‘Diğer Konular’ Kategorisi için Arşiv

Diş Ticarete Ait Uluslar Arasi Ödeme Şekilleri

Salı, 06 Kasım 2007

GİRİŞ

PEŞİN ÖDEME

AKREDİTİF (LETTER OF CREDİT)

AKREDİTİFİN ÖDEME METODUNA GÖRE TÜRLERİ

İbrazda Ödemeli Akreditif (Sight Credit)

Vadeli Poliçe İle Kullanılan Akreditif (Acceptance Credit)

Vadeli Akreditif (Deferred Payment Credit)

AKREDİTİF AÇMA ŞEKİLLERİ

Dönülebilir Akreditif (Revocable Credit)

Dönülemez Teyitsiz Akreditif (Irrevocable, Unconfirmed Credit)

Dönülemez Teyitli Akreditif (Irrevocable Confirmed Credit)

ÖZELLİKLERİ OLAN AKREDİTİFLER

Devredilebilir Akreditif (Transferable Credit)

Kırmızı Şartlı Akreditif (Red Clause Credit)

Rotatif-Devreden Akreditif (Revolving Credit)

Karşılıklı Akreditif (Back to-Back Credit)

İhtiyat Akreditifi (Stand-By L/C)

İndir!

Finansal Kiralama (Leasing)

Salı, 06 Kasım 2007

ÖZET………………………………………………………………………2

ÖNSÖZ ve TESEKKÜR………………………………………………….4

IÇINDEKLER…………………………………………………………….5

KISALTMALAR………………………………………………………….9

SEKiLLER LiSTESi ……………………………………………………..10

ÇZELGELER LSTES …………………………………………………..11

GR……………………………………… ………………………………………….. …………12

BÖLÜM I

1. FNANSAL KRALAMANIN (LEASING) TANIMI, TARHÇES

ve GÜNÜMÜZDEK DURUMU…………………………………….. ……………….14

1.1. FNANSAL KRALAMANIN TANIMI ve GENEL BLGLER…14

1.2. FNANSAL KRALAMANIN TARHÇES ve GÜNÜMÜZDEK

DURUMU…………………………………………………………………19

1.2.1. Finansal Kiralamanın Dünya’daki Tarihi Geliimi ve Bulunduu

Konum……………………………………………………………………..19

1.2.1.1. ngiltere’de Finansal Kiralama………………………….…………20

1.2.1.2. talya’da Finansal Kiralama………………………………………21

1.2.1.3. Fransa’da Finansal Kiralama………………………………………22

1.2.1.4. sviçre’de Finansal Kiralama……………………………………..22

1.2.1.5. Güney Kore’de Finansal Kiralama………………………….…….22

1.2.1.6. Japonya’da Finansal Kiralama……………………………………23

1.2.2. Finansal Kiralamanın Türkiye’deki Tarihsel Geliimi ve Bulunduu

Konum……………………………………………………………………..23

BÖLÜM II

2. FNANSAL KRALAMANIN TÜRLER……………………………32

2.1. FNANSAL KRALAMA (FINANCIAL LEASING)………………….32

2.2. FAALYET KRALAMASI (OPERATING LEASE)…………………34

6

Sayfa No.

2.3. DOLAYLI – DOLAYSIZ LEASING……………………………………. ….37

2.4. BRÜT – NET FNANSAL KRALAMA…………………………………… .39

2.5. SAT ve GERYE KRALA (SALE and LEASE BACK)…………….40

2.6. TAM ÖDEMEL – TAM ÖDEMESZ KRALAMA (FULL

PAYOUT –NON PAYOUT LEASE)…………………………………….. …………42

2.7. YURTÇ – YURTDII KRALAMA (DOMESTIC – CROSS

BORDER LEASE)…………………………………….. …………………………………..44

2.8. GERÇEK KRALAMA (TRUE LEASE)…………………………………..45

2.9. TRAMPA KRALAMA (SWA…

İndir!

Gıda Müh.etin Kimyasal Ve Fiziksel Özellikleri

Salı, 06 Kasım 2007

gıda müh.etin kimyasal ve fiziksel özellikleri

link

http://rapidshare.de/files/24420377/…kleri.rar.html

Alarko Carrier Şirketinin Incelenmesi

Salı, 06 Kasım 2007

İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ

İŞLETME FAKÜLTESİ

ENDÜSTRİ MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ

HAZIRLAYAN :

ÖĞRETİM GÖREVLİSİ : PROF. DR. AHMET FAHRİ ÖZOK

İÇİNDEKİLER:

1. ŞİRKETİN TANITIMI

1.1. Alarko Carrier

1.2. Alsac Fabrikası

1.3. Ticaret ve Pazarlama Faaliyetleri

1.3.1. Pazarlama ve Satış

1.3.2. Carrier Ürünleri Pazarlama ve Satışı

1.4. İthalat, İhracat ve Temsilcilik

1.5. Eğitim ve Müşteri Hizmetleri

2. ERGONOMİ HAKKINDA BİLGİ

2.1. Ergonominin Tarihçesi

2.2. Ergonomi

2.2.1. Ergonomik Çalışmayı Etkilyen Faktörler

2.2.1.1. Gürültü

2.2.1.2. Aydınlatma

2.2.1.3. İş yerindeki Hava Koşulları

3. ÇALIŞMA YERİ

3.1. Çalışma Yerinin Tanıtımı

3.2. Çalışılan Yer

3.3. Çalışılan Yerin Ergonomi Açısından İncelenmesi

3.3.1. Fiziksel İnceleme

3.3.1.1. İş Yüksekliği

3.3.1.2. Çalışma Yüzeyleri ve Döşemelerin Fizksel Özellikleri

3.3.1.3. Kol ve Bacak Hareketleri

3.3.1.4. Kuvvetler

3.3.1.5. Aletler

3.3.2. Duyu Organları

3.3.2.1. Göz

3.3.2.2. Duyma

3.3.2.3. Diğer Duyu Organları

3.3.3. Çalışma Yöntemi

3.3.3.1. Kas Çalışması

3.3.3.2. Hareketlerin Seyri

3.3.3.3. Bilgi Akışı

3.3.4. Çevre Koşulları

3.3.4.1. Klima

3.3.4.2. Gürültü

3.3.4.3. Kimyevi Maddeler

3.3.5. Kişisel Korunma

3.3.5.1. İş Organizasyonu

3.4. Getirilen Ergonomik Öneriler

3.4.1. Fiziksel İnceleme

3.4.1.1. İş Yüksekliği

3.4.1.2. Çalışılan Yüzeyin Fiziksel Özellikleri

3.4.1.3. Kol ve Bacak Hareketleri

3.4.1.4. Kuvvetler

3.4.2. Çalışma Yöntemi

3.4.2.1. Kas Çalışması

3.4.2.2. Hareketlerin Seyri

3.4.2.3. Bilgi Akışı

1. ŞİRKETİN TANITIMI

1.1. ALARKO CARRIER

1954 yılında kurulan, ısıtma, soğutma havalandırma, su arıtma ve basınçlandırma alanlarında faaliyet gösteren Alarko Sanayi ve Ticaret A.Ş., 1998 yılında, alanında dünyanın lider kuruluşu Carrier ile eşit oranda ortaklığa girdi ve şirketin adı Alarko Carrier Sanayi ve Ticaret A.Ş. olarak değiştirildi.

Teknolojisini yenileyen, dış pazarlara erişim olanaklarını ve rekabet gücünü arttıran şirketin ana faaliyet konuları şunlardır:

Endüstriyel Faaliyetler :

Araştırma

Geliştirme

Üretim

Ticaret ve Pazarlama Faaliyetleri :

Pazarlama ve Satış

İhracat

Temsilcilik ve İthalat

Endüstriyel faaliyetler, İstanbul’daki Genel Yönetim Merkezi’ne bağlı olarak, Alpom ve Alsac fabrikalarında; ticaret ve pazarlama faaliyetleri ise İstanbul, İzmir, Adana şubeleri ve Antalya bürosu tarafından yürütülür.

Şirket, İstanbul’daki Genel Yönetim, Şube ve iki fabrika ile Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde (GOSB) 60.000 m2′lik alanda kurulacak yeni kompleksine taşınacaktır.

1.2. ALSAC FABRİKASI

İstanbul Rami’de yer alan, 10.500 m2 kapalı alanı ve 205 çalışanı olan, ISO 9001 belgeli fabrikanın yurtiçi ve yurtdışı pazarlar için üretim programı şöyledir:

Doğalgazlı ve LPG’li kombiler

Sıvı yakıtlı kat kaloriferleri

Sıcak hava apareyleri

Klima santrali

Fan-coil üniteleri

Soğutma grupları

Su soğutma kuleleri

Fabrika, deneyimli ve araştıma-geliştirme faaliyetleri sonucu her yıl yenilenen teknolojisi ve ürünleriyle kombi ve kat kalorifer alanında öncülüğünü sürdürüyor. Fan-coil, klima santrali, soğutma grupları alanında ise Carrier ile ürün geliştirme ve global ürün merkezi olma programı uygulanıyor.

1.3. TİCARET VE PAZARLAMA FAALİYETLERİ

1.3.1. PAZARLAMA VE SATIŞ

Alarko Carrier, ürettiği ürünlerin yanı sıra, ısıtma, soğutma, su arıtımı ve basınçlandırılması alanlarında tam bir ürün serisi ve tamamlayıcı cihazlarını sunabilmek amacıyla dünyanın önde gelen firmalarının yetkili satıcılığını yapıyor.

Alarko Carrier, bireysel ve ticari kullanımlar için doğrudan kullanıcıya yönelik ürün satışları yaptığı gibi, bünyesindeki mühendislik grubu ile orta ve büyük hacimli endüstriyel projeler için özel ve komple sistem çözümleri de üretiyor.

Alarko Carrier’ın bireysel ve ticari kullanıma yönelik pazarlama satış faaliyetleri İstanbul’da bulunan Genel Yönetim Merkezi’nin yönetim ve koordinasyonunda coğrafi olarak Bütün Türkiye’yi kapsayan İstanbul, Ankara, İzmir, Adana şubelerindeki ve Antalya bürosundaki Ürün Satış Birimleri tarafından, ülke çapınca proje ve teknik uygulama da yapabilen 392 Yetkili Bayi aracılığıyla yürütülüyor. Doğalgazlı cihazlar ise konularında uzman ve deneyimli bayiler tarafından satılıyor ve montajı yapılıyor.

Ürün satışı, Alarko’nun ürettiklerinin dışında çelik ve dökme dilimli kazanlar, split klimalar aspiratörler ve jenaratörler ile bunların aksesuarlarını kapsıyor.

Alarko Carrier’ın sisteme yönelik satışları da yine İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana’da bulunan Mühendislik ve Sistem Satışları Birimleri tarafından yürütülüyor. Sistem ürünleri satışı, soğutma grupları, santraller, soğuk odalar, ameliyathane klimaları, nemlendiriciler ve nem alıcılar, su soğutma kuleleri gibi alanları kapsıyor. Ayrı bir mühendislik bölümü büyük iş merkezleri, oteller ve hastaneler gibi büyük binaların otomasyon projelerini gerçekleştiriyor.

1.3.2. CARRIER ÜRÜNLERİ PAZARLAMA VE SATIŞI

Alarko Carrier, bir dünya markesı olan Carrier’in bireysel, ticari ve endüstriyel alanlarda bütün klima modellerini kapsayan ürünlerini Türkiye pazarında tam seri olarak sunuyor. Alarko Carrier ortaklığından sonra Carrier ürünlerinin Türkiye pazarındaki payı giderek artıyor. Bu nedenle Alarko Carrier, bayilik sistemine ek olarak İstanbul, Ankara, İzmir’de sadece Carier split klima satışı yapacak bayiler de örgütlendi. Carrier ürün bayilerinin tüm Türkiye’de yaygınlaştırılması programı aşamalı olarak uygulanıyor.

Aynı şekilde, yeterli servislere ek olarak sadece Carrier ürünlerine hizmet verecek yeni servisler de oluşturuldu

1.4. İHRACAT, İTHALAT VE TEMSİLCİK

Alarko Carrier’in Alpom ve Alsac fabrikalarında üretilen panel radyatörler, kombi, kat kaloriferi, dalgıç pompa ve motorlara, sirkülasyon pompası, brülörleryurt dışında pazarlanıyor. Şirket bünyesinde ihracat bölümünü etkili bir tanıtım yürütüyor ve yurt dışı fuarlarına katılıyor. İhracat programında en geniş yeri tutan panel radyatörler Almanya, Yunanistan, İrlanda, Ürdün ve Şili’ye İhraç ediliyor.

Alarko Carrier aşağıdaki firmalarla, Türkiye’deki tek yetkili olarak işbirliği yapıyor:

Landis&Stafa / İsviçre

Chappée/Fransa

Zanotti /İtalya

SDMO/Fransa

Woods/İngiltere

Hygromatic/Almanya

Stulz/Almanya

Criocabin/İtalya

Trox/Almanya

Alarko Carrier, bu kuruluşların ürünlerini ithal ederek tüm Türkiye’de şubeleri ve bayileri aracılığıyla pazarlıyor. Bu faaliyetler şirketin bünyesinde ithalat ve temsilcilikler birimi tarafından yürütülüyor.

1.5. EĞİTİM VE MÜŞTERİ HİZMETLERİ

Alarko Carrier müşterinin memnuniyetini hep ön planda tutar. "Tüketici Danışma Merkezleri" tüketiciden gelecek bütün taleplere cevap verir. Satış sonrasında cihazların ilk çalışmaları, bakımları ve gerektiğinde onarımları, tüm Türkiye’de örgütlü 403 Yetkili Servis tarafından yapılır.

Alarko Carrier’ın temel slogona "Hizmette Üretimde Kalite"dir. Şirkette bu sloganı hayata geçirecek en önemli kaynağın insan olduğu bilinci ile eğitimlere önem verilir. Şirket çalışanları için sürekli geliştirme eğitim programları uygulanır.

Yetkili satıcılar için düzenli aralıklarla, üniversitelerle işbirliği içinde genel kültür, satış teknikleri, piyasa koşulları verimli işletmecilik gibi kişisel gelişim, mali ve teknik konularda eğitimler düzenlenir ve gerektiğinde yeni ürünlerle ilgili olarak ticari ve teknik tanıtımlar yapılır.

Yetkili Servis elemanları İstanbul ve Ankara’da bulunan eğitim merkezinde sürekli olarak eğitilirler. Servislerin çalışmaları şirket bünyesindeki Müşteri Hizmetleri Müdürlükleri tarafından sürekli olarak denetlenir. Satışı yapılan bütün ürünlerle ilgili olaak yedek parça sağlanır.

Teknik dokumantasyona her zaman önem veren Alarko Carrier sahip olduğu teknik birikimi teknik eğitim gören öğrencilerle, mühendislerle paylaşmak üzere kitaplar ve çeşitli teknik dokumanlar yayınlar

2. ERGONOMİ HAKKINDA BİLGİ

2.1. ERGONOMİNİN TARİHÇESİ

Ergonomi tarihinde genellikle öncellikle F.W.Taylor’dan söz edilir. Taylor 18. Yüzyılın ikinci yarısında iş düzeni anlayışını geliştirmiş, işgörenlerin daha verimli ve düzenli nasıl çalışabilecekleri üzerine çalışmalar yapmıştır. Sosyal ve psikolojik bilgisinin eksikliğinden dolayı eleştirilmesine rağmen ergonomide “iş hevesi konusunda araştırma yapan ve öneriler getiren ilk araştırmacı olarak anılır.

Ergonomi tarihçesinde öncü bilim adamları olarak Gilberth ailesini de saymak mümkündür. Özellikle mühendis Gilberth ve psikolog bir hanımın geliştirdikleri “iş ve zaman etüdü” ve “oksijen tüketimi” çalışmaları dikkat çekicidir.

Ergonominin psikoloji alanındaki öncülerinden Munsterberg 1913 te yayınladığı “Endüstriyel Etkinliklerde Psikoloji” adlı yapıtı ile bu bilime hizmeti yadsınamayanlardandır. 1921 yılında ise Cambridge Üniversitesinde ilk “Deneysel Psikoloji Laboratuarı” kurulmuştur. Birinci Dünya savaşının ardından İngiltere de bir “ Yorgunluk Araştırmaları Kurulu ” kurulmuştur.

İkinci Dünya Savaşı gerçekten de Ergonomi bilimi açısından gelişmenin en fazla olduğu yıllar olarak anılır. Yeni harp araçları yapımı için artan mekanizasyon sürecide makinelerin özellikleri abartılarak insan-makine sistemleri ihmal edildiğinden ortaya çıkan başarısızlıklar bu başarısızlıkların nedeni araştırıldığında Ergonomi bilimine verilmesi gereken önemi daha iyi ortaya koymuştur.

Savaşın ardından İngiltere’de “Oxford Medical Research Unit” ile “Cambridge Applied Psychlogy” kurulmuştur. ABD’de de “Dayton Aeromedical Laboratory Psychology Branch” kurularak çeşitli araştırmalar başlamıştır.

ABD’ de John Hopkins,Tafts ve Princeton üniversitelerinin katkılarıyla araç gereç tasarımında yapılan çalışmalar önceleri “İnsan Mühendisliği” adı altında toplanmış daha sonraları “İnsan Faktörü Mühendisliği” deyimi kulanılmaya başlanmıştır. Son zamanlarda ise sadece “İnsan Faktörü” deyimi kullanılmaktadır.

Ergonomi alanında yapılan çalışmalar önceleri daha çok askeri özellikli gelişmiştir. İngiliz Deniz Kuvvetlerinde “Applied Research Unit” ile yakın ilişkiler içinde çalışan bir “Operasyon Etkinlikleri Komitesi” teşkil edilmiştir. Aynı tarihlerde Kara Kuvvetleri Komutanlığınca “Army Operation Research Group” kurulmuş ve Hava Kuvvetlerinde ise benzer çalışmaları “Farbourg Air Force Institute of Aviation Medicine” üstlenmiştir. Bu dönemler, ergonomi tarihinde “Knobs and Dials Ergonomics Era” (Düğmeler ve Ergonomisi Çağı) olarak anımsanır.

1940’lara kadar yapılan çalışmaların dağınık oluşu çeşitli güçlükler yarattığından, 1949’da Oxford Üniversitesinde ve Murrel’in başkanlığında bir toplantı yapıldı. Anatomi, antropoloji, fizyoloji, psikoloji, mühendislik bilimleri, tasarımcılar gibi çeşitli uzmanlık alanlarından gelen araştırmacılar ile yapılan toplantıda “ERGONOMİ” terimi önerildi.

ABD’de de Human Factors Engineering, İsveç’te Biotechnoloji, İngiltere’de Applied Psychology ve Almanya’da Arbeit Physiology gibi ilgi alanlarını ve farklı yaklaşımları içine alanlarını ve ayrıca; Industrial Psychlogy, Work Study, Human Biodynamics gibi uğraş alanlarını da çatısı altında toplayan bilimsel bir yaklaşım doğmuş oluyordu.

İlk zamanlarda sadece konu uygulamalı psikoloji yaklaşımları ile ele alınırken daha sonraları konu daha geniş bir perspektifte ele alınmaya başlandı. Bunu gerçekleştirmede ilk adım ise “Ergonomics Research Council” in kurulması olmuştur. Bu kuruluşun çalışmaları uluslarası bir işbirliğini de amaçladığı halde böyle bir birleşme ancak 1961 yılında Stockholm’de yapılan uluslarası bir toplantıda gerçekleşmiştir. Bu toplantı vesilesiyle “International Ergonomics Society” kurulmuş ve merkezi İngiltere’de bulunan bu uluslarası cemiyetin önemli bir birleştirici etkisi olmuştur.

Ergonomi 1971 yılında ODTÜ de Endüstri Mühendisliği Bölümünde “Human Factors Engineering” adı altında ders programına alınmıştır. 1980 ‘lerde Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Endüstri Mühendisliği bölümüne bağı olarak çağdaş bir laboratuar kurulmuştur. Ülkemizde ayrıca Milli Podüktive Merkezi Ergonomi biliminin gelişmesine son derece fazla katkıda bulunmuştur. Kurumca düzenlenen “Ergonomi”, “ İşyerlerinde Fiziksel Ortamların İyileştirilmesi”, “Endüstri Mühendisliğinin İşletmelere Katkısı” gibi çeşitli konularda düzenlenen seminerlerle ergonomi literatürünün gelişmesine önemli katkılar yapılmıştır. Ayrıca Milli Prodüktivite Merkezi ve İstanbul Teknik Üniversitesi işbirliği ile 1987 Kasım ayından beri iki yılda bir düzenlenen “Ulusal Ergonomi Kongreleri” ergonomi biliminin ülkemizdeki gelişimi açısından umut vericidir.

2.2. ERGONOMİ

Ergonomi ile ilgili çok çeşitli tanımlamalar bugüne kadar yapılmıştır. Ergonomi genel olarak çalışma sırasındaki insanla ilgilenir. Bir tanım yapmak gerekirse “insan-makine bütünleşik sisteminin beraber en verimli ve en insanca çalışmasını inceleyen bilim dalıdır”. Bir diğer tanım da “insanın ödediği bedeli en aza indirgemeyi amaçlayan bilim dalıdır” şeklinde yapılabilir.

İnsan çalışmasını en verimli hale getirmek için yöntemler geliştiren “İş Etütçüler” Ergonomlarla beraber çalışmak zorundadırlar. Verimli çalışmakla ödenen bedelin en aza indirgenmesi bir bakıma aynı kavramlardır. İşbilim kapsamında genelde % 85 oranında insan işe uydurulurken %15 oranında iş insana uydurulur. İnsanın işe uydurulması eğitim, alıştırma yoluyla olur. İşin insana uydurulması ise insanın antropometrik ölçüleri ve ihtiyaçları bilinerek yapılabilir. Böylece çalışan insanların performansları daha kolay ölçülebilir.

İnsanların ihtiyaçalrını belirleme konusundaa teoriler Maslow tarafından geliştirilmiştir. Maslow ihtiyaçlar hiyaraşisi;

1. fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlar

2. güvenlik ihtiyacı

3. sosyalleşme ihtiyacı

4. inisiyatif alma ihtiyacı

5. kendini tatmin, olarak sıralanabilir.

Kişilerin ihtiyaçları bu hiyerarşiye göre karşılanmalıdır ki, insan performansı istediğimiz düzeye getirebilelim. Burada ayrıca başka bir kabul yapılmıştır. İnsan ihtiyaçlarının sınırsız olduğu varsayımı ile insanlar sürekli yeni ihtiyaçları karşılanarak motive edilebilirler.

Motivasyon insan performansı için gerçekten önemeli faktörlerden biridir. İşin yapılabilmesi için işin gerekleri ile insan yeteneklerinin birebir uyuşması gerekir. İşin gerekleri insan yeteniğinden daha fazla ise işin tamamlanamsı aşamasında eksiklikler ortaya çıkabilir. Eğer insan yetenekleri de işe ait faktörlerden fazla ise bu seferde işçi memnuniyetsizliği ortaya çıkar. İnsanlar kendi yeteneklerine uyugn işler yapmak isterler. Bu birebir uyuşma sağlanması bile istediğimiz amaca ulaşmamaız için yeterli değildir. Bunun yanında işçilerin motivasyonu da önemlidir. Motivayon; “insanları istediğimiz amaca uygun olarak güdülenmesi”şeklinde tanımlanabilir.

İnsan performansını etkileyen faktörler teorik olarak beşe ayrılabilir.

1. Kişisel faktörler

1.1. Cins

1.2. Yaş

1.3. Vücut tipi

1.4. Sağlık durumu

1.5. Çalışma şekli

2. Uyum faktörleri

2.1. İşe yatkınlık

2.2. Alıştırma

2.3 Alışma

2.4 Alışkanlık

3. Fizyolojik ve psikolojik faktörler

3.1. Yorgunluk

3.2. İşe karşı fizyolojik alarak hazırlıklı olma

3.3. İşe karşı istek uyandırma

4. Sosyolojik faktörler

4.1. Grup davranşları

4.2. Yönetim ve denetim

5. İşe ait faktörler

5.1. İşin güçlüğü

5.2. İşe ait yöntem

5.3. Malzeme yapısındaki farklılıklar

5.4. İş koşullarıdaki değişme

5.5. Fiziksel çevre koşulları

Ergonomik çalışmalardan bahsederken genellikle insan makina sisteminden bahsediyoruz. Buna göre bir insan makina sisteminin temel elemanları şunlardır:

1. Sistemin amacı

2. Girdi( hammadde, enerji, bilgi, vs. )

3. Çıktı( ürün, hizmet )

4. İlişki( insan_makina arasında)

5. Çevre koşulları

6. Makina

7. İnsan

Bütün bu elemanları en uygun şekilde bir araya getirirsek sistemimizin istediğimiz amaca ulaşmasının sağlayabiliriz.

2.2.1. ERGONOMİK ÇALIŞMAYI ETKİLEYEN FAKTÖRLER

2.2.1.1. GÜRÜLTÜ:

Gürültü genel olarak rahatsız edici ses olarak tanımlanabilir. Genel ilke olarak işyerinde gürültüyü mümkün olduğunca azaltmaya çalışmalıyız. İnsan sağlığı açısından gürültünün en önemli etkisi zamanla işitme yeteneğinde azalma veya tümden kaybedilmesi olarak belirtilebilir.

Ses dalgalarının şiddeti ve yoğunluğu gürültü düzeyini tayin eder. Gürültüyü dB dene bir birimle ölçeriz. Bin Hz de 2.10-4 mikrobarlık bir basınç desibel olarak adlandırılır. Böylece kaynağından yayılırken sesin ayyıldığı ortamda doğurduğu basınç bize sesin şiddeti ve yoğunluğunu verir.

Genel olarak 80 dB den sonraki gürültü değerleri insan sağlığı açısından zaralıdır. Aşağıdaki tabloda maruz kalınana gürültüye(dB cinsinden) göre işitme kaybı görülmektedir.

Gürültü Düzeyi(dB) işitme kaybı(%)

80…. 0 0 0

90…. 4 10 16

100…. 12 29 42

110…. 26 55 78

5 yıl sonra 10 yıl sonra 20 yıl sonra

2.2.1.2. AYDINLATMA:

İyi bir aydınaltma için öncelikle aydınlatma düzeyi yeterli olmalıdır. Yeterli aydınlatma verimliliği doğrudan ve net olarak artırır. Çünkü görmedeki çabukluk ve doğruluk bir yandan zaman kazancı sağlarken diğer yandan da kalitenin iyileşmesini sağlar. Yetersiz aydınlatma verimi olduğu kadar işçini moral ve göz sağlığını da kötüye götürür.

Aydınlatma da kulanılan ışığın niteliğinin önemli olduğu gör yapılan araştırmalarda görülmüştür. Buna göre en hijyenik ışık beyaz ışık yani gün ışığıdır. Gün ışığının yetersiz olduğu durumlarda ise bu ışığa yakın mavi camlı ve ya fulorösan lambalar kullanılmaktadır.

Aydınlatma mümkün olduğunca homojen olmalıdır. Aydınlatılacak yüzey ışığı eşit olarak yansıtmıyorsa çalışırken dikkat dağılabilir; göz değişik aydınlatma düzeyindeki yüzeylere uyum sağlama da zorlanabilir. Homojenliği sğlamak için yaygın ışık veren kaynakları mümkün olduğunca yakın yerleştirmek gerekir.

Aydınlatma mümkün olduğunca sabit omalıdır. Titreşim dikkatin dağılmasına sebep olan son derece önemli faktörlerden biridir. Özellikle fluürasan lambaalr ve titreşim yapan yerlere yerleşen özel lambalar için gereken önlem alınmalıdır.

Aydınlatma göz kamaşmasına neden olmamalıdır. Özellikle kamaşmayı önlemek için ışk kaynağı yatay görüş çizgisinin minimum 30 derece üstünde olmalıdır.

Dolaylı göz kamaşmasının nedeni ise çalışılan yüzeyin ışığı yansıtmasıdır. Bub önlemek için ayna testi uygulanır. Çalışma yüzeyine bir ayna konularak ışığı yansıtıp yansıtmadığı kontrol edilir. Eğer ışık kaynağı görüünüyorsa sakıncalı bir durum var demektir. Işık kaynağı ya da çalışma şekli değiştirilmelidir.

Kamaşmaya bazen yüksek düzeyli aydınlatma da sebeb olabilir. Çok az aydınlatılmış odada yüksek düzeyde aydınlatılmış bir masada çalışmak göz kamaşması yaratabilir. Bunu önlemek için yüzey ile çalışılan iş parçası arasındaki şı kontrastların aşılmamasına özen gösterilmelidir.

İş parçası ile yakın çevresi arasındaki kontrast 3:1

İş parçası ile uzak çevresi arsındaki kontrast 10:1

2.2.1.3. İŞ YERİNDEKİ HAVA KOŞULLARI

Hava koşullarıın insan üzerindeki etkilerini değerlendirirken bunların tek tek değerlendirilmeleri yeterli olmamaktadır. Tüm hava koşullarının insana olan etkilerinin incelenmesi ve değerlendirilmesi amacıyla efektif ısı globe değeri kata değeri gibi ölçüler kullanılmaktadır.

Efektif ısı değeri nemin ve havanın akım hızının etkisini kapsamakal beraber, radyant ısının etkisini içermez. Bu nedenle radyant ısının önemli olduğu yerlerde kuru termometre sıcaklığı yerine global tremometre ile ölçülen sıcaklık kullanılır.

Global termometre sıcaklığı: radyant ısını önemli olduğu işyerlerinde globe termometre değeri, radyant ısı yanında hava sıcaklığı ve hava akım hazından da etkilendiğinde, sözkonusu hava koşullarının toplu etkisinin değerlendirilmesinde, ortamın termal durumunun iyi bir göstergesidir.

Kata değeri: bir kalibrasyon sayısının soğuma zamanına bölünmesi ile bulunur.

Vücuttaki ısı dengesinin sağlanması fizyolojik bir gereksinmedir. Vücut bu dengeyi sağlayabilmek için dışarıya sürekli ısı verir. Dinlenme anında, kalp, solunm, diğer iç organların çalışması sonucu yetişkin bir insan dakika da yaklaşık 1.6 kcal ısı üretir. Fiziksel çalışma arttıkça bu ısı değeri sürekli artar ve yaklasık 8 misline yükselir.

Vücudun ısı miktarının korunmasında nem miktarı da çok önemlidir. Nem miktarı arttıkça terin buharlaşması zorlaşır ve biriken ter akar. Bu rahatsız edici bir durumdur. Aksi halde nem miktarının çok düşük olması ağızda ve burunda aşırı kurumaya neden olur ve istenmeyen bir durum ortaya çıkar.

Yüksek sıcaklığın doğurduğu etkileri gidermek zor ve pahalıdır. Efektif sıcaklık artıkça insanların enerji gereksinmeleri de artar. Yani yapabilecekleri iş azalır. Aynı efektif sıcaklıkta insanların yapabilecekleri işler farklıdır.

Yüksek sıcaklık bıkkınlığa, ve tez kızarlığa sebep olduğndan işyerinde 38 0C nin üzerinde iş kazalarında artma görülür. İş kazalarının en az olduğu sıcaklık ise 19 0C civarıdır.

Düşük sıcaklık da algılama ve düşünme yeteneğinde tepki ve refleks süreleri uzadığından istenmeyen bir durumdur. Düşük sıcaklık yüksek sıcaklık kadar olmasa da iş kazalarına sebep olabilmektedir.

Yüksek sıcaklık iş kazalarının yanı sıra çabuk kızmaya sebep olduğundan işyerindeki huzurun bozulmasına, hata sayısının artmasına, kalitenin düşmesine, düşünsel çalışmanın azalmasına neden olduğu gibi terleme sonucu aşırı su kaybı ile vücudun tuz dengesinin bozuklarak çabuk yorulma ve ani bayılmalara sebebiyet verebilir.

3. ÇALIŞMA YERİ

3.1. ÇALIŞMA YERİNİN TANITIMI

Ödev için çalışılan çalışma yeri ALARKO-CARRIER ALSAC fabrikasıdır. Fabrika yukarıda da belirtildiği gibi İstanbul Rami’dedir. Çalışma yeri ise fabrika içindeki klima santrali (KS) 30-32 diye sınıflandırılan bölümdür. Bu bölümde klima santrali montajı yapılıyor. Montaj hattının yerleşimi şu şekildedir:

1. Kaynak atölyesi

2. Profil, Panel, Bant başı hazırlık

3. Aspiratör

4. Filtre, Batarya

5. Vantilatör

6. KS 20-28 BAT test alanı

7. KS 10-18 BAT test alanı

3.2. ÇALIŞILAN YER

Çalışılan yer KS Montaj hattının KS-20-28 BAT test alanıdır. Bu alanda montajı tamamlanmış manullerin test edilme işlemi yapılıyor. İşler genellikle el aletleri kullanılarak yapılıyor. El aletlerinin birçoğu herhangi bir ekstra enerji gerektirmiyor. Yalnızca havagazlı tornavida için küçük miktardaa enerji temin edilmiş.

3.3. ÇALIŞILAN YERİN ERGONOMİ AÇISINDAN İNCELENMESİ

3.3.1. FİZİKSEL İNCELEME

3.3.1.1. İŞ YÜKSEKLİĞİ

Daha önce montajı tamamlanmış klima santralleri KS –20-28 BAT test alanına geldiklerinde herhangi bir yüksekliğe çıkarılmadan zemin üzerinde test ediliyorlar. Parçanın ebatları dikkate alınırsa herhangi bir zemin üzerine yerleştirmek ancak bir forklift yardımıyla mümkün olabilir. Ancak zaman zaman parçanın iç yüzeylerinde de çalışma gerektiğinden bu yöntem pek elverişli değil.

Oturarak çalışma pek mümkün değil. Ancak çalışırken vücudun değişik pozisyonlarda çalışmasına yardımcı olmak için herhangi bir araç kullanılmıyor. İskemle ve benzeri altlerden yararlanılabilir.

3.3.1.2. ÇALIŞMA YÜZEYLERİ VE DÖŞEMELERİN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ

İşyerinin döşemesi ergonomik çalışma açısından çok uygun. Yerler kaplama yapılarak herhangibir sarsıntı sırasında parçanın titreşimi önlenmiş. Yatay pürüzlülüğü bakımından son derece uygun. Pürüzsüzlük iyi.

Çalışma yüzeyi pürüzlülük bakımından son derece karmaşık. Çok farklı yüzeyler birbirinden çok farklı pürüzlülük derecelerine sahip. Klima santrali montajı kenarların keskinliği açısından ergonomik ölçülere uygun değil. Ergonomi de keskin yüzeylerin mümkün olduğunca azaltılması gerektiği prensibinden hareketle, bu parçaların keskin köşelerinde bazı iyileştirmeler yapılabilir.

Panel yüzeyleri esneklik bakımından ortalama bir sacdan daha esnek, bundan daha esnek bir sac kullanmak maliyeti oldukça artırır. Esneklik bakımından çalışılan parçalar herhangi bir tehlike arzetmiyor.

3.3.1.3. KOL VE BACAK HAREKETLERİ

İş parçaları sürekli olarak el aletleri ile çalışmayı gerektiriyor. Bu yüzden çalışılacak yüzeyin el işleri iin uygunluğu çok önemlidir. Klima santrali bu yönden el çalışmasına oldukça uygundur. Fakat cihazın iç yüzeylerinde yapılan çalışmalarda uygun çalışma için elleri uzatmak ve yere yatay şekilde vücudu tutmak gerekebiliyor.

El aletleri için bir yerleşim yeri tasarlanmış. Büütn al aletleri buraya konuluyor. Aletler işlevlerine göre sınıflandırılmış, fakat herhangi bir fonksiyonel sıra gözetilmememiş. Belki daha fazla kullanılan aletler için yeni bir yerleşim yeri tasarlanabilir, böylece aletlere ulaşmada daha az çaba sarfedilecektir. Özellikle el aletlerinin uzanma mesafeleri hasap edilerek yerleştirlmeleri kol ve bacak hareketlerini oldukça azatabilir.

Aletlerin iş parçalarında yaptıkları işlevlerine hacimsel uygunluğu düşünülmemiş. Neredeyse bütün el aletleri standart. Örneğin çeşitli ebatlarda tornavidalar kullanılarak daha kolay ve daha ergonomik bir çalışma düzeni yaratılabilir.

Aletlerin yerleştirilmeleri konusunda da kullanım kolaylığı prensibine pek uyulmuyor. Aletlerin tutma yerleri gelişigüzel yerleştirlmiş. Oysa ki tutma yerleri düzgün yerleştirlmiş altler işe hazırlık süresini oldukça kısaltabilir.

3.3.1.4. KUVVETLER

Çalışma için herhengi bir aşırı kuvvet gereksinmesi söz konusu değil. Bütün aletler manuel olarka kullanılabilecek düzeyde. Yalnızca havagazlı çalışan bir tornovida kullanılıyor. Esasında bu da sadece iş kolaylaştırmak için geliştirilmiş bir araç. Ama kullanımı sık olduğundan yukarıdan sallanan bir yay yardımıyla el için gerekli yük miktarı oldukça hafifletilmiş. Gerekli enerji ise fabrika içinde bu sistem zaten var olduğundan ekstra bir yatırım maliyeti gerektirmemiş.

Montaj tertibatında el aletlerinin kullanımından çok cihazın geometrik şeklinden kaynaklanan fiziksel zorlanma olabilir. Cihazın tüm yüzeylerinde yapılması gereken işlemler olduğundan belki bu yüklenme iş sırası değiştirilerek elimine edilebilir.

Montaj tezgahında bazı parçaların montajı bu bölümde gerçekleştiriliyor. Bu yüzden parça haraketleri de burada yapılmak zorunda. Çok ağır parçalar birkaç kişi beraber çalışarak taşınıyor. Bu yüzden çalışan usta yanında birkaç yardımcı da bulunuyor.

Taşınan parçalar kollar için yorucu olabiliyor. Fakat bazı parçaların cihazın içine monte edildiği gözönüne alınırsa bir taşıyıcı kullanmak olasılığı pek mümkün değil.

3.3.1.5. ALETLER

İşlerin neredeyse tamamı aletleri kullanılarak yapılıyor.

El aletleri standart. Çalışılacak yüzeye göre alet seimi yapılmamış. Bu yüzden kimi yerlerde çalışılırken sorun çıkabiliyor.

Aletlerin kolu veya tutma yerleri çalışma için uygun.

Standart olarak piyasadan temin edilen aletler uygun tasarımda yapılmış. Kavrama ve tutma yerleri elin fizyolojik yapısına uygun olarak dizayn edilmiş. Hatlar yumuşak, herhangi bir sert yüzey bulunmuyor.

Herhangi bir ısı iletkenliği sözkonusu değil. Bu yüzden alet seçiminde bu unsur dikkate almaya gerek yok.

Aletler sabit bir yerde bulunuyor. Çalışma sırsasında uygun alet seçilip buradan alınıyor. İş bittikten sonra tekrar buraya yerleştiriliyor. Fakat bu yerleştirme sırasında aletlerin tutma yerlerinin yerleşimine dikkat edilmiyor.

3.3.2. DUYU ORGANLARI

3.3.2.1. GÖRME

Yapılan işler genelde standart işler. Ekstra bir aydınlatmaya lüzum yok. Bazen rutin dışı ortaya çıkan aksaklıklarda ekstra aydınlatmaya ihtiyaç duyulabilir.

İşin yapılması sırasında ekstra bir aydınlatmaya gerek yok. Gün ışığından yararlanılaark yapılanaydınlatma ve tavandaaki suni aydınlatma ihtiyaç duyulan aydınlatma düzeyini karşılayacak düzeyde.

En çok gözlenen iş parçaları ışıktan kolayca ayırt edilebiliyor. El aletlerinin olduğu yerleşim düzeneği pencerelere dik olarak yerleştirilmiş. Yansımayı önlemek için yerleşim 900 ye yakın tutulmuş.

Çalışılan yüzeyler arasında yansıma bakımından çok fazla farklılık yok. Çalışılan cihazın genelde dış panel kısımı monte edilmiş halde istasyona geldiğinden yapılan tüm işler bu panel üzerinde kalıyor. Seyrek de olsa panelin iç kısmındaki çalışmalarda yansıma olması pek ihtimal dahilinde değil. Doğal olarak panelin dış yüzeyiyle iç yüzey arasındaki aydınlanma farkına rağmen iç yüzeydeki çalışma çok sık yapılmadığından ve belirli bir beklemeden sonra yapıldığından dolayı herhangi bir kamaşma olmuyor.

Cihazın elektrik aksamı kısmında bazı renkli parçalar mevcut. Fakat bu kısım çalışma sırasında pencerelere dik olarak yerleştirildiğinden bu renklerin yansımaya sebep olması mümkün değil.

Sık kullanılan parçalar hareket etmiyor. Bu da kamaşmayı önleyici bir unsur.

Cihaz yeterince büyük olduğundan çalışma vücudun duruş şeklini değiştirmek ile mümkün görünüyor. Bu bakımdan kullanılacak el aletleri de uygun ulaşım mesafesinde değil.

Çalışılırken zaten hareket edildiğinden sabit bir noktaya göre görüş mesafesi ölçümü gerekmiyor.

Görme için herhangi bir yardımcı optik alete gerek yok.

3.3.2.2. DUYMA

İş için normal duyma seviyesini üzerinde bir duyma ihtiyacı gerekmiyor. Sözlü haberleşme için yeterli duyma düzeyi işyerinde sabit. Aşırı gürültü çıkaran, duymayı engelleyici herhangi bir cihaz isyasyonda bulunmuyor.

Olası sinyaller işyerinde doğal gürültüden ayırt edilebiliyor. Bütün sinyallerin özellikleri muhtelif yerlere asılan panolarda açıklanmış, herhangi bir karışıklığa sebebiyet verecek durum yok.

3.3.2.3. DİĞER DUYU ORGANLARI

Genelde dokunma gereksinimi olmayan işler yapılıyor. Ancak elektrik aksamında bu tür düğmeler kullanılıyor. Bu kullanımdan dolayı bu düğmelerin birbirinden kolayca ayırt edilmeleri renklerle sağlanmış.

Denge duyusu üzerinde herhangi hassas bir gereksinme yok. Ayrıca koku ve tatma gibi diğer duyu organlarının etkin duyarlılığı da gerekmiyor.

3.3.3. ÇALIŞMA YÖNTEMİ

3.3.3.1. KAS ÇALIŞMASI

Yapılan iş kaslarda çok fazla yüklenmeye sebep olmuyor. Rutin işlerde genelde el aletleri kullanılmakla beraber, bazı parçaların montajında parçanın yerleşimi için fiziksel zorlanma mümkün olabiliyor.fakat bu iş için yeterli sayıda işçi bulunuyor. Kas yüklenmesi statik kassal yüklenme.

Statik kas çalışmasındaki zorlanmanın bir bölümü işin niteliğinde dolayı iken bir bölümü de çalışma şekliyle ilgilidir. Parçaların taşınması işin niteliğindendir. Fakat bu taşıma esnasında taşınacan parçanın daha yüksek bir yere yerleştirilmesi zorlanmayı azaltabilir. Bunun için öncelikle ana parça ile monte edilecek parça aynı yüksekliğe( vücudun antropometrik ölçülerine uygun yüksekliğe) yerleştirilmelidir.

Statik kassal çalışmanın bir bölümü de çalışma şekliyle ilgili. Monte edilecek parçanın kaldırılması ergonomik çalışma prensiplerine uygun yapılmıyor. Dizlerin bükülüp yere eğilinmesi ilkesi ihmal ediliyor.

İş akışı sırasında bu zorlanmalar eşit olarak dağıtılmamış. Statik kassal çalışmanın yoğun olduğu çalışmalar belli saatlerde toplanıyor. Yeni bir akış düzeni getirilirse belki de bu zorlanmanın önüne geçilebilir.

Mola süreleri ise tüm fabrika için standart. Bunun yanında klima santrali montaj bandı siparişe göre üretim yaptığından kendi dinlenme sürelerini belirleyebiliyorlar.

Taşıma yolunda herhangi bir engel bulunmuyor. Yükün taşınma mesafesi fazla uzun değil. Yaklaşık 3 m. Civarında bir taşımaya maksimum ihtiyaç duyuluyor. Yükün ağırlığı 15-35 kg. Civarında. Ağır parçaların taşınmasında birkaç kişi beraber çalışabiliyor.

3.3.3.2. HAREKETLERİN SEYRİ

İş hassasiyeti üzerinde büyük gereksinmeler yok. İş basitleştirme çalışmalarından iyileştirme çalışmaları yapılabilir. Ağır parçaların taşınması fabrika içinde taşıyıcılarla yapılıyor. Fakat bu parçaların yüksek bir yere taşınması işlemi yapılmıyor. Çalışanlardan böyle bir talebin gelmesi halinde forkliftlerle bu taşınma sağlanabilir.

İş yapılması sırasında genelde sağ el kullanılıyor. Sol elin de kullanılabileceğine ilşkin herhagi bir iş etüdü çalışması yapılmamış. İşlemlerin optimum sürede yapılmasına ilişkin bir iş etüdüne gidilmemiş. İşçiler ihtiyaç fuyulan işe göre iş sırasını kendileri beirliyorlar.

İş parçaları düzenli bir yerleşimed bulunuyor. Karışma olması pek mümkün değil.

Hareketlerin seyrinde ahenk yok. Esaslı bir hareket seyri çalışması yapılmamış. Bu birazda işin niteliğine bağlı bir olgu.

3.3.3.3. BİLGİ AKIŞI

İşin yapılması için gerekli veriler teknik çizimlerel ustanın elinde bulunuyor. Bu çizimler ustanın anlayacağı şekilde açık ve net. Fakat uzman olmayan diğer yardımcı elemanlar için biraz karmaşık olabilir.

İşin nasıl yapılacağı bu çizimlerde açıkça ortaya konmuş. Montaj bandında çalışanlar biribirinden bağımsız olmadıklarından yapılacak olası değişiklikler dende biribirlerini haberdar etmeleri mümkün. Hatta tüm işçiler genelde montaj hattında beraber çalıştıklarından değişiklerin tasarımı ve bu tasarıma uygun çaılşma karışıklığa yol açmıyor.

Bir sonraki aşama için talep miktarını belirleyen yine aynı işçiler olduğundaan iletişimsizlikten kaynaklanan üretim hataları yok.

3.3.4. ÇEVRE KOŞULLARI

3.3.4.1. KLİMA

işyerindeki klima şartları uygun ölçülere ayarlanabilir düzeyde. Rahatlatıcı klima şartları sıcaklık değişimiyle ayarlanabiliyor. Digital olarak sıcaklığı gösteren cihazlara bakılarak uygun ayarlamalar mümkün. İş istasyonu diğer istasyonlardan tamamen izole edilmemiş, dolayısıyla ortam sıcaklıı fabri,ka içinde ortalama her yer için ayni. Ekstrem değerler 17-25 0C. Bu değerler aşıldığında yapay tekniklerle sıcaklık bu sınırlara çekilebiliyor.

İş istasyonunda özel olarak bu değerlerin dışında bir değere gereksinim yok.

İşyerinde hızla klima değişimlei gün boyunca pek görülmüyor.

Doğal ısıtmadan mümkün olduğunca fazla faydalanılıyor. Ani klima değişimlerinde ısıtma ya da soğutma sistemi devreye girerek iç sıcaklığı istenilen düzeye çekebiliyor.

3.3.4.2. GÜRÜLTÜ

İşyerinde rahatsız edici bir gürültü yok. Gürültü ölçümleri dah önce yapılmış. 80 dB in üzerine çıkılmadığı görülmüş. Gürültü yaratan makineler diğerlerinden ayrı bir yerde çalıştırılıyor.

3.3.4.3. KİMYEVİ MADDELER

Çalışma sırasında işçi kimyevi maddelere maruz bırakılmıyor. İş içinde zaten ekstra kullanılan tek madde havagazı. O da korunmalı bir boru içinde etrafa yayılmadan kullanılıyor.

3.3.5. KİŞİSEL KORUNMA

3.3.5.1. İŞ ORGANİZASYONU

İş gruplara dağıtılmış vaziyette. Montaj hattında genelde tüm işler bir kişinin sorumluluğunda olmakla birlikte bazı özel işler için kısa zamanlı gruplar oluşturuluyor. Çalışma sistemi vardiyalara dayanmıyor. Genelde mesai saatleriiçinde çalışılıyor.

Resmi çalışma 9 saat. Mesai 7:30-12:30, 13:30-17:30 saatleri arasında yapılıyor. Bunun yarım saati ara dinlenmeler için ayrılmış. Bu süreden hariç bir saatlik bir yemek süresi ayrılmış. İşçilerin sabah ve akşam saatlerinde ulaşımlarını kolaylaştırmak için muhtelif semtlere servis düzenleniyor. Hafta sonları Cumartesi günleri de çalışıyor. Yıllık izinler iş kanununda belirtildiği gibi düzenlenmiş. İş kanunudaki belirtilen şartlarda ücret ödenmeye devam ediliyor. Bunun dışında talep daralması gibi olağanüstü durumlarda işçilerin ücretlerinden herhangi bir kesinti yapılmıyor.

Molalar günde iki defa 15 er dakikalık sürelerle, öğleden önce ve sonra, çalışma sürelerinin arasında yapılıyor. Bunun dışında çalışılan istasyonda işin niteliğine göre işçiler kendi dinlenmelerini kendileri ayarlayabiliyorlar. Ayrıca işin erken bitirilmesi halinde artan süre dinlenme süresi olarak kullanılabiliyor.

Genelde iş başında öğrenme (training on the job) esas alınmış. Her bölümde işinin uzmanı ustabaşlarının yanında çalışan daha az tecrübeli işçiler işi yaparak ve ustanın gözetiminde öğreniyorlar.

Ücret sistemi aylık maaş esasına göre. Bunun dışında işçilere bayram, tatil vs. gibi günlerde ayrıca bir prim ödemesi yapılıyor. Başarılı işçilerin fotoğrafları panolara asılarak işçilerin motivasyonu sağlanıyor.

İşteki iyileştirme çalışmaları işçilerle beraber yürütülüyor. Özellikle Amerikalı Endüstri Mühendisi, Carrier PDS Avrupa Direktörü Martin McGregor gelenden sonraki yapılan çalışmalarda işçilerle beraber hatların nasıl daha iyi yerleştirileceği konusunda çalışılmış. Toplam Kalite Yönetiminin katılımcılık ilkesi tam olmasa bile yer yer uygulanmaya çalışılıyor.

3.4. GETİRİLEN ERGONOMİK ÖNERİLER

3.4.1. FİZİKSEL İNCELEME

3.4.1.1. İŞ YÜKSEKLİĞİ

Klima santralinde monte edilecek parça zemin üzerinde monte ediliyor. Cihazın fabrika içindeki taşınması için taşıyıcılar mevcut. Fakat belli bir yüksekliğe taşımak için kullanılabilecek forkliftler burada kulanılmıyor. Cihaz eğer insanın antropometrik ölçülerine uyugn bir yüksekliğe taşınırsa daha ıygun bir çalışma yöntemi yaratılmış olur.

Çalışılırken vücut değişik pozisyonlarda durduğundan bu durumlarda yardımcı aletler ( örneğin iskemle vb.) kullanılanılabilir.

3.4.1.2. ÇALIŞILAN YÜZEYİN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ

Cihazın sac kaplama kısmı genelde keskin kenarlardan oluşuyor. Ergonomi de keskin kenarlar olabildiğince elimine edilmek istendiğinden bu köşelerin yumuşatılması veya daha oval hale getirilmesi mümkün. Bu tasarımlar sacın CNC de şekillendirilmesi sırasında yapılacak bir kaç operasyondan ibaret.

3.4.1.3. KOL VE BACAK HAREKETLERİ

Cihazın montajı sırasında bazen büyük parçaların da cihazın içine yerleştirilmeleri gerekiyor. Bu yüzden parçaların taşınması ve kaldırılması sırasında hareket ergonomisi ilkelerine uyulması gerekiyor. Fakat bu ilkeler genelde ihmal ediliyor. Parçanın yerden kaldırılması sırasında dizlerin bükülmediği ve yere yeterince eğilinmediği görülüyor. Bu yüzden doğru kaldırma ilkesi anlatılmalı.

El aletleri yerleştirlirken kulanım kolaylığı prensibine pek uyulmuyor. Sık kullanılan aletlerin daha kolay ulaşılabilir mesaafelere yerleştirimeleri gerekirken aletler fonksiyonel özelliklerine göre yerleştirilmiş. Aletlerin koyulduğu düzenek belki farklı bir şekilde tasarlanarak bu tezat ortadan kaldırılabilir.

Yapılacak tüm standart işler için standart aletler kullanılıyor. Bu bazen gereksiz iş yoğunlığuna sebep olabilir. Bunu önlemek için değişik ebatlardaki aletler beraber bulundurulursa gereksiz yoğıunluklardan kaçınılabilir.

3.4.1.4. KUVVETLER

Çalışma sırasında bazıo parçaların ana cihaza monte edilmesi sırasında bazen aşırı kuvvete gereksim duyulabiliyor. Bu taşıma işlemi istasyon içinde elle, birkaç işçinin beraber çalışmasıyla yapılıyor. Bunu önlemek için basit bir taşıyıcı geliştirilebir. İstasyon içi çalışma alanı bu taşıyıcının kullanımına olanak verecek kadar geniş. Taşıyıcı maliyeti de ek bir maliyet sayılamayacak kadar düşük.

3.4.2. ÇALIŞMA YÖNTEMİ

3.4.2.1 KAS ÇALIŞMASI

İş görülürken seyrek de olsa statik kassal çalışma yapılıyor. Bu da beraberinde az da olsa fiziksel zorlanmayı getiriyor. Bu zorlanmayı önlemek için yukarıda da bahsediliği gibi yardımcı taşıyıcılar tasarlaanbilir.

İş yoğunluğu günü belli saatlerinde diğer saatlere göre daha yüksek. Bu bakımdan zorlanmalar ve dinlenmeler düzenl ideğil. İş akışında değişiklik yapılarak bu durum düzeltilebilir. Fakat işin niteliğinden kaynaklanan sıraya müdahele etmek de çok olası değil.

3.4.2.2. HAREKETLERİN SEYRİ

İş basitleştirme çalışmaları yapılmamış, ya da pek gerek duyulmamış. Fakat zorlanmalar belli saatlerde gerçekten de zarar verici düzeyde olabiliyor. Bunun için böyle bir çalışmaya kesinlikle ihtiyaç var.

İşler yapılırken daha çok sağ el kullanılıyor. Bu da işin daha çok manuel yapılan bir iş olmasından dolayı dengesiz yük dağılımını beraberinde getiriyor. İşlerin yeniden tarif edilmeleri ile sol elin kullanımı da artırılabilir.

İş yoğunluğundan kurtulmak için işlemlerin sırası değiştirilebilir. Böylece yoğun işler mümkün olduğunca geniş zamnlara yayılabilir.

3.4.2.3. BİLGİ AKIŞI

İşlerin teknik çizimlerde hangi sıraya göre yapılacağı belli. Fakat bu çizimler sadece uzmanların anlayacağı düzeyde karışık. Daha az tecrübe sahibi olanların anlayabileceği çizimler yada iş tarifleri geliştirilebilir. Böylece uzman kişiye olan bağımlılık bir ölçüde azalmış olur. Bu beraberinde inisiyatif almayı da getirecektir.

Siyasal Partiler Ve Türkiyedeki Parti Yasaklari

Salı, 06 Kasım 2007

TÜRKİYE’DE SİYASAL PARTİLER

Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de, siyasal partilerin ortaya çıkışında “temsili demokrasi”nin ve “oy hakkının genişletilmesi”nin önemli bir rol oynadığı yadsınamaz. Türkiye’de ilk siyasal örgütlenmeler, I. Meşrutiyet döneminin sonlarında, gizli olarak kurulan derneklerle başlamıştır.

1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilânından sonra, dernek kurma özgürlüğü tanınmış ve siyasal partiler de, dernek statüsüne sokulmuştur. Bunun sonucunda, çoğunluğu daha önce kurulmuş derneklerin tabanları üzerinde olmak üzere, birçok siyasal parti kurulmuştur.

Ulusal Kurtuluş Savaşı döneminde ise, bağımsızlık mücadelesini yürütmek üzere, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri oluşturulmuştur. Bu dernekler, Erzurum Kongresinde, “Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında; Sivas Kongresinde ise “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirilmiştir.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, TBMM’nin kuruluşunda ve ulusal bağımsızlığın kazanılmasında çok önemli roller üstlenmiştir.

23 nisan 1920’de toplanan TBMM’nin, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin programını uygulaması ve bir bütün olarak hareket etmesi beklenirken, zamanla birtakım gruplaşmalar ve düşünce ayrılıkları kendisini göstermiştir. Diğer yandan, yeni kurulan devletin yapısında, siyasal partiler gibi, birtakım çağdaş kuruluşlara da gereksinim duyulmaya başlanmıştır. Bu gelişmelerin sonucunda Mustafa Kemal Atatürk tarafından 9 Eylül 1923’te HALK FIRKASI (Cumhuriyet Halk Partisi) kurulmuştur.

CUMHURİYET HALK FIRKASI(PARTİSİ)

TBMM’de gruplaşmaların çoğaldığı ve siyasal yaşamda siyasal partilere gereksinim duyulmaya başlandığı bir ortamda, Mustafa Kemal, 6 Aralık 1922 tarihinde basına verdiği bir demeçle, “HALK FIRKASI” adını taşıyan bir siyasal parti kuracağını açıklamıştır.

8 Nisan 1923 tarihinde ise, Mustafa Kemal’in, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı sıfatıyla, bir bildiri yayınladığı görülmektedir.

Dokuz maddeden oluştuğu için 9 umde (ilke) olarak anılan bu metin, bir “seçim bildirgesi” dir. Bu seçim bildirgesi, aynı zamanda, kurulacak parti için de bir program hazırlığı niteliğini taşımaktadır.

Daha sonra Mustafa Kemal ve partinin kuruluşunu destekleyen milletvekilleri, tüzük hazırlıklarına başlamışlardır.

Hazırlanan tüzükte, “HALKÇILIK”, “CUMHURİYETÇİLİK”, “MİLLİYETÇİLİK” temel ilkeler olarak gösterilmiş; “ULUSAL EGEMENLİK”, “DEVRİM” ve “HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ” kavramlarına da yer verilmiş.

Daha sonra “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”, “HALK FIRKASI”na dönüştürülmüş ve Mustafa Kemal, 9 Eylül 1923’te İçişleri Bakanlığı’na başvurarak, “Halk Fırkası”nın kuruluşunu bildirmiştir.

Bu gelişim çizgisinin de ortaya koyduğu gibi, Cumhuriyet Halk Partisi, Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyen ve yürüten “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin devamıdır.

Başlangıçta “Halk Fırkası” olan partinin adı, 1924 yılında “Cumhuriyet Halk Fırkası”, 1935 yılında da “CUMHURİYET HALK PARTİSİ” olarak değiştirilmiştir.

TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI

Terakkiperver Fırka, kuruluşunu tamamladıktan sonra, iktidara karşı sert eleştirilerde bulunmaya başlamıştır. Özellikle de on üç milletvekilliği için yapılan ara seçimlerde, kendilerine baskı yapıldığını iddia ederek, eleştirilerini arttırmıştı. Bu eleştiriler sırasında, parti mensuplarının "rakiplerine karşı din unsurunu kullanmayı faydalı" görmeleri, o sıralarda laikçi reformların başarılı olması için çok çaba gösteren Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ nın şimşeklerini üzerlerine çekmişlerdir. Bu durum Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ nın Mustafa Kemal Paşa tarafından, Cumhuriyet karşıtı ve gerici olarak damgalanmasına neden olmuştur.

Gazi, yeni partiyi; "parti dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır" şeklindeki görüşünden dolayı, dini bayrak olarak kullanmakla suçlayarak, bu partinin programlarında; "Biz halifeliği yeniden isteriz. Biz yeni yasalar istemeyiz. Bize mecelle yeter. Medreseler, tekkeler, bilgisiz softalar, şeyhler, müritler, biz sizi koruyacağız; bizimle birlik olunuz! Çünkü, Mustafa Kemal’in partisi halifeliği kaldırdı. Müslümanlığı zedeliyor. Sizi gavur yapacak, size şapka giydirecek!" şeklinde, yeni rejime ters vaadlerde bulunduğunu ileri sürerek, T.C.F.’nı ".. en hain kafaların ürünü.. yurtta cana kıyıcıların, gericilerin sığınağı ve dayanağı" olmakla suçlamıştır.

Doğu Anadolu’da Şeyh Sait İsyanı sırasında, Başbakan Fethi Bey’in bu partinin liderleri ile görüşerek, kendilerini uyardığı, buralardaki parti teşkilatlarının ya frenlenmesini yahut da büsbütün kaldırılmasını önerdiği anlaşılmaktadır. Bu isyanın tehlikeli bir hal alması üzerine, Hükümet 25 Şubat 1925′te "dinin siyasete alet edilmemesi hakkında tasarıyı kanunlaştırdı.".Ancak Başbakan Fethi Bey hakkında, C.H.P. Grubunda Doğu olayları ile ilgili olarak verilen 18 imzalı soru önergesinden sonra, hükümete güven oylaması yapıldı ve Fethi Bey’e; 60′a karşı ,94 oyla güvensizlik gösterilmesi sonucu, kabine istifa etti. Yeni kabineyi kurmakla İsmet Paşa görevlendirildi.

Şeyh Sait isyanı karşısında, Terakkiperver Fırka’nın da Fethi Bey kabinesine destek olduğu hatta, lideri Kâzım Karabekir Paşa’nın, bu hükümetin verdiği sıkıyönetim kararını olumlu karşılayarak, isyan konusunda; "Dini alet ittihaz ederek millî mevcudiyeti tehlikeye koyanlar lanete şayandır. Bu hareket vatana hiyanettir.." diyerek, isyanı kınadığı görülmüştü. Ancak gerek Karabekir Paşa’nın ve gerekse Rauf Bey ile öteki T.C.F. ileri gelenlerinin isyanı önlemek amacıyla, Takrir-i Sükun Kanunu’nun kabul edilmesiniğ isteyen İsmet Paşa’ya karşı çıkmaları, Cumhuriyet rejiminin korunması için radikal tedbirlere başvurulmamasından yana olduklarını ortaya koymuştu. Muhalefetin karşı çıkmasına rağmen, İsmet Paşa Hükümeti’nin bu konudaki isteği, T.B.M.M.’nde 4 Mart 1924 tarihinde 23 olumsuz ve 2 çekimsere karşı, 155 oyla kabul edilerek, Takrir-i Sükûn Kanunu yürürlüğe girdi,. Bu kanunla beraber de İstikâl Mahkemeleri de yeniden göreve başladı.

Şeyh Sait isyanı bastırıldıktan sonra, asilerin elebaşlarının yargılanmaları sırasında, "Şark İstiklâl Mahkemesi, dini propaganda ve tahriklerle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı irtibatlı görerek Fırkanın kapatılmasına karar…" verdi. Bu kararda İstiklâl Mahkemeleri’nin, partinin isyanla ilişkisini, iddia etmesi ve partiye karşı hükümetin aldığı tavır da etkili olmuş, T.C.F. Bakanlar Kurulu Kararı ile, 5 Haziran 1925 tarihinde kapatılmıştır.

Terakkiperver Fırka ile Cumhuriyet Halk Fırkası arasındaki mücadele, bir noktadan bakıldığı zaman; Meşrutiyetle Cumhuriyet’in mücadelesi gibi düşünülebilir. İnönü’nün deyimi ile, "Terakkiperver Fırka erkanı(da), reformcu kimselerdi ama, Osmanlı reformcusu idiler." Oysa Atatürk, bütünüyle çağdaşlaşmadan yana olup, devrimci yöntemlerle hedefe varmak istiyordu. Bu nedenle, Şark İsyanını da bir ideoloji mücadelesi olarak değerlendirmiş etnik ve dinsel yanı olduğu savunulan isyanın bastırılmasından sonra, T.C.F.’nın Doğu’daki elemanları tevkif edilerek, parti hareketsiz bırakılmıştı.

Terakkiperver Fırka’nın kapatılmasından sonra planlanan İzmir suikasti ise, Meşrutiyetçilerle Cumhuriyetçilerin mücadelesinin son perdesi olmuş, bu isyan sırasında, iktidar Takrir-i Sükûn Kanunu’ndan yararlanarak basın üzerinde de sıkı bir denetim kurmuş ve bu suikastin liderlerinin yanı sıra, diğer muhalif simaların da etkisiz hale getirilmelerini sağlamıştır. Yaklaşık yedi aylık siyasi yaşamı kısa süren Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet tarihinin ilk muhalefet denemesi olurken, 1930 yılına kadar yeni bir deneme yapılmayacaktı.

Bu denemeden çıkarılan en önemli sonuçlardan birisi; çok partili rejim ile devrimlerin birlikte yürüyemeyeceğinin anlaşılmış olmasıdır. Bu nedenle, çok partili sistemin kurulması yolunda yeni bir denemeye girişilebilmesi için, Cumhuriyet yönetimi, devrimin tamamlanmasını beklemek zorunda kalacaktı

ŞEYH SAİT İSYANI

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasından yaklaşık üç ay sonra, Doğu’ da (13 Şubat 1925) Şeyh Sait isyanı başladı. Aslında bu isyanı, Musul sorununda Türkiye’ yi zor duruma düşürmek isteyen İngilizler destekliyordu. İsyanın giderek genişlemesi ve cumhuriyetin varlığı için bir tehlike oluşturmaya başlaması karşısında, Başbakan Fethi Bey, TBMM’nde güvensizlik oyu ile düşürüldü. Yeni hükümeti İsmet Paşa kurdu. Bu hükümet güven oyu aldıktan sonra, Takrir-i Sükun (Sıkıyönetim) Kanunu, 4 Mart 1925′te TBMM’nde kabul edildi ve İstiklal Mahkemeleri göreve başladı. Doğu İstiklal Mahkemesi, isyanla ilgili bularak, TCF’ nin kapatılmasına karar verdi. Bu gelişme sonrasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Bakanlar Kurulu kararı ile 5 Haziran 1925 tarihinde kapatıldı. Bu siyasi mücadele, cumhuriyetçilerin, meşrutiyetçilere karşı zaferi ile sona erdi. Terakkiperver Parti’ nin isyancılarla işbirliği ettiği belgelendirilememiştir. Bu partini genel başkanı Kazım Karabekir Paşa da isyancıları kınamıştır. Ancak Türk inkılabına karşı olan bazı kesimlerin, bu parti içine sızarak, muhalefet etmek eğiliminde oldukları anlaşılmaktadır.

İsyanı çıkaran Şeyh Sait ve yandaşları etkisiz hale getirildi ve başta Sait olmak üzere isyanın ileri gelenleri, idam edildi. Milli ordunun üçte ikisi bu isyanla uğraşmak durumunda kaldı. İngiltere ile Musul yüzünden bir sıcak savaşı bile göze almayı düşünen Türkiye’nin, bu konudaki pazarlık gücü azaldı. İsyan, Musul’un elden çıkmasında etkili oldu.

MUSTAFA KEMAL’ E SUİKAST GİRİŞİMİ

Kurtuluş Savaşımız’ın önderi Atatürk’e karşı çeşitli zamanlarda suikast girişimleri planlanmıştır. Bunlardan belki de en önemlisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından sonra, gerçekleştirilmesi düşünülen, ancak plan aşamasında kalan, İzmir Suikastıdır.

Bu girişimi İttihatçı, eski milletvekillerinden ve Atatürk’ün muhaliflerinden Ziya Hurşit’in yönettiği anlaşılmaktadır. Suikast planını yapanların arasında eski İttihatçıların bulunması dikkat çekicidir.

İttihatçıların Maliye Bakanı Cavit bey, Çerkez Ethem’in arkadaşlarından Sarı Efe Edip, eski milletvekillerinden Dr. Nazım, İsmail Canbolat, Halis ile Eskişehir milletvekili Arif ve İzmir milletvekili Şükrü Beylerin de bu suikast girişiminin önde gelen sorumluları arasında yer aldığı anlaşılmaktadır. Bu gibi kimseler, Mustafa Kemal ve partisi ile siyasi alanda bir mücadeleyi göze alamadıkları için, onun varlığını ortadan kaldırmaya karar vermiş bulunuyorlardı. Mustafa Kemal’in 7 Mayıs 1926 tarihinde başladığı yurt gezisi sırasında, 15 Haziran’da İzmir’i ziyaret etmesi planlanmıştı. İşte bu ziyaret, suikastçılar için kaçınılmaz bir fırsat olarak değerlendirildi. Suikastın nasıl yapılacağı en ince ayrıntısına kadar belirlendi ve olaydan sonra Yunan adalarına kaçılması kararlaştırıldı.

Suikastı gerçekleştireceklerin, Sakız Adası’na kaçırılması işini üstlenen motor sahibi Giritli Şevki, Atatürk’ün İzmir’e gelişinin bir gün ertelenmesinden paniğe kapıldı. Bu kişinin durumu İzmir valisi’ne bildirmesiyle plan ortaya çıktı.

Yapılan baskın sonucu suikastı planlayanlar, suç araçları ile birlikte kaldıkları otelde yakalandılar. İstiklal Mahkemesi, konu ile ilgili olduğunu öne sürerek, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi’nin bazı ileri gelenlerini de gözetim altına aldıysa da, daha sonra bu kişiler serbest bırakıldılar. İstiklal Mahkemeleri’nin suçlu bulduğu 13 kişi idam edildi

İzmir Suikastı planı, cumhuriyetçilerle, meşrutiyetçilerin mücadelesinin son perdesi oldu. Olaydan sonra, İttihatçılar tamamen safdışı edildi ve muhalefette bir varlık gösterebilmeleri söz konusu olmadı.

SERBEST CUMHURİYET FIRKASI

Takrir-i Sükûn Kanunu döneminde Türkiye’nin çağdaşlaşmasına yönelik önemli adımlar atılmış, hukuk sistemi değiştirilmiş, giysi ve yazı reformu yapılmış ve Anayasa’da laiklik doğrultusunda gelişmeler sağlanmıştı. Ancak ekonomik alandaki yoksulluk giderilememişti. Özellikle, 1929 yılında başlayan dünya ekonomik bunalımının olumsuz etkilerinin giderek artması ve aynı yıl memlekette kötü ürün alınması, halkın sızlanmalarına neden olmuştu.

Bunun yanısıra, siyasal ve hukuksal anlamda eşitliği öngören Halkçılık İlkesi’nin,siyasal bir slogandan öteye gidememesi, daha da kötüsü bu ilkeyi savunan C.H.P. içinde bazı partililerin, siyasi nüfuzlarını kullanarak, kendi çıkarlarını korumaya yönelik çabaları, Cumhurbaşkanı ve Parti Genel Başkanı Mustafa Kemal Atatürk’ü çok üzüyordu. İşte bu ıstıraplara çare aranırken, Başbakan İsmet Paşa, Cumhurbaşkanı’na şu öneride bulundu; "Meclis kürsüsünde hükümetin karşısına mebuslar çıkıp da bütün bu fenalık denilen, nüfuz suistimali denilen hadiseleri bağırarak söyleyip şikayet etmeleri usulü tesis olunmadıkça, biz, bu nüfuzu kötüye kullanma ve yanlış siyaset yapma hastalığından kurtulamayacağız."

Aslında Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal de, bir diktatör havası vermekten hoşlanmıyordu. Sık sık çıktığı yurt gezilerinde halkın ne denli olumsuz şartlar içinde yaşadığını görüyordu. Bu durum, O’nun sürekli olarak hükümetten şikayet etmesine yol açıyordu.

Özet olarak Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün bir muhalefet yaratmak istemesinin başlıca nedenleri şöyle sıralanabilir :

1. Eskiden beri ülkede varolan yoksulluğun, Cumhuriyet döneminde de sürüp gitmesi ve halkın şikayetleri. Bu durum siyasi rejimin geleceğini tehlikeye sokabilirdi. Mevcut hükümet ekonomik sorunları çözmede başarılı olamamıştı.

2. Çağdaşlaşma yolunda 1923-30 yılları arasında en önemli inkılâplar gerçekleştirilmiş, bunlar Takrir-i Sükun Kanunu’nun koruyuculuğunda yapıldığı için, toplumsal tepkileri test edilememişti. Muhalefete izin verildiği zaman bu tepkiler ölçülebilecekti.

3. Partiye üye olan, hatta Atatürk’e yakın olduğunu iddia eden bir çok insanların hallerinden, hareketlerinden şikayet edilmesi almış yürümüştü. Başka bir deyişle, siyasi "nüfuz suistimali" vardı.

İktidar ile iyi ilişkiler içinde olmayı kendi çıkarları açısından gerekli gören; "Taşradaki eşraf, toprak ağası ve bir kısım tarım burjuvazisi ile kentlerde sınırlı biçimde gelişmiş bir kısım ticaret burjuvazisi de C.H.P. içinde egemen unsur olan bürokratlarla iktidar ittifakı yapmışlardı."

4. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa, çağdaşlaşmayı demokratik sistemin kurulabilmesi ile mümkün görüyor, kendisinin diktatör olarak gösterilmesinden hoşlanmıyor ve "Ben millete miras olarak arkamda bir istibdad müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum." diyordu.

5. Takrir-i Sükun Kanunu 4 Mart 1929′da kaldırıldıktan sonra,Atatürk’ü değil, fakat İsmet Paşa’yı ve onun kabinesini hedef alan, "rejime sadık ve inançlı bir muhalefet " hareketi başlamıştı. Bu muhalefet siyasi bir çatı altında örgütlenerek, iktidara eleştirileriyle yol gösterebilirdi.

6. Takrir-i Sükun Kanunu döneminde rejime karşı olanların önemli bir bölümü, "tehlike olmaktan çıkarılmış" ve bir bölümü de sindirilmiş bulunuyordu. Bu ortam rejimi sarsmadan bir muhalefetin kurulmasına olanak sağlıyordu.

7. Gazi, en yakın arkadaşlarından ve eski Başbakanlarından olup, Paris Büyükelçiliği görevinden yurda dönen Fethi Bey gibi rejime sadık, güvenilir bir muhalif bulmuştu. Fethi Bey, kendisine yazdığı bir mektupta; "Hükümetin parasal ve ekonomik konulardaki başarısızlığından, parlamentoda fikir özgürlüğünün olmayışından ve hükümetin sorumsuzluğundan.." yakınmıştı. Fethi Bey’in kuracağı bir muhalif partinin Türk Devrimi’ne karşıt tavır alması beklenemezdi. Böylelikle rejim güvence altında olurdu.

MENEMEN OLAYI

Gerici amaçlarını, muhalefet partilerinde gerçekleştirmeyi deneyen, ancak bu amaçlarında başarılı olamayan çevreler, rejime karşı olan nefretlerini bazı olaylarla da açığa vurmuşlardır. Bunlardan birisi de Menemen Olayı’dır.

Dördünün adı Mehmet ve yaşları henüz 18′i bulmayan, ikisinin adı da Hasan olan Nakşibendi Tarikatı’nın üyesi altı kişi, 23 Aralık 1930 tarihinde Menemen’ e gelerek, bir camiye baskın yaptılar. Camiden aldıkları yeşil sancağın altına toplanmayanların kılıçtan geçirileceklerini söyleyerek, halkı tehdit ettiler. Bu olayın başkahramanı olan yeşil sarıklı derviş Mehmet, kendisinin “Mehdi” (doğru yolu gösteren kişi) olduğunu, sınırda yetmişbin kişilik Halife ordusu’ nun” eklediğini duyurdu ve ilçede bir terör havası estirmeye başladı.

Bu olayın bastırılması görevi, o sırada takımını sabah eğitimine hazırlayan Öğretmen Asteğmen Kubilay’ a verildi. Silahlarında tahta eğitim mermileri olan askerler, süngülerini takınca, gericilerden biri silahını ateşleyerek, Kubilay’ ı yaraladı. Derviş Mehmet, kör bir bağ bıçağı ile Kubilay’ ın başını keserek, yeşil sancağın üzerine dikti. Bu olayda Kubilay’a yardıma gelen Bekçi Hasan ve Şevki de şehit edildiler.

Cumhuriyet ve Türk İnkılabına yönelik bir hareket olarak nitelenen bu olay, bastırıldıktan sonra, sorumluları yargılanarak, suçlu görülenler idam cezasına çarptırıldılar. Menemen olayı olarak anılan bu olaydan sonra, dinsel çevrelerden İnkılaba karşı yöneltilen saldırılarda ve eleştirilerde önemli bir azalma görüldü. Bu olay, Türk Devrimi’nin bütün evrelerinin tamamlanmadan çok partili sisteme geçilmesinin sakıncalarını bir kez daha ortaya koydu. Bütün bu gelişmelere karşın Atatürk, 1935 seçimlerinde bazı yerlerde CHP’nin adayları yerine bağımsız adayların seçilmesine yardımcı olarak, TBMM’ne az sayıda da olsa muhalif milletvekillerinin girmesini sağladı. Böylece kendi döneminde mecliste bağımsız bir grubun temellerini atmış oldu.

Termik Santral Nedir ? Termik Santralda Elektrik Enerjisinin Elde Edilmesi..

Salı, 06 Kasım 2007

TERMİK SANTRAL NEDİR ? TERMİK SANTRALDA ELEKTRİK ENERJİSİNİN ELDE EDİLMESİ….!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! YALNIZ BAŞKA SİTEDE YAYINLAMAK YASAK

http://termiksantral.sitemynet.com

Iso 9000 Standart Bilgileri Arayanlar Buraya

Salı, 06 Kasım 2007

ARKADAŞLAR ISO 9000 STANDART İLE İLGİLİ PPS SUNUMUNU SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİM.

KENDİ UPLOADIM.

TOPLAM KALİTE-ISO 14000 İLE İLGİLİ İSTEKLEREDE CEVAP VEREBİLİRİM.

YORUMLARINIZI VE REPLERİNİZİ ESİRGEMEYİN.DEVAMI GELECEK…………

http://rapidshare.de/files/27698497/…ITIMI.ppt.html

Termodinamik Uygulaması-soru-cevapları..

Salı, 06 Kasım 2007

ÖRNEK-1:

100 °C sıcaklıklı bir ortam, 20 °C lik çevreden, sonlu bir kalınlığa sahip bir cidarla ayrılmıştır. Cidarın 100 °C lik ortama bakan yüzeyindeki sıcaklık 70 °C ve çevreye bakan yüzeyindeki sıcaklık ise 40 °C dir. Ortamdan çevreye 2 kW lık ısının kararalı bir şekilde geçtiği bilindiğine göre, a) üretilen toplam entropiyi, b) kapalı bir sistem olarak kabul edilebilecek olan cidarda üretilen entropiyi ve c) cidarda yok olan kullanılabilirliği hesaplayınız.

CEVAP:

Kararlı şartlar altında

olduğundan

Cidardaki kullanılabilirlik kaybı:291,55 – 127,80 = 163,75 W

ÖRNEK – 2:

Bir silindir piston cihazında, başlangıçta, 500 kPa basınç ve 170 °C’de 0,3 m3 hacim işgal eden helyum gazı, 20 °C deki çevreden alınan ısıyla birlikte, 200 kPa ve 40 °C’e politropik olarak genleşmektedir. Helyumu ideal gaz kabul ederek, özel gaz sabitini, 2,0769 kJ/kgK ve sabit basınç özgül ısısını da, 5,1926 kJ/kgK sabit değerlerini alarak, bu işlemin tersinmez mi tersinir mi yoksa imkansız mı olduğunu belirleyiniz.

CEVAP:

Q – Ws = DU = mCvDT ise Q = 0,163×3,1156x(40-170)+72,13 =6,11 kJ

Qçevre =-Q = -6,11 kJ

(imkansız işlem )

ÖRNEK-3:

Sabit hacimli ve çevreye karşı yalıtılmış bir kap başlangıçta 100 °C de doymuş sıvı durumundaki suyla doludur. Kabın hacmi 0,4m3 dür. Daha sonra, kabın altında bulunan musluk açılarak, kaptan içersindeki doymuş sıvı durumundaki suyun kütlesel olarak yarısı dışarıya akıtılırken; dışarıdaki 300 °C lik bir kaynaktan sisteme ısı aktarılarak, kabın içindeki sıcaklığın sabit kalması sağlanmaktadır. A) dış kaynaktan alınan ısı miktarını b) işlem sırasındaki entropi üretim miktarını hesaplayınız.

tıkla

http://www2.turkstudent.net/papers/getpaper.php?paper=410

Dünya Destanlari

Salı, 06 Kasım 2007

DÜNYA DESTANLARI

İLYADA

Eski Yunan’da, şair Homeros’un yazdığı varsayılan büyük bir destandır. Bir başka Homeros destanı olan Odeysseia ile birlikte, batı edebiyatının en eski örneği ve tüm zamanların en güzel şiirlerinden sayılır.

Hem İlyada hem de Oysseisa, Truva Savaşı ve bu savaşta yer alan insanlarla ilgili söylenceleri dile getiren, koşukla yazılmış destanlardır. Tarihçiler Yunanistan’tandaki Akhalar ile Batı Anadolu’da yaşamış olan Truvalılar arasındaki bu savaşın yaklaşık İ.Ö. 1199’da geçtiği görüşündedir. Akhalar’ın Truva’yı kuşatmalarının ise10 yıl sürdüğü sanılmaktadır. Bu konuda o kadar çok öykü ve söylence vardır ki, hangisinin gerçek hangisinin uydurma olduğunu bilme olanağı yoktur.

Yunanca’da Truva’nın bir adının da İlios olmasından dolayı Homeros’un destanı İlyada adını aldı. Homeros, yaşadığı dönemde herkesin bu öyküyü bildiğini düşünerek, Truva kuşatmasını baştan sona anlatmaz ;savaşın 10.yılında sadece dört gün içinde geçen olayları anlatır .Savaş neredeyse bitmek üzeredir. Truva efsanesinin bu bölümü “ Aşil’in Öfkesi " olarak bilinir.

İlyada’nın Öyküsü

Kral Agamemnon, Truva Savaşı sırasında Akhalar’ın başkomutanıydı. Kralın en yiğit ve başına buyruk savaşçısı olan Aşil, kimseye boyun eğmeden, kendi bildiğince hareket ediyordu. Aşil’in savaşta kaçırdığı Briseis adında Truvalı bir kız yüzünden Aşil ile Agamemnon arasında anlaşmazlık çıktı. Tutsağı olan bir kızı babasına geri vermeye razı olan Agamemnon, onun yerine Aşil’in sevdiği Briseis’i istiyordu. Agamemnon’a boyun eğmek zorunda kalan Aşil, kızı ona verdi. Ne var ki, hırsını alamayarak savaştan çekildi. Agamemnon’u cezalandırması için, deniz tanrıçası olan annesi Thetis’i çağırdı. Thetis, tanrıların kralı Zeus’tan yardım istedi. Böylece çok geçmeden yalnızca Aşil ve Agamemnon değil, tanrı ve tanrıçalarda kavgaya karıştı.

Tanrıların işe karışması Yunan askerlerini telaşlandırdı. Agamemnon, gördüğü bir düşe aldanarak, ordusuna artık Yunanistan’a dönüleceğini bildirdi. Askerlerin Truva’yı ele geçirmeden dönmek istemeyeceklerini sanarken, onların gitmeye can attıklarını görmek onu düş kırıklığına uğrattı. Yunanlı komutanlar orduyu yeniden savaş düzenine sokmakta güçlük çektiler. Bütün bu olaylar Yunan ordusunun savaş gücünü ve birliğini zayıflatmıştı.

İki ordu arasında savaş yeniden başlarken, Paris’in kardeşi Hektor, savaşın nedeni Paris’in Sparta Kralı Menelaos’un karısı Helen ‘i kaçırması olduğuna göre, anlaşmazlığın Paris ile Menelaos arasında dövüşle çözümlenmesini önerdi. Bu dövüşte tam Paris yenilecekken, annesi olan tanrıça Afrodit onu son anda kaçırarak kurtardı. Böylece ordular arasında bir kez daha savaş başladı.

Truva alanında her iki tarafın savaşçıları göğüs göğüse , yiğitçe çarpıştılar. Ne var ki, asıl kahramanlar ortada yoktu. Aşil savaşa katılmama kararında diretiyordu; Truvalı Paris ise yenilginin acısını dindirmeye çalışıyordu. Truvalılar’ın en yiğit savaşçısı Hektor, kardeşi Paris’ten hesap sormak ve karısını görmek için geri çekilmişti. Hektor ve Paris sonunda savaş alanına döndükleri zaman, Truvalılar Akhalar’dan biraz daha güçlü durumdaydı. Cesareti kırılan Agamemnon, Aşil’in savaşa dönmesini sağlamaya karar verdi. Aralarındaki anlaşmazlığı gidermek amacıyla ona bir mektup gönderdiyse de Aşil onun isteğini reddetti.

Aşil olmasa da Yunanlıların savaşı sürdürmek zorundaydı. Durum iyice kötüye gidiyordu. Agamemnon’la birlikte birçok savaşçı yaralanmıştı. Truvalılar’ın kıyıdaki Yunan gemilerine ulaşması an meselesiydi. Tam bu sırada Yunanlılar’ı koruyan tanrılar işe karışarak onları engelledi. Bunlardan yılmayan Truvalılar sonunda bir Yunan gemisini ateşe vermeyi başardı. Aşil’in çok sevdiği dostu Patroklos olağanüstü bir cesaretle Truvalılar’ın , gemilerini tümünü yakmasını engelledi. Bunun üzerine Aşil kendi zırhını Potroklos’a vererek onun bu zırhla savaşa katılmasını önerdi. Geri çekileceklerini düşündükleri Truvalılar’ı izlememesi için uyardı. Ne var ki , Patroklos savaş heyecanıyla onların peşine düştü ve Hektor, insanların yazgısını belirleyen tanrıların yardımıyla, onu öldürdü. Truvalılar zaferin coşkusuyla Patroklos’un zırhını kentte dolaştırdılar. Yunanlılar,Patroklos’un ölüsünü onların elinden almaya başardı.

Patroklos’un ölümünden çok acı duyan Aşil, bunun hesabını Truvalılar’a ödetmeye kararlıydı. Onu avutmak için gelen annesi Thetis, Aşil’e yeni bir zırh armağan etti ve öcünü almasına yardım edeceğine söz verdi. Aşil vakit geçirmeden savaşa katıldı. Bu amansız savaşa bütün tanrılar karışmıştı. Aşil çok sayıda düşmanını öldürdükten sonra sonunda, Truva surlarının dibinde Hektor’la karşı karşıya geldi. Bu son vuruşmada Hektor yenilerek öldürüldü. Aşil, Hektor’un ölüsünü arkasında sürükleyerek, arabasıyla Truva’nın çevresinde üç kez dolaştı.

Homeros’un öyküsü, Yunan tarafında Patroklos’un cenaze töreniyle ve Truva’da yaşlı Kral Priamos’un, oğlu Hektor’un ölüsünü fidye karşılığı geri alışıyla son bulur. İlyada böylece sona erse de Homeros’un okuyucuları, Paris’in sonradan Aşil’i öldüreceğini ve Truva’nın öyküsünün kentin yerle bir olmasıyla son bulacağını bildikleri için, yüreklerinde gelecekteki acıların ve sorunların ağırlığını duyarlar.

Destanın Yazılışı

Günümüze ulaşan en eski yapıt olsa da, Homeros’un büyük Truva efsanesinin yalnızca bir bölümünü anlatmış olması ve sonrasını okuyucuların bildiğini varsayması, İlyada’nın Yunanca yazılmış ilk edebiyat ürünü olmadığını gösterir. Homeros’un bu destanında yıllar önce, Truva savaşına ilişkin pek çok öykünün anlatıldığı sanılmaktadır. Bu konuyla ilgilenen bazı uzmanlar İlyada’nın yetenekli bir yazarın derlediği bir balatlar ya da destanlar bütünü olduğunu ileri sürer. Homeros diye birinin hiçbir zaman yaşamadığı, Homeros adının, destanda yer alan balatları söyleyen, adı belli olmayan kişiler için kullanıldığı kanısında olanlar da vardır. Ne var ki, yapıtın tamamını okuyanlar bunu yazarın yalnızca bir kişi olabileceğini kavramakta güçlük çekmezler.

Yaklaşık olarak İ.Ö. 8. yüzyılda yazılan 24 bölümlük İlyada destanı altılı ölçüyle yazılmış toplam 15 bin dizeden oluşur.

ODYSSEİA

Eski Yunan’da, şair Homeros’un yazdığı varsayılan iki büyük destandan biridir. Destana adını veren kahraman Odysseus’un bir başka adı da Ulysses’tir. Homeros’un öbür destanı bildiğimiz gibi İlyada’dır. Gerek İlyada, gerek Odysseia,Yunanlılar’la Truvalı’lar arasındaki savaş üstüne Yunanlılar’ın anlattığı bir dizi efsaneden oluşur.

Bu savaşta Yunan orduları Truva kentini on yıllık bir kuşatmadan sonra ele geçirerek yerle bir ettiler. Homeros İlyada’da, kuşatmanın onuncu yılında olup bitenleri anlatır oysa Odysseia’nın öyküsü daha sonra, uzun savaşın bitiminde tüm Yunanlı kahramanlar evlerine dönerken başlar. Bu türden birçok dönüş öyküsü yazıldıysa da Homeros, Odysseus’un aşılması güç engeller ve serüvenler dolu öyküsünü çok güzel bir şiir diliyle kaleme aldığı için Odysseia zamanımıza kadar gelebilmiştir.

Odysseus’u, Yunanistan Yarımadası’nın batı kıyısı açıklarındaki İthake Adası’ndaki evinde karısı Penelope ile oğlu Telemakhos beklemektedir. O dönemde Anadolu’nun kuzeybatısındaki Truva kentinden küçük bir gemiyle yelken açıp kara görünceye kadar yol almak olsa olsa iki ya da üç hafta sürerdi. Ne var ki, bu yolculuk Odysseus’un on yılını aldı. Odysseia aslında onun evine dönmesini geciktiren olayların öyküsüdür. Homeros öyküyü, yolculuğun başlangıcında değil, sona oldukça yakın bir anda, su perisi Kalypso’nun Odysseus’u birkaç yıl alıkoyduğu ada da başlatır.

Destan, tanrıların gökyüzündeki toplantılarında Odysseus’un artık Kalypso’nun yanından ayrılarak evine dönmesine karar vermeleriyle başlar. Eski Yunan efsanelerinde tanrılar hep insanların yaşantılarına karışır ve bazen pek de adaletli sayılmayacak kararlar verirlerdi. Tanrıların bazıları Odysseus’tan yanayken, bazıları da ondan nefret ediyor ve ona kötülük etmek istiyordu. Baş düşmanıysa deniz tanrısı Poseidon’du. Odysseus’un gemisinin sürekli olarak kazaya uğraması ve rotasını şaşırması hep bu yüzdendir. Tanrılar Odysseus’u eve dönmesine izin vermeyi kararlaştırdıkları zaman bile, Poseidon’un ona duyduğu öfke sürmektedir.

Öte yandan, Odysseus’tan yana olan Savaş Tanrıçası Athena, Odysseus’un oğlu Telemakhos’a öğüt vermek için toplantıdan sonra doğru İthake’ye gider. Telemakhos ile Penelope birtakım sorunlarla yüz yüzedir. Odysseus’un evine yerleşen komşu ülkenin ileri gelenleri Penelope’ye artık kocası öldüğüne göre aralarından birini kendisine koca seçmesi için bakı yapmaktadır. Penelope, ancak Odysseus’un yaşlı babası için dokuduğu kefeni bitirdikten sonra karar vereceğini söyleyerek onları oyalar. Gündüzleri dokuduğu kumaşları geceleri sökerek zaman kazanmaya çalışır. Kılık değiştirip kendisini Odysseus’un eski bir arkadaşı olarak tanıtan Athena’nın gelişi Penelope’yi büyük ölçüde rahatlatır. Athena Telemakhos’a, babasını araması için yola çıkmasını salık verir. Athena’nın da onunla birlikte çıktığı bu yolculuk, Penelophe’nin kararını daha da geciktirmesini sağlar. Penelope ile evlenmek isteyenler çok öfkelenerek, döndüğü zaman Telemakhos’u öldürmeyi planlarlar.

Yunanistan’ı baştan başa dolaşan Telemakhos, sonunda Truva Savaşı’nın çıkmasına neden olan Helen’in kocası Sparta Kralı Menelaos’tan Odysseus’un bir ada da Kalypso’nun yanında olduğunu öğrenir. Oysa tam bu sırada tanrılar Kalypso’nun Odysseus’u özgür bırakmasına karar vermişlerdir. Odysseus Kalypso’nun yardımıyla bir sal yapıp denize açılır, ama Poseidon’un nefreti bir kez daha felaketine neden olur. Deniz tanrısı, bir fırtınayla salı batırır. Odysseus boğulmaktan kurtulur ve yüzerek bir adaya çıkar. Adanın kralı olan Alkinoos’un kızı Nausikaa Odysseus’u bulur ve ona yardım eder. Bu arada ona gönlünü kaptıran ve orada kalması için yalvaran Nausikaa, Odysseus’u alıp babasının sarayına götürür. Odysseus, Kral Alkinoos’a ve bütün saraylara bu adaya ayak basıncaya kadar başından geçenleri anlatır.

Odysseus’un Serüvenleri

Odysseus, Truva Savaşı’ndan sonra İthake’ye dönmek için gemisine binip yola çıktığını, ama çok geçmeden sert bir fırtına yüzünden Lotophagoi (Lotus Yiyenler) ülkesine sürüklendiğini anlatır. Bazı denizciler orada Lotus’un meyvesini yedikleri için yolculuğun amacını unutur, arkadaşlarını bile tanımazlar. Odysseus onları zorla gemilere bindirip yeniden yola çıkarır. Derken dev soyundan, tepegöz yaratıklar olan Kikloplar’ın yaşadığı bir adaya çıkarlar. Orada, Polyphemos adlı dev Odysseus’un altı arkadaşını öldürerek yer, ama dev uyurken Odysseus bir sopayla onun gözünü kör ederek kaçmayı başarır.

Polyphemos’un elinden canlarını kıl payı kurtardıktan sonra rüzgarlar tanrısının adasına varırlar; tanrı onlara, dönüş yolculuklarını engelleyebilecek bütün rüzgarların içinde hapis tutulduğu bir torba verir. On gün sonra tam İthake’ye yaklaşırken, meraklarını yenemeyen tayfalar Odysseus uykudayken, içinde ne olduğunu görmek için torbayı açınca, ne kadar rüzgar varsa dışarı çıkar ve korkunç bir fırtına kopar. Gemiler İthake’den çok uzaklara sürüklenir. Çok geçmeden de Laistrygon adlı dev yamyamların yaşadığı bir ülkeye varırlar. Yamyamların saldırısına uğrayan gemicilerden yalnızca Odysseus’un gemisindekiler canını kurtarabilir. Kalan bu tek gemideki denizciler, acı ve umutsuzluk içinde, tanrıça Kirke’nin yaşadığı adaya varırlar. Büyücü olan Kirke, sarayında düzenlediği şölene çağırdığı denizcilerin çoğunu domuza dönüştürür. Ne var ki, Odysseus Tanrı Hermes’in verdiği sihirli bir otun yardımıyla onların imdadına yetişir. Kirke de büyüyü bozmaya razı olur. Odysseus ile arkadaşları bir yıl Kirke’nin sarayında kalırlar. Ama sonunda İthake’ye dönme istekleri ağır basar ve yeniden denize açılırlar. Ancak önce İthake’ye değil, bilge kahin Teiresias’ın ruhuna akıl danışmak için ölüler ülkesine yola çıkarlar. Teriesias, Odysseus’u yolculuk sırasında karşısına çıkacak tehlikelere karşı uyarır, bunlarla başa çıkabilmesi için öğütler verir.

Gerçekten de serüvenler birbirini kovalar, ama Odysseus hepsinden de sağ çıkmayı başarır. Şarkılarıyla erkekleri sarhoş edip ölüme sürükleyen güzel sesli Sirenler’in tehlikeli büyüsünden kurtulduktan sonra bir yanda canavar Skylla’nın, öte yanda Kharybdis anaforun bulunduğu boğazı da sağ salim geçer. Sicilya kıyılarına çıktıklarında Odysseus arkadaşlarını koyun ve sığır sürülerine dokunmamaları için uyarırsa da, onlar bu uyarıya kulak asmaz. Ne var ki, kesip yedikleri koyunlar gerçek ve Işık Tanrısı Apollon’un malıdır ve Apollon onları tam adadan ayrılırken korkunç bir fırtınayla cezalandırır. Gemi bir yıldırımla paramparça olur, tayfaların tümü boğulur. Tek başına kurutulan Odysseus dokuz gün denizle boğuştuktan sonra bu günkü Malta Adası olduğu sanılan, Kalypso’nun yaşadığı adada karaya çıkar.

Eve Dönüş

Bu acılı öyküden Kral Alkinoos öyle duygulanır ki,yurduna geri dönebilmesi için Odysseus’a hem bir gemi, hem de tayfa verir. Bu kez Odysseus sağ salim İthake’ye varır. Derin bir uykudayken dost denizciler onu yavaşça kumun üzerine yatırırlar. Uyanınca Athena ona Penelope ile evlenmekten isteyenlerden söz eder ve Telemakhos’u öldürmeyi planladıklarını anlatır. Tanınmasın diye Odysseus’u dilenci kılığına sokar ve ona yardım etmesi için gizlice Telemakhos’u getirir. Yalnızca Telemakhos ve sadık bir uşak Odysseus kim olduğunu bilmektedir. Odysseus ne yapacaklarını planlarken hep birlikte uşağın kulübesine sığınırlar. Penelope’yle evlenmek isteyenler, Odysseus’u dilenci sanarak kendi sarayında aşağılarlar.

Penelope sonunda,her kim Odysseus’un büyük yayını germeyi başarırsa onunla evlenebileceğini söyler. Herkes dener, ama bu işi kolayca başaran hala dilenci kılığındaki Odysseus olur. Üzerindeki yırtık pırtık giysileri atınca kim olduğu ortaya çıkan Odysseus, Telemakhos’un yardımıyla, Penelope ile evlenmek isteyenleri birer birer öldürür. Penelope’nin bile tanımakta güçlük çektiği Odysseus’un çilesi son bulur, karısına ve evine kavuşur.

FİRDEVSİ VE ŞEHNAME’Sİ

Divan edebiyatın da derinden etkilemiş büyük bir İran’lı şairidir. Günümüze Şehname adlı yapıtı kalmıştır.

Asıl adı Ebu’l-Kasım Mansur olan Firdevsi’nin yaşamı hakkında yeterli kesin bilgi yoktur. Yaşamı çeşitli söylencelere karışmış, eski kaynaklarda bir masal havasında anlatılmıştır. Firdevsi Tus kentinde soylu bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Şehname’den, iyi bir öğrenim gördüğü, eski Farsça ile Arapça’yı ustalıkla kullanacak derecede öğrendiği anlaşılmaktadır. Daha gençlik yıllarında İran Tarihine büyük bir ilgi duydu. Halk arasında anlatılan efsane ve öyküleri de kapsayan büyük bir destan yazmak istiyordu. 974 yılında Şehname’yi yazmaya konuldu.

Şairin bundan sonraki yaşamı üzerine çeşitli öyküler anlatılmaktadır. Yaygın olan öyküye göre Firdevsi, Şehname’yi Gazneli Sultan Mahmud’a sunmak için Gazne’ye gider; ama saraya girmekte zorluk çeker. Sarayın çevresinde dolaşırken üç saray şairi ile karşılaşır. Onlara dileğini söyler. Şairler Firdevsi’yi sınamak için küçük bir deneme yaparlar. Denemenin amacı şudur: Dizeleri “ şen ” hecesiyle biten bir dörtlük söylemek. Buna göre her biri sırayla bir dize söyleyecektir. Farsça’da “ şen “ hecesiyle biten üçten fazla sözcük bulunmadığını düşünen saray şairleri, Firdevsi’nin uyak bulamayacağından emindirler. Saray şairleri sırayla üç dize söyledikten sonra sıra Firdevsi’ye gelir. Firdevsi, İran’ın eski kahramanlarından Poşen’in adını dördüncü dizeye uyak yaparak dörtlüğü tamamlar. Bu kahramanın kim olduğunu bilmeyen şairler Firdevsi’nin açıklamalarına hayran kalırlar ve Firdevsi’yi Sultan Mahmud’a tanıtırlar.

Firdevsi, kısa zamanda Sultan Mahmud’un hayranlığını kazanır. Sarayda kendisine özel bir yer ayrılır ve Şehname’yi yazmayı burada sürdürür. Firdevsi’nin yazdığı bölümleri okudukça hayranlığı artan Sultan Mahmud şairin her beyti için bir altı ödenmesini buyurur. Ama vezir, Firdevsi’yi kıskandığı için ve bu ödemenin bütçeye büyük getireceği gerekçesiyle buyruğu savsaklayıp, ödemeyi yapmaz. Firdevsi ise kişiliğine yediremediği için veziri, Sultana şikayet edemez. Bu arada şairin yazdığı bölümler elden ele dolaşmakta, ünü yaygınlaşmaktadır. Ama bu durum şaire düşman kazandırır, sarayda onu çekemeyenler artar. Bu kişiler, Firdevsi’nin din yolundan sapmış biri olduğunu ileri sürerler ve söylentiler Sultana kadar ulaşır. Sonunda Firdevsi 60 bin beyitten oluşan Şehname’yi Sultan Mahmud’a sunar. Sultan şaire 60 bin altı yerine 60 bin gümüş verince Firdevsi, kendisini aşağılanmış hissederek saraydan ayrılır. Bir söylentiye göre aldığı paranın yarısını bir hamamcıya, yarısını da içtiği şerbetin karşılığı olarak şerbetçiye verir. Daha sonra Herat kentinde bir dostunun yanına sığınır.

Bazı kaynaklar Firdevsi’nin Herat’tayken Sultan Mahmud için ağır bir yergi şiiri yazdığından söz eder. Bazı kaynaklarda ise şairin, Herat’ta büyük bir caminin duvarına Sultan Mahmud için yazdığı övgü şiirini astığını ve bu övgüyü duyan Sultan Mahmud’un yapılan haksızlığı öğrendiği yazılıdır. Sultan Mahmud, hemen 60 bin altını Firdevsi’ye gönderir. Ama altınları getiren ulak, kentin bir kapısından girerken, Firdevsi’nin cenazesi de öbür kapıdan çıkmaktadır. Şairin kızı da gönderilen altınları bir hayır kurumuna bağışlar.

Firdevsi’nin Şehnamesi, İran’ın Arap egemenliğine girene kadarki tarihini içerir. İran tarihi ve mitolojisi, eldeki eski kitaplara, dilden dile dolaşan söylencelere ve öykülere dayanılarak yazılmıştır. Yapıt mesnevi biçimde düzenlenmiş 60 bin beyitlik bir şiirdir. Firdevsi yapıtını yazarken bir tarihçi gibi çalışmış ama tarihsel bilgileri güçlü şiir yeteneği ile işlemiştir. Yapıtın yazıldığı dönemde Arapça’nın çok yaygın olmasına karşın, Firdevsi Arap dili ve kültürünün egemenliği altındaki İran ulusuna, büyük bir tarih ve kültür zenginliğine sahip olduğunu göstermek istercesine kendi dillerinde bir yapıt sunmuştur. Yapıt çok yalın bir dille yazılmıştır. Şehname gerek şiirsel gücüyle, gerek bilgi zenginliğiyle Divan şairlerinin başyapıtlarından biridir. Bunu yanı sıra bir ulusun tarihi üzerine tek bir şair tarafından yazılmış benzer bir yapıt yoktur. Şehname dünya şiirinin, özellikle destan türünün büyük klasikleri arasındadır. Dünyanın birçok diline çevrilmiş olan yapıt Türkçe’ye ilk kez 16.yüzyılda Tatar Ali Efendi tarafından eksiksiz olarak çevrilmiştir. Günümüz Türkçe’sine ise Necati Lugal tarafından aktarılmıştır.

GILGAMIŞ DESTANI

Ölümsüzlüğü arayan bir kralın öyküsüdür. Destana konu olan kral Gılgamış İÖ 3000 yıllarının ilk yarısında Mezopotamya’daki Uruk kentinde hüküm sürmüştür. Ölümsüzlüğün ve bilginin peşindeki insanı yücelterek anlatan Gılgamış Destanı, günümüze kalabilmiş, bilinen en eski destandır.

Gılgamış Destanı, Akat ve Sümer dillerinde yazılmış tabletlerden derlenmiştir. Bunlardan günümüze 12 tablet kalabilmiştir. Ama bu tabletler eksik olduğu için destan metninin bütünü elde edilememiştir. 1855’te Ninova’da yapılan kazılarda, Asur Kralı Asurbanipal’in bulunan bu tabletlere daha sonra Türk-İran sınırında ve Irak’taki Nippur kenti kazılarında bulunan tabletler eklenmiştir. Ayrıca Türkiye’de Sultan Tepe ve Boğazköy’de yapılan kazılarda da destanını bazı bulunmuşsa da henüz tümü gün ışığına çıkarılmamıştır.

Bu tabletlerdeki metne göre destan, Gılgamış’ın özelliklerini övgüyle anlatarak başlar. Yarı insan, yarı tanrı olan Gılgamış karada ve denizde olan biten her şeyi bilen başarılı bir yapı ustası ve yenilmez bir savaşçıdır. Destanının, öbür bölümlerinde Gılgamış’ın başından geçen serüvenler anlatılır. İlk serüven Gılgamış ile Gök tanrısı Anu arasında geçer. Halkına acımasız davrandığı için Gılgamış’a öfkelenen Anu, onu öldürmek için vahşi bir hayvan olan Enkidu’yu üzerine salar. Enkidu ile Gılgamış arasındaki savaşta Gılgamış üstün gelir. Daha sonra Enkidu Gılgamış’ın en yakın dostu ve yardımcısı olur. Bunun ardından gelen serüven Gılgamış ile aşk tanrıçası İştar arasında yaşanır. İştar Gılgamış’a evlenme önerisinde bulunur. Gılgamış bunu red eder. Onuru kırılan İştar Gılgamış’ı öldürmek için yeryüzüne bir boğa gönderir. Gılgamış, Enkidu’nun da yardımıyla boğayı öldürür. Enkidu rüyasında, boğayı öldürdüğü için tanrılar tarafından ölüme mahkum edildiğini görür. Destanın bundan sonraki bölümüyle ilgili tabletler bulunamamıştır. Ama, destanın devamının yer aldığı Gılgamış’ın Enkidu için yaktığı ağıtı, düzenlediği görkemli cenaze törenini, sonunda Enkidu’nun ölüler dünyasına göçtüğünü anlatan tabletler bulunabilmiştir. Destanda Enkidu’nun ölümünü Tufan öyküsü izler. Tufan, yeryüzünün sularla dolup taşmasının öyküsüdür. Gılgamış destanında Tufan’ı tanrıça İştar ve Bel’in başlattığı anlatılır. Gılgamış, Tufan’dan kurtularak sağ kaldığını öğrendiği Utnapiştim’i bulmak üzere yola çıkar. Utnapiştim ölümsüzlüğün sırrını bilen bir bilgedir. Utnapiştim’i bulan Gılgamış, onun verdiği ölümsüzlük otuyla gençliğine yeniden dönecek ve ölümsüzlüğe kavuşacaktır. Ama, destanının insanlar için en üzücü bölümü burada başlar. Çünkü Gılgamış ölümsüzlük otunu yemeye fırsat bulamadan onu bir yılana kaptırır ve Uruk’a eli boş döner. Bazı kaynaklar, Gılgamış’ın ölümsüzlük otunu halkıyla birlikte yemek istediğini belirtir. Destan Gılgamış’ın ölüm karşısında acı yenilgisiyle biter.

RAMAYANA

Bir Hint destanıdır. 24 bin kıtadan meydana gelir. Onun kahramanı Rama’nın hikayesidir. Rama, prensin kızı ile Sita ile evlenmek ister. Prens, kızına Tanrı Şiva’nın yayını çekebilecek savaşçıya vereceğine söz vermiştir. Bu savaşçı başka şehirde tutulmaktadır; dönüşünde Rama, onun mirasçısı olacaktır. Bu anlaşma, Kralın ikinci karısı tarafında kabul edilemez. Rama, nişanlısı ve kardeşi sürülür. Hepsi, Hindistan2ı kaplayan büyük ormana yola çıkarlar; devlerle birçok çarpışmaları olur, birçok felaketlere uğrarlar. Seylan’ın dev kralının eline düşen Sita’yı kurtarmak için, Seylan’la Hindistan arasında, deniz üzerinde bir köprü kurulur; Sita, türlü çetin tecrübelerden geçer ve sonunda Rama ile evlenir.

VİRJİL

Latin şairlerinin en büyüğü ve onun büyük eseri Aeneid. Virjil, öldüğü zaman bu eser henüz bitmemişti. Şairin eserindeki amaç, İmparator Ağustos zamanında Roma’nın yükselişini ve yükselmek için kendini nasıl feda etmek gerektiğini anlatır. 12 kitaptan meydana gelen bu destan, Trojan’ın tarihini anlatır; kendi maceralarını ve İtalya’ya ulaşmadan önce başından geçenleri ve seyahatlerini, orada yeni bir şehir bulmak için savaşlarını işler

KALEVELA

Fin milli destanıdır. Çoğu Kalevela’da, Elios Lönnrot tarafından toplanmış olan halk şarkılarından oluşur. Fin bilginleri bu destanın işlenmesini üç aşamaya ayırmışlardır:

1. Orijinal olarak yayınlanmamış (Prota-Kalevela), 5052 beyit, 16 şarkı

2. Eski Kalevela (yayımı : 1835-1836),12078 beyit,12 şarkı

3. yeni Kalevela (ikinci yayımı: 1849), 22795 beyit, 50 şarkı.

Kalevela’tı meydana getiren şarkılar beş kahramanın etrafında toplanır. Bunlar, saz şairi,

demir,maceraperest, avcı, demirbaş köle.

Assembly Konusunda Çalışma Notları

Salı, 06 Kasım 2007

Assembly konulu çalışma

Barış Kutlay Adında bir kardeşimiz hazırlamış…

Bizde paylaşalım

..::Buradan İndirebilirsiniz::..