyerek dua ve nizayda bulunurlar. Bunun yanında kötülük ve sıkıntılardan kurtulma dileği taşıyan, farklı uygulamalara da rastlanmaktadır.

IÄŸdır ve çevresinde 19 Mart’ı 20 Mart’a baÄŸlayan gece kız ve erkekler Tanrıdan bir dilek dileyerek akarsuda yıkanırlar ve en az üç defa suya dalıp çıkarlar. Sabah erken kalkılarak taze su içilir, hayvanlara da taze su verilir.

Halk yeni elbiseler giyer ve bayram namazından sonra kaynamış yumurta tokuştururlar.

Evinden yeni cenaze çıkanlar dahi bayrama katılmak zorundadır. O gün yas tutmak günah sayılır.

Giresun’da "Mart Bozumu" adıyla 14 Mart’ta kutlanan Nevruz’da o gün sabah erkenden kalkılarak çevredeki akarsulardan su getirilip, hayvanların üzerine serpilir.

Edirne’de 22 Mart günü yapılan sultan Nevruz eÄŸlencelerinde eski hasırlar yakılıp "Mart içeri Pire Dışarı" diyerek üzerinden atlanır.

Kırklareli’nde Nevruz "Mart Dokuzu" adıyla kutlanmakta olup, o gün halk boyalı yumurtalar börekler, lokma gibi yiyeceklerle kırlara giderek bu yiyecekleri yerler ve eÄŸlenirler.

İzmir Urla’da Nevruz "Mart Dokuzu Åženlikleri", Tire’de "Sultan Nevruz Bayramı", UÅŸak’ta ise "Yıl Yenilendi" gibi adlarla kutlanmaktadır.

Ülkemize iliÅŸkin geleneksel Nevruz uygulamalarını sayılan bu örneklerle sınırlamak Anadolu’daki Nevruz kutlamalarının alanını daraltmak ve sınırlamak anlamına gelir. VerdiÄŸimiz örnekler mevcut uygulamaların sadece küçük bir bölümünü oluÅŸturmaktadır.

Orta Asya’daki Türk topluluklarından Azerî, Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek, Tatar, Uygur Türkleri, Anadolu Türkleri ve Balkan Türkleri Nevruz geleneÄŸini canlı olarak günümüze kadar yaÅŸatmışlardır.

TÜRK DÜNYASI’NDA NEVRUZ

KAZAKİSTAN: Kazaklar Nevruz törenlerinde Mevlid okuturlar. Evler baÅŸtan baÅŸa temizlenir, herkes en iyi elbiselerini giyer. Nevruz törenleri sırasında ev duvarlarına veya çeÅŸitli eÅŸyalar üzerine kil kaplar atılarak parçalanır. AteÅŸ üzerinden atlanır. AteÅŸten atlamaların eski yılın kötülüklerinden ve hastalıklarından sıyrılmak, yeni yıla iyi bir ÅŸekilde girmek için yapıldığı tesbit edilmiÅŸtir. Kazaklar Nevruz’da yaptıkları yemeÄŸe "Nevruz-köcö" adını verir. Nevruz çorbası veya lapa adı verilen baÅŸka bir yemek yaparlar ki, bunları o gün komÅŸulara dağıtırlar.

KIRGIZİSTAN: Kırgızlar yeni yılın ilk gününe Nooruz adını vermekte ve bugün "Nooruz-köcö" denilen özel bir yemek yemektedirler. "Köcö", darı yarması yahut bulgur konulmak suretiyle yapılan bir nevi tirittir. "Auz köcö" denilen kavut da bu günün özel yemeklerindendir.

Kırgız yılı, gece ile gündüzün bir olduÄŸu günde yapılan Nevruz festivali ile baÅŸlamaktadır. Yılbaşı bayramı 21 Mart’tır.

ÖZBEKİSTAN: Özbekistan’ın Semerkand, Buhara, Andican taraflarında Nevruz törenleri Nevruz günü baÅŸlamakta ve bir hafta devam etmektedir. Halk bu Nevruz eÄŸlencelerine "Seyil EÄŸlenceleri" adını vermektedir. Seyil yerleri dönme dolaplar, çalgıcılar, beççeler, seyyar satıcılarla dolar. Nevruzun birinci günü halk çadır çadır gezerek birbirlerinin bayramını kutlar. Bu ziyaretler sırasında ikram edilen yemek "aÅŸ" adı verilen pilavdır. Ayrıca çay ve çeÅŸitli meyveler de sunulur. Köpkari, güreÅŸ, at yarışları ve horoz dövüşleri gibi spor gösterileri düzenlenir. Nevruz kutlamalarından esinlenmiÅŸ tiyatro eserleri sahnelenir.

TÜRKMENİSTAN: Türkmenler yeni yılın ilk gününe Novruz adını verirler. Novruz’dan beÅŸ altı gün önce her Türkmen ailesi temizlik yapmaya baÅŸlar. Novruz için Türkmen çöreÄŸi, Türkmen petiri, külce, yaÄŸlı börek, ÅŸekÅŸeke, koko, bovursak, Türkmen palovu hazırlanır. Ne kadar çok yiyecek hazırlanırsa, yeni yılın o denli iyi geçeceÄŸine inanılır. Semeni Novruz’un özel yiyeceÄŸidir.

Birkaç aile birleşip büyük bir kazanda buğday özüne, un, su ve şeker ekleyerek hazırlarlar. Bir gün önceden pişirilmeye başlanan semeni 21 Mart sabahına hazırlanır.

AZERBAYCAN: Azerbaycan’da Nevruz üç gün sürmektedir. Her yıl Mart ayının 21-23′üncü günleri büyük törenle kutlanır. Nevruz’dan sonraki en önemli gün "ahir çerÅŸenbe / son çarÅŸamba"dır. Bu güne "ılin ahir tek tek" günü de denir. Bayram ayı içindeki dört haftanın ÇarÅŸamba günleri de önemlidir. Buna "üstü" denilmektedir. "Ahir çerÅŸenbe" den önceki Salı günü mezarlığa giden erkekler Fatiha okuyup dönerler. Kadınlar ise mezarlığa, hazırladıkları helva, pilav ve daha baÅŸka yiyecekler ile gitmektedir. Kur’an-ı Kerim okunur, Fatihaların ardından yemekler fakirlere dağıtılıp, 1-2 saat sonra mezarlıktan ayrılınır. Kabir-üstü uygulaması da sona erer.

Azerbaycan’da salıyı çarÅŸambaya baÄŸlayan gece "ahir çerÅŸenbe"dir. "Ahir çerÅŸenbe"de yapılması gerekli iÅŸlerin başında evin, eÅŸyanın, kap kacağın yıkanması ve temizlenmesi iÅŸi gelmektedir. Pülenberi adı verilen üzerliÄŸin yakılması adetinin yanısıra, en az yedi yemiÅŸten oluÅŸan "yeddi-levin" gecesi yapılmaktadır. "Gapı pusma" âdeti gençlerin niyet tutarak komÅŸu kapılarını dinlemeleri ile ilgilidir. İlk duyulan söz yeni yılın lehine veya aleyhine yorumlanmasına neden olur.

"Ahir çerşenbe"nin diğer bir âdeti de "suya yüzük atma" oyunudur. Odanın ortasına su dolu leğen getirilir. Leğenin etrafını saran kızlar yüzüklerini leğenin içine atarlar. Üstü bezle örtülü leğenden, kızlardan birisi bayatı söyleyerek leğenin içinden yüzük çıkarır, çekilen yüzük kime aitse bayatı da onundur.

Su-başı âdetleri: Ertesi gün, gün doğmadan su kaynağına gidilir. El yüz yıkanır. Kızlar iki ellerinin başparmaklarını ip ile bağlayarak, suyun üzerinden atlarlar. Daha sonra parmaklarındaki ipi keserek suya atarlar. Böylece kısmetlerinin açılacağına inanırlar.

Su başına gidenler, kaynağın gözünden yedi küçük taş alarak, su kabının dibine koyarlar. Bu taşlar, bir dahaki âhir çerşenbeye kadar kabın dibinde kalır. Su dönüşü üç böğürtlen dalı koparılarak eve getirilir. Bunlar da bir sonraki âhir çerşenbeye kadar takıldığı yerde kalır.

Nevruz’dan bir gün öncesine "baca-baca" denir. ÇeÅŸitli renklere boyanmış, suda piÅŸirilmiÅŸ yumurtalar kapı kapı dolaÅŸan çocuklara verilir. Çocuklar bu gün gruplar halinde dolaÅŸarak;

Nevruz, Nevruz bahara

Güller güller nahara

Bağçamızda gül olsun

Gül olsun, bülbül olsun

Şeklinde bayatılar, maniler söylerler. Çocuklar yeşil alanlarda boyalı boyalı yumurtalar ve aşıklarla oyun oynarlar.

"Baca-baca" gününün gecesi "bacadan şal atma" âdeti görülür. Akşamüzeri yine tongallar yakılır, üzerinden atlanır, gece olunca çocuklar uçlarına uzun ip bağlı heybeleri, hısım ve akrabalarının bacalarından sallandırırlar, gençler bellerine bağladıkları şalı bacadan sarkıtırlar. Ev sahibi şalı sarkıtan tahmini kişi için en uygun armağanı şala bağlar.

Yeddi-levin gecesinin sabahında bir ağaca kalın bir iple küflen (salıncak) asılır. Genç kızlar ve delikanlılar sıra ile sallanır. Bu oyuna küfdibi, küfyeli gibi adlar verilir. Küflende sallanan mani okur, etraftakiler ona cevap verir.

Bayram günü erkekler ve kadınlar, ayrı ayrı toplanarak bayramlaşırlar. O yıl ölenlerin evleri ziyaret edilir. Bu gün yas tutulması günah sayılır. Evler dolaşılarak şeker, pirinç, yumurta vb. yiyecekler fakirlere dağıtılır. Hasta ve dost ziyaretleri önemlidir.

Nevruz; Karapapaklar’da Nevruz, Kırım Türkleri’nde Navrez, Gündönümü; Batı Trakya Türkleri’nde Mevris, Makedonya ve Kosova Türkleri’nde Sultan-ı Navrız adlarıyla kutlanmaktadır.

TÜRKİYE: Anadolu’da "Sultan-ı Nevruz", "Nevruz Sultan", "Mart Dokuzu" ve "Mart Bozumu" gibi adlarla bilinen Nevruz, gelenekleriyle bütün Türk toplumu içerisinde yaÅŸamaya devam etmektedir.

AÄŸaç iÅŸleriyle uÄŸraÅŸmaları nedeniyle tahtacı olarak isimlendirilen Tahtacı Türkmenleri’nde; Nevruz Bayramı eski Mart’ın dokuzudur ve Sultan Nevruz olarak adlandırılmaktadır. Nevruz, Tahtacı Türkmenleri’nin yaylaya çıkışında; 22-23 Mart tarihlerinde kutlanmaktadır. Tahtacı Türkmenlerinde Nevruz; ölülerin yedirilip içirildiÄŸi gün olarak kabul edilir. Burada eski Türk inanç sisteminin atalar kültü kendini göstermektedir.

22 Mart Nevruz’dan bir gün önceyi karşılamaktadır. Bu gün Nevruz hazırlıkları yapılır. Çamaşırlar yıkanır, yemekler hazırlanır. Nevruz günü yenilen yemekler arasında ıspanaklı börek, soÄŸan kabuÄŸu ile boyanmış yumurtalar, yufka, sarı-burma, ÅŸeker, leblebi, lokum sayılabilir. Bu arada yakın akraba ve komÅŸular birbirlerine Nevruz ziyaretine gidip gelmeye baÅŸlarlar.

23 Mart sabahı erken kalkılır. Yeni ve temiz elbiseler giyilerek, önceden hazırlanan yiyeceklerle birlikte mezarlığa gidilir. Mezarlığın başında bulanan ocaklarda kahve pişirilir, sohbet edilir. Herkes komşu mezarları ziyaret etmek ve çay, kahve içmek zorundadır. Daha sonra topluca yemek yenir. Bu arada sazlar çalınır, şarkılar türküler söylenir. Ağaçlara salıncaklar kurulur. Çocuklar "bayrak" adı verilen uçurtmaları uçururlar.

Öğleden sonra kadınlar geniÅŸ bir tabaÄŸa çerezler koyarak "hak üleÅŸtirir’ler. Yiyecekler gelen geçene dağıtılarak "ölünün ruhuna deÄŸsin" dileÄŸinde bulunulur.

Yemekten sonra aile fertleri teker teker mezar taşını öperler, daha sonra mezarlıktan dönülür.

Akşam komşu ve akrabalar eğlencelerini ve sohbetlerini, yeme ve içmelerini sürdürürler. Sohbetler sabaha kadar devam eder. Bu bayramda herkes güleryüzlüdür. Suçlar bağışlanır. Bayrama katılmak zorunludur, katılmayan köy halkınca dışlanır.

Yörükler arasında; Nevruz ile birlikte, kışın bittiÄŸi ve bahar mevsiminin baÅŸladığı kabul edilir. Köy ve yaylalarda 22 Mart’ta, ÅŸehirlerde ise Nevruz günü pazara rastlamazsa, bu tarihi takip eden Pazar günü kutlanır. Köy halkı 22 Mart sabahı yaylalara doÄŸru yola çıkarlar. Daha önceden "davar evleri"ne yerleÅŸmiÅŸ olanlar, köyden gelen akraba ve komÅŸularına ev sahipliÄŸi ederler. Köylerden gelen grupla, yayladakiler karşılaÅŸtıklarında bir el silah atarak "Nevruzunuz kutlu, dölünüz hayır ve bereketli olsun" ÅŸeklinde selamlaşırlar. Gelen misafirler çadırlara yerleÅŸir, kendilerine ikramlarda bulunulur. Sürü sahipleri tarafından kesilen kurbanlar birlikte yenilir. Sünnî olan Yörüklerde imamlar tarafından yapılan dualara halk katılır ve şükrederler.

Gençler tarafından eğlenceler düzenlenir, yemekler yenir, şarkı ve türküler söylenir, oyun oynanır. Eğlenceler geç saatlere kadar devam eder.

Anadolu Alevi-BektaÅŸilerinde Nevruz;

1. Hz. Ali’nin doÄŸum günü olarak bilinmesi,

2. Hz. Ali ve Hz. Fatma’nın evlenme günü olması,

3. Kışın sona ererek baharın geliÅŸi; kışlaklardan yaylalara doÄŸru göçlerin baÅŸlaması inançlarına baÄŸlıdır. Nevruz sabahı mürÅŸidin okuduÄŸu duadan sonra süt içilir. Nevruziye adı verilen ÅŸiirler, nefesler ve Hz. Ali’nin mevlidi okunur. Bugün ÅŸeker, ÅŸerbet ve çiçeklerle kutlanır.

Gazi Antep ve çevresinde 22 Mart gününe "Sultan Navrız" adı verilir. Halk arasındaki inanca göre 21 Mart’ı 22 Mart’a baÄŸlayan gece Sultan Navrız; belli olmayan bir saatte gökte, ayaklarındaki halhalları gıcırdatarak, önünde gergefini iÅŸleyerek batıdan doÄŸuya göç eden güzel bir kızdır. BaÅŸka bir inanca göre ise "kuÅŸ donuna" giren ve ayaklarındaki halhalı gıcırdatarak uçan bir ermiÅŸtir. Nevruz gecesi Sultan Navrız’ın geçtiÄŸi saatte uyanık olanların bütün dileklerinin gerçekleÅŸeceÄŸine inanılır.

Bu sebeple evdeki bütün kap kacağa su doldurulur, sabaha kadar beklenir ve Nevruz gecesi, avluya bir tekne içerisinde ay ışığında su bırakılır ve sabaha kadar ibadet edilir. Yöresel inanca göre dilek kabul edilirse, teknedeki suyun altına dönüşeceğine inanılır. Ertesi sabah ise bütün halk kırlara, bostanlara giderler, orada çiğ köfte, şareli pirinç aşı, yumurta, maş piyvazı yerler, çeşitli oyunlar oynarlar, eğlenirler.

Diyarbakır’da; Nevruz günü, halk, eÄŸlence ve mesire yerlerine giderek Nevruz’u kutlarlar.

DoÄŸu Anadolu halkı için Nevruz gecesi kutsallık taşır. Bu gece canlı cansız bütün varlıkların Tanrı’ya secde ettiklerine inanılır. O gün herkesin yıllık rızkı ve mukadderatı belirlenir. Herkes güzel ve yeni elbiseler giyerek yeni yıla hazırlanır. Evlerde yemekler yapılır, karşılıklı ziyaretler birbirini takip eder, fakirlere yardım edilir. 17 Mart gününe baÄŸlanan gece aile reisi, aile mensuplarının sayısı kadar küçük taÅŸ toplar. Bunları evin bacasının dış kısmında bir yere koyar. TaÅŸların kimi temsil ettiÄŸi daha önceden belirlenir. Bayram sabahı bu taÅŸlar yoklandığında, hangisinin altında kırmızı böcek bulunursa, uÄŸur ona addolunur. Bununla ilgili olarak ailenin o uÄŸurlu ferdi yüzünden Tanrı’nın rızkının kendilerine verildiÄŸine inanılır.

Mart ayı içerisinde Anadolu’nun bazı yörelerinde görülen bir baÅŸka gelenek de "kara çarÅŸamba" geleneÄŸidir. Mart ayının ilk çarÅŸambasını içine almaktadır. Bu tarihte törenler yapılır. ÇeÅŸitli yiyecekler hazırlanarak birlikte yenir. Aynı gece gençler bir dilek tutarak komÅŸuların kapısını dinlerler. KonuÅŸmadan yayık yaymak yaygın bir gelenektir.

Kars ve çevresinde; bu tarihte kapı dinleme, baca-baca âdetleri görülür. Evde bulundurulan çeşitli meyvelerden baca-baca gezenlere verilir.

Tunceli çevresinde; bugün erkekler alınlarına kara sürerek su kaynaklarına giderler. Bu karaları orada temizleyerek dua ve niyazda bulunurlar. Bunun yanında kötülük ve sıkıntılardan kurtulma dileği taşıyan farklı uygulamalara da rastlanmaktadır.

"Kara çarşamba" geleneğine bağlı olarak baca çizmek ve taş dizmek olarak anılan uygulamada bacaların kenarına ev halkını temsil eden taşlar dizilir. Sabaha kadar orada kalan taşların altı sabah erkenden kontrol edilir. Taşların hangisinin altından böcek çıkarsa o taş için belirlenen kişinin, evin kaderi üzerinde etkili olacağına inanılır.

"Pamuk iğne" olarak adlandırılan oyunda ise, köyden iki genç kız abdest alarak kalaylanmış bir karavana ile buz tutmuş suyun başına giderler. Buzu kırıp karavanayı suya daldırırlar, yedi kez ihlâs suresi okuduktan sonra kabı sudan çekerler.

Çarşamba akşamı "tuzluk gılik" olarak adlandırılan çöreği yiyen erkek yada genç kızın kiminle evleneceğine yönelik yorumlarda bulunması bir diğer uygulamadır.

Özellikle Orta Anadolu’da Nevruz, "Mart Dokuzu" olarak bilinir. DiÄŸer bölgelerde olduÄŸu gibi 22 Mart sabahı oldukça erken kalkılır, mezarlar ziyaret edilir, niyet tutulur. Niyetlenecek kiÅŸi mezardan birer taÅŸ alarak kırka tamamlar. Bir torbaya koyup, niyet tuttuktan sonra evine asar ve bir yıl bekler, niyet kabul olursa taÅŸların kırkbir adet olacağına inanılır. Bir dahaki Mart Dokuzu’nda niyet kabul olsa da olmasa da taÅŸlar iade edilir.

Ziyaretlerden sonra çeÅŸitli yemekler yenilir, oyunlar oynanır, dilekler tutulur, eÄŸlenceler düzenlenir, büyük ateÅŸler yakılır. 21 Mart’ı 22 Mart’a baÄŸlayan gece seyirlik oyunlar oynanır. EÄŸlence ve sohbetler geç saatlere kadar sürer.

Nevruzla ilgili Anadolu’da görülen diÄŸer gelenekler arasında, aÄŸacın güneÅŸten etkilenmemesi için aÄŸaca bez baÄŸlanarak yapılan "Mart ipliÄŸi" âdeti ve özellikle Giresun’da "Mart bozumu" âdeti önem taşımaktadır. Mart bozumunda akarsulardan alınıp getirilen su evlere serpilir. Ayağı uÄŸurlu bir misafirin gelmesi ve "Mart’ınızı bozuyorum" demesi beklenir.

TekirdaÄŸ’da Nevruz soÄŸukların sonu, baharın baÅŸlangıcı olarak kabul edilir ve "Nevruz Åženlikleri" adıyla kutlanır.

Edirne’de 22 Mart günü yapılan Nevruz kutlamalarında mesire yerlerine gidilir, eski hasırlar yakılarak üzerinden atlanır. Kırklareli’nde Nevruz "Mart Dokuzu" adıyla kutlanır. ÇeÅŸitli yiyecekler hazırlanarak kırlara gidilir.

İzmir Urla’da Nevruz "Mart Dokuzu Åženlikleri" adıyla kutlanırken, Tire’de bu gün "Sultan Nevruz Bayramı" olarak bilinir.

UÅŸak’ta Nevruz kutlamaları oldukça yaygındır. Bu gün için "yıl yenilendi" tabiri kullanılır.

Sivas’ta Mart Dokuzu’nda gök gürlerse, o yıl ürünün bol olacağına inanılır. Åžebinkarahisar’da 22 Mart sabahı akarsularda yıkanıldığı taktirde, kuvvet ve saÄŸlık kazanılacağına inanılır.

Bilindiği üzere eski takvim Mart ayından başlardı. Mart ayının ilk oniki günü ayrı ayrı ayları temsil etmek suretiyle, o yıl içinde neler olacağı ilk oniki günden tesbit olunurdu. O gün yedi çift, bir tek baş harfi S ile başlayan yiyeceklerden yenilmesi geleneklerdendir.

Osmanlı PadiÅŸahlarınca da Nevruz’a özel önem verildiÄŸini görmekteyiz. PadiÅŸahlara Nevruz günleri "Nevruziye" adı verilen telhisler yazılarak padiÅŸah kutlanırdı. Nevruz günlerinde müneccimbaşı, yeni takvimi padiÅŸaha sunar, o anda aldığı bahÅŸiÅŸe de "Nevruziye BahÅŸiÅŸi" adı verilirdi. Saray hekimbaÅŸları tarafından hazırlanan Nevruziye denen çeÅŸitli baharatlardan yapılmış macunlar, padiÅŸah ailelerine ve büyüklere sunulurdu. Bu gün için yapılmış macunlar, porselen kapaklı kâseler içinde takdim edilirdi. Müneccimbaşılar tarafından Nevruz gününün hangi saatinde yenmesi gerektiÄŸini yazan bir kâğıt bu kâselere iliÅŸtirilirdi.

Nevruziyeler sadece fakirlere, hastalara verilirken zamanla çevresinin talebinin artması ve haksızlık olmaması için saçılmaya başlanmıştır. Mesir ile Nevruz Macunu aynı uygulamadan kaynaklanmakta ve her ikisinin de sağaltım niteliği bulunmaktadır.

Nevruz geleneği,uygulamada bazı farklılıklar olmakla birlikte, Orta Asya Türk Toplulukları, İran, Anadolu ve Balkanlarda aynı tarihler arasında, her toplumca kendine özgü bir nedene dayandırılarak kutlanan bir geleneksel bayram niteliği kazanmıştır.

İran’da günümüzde de kutlanmakta olan Nevruz, efsanevî bir niteliÄŸe sahiptir. Bu efsanelerde ateÅŸi bulduÄŸuna inanılan CemÅŸid ağırlık taşımaktadır. İran’da Tanrı’nın Adem’i Nevruz günü yarattığı ve yıldızların o gün burçlarına ayrıldığına inanılmaktadır. Nevruz, İran’da 13 gün sürmektedir.

1. Azerbaycan 21 Mart Nevruz Bayramı (Resmi Tatil)

2. Kazakistan 21 Mart Nevruz Bayramı (Resmi Tatil)

3. Kırgızistan 21 Mart Nevruz Bayramı (Resmi Tatil)

4. Özbekistan 21 Mart Nevruz Bayramı (Resmi Tatil)

5. Türkmenistan 21 Mart Nevruz Bayramı (Resmi Tatil)

6. Türkiye 21 Mart Nevruz Bayramı

7. Kuzey Kıbrıs Türk C. 21 Mart Nevruz Bayramı

Azerbaycan Hükümet BaÅŸkanı Neriman Nerimanof’un Mustafa Kemal PaÅŸa’ya Nevruz dolayısıyla çektiÄŸi 24 Mart 1921 tarihli telgraf;

"Cenubî Kafkasya Komiseri, Azerbaycan serbest Harbiye Mektebi talebeleri, iki bölüklü Süvari Askerleri ve Topçuları, Nişancı Türk Alayı askerleri, Türk Milletinin, büyük Nevruz bayramını tebrik ediyor ve biz ümid ediyoruz ki Azerbaycan İnkılâp Ordusu kahraman Türk Ordusu ile beraber Garp emperyalizmi tazyıkinde bulunan Şark milletlerini yakında kurtarırlar. Yaşasın Şark İnkılâp başları Mustafa Kemal!"

Fransa

Salı, 06 Kasım 2007

FRANSA

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.jpg[/IMG] Fransa harita üzerinde 6 kenarlı bir çokgene benzer. Bu, kenarlardan ikisiyle kıtanın gövdesine, bir üçüncüsüyle İber Yarımadasına bitiÅŸir. Geri kalan üç kenardan birisi Akdeniz’e, ikincisi Atlas Okyanusu’na, üçüncüsü ise bu okyanusun kenar denizi olan ManÅŸ denizine ve biraz da Kuzey denizine dayanır. Fransa konumu bakımından olduÄŸu gibi iklim, insanların yaÅŸayışı, iktisadi faaliyetler bakımından da önemli bir geçit alanı durumundadır. Hem okyanusal, denizel (Akdeniz kıyıları) hem de kıtasal bir yapı gösterir ve bu karakterler ülke içinde çeÅŸitli ÅŸekillerde birleÅŸerek Fransa’yı Avrupa’nın deÄŸiÅŸik görünümlü bir devleti haline koyarlar.

Ülkenin güney (İspanya), güneydoğu, (İtalya), doğu (İsviçre) hudutları dağ sıralarına dayanır ve tabii birer engel ile sınırlanırken kuzeydoğudaki hudutları (Almanya, Lüksemburg, Belçika) hiçbir tabii engel ile sınırlanmaz. Uzun asırlar boyunca da büyük istilalar hep bu kenar üzerinden gelmiş ve Fransız dış politikası bu yönden çok zaman tehditlere maruz kalmıştır.

Fransa’nın yüzölçümü 543.695 km2’dir. Fransa Avrupa’da Ukrayna hariç, saha bakımından en fazla yüzölçümüne sahip devlettir. Relief bakımından kuzeydoÄŸu-güneybatı doÄŸrultusunda çizilen bir çizginin (Meuse ırmağının Fransa’dan çıktığı noktadan Adour ırmağı aÄŸzına kadar) doÄŸusunda kalan kısmında daÄŸlık alanlar fazla yer tutar. Batıda ise havzalar ve ovalar hakim olup, relief siliktir. BaÅŸlıca daÄŸlık kütlelere memleketin doÄŸu ve güney hudutları (Alp’ler, Jura ve Pirene daÄŸları) boyunca ve orta güneyde (Massif Central) rastlanır. Bununla beraber doÄŸu tamamiyle daÄŸlık, batı baÅŸtan baÅŸa ovalık deÄŸildir. Batıda az yüksek eski kütlelerin kısmen ayırdığı geniÅŸ çanak ÅŸekilli ovalar (Massif Armoricain, Poitou eÅŸiÄŸi ile birbirinden ayrılmış Paris ve Aquitain havzaları) bulunur. DoÄŸuda ise Alp ve Jura gibi kıvrımlı genç daÄŸ sıraları ile Massif Central, Vojlar, Ardenler gibi daha az yüksek eski kütleler arasında çok geniÅŸ (Saone havzası) yahut daha dar ovalar (Alsace ovası) ve vadi olukları (Rhone vadisi) yer alır.

Fransa’da birbirinden ayrı üç iklim tipi ile karşılaşılır. Ülkenin batısında okyanusal iklim hüküm sürer. Bu iklim; ılık, nemli, bulutlu günleri fazla güneÅŸli günleri az her mevsimi yağışlı olarak karşımıza çıkar. Okyanusal iklimin en tipik bir ÅŸekli Fransa’nın batı ucunu meydana getiren Bretanya yarımadasında göze çarpar. Burada ne kışlar soÄŸu, ne de yazlar sıcaktır. Batıdan gelen okyanus rüzgarlarının etkisiyle her mevsim, fakat bilhassa kış yağışlı geçer. Okyanusun geç ısınıp geç soÄŸuması yüzünden kış geç gelir (en soÄŸuk ay Åžubat). Aynı ÅŸekilde burası yazın fazla ısınmaz (en sıcak ay AÄŸustos). Bu okyanusal iklim tipi biraz daha ılık ÅŸekilde Fransa’nın güneybatısında Biskay körfezi kıyılarında da hissedilir. Fransa’nın doÄŸu yarısında ise iklim kıtasal bir karakter gösterir. Yazlar sıcak, kışlar soÄŸuk geçtiÄŸi gibi kurak mevsim bulunmamakla beraber yağış azamisi yaz aylarına geçer. Böylece Fransa’nın batısından doÄŸusuna doÄŸru olan kesimlerde kış ÅŸartlarında bir ÅŸiddetlenme görülür. Fransa’nın güneydoÄŸusunda Akdeniz iklimi hakimdir. Yazlar sıcak ve kurak kışlar ılık ve yağışlı geçer. Burada daÄŸların kıyıya paralel olması yüzünden Akdeniz ikliminin ülke içinde yayılış sahası fazla geniÅŸ deÄŸildir. Bununla beraber Rhone vadisi boyunca ve hatta Pirene daÄŸlarının kuzeyindeki ovalarda yer yer bu iklimin etkisi görülür.

Ülke hidrografya ağı ve akarsu havzaları bakımından üç bölüme ayrılır: Ülkenin doÄŸu ve kuzeydoÄŸu kısmı Ren (Rhin) akarsu sistemine dahildir. Ren ırmağı doÄŸuda Alsace ovasından Fransa topraklarıyla temastadır. Ayrıca Fransa’dan doÄŸarak birisi Almanya içinde bu ırmaÄŸa karışan öteki Belçika’dan geçerek Hollanda’da Ren ile beraber müşterek delta bölgesinde denize dökülen Moselle ve Meuse ırmakları bu bölgede yer almaktadır. Bundan baÅŸka aynı delta bölgesinde Belçika’dan geçerek denize dökülen Escaut ırmağının kaynakları da Kuzey Fransa’dadır.

Ülke akarsularının büyük kısmı sularını ya doÄŸrudan doÄŸruya Atlas Okyanusuna yahut onun kenar denizi olan ManÅŸ’a boÅŸaltırlar. Paris havzasında akarsuların tamamı deÄŸilse bile en büyük kısmı Sen (Seine) sistemi içindedir. Orta Fransa’nın büyük kısmı ise Loire ırmağı sistemine dahildir. Bu sistem baÅŸlıca kollarını Massif Central’in kuzey ve kuzeybatı aklanından alır. Fransa’nın güneybatısı yani Aquitain havzası içinde suların hemen tamamı (güneybatıda Adour ırmağı hariç) Garonne ırmağı ile atlas okyanusuna boÅŸalır. Bu sistemin suları Massif Central ile Pirene daÄŸlarından doÄŸar.

Fransa’nın doÄŸu-güneydoÄŸu kesimi ise Akdeniz havzasına tabidir. Burada baÅŸlıca akarsu Rhone nehridir.

Genel olarak med-cezir genliÄŸi kuvvetli olan Atlas Okyanusuna dökülen ırmakların ağızlarında derin haliçler vardır. Bunların kara içinde bitim noktaları yakınında nehir ve deniz ulaşımını birbirine kavuÅŸturan iÅŸlek limanlar yer alır. Çok defa halicin deniz ucuna yakın yerinde bir de ön liman bulunur. Seine (Sen) ırmağı: Rouen – Le Havre, Loire ırmağı: Nantes – Saint Nazaire, Garonne ırmağının Gironde adı verilen halicinde Bordeaux limanları yer alır. Akdeniz’de med-cezir genliÄŸinin az oluÅŸundan ırmak ağızlarında haliçler yerine deltalar geliÅŸmiÅŸtir. Bu bakımdan ülkenin Akdeniz’deki en büyük limanı Marsilya tabii bir yol olan Rhone ırmağı aÄŸzına pek uzak olmayan bir yerde, fakat delta dışındaki konumu ile dikkati çeker. Bütün bunlardan sonra ÅŸunu açıkça söyleyebiliriz. Fransa akarsularının çoÄŸu Atlantik yağış rejimine tabi olurken Ren ve Rhone ırmakları karmaşık rejim gösterirler.

Fransa’nın Bölgeleri:

1.Kuzey bölgesi

2.Doğu bölgesi

3.Güneydoğu bölgesi

4.Akdeniz bölgesi

5.Güneybatı bölgesi

6.Batı bölgesi

7.Merkezi bölge

Nüfus

Ülkenin nüfusu 58.000.000’dur. Bu nüfusun %90 kadarı Katolik, %2’si Protestan, %2’si Musevi, %6’sı da hiçbir dini tanımayan kiÅŸilerden oluÅŸur. Aritmetik nüfus yoÄŸunluÄŸu (98) komÅŸu ülkelere göre düşüktür. Fransa’daki nüfus artışında doÄŸumlar yanında ülkeye her yıl 150.000 kadar gelen göçmenlerin payı da vardır. Gelen gömenlerin büyük kısmı Fransız vatandaÅŸlığına geçmektedirler. Göçmenler içinde en çok İspanyol, İtalyan ve Cezayirlilere rastlanır.

Ülke nüfusunun %73’ü kentlerde yaÅŸar. Ülkenin en büyük kentsel yerleÅŸim merkezi Paris’tir. Paris havzasında ülke nüfusunun %16’sı yaÅŸar. Paris’ten sonra en çok nüfuslu kentler Lyon, Marsilya, Lille, Bordeaux, Touluse gelir.

Ekonomi

Fransa’da çalışan nüfusun tarım kesiminde oranı %11 olmasına ve ulusal gelirin %13’ünün tarım kesiminden saÄŸlanmasına karşın toplam ihracat gelirleri içinde tarım ürünlerinin oranı %22dir ve dış ödemeler dengesine katkısı büyüktür. Fransa’da ziraate ayrılan sahalarda özellikle ÅŸeker pancarı, tahıl, patates üretilir. Gerçekten Fransa Avrupa Ekonomik TopluluÄŸu üyeleri içinde ÅŸeker pancarı, ÅŸarap ile et ve sütü en fazla üretmekte olan ülkedir.

Tahıl ürünlerinden buÄŸday ülkenin hemen her bölgesinde ekilir ve çok miktarda ihraç edilir. Ülkede yılda 30 milyon ton buÄŸday üretilirken, 10 milyon ton Arpa, 29 milyon ton Åžekerpancarı, 14 milyon ton mısır, 8 milyon ton Patates üretilir. Tahıl ürünlerinin %40’ı Paris havzası ile Plandre’deki 50 hektarın üzerinde araziye sahip çiftliklerden elde edilir. Fransa baÄŸcılık ve ÅŸarap üretiminde dünyada birinci gelen ülke olup üstün kaliteli ÅŸarapları ile tanınır.

Fransa’da ulusal gelire katkıda bulunan bir diÄŸer üretim maddesi de ülkenin 1/5’ini %22 (15 milyon hektar) kapsayan orman ve korulardan elde edilen kerestedir.

1950 yılından itibaren, oldukça hızlı bir büyüme sürecine giren Fransız ekonomisi dünya bankasının 1995 verilerine göre A.B.D., Japonya ve Almanya’dan sonra dünyanın dördüncü ülkesi durumundadır.

Enerji kaynaklarında dağılım: %7 kömür, %43 petrol, %20 tabii gaz ve %30 elektrik enerjisi şeklindedir. Görüldüğü gibi enerjide dışa bağımlılık oranı çok yüksektir. Çünkü ülkede petrol az üretilir.

Fransa; Sovyetler Birliği ve A.B.D. den sonra dünya demir cevheri üreticisi bakımından ileri gelen ülkeler arasındadır. Fransa ayrıca Avrupa Ekonomik Topluluğu içinde en fazla boksit üretici olan bir ülkedir.

Hafif ve ağır endüstrinin ülke düzeyindeki dağılışı genellikle Cherbourg-Marsilya hattının doÄŸusunda, Paris havzasında, Rhöne havzası, Alp’ler ve Marsilya yöresinde yoÄŸunlaÅŸmıştır. Oldukça canlı olan Fransız endüstrisi Avrupa’nın en verimli 40 firması sıralamasında birinci sırada bulunur. Ülkede baÅŸta gelen endüstri kolları sırası ile ulaşım araçları, makine üretimi, dokuma ve giyim, tarım ve besin endüstrisi, elektrikli aletler yapımı ile dünyada beÅŸinci sırayı alan kimya ve petrol sanayi kolları ÅŸeklindedir.

Ülkenin dış ticaretinde önemli ihraç mallarında ise, otomobil, dokuma, silah ve savaş uçakları, şarap, buğday, süt ürünleri ve kimyasal maddeler şeklinde bir sıralama görülür. İthal mallarının başında ise petrol ve diğer yakıt maddeleri gelir.

21. Yüzyıla Girdiğimiz, Globalleşme Rüzgarının Estiği Şu Günlerde, Dünyada Köklü Yapı

Salı, 06 Kasım 2007

21. yüzyıla girdiÄŸimiz, globalleÅŸme rüzgarının estiÄŸi ÅŸu günlerde, dünyada köklü yapısal deÄŸiÅŸikliklerin olduÄŸu görülmektedir. Bu nedenle iÅŸletmeler için artık önemli olan rekabet gücünü elinde tutmaktır. Sürekli deÄŸiÅŸkenlik gösteren rekabet ortamında geleceÄŸi görebilmek, buna göre yenilik yapabilmek ve yaratıcılığını en üst seviyede tutabilmek çok büyük önem taşımaktadır. DeÄŸiÅŸen düzene kısa sürede ayak uydurabilen ve en önemlisi bilgiyi elinde tutabilen iÅŸletmeler en iyi yerlerde olacaktır. DeÄŸiÅŸkenlik gösteren rekabet ortamında Toplam Kalite Yönetimi’nin önemi daha çok kavranmakta ve Toplam Kalite Yönetimi’ne yönelmeler hız kazanmaktadır.

Kalite kavramı çok yeni bir kavram olarak nitelendirilse bile, çok eski zamanlardan beri önem verilen bir değerdir. Bu kavrama süreç içerisinde yüklenilmiş olan değişik anlamlar ve spesifikasyonlar sayesinde kalite ile ilgili kullanılan birçok tanım ortaya çıkmıştır. Bunlara örnek verecek olursak;

- Kalite kullanıma uygunluktur. (J.M.JURAN)

- Kalite ÅŸartlara uygunluktur. (R.B.CROSBY)

- Kalite, ürün ya da hizmetin ekonomik bir yoldan üreten ve tüketici isteklerine cevap veren bir üretim sistemidir.

Kalite kavramı çok sık kullanıldığı için insanlar tarafından duyulan bir kavramdır. Ancak bu kavramın günümüzde taşıdığı önemi çok az kişi tahlil eder ve değerlendirir. Zira günümüzde kalite teknik yöntem değil, işletmenin müşterilerini memnun etmeye ve işletme içinde tüm birimlerin optimizasyonunu sağlamaya yönelik bir işletme yönetim aracı olarak görülmektedir.

Ayrıca kalite işletmelerde "Sosyal Sorumluluk" bilincinin gelişmesine katkı sağlayan bir kavram olarak da karşımıza çıkmaktadır. Böylece kalite, önceleri sadece ürün denetimine kullanılan bir kavramken, daha sonra bir "Strateji aracı" olarak ele alınmış ve yönetimle birlikte anılır olmuştur. Bunun sonucu olarak Toplam Kalite Yönetimi kavramının karşımıza çıkmış olduğunu görürüz.

Toplam Kalite Yönetimi 1980’li yıllarda ortaya çıkan, 1990’lı yıllarda yaygınlaÅŸan bir yönetim yaklaşımıdır. Günümüze ulaşıncaya kadar Toplam Kalite Yönetim Felsefesi, insanlığın yaÅŸadığı deÄŸiÅŸime ve yeniliÄŸe paralel olarak yeni boyutlar kazanmıştır. Sürekli kendini yenileyen bu felsefenin gelecek yönetim felsefelerine de öncülük yapacağı bir gerçektir.

Toplam Kalite Yönetim Felsefesi bir dizi ilkeler ve yöntemler yumağıdır. Bu felsefenin özünde şunları bulabiliriz:

- Hataları önlemek, onları sonradan bulup düzeltmekten daha kolaydır, ucuzdur ve güvencelidir.

- Normal ile anormali, doğal olanla olmayanı ayırmak için istatistiğe ihtiyaç vardır.

- Her çalışanın fikrinden yararlanmak, sadece bir kısım kişilerin fikrinden yararlanmaktan daha başarılı sonuçlar doğurur.

- İyi yönlendirirlirse, grup çalışmaları işleri daha çabuk geliştirir.

- İşletmenin başarısı için müşterilerin tercihlerini gözetmek gerekir.

- Kaliteli bir yönetim, kaliteli insanlarla mümkündür.

- Kaliteyi güvence altına almak bir sistem meselesidir.

- İşlerin planlı yapılması, plansız yapılmasına yeğlenir.

- Hedef birliği sağlanırsa, sonuca daha kısa sürede ve daha emin bir şekilde varılabilir.

- Tüketiciye kaliteli bir hizmet verebilmek için işletmenin içindeki birimlerin ve bireylerin de birbirlerine kaliteli bir hizmet verebilmeleri şarttır.

- Dışarıdan sağladığımız mal ve hizmetlerde de yüksek kalite istiyorsak, tedarikçimizi kendi safımıza almalıyız.

Toplam Kalite Yönetimi Felsefesini oluÅŸturan bu kavramları göz önüne alırsak, TKY’nin ürün ve hizmet kalitesi, çalışma ve yaÅŸam kalitesi ve organizasyon kalitesinden oluÅŸtuÄŸunu görebiliriz. Yani TKY bireyden, organizasyonlara, oradan toplumun kalitesine kadar uzanmaktadır.

Bütüncül bir yaklaşım olan TKY Felsefesinde dinamikliği (kendi kendini yenilemesi), yalınlığı (esasla ayrıntıyı birbirinden ayırt edebilmesi), proaktifliği (gelişmelere ön ayak olması), ve yaratıcılığı görebiliriz.

Bir organizasyonda TKY uygulamak istiyorsak, bu modelin prensiplerine de uymak gerekmektedir. TKY organizasyonlarda birdenbire oluÅŸan bir yönetim ÅŸekli deÄŸil, bireylerden organizasyona tüm ÅŸirket kültürünün deÄŸiÅŸmesini öngören uzun vadede oluÅŸabilecek bir yönetim ÅŸeklidir. Bu nedenledir ki birçok iÅŸletme TKY’den ÅŸikayet etmekte, uygulamaktan vazgeçmektedir. TKY uzun vadede düşünülerek uygulanmaz ise sonuca ulaşılamayacağı için ÅŸikayet etmek doÄŸal olacaktır. Birçok firmada ise uzun vadede düşünülerek eÄŸitim ve sabırla yerleÅŸtirilen bu yönetim tarzının firmalara uzun vadede liderlik ve kâr getirdiÄŸi görülmüştür.

Bir iÅŸletmeye TKY’yi yerleÅŸtirmek istiyorsak; ilk önce yaÅŸamın merkezine iÅŸi deÄŸil, insanı ve evrensel ilkeleri koymalıyız. Bunlar kiÅŸisel bütünlük, hakkaniyet, tutarlılık, dürüstlük, insan onuru, hizmet, kalite, geliÅŸim, süreç, potansiyel, koÅŸulsuz sevgi, sabır, yardım etme, destek olma, yüreklendirme vb.dir. Bu ilkeler her kültür, her çevre, her çaÄŸda uygulanabilirliÄŸi ve geçerliliÄŸi olan insanın doÄŸasına ait yönleri ifade eder. Daha sonra felsefenin özünü oluÅŸturan kuralları organizasyonda eksiksiz uygulayabiliriz. Tabi ki evrensel ilkeleri merkezine yerleÅŸtirmiÅŸ insanlar ve organizasyonların Toplam Kalite’ye ulaÅŸması hiç de zor olmayacaktır.

İnsanın önemi bilindikçe hiçbir yönetim tarzının uygulanması zor deÄŸildir. Merkezde insanın olmadığı yönetim tarzları da geride kalmak zorundadır. TKY’ne çok önem verilmesinin ve sonucunda kazanılmasının sebebi de özünde insan faktörünün bulunmasıdır.

MONSANTO: BİR KİMYA DEVİNİN DÖNÜŞÜMÜ

Monsanto tarım ilacı üreten uluslararası büyüklükte bir kimya firması. 100 kadar ülkede 22.000 çalışanı bulunan, yıllık cirosu 7.5 milyar dolar ve piyasa deÄŸeri 28,7 milyar dolar olan dev bir ÅŸirket. 1995′te baÅŸlayıp 2 yıl süren çalışmalar neticesinde kimya faaliyet alanları Solutia adlı ayrı ve bağımsız ÅŸirket olarak Monsanto’dan koptu. Böylece Monsanto’nun tarım, gıda bileÅŸenleri ve ilaç alanına yoÄŸunlaÅŸmasına olanak saÄŸladı. Åžimdiki Monsanto kendini; ileri bioteknoloji dayanan ve dünyanın her tarafındaki insanlara "kendilerinin ve ülkelerinin kaldırabileceÄŸi bir maliyetle ve çevrenin bozulmasına yol açmaksızın daha uzun ve daha saÄŸlıklı bir hayat sürme" konusunda yardımcı olmayı amaç edinmiÅŸ olan bir yaÅŸam bilimleri ÅŸirketi olarak tanımlıyor.

DiÄŸer büyük kimya ÅŸirketleri gibi geçmiÅŸinde hava ve su kirliliÄŸi, topraÄŸa zararlı kimyasal maddeler saçma yoluyla önceleri kötü bir şöhrete sahip olan Monsanto’daki bu deÄŸiÅŸim dikkat çekicidir. Bu deÄŸiÅŸim kaynağı, ÅŸirketin Genel Müdürü Bob SHAPİRO’nun ilham verici yönetimidir.

Shapiro’nun asıl mesleÄŸi avukatlık. Monsanto’nun G.D. Shearle adlı ilaç ÅŸirketini satın almasıyla Monsanto saflarına katılıyor. 1990′da Monsanto’nun tarım grubu başına getiriliyor. 5 yıl sonra Genel Müdür oluyor. Åžirket genelinde deÄŸiÅŸim süreci baÅŸlatıyor. Yeni yönetim altında ÅŸirketin hisse senetleri iki yılda iki misli eÄŸer kazanıyor. Yazının geri kalan kısmında Shapiro’nun ilham verici yönetim üslubu, ÅŸirketin kendiliÄŸinde geliÅŸme niteliÄŸi ve buna niçin deÄŸer verdiÄŸini ve geleceÄŸi vizyonu hakkında anlattıklarından bahsedilmektedir.

KARMAŞIKLIK BİLİMİ MERCEĞİNDE İŞ HAYATI

Karmaşıklık bilimi; kendi kendini uyarlayan karmaşık sistemlerden matematiksel kesinlikle tanımlanan son derece yaratıcı, uyarlanmaya son derece yatkın bir alanın bulunması. Pek verimli olmayan düzen ve gene pek verimli olmayan kaos arasındaki alan diye tarif ediyor Shapiro. Senelerden beri farklı bağlamda da olsa kafa yorduğu bir şey olduğunu söylüyor.

Shapiro Amerikan şehirlerinin düzene sokulması adı altında nasıl yıkıma uğratılıp büyük ve yüksek apartmanların yapıldığını, yeşil alanların açıldığını ve geniş yolların yapıldığından bahsediyor. Halbuki bunun istene sonucu vermediğini, toplumun huzurunu bozduğunu ve insanları muazzam acılar çektiğini ve kentlerin çevresinin bozulmasına yol açtığını söylüyor. Meselenin sırf on bin aracın şöyle bir koridordan geçmesi gibi şeylerle ilgili olmadığını "Acaba insanlar kaldıkları binanın merdiven basamaklarına oturup sokakları seyrediyor mu?" türünden sorularla bağıntılı olduğundan bahsediyor.

Şehir planlarına bakıldığında başlı başına sıradanmış gibi görünen bir dizi bireysel kararlardan çok incelikli, çok çapraşık bir durumun olduğundan bahsediyor. Şehirlerin aslında makinalardan çok ekosistemlere benzediğini söylüyor.

İş dünyasında da aynı türden sorunlar var. ticari kuruluşlara mekanik bir bakış açısı yerine ekolojik bir bakış açısıyla yaklaşmak gerekir.

İŞ HAYATINDA ÇEŞİTLİLİĞİN YARATICI GÜCÜ

Aslında avukat olan Shapiro kendi deyimi ile aşırı ayrıcalıklı Yahudi çocuklarının izlediği yolu tutmuş ve iş hayatına atılmış. Oyunlardan keyif aldığını ve iş dünyasınında oyuna benzediğini söylüyor. Yine kendi deyimi ile "Ya şu kuş beyinliler bir şirketi yönetebiliyorsa ben hayli hayli yaparım bunu, üstelik ne kadar da eğlenceli olur. Düşünsene bir, buna soyunduk mu neler yapabiliriz?" diyormuş.

İlk olarak D.D. Searle’de bu fırsatı yakalamış. Nutra Sweet adlı bir operasyonun başına getirilmiÅŸ. (Nutra Sweet bir tatlandırıcı markası) sıfırdan bir kuruluÅŸ ve altı kiÅŸi ile iÅŸe baÅŸlamış. Üç yılda bin beÅŸ yüz kiÅŸiyi kapsayan bir kuruluÅŸ olmuÅŸ. Kendi deyimi ile olaya yaklaşımı : "Burada etkili ve iÅŸe yarar ÅŸeyler var. elimizde de bir sürü kaynak var. tek yapmamız gereken ÅŸey bunları bir ÅŸekilde çorbaya katmak. Bunlar kendi kendine kıvamını bulacaktır."

Bu işe başladığı elemanlarının birkaçı imalattan anlıyor fakat geri kalanların hiçbir ilgisi yokmuş. Birlikte herkes işin ucundan karışıyor ve önerilerde bulunuyormuş. İnsanların tecrübelerinden yoksun oldukları alanlarda bile ve belki de tecrübeden yoksun oldukları için her zaman en yaratıcı fikirlerle ortaya atılıyorlarmış. Aslında her iki bileşimi bulmak ve elemanlar arasında bir tecrübe çeşitliliğini sağlamak gerekliliğinden bahsediyor.

Çeşitlilikten kaynaklanan yaratıcılığın esası, şaşırtıcı şeyler girişmek, açıkça görülmeyen şeyleri, daha önce yapılmamış şeyleri ortaya atmaktır.

Eski şirketlerin ve makinaların sorunlu tarafı tamamen öngörülebilir olmalarıdır. Klasik eski tarz şirket yöneticisi şöyle der : "Sürprize yer yok. Burada uygulanacak düstur bu. Her şey olabildiğince kontrol altında tutulacak. Olağan gidişatın dışında bir şey olursa bana önceden haber vermeniz iyi olur. Sürprizleri hiç sevmem." Bu yartıcılığa ket vurur.

Bir kuruluşta yaratıcılığın, uyarlanmaya yatkınlığın asıl anahtarı çeşitliliktir. Önünü görebilen şirket oluşturmanın yolu çeşitlilikten geçer. Üstünlük daha başkaları ortamın değişmekte olduğunu sezmeden önce uyarlanmakla elde edilir. Makina ile ekosistem arasındaki temel fark budur.

Bir makina kendi çevresindeki dünya değiştiğinde işleri farklı tarzda görmeyi sağlayacak herhangi bir mekanizmayı devreye sokamaz. Bun karşılık ekosistemler kendi çevrelerindeki değişikliklere ayak uydururlar.

Makinaların mantığı ile ayakta kalabilirsiniz; ama uzun bir süre ayakta kalma şansınız pek fazla yoktur.

Monsanto gibi bir ÅŸirkette çeÅŸitliliÄŸi saÄŸlamak kolay deÄŸildir. İnsanların eÄŸilimleri çevrelerine kendilerini rahat ettirecek kiÅŸileri toplama yönündedir. Ve sizi rahat ettirenler çoÄŸu zaman sizinle bir çok benzer yanı bulunan kiÅŸilerdir. Ayrıca Monsanto her ÅŸeyden çok güvenilirliÄŸi gözetiyordu. Güvenilirlikte temelde benzerliÄŸi gerektirir. Halbuki Monsanto’nun derdi güvenilirlik deÄŸildir. Daha çok buluşçuluktur. Buda farklı bir zihniyet gerektirir.

MONSANTO’NUN DÖNÜŞÜMÜ

Dönüşümün birinci sebebi ÅŸirketin tedirgin edici iç kültürü, ikinci sebebi iÅŸ ortamındaki çarpıcı bir hızla deÄŸiÅŸmeydi.Åžirketin iç kültürü kısaca "Biz çok büyüğüz, sen ise ufacıksın" imajını eriyordu çalışanlara. Halbuki Shapiro’nun oluÅŸturmak istediÄŸi "Sahiden mükemmel biriysen ki mükemmel olmanın birçok yolu vardır ve hepimizin aynı tarzda mükemmel olması gerekmez ve de bize yararı dokunacak bazı becerilerin varsa, görelim bakalım ne iÅŸler yapacaksın; çünkü burada farklılık oluÅŸturacak olan sen ve senin gibi insanlar olalı, sistem deÄŸil."

O sıralarda Monsanto sektördeki en başarılı tarımsal faaliyetleri yürütüyordu. Ve çetin bir dönemce gidiyordu. Bunun en büyük sebebi çevreye bağlı, ekonomik ve teknolojik değişimlerdi. Monsanto bioteknolojiyi tarımda uygulama konusunda öncü konumdaydı.

Aşılması gereken güçlük şuydu: "Çok mağrur ve başarılı bir kurumda köklü bir değişim nasıl gerçekleştirilebilir?" İyi giden bir kuruluşta bunun gerçekleştirilmesini sağlamanın tek yolu işlerin iyi gitmememsini sağlamak olduğuna karar vermiş Shapiro. Bu durumun finansal açıdan iyi gitmemesi anlamına gelmiyor. İnsanlara her zaman yapa geldikleri şekilde üstesinden gelemeyecekleri zorlu görevler vererek; kuruluşu içeriden bozmak , eski iş görme alışkanlıklarını bozmaktı.Böylece çalışanları yeni deneyimlerin içine itip, yeni işleyiş yolları bulmaya zorlamış. Bunun kesin fayda vereceğinden de emin değilmiş. Sadece bunun gerekliliğini sezgisel olarak düşünüyormuş.

Çalışanların "problemlerin çözümünü bildiği ve inanlara yapacakları şeyleri anlattığı" modelden sıyrılıp yönetime katılmalarını sağlamış. Bazıları bundan hoşlanırken bazıları da saç baş yolup erken emeklilik yollarını aramaya başlamış. Fakat çalışanların çözümlere katılımı başarılı olmuş ve kısa zamanda yerleşmiş. Hatta bir yıl gibi şaşırtıcı bir zamanda. Bence burada ki sihir sinerjide saklı. Bunu sağlamada e-postanın rolü de büyük. E-posta ile resmi kuruluş şemasını aşıp insan kaynağından oldukça fazla yararlanmış.

Başarısının sırrını "Bunu insanların gerçekten istediği şey" olmasına bağlıyor. İnsanların sırf istedikleri şeyleri yapmasının mümkün olmadığını, ama bunu özen göstermeye değecek kadar çok yaparsanız, farklı bir katılım, kararlılık, yaratıcılık ve iş bitiricilik düzeyini açığa çıkardığından bahsediyor.

EKİPLERİN ÖNÜNDE MEYDAN OKUMA

Bu tarz çalışmanın zor olması yanında; insanların içten ve özenli davranmasını sağlayamazsanız başarılı olamazsınız diyor. Başarını bir diğer anahtarı da ekipteki insanların içten olması ve işlerini umursamasıdır.

İyi bir izlenim bırakmak için kendisinin bile genç bir avukat iken geç saatlere kadar çalıştığından bahsediyor. Ve bu tür olayları aşmak için yeterli bir kişisel olgunluğa varılması gerektiğinden bahsediyor.

İnsanların başka biri olmaktansa kendi gibi olmalarını daha iyi başardıklarını ve ruh sağlığı açısından da uygun olduğunu söylüyor.

Monsanto’nun avantajlarından biride yapılan iÅŸin umursanmasının kolay olması. Çünkü insanlara daha fazla gıda ürünü temin ve daha uzun daha saÄŸlıklı bir yaÅŸam için çaba sarf ediliyor.

İnsanlar sadece yaptığı işi değil, birlikte çalıştığı insanları da sevdiği bir işyerinde bulunmak isterler. Bazen bu sağlanır diyor Shapiro. Fakat insanlar bunun üzerine konuşmak istemezlermiş.

Gerçekte birbirini umursayan insanlarla birlikte çalışırken insanların kendi gibi olmaları daha kolay olur. Gece yarılarına kadar çalışmazlar. Zaten çalışsalar da arkadaşları kişiye zarar vereceği yorgun düşeceği için çalışmasını istemezler.

İşyerinde içtenliğin yakalanması ve umursayıcı bir havanın oluşmasını sağlamak, çok önemli bir şeyi kazanmak anlamına gelir. Geri kalanlar yerli yerine oturacaktır.

Çalışanlara işyerindeki en güzel deneyimleri sorulduğunda, herkesin sözünü ettiği bir tür kriz; herkesin işinin başından aştığı bir tür acil çalışma modu, müşteriden yerine getirilmesi zor bir teklifin gelmesi, bir siparişi kaçırma olasılığının ortaya çıkması, tesisin kapısına kilit vurulma tehlikesi ve buna benzer şeyler oluyormuş. Böyle durumlarda beklenmedik çözümler ortaya çıkıyor ve bu uğraştan keyif alınıyormuş. Anlatılanları dinledikten sonra sorulan "Peki, bu koşturmaca bitince ne yaptınız?" sorusuna, "hiç, ne olacak eskisi gibi çalışmaya devam ettik" cevabı geliyormuş.

Kriz durumundaki çalışanın devamlılığının beklenemeyeceğini söylüyor. Bunun insanın salgı bezlerini zorlayacak bir şey diyor. Asıl olanın bunu nasıl sürekli kılınabileceği? Böyle bir şey için kendi kendini örgütleyen örgütlere ihtiyaç var. Fakat bu çalışma tarzında özgürlük fazla ve özgürlüğün getirdiği bir belirsizlik ve sorumluluğu benimseme vardır. Komuta ve kontrol üzerine kurulu yönetim modelinde yapılması gereken şeylerin bildirilmesine alıştıkları için insanlar özgürlüğü bir bakıma tehlikeli ya da ürkütücü bulmaktadır. Aslında insanların korktukları şey özgürlüğün kendisi değil. Belki de onları kandırıp gizlice gözlediğiniz, onlara bir özgürlük yanılması verdiğiniz, ama bu özgürlüğü kullanmaya kalktıkları anda başlarına vurup onları yere sereceğimiz ihtimalidir korkutucu olan. Tıkıldığı zindandan çıkarıldıktan sonra gözleri kamaştığı için hareket edemeyecek duruma düşen pek fazla insan görmediğini fakat insanların tekrar zindana atılma korkusunu üzerinden atamadığını iyi bildiğini söylüyor. Ve "Kanımca insanlar özgürlüğü kullanabilecek durumdadır" diyor.

LİDERLİĞİN ÖNÜNDEKİ MEYDAN OKUMA

Liderler kontrolü elinden bırakma ve çalışanların kollektif aklına güvenme durumuyla karşı karşıya gelmekte dehşete düşerler. Shapiro böyle bir sıkıntısının olmadığını söylüyor.

Şirketin başına getirildiğinde, dönüşümün başlarında kendiside müthiş şüphe etmiş. Yaptığı şeyin sonuç verip vermeyeceğini bilmiyormuş. Fakat olumlu sonuç elde etmiş.

Genel müdürlüğünün ilk yıllarında Monsanto’yu yönettiÄŸine inanıyormuÅŸ. Bir dönüşüm baÅŸlattığını ve kendisini oldukça yalnız hissettiÄŸini söylüyor. İkinci yılının ortalarında, en azından birçok noktada doÄŸru adamların olduÄŸunu ve aslında onların iÅŸi götürdüğünü fark etmiÅŸ. Onların neyi gerçekleÅŸtirmeyi çalıştıklarını ve nereye gittiklerini anlamış ve hoÅŸuna gitmiÅŸ. Üçüncü yıla girerken artık birçok olayda neler olduÄŸunu anlamıyormuÅŸ bile. Harika bir duygu olduÄŸunu söylüyor. Bu durumu "iÅŸyeri beni aÅŸan bir olgunluÄŸa doÄŸru ilerliyordu." ÅŸeklinde tanımlamış.

Lau Tzu’dan bir alıntı yapıp "en iyi liderler kendilerini izleyen kiÅŸilere varlığını hissettirmeyenlerdir. Öyle ki görev yerine getirildiÄŸinde, o kiÅŸiler: bunu kendi başımıza yaptık, derler" diye belirtmiÅŸ ve ekliyor "hiç kuÅŸkusuz bir ÅŸeyin doÄŸru yoldan çıktığı kanısına vardığında, bizzat iÅŸe el atmam gerekir; ama bu konuda haklı olduÄŸum ihtimali kadar yanılmış olduÄŸum ihtimalini de göz önünde tutan irdeleyici bir yaklaşımla yapmaya çalışırım" diyor.

Genel müdür olarak üstlendiği rolü görme çabası olarak niteliyor. Uzmanlığının bakma uzmanlığı olduğunu ve oturduğu yerden yapabildiğinin bakmak olduğunu söylüyor. Fakat çoğu kimsenin onunla aynı görüntüyü yakalayamadığından bahsediyor

YENİ İŞ ÇEVRESİ VE EKOLOJİK AĞLAR

Yaşam bilimleri sektöründeki iş ortamının kilit ayırt edici özelliği değişimin temposudur. Örneğin 25 yıl önceki tarımla 100 yıl önceki tarım çok farklıdır. Şimdi ise buluşçuluğun temposu bir ivme kazanmış durumda ve kararların 10 yıllık değil aylık alınması gerekiyor.

YaÅŸam bilimleri sektörünü bilgisayar sektörüne benzeten Shapiro chip ve dolayısıyla bilgisayar endüstrisinin nasıl bir ivme kazanıp hızlı bir trend içine girmiÅŸse, yaÅŸam bilimleri de aynı bir ivme trend içine girmiÅŸ durumda. Mesela 1974′te bir genin DNA dizisini bulmanın maliyeti 2,5 milyon $’a varıyor ve bu iÅŸ aylar alıyormuÅŸ. 1998′de ise sadece 150 $’a ve birkaç günde yapmak mümkün olmuÅŸ. Ve bir öngörü sunarak "pratik uygulamalardaki genetik enformasyon miktarı her bir ya da iki yılda iki katına çıkacaktır" diyor.

Kimya sektöründeki deÄŸiÅŸim ve geliÅŸim hızının yaÅŸam bilimleri sektörü ile aynı olmadığını belirtiyor. Monsanto’dan kopan Solutia İnc.’in asıl kopuÅŸ nedeninin de bu olduÄŸunu belirtiyor.

Şu an için bilgisayar sektörüne nazaran az bir evrim geçirdiklerini söylüyor ve ekliyor "tescilli enformasyonu korumaya kalkarsanız, buna dönük geleneksel yaklaşımlardan bazıları sizi yavaşlatabilir. Bunun karşıtı olan model, öğrendiğiniz her şeyi internet ortamına aktarmak ve herkesten daha hızlı bir şekilde piyasaya çıkma becerisine bel bağlamak"

Böylece karmaşık sistemlerde, faaliyet alanı için rekabet üstünlüğü oluşturmak açısından gerekli bütün faaliyetleri iç bünyesinde geliştirmek olanaksızdır. Şirketlerden oluşan bir şebekenin parçası olmak gerekiyor. Çıkarları örtüşen ve aralarındaki etkileşimle bir bütünü oluşturan ve şebekeye daha değerler katan şirketlerdir bunlar.

Bu şebeke organizasyonlardan ziyade bir ekosistemi andırıyor. Böyle karmaşık ilişkiler içinde hukuki yükümlülüklerin ötesinde bir yaklaşımla hareket etmek ve işbirliği yapılan kişilere ve şirketlere ailenin mensubuymuş gibi davranma zorunluluğu ortaya çıkıyor. Asıl problem sistemi bütünleştirici unsurun kendisi olma istemesi. Yani sistemin merkezinde ben olayım düşüncesi. Bunun bir sonucunu bulamamış Shapiro.

YENİ İŞ ÇEVRESİ VE EKOLOJİK AĞLAR

Önümüzdeki 30-40 yıl içerisinde küresel nüfusun 2 katılan çıkacağından ve çevreninde bu gidiÅŸle yaÅŸamımızı hiç de iç açıcı bir ÅŸekilde etkilemeyeceÄŸinden bahsediyor. Bu baÄŸlamda Monsanto’nun neler yapabileceÄŸinden ve neler yapması gerektiÄŸinden bahsediyor. Diyor ki; "Bu dünyada yaÅŸayan insanları kalıcı bir ÅŸekilde desteklemek için yeterli zenginliÄŸi oluÅŸturmasını saÄŸlayacak teknolojilere ve sistemlere sahip deÄŸiliz. Bu iÅŸi nasıl baÅŸaracağımızı düpedüz bilmiyoruz."

Ve konuya "Önümüzde çok büyük, çok ağır bir problem var" diyerek yaklaşmak gereğinden bahsediyor.

Problemi tek başlarına çözemeyeceklerini ve çözümün teknoloji ile bağlantılı olduğunu söylüyor. Teknolojinin gelişmesiyle bunun yaşam bilimlerine entegre edilip daha verimli, daha az kimyasal madde ile bitki üretebileceğini söylüyor. Son olarak "Böyle bir noktaya nasıl varacağımızı bilmiyorum, ama bunu başaracağımızı düşünüyorum ve başarmak zorunda olduğumuzu biliyorum" diyor.

TEK YOL, ÇOK YOL

Başka şirketlerin onları taklit ettiğini söylüyor. Shapiro ise taklidi reddediyor ve "Biz kendi yolumuzda ilerledik. Bu yolun bizim geçmişimizle ve bizim işimizle bağlantısı var. Herkes için uygun bir model olduğunu sanmıyorum" diyor. Başarılarının sırrını da önlerinde bir model olmadığını söylüyor. En önemli noktanın bunun bir deneme; üstelik ileriye doğru gitmeye devam eden bir denem olmasından kaynaklanıyor. Diyor ki; "Davranışlarımızla sözlerimiz arasında tam bir uyum bulunmuyor ve denemelerle uğraşmaya devam ediyoruz."

Değişim ve gelişim çağında esnekliğin önemi üzerinde duruyor ve eskiye göre bunu daha iyi yaptıklarını söylüyor. Diğer şirketlere de çalışanlarını toplayıp bir dağa götürmelerini ve orada birkaç gün kalmaları halinde kendilerinin vardıkları noktaya varacaklarını söylüyor. Bunun insan olmanın ve keyif alacak şekilde iş yapma çabasının gereği olduğu belirtmiş.

Fransa

Salı, 06 Kasım 2007

FRANSA Fransa, Versailles antlaÅŸmasıyla önemli ölçüde toprak kazandı. 1871’de yitirdiÄŸi Alsece-Lorraine’i geri almakla, hem milli gururunu tatmin etmiÅŸ, hem de Lorraine’ nin demir madenleriyle Alsece’nin kömür ve potasını tekrar ele geçirmiÅŸ oluyordu. Sömürgeleri artıyordu. 1911’de Almanya’ya bıraktığı Kongo topraklarının bir bölümünü geri alıyordu. Togo, Kamerun ve Suriye Fransız mandası altına giriyordu. Almanya’nın yenilgisinden ve Rusya’daki ihtilalden sonra Avrupada tek güçlü ve sözü geçen devlet haline geliyordu. Ne var ki Versailles antlaÅŸmasının saÄŸladığı bu olanaklar iki yönden gelen tehlikenin tehdidi altındaydı. Biri Almanya’nın intikam alma olasılığı, öbürü de Rusya’nın Avrupa politikasından çekiliÅŸi yüzünden açılan boÅŸluÄŸun yarattığı ekonomik ve siyasal dengesizlik. Mayıs 1919’da, tarihçi Bainville’in saÄŸcı bir dergide yazdığı gibi, “Altmış milyon Alman otuz, otuzbeÅŸ yıl boyunca kırk milyon Fransız’a milyarlar ödemeye isteyerek razı olamaz. Altmış milyon Alman, gerileyen doÄŸu sınırlarını ve Prusya’nın ikiye bölünmesini kesin bir çözüm olarak benimseyemez. Altmış milyon Alman, küçük Çekoslovak devletini ciddiye almaz” biçiminde, düşünürlerin sayısı bir hayli çoktu. Parlamento da barış antlaÅŸması tartışılırken bu tür görüşler dile getirildi. Bu görüşleri savunanlara göre, ilk fırsatta Almanya eski gücünü kazanmak için eyleme geçecekti. Özellikle saÄŸ görüşü savunanlar Alman birliÄŸini dağıtmaktan, Almanya’yı bölmekten yanaydılar. Clemenceau bu birliÄŸin dağılmasına karşıdır. Bununla da kalmamakta, Rhein’in sol kıyısının Almanya’dan koparılmasını bile uygun bulmamaktadır. Çünkü buna kalkışılacak olunursa kendi baÄŸlaşıkları karşı çıkacaklardır, bu ise barışın ve iyi kötü kurulan dengenin tam iflası demektir.

Öte yandan barış anlaÅŸmalarında Fransa’yı yakından ilgilendiren boÅŸluklar vardır. Sonunda anlaÅŸmaya, ne ödenecek tamirat borçlarının ölçüsü, ne de savaşı kazanan devletlerin alacakları paylar hesaplanabilmiÅŸtir. Bu duruma parlamentoda sosyalistler ve orta saÄŸ millet vekilleri karşı çıkmakta, tazminatın garantisini de anlaÅŸmada bulunmadığını belirtmektedir. Almanya’nın rövanşını önlemek için barış anlaÅŸmasına konan silahsızlanmayla ilgili hükümler de yeterli deÄŸildir, çoÄŸu Fransız’a göre. Almanya’nın silahsızlanması, genel bir silahlanmanın baÅŸlangıcı olarak kabul edilmiÅŸtir. Kısa zamanda Almanya Fransa’nın da silahsızlanmasını isteyecek, Almanya’nın küçük ordusu geleceÄŸin ordusunun kadrolarını oluÅŸturacaktır. Milletler cemiyetinin saÄŸlayacağı güvenlik mekanizması, daha öncede belirttiÄŸimiz gibi birçok boÅŸluklarla doludur. Wilson ve Lloyd George’un Fransa’ya verecekleri garanti gerçekleÅŸecek midir? ABD senatosu’nu antlaÅŸmayı onaylamaması halinde garanti suya düşecektir.Rusya’nın Avrupa politikasından çekiliÅŸi,Fransa’nın güvenliÄŸi bakımından tehlikelidir.Fransa Almanya’ya karşı denge saÄŸlayacak baÄŸlaşığını yitirmiÅŸtir.Rusya’nın yerini yeni kurulan Polonya ve büyüyen Romanya dolduramaz.Aynı zamanda,Rusya’daki ihtilal Avrupa’daki sosyal ve siyasal dengeyi de tehlikeye sokmuÅŸtur.Ayrıca,savaşın iki yenilmiÅŸ devletinin uzlaÅŸması olasılığını da hesaba katmak gerekir.Rusya kalkınmasına Almanya’yı destek yapmak isteyebilir; bu iki devlet rövanÅŸ için anlaÅŸabilirler.İkisi de savaÅŸtan toprak kaybederek çıkmışlar,onun için çoÄŸunluÄŸun gözünde ikisi de doÄŸal olarak revizyonist.Görüldüğü gibi,savaşın en ağır yükünü taÅŸmış olan Fransa’da barış antlaÅŸmaları onaylanırken karamsar sesler yükselmiÅŸtir.Parlamento’dan ve kamuoyundan. Barış antlaÅŸması 2 ekim 1919’da onaylandıktan sonra 20 kasım 1919’da A.B.D Senatosu’nun Versailles antlaÅŸması’nı onaylamaması bu karamsarlığı arttırmıştır.Fransa’nın Avrupa’da tek başına kalmasını bir dereceye kadar önlemek,A.B.D.’yle birlikte verdiÄŸi garantinin A.B.D. senatosu’nun kararı yüzünden gerçekleÅŸmemesiyle oluÅŸan boÅŸluÄŸu bir oranda doldurmak ve verdiÄŸi sözü tuttuÄŸunu kanıtlayabilmek için,İngiltere,Fransa’ya 1922 Ocak ayında tak taraflı garanti vermeyi önerdi. Ne var ki,İngiltere’nin,Fransa bir saldırıya uÄŸrarsa bu yardımın somut olarak ne olacağı konusunda kesin bir açıklama gerçekleÅŸmedi.İngiltere,Fransa’yla bir baÄŸlaÅŸma imzalaması durumunda,bunun bir Rus-Alman yakınlaÅŸmasına neden olmasından korkuyordu.

Fransa yalnızlığını giderebilmek için Almanya etrafındaki küçük devletlerle antlaÅŸmalar sistemi kurma yoluna gitti.Bunlar sırasıyla, Belçika 7 eylül 1920 de polon yayla 19 ÅŸubat 1921 de macaristala Bulgaristanlın revizyonizme karşı kurulmuÅŸ küçük antant devletlerinden 25 ocak 1924 de Çekoslovakya ala imzaladığı antlaÅŸmalardır. Arma oÄŸlunun belirttiÄŸi gibi Fransa’nın bu baÄŸlaÅŸmalar sistemi 1815 den sonra meternic in almış olduÄŸu önlemlere benziyordu. Fransa, Belçika, Polonya ve küçük antant devletleriyle yapmış olduÄŸu antlaÅŸmalarla modern bir kutsal baÄŸlaÅŸma oluÅŸturmuÅŸtu. Ne var ki kısa sürede bu antlaÅŸmaların avrupada dengenin korunması için yeterli olmadığı ortaya çıktı . görüldüğü gibi almayanın potansiyel gücü konusunda Fransızlar Keynes gibi karamsar deÄŸiller kendilerinin avrupa nın geleceÄŸi konusunda ise karamsardırlar. MareÅŸal Foch Versailles barış antlaÅŸmasının imzalandığını duyduÄŸu zaman , ‘Bu bir barış deÄŸil, 20 yılık bir bırakışımdır.’ DemiÅŸtir.

BeÅŸinci Cumhuriyet’in anayasası 28 Eylül 1958′de halk oyuyla onaylandı. Yeni anayasa, icra merciinin gücünü (parlamentoya göre) artırmıştır. Anayasaya göre devlet baÅŸkanı 5 yıllık bir süre için doÄŸrudan seçilir. Devlet baÅŸkanının tasarrufu, devletin düzgün çalışmasını ve devamını saÄŸlar. Devlet baÅŸkanı, baÅŸbakanın atamasını yapar, orduyu yönetir ve uluslararası anlaÅŸmaları onaylar.

Fransız Milli Meclisi (Assemblée Nationale )

Fransa’nın ana yasama organıdır. Bourbon sarayında toplanır, 577 milletvekilleri 5 yıllık süre için doÄŸrudan oyla seçilir ve her seçimde tüm koltuklar için oylama yapılır. 331 Senatörler ise tüm Fransa çapında halk tarafından seçilmiÅŸ olan belediye meclis üyelerinden, İl (departement) yerel meclis üyelerinden, Bölge (Region) yerel meclis üyelerinden oluÅŸan seçmenler tarafından seçilmektedirler. 9 yıl bir süre için seçilirler. Senato seçimleri her 3 yılda bir yapılır ve her seçimde senatonun üçte biri yenilenir. 2010′dan itibaren Senatörler 6 senelik seçilecektirler ve yine her uç yılda yapılan seçimlerde yarısı yenilenecektir. Senato Luxembourg sarayında (palais du Luxembourg) toplanır. Senato’nun yasama gücü sınırlıdır: Senato ile Parlamento arasında anlaÅŸmazlık olması durumunda son söz Milli Meclis’e aittir. Milli Meclis’in gündemini belirlemede hükümetin büyük etkisi vardır. Milli Meclis ve Senato birlikte Versailles ÅŸatosunda toplanıp Fransa’nın Parlamentosunu oluÅŸtururlar: sadece anayasa deÄŸiÅŸimlerde ve uluslar arası bazı anlaÅŸmaları onaylamalarda toplanıyor.

Birinci dünya savaşı’nda iki taraf farklı cephelerde savaÅŸmışlar ve Osmanlı’nın yenilmesiyle birlikte Anadolu’yu iÅŸgal edenlere Fransa da katılmıştır. O ana kadar azınlıkları çıkarları doÄŸrultusunda destekleyen Paris, bundan sonra bu siyasetini gizleme gereÄŸi dahi duymayacaktır. Özellikle Kilikya ve GüneydoÄŸu bölgelerinde Ermeni destekçilerinin katliamlar yapmasına da göz yuman Fransa’nın bu tavrı Anadolu topraklarında kan davalarına yol açmıştır.

FRANSA – ALMANYA İLİŞKİSİ

Fransız-Alman ittifakında ABD’nin etkisini daha doÄŸru analiz edebilmek için geçtiÄŸimiz yüzyılın önemli geliÅŸmelerine kısaca göz atalım.

1914 yılında bütün bir kuşak, dünyadaki ilk topyekun savaşa sürükleniyordu, yirmiyi aşkın ülkeden yetmiş milyon insan silah başına çağırıldı. Her ülke savaştan karlı çıkmaya çalışıyordu, her birinin müttefiki ve kapanmamış hesapları vardı.

Büyüyen ekonomisi ve artan nüfusunun gereksinimlerini karşılayacak sömürgeler bulmak için dünya ya açılmaya çalışan Almanya, birçok yerde İngiltere ve Fransa ile karşı karşıya gelmeye başlamıştı.

Fransızlar yıllardır Almanya’nın kendisine karşı saldırıya geçebileceÄŸinden korkuyordu, ÅŸimdi bu tehlikenin kökten bertaraf edileceÄŸi umudundaydılar.

SavaÅŸa 1917’de Amerika’da girdi. Batı cephesinde Amerika’dan gelen birlikler nedeniyle çarpışmalar yeniden baÅŸlamıştı. Almanlar bu ÅŸartlarda kazanamayacaklarını anlayıp teslim oldular.

1914‘de hissedilen o umut veren gelecek hiç gerçekleÅŸmemiÅŸti. Almanlar teslim olduÄŸu halde, her iki tarafında baÅŸlangıçta umulan zaferi kazandığı yada bir baÅŸarı elde ettiÄŸi söylenemezdi. Dünya artık 1914’de ki dengesine geri dönemezdi, savaÅŸ sonunda dört imparatorluk sona erdi.

Birinci dünya savaşı ardından yapılan Varsay antlaÅŸması görüşmelerinde Fransa, Almanya’nın bir daha tehdit oluÅŸturmaması için bütün savaÅŸ zararlarının bu ülkeye ödetilmesini öngörüyordu. Almanlara göre bu ağır koÅŸullar “Alman ulusunun yıkımını ve iflası” demekti.

Birinci dünya savaşı sonrası Milletler Cemiyeti’nin silahsızlanma giriÅŸimine raÄŸmen tüm dünya silahlanmaya devam ediyordu. Senatosunda milletler cemiyetine girilmesine karşı çıkıldığı için ABD, Versay antlaÅŸmasını tanımamıştı. Amerikan halkı bundan sonra baÅŸkalarının savaÅŸlarında yer almak istemiyordu, fakat Amerikan ticari kesimi açgözlülükle daha önce olduÄŸu gibi savaşın getireceÄŸi kârların hesabını yapıyordu.

1929’da Amerika’da ekonomik krizi baÅŸladı, ardından bu kriz tüm dünyaya yayıldı. Sanki gizli bir el tüm ekonomiyi çökertmiÅŸti. Kapitalist sistemin getirdiÄŸi iÅŸsizlik ve açlık insanları radikal unsurlara yöneltti. Bir yanda aşırı saÄŸ FaÅŸist hareketler, diÄŸer yanda aşırı sol Komünist hareketlere eÄŸilim arttı.

Alman ekonomisi ağır savaÅŸ tazminatları altında zayıflamaya devam etti. Bu ağır koÅŸulları hazmedemeyen Alman halkı 1933 yılında kendilerine iÅŸ ve onurlu bir yaÅŸam vaad eden Adolf HİTLER’i iktidara getirdi. Avusturya ve ardından Çekoslovakya Alman orduları tarafından iÅŸgal edildi.

Tüm bu olup bitenlere Milletler Cemiyeti seyirci kalıyordu, bu nedenle Milletler Cemiyetine duyulan güven sarsıldı.Bu işgaller ardından savaş kaçınılmaz olmuştu, silahlanma hızla devam ediyordu. Daha çok silah üretimiyle yeni iş sahaları açılması, dünya genelinde ekonomiyi canlandırmıştı.

II. Dünya savaşı 1939 yılında İngiltere ve Fransa’nın, Polonya’yı iÅŸgal eden Almanya’ya karşı savaÅŸ ilan etmesiyle baÅŸladı.

İngiliz-Fransız UyuŞmazlıĞı

SavaÅŸ sonrasında, İngiltere’yle Fransa arasında iki önem*li konuda uyuÅŸmazlık ortaya çıkıyor. Bunlardan biri ele aldı*ğımız konuyla ilgili ve Avrupa’da, öbürü Orta-DoÄŸu’da. Ko*nuyu bütünlüğe kavuÅŸturmak için her ikisine de deÄŸinmek zorunluluÄŸu var. Genel olarak 1919 Barışı’nı tehdit eden üç tehlikeden söz etmek olası:

1.Fransız Hegemonyası

2.Alman Silahlanması

3.BolÅŸevizm’in güçlenerek yayılması

4.İngiltere’nin Avrupa’daki politikası, daha yakın bir teh*like olarak gördüğü Fransız hegemonyası ve BolÅŸevizm’in yayılmasına karşı, Almanya’nın doÄŸrudan doÄŸruya silahsız*lanmasına deÄŸilse bile, ekonomik açıdan güçlü olmasına ve birlik içinde kalkınmasına yardımcı olmak biçiminde beliri*yor. ABD’nin Avrupa politikasından çekilmesinden sonra, İn*giltere’yle Fransa Avrupa’da baÅŸbaÅŸa kalıyorlar ve araları ya*vaÅŸ yavaÅŸ açılıyor.

5.A.B.D. ve İngiltere tarafından Fransa’nın güvenliÄŸini garanti altına alacak antlaÅŸmanın, A.B.D. Senatosu’nun Ver-sailles AntlaÅŸması’nı onaylamaması -yüzünden suya düşme*sinden sonra, Fransa güvenliÄŸini Versailles AndlaÅŸmasımn tam olarak uygulanmasında arıyor. Almanya’nın verdiÄŸi za*rarı bütünüyle ödemesi konusunda diretiyor. Bu politikaya, Raymond Poincare’nin, baÅŸbakan olduktan sonra, 1922′yle 1924 arasında gerçekleÅŸtirmeye çalıştığı «uygulama politika*sı» deniliyor. İngiİtere’yse, Avrupa’da geleneksel dengeyi koruma po*litikasını deÄŸiÅŸtirmek için hiç bir neden görmüyor. Bir dev*letin tek başına Avrupa’da hegemonya kurmasını önlemek temeline dayanıyor bu politika. Tarih boyunca, önce Fransa’ ya, sonra da Almanya’ya bu yüzden karşı çıkmış İngiltere. Öte yandan, Avrupa’da komünist tehlikesini önlemek için ilk engel Almanya olabilir. Almanya komünizme kaptırılırsa, Avrupa’yı bu tehlikeye karşı korumak olanaksızlaşır. Onun için, Almanya’nın yükümlülüklerini hafifletmek dış politika*sına daha uygun düşüyor. İngiliz iÅŸ çevreleri (City), Aîman-^ ya’ya savaÅŸ sonrası yaralarını sarıp sanayi ini rayına oturt*ması için ödünç vermeye razı oluyor. (1) Böylece sorun «Taz*minat» m ödenmesi koÅŸullarının saptanması etrafında düğüm*leniyor. İngiltere Almanya’ya Tamirat Borçlarım ödeme ko*ÅŸullarında kolaylık göstermekten yanadır. Fransa’ysa, borç*ların kuruÅŸu kuruÅŸuna ve mümkün olan en kısa sürede öden*mesini istemektedir. Almanya, Fransız isteklerine direnmeye çalışacaktır. Fransa, Almanya’nın direncini kırmak için Ocak 1923′de Ruhr bölgesini iÅŸgal ettiÄŸi -aman, Avrupa’da (İtalya ve Belçika’nın desteÄŸi dışında) yalnız kalacaktır. A.B.D. ise, ingiltere’nin yukarıda özetlemeye çalıştığımız politikasını onaylamaktadır ve A.B.D. iÅŸ çevreleri Alman sanayi’nin can*lanması için destek olacaktır. Anglo-Saxon dünyasında J. M. Keynes’in daha önce de deÄŸindiÄŸimiz 1919′da yayınlanan «Ba-rış’ın Ekonomik Sonuçlar» adlı kitabı büyük yankı yarat*mıştır.

İngiltere’yle Fransa arasındaki ikinci uyuÅŸmazlık; Orta-DoÄŸu’da Osmanlı Devleti’nin mirasının paylaşılması sırasın*da çıktı. İngiltere’nin 1915′te Osmanlı Devleti’ne güneyden saldırısına Arap desteÄŸi saÄŸlamak amacıyla Mekke Åžerifi Hü*seyin ve’ Necd Emiri İbni Suud’la yaptığı antlaÅŸmalar kendi aralarında çeliÅŸtiÄŸi gibi, Fransa’nın Orta-DoÄŸu’da bir pay sahibi olmasını saÄŸlayan Sykes-Picot AndİaÅŸması’yla da çeliÅŸi|yordu. Bu andlaÅŸmaya göre, Fransa Akkâ’dan baÅŸlayarak Beyrut dahil, Suriye’nin kıyı ÅŸeridini ve Adanâ-Mersin bölgesini (Kilikya) alacaktı. Geri kalan bölgede kurulacak Arajf Devleti’nin de Kuzey kesimi Fransız, Güney kesimi İngüj| etki alanları olarak kabul edilmiÅŸti. Oysa İngiltere, Fransa’yı elinden geldiÄŸince petrol bölgesinin uzağında tutmak istiyor-du. SavaÅŸ sırasında yapılmış olan bu konuyla ilgili antlaÅŸma, Aralık 1918′de tekrar gözden geçirildi. 1916 AntlaÅŸmasıyla Fransa’nın denetimine bırakılan Musul Petrolleri İngiliz etki alanına geçiyordu. Buna karşılık Fransız Mandası sadece Su*riye sahillerini deÄŸil, Halep, Humus ve Åžam bölgesini de kap-sıyacaktır. Aslında bu bölge İngiltere’nin Araplar’a verdiÄŸi söze göre kurulacak Arap devleti’nin sınırları içine giriyordu ye İngiliz Komutanı Allenby’nin onayıyla, Ekim 1918′den be*ri Hüseyin’in oÄŸlu Emir Fassal’a bırakılmıştı. Fransa kendi payına düşen, hakkı saydığı bu bölgeyi iÅŸgale kalkıştığı za*man sadece A.B.D.’nin deÄŸil, Araplar’a ve Fransızlar’a çeliÅŸen vaatlerde bulunmuÅŸ olan İngiltere’nin de direnmesiyle karşı*laÅŸtı.Lloyd George Faysalım otoritesini koruyan İngiliz birliklerinin geri çekilmesine razı olmadı. Bu durum karşısın*da Clemenceau, Mayıs 1919′da, karşılıklı antlaÅŸmalara uyul*mazsa, dünyanın bu bölgesinde İngilizlerle ortak bir politika _ güdülmesinden vazgeçileceÄŸini belirtti. BeÅŸ ay süren tartış*malardan sonra, Faysalım denetimindeki üç kente Fransız birliklerinin girmemesi koÅŸuluyla, İngilizler bu bölgeden as*kerini çekti. Bu uyuÅŸmazlıklar, İngiltere’nin bütün Orta-DoÄŸu politikasının Fransız kamu oyunda eleÅŸtiriye uÄŸramasına yol açtı. Fransız çevreleri, Orta-DoÄŸu’da Fransa’nın gerçek hasmının yenik .Osmanlı Devleti deÄŸil, baÄŸlaşığı İngiltere ol*duÄŸunu görmeye baÅŸladılar. Ayrıca Avrupa sorunları karşı*sında da İngiltere’yle Fransa’nın çatışmakta olması, Fransa’ nırı Orta-DoÄŸu’daki

6.Tutumunu etkiledi. İngiltere, Yunanistan’ı Türkiye’ye karşı kullanınca, ^nsa, İngiltere’ye baÄŸlanacak bir ^Yunanistan’ın, İngilte*re’nin Orta-DoÄŸu’daki üstünlüğünü

PerçinleyeceÄŸini hesapla*dı. Üstelik kendisi, Kilikya’da Türk kuvvetlerince zor duru*ca düşürülmüştü. Böylece, Türk-Yunan Savaşı’nda İngiltere Venizelos’un Yunanistan’ını desteklerken, Fransa’da Musta*fa Kemal Türkiye’sinin arkasında yer alıyordu. Mustafa Ke*mal, İngiliz-Fransız uyuÅŸmazlıklarından yararlanmış, bu da KurtuluÅŸ Savaşı’nı kolaylaÅŸtıran bir etken olmuÅŸtur.

KurtuluÅŸ Savaşı, sonunda İngiliz ve Yunanlılar ‘a karşı, Sovyetler,

Fransa ve İtalya tarafından desteklenmiştir.

FRANSANIN ANADOLUDAKİİŞGALİ

Fransa’nın Ermeni sorununda özel bir konumu vardır. Fransa, daha Osmanlı İmparatorluÄŸu döneminde Ermenilerin hamiliÄŸini üstlenmiÅŸ ve özellikle bugünkü GüneydoÄŸu Anadolu illeri ve Çukurova bölgesindeki Ermeniler ile yakın temas içinde olmuÅŸtur. Fransa’nın 1. Dünya Savaşı’ndaki Anadolu operasyonlarında Ermeniler özel bir görev üstlenmiÅŸtir. 1916 yılında Fransa BaÅŸbakanı ‘Ermenilerin mutlaka özgürleÅŸtireceÄŸini’ söylerken aynı yıl Ermenilerden müteÅŸekkil bir Ermeni lejyonu oluÅŸturulmuÅŸtur. Bölge Ermenileri iÅŸgalci Fransa ile yakın mesai içinde olmuÅŸlar ve bölgesel çatışmaların artmasında Fransız politikaları yıkıcı bir rol oynamıştır. Bu dönemde Fransa Ermenilere resmi ağızlardan bir çok vaatte bulunmuÅŸ, ancak bunlar yerine getirilmemiÅŸ, Anadolu’da tutunamayacağını anlayan Fransız güçleri iÅŸgalci ülkeler içinde Ankara ile en hızlı anlaÅŸanların başını çekmiÅŸtir. Ancak buna karşın Fransa’daki Ermeni propagandası olanca hızıyla sürmüş ve Fransız kamuoyu Anadolu’da geniÅŸ çaplı bir Ermeni katliamının uzunca yıllar sürdüğüne inanmıştır. Ermeni kiliseleri, sosyal ve siyasi örgütlenmesi ise Fransa baÅŸta olmak üzere diÄŸer Hıristiyan Batı aleminin bu katliamlar karşısında üzerine düşeni yeterince yapmadığını sıkça tekrarlamıştır. Bu açıdan bakıldığında denebilir ki Fransa Ermeni sorununda bir tür suçluluk duygusunu takip eden yıllarda yaÅŸamıştır.

İkinci olarak Fransa 1915’ten sonra Ermeni diasporasının en güçlü olduÄŸu üç ülkeden biri (Rusya ve ABD ile birlikte) olmuÅŸtur. 1914 öncesinde ülkedeki Ermeni sayısı 4.000 kiÅŸi civarındaydı. Ancak bunlar etkili ve organize bir kitleydi. Ayrıca Fransa ile ticaret yapan Ermeni tüccarları ve Fransa baÄŸlantılı Ermeni aydınları da üst düzey karar alıcıları Osmanlı’daki geliÅŸmeler konusunda etkileyebiliyorlardı.[1][1] 1915’ten sonra göç hareketleri hızlanan Ermeniler için Fransa önemli bir varış noktasıydı. Bunda Fransız hükümeti ile Anadolu Ermenileri arasında savaÅŸ esnasında doÄŸan yakınlık, Osmanlı döneminde kurulan baÄŸlantılar kadar Fransa’ya göçen Ermenilerin önemli bir kısmının Fransız etki sahası altında bulunan Suriye ve Lübnan’dan gelmesinin de büyük bir etkisi vardır. Bu ülkelere ek olarak 1920 ve 1930’lu yıllarda Yunanistan, ve Sovyet Ermenistan’ından da Fransa’ya kayda deÄŸer Ermeni göçü yaÅŸanmıştır. Böylece özellikle Paris ve çevresinde yoÄŸunlaÅŸan Ermeni diasporası güçlenmeye baÅŸlamıştır. Gelenlerin ticarete yatkınlığı ve önemli bir kısmının Fransızca bilmesi toplum içinde hızla yer edinmelerini kolaylaÅŸtırmıştır. Fransa Ermenilerinin bir kısmı 1945’den sonra Stalin’in çaÄŸrılarına uyarak Sovyet Ermenistan’ına göç ettiyse de bu süreç oldukça acı bir ÅŸekilde sona ermiÅŸ ve kendi istekleriyle Ermenistan’a gidenlerin önemli bir kısmı bu kez bu ülkeden kaçmaya çalışmışlardır. Öyle ki bu kiÅŸiler içinde Anadolu ve Suriye’den bin bir zorlukla önce Fransa’ya göç eden, ardından Sovyet Ermenistan’ına göç eden ve buradan yasadışı yollarla kaçıp ABD’ye sığınan Ermeniler vardır. DiÄŸer bir deyiÅŸle bir nesil içinde dört ayrı ülkede yaÅŸamak zorunda kalmış olan kiÅŸiler vardır. DoÄŸal olarak bu da Ermenilerin sorunlara bakışını etkilemiÅŸ ve ‘ruhen yaralı’ bir nesil ortaya çıkmıştır.

1950’li yıllar boyunca Filistin ve DoÄŸu Avrupa Ermelileri’nin Fransa’ya göçü gözlenmiÅŸ, 1975’den sonra ise Lübnan’dan gelen Ermenilerin sayısında ciddi bir artış yaÅŸanmıştır. Lübnan Ermenilerinin diÄŸer Ermeni toplulukları arasında en çok siyasallaÅŸmış ve radikal fikirlerin en çok gözlendiÄŸi Ermeni topluluklarını barındırdığı hatırlanacak olur ise bu ülkeden gelen göçlerle Fransa’daki Ermenilerin de radikalleÅŸtiÄŸi söylenebilir. Bu dönemde hangi OrtadoÄŸu ülkesinde bir sorun yaÅŸansa o ülkeden gelenler arasında mutlaka Ermeniler de yer almıştır. ÖrneÄŸin 1979 İran Devrimi’nin ardından İran’dan gelenler Fransa Ermenilerine katılmıştır.[2][2] Özetle zaman içinde Fransa’da güçlü bir Ermeni diasporası oluÅŸmuÅŸtur ve bunların sayısı günümüzde 300-400.000 arasında bir rakama ulaÅŸmıştır. Bazı araÅŸtırmacılar bu ülkedeki Türk sayısının da hemen hemen bu rakamlarda olduÄŸundan hareketle Türk diasporası ile Ermeni diasporasının birbirini dengelemesi gerektiÄŸinden bahsetmiÅŸlerdir. Ancak Fransa Ermeni diasporası bu ülkedeki Türk toplumu ya da baÅŸka bir grupla kıyaslanamayacak kadar organize ve etkilidir. Bunun en önemli nedeni Ermeni topluluÄŸunun nispeten çok daha eski bir dönemde Fransa’ya gelmiÅŸ olması ve Fransız toplumu ile daha sıkı baÄŸlar kurma fırsatını yakalamış olmasıdır. Türk ve Kuzey Afrikalı gruplar Fransa’ya daha çok ekonomik sıkıntılar nedeniyle gelmiÅŸlerdir ve eÄŸitim düzeyleri oldukça düşüktür. Halen bir çok göçmen Fransızca dahi konuÅŸamamaktadır. Oysaki Fransa Ermenileri bu ülkeye daha çok siyasi nedenlerle gelmiÅŸlerdir ve geldikleri ülkelerden kurulu iÅŸlerini ve örgütlenmelerini de getirmiÅŸlerdir. ÖrneÄŸin Osmanlı Ermenileri geldikleri daha ilk andan itibaren Anadolu’daki örgütlenmelerinin bir benzerini bu ülkede kurmuÅŸlardır. Sonuçta Ermeniler sadece kendi teÅŸkilatları yoluyla propaganda ve tanıtım faaliyetlerinde bulunmamaktadırlar. EÄŸitimden medyaya kadar hayatın hemen her alanında etkili Ermeniler bulmak mümkündür. Bunlardan Charles Aznavour gibi bazı isimler sanat ve diÄŸer alanlarda halkın hayranlığını uyandıracak düzeylere gelmiÅŸtir. Tüm bunlara ek olarak belli bölgelerde yoÄŸunlaÅŸan Ermeni nüfusu seçimlerde Ermenileri önemli bir aktör haline getirmiÅŸtir. Özellikle yerel seçimlerde Ermenilerin talepleri daha çok göz önünde tutulmuÅŸ ve neredeyse hiç bir parti Ermenileri darıltmak istememiÅŸtir. Bu siyasi baÄŸlantı zamanla Avrupa düzeyine de taşınmış ve Fransız temsilciler Avrupa platformunda Ermeni iddialarını en sık dile getiren kiÅŸiler olmuÅŸlardır. Özetle Ermeniler ile Fransız toplumu arasında sıkı iletiÅŸim kanalları oluÅŸmuÅŸtur ve özellikle Ermeni sorununda diaspora Fransız kamuoyu üzerinde tartışmasız bir etki kurmuÅŸtur. Bu nedenle tarihsel etken ile birlikte diaspora Ermenileri Fransa’nın Ermeni sorunundaki tutumunu belirleyen en önemli iki unsur olmuÅŸtur denebilir.

İliÅŸkileri etkileyen üçüncü temel etken ise ÅŸaşırtıcı bir ÅŸekilde Kıbrıs sorunudur. Kıbrıs konusunda Fransa, Yunanistan’a tam destek vermiÅŸtir. Hatta 1974 harekatından kısa bir süre sonra Yunanistan’ın Selanik ÅŸehrinde halka hitap eden Fransa CumhurbaÅŸkanı gerektiÄŸinde Fransa’nın Yunanistan’ı (Türkiye’ye karşı) koruyacağını dahi söyleyebilmiÅŸtir.[3][3] Kıbrıs Harekatı sadece Fransa’nın deÄŸil tüm Avrupa ülkelerinin ve ABD’nin sert tepkisini çekmiÅŸtir. Ancak Fransa’nın tepkisi çok daha serttir ve alışılmışın dışındadır. Fransa 1970’li yıllar boyunca adeta Türkiye’yi defterden silmiÅŸ gibi davranmıştır. Bir dönem Paris’te büyükelçilik de yapan diplomat Hamit Batu’ya göre bunun en önemli nedeni Fransız CumhurbaÅŸkanı Giscard d’Estaing ile Yunan lider Karamanlis arasındaki kiÅŸisel baÄŸlardır. Ancak Batu bunun tek başına yeterince açıklayıcı olmayacağını belirterek Fransa’nın en büyük rahatsızlığının Türkiye’nin Fransa ekseninden hızla ayrılması olduÄŸunu belirtmektedir. O dönemde ABD ‘den daha bağımsız hareket etmek isteyen Fransa imparatorluk mirasının da etkisiyle Türkiye’nin kendisine daha fazla yakın durmasını arzu etmektedir.[4][4] Beklentisi gerçekleÅŸmeyince de Türkiye’yi adeta cezalandırmaktadır. Batu’nın açıklamalarında gerçeklik payı yüksekse de Fransa’nın tutumunda Rum ve Ermeni etkisi göz ardı edilemez. DiÄŸer bir deyiÅŸle Türkiye bu dönemde ne kadar gayret gösterirse göstersin Fransa’yı ikna edebilecek bir konumda deÄŸildi. Fransız kamuoyu ve karar alıcıları üzerindeki Rum ve Ermeni nüfuzu öylesine güçlü idi ki buna Türk diplomasisi ile karşılık verebilmek oldukça güçtü. Dahası Türkiye’nin içine düştüğü iç karışıklıklar, terör, ekonomik krizler ve dışarıda yaÅŸanan izolasyon Türkiye’nin manevra alanını da oldukça daraltıyordu. Özetleyecek olur isek Fransa –Türkiye iliÅŸkilerinde Ermeni sorununun etkileri ele alınırken Kıbrıs sorunu göz ardı edilemez. Kıbrıs sorunu ile adeta kopma noktasına gelen iki ülke iliÅŸkileri doÄŸal olarak Ermeni sorununa da yansımıştır ve Paris çoÄŸu kez Türkiye’nin görüşlerini ciddiye alma gereÄŸini dahi duymamıştır.

Türk-Fransız iliÅŸkilerini özellikle 1970’li yıllarda kilitlenme noktasına getiren ve Ermeni sorununu iliÅŸkilerin merkezine taşıyan dördüncü faktör ise şüphesiz Ermeni terörü ve Fransa’nın bu geliÅŸmelere karşı gereken tepkiyi göstermemiÅŸ olmasıdır. Terör döneminde Türkiye temsilcileri en çok saldırıya Fransa’da uÄŸramış, en kanlı ve can kaybı yüksek saldırılar bu ülkede meydana gelmiÅŸ, buna karşın Ermeni teröristler en çok ‘hoÅŸgörüyü’ ve desteÄŸi de bu ülkede bulmuÅŸlardır. Bunda Fransa’da Ermenilere duyulan sempati kadar Lübnan faktörü de etkili olmuÅŸtur. BilindiÄŸi üzere Ermenilerin kaydedeÄŸer bir sayıda bulunduÄŸu Lübnan aynı zamanda ‘Ermeni terörünün de okulu’ niteliÄŸindedir. Ayrıca Lübnan Fransız etkisinin en yoÄŸun hissedildiÄŸi ülkelerden biridir. Fransa için tıpkı Quebec gibi, Cezayir gibi özel bir konumu olan Lübnan Fransa ile Ermeniler arasındaki bağı kuvvetlendirmiÅŸ, en kötüsü Lübnan’da askeri ve ideolojik eÄŸitim alan Ermeni teröristler adeta ‘ellerini kollarını sallayarak’ Fransa’ya girebilmiÅŸlerdir.ÖrneÄŸin Orly saldırısında bomba düzeneÄŸini yerleÅŸtiren (1983) Varoujian Garbidjian 1975 yılından itibaren Lübnan’daki Filistin terör kamplarında özel komando eÄŸitimi almış, ardından da yasal bir pasaport, vize ve oturma izni ile Fransa’da yaÅŸama baÅŸlamıştır.[5][5]

Fransa’nın Ermeni iddialarına verdiÄŸi destek ve teröre gösterdiÄŸi ‘hoÅŸgörü’ saklanacak türden deÄŸildir. Bu durum ise 1970’li yıllarda derin bir siyasi ve ekonomik krizden geçen Türkiye’de, Fransa’ya karşı olan şüphe ve düşmanlığı arttırmıştır. Türkiye’yi Kıbrıs’tan ekonomiye, Ermeni sorunundan teröre kadar hiçbir konuda anlamayan, hatta anlamak istemez bir tavır çizen, buna karşı Türkiye’nin tüm rakipleri ile çok yakın dost olabilen Fransa yönetimi doÄŸal olarak Türkiye’de çok olumsuz karşılanıyordu. Sonuç olarak Türkiye-Fransa iliÅŸkileri 1980’lere kadar istenildiÄŸi düzeyde geliÅŸememiÅŸ, Fransa, Türkiye’ye sürekli olarak mesafeli davranmıştır. Bunda tıpkı Kıbrıs sorunu gibi Ermeni sorununun da büyük bir payı vardır. Ancak sorunlar sadece Ermeni sorununa baÄŸlanmamalı, Fransa ve Türkiye’nin iliÅŸkilerin geliÅŸtirilmesindeki sorumluluÄŸu hafife alınmamalıdır.

1980’lere kadar Türk-Fransız iliÅŸkilerinde Ermeni sorununun, özellikle de Ermeni terörünün ne kadar etkili olduÄŸu ortadadır. Özellikle terör olayları kitabın diÄŸer bölümlerinde detaylı bir ÅŸekilde ele alınmıştır. Bu nedenle burada fazlaca üzerinde durulmayacaktır. Ancak 1980’li yıllara geçmeden önce not edilmesi gereken bir diÄŸer olay da 1971 yılında Marsilya’da yaÅŸanan Heykel Vakası’dır. Ermeniler Marsilya’da küçük bir Ermeni kilisesinin bahçesinde nispeten küçük bir sütun dikmek istemiÅŸlerdir. Sütun sözde Ermeni soykırımını anmak maksadıyla dikilecektir ve aslına bakılır ise sokaktan da fazlaca görülmeyen bir konumu vardır. Ancak bu ‘anıt’ giriÅŸimi Türk Büyükelçi Hasan Esat Işık’ı oldukça kızdırmış, tüm giriÅŸimlerine raÄŸmen anıtın dikilmesini engelleyemeyince de Ankara’ya dönmüştür. Fransa ile Türkiye arasında Ermeni sorunu nedeniyle cumhuriyet döneminde yaÅŸanmış ilk krizin bu olay olduÄŸu söylenebilir.

İngiltere ve Fransa’yla İtalya

Arasındaki Uyuşmazlık

Daha önce de belirttiÄŸimiz gibi İtalya Barış Konferansı’ndan eli boÅŸ dönmüştür. 1915 Londra ve 1917 Saint Jean de Maurienne AntlaÅŸmalari, Adriyatik ve DoÄŸu Akdeniz’de İtal*ya’ya geniÅŸ ufuklar açmıştı. 1915 AntlaÅŸması’ BaÅŸkan Wilson tanımadı, 1917 AntlaÅŸmasıysa Rusya onaylamadığı için yürürlüğe konmadı. Bu yüzden, İtalya 1915 AntlaÅŸmasıyla Alman Sömürgelerinden pay vaat edilmesine karşın, sö*mürgelerin Manda yönetimine dönüştürülerek dağıtımında payına düşeni alamadı.

Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’yle An*laÅŸmadevletleri adına İngiliz amirali Arthur arasında,30 ekim 1918’de Mondoros bırakmışı imzalanırken,Osmanlı devletinin kabul etmek zorunda kaldığı hükümler içinde yer alan 7.maddeye göre anlaÅŸma devletleri,güvenliklerini tehlikede gördükleri herhangi bir stratejik bölgeyi,asker çıkararak iÅŸgal edebileceklerdi.Bu hüküm,yenen devletlerin kendilerini Wilson ilkeleriyle baÄŸlı saymadıklarını ve fırsat buldukça bunları çiÄŸnediklerini ortaya koyan açık bir örnektir.A.B.D BaÅŸkanı Wilson ünlü 8 ocak 1919 bildirisinde, ”Osmanlı imparatorluÄŸu’nda Türk çoÄŸunluÄŸunun yaÅŸamakta olduÄŸu topraklar üzerinde bağımsız bir egemenlik saÄŸlanacaktır” diyordu.Lloyd George da,”biz Türkleri ne baÅŸkentlerinden, ne de çoÄŸunlukta bulundukları Anadolu ve Rumeli topraklarından yoksun bırakmak için savaşıyoruz.” diyerek Wilson’u destekledi. Clemenceau’da bu görüşleri katıldığını belirtiyordu. Oysa, üç büyüklerin Türklere karşı tutumlarının Makyevel’ci bir manevradan baÅŸka bir ÅŸey olmadığı kısa sürede meydana çıktı.Barış antlaÅŸmasının yapılması beklenmeksizin, Türk topraklarının paylaşılmasına giriÅŸildi. Bırakışmanın ilk altı ayında İstanbul yenen devletlerin donanmalarının bir üssü durumuna getirildi. Fransızlar Adana, Urfa, MaraÅŸ, Antakya, İskenderun’u, İtalyanlar ise Antalya ve KuÅŸadası’nı iÅŸgal ettiler. Mayıs 1919’da Lloyd George’nin giriÅŸimi üzerine, yüksek konsey, Anadolu’daki Hristiyanların güvensizliÄŸi ve tehdit altında bulundukları gerekçesine dayanarak İzmir’i de iÅŸgale hazırlandığına inanılmaktadır. Yunan asıllı silah tüccarı Sir Basil Zaharoff’un da özendirmesiyle, Lloyd George, aslında Clemencau’nun da tuttuÄŸu İngiliz yanlısı Venizelos’a İzmir’den baÅŸlayarak Batı Anadolu’yu iÅŸgal etmesi için yeÅŸil ışık yakıyor. Yakın DoÄŸuda İngiliz diplomasisi Yunanlıları ve Arapları desteklemekte, Fransızlara karşı çıkmakta, İtalyanların da 1911’de ele geçirdikleri on iki adada ileriye gitmelerini önlemeye çalışmaktadır.

İtalya’yı Fransa’yla karşı karşıya getiren Paris’le Roma arasında çıkar çatışmasına yol açan konuysa Tunus’tur. Tunus Beyi 1881 Bardo antlaÅŸmasıyla dış hükümranlığı aynı zaman da ordudan da sorumlu bir Fransız genel valiye bırakıyordu. Tunus’un resmen himaye altına giriÅŸi 8 Haziran 1883 Marsa antlaÅŸmasıyla olmuÅŸtur. Aslında, Fransa’nın tam bir eylem özgürlüğü yoktur. Tunus’ta daha önce yerleÅŸmiÅŸ çok sayıda İtalyan vardır. Fransa 1896’da İtalya’yla yaptığı sözleÅŸmelerle, Tunus’ta oturan İtalyanlara bazı haklar ve bu arada birkaç kuÅŸaktan beri Tunus’ta yerleÅŸen İtalyanlara İtalyan vatandaşı olma hakkını tanımıştı. SavaÅŸtan sonra, Fransız hükümeti, bu ayrıcalıklara sahip İtalyanların devlet içinde devlet oluÅŸturmasından kuÅŸkulanarak, Ekim 1918’de sözleÅŸmelerin bazılarını yürürlükten kaldırdı. Fransız hükümetinin bu davranışının hukuka aykırı yanı yoktu; çünkü yenilenebilir nitelikteki bu sözleÅŸmelerin süresi dolmuÅŸtu. Ne var ki, Fransa’nın bu kararı İtalya tarafından tepkiyle karşılandı. Tunus’ta oturan İtalyanların Fransız vatandaÅŸlığını kabul ederek İtalya’yla iliÅŸkilerini kesmeye zorlamaları olasılığı İtalya’yla Fransa arasındaki diplomatik iliÅŸkilerin soÄŸumasına neden oldu.

Fransız Polinezyası

Salı, 06 Kasım 2007

FRANSIZ POLİNEZYASI [IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image004.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image005.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image006.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image007.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image008.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image009.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image010.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image011.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image012.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image013.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image014.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image015.gif[/IMG]

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image016.gif[/IMG]

Tam Adı

: Fransız Polinezyası

Yüzölçümü

: 4 167 km²

BaÅŸkenti

: Papeete

Para Birimi

: Pasifik Frankı

Dili

: Fransızca ve Tahiti Dili

Nüfusu

: 257 847 kiÅŸi (2002 tahmini)

Ortalama Ömür

: 75.23 yıl (2002 tahmini)

Okur Yazarlık Oranı

: % 98 (1977 tahmini)

Kişi Başına Düşen Milli Gelir

: 5 000 $ (2001 tahmini)

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image017.gif[/IMG] Büyük Okyanusun güneyinde Güney Amerika ile Avustralya arasında yer alan bir adalar gurubudur. Ülke beş ada gurubu ile 118 ada ve atolden oluşmaktadır.

Toplam 4 167 km² alan kaplayan ülkenin 507 km² si göller ile kaplıdır. Ülkenin 2 525 km kıyısı bulunmaktadır.

Ülkenin en alçak yeri 0 m ile Büyük Okyanus kıyıları iken, en yüksek yeri 2 241 m ile Orohena Dağıdır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image018.gif[/IMG] [IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image019.gif[/IMG] 19. yy.’da Fransa Polinezya takım adalarını ilhak etmiÅŸtir. Eylül 1995′te Mururoa atollünde Fransa’nın nükleer silah denemeleri yapması Polinezya çapında protestolara neden oldu. Protestolar üzerine Ocak 1996′da Fransa denemelere ara verdi.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image020.gif[/IMG] Ülkenin Tam Adı

: Fransız Polinezyası Toprakları

Kısa Adı

: Fransız Polinezyası

Yönetim Şekli

: Bilinimyor.

BaÅŸkent

: Papeete

Kurtuluş Günü

:

Milli Tatil Günü

: 14 Temmuz Bastille Günü (1990)

Ülke toplam beş takımadadan oluşmaktadır. Bu takımadalar; Marquises, Tuamotu, Tubuai, Iles du Vent ve Iles Sous-le-Vent.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image021.gif[/IMG]

Anayasa: 28 Temmuz 1958 (Fransız anayasası)

Adli Sistem: Fransız sistemine dayanır.

Oy Hakkı: 18 yaşını dolduran herkesin oy hakkı bulunmaktadır.

Yürütme Dalları:

Devlet BaÅŸkanı:CumhurbaÅŸkanı Jacques CHIRAC (17 Mayıs 1995′den bu yana) temsilcisi Cumhuriyet Yüksek Komiseri Michel MATHIEU ( 24 Ekim 2001′den bu yana)

Seçimler:

Hükümetin Başı: Fransız Polinezyası Toprakları Hükümet BaÅŸkanı Gaston FLOSSE (4 Nisan 1991′den bu yana).

Kabine:

Seçim Sonuçları:

Yasama Dalları:

Seçimler:

Seçim Sonuçları:

Adli Dallar:

Politik Partiler ve Liderleri:

Politik Baskı Gurupları ve Liderleri: Bilinmiyor.

Katıldığı Uluslar Arası Organizasyonlar: ESCAP (associate), FZ, ICFTU, SPC, WMO

Uluslar Arası Çevre Anlaşmaları:

Taraf Oldukları:

Uluslar Arası Sorunları:

Anlaşmazlıklar: Ülkenin herhangi bir ülke ile uluslar arası sorunu yoktur.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image022.gif[/IMG] Ülke engebeli ve yüksek adalar ile alçak mercan adalarından oluşmaktadır.

Doğal Afetler: Ara sıra Ocak ayında siklonik fırtınalar meydana gelmektedir.

Çevre konusunda önemli noktalar:Bilinmiyor.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image023.gif[/IMG] Ülkede tropikal iklim şartları egemendir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image024.gif[/IMG] [IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image025.gif[/IMG] [IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image026.gif[/IMG] Nüfus: 257 847 kişi (2002 tahmini)

Yaş yapısı: 0-14 yaş: % 29 (erkek 38 184 kişi; kadın 36 631 kişi)

15-64 yaş: % 65.7 (erkek 88 250 kişi; kadın 81 165 kişi)

65 yaş ve üzeri:% 5.3 (erkek 6 850 kişi; kadın 6 767 kişi) (2002 tahmini)

Nüfus artış oranı: % 1.67 (2002 tahmini)

Doğum oranı: 1 000 kişide / 18.17 doğum (2002 tahmini)

Ölüm Oranı: 1 000 kişide / 4.49 ölüm (2002 tahmini)

Net göç oranı: 1 000 kişide / 3.04 göç (2002 tahmini)

Cinsiyet oranı: Doğumda:1.05 erkek / kadın

15 yaş altı:1.04 erkek / kadın

15-64 yaş: 1.09 erkek / kadın

65 yaş ve üzeri:1.01 erkek / kadın

Toplam nüfusun: 1.07 erkek / kadın (2002 tahmini)

Bebek ölüm oranı:1 000 canlı doğumda / 8.95 ölü (2002 tahmini)

Ortalama Ömür: Toplam nüfus: 75.23 yıl

Kadın:77.69 yıl

Erkek:72.88 yıl (2002 tahmini)

Doğurganlık oranı : Kadın başına 2.18 çocuk (2002 tahmini)

HIV/AİDS- yetişkin nüfusta yayılma oranı: Bilinmiyor.

HIV/AİDS- taşıyan insan sayısı: Bilinmiyor.

HIV/AİDS- ölü sayısı: Bilinmiyor.

Milliyet (Uyruk): Fransız Polinezyalı

Etnik guruplar: Polinezyalı % 78, Çinli % 12, yerel Fransız % 6 ve şehirli Fransız % 4.

Din: Protestan % 54, Katolik % 30 ve diÄŸerleri % 16.

Dil: Fransızca ve Tahiti Dili

Okur yazarlık oranı: 14 yaş altındaki herkes okuma yazma bilmektedir.

erkek: % 98

kadın:% 98

Toplam nüfus: % 98 (1977 tahmini)

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image027.gif[/IMG] Gayri Safi Milli Hasıla: 1.3 milyar $ (2001 tahmini)

GSMH Gerçek Büyüme Oranı: 4 (2001 tahmini)

GSMH Kişi Başına Düşen Milli Gelir: 5 000 $ (2001 tahmini)

GSMH Sektörlere Dağılımı: tarım: % 6

endüstri: % 18

hizmetler: % 76 (1997)

Fakirlik Sınırının Altındaki Nüfus: Bilinmiyor.

Hane Halkının Gelir Oran Yüzdesi: en düşük % 10: Bilinmiyor.

en yüksek %10: Bilinmiyor.

Enflasyon Oranı (tüketici fiyatları): % 1.5 (1996)

İş Gücü: 70 000 kişi (1996)

İş Gücünün Sektörlere Dağılımı: tarım: % 13

endüstri: % 19

hizmetler: % 68 (1997)

İşsizlik Oranı: Bilinmiyor.

Bütçe:gelirler: 1 milyar $

harcamalar: 900 milyon $ (2001 tahmini)

TARIM

Ülkede yetiştirilen başlıca tarım ürünleri; hindistancevizi, vanilya, sebze ve meyvelerdir. Ülkede kümes hayvanları ve sığır yetiştirilmektedir. Ülkede mandıracılıkta yaygın bir uğraşıdır.

Arazi Kullanımı: Ekili-Dikili Alan: % 2

Sürekli Ürünler: % 6

DiÄŸerleri: % 92 (1998 tahmini)

Sulanabilir Arazi: Bilinmiyor.

SANAYİ

İnci, gıda maddeleri işleme ve yöresel el ürünleri önemli sanayi faaliyetleridir.

Sanayi üretimi büyüme oranı: Bilinmiyor.

MADENCİLİK

Ülkede çıkarılan en önemli maden kobalttır.

Elektrik Üretimi: 408 milyon kWh (2000)

Elektrik Üretim Kaynakları:fosil yakıtlar: % 53.92

su gücü: % 46.08

diÄŸerleri: % 0

nükleer: % 0 (2000)

Elektrik Kullanımı: 379.44 milyon kWh (2000)

Elektrik İhracatı: 0 milyar kWh (2000)

Elektrik İthalatı: 0 milyar kWh (2000)

TİCARET

İhracat: 205 milyon $ (1999 tahmini)

İhraç Malları: Önemli ihraç malları, kültür incisi % 50, hindistancevizi ürünleri, sedef, vanilya ve köpekbalığı eti (1997).

İhracat Yaptığı Ülkeler: Japonya % 62 ve ABD % 21 (1999).

İthalat: 749 milyon $ (2001 tahmini)

İthal Malları: Önemli ithal malları; yakıt, gıda maddeleri ve çeşitli aletler.

İthalat Yaptığı Ülkeler: Fransa % 53, ABD % 13, Avustralya % 10 (1999).

Dış Borcu: Bilinmiyor

Ekonomik Yardım: aldığı; 367 milyon $ (1998)

Para Birimi: Pasifik Frankı

Para Birimi Kodu: XPF

Mali Yıl: 1 Ocak - 31 Aralık

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image028.gif[/IMG] Karayolu: Toplam: 792 km

Asfaltlanmış:264 km

Stabilize:528 km (2000)

Limanları: Mataura, Papeete, Rikitea ve Uturoa

Hava Alanları: 45 tane (2001)

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image029.gif[/IMG] Ülkenin savunması Fransa’nın sorumluluÄŸu altındadır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image030.gif[/IMG] Hatlı telefon kullanıcıları sayısı: 52 000 tane (1997)

Mobil telefon kullanıcıları sayısı: 5 427 tane (1997)

Telefon Sistemi:

Yurtiçi Kullanım: Bilinmiyor.

Uluslararası Kullanım: Ülke uluslar arası haberleşmeyi Intelsat (Pasifik Okyanusu) uydusu üzerinden gerçekleştirmektedir.

Radyo istasyonları: 2 tane AM, 14 tane FM ve 2 tanede kısa dalga (1998) radyo istasyonlar bulunmaktadır.

Televizyon istasyonları: Ülkede 1997 yılı itibariyle 7 tane televizyon istasyonu bulunmaktadır.

Ülkenin internet kodu: .pf

İnternet servis sağlayıcıları (ISPs): 2 tane (2001)

İnternet kullanıcıları: 5 000 kişi (2000)

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/Yasin/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image031.gif[/IMG] http://www.odci.gov/cia/publications/factbook/geos/fp.html

Fransızlarla Savaş

Salı, 06 Kasım 2007

FRANSIZLARLA SAVAÅž

Viet Minh Hanoi’deki iktidarı 19 aÄŸustos 1945’te aldı. İki gün sonra güney de , Saygon’da Viet Minh’in önderliÄŸinde kitlesel bir miting yapıldı. Ngo Van Xuyet oradaydı.

Ngo bir Troçkistti. Rus devriminin liderlerinden Leon Troçki Rusya’da Stalin’in hükümetine karşı komünist muhalefetin lideriydi. Tutuklandı ve sürgüne gönderildi. Sürgünde olduÄŸu 1930’lu yıllar boyunca batı kapitalizmine ve Stalinist diktatörlüğe karşı sosyalist bir muhalefet kurmak için çalıştı.1939’da Meksika’da Stalinist rejimin bir ajanı tarafından öldürüldüğünde arkasında birçok ülkede küçük guruplar bırakmıştı.

Vietnam’daki Troçkistlerin güney de birkaç yüz üyesi vardı, bunların çoÄŸu büyük çiftliklerde ya da Saygon’da çalışan işçilerden ve entelektüellerden oluÅŸuyordu. 1030’larda Saygon’da yerel seçimleri kazanmış,1938’deki genel grevde merkezi bir rol oynamışlardı.Ancak 1939’daki baskılar komünistleri dağıttığı gibi onları da dağıttı. Ngo Van Xuyet ve diÄŸer hayatta kalanlar 1944’te hapishaneden salıverilmeye baÅŸlandı. Ngo 1945 AÄŸustos’undaki bu gösteriden rahatsızdı. Çünkü gösteri,Fransızlarla bağımsızlık pazarlığı yaparken halka sakin olmayı öğütleyen Viet Minh tarafından düzenlenmekteydi. Fransızların geri geleceklerinden hem de bu geliÅŸin çok kanlı olacağından emindi.Ama gösteri onu derinden etkilemiÅŸti.

Eylülde asıl olarak İngiliz subayların yönetiminde ki Nepalli Gurkalar’dan oluÅŸan İngiliz birlikleri Saygon’a geldi. Bu sırada İngiltere’de İşçi Partisi hükümete geçmiÅŸti ve Churchill artık baÅŸbakan deÄŸildi. Fakat imparatorluk politikasında hiçbir deÄŸiÅŸiklik olmamıştı . İngilizler’in Vietnamlılara tek baÅŸlarına saldıracak güçleri yoktu. Bu nedenle Japon birliklerini ve Fransız sömürgecilerini serbest bırakıp silahlandırdılar.22 Eylül akÅŸamı İngiliz komutası altındaki Nepal ,Fransız ve Japon birlikleri Saygon’daki önemli binaları iÅŸgal etti.

Viet Minh halka müttefiklerle birlikte pazarlık ve sükunet çaÄŸrısında bulundu. Ama Saygon ayaklandı, Troçkistler, Budistler, Dini guruplar ,partinin izlediÄŸi yolu içine sindiremeyen komünistler fakat hepsinden de önemlisi işçiler. Ayaklanma kendiliÄŸinden baÅŸlamıştı. Yüz elli beÅŸ Fransız yurttaşı öldürüldü ve isyancılar işçi mahallelerini birkaç gün ellerinde tuttular. Ama Viet Minh Saygon’dan çekildi ve ayaklanma bastırıldı.21

Fransız ordusu İngilizlerin yerini aldı ve yavaÅŸ yavaÅŸ güneyde durumunu saÄŸlamlaÅŸtırdı. Geri çekilme sırasında komünistler hemen hemen bütün Troçkistleri bulup öldürdüler. O sırada Fransızlar bütün Vietnam’ı alacak kadar güçlü deÄŸillerdi . Viet Minh ülkenin ortasıyla kuzeyinde iktidarı elinde tutuyordu.

Güzel Sular’da iyi günler yaÅŸanıyordu . Yerel Viet Minh iktidarı 18 ay boyunca elinde tuttu. Düşmanlarını cezalandırmadılar ve toprak aÄŸalarının topraklarına el koymadılar. Ama birçok yerde kiraları düşürdüler ve köy toprağını yoksul köylülere geri verdiler.Küçük iÅŸletmelerdeki toprak ve kelle vergisini kaldırdılar. Faizlere yüzde 30’luk bir üst sınır koydular ve saflarındaki yozlaÅŸmaya karşı ciddi bir mücadele verdiler.22

Bunlar komünistlerin vaatleriydi ve Minh gibilerinin yaÅŸamlarını adadıkları hedeflerdi. Toprak aÄŸalarının ve ÅŸehirlerdeki iÅŸ adamlarının desteÄŸini kaybetmeden yoksulları memnun etmeye çalışıyorlardı. Bu arada Ho Shi Minh Fransızlarla umutsuzca pazarlık yapıyordu. 1946 Ocağında Vietnam’ın kuzey ve orta kısımlarında ilk ve son adil seçimler yapıldı. Viet Minh açık farkla kazandı.

Fakat savaÅŸmak için silahları yoktu. Kuzey’de , Çin.’de komünistlerle milliyetçiler arasında iç savaÅŸ vardı. Viet Minh oradan silah alamazdı. Ve Vietnamlı komünistler hala Moskova’dan yönetilen bir uluslar arası hareketin bir parçasıydı. Oradan Fransızlarla pazarlık öneriliyordu.

Sonunda Ho 1946 Martında Fransız birliklerinin Hanoi’de karaya çıkmasına razı oldu.Kasımda Fransızlar bir saldırı düzenleyerek Viet Minh’i Hanoi’den söküp attılar.Güzel Sular’da komünistler yeniden yeraltına indiler fakat köylülerin büyük bir kısmını Viet Minh’e desteÄŸi devam etti. Fransızlara karşı verilen gerilla savaşı sekiz yıl daha sürecekti.

Ülkenin en önemli karayolu Güzel Sular’ın tarlalarının arasından geçiyordu. Ve köydeki Viet Minhler gizlendikleri yerden Fransız konvoylarına ateÅŸ açıp kaçan usta niÅŸancılar olmuÅŸlardı. Fransız ordusu köyde birçok temizlik hareketi düzenlemiÅŸ ve tüfek Marksist broşürler ya da tünel giriÅŸleri aramıştı.Aramalar sırasında pirinç saklanan küplere süngü sokuyorlardı. Ve köylülerden hiç ses çıkarmadan bir köşede bekleyip buna seyirci kalmaları isteniyordu. Her aramada tutuklamalar oluyordu ve bunların bazıları bir daha hiç geri gelmiyordu. SavaÅŸ uzadıkça Viet Minh Güzel Sular’da güçlendi ve küçük birlikler geceleri Fransızlarla doÄŸrudan çatışmaya girmeye baÅŸladı.

Fakat nasıl Güzel Sular’daki bütün köylüler Viet Minh’i desteklemiyors ,bütün Fransızlar da sömürgeciliÄŸi desteklemiyorlardı. Fransız komünist Partisi hükümetteyken sömürgeciliÄŸi destekledi fakat 1947’de de Gaulle’ün koalisyonundan ayrılınca savaÅŸa karşı örgütlenmeye baÅŸladı. Hatta bundan öncede , Fransız hükümeti zorunlu askeri hizmet veren Fıransız erlerini Çinhindi’de kullanmanın politik açıdan imkansız olduÄŸunu tahmin ediyordu. Dolayısıyla 80 bin paralı asker, 20 bin yabancı lejyoner ve 48 bin kiÅŸilik bir sömürge birliÄŸi kullanmıştı. Bu sayı yeterli deÄŸildi ama buna ek olarak bir de 300 bin kiÅŸilik Çinhindi birliÄŸi vardı.23

Çinhindi birliÄŸinin çavuÅŸları ve subayları ,çoÄŸunlukla toprak aÄŸalarının ,memurların , ÅŸehirdeki tefecilerin ve iÅŸadamlarının çocuklarıydı. Polis örgütü için de aynı ÅŸey geçerliydi. Komünistler bu sınıfla bir ittifak kurmaya çalışıyorlardı. Ancak toprak aÄŸalarının çoÄŸunluÄŸu geleceÄŸini Fransızlarla iÅŸbirliÄŸinde görüyorlardı. 1930’larda Güzel Sular’da toprağı kontrol eden birkaç aile ÅŸimdide Fransızlar’ın desteÄŸiyle köylüleri sömürüyordu.

Özellikle kuzeydeki daÄŸlarda ,Viet Minh ormanın içinde daha büyük birimler inÅŸa ediyordu. SavaÅŸ bütün Çinhindi’ye yayılmıştı. Vietnamlı komünistler kendilerini Çinhindi Komünist Partisi olarak adlandırıyordu. Kamboçya ve Laos’ta da Viet Minh’i örnek alarak kitlesel gerilla örgütleri oluÅŸturan partiler kurulmuÅŸtu. Laos’taki partinin adı Pathet Lao ,Kamboçya’dakinin Khmer Serai idi. Bu hareketler Fransız gücünü bölmüştü.Ama asıl savaÅŸ Vietnam’daydı.

1949’da Çinli komünistlerin savaşı kazanmasıyla birlikte Viet Minh sınırdan silah geçirmeye baÅŸladı. Komünist Parti hala zengin aileleri tecih etmesine raÄŸmen çok daha fazla üye kazanarak muazzam büyüdü.

Bu örgütlenme politikası eğitimli komünistlere doğru ve doğal görünüyordu. Fakat savaş yüzünden topraksız köylüler parti için daha önemli hale geliyordu. Son Doung köyündeki parti sekreteri öğretmendi, fakat köy gerillalarının komutanı Te, topraksız bir işçiydi. Te küçük bir çocukken babası ölüm döşeğinde olduğu sırada çok az sayıda köylü ,yaşlı adamla vedalaşmaya gelmişti. Çünkü aile hiçbir öneme sahip olamayacak kadar yoksuldu ve köyde babasının verem olduğuna dair söylenti dolaşıyordu. Bu yoksul ailede bile Te hiyerarşinin en dibindeydi. Çünkü annesi babasının en gözde eşi değildi. Daha beş yaşında çalışmaya başlamıştı. Birazdaha büyüyünce yakındaki bir köyün muhtarının sabancısı olmuştu.

Te muhtarın yanında altı yıl çalışmıştı .fransızlarla savaÅŸ baÅŸladığında Te gerillalara katıldı. 1952’de annesinin ve babasının birer hiç olarak görüldüğü köyün komutanıydı. SavaÅŸta insanların ne olduÄŸu kadar ne yaptığı da önemliydi.

1950’den sonra Viet Minh’in ,Son Doung, Güzel Sular ve bütün Vietnam’daki söylevlerinde ve propagandasında toprak reformu ve sınıf farkları vurgulanıyordu. SavaÅŸ komünistleri keskinleÅŸtiriyordu. Toprak aÄŸalarının ayak sürdüğü ve Fransızların yolunu gözlediÄŸinin farkındaydılar . Komünist Parti devrimciler tarafından kurulmuÅŸtu. Sınıfı anlıyordu ve ezilenlerin enerjisini ve sabrını seferber etmesini biliyordu. 1953’te sekiz yıl savaÅŸtan sonra Kuzey’de kontrol ettikleri bölgede tam bir toprak reformu baÅŸlattılar. Parti kuzeyde topraksız köylüleri köy toplantılarında toprak aÄŸalarını azarlamak ,aÅŸağılamak , özür diletmek , topraklarını almak ve bazen de öldürmek üzere örgütlüyordu. Toprak reformuna dair yazılanlar bu reformun genelde düşmanca bir reform özelliÄŸi taşıdığı gösteriyor.26 Hepsinin birleÅŸtiÄŸi nokta bu insanların ömür boyu birikmiÅŸ bir hınçları olduÄŸu.

Topraksızlar bir kere harekete geçince hem Fransızlerı desteklemiÅŸ olan feodal toprak aÄŸalarına, hem de Viet Minh’i desteklemiÅŸ olan ilerici toprak aÄŸalarına saldırdılar. Toprak reformu baÅŸlayınca Komünist Parti içindeki sınıf gerilimi aniden arttı. Toprak aÄŸası ailelerden gelen komünistler babalarının herkesin önünde aÅŸağılandığını ve ailelerinin yoksulluÄŸa itildiÄŸini görüyorlardı. Eve gittiklerinde anneleri yemek masaında sessiz bir öfkeyle onlara bakıyordu. Topraksızlar sömürüden nefret ediyor ve haklarını istiyorlardı. Komünist Parti kadroları ikiye bölünmüştü.

Parti bu sorunu iki şekilde ele aldı. Önce toprak ağası ailelerden gelen üyelerden sesini yükseltenler ihraç edildi. Ancak 1