‘Çevre Bilimleri’ Kategorisi için ArÅŸiv

Atık Su

Salı, 06 Kasım 2007

Bu raporda fabrikada, boza üretimi sırasında oluşan atık suyun arıtılması işlemi ve arıtma tesisinin dizaynı üzerinde durulmuştur. Amaç oluşan atık suyun çevreye verilmeden önce zararlı etkilerinin yok edilmesi ve çeşitli yerlerde ( sulama vb.) kullanılmasını sağlamaktır.

Kurulucak olan arıtma tesisinde bir adet dengeleme ve havalandırma havuzu, bir adet ön çökeltme havuzu, bir adet son çökeltme havuzu ve iki adet yoÄŸunlaÅŸtırma ( susuzlaÅŸtırma) havuzu yeralmaktadır. Günlük oluÅŸan toplam atık su miktarı 1186,02 kg olup bunun % 0,5’i büyük partiküllü katı atıkları, % 6’ sı küçük partiküllü katı atıkları, geri kalan kısmı ise su ve suda çözünmüş halde bulunan maddeleri oluÅŸturmaktadır. Atık su çeÅŸitli aÅŸamalardan geçirilerek içerdiÄŸi katı ve çözünmüş halde bulunan partiküllerden arındırılarak canlı yaÅŸamına zarar vermeyecek hale getirilir.

AÅŸamalar;

________________________________________

FİZİKSEL ARITMA:

________________________________________

Mekanik ızgaralar ve kum tutucu, arıtma tesisinde birikim yapacak ve mekanik ekipmana zarar verecek iri cisimlerin ve aşındırıcı katıların giderilmesini sağlamaktadır.

Dengeleme tankı, atıksu debi ve kalitesindeki kısa süreli dalgalanmaları yok ederek ön arıtma ünitelerinin daha itikrarlı çalışması için yapılmıştır. Bu tank aynı zamanda atıksu terfisine imkan vermektedir.

________________________________________

KİMYASAL ARITMA:

________________________________________

Ön arıtma , sağladığı askıda madde ve KOİ (Kimyasal Oksijen İhtiyacı) giderimleri ile biyolojik arıtmanın boyutlarının ve işletme giderlerinin azalmasını sağlamaktadır. Kimyasal pıhtılaştırıcı ilavesi, kimyasal arıtmada kirletici giderme verimlerinin yükselmesini sağlamaktadır.

________________________________________

BİYOLOJİK ARITMA:

________________________________________

Ön arıtmadan çıkan atıksudaki KOİ (organik maddeler) ve AKM (askıda katı madde)’nin biyolojik arıtmayla giderimi suretiyle yasal standartlara uygun kalitede çıkış suyu elde edilmektedir.

Yüksek ve istikrarlı arıtma verimi için uzun havalandırmalı aktif çamur prosesi kullanılmaktadır. Çamur yaşı uzun bir tasarım kullanılmasının yanı sıra atıksuyun istikrarlı biyolojik arıtımı bakımından kritik bir sınır olan bir günlük hidrolik bekletme süresi de sağlamaktadır.

________________________________________

ÇAMUR ARITIMI:

________________________________________

Çamur susuzlaştırma için belt presler kullanılmaktadır. Susuzlaştırma öncesi yoğunlaştırma için de belt preslerin üzerine mote edilen kayışlı dinamik yoğunlaştırıcılar kullanılacaktır. Böylelikle minimum arazi kullanan, kopmpakt ve ekonomik bir çamur arıtma düzeni kurulmuştur. Bu çamur ünitesinden %25 kurulukta günde yaklaşık 11,6166 kg çamur keki çıkması tahmin edilmektedir..

2. GİRİŞ

Basitlestirilmis bir genelleme yapacak olursak, atiksu aritma islemlerinde aslolanın sudaki katı partikül halindeki maddeleri sudan ayırmak oldugu söylenebilir. Aslında atıksulardaki kirleticilerin çoğu ya katı partiküller halinde bulunurlar, yada bu arıtma işlemleri sirasinda partiküler hale çevrilirler. Suda cözünmüş biçimde bulunan mikro kirleticiler bir çoğu çok düşük konsantrasyonlarda da olsa, yaratabilecekleri kötü etkiler- mesela kanserojen-mutajen etkiler vs açısından insan sağlığını ve ekolojiyi tehdit eden unsurlardir.

Arıtmanın ekolojik dengenin korunması ve sürekliliği açısından her zaman bir hedef olarak görülmemesi gerekir. Çevre kirliliğinin önüne geçmek ve ekolojik dengeleri korumak için arıtma bir araç olarak en uygun biçimde ve gerektiği kadar kullanılmalıdır. Gereksiz yere kullanılan arıtma boşuna harcanmış kaynak ve enerjidir ve ekolojik dengeleri bozma olasılığıda vardır. .

3. ÇÖZÜM YÖNTEMİ

Atıksu, içinde sepet ızgara bulunan dengeleme havuzuna geldikten sonra, giriÅŸ pompasıyla arıtma tesisinin ilk bölümü olan havalandırma ünitesine gönderilir. Havalandırma bölümünde blower’den basılan hava, difüzörler yardımıyla havuz içine homojen bir ÅŸekilde verilerek, aktif çamurun oluÅŸabilmesi için gerekli olan oksijen temin edilir,ayrıca havuzun tam karışması saÄŸlanarak, oluÅŸan bakteri floklarının çökelmemesi saÄŸlanır.

Havuz içinde bulunan mikroorganizmalar,difüzörün suya kazandırdığı çözünmüş oksijeni kullanarak,atık suyun içindeki erimiş ve katı halde bulunan organik maddeleri okside ederek nihai ürün olarak karbondioksit (CO2) ve suya (H2O) dönüştürür.

Havalandırma bölümünden çökeltme bölümüne air-lift sistemi ile gönderilir. Bu unite “kimyasal Havuz” olarak da adlandırılır. Burada çöken mikroorganizma flokları air-lift sistemiyle havalandırılarak tesisin çevreye verebileceÄŸi koku bu ÅŸekilde önlenmiÅŸ olur. Su burada pH ayarlaması yapılacak olan bölmeye akar. PH’sı ayarlanan su son çökeltme bölümüne geçer, burada çamur ve kimyasallar dibe çöktürülür, üstta kalan su ise “Biyolojik Arıtma”nın yapılacağı bölüme pompalanır. Çökelme bölümünden belirli oranda su geri devir ettirilerek havalandırma ünitesinde bakteri konsantrasyonu sabit tutulur, çöken fazla çamur zaman zaman alınır. Çökelme tam olduktan sonra yüzeydeki duru su, deÅŸarj pompası yardımı ile Kum filtreye gönderilir, çökelmeyen askıdaki katı maddeler bu bölümde tutulur, arıtılan çıkış suyu klorlama iÅŸlemine tabi tutulduktan sonra bahçe sulaması vs. ihtiyaçlar için kullanılabilir, veya alıcı ortama deÅŸarj edilir.

1. Izgara : Atık suyu işletmeden gelirken içinde olması muhtemel büyük maddelerin tutulması içindir, bu şekilde arıtma tesisinin bulunan pompa ve diğer ekipmanlara zarar vermesi engellenmiş olur.

Parti başına kullanılan su miktarı : 925 kg

Günlük kullanılan su miktarı : 925 * 2 = 1850 kg

Temizlik için kullanılan su günlük su miktarının %60 olarak alınmıştır.

1850 * 0,60 = 1110 kg ( atık olarak çıkan su miktarı )

Boza atıkları , günlük üretilen boza miktarının % 3’ i olarak kabul edilmiÅŸtir

Günlük üretilen boza miktarı: 2334 kg ( bkz. Rapor 1)

Boza atıkları: 2334 * 0,03 = 70,02 kg

Çeşitli sebeplerle oluşan büyük partikül miktarı : 6 kg

Izgarada tutulan büyük partıkül miktarı günlük oluÅŸan toplam atık miktarının % 0,5’i olarak alınmıştır: 1186,02 * 0,005 = 6 kg

Günlük oluşan toplam atık su miktarı: 1110 + 70,02 + 6 = 1186,02 kg

Atık su Büyük partiküllerden

(1186,02 kg) arındırılmış atık su

( 1180,02 kg )

Büyük partiküller

( 6 kg)

2. Dengeleme havuzu : Izgaradan geçen suyun toplanıp tesise uygun aralıklarla homojen olarak verilmesi için arıtma tesislerine dengeleme havuzu yapılmalıdır. Küçük tesislerde hacim uygun tutularak bu kısmı ön çökeltme havuzu olarak da kullanılabilir.Dengeleme havuzundan Pompalar yardımı ile su ön çökeltme havuzuna terfi ettirilir.

Dengeleme havuzunda toplanan atık su miktarı 1180,02 kg’ dır.

3. Havalandırma Havuzu : Arıtma tesisinin en önemli kısmıdır. Atıksuyun havalandırılarak bakterilere oksijen kazandırılması ve diğer organik ve inorganik maddelerin oksidasyonu için uygun dozajda hava verilmelidir. Havalandırma yaygın olarak Blower ve mekanik karıştırıcı olan Airator vasıtası ile gerçekleşmektedir. Küçük işletmelerde dengeleme havuzu aynı zamanda havalandırma havuzu olarak da kullanılabilmektedir. Burada alttan hava verilmesinin diğer bir sebebi, sudaki hertürlü atık maddenin ( çamur ) havuzun dibine çökmesi engellenerek arıtma işlemini kolaylaştırmaktır.

Havalandırma havuzuna gelen atık su miktarı 1180,02 kg’ dır.

Mikroorganizmaların oluÅŸturdukları aktif çamur miktarı havalandırma havuzuna gelen atık su miktarının % 3’ ü olarak kabul edilmiÅŸtir.

1180,02 * 0,03 = 35,4 kg

Oluşan toplam aktif çamur miktarı : 70,02 + 35,04 = 105,42 kg

4. Ön Çökeltme Havuzu : Atıksuda bulunan kum, mil, çamur ve çökebilen diğer maddelerin arıtma ünitelerine gitmesini önlemek için ön çökeltme havuzu yapılmalıdır. Dip kısma biriken çamur zaman zaman çamur sıyırıcılar tarafından alınır. Yüzeyden kalan su havalandırma havuzuna gelir.

KimyasalArıtma(Nötralizasyon)

Nötralizasyon suyun pH larının ayarlanması işlemidir. Atıksuyun pH sının ayarlanması çeşitli amaçlarla gerekebilir. Bunlar arasında atık suyun alıcı ortama veya kanalizasyon deşarjından önce deşarj standartlarını sağlamak üzere pH sının nötr hale getirilmesi, arıtma düzenlerinde biyolojik arıtmaya girişten önce pH ayarlanması , kimyasal çöktürme için uygun pH sağlamak için ayar yapılması sayılabilir. Nötralizasyon işleminin dizaynı nötralizasyon veya pH ayarlamasına bağlı olarak yapılır. Ancak pH değişimi yönünden her dizayn için önemli olan husus pH sının değişim karakteristiğidir.

atık su Yüzeyde kalan su

(1180,02 kg) ( 1074,6 kg )

Dip kısma biriken

Aktif çamur

( 105,42 kg )

5. Son Çökeltme Havuzu : Çökelen Aktif çamurun bir kısmı geri devir ile havalandırma havuzunun giriş kısmına geri verilir. Bu aşamada gerekli görüldüğü taktirde Biyolojik Arıtma da yapılır. Atık suyun biyolojik atırma işlemine uygun hale getirilmesi için öncelikle nötralizasyon işlemi yapılmalıdır. Dip kısma biriken aktif çamur zaman zaman Çamur sıyırıcılar tarafından alınarak çamur yoğunlaştırıcıya gönderilir. Yüzeyden alınan duru su ise dezenfeksiyon işlemi yapıldıktan sonra alıcı ortama veya bahçe sulamada kullanılır.

Biyolojik Arıtma:

Bu aritma yöntemi çözünmüş ve partikül halindeki organik maddelerin kontrol altinda üretilen mikrorganizmalar tarafindan besin ve enerji kaynagi olarak sudan alınması işlemidir. Dogal bir islemdir. Aerobic (havali) ve anaerobic (havasiz) biyolojik arıtma belli başli iki ana temel yöntemdir.

Mikroorganizmalar tarafından oluÅŸturulan aktif çamur miktarının, ön çökeltme havuzunda yüzeyde kalan suyun % 1’i kadar olduÄŸu kabul edilmiÅŸtir.

1074,6 * 0,01 = 10,746 kg

Yüzeyde kalan su Duru su

(1074,6 kg ) (1063,854 kg)

mikroorganizma aktivitesi

sonucu oluşan aktif çamur

(10,746 kg)

6. Kum Filtre : Son çökeltme havuzundan ayrılan suda bulunabilecek askıdaki maddelerin tutulabilmesi için deşarjdan önce son ünite olarak kum filtresi kullanılabilir. Deşarj limitleri sağlanırsa kum filtre konmayabilir. Bizim sistemimizde deşarj limitlerinin sağlandığı kabul edilmiştir.

7. Dezenfeksiyon İşlemi : Biyolojik arıtma yönteminin kullanıldığı tesislerde , çıkan duru suda çok miktarda bakteri olacaktır. Eğer arıtılan su kullanma suyu olarak düşünülüyor ise suyun mutlaka dezenfeksiyon işleminden geçirilmesi gerekir, en yaygın dezenfeksiyon yöntemi klorla yapılmaktadır. Klor suya sıvı veya toz şeklinde verilebilir.

Dezenfeksiyon hastalık yapıcı (patojen) organizmaların yok edilmesi veya etkisiz hale getirilmesidir. Dezenfeksiyon bu yönü ile tüm organizmaların yok edildiği sterilizasyon işleminden ayrılır.

Dezenfeksiyonda fiziksel, kimyasal, mekanik ve radyasyona dayalı çeşitli dezenfeksiyon yöntemleri kullanılmaktadır. Fiziksel olarak dezenfeksiyon ısı, ışık ve akustik yollar ile sağlanır. Mekanik dezenfeksiyon su atıksu arıtma da yer alan çöktürme, süzme gibi işlemlerde değişen verimlerde elde edilir. Radyasyon ile dezenfeksiyon elektromanyetik veya diğer tür ışınlarla yapılır. Dezenfeksiyon için en yaygın kullanım vasıtaları kimyasal vasıtalardır. Bunlar arasında klor, klor bileşikleri, brom, iyot, ozon, fenoller, alkoller, ağır metal ve bileşikleri, boyar maddeler, sabun ve deterjan, hidrojen peroksit, potasyum permanganat, asit ve bazlar sayılır.

Dezenfeksiyonun etkisi başlıca mikroorganizmaların hücre duvarlarının tahribi, hücre zarının geçirgenliğinin bozulması, protoplazmasının yapısının değiştirilmesi ve enzim ihibasyonu şeklinde olmaktadır. Dezenfeksiyona etkili olan faktörlerin arasında dezenfektanın etki süresi son derece önemlidir.

8. Yoğunlaştırma (susuzlaştırma) Havuzu : Ön çökeltme ve son çökeltme havuzundan gelen çamurların durgun şartlarda çamurun su muhtevasının düşürülmesi için yapılan ünitedir. Yüzeyden alınan sular tesisin dengeleme havuzuna geri verilir. Dip kısımdaki yoğunlaşmış çamur ise istenilen kuruluğu göre Press filtreye veya diğer çamur susuzlaştırma ünitelerine gönderilir. Burada çamurun çabuk kurumasını sağşamak amacıyla havuzlara kireç ilave edilir. Kuruyan çamur toplanarak gübre olarak kullanılır.

Arıtma işlemi sonunda oluşan toplam sulu aktif çamur miktarı:

105,42 + 10,746 = 116,166 kg

SusuzlaÅŸtırma iÅŸlemi sonunda oluÅŸan çamur kekinin ( KM: %75 ), sulu aktif çamur miktarının % 70’ u olduÄŸu kabul edilmiÅŸtir .

116,166 * 0,7 = 81,3162 kg

10. Arıtılan suyun Kullanılması: Kum filtreden ve dezenfeksiyon ünitelerinden geçen su bahçe sulama, vs. işlemlerinde rahatlıkla kullanılabilir.Veya Alıcı ortama Deşarj edilir.

4. TARTIÅžMA

Fabrikada çeşitli temizlik ve sanitasyon işlemleri neticesinde oluşan atıklar, pompa ve kanallar vasıtasıyla arıtma tesisine aktarılır. Burada fiziksel , kimyasal ve biyolojik olarak arıtılan atıksu, çevreye zarar vermeyecek hale getirilerek alıcı ortama deşarj edilmektedir. Bu amaçla arıtma tesisinde 1 adet dengeleme havuzu, 2 adet çökeltme havuzu, kum filter ve iki adet susuzlaştırma havuzu bulunmaktadır. Günde toplam 1186,02 kg atıksu arıtılmaktadır.

Fiziksel arıtma , arıtma tesisinde birikim yapacak ve mekanik ekipmana zarar verecek iri cisimlerin ve aşındırıcı katıların giderilmesini sağlamaktadır. Dolayısıyla üretim hattından gelebilecek büyük parçaçıkların pompa gibi mekanik ekipmanlara zarar vermesini önlemek amacıyla atıksuyun dengeleme havuzuna giriş kısmına ızgara yerleştirilmiştir. Bu ızgaralar belli periyotlarda sökülerek temizlenmelidir , aksi halde biriken büyük partiküller atığın dengeleme havuzuna gelişini engelleyerek sistemin etkinliğini azaltır.

Kimyasal arıtma bölümüde yapılacak iÅŸlem çok önemlidir. Suyun pH’sı bu bölümde yer alan sapit bir pH metre ile ölçülür ve okunan bu deÄŸere göre havuza H2SO4 ilavesi otomatik olarak yapılır. Suyun istenilen pH’sı 6,0-9,0 arasındadır. Bunun yanında kimyasal pıhtılaÅŸtırıcılar da ilava edilerek pıhtı oluÅŸumu hızlandırılır.

Biyolojik arıtma bölümünde mikroorganizmalar kullanılarak çözünmüş veya partikül halindeki bileşiklerin çevreye zararsız son ürünlere dönüştürülme işlemi gerçekleştirilir. Biyolojik arıtmada aerobic mikroorganizmalar kullanılmaktadır. Bu mikroorganizmalar spontan gelişebilir yada saf kültür olarak ilave edilebilir. Bu aşamada havalanndırma aerobic mikroorganizmaların çalışabilmeleri açısından önemlidir;

Havalandırma, bir adet oksidasyon havuzunda gerçekleştirilmektedir. Tabanı kısmen küçük kabarcıklı difüzörlerle kaplı, dalgıç karıştırıcılarla resirküle edilen, yüksek su derinlikli bu havuzun kullanılması ile oldukça yüksek bir havalandırma verimi elde edilmektedir. Havalandırma tanklarının tasarımı ayrıca atıksudaki nitrifikasyon/denitirifikasyon yoluyla basit ve ekonomik olarak giderimine de imkan vermektedir. Azot giderimi şu anda yasal olaral gerekmemekle birlikte son çökeltme tanklarında denitrifikasyonun yaratacağı problemlerin diğer parametrelerin giderimine olumsuz etkilerinin önlenmesi bakımından bu husus büyük önem taşımaktadır.

Havalandırma arıtılacak sudaki uçucu maddeleri bertaraf etmek ve havadaki oksijenin suya gecmesini saglayarak dogal oksidasyonu hızlandırmak amacıyla yapılır. Kirli sularda uçuçu maddelerin çoğu hoş olmayan güçlü kokular saldığı için bu aşamada koku giderici kimyasallar kullanılmalıdır.

Havalandırmanın nedenleri ve problemleri şöyle siralanabilinir:

1. Güneş altında yapilan havalandırma arıtılacak suda mikroskobik yosun üremesine yol acabilir. Bu durumda bu yosunlarin ürettiği organik maddeler suya istenmeyen koku ve tad verebilirler. Genelikle bu tür yosundan oluşan biojenik koku ve tad oluşturucu organik kimyasalarin çoğunlugu uçucu olmadığı için bu maddelerin suda istenmeyen koku ve tadı ancak koku ve tad giderici kimyasallar veya filitrasyon yöntemiyle giderilir

2. Arıtılacak suda CO2 miktarının yüksek olması, suyun pH sının düşük olmasına yol açar (suyun asidik özelligi artar). pH in düşmesi bir çok açıdan istenmeyebilir. Suyun sertligi alkalinitesi değişir, korozyon etkisi artar, daha sonra uygulanacak coagülasyon işlemlerinde notralizasyon gerekebilir ve bu amaçla notralize kimyasalları kullanmak zorunluluğu doğabilir. Arıtılacak sudaki CO2 gazı miktarı 10 mg/l den yüksekse havalandırma sudaki CO2 yi düşürmek için uygundur. Daha düşük CO2 konsantarasyonlarında ise lime eklemek cözüm olabilir

3. Havalandırma ile suya geçen oksijen suyun korozif özelliğini artırır

4. Toksik ve kötü koku-tad kaynağı H2S (hidrojen sulfid) gazinin bertaraf edilmesinde bu gazın sudan havaya transferini hızlandırır

5. Havalandırma, pH’sı düşük ve CO2 si yüksek sularda cözünmüş olarak bulunan demir (Fe) ve manganı(Mn) oksitleyerek çökelmelerini saglar.

Havalandırmada kötü tad ve kokuya yol açan uçuçu organik maddeler (volatile organic substances, VOS) giderilir. Eğer bu uçuçu organik maddeler atmosfer için de kirlilik kaynağı yaratacak toksik madeler ise bu durumda havalandırma sitemine bu toksik maddeleri tutacak aktif karbon veya benzeri özellikler içeren gaz sıyırıcıları eklenmelidir.

Endüstriyel atık arıtımında gelişen sistemler neticesinde kapasiteye göre çeşitli seçenekler sunan paket arıtma sistemleride kullanılabilmektedir. Ancak pahalı oluşu ve bizim sistemimize uygun olmayışı bakımından tercih edilmemiştir. Tercih edilen system uygulanabilirliliği ve verimi cok yüksek olan bir sistemdir.

5. AKIM ÅžEMASI

Üstte kalan su

Aktif Çamur

Aktif Çamur

Üstte kalan su

Uzaklaştırılan su

DEZENFEKSİYON

( Klor ilavesi )

DEÅžARJ

( Sulama , vb. )

ÇAMUR KEK

( Gübre olarak kullanılabilir)

6. KAYNAKLAR

1. MEYVE-SEBZE İŞLEME SANAYİNDE SU, ATIK SU ARITILMASI, ARTIK ATIKLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ ; Prof.Dr. Ünal YURDAGEL, Doç. Dr. Ünal Rıza YAMAN, Doç. Dr. Taner BAYSAL- 1992; Ege Üniversitesi Basımevi Bornova-İzmir

2. ATIK SULAR VE ARITIM DERS NOTLARI ; Doç.Dr. Rengin ELTEM; Ege Ünivesitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Temel ve Endüstriyel Microbiyorloji Ana Bilim Dalı.

3. FİZİKSEL ARITIM, ATIK SU ARITIM SİSTEMLERİ. 1991; TMMOB Kimya Mühendisleri Odası, İstanbul Şubesi 55-95

4. ATIK SU ARITIMINDA ÇÖKELTME, YÜZDÜRME VE MEKANİK FİLTRASYON; Uslu O. , Özer A. , Toprak M. (1994).; D.E.Ü Müh. Fak. Yayınları No:235

5. UYGULAMALI ÇEVRE BİLİMİ VE ÇEVRE EPİDEMİYOLOJİSİ ; Doğan F.; E.Ü Ödemiş Sağlık Yüksek Okulu Yayınları No:1. İzmir-1998

6. ATIK SU STABİLİZASYON HAVUZLARI,; İnan N.D. , Eltem R.; E.Ü. Fen Fak. Biyoloji Bölümü, Diploma çalışması. Bornova-İzmir-2000

Barajlar Ve Önemi

Salı, 06 Kasım 2007

BARAJLAR VE ÖNEMİ

Türkiye’nin içinde bulunduÄŸu ekonomik ve teknik koÅŸullara baÄŸlı olarak sorunlarından birisi de elektrik enerjisinin miktarıdır.

Kömür, linyit, odun, petrol, doğal gaz ve su enerjisi gibi enerji kaynaklarının önemi elbette ki tartışılamaz ama su kaynaklarından enerji yönünden faydalanma hususunun ayrı bir özelliği vardır. Çünkü ülkemizin sahip olduğu en ucuz enerji kaynağı olan su onu kullanmadığımız her saniye boşa akıp gidiyor.

Türkiye’nin elektrik enerjisini ÅŸu anda %60‘ı doÄŸalgaz kaynaklarınca üretiliyor.HES potansiyeline bakacak olursak; yeterli doneye sahip olmadığımız 1930’lu yıllarda HES potansiyelimiz 10 milyon KW/saat olarak ölçülmüştür.1970 ten bu yana ise HES potansiyelimiz 450 milyar KW/saat’e ulaÅŸmıştır. Bu deÄŸer teknolojik olarak 250 milyar KW/saat’e kadar düşüyor.Yani ekonomik olarak Türkiye’nin HES potansiyeli toplam 155 milyar KW/saattir.

Ancak bu deÄŸerin sadece %30-35’ ini üretebilme imkanına sahip gibi görünsek de HES’lerimizin inÅŸaat yerinden dolayı seviyeleri düşük olduÄŸundan ülkemiz sahip olduÄŸu HES potansiyelin %20-25’ni üretebiliyor.İşte bu nedenlerden dolayı hidroelektrik santraller geliÅŸtirilmeli ve sayıları mümkün olduÄŸunca çoÄŸaltılmalı ülkemize ve bölgelerimize uygun baraj tipleri araÅŸtırılarak kurduÄŸumuz Hidroelektrik Santrallerin maksimum verimle çalışması saÄŸlanmalıdır.

İnsanoğlunun yaşamında vazgeçemediği dört unsur vardır. Su, hava, güneş ve toprak. Bu unsurlardan suyun, gezegenimizin dörtte üçünü meydana getirdiğini düşünürsek su kaynaklarının yaşamımızdaki önemi daha iyi anlaşılabilir.

Su kaynakları ile su ihtiyaçları birçok şekilde yapılabilir. Su teminin su ihtiyaçlarının, istenilen yönde, istenilen kalitede ve istenilen miktarda karşılanması gerekir. Bu dört baz üzerinde yapılacak çalışmalarda yetersizliklerle karşılaşabilir. Mesela su yetersiz olur veya zaman içindeki dağılımı ihtiyacı istenilen zamanda karşılayamaz.

Suyu doğrudan doğruya akarsudan alan bir şehrin içme suyu, sulama, hidroelektrik veya başka bir maksat için yapılan tesisleri debinin azalması durumunda devreden çıkabilir. Yaz aylarında kuruyan bir akarsu daha sonraki aylarda daha şiddetli yağmur ve kar yağışı ile çevreye zarar verebilir. Bütün bu amaçlar için baraj hazneleri yapılır.

Bir Barajı Oluşturan Unsurlar:

Gövde: Suyu arkasında toplayan irtifa sağlayan elemandır.

Dolusavak: Membadan gelen fazla suyu mansaba aktaran kısımdır. Dolusavaklar gövdenin üzerinde veya ayrı olabilir.

Su Alma Tesisleri: Suyun amacına uygun olarak kullanılabilmesi için baraj gölünden su alınmasında kullanılır.

Diğer Unsurlar: Dipsavaklar ,balık geçitleri, akarsu üzerinde navigasyon için yapılan havuzlardır

Bir baraj yapımı için çalışmalar çeşitli safhalardan meydana gelir. Önce istikşaf çalışmaları yapılır. Bu çalışmalarda bölgenin su ihtiyacı belirlenir. Burada göz önünde bulundurması gerekli olan husus hangi alternatifin daha ekonomik olduğudur. Bu çalışmaların aşamasında sıra, baraj yerinin tespitine gelinmiştir. Baraj yerinin seçiminde bazı hususlar dikkate alınması gereklidir. Bölgenin topoğrafyası, zeminin ve göl sahasının jeolojisi, istimlak bedeli, ekonomik olması bakımından bölgede inşaat malzemesinin mevcudiyeti, biriktirilecek suyun kalitesi, dolusavak yerleştirme durumu, yol durumu, gibi faktörler değerlendirilerek ekonomik mukayese ile baraj yerinde karar verilmelidir.

1 . BARAJ YERİNİN SEÇİMİ

TOPOÄžRAFYA :

Baraj yeri seçimi harita üzerinde vadinin daralaştığı yerlerin tespiti ve bu yerlerin arazide darlaşarak görülmesiyle başlar. Arazi için en uygun yerler arkalarında büyük kapasiteli hazneleri teşkilinde imkan verecek darboğazlardır. Bunun yanında dolusavak maliyeti de önemlidir. Çünkü dolusavak maliyeti baraj maliyetine yakın hatta daha fazla tutabilir.Bu iki unsur karşılaştırılarak baraj yeri tespit edilmelidir. Dolusavak tip ve yeri ile baraj yer ve tipi doğrudan doğruya ilgilidir. Dolusavak için müsait yerin bulunması baraj yeri seçimine tesir eder.

Barajın aktif depolama kapasitesi buharlaşma kayıplarına bağlı olarak değişir. Göl alanı ne kadar geniş olursa buharlaşma miktarı o kadar fazla olur. Bu bakımdan tabanı düz derin vadiler daha uygundur.

İSTİMLAK VE ALTYAPI:

Su altında kalan meskenlerin ve arazilerin istimlak bedelleri ve sanayi tesislerinin, yol, demiryolu, köprü ,yüksek gerilim hatları, telekominikasyon hatları gibi altyapı tesislerin su altında kalması halinde bunların başka yerlere taşınması önemli masraflara yol açarlar. Baraj yeri seçilirken maliyet hesaplarında bütün masrafların dikkate alınması gerekir.

JEOLOJİK YAPI :

Baraj ve hazne yerinin jeolojik yapısı emniyete ve fonksiyona tesir eden en önemli faktörlerdir. Zemin üzerindeki ağır yapıyı taşıyacak sağlamlıkta ve az geçirimli olması gereklidir. Çünkü zeminlerin temel maliyetleri geçirimli zeminlerin sızma problemleri baraj maliyetini çok arttırabilir. Karstik arazilerde yapılan pek çok baraj su tutmamış ve geçirimsizliği zemini için aşırı yatırım gerektirdiğinde iş görmez hale gelmiştir.

MALZEME OCAKLARININ UZAKLIÄžI:

Mevcut yollardan faydalanılarak taşınacak olsa bile malzeme nakliye masrafları baraj maliyetini çok arttırabilir. Yer seçiminde istenilen özelliklere sahip yeterli miktarlarda malzemenin yakın çevrelerde bulunmasına dikkat edilir.

ULAŞIM VE PERSONEL İMKANI:

Baraj yerinin mevcut yolların yakınında bulunması yeni yol yapımı için gerekli masrafların minimum olmasını sağlar. Mevcut yollardan ekonomik şekilde yararlanmak mümkün değilse yeni yol yapımı için yapılacak masraflar minimum olmalıdır. Baraj şantiyeside çalışacak personelin iskanı ve ihtiyaçlarının kolay giderilmesi de yer seçimine tesir eden bir faktördür.

KATI MADDE DEBİSİ:

Akarsular aynı zamanda akan sedimentler olduğuna göre depolama inşaatı katı madde debisinin göz önüne alınması gerekir. Katı madde birikiminin baraj kapasitesinin azaltacağı açıktır. Katı madde birikimi için teksip edilen ölü hacim büyüklüğü baraj ömrüne ve maliyetine tesir eden bir faktördür. Ölü hacim dışında çökelen katı madde ise barajın faydalı kapasitesini azaltır. Bu sebeple akarsu taşıdığı katı madde miktarı baraj yeri seçiminde dikkate alınması gerekir.

DERİVASYON KOLAYLIĞI:

Akarsuyun inşaat sırasında uzaklaştırılmasına derivasyon denir. Derivasyon bir tünel veya kanalla sağlanır. Suyun derivasyon kanal veya tüneline inşaat sahasına hiç su akmamasının sağlanması için batardo denilen alçak barajlar da gerekir. Baraj yerinin ucuz derivasyona olanak vermesi de istenir.

2. BARAJLARIN YAPI TÜRLERİNE GÖRE SINIFLANDIRILMASI

AÄžIRLIK BARAJLAR:

Kütle beton veya kagir olarak inşa edilen maruz kaldıkları, kuvvetlere kendi ağırlığı ile dayanabilen barajlara ağırlık barajlar denilebilir. Dik üçgen şeklindedir. Setin tavanı devrilme, kayma ve zemin çökmelerine meydan vermeyecek denge şartlarına sağlayacak şekildedir. Planları genelde doğrusal, bazen de kavisli olarak teşkil edilir.

Baraj tabanından sızan suların kaldırma etkisini azaltmak maksadıyla boşluklu bir şekilde inşa edilmiş ağırlık barajlarına boşluklu ağırlık barajları denir.

PAYANDALI BARAJLAR:

Geçirimsiz bir memba yüzü döşemesiyle bunu taşıyan bir dizi payendadan meydana gelen barajlara payandalı barajlar denir.

Payandalı Barajların Üstünlükleri :

Eğik memba yüzü üzerindeki suyun üzerindeki suyun ağırlığı stabiliteye önemli katkıda bulunabilir.

Ayaklar arasındaki tabii zeminden taban suyu kolayca sızabileceği için payandaların maruz kaldığı taban su basıncı ağırlık barajların maruz kaldığı taban su basıncına nazaran az olur.

Baraj yükseklik ve tipine baÄŸlı olarak alternatif bir ağırlık barajı için gerekli malzemenin % 30- %70’i yeterlidir.

Payandalı Barajların Sakıncaları:

Nispeten esnektirler ve temelde meydana gelecek cüz’i farklı oturmalara uyabilirler. Fakat farklı kısımlarda büyük oturma farkları olduÄŸu taktirde yıkılma tehlikesi var.

Malzeme tasarrufu her zaman payandalı barajların daha ucuz olacağı anlamına gelmez.çünkü yüksek dozlu beton, çok fazla kalıp ve işçilik gerektirirler.ayrıca payandalı barajların bütün elemanları betonarme yapılır.

Büyük gözeneklere nüfuz eden suyun donup çözülmesi betonun çözülmesine neden olur.

Elemanları narin olan payandalı barajlarda üstten su aşması halinde meydana gelecek titreşimler tehlikeli olabilir.

PAYANDALI BARAJ TİPLERİ:

TABLİYELİ : Suyu tutan baraj elemanı aşağı doğru çoklaşan beton ar bir tabliyedir.

BAÅžLIKLI – PAYANDALI: Tabliyeli tipte çekme gerilmelerinin meydana geliÅŸi ve bol teçhizat kullanma zarureti önemli bir mahsurdur.

ÇOK KEMERLİ : Bu tip barajlar birçok tonoz ile dayandığı payandalardan oluşur. Tonoz kesiti, daire, bileşik eğri, parabol veya elips yayları olabilir.

KEMER BARAJLAR: Kemer barajlar maruz kaldıkları yükün büyük kısmını yatay istikamette vadi yamaçlarına ileten eğri planlı yapılardır. İnşa edildikleri vadide yamaçların, barajların kemer gibi çalışmasından doğan normal gerilmelere dayanacak sağlamlıkta olmalıdır. İdeal olarak bir kemer barajın bütün su yükünü basınç halinde yamaçlara iletmesi ve betonu her noktada emniyet gerilmesinde çalışması hedef alınır. Fakat mevki şartları ve inşaat güçlüklerinin doğurduğu kısıtlamalar bu hedeflerin tam gerçekleştirilmesinin imkansızlaştırmaktadır. Dolayısıyla projeci bu ideale mümkün olduğu kadar yaklaştırmaktadır.

Kemer tesiri hesaba katılarak projelendirilmesi eğri planlı ağırlık barajlarda vardır. Böyle barajlara kemer ağırlık barajlar denir. KARAKAYA BARAJI bu şekilde yapılmış bir barajdır. Kemer barajlar ağırlık ve payandalı barajlara göre sadece daha ekonomik olmayıp aynı zamanda daha da emniyetlidir.

KEMER BARAJ TİPLERİ:

SABİT MERKEZLİ KEMER BARAJLAR:En basit kemer baraj tipidir.memba yüzü düşey silindirik,mansab yüzeyi konik bir biçime sahiptir.

SABİT MERKEZ AÇILI KEMER BARAJLAR: Sabit merkezli kemer barajlarda merkez açıları tepeden tabana doğru küçülür.Sabit merkez açılı kemer barajlarda kaburgaların merkez açıları sabittir.böylelikle en az beton ile inşa edilebilirler.

DEĞİŞKEN AÇI VE DEĞİŞKEN YARIÇAPLI KEMER BARAJLAR:Hem merkezleri hem de merkez açıları değişken olan kemer barajlarıdır.

DOLGU BARAJLAR

MEMBA YÜZÜ BETON KAPLAMALI KAYA DOLGU BARAJLAR.

Kaya dolgu barajlar yapımlarının pratik olması, ekonomik olması, her türlü arazi koşullarına uyum sağlaması, güvenilir olmaları yönünden tercih edilmektedir.Deneyimler ve tecrübeler göstermiştir ki bugüne kadar hiçbir kaya dolgu baraj yıkılmamıştır.

Kaya dolgu barajları üç grupta inceleyebiliriz.

1. Merkez kil çekirdekli kaya dolgu barajlar

2. Eğimli kil çekirdekli kaya dolgu barajlar

3. Memba yüzü beton veya asfalt kaplı kaya dolgu barajlar

Önyüzü beton kaplı kaya dolgu barajlar 1970 yılından sonra çok popüler olup, bütün dünyada uygulanmaktadır.Bu tip barajların yaygın kullanılmasının pek çok nedeni vardır bunlardan bazıları şöyledir; sıkıştırılmış kaya dolgu inşası ve derz detayları ile yığma kaya dolgu barajlarda gözlenen aşırı oturmaların ve su kaçağı gibi problemlerin olmaması, maliyetlerinin daha uygun olmasıdır.

Bugün böyle inÅŸa edilen 40 adet baraj vardır.Bunlardan biride 200 m yüksekliÄŸindedir. Bu barajlar ABD, Venezuella, Tayland, Avustralya, Kolombiya, Hindistan ve Brezilya’dadır.

Hangi ÅŸartlarda uygulanabilir;

Memba yüzü beton kaplamalı kaya dolgu barajlar dar vadiler için çok uygun ve ekonomiktir.

Mükemmel statik stabilitesinin yanında sismik yüklemelere karşıda özellikle yüksek rezistans gösterir.Bu sebeple, deprem bölgeleri için ideal bir baraj tipidir.

Her türlü iklim ve yükseklikte uygulanabilir.

Oturmalar göz önüne alındığında sağlam temel koşullarına ihtiyaç vardır.

Geçirimsiz malzemenin yetersiz ve uzak olduğu baraj yerlerinde en ekonomik çözümü getirir.

Beton kaplamada kullanılan çelik donatının miktarı kaya dolgusunun çeşidine bağlı olarak her iki yönde %0.3 ile %0.5 arasında değişir.

Yatay derzlere izin verilmez..

Düşey derzlerin arasına bir kat yerine iki kat bakır veya plastik su tutucu konarak su kaçaklarına karşı emniyet faktörü artırılabilir.

KAYA DOLGU BARAJLAR

Kaya dolgu barajlarda toprak dolgu barajlar gibi kaya çakıl ve toprak v.b doÄŸal malzeme ile inÅŸa edilen barajlardır.Uluslararası büyük barajlar komisyonunda kabul edilen tanıma göre dolgunun %50 ’den fazlası kaya ile teÅŸkil edildiÄŸi takdirde baraj kaya dolgu baraj adını alır.

18. asrın sonlarında 1930’ ların ortalarına kadar pek çok kaya dolgu baraj inÅŸa edilmiÅŸ olmakla birlikte büyük miktarda kayanın temin edilip doldurulmasının pahalı oluÅŸu nedeniyle uygulanan bir tip olma özelliÄŸini bir ara kaybetmiÅŸ olup 1960’ dan sonra yeniden geliÅŸme imkanı bulmuÅŸtur.Çünkü 1930-1960 arasından pek çok barajın yapılmış olması sonraları uzak baraj yerlerinin deÄŸerlendirilmesini gerektirirken kaya dolgu barajlara yeniden cazibe kazandırmıştır.

Kaya dolgu barajların ekonomik olabilme şartları:

1. Baraj yerinin uzak olması dolayısıyla beton baraj için malzeme aklinin

2. pahalı ve kalifiye beton işçisi temininin zor ve pahalı oluşu.

3. Yakın çevrede uygun vasıflı kayanın bol bulunması veya tünel, dolu savak gibi yapıların hafriyatından bol miktarda kayanın çıkması buna karşılık toprak dolgu malzemesinin kolay temin edilemeyişi.

4. İnşaat mevsiminin kısa olması, yani iklim şartlarının bir beton baraj inşaatının kısa sürede tamamlanmasına mani olması.

5. Yağışlı sürelerin uzun olması dolayısıyla toprak dolgu inşaatının da kısa sürede tamamlanamayışı.

6. Barajın sonradan yükseltilecek şekilde planlanması yani, iki kademe inşa edilecek şekilde planlanması.

7. Dolgunun mevzi oturmalarına çatlamadan uyabilme kabiliyetine sahip olması.

Gerek beton gerekse asfalt betonu memba diyaframlarının bir parafuy vasıtası ile uzatılması sızmayı azaltmak için ve diyaframın stabilitesi için gerekli görülmektedir. Temel sağlam kaya olduğu taktirde parafuyun boyutları en az (1*1 m) olmalıdır.Temelin geçirimli olması halinde baraj memba eteği boyunca bir enjeksiyon perdesi yapmak gerekir.Parafuy bu perdenin teşkili içinde taban oluşturur.

DİYAFRAMLI KAYA DOLGU BARAJLAR

Beton, betonarme, çelik asfalt gibi malzemelerden yapılırlar.Betondan yapılan diyaframlar uzun ömürlü olduklarından ve çatlama anında kaya dolgunun hasarına yol açmadığından barajın stabilitesi esas itibariyle temel ve kayanın mukavemetine bağlıdır.

Tamamen harap olmuş bir diyaframlı kaya dolgu barajın kaydına rastlanmamıştır. Bazı diyaframda küçük çatlaklar teşekkül etmiş ve önemli sızmalara yol açmış fakat kaya dolgunun zarar görmeden önemli büyüklüklerde akımları geçirebilme özelliği sayesinde baraj zarar görmemiştir.

Diyaframda çimento yerine asfalt kullanılması esnekliği artırır.Asfalt betonundan bir diyafram şunu sağlamalıdır;

1-Seçilen eğimde stabil olmalı.

2-Dayanıklı , uzun ömürlü olmalı.

3-Yeterince geçirimsiz olmalı.

4-Su basıncına, dalga etkisine ve yüzen maddelerin çarpmasına karşı mukavim olmalı.

5-Diyafram altında dolguda yeterli drenaj imkanı bulunmalı.

3. HİDROELEKTRİK SANTRALLERİ

Bir ülkenin kömür, linyit, petrol, doğalgaz ve su enerjisi gibi enerji kaynakları arasında su kaynaklarında enerji yönünden faydalanama hususunun ayrı bir özelliği vardır. Hidroelektrik santrallerin dışında kalan diğer santrallerde (termik ve nükleer) kullanılan primer enerji kaynakları belli bir süre sonra tükenecektir. Bu primer enerji kaynakları kullanımı ileriki nesillere aktarılabilir yada ülkenin diğer ihtiyaçların karşılanmasında kullanılabilir. Fakat kaybolan su enerjisinin tekrar kazanılması mümkün değildir. İşte bu kaybolan enerjiyi kazanabilmek için hidroelektrik santrallerin işletmeye açılması gereklidir.

Hidroelektrik Santrallerin Avantajları :

Kuraklık halleri hariç devamlı ucuz enerji üretirler

Bakım maliyeti düşüktür.

Yenilemeyen bir yakıt enerji üretimi yapmazlar.

Enerji üretiminde hava kirliliğine neden ulaşmazlar.

Hidroelektrik santrallerin bir parçası olan rezervuarlar balık üretimi, regreasyon alanı gibi amaçlarla da kullanılabilir.

Rezervuarlar fazla miktarda suyu depolayarak hem sulu tarıma hem de uzun süreli enerji üretimine imkan tanırlar.

Rezervuarlar taşkın kontrolüne yardımcı olurlar.

Hidroelektrik santral rezervuarları kuruldukları yerin mansabındaki yerlerin su kalitesinin yükseltilmesine yardımcı olurlar.

Hidroelektrik Santrallerin Dezavantajları

İlk yatırım masrafları yüksektir.

Mansap tarafındaki regreasyon yapıları olumsuz yönde etkilenir.

Taşkın kontrolünün sağlanması için rezervuarların boş olması gerekir. Fakat enerji üretiminin maksimum olabilmesi için rezervuarların dolu olması gerekir. Tarıma elverişli araziler baraj gölü altında kalabilir.

Enerji üretimi kuraklık nedeniyle azalabilir.

Göl aynasından buharlaşma kayıpları artar.

Depolanma nedeniyle vadinin orijinal görünümü kaybolur.

Hidroelektrik Santrallerin Yapıları :

Ekonomik koşullara göre ve arazi şartları göz önünde bulundurularak ishale kanalı inşa edilir. Çevirmeli tesislerde su az bir eğimle belirli bir kota (genelde yüksek bir kot) sevk edilen su belirli bir yükseklik kazandıktan sonra cebri borular vasıtasıyla su enerjisi mekanik enerjiye çevrilir. Regülatörden alınan su hemen yerine kullanılırsa faydalanma %95 değerinde olur. Çevirmeli tesis olarak inşa edilirse %80 değerini alır. Çok kıvrıntılı bir akarsu ise %90 değerine ulaşabilir.

Çevirmesiz tesislerde ise ya bir barajın eteğinde bağlamanın üzerinde inşa edilen türbin ve jeneratör grubunda elektrik enerjisi üretebilir. Barajlarda belli bir uzunlukta basınçlı boru yapılabilir. Akarsu üzerinde yerleştirilmiş santrallerde ise basınçlı boru olmadan su türbine girer. Tabana alçaltmak sureti ile de Hidroelektrik tesisi için gerekli eğim temin edilebilir. Bu olay genelde yer altı santrallerinde uygulanabilir.

Akarsuyun akış enerjisinden faydalanılan suyun depolanıp depolanmasına göre hidroelektrik santraller iki türlü inşa edilir :

1. Kanal ve nehir üzerinde inşa edilen hidroelektrik santraller

2. İnşa yolunda, suyun akışı durdurularak veya başka bir yola verilerek suni bir su düşüşü sağlanan hidroelektrik santraller.

Depolamasız hidroelektrik santrallere kanal veya nehir tipi hidroelektrik santraller de denir.

Bu santrallerde su için gerekli eğim suyun suni olarak hazırlanan başka bir yolla verilmesiyle elde edilir.

Depolamalı hidroelektrik santrallere suni gölün hidroelektrik santralleri de denir. Bu tesislerde akış enerjisinin sağlanması için gerekli eğim, suyun tabi yolundan toplanması ile elde edilir. Hidroelektrik tesislerinde suyun potansiyel enerjisinden faydalanmak için çevirmeli ve çevirmesiz olmak üzere iki sistem uygulanır. Ayrıca akarsu yatağı kıvrıntılarını azaltarak eğimden kazanan tesislerde yapılmalıdır.

Çevirmeli tesislerde su alma yerinde istenilen debi eğimi az pürüzlülüğü küçük olan bir kanal veya galeriye alınır. Su alma bir taraftan yapılıyorsa isale ancak basınçlı galeri ağzında inşa edilebilir.

Isparta Gazi Lisesi

Fizik Dersi Dönem Ödevi

BARAJLAR VE HİDROELEKTRİK SANTRALLERİ

ÖĞRETMEN

AHMET DURMAZ

HAZIRLAYAN

SEVİM AKARSU

ISPARTA – 2003

Sular Üzerinde Bir Hakikat Köprüsü

Salı, 06 Kasım 2007

SULAR ÜZERİNDE BİR HAKİKAT KÖPRÜSÜ

Denizler üzerinde aÄŸlayarak kıvrılan bir kırlangıca ne kadar sahiptir deniz? Kaç gecelik ömrü var diye kıvranırken insan dünyanın, bu dünya denen üçüncü sınıf ÅŸehrin aslında kaygısızlara ait bir kuyu olduÄŸunu görmemek için kör olmak gerekmektedir. Bir kereye mahsus da olsa düşünmek, en azından akıllara durgunluk veren sorulara sarhoÅŸ ve kabadayı aÄŸzıyla yanıt vermemek ve ÅŸiÅŸenin dibindeki balıkların bile -adına büyük bir gafletle insan denen- hayvanın yaÅŸam eksenine paralel yönlü olduÄŸunu görmek bir aptallık demek deÄŸildir elbette… Aslında bu yargıları düşünmemek ve ona ilgisiz kalmak ahmaklığın birinci tekil ÅŸahsa çekimidir.

Yurdumuz ve dünya sularının kirliliÄŸi üzerine bir araÅŸtırmanın çok sıkıcı ve vakit kaybı olacağı önyargısıyla baÅŸlanan bir iÅŸten bu kadar çok keyif alarak, gerçekten kendi hatalarımızı da görerek bahsetmemiz sanıyorum bizim bu ödevi son derece yararlı gördüğümüz ve bunu angarya klasmanının dışında, eÄŸlenceli bir görev olarak kabullendiÄŸimizi göstermektedir. Bizim için bir dönemeçten farksız olan dünyanın aslında ne kadar da deÄŸerli olduÄŸunu, içtiÄŸimiz suyun deÄŸerini, yaÅŸadığımız saÄŸlıksız koÅŸulları ve her gün en az iki sefer üzerinden seyrüsefer ettiÄŸimiz denizin ne denli önemli olduÄŸunu kavradık sonunda! Ancak bunu insanlara da yansıtmak bir fikirden öte (yalnızca kirlilik için deÄŸil, insan olmak için) bir felsefedir gerçekte… Ve böylesine bir felsefenin gerektirdikleri; dengeli, olgun, akıllı ve yaptığı herÅŸeyden ders çıkaran insan portresiyse bunu saÄŸlamak hiç de kolay deÄŸildir. Çünkü saydığımız vasıfları üzerinde bulunduran insan tipi yalnızca azizlerdir… bir de -akıllı- deliler…

Bir gün gelip de insanların içecek bir yudum su dahi bulamayacağına kesin gözüyle bakmaktadır uzmanlar. Ancak araÅŸtırdıklarımız sonucu gördüğümüz ÅŸey insanların olaya çok duyarsız olduÄŸudur. Keza insanlar denizlerin hiç bitmeyeceÄŸi ve hiç olmazsa o suyun arıtılabileceÄŸi (deniz suyunun arıtılabildiÄŸinden dahi bihaber insanlar bunlar) ÅŸeklinde bir ortaçaÄŸ düşüncesiyle yaÅŸamaya devam etmektedirler. Bu gördüğümüz manzara karşısında kendimiz için deÄŸil ama yedi kuÅŸak sonramız için çok endiÅŸelendik… Belkiyi düşündük… Peki siz hiç düşündünüz mü belkiyi… Belki boÄŸazımıza en çok yakışan içki kendi kanımız… Belki ben çok hüzünbazım ve en ufak bir ÅŸeyde kolayca hüzne açık bir avuntu haline dönebiliyorum… AraÅŸtırdık bir çok ÅŸeyi… ve gördük ki yaÅŸadığımız bu yer boÄŸazımızdan geçen suların üzerine inÅŸa etilmiÅŸ bir sırat köprüsünden farklı deÄŸil. Üçüncü tekil ÅŸahısların gayretleriyle deÄŸiÅŸmesi imkansız bir sorun. Daha çok binler ve onbinlerce çoÄŸul ÅŸahıslara ihtiyaç duymaktayız!

Yirmibirinci yüzyılın en büyük meydan savaşına hoÅŸgeldiniz dostlarım… İyi ki geldiniz, çünkü gelmeseydiniz kolunuzdan tutup serin suların pislik dolu dünyasına atılacaktınız! 2050 yılında Afganistan ile Rusya su savaşı yaptığında biz dünyada olamayacağız… belki çocuklarımızın çocukları görecek ancak. 2075’te Suudi Arabistan’da susuzluktan ölen insanlar varolduÄŸunda büyük müttefik BirleÅŸik Devletler kılını bile kıpırdatmayacak emin olun. 2100’de Avrupa birleÅŸik devletleri -emin olun Türkiye daha içlerinde olamayacak- deniz suyunu içme suyu haline getirirken çeÅŸitli yerlerde büyük kara parçaları ortaya çıkacak! Bunlar ne mi? İşte kıyamet günü diye debelenip durduÄŸumuz fikrin üzerine düşen atom bombası… Ve kaynağı ÅžEYTAN falan olmayacak! Kaynağı insanın ta kendisi, dünyanın sonunu getirecek bir sahtiyan zehri… Emin olun önlemler alınmazsa bu bir kara düşten daha öteye gidecek! Emin olun Dünya; hayatın 1 milyon yıl önce durduÄŸu Mars gibi olacak: Koca ve ıssız bir çöl. Geç kalmış sayılmayız hiçbir ÅŸey için… Geç kalmak ne size yakışır, ne de bize… Mavi gezegenin kararmaması için zamanımız hâlâ var dostlar… Ama öyle görünüyor ki önlemlerin alınması; devenin hendek üzerinden uçmasından çok daha zor!

Mehmet UlaÅŸ Oral

25 Mayıs 2000 / Aşiyan, İstanbul

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 6

Su kavramı ve Su kirliliği

Su; insan doÄŸasındaki en temel unsurlardan bir tanesidir. Her gün çeÅŸitli ÅŸekillerde, doÄŸrudan ve yenilen besinlerle birlikte iklim ve sıcaklığa göre 2 ila 3 litre arasında insan vücuduna su alınır. Ayrıca su, insanın kiÅŸisel temizlik ihtiyaçlarını karşılaması açısından da önemlidir. Bundan baÅŸka; tarım, sanayi ve diÄŸer alanlarda bol miktarda kullanılır. Suyun yeryüzündeki esas kaynağı yaÄŸmur ve diÄŸer ÅŸekillerdeki yağışlardır. Bu yağışlar yeryüzüne vardığında ya nehirlere, göllere veya denize ulaşır yahut bir kısmı sızıntı sureti ile yeraltına geçer. İnsanın su ihtiyacını temin ettiÄŸi en önemli kaynaklar akarsu ile tabii ve sunî göllerdir. Bunun dışında açılan kuyu ve yollarla yer altı suları da yeryüzüne çıkarılır. Tabiatta bulunduÄŸu ÅŸekliyle insana yararlı ve gerekli olan su, eÄŸer insanın doÄŸrudan veya dolaylı faaliyeti sonucu yapısını ve sahip olduÄŸu ÅŸartları kaybederek insan saÄŸlığına, hayvanlara, bitkilere; kısacası canlıların doÄŸasına taciz eden bir hâl alırsa bu hâl “su kirliliÄŸi” olarak tanım görür. KirlenmiÅŸ suyun tarım ve sanayide de kullanılması zararlı sonuçlar doÄŸurabilir.

Su kirlenmesi insanları doğrudan veya dolaylı olarak etkiler. Dolaylı etkilenmenin en önemlisi, suda yaşayan canlıların yaşamını tehlikeye sokması veya tamamen yok etmesi sonucu insanın etkilenmesidir. Su kirlenmesinde en önemli etkenler, yetersiz ve bozuk kanalizasyon sistemi ile sanayi kuruluşlarıdır. Fakat günümüzde bilinçsizce kullanılan gübre ve haşarat öldürücü tarım ilaçları da su kirlenmesinde tarımın payının giderek önemli ölçüde artmasına sebebiyet vermiştir.

Türkiye’de su kirliliÄŸine yol açan amillerin başında ev artıkları, sanayi atıkları ve tarımda kullanılan gübre ve ilaçlar gelmektedir. Ev artıklarının su kirliliÄŸindeki etkisi bilhassa nüfusları fazla olan büyük ÅŸehirlerde yaygınlık kazanmakta ve su kirliliÄŸi nüfusun ve deterjan vb. mamullerin kullanımının artışı ile daha da önemli seviyelere ulaÅŸmaktadır. Sanayi kuruluÅŸlarının su kirlenmesi pastasındaki hissesi, kuruluÅŸların çeÅŸitliliÄŸine, birikimine baÄŸlı olarak tehlikeli durum almaktadır. Tarımın su kirlenmesindeki önemi bilhassa yakın yıllarda artan nüfus ihtiyacını karşılamak için birim alandan fazla ürün alabilmek için kullanımı aran sunî gübre ve haÅŸare öldürücülerinden dolayıdır.

Türkiye’de su kirliliÄŸi; kirlenmenin meydana geldiÄŸi ortama göre üç gruba ayrılabilir:

A-) Deniz kıyılarındaki su kirliliği

B-) Göllerdeki su kirliliği

C-) Akarsulardaki su kirliliÄŸi

Bu çeÅŸitli ortamlardaki kirlilik, yukarıda iÅŸaret ettiÄŸimiz kirliliÄŸe sebebiyet veren amillerin durumuna göre deÄŸiÅŸir. Yani bir ortamda ev artıkları veya sanayi artıkları en büyük amiller iken diÄŸer ortamda baÅŸka bir amil önem kazanabilmektedir. Bazı ortamlarda ise bütün amillerin etkisi olmaktadır. ÖrneÄŸin Haliç’in kirlenmesindeki en önemli etkenler ev artıkları ve sanayi kuruluÅŸları olmasına karşılık;

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 7

Sapanca gölü ve bilhassa Ankara çayının kirlenmesinde en önemli etkenler ev artıklarıdır.

Evlerde yakın zamanlarda kullanımı geniÅŸ ölçüde artan ve her geçen gün yapılan çeÅŸitli reklâmlarla yaygınlık kazanması teÅŸvik edilen deterjan vb. mamullerden dolayı, ev artıklarının da su kirlenmesindeki payı giderek artmaktadır. Bugün İstanbul’da sadece bir fabrikada günlük deterjan üretiminin 30 ton olduÄŸu dikkate alınır ise, çok yakın bir gelecekte bazı bölgelerde su kirliliÄŸinin ne derece ciddi meselelere yol açabileceÄŸi kolaylıkla ortaya çıkabilir.

Ülke Denizlerinde Kirlilik, Etkiler, Ekonomik Yönleri

Dünyamız suyu bol bir gezegen. Yüzeyinin % 71′i sularla kaplı. Bunun % 75′i teknolojik kullanıma uygun olmayıp, Antartika, Gröland, Kuzey Çin denizinde buzdaÄŸlarında mahsur kalmış durumda. İnsanoÄŸlunun kullanımına uygun su kaynakları oldukça az. Kabul edilebilir bir yaÅŸam standardı için kiÅŸi başına yılda 30m3 su tüketimi düşmekte. Ancak dünya üzerinde tüketim adil deÄŸil. SanayileÅŸmiÅŸ ülkelerde bu oran yılda 180 m3′ü bulmakta. ÖrneÄŸin Amerika’da sanayide kiÅŸi başına düşen su tüketim miktarı 2300 m3 olup, geliÅŸmekte olan ülkelerde ise 20 - 40 m3 arasındadır.

Kullanılan su kirli bileşenleri ile birlikte denizlere atık olarak bırakılmakta ve flora, faunanın yaşam koşullarını olumsuz etkilemektedir. Pekala denizlerimizi kimler kirletiyor ? Bu kirliliğin sebep ve sonuçları nelerdir ? Bazı kirleticilerin su ürünlerine etkisi nedir ? Ülkemizde su ürünleri üretimi nedir ? Su ürünleri ithalat, ihracat ve tüketim rakamları nedir ?

KİRLETİCİLER ve ETKİLERİ

KirliliÄŸin etkilediÄŸi ortamlar,

• Hava,

• Toprak,

• Sudur.

Kirleten kaynaklar ise,

• Zehirli maddeler,

• Radyoaktif maddeler,

• Petrol ve petrol ürünleri,

• Evsel ve kentsel atıklar,

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 8

• Endüstriyel atıklar,

• Gürültü ÅŸeklinde sıralanabilir.

Kirlenen ortanlar birbirini etkiler.

• Kirli hava, yağışlar ile Toprak ve Suyu etkiler.

• Kirlik toprak, akarsular kanalı ile Göl ve Denizleri etkiler.

• Kirli su, buharlaÅŸma ile Havayı, tekrar yağışlar ile Toprak ve Suyu etkiler.

• Bu döngü içinde, bilinen tüm canlı türleri direkt yada dolaylı olarak etkilenir.

Kirlenen denizlerimizde, kirlilik oranı denizin emme ve soğurma kapasitesinin üstüne çıktığından, denizlerimiz kendi kendini temizleyememektedir. Deniz ortamında yaşayan canlılar için ışık alışverişi durunca (ışık deniz yüzeyinden, sualtına ulaşamayınca) oksijen alımı güçleşmekte, bitkiler için fotosentez yapılamamakta ve yaşam yozlaşmaktadır.

Kirleticilerin denizde artması ile, çözülmüş halde bulunan oksijen miktarı azalmakta, canlıların yaşam ortamları daralmaktadır. Deniz suyu içindeki canlılar, bazı kirleticileri solumak zorunda kaldıklarından vücutlarına girmekte, yüzgeçlerine takılmaktadır. Zararlı hidrokarbon bileşikleri adını verdiğimiz bu maddeler, insanlar üzerinde (hidrokarbon fazlalığı nedeni ile) henüz adı konulmamış hastalıklara yol açmaktadır.

Daha çok petrol ve petrol ürünlerinin deniz ortamında hidrokarbon bileşikleri oluşturduğu bilinmektedir. Petrol su ortamına girdikten sonra, ince parçalara ayrılmakta, su üstündeki en üst kısım buharlaşmaktadır. Onun altındaki kısım yoğunluk ve yapışkanlık özelliği ile yayılmakta ve canlıların vücuduna girmektedir. Hidrokarbon bileşikleri kanserojendir.

KİRLENMEden ETKİLENEN FLORA ve FAUNA

Süngerler. Kirlenmeye başka bir örnek. Sularımızdaki süngerlerin çoğu kanserli. Oysa biz bu sularda yüzüyor, ve balıkları yiyoruz. Türkiye sularında anti kanserojen madde yapımında kullanılan süngerlerde var. Akdeniz sularında Fil kulağı denilen geçmişte ihraç edilen bir cins buna örnek verilebilir. 1996 yılında sadece 250 kg ihraç edilen sünger, ekolojik sistemin bozulması ile çok azalmış durumda.

Mercanlar. Marmara denizinde mercanlar (siyah ve koruma altında halen büyük stokları olan) siltasyon dediğimiz bulanıklaşma sonucunda tahrip ediliyor. Geçmişte bu mercanların dallarına kırlangıç ve köpekbalıkları yumurta bırakırdı. Kirlilik ve deniz ekolojisinin bozulması ile bu balıklar kayboldular. Oysa havyar dediğimiz yumurtaları oldukça değerli idi.

Memeliler. Yunuslar. Tehlike altında. Ağa takılma ve kimyasal etkilenme ve pestisid PCB denilen madde etkisiyle nesilleri azalmış durumda. Bu kimyasallar dokularında ve midelerinde birikiyor, üreme sistemleri bozuluyor. Her yıl 4000 adet yunus karaya vuruyor. Ölüm nedenleri, kafatasları incelendiğinde suda yaşayan parazitler. Adına Nematod, Helmit denilen parazitler kirli sularda ağız yoluyla mideye, oradan beyne ulaşıyor. Menenjit ve türevi hastalıkların meydana gelmesine ve hayvanların ölmesine neden oluyor.

Balinalar. Türk karasularında balina yaşıyor. Bunlar Mobby Dick ve KaÅŸalot. Karaya vuruyorlar. Sebep aynı. Sulardaki kirlenme. Yapılan doku analizlerinde ağır metaller saptanıyor. İki yıl önce İzmir Körfezinde, Foça’da, Urla’da, intihar ettiler. Yunanistan, Ukrayna, İspanya kıyılarında da balinalar sahile vuruyor.

Fok. Tahminlere göre Türkiye karasularında 50 bin adet fok yaşıyor. Akdeniz foku şimdi koruma altında. Biz kirlilik ile nesillerini yok ederken, Norveç eko-turizm adı altında fok, balina ve yunus gösterileri ile geçen yıl 400 milyon $ kazanmıştır.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 9

Nimemyopsis Türkiye sularının baÅŸ belası. Balık yumurta ve larvaları ile besleniyor. Kuzey batı Karadeniz’de Tuna nehrinin döküldüğü noktada oldukça fazla üreyen bu hayvan, hamsi neslinin iyice azalmasına sebep olmuÅŸtur. Anavatanı Atlantik okyanusu olan nimemyopsis gemilerin balast suyu ile geldiÄŸi sanılıyor. Ülkemizde hamsi balığının neslinin azalma sebepleri araÅŸtırıldığında, nimemyopsis bulunmuÅŸtur.

Hamsi. Anavatanı Peru. Yılda 2 milyon ton hamsi balığı avlanıyor. Bizim üretimimiz ise sadece 380 bin - 500 bin ton arasında. Hamsi bir zamanlar Karadeniz’e gelmiÅŸ ve uygun yaÅŸama ve üreme koÅŸulları bulmuÅŸ, ÅŸimdi ise Karadeniz’in hızla kirlenmesi ve nimemyopsis nedeni ile hamsi azalmış durumda. Buna baÄŸlı olarak Karadeniz’de balık unu iÅŸleyen fabrikaların % 80′i kapanmış durumda. Tahminlere göre 15 bin Karadeniz balıkçı yeterince hamsi avlayamadıkları için bu iÅŸten vazgeçmiÅŸ, teknelerini karaya çekmiÅŸtir. Dolayısıyla Karadeniz’deki kirlilik ve balık neslinin azalması ekonomiye zarar vermiÅŸtir.

Kalkan balığı. Memleketi Baltık denizi. Sardalya ve orkinos ile aynı. Kabuklular midye, istiridye, Atlantik okyanusu kökenli. Orkinos ve kılıç balığı kirlilik yüzünden barınamıyor. Mersinbalığı (havyarı değerli bir balık türü) artık yok.

Rafaala denilen hayvan Kuzey denizinden ve Çin denizinden geldi. Kulnida denilen kabuklu hayvan, Karinekte saffirus denen bir yengeç türü Karadeniz’e girdi. Nimemyopsis aynı ÅŸekilde balast suyu ile Atlantik denizinde geldi. Maya averya denilen iki yengeç türü….. Geldiler. Uygun yaÅŸama ve üreme ortamını buldular. Faunadaki balık popülasyonuna zarar verdiler. Fauna deÄŸiÅŸti.

Midyeler. Hayvansal protein yönünden oldukça zengin bir besin. Fakat temiz denizlerde yetiÅŸirse. Oysa kirli sularda bulunan midyelerin bakteriyel hastalıklara yol açtığı biliniyor. Koli grubu bakteriler, ishal, kolera gibi hastalıklar buna örnek. Çünkü midyeler denizler filtrasyon görevi görüyorlar. Mekanları sabit. Yer deÄŸiÅŸtiremiyor. İçine giren suyu filtre ediyor. Bu sebepten ağır metaller gibi insan saÄŸlığına zararlı maddeleri de biriktiriyor. KurÅŸun, civa, kadmiyum gibi ağır metaller önce balıklara, ardından besin yoluyla insanlara geçtiÄŸinde zamanla hastalıklara yol açıyor. 1950 yılında Manimata adı verilen bir hastalıktan 60 kiÅŸi öldü. (Ağır metaller besin yoluyla insan vücuduna geçmiÅŸti.) BaÅŸka bir ağır metal, metil cıva yüzünden insanlar öldü. Metil cıvayı lastik fabrikalarının atıkları denize karıştırmıştı. Fakat midyelerin filtrasyon özelliÄŸini akılcı kullanan Bulgaristan, 280 km’lik sahil ÅŸeridine midye ekmiÅŸ, suyun temizlenmesini saÄŸlamaya çalışmıştır. Bu, sonuçları izlenmesi gereken bir prosestir.

İlginç bir tespit; Gelincik balığı. Midye ile avlanır. Bir sepetin içine kırık midyeler, biraz ekmek konularak avlanır. Åžimdi boÄŸazda sadece iki gelincik balığı avcısı kalmış durumda. Anadolu Hisarı ve Kuzguncuk’ta. Fakat avcılar artık gelincik balığının sepete gelmediÄŸini söylüyorlar. Neden ? Çünkü kirlenen denizler sebebiyle midyelerin karakteristikleri deÄŸiÅŸti.

İzmarit balığı. Paşabahçe alkol fabrikası işlediği anasonun posasını atık olarak denize bıraktığından, izmarit balığı bunu yem sanıp yiyor. Hayvanın karnı şişiyor, sonunda ölüp karaya vuruyor. Sadece balıklar değil karabatak gibi kuşlarda sulardaki anason tohumlarının posasını yediğinden ölüyorlar.

Deniz canlılarına yaÅŸam hakkı vermeyen zehirli yosun Caulerpa taxifolia yavaÅŸ yavaÅŸ Akdeniz’i istila ediyor. Monaco deniz akvaryumundan 1984 yılında yanlışlıkla denize dökülen bu yosun Akdeniz sahillerinde sinsice ilerliyor. Önceleri doÄŸal dengeyi tehdit edecek boyutlarda geliÅŸme özelliÄŸi göstermediÄŸinden dikkati çekmeyen yosun, Akdeniz’de hiçbir düşmanı bulunmadığından sualtı zenginliÄŸini öldürürcesine büyüyor.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 10

DENİZLERİ KİMLER KİRLETİYOR?

Homeros, milattan binyıl önce; DENİZ, HAYATIN BAŞLANGICIDIR demiş. Bizler, milattan iki bin yıl sonra:

PİS DENİZ SONUN BAŞLANGICIDIR demekle yetiniyoruz.

Erozyon, ozon tabakası delinmesi, ormanların yok oluşu, nehirlerde besleyici tuz oranının aşırı artışı, denizlerde hayatın azalması gibi birbirinden önemli sorunlar karşısında:

İNSANI DOĞAdan değil, DOĞAyı İNSANDAN koruma zamanının geldiğini ve hatta geçmeye başladığını görmek ve yaşam tarzımızı buna göre ayarlamak zorundayız. Yoksa doğru dürüst beslenemez, yüzemez, nefes alamaz hale geldiğimiz ve hepimizin içinde veya üzerinde yaşadığı ve dünya adını verdiği bu uzay gemisi yolculuğu büyük bir hüsranla sona erecektir.

Dünyanın %71′ini kapsayan denizler, toplam su varlığının da %95′ini oluÅŸturur.

Bu devasal büyüklüğüne ilaveten doÄŸadaki "Devamlı su döngüsü" nedeni ile tüm kirlilikler ÅŸu veya bu ÅŸekilde denize taşınmakta ve orada birikmektedir, sonunda kirlilik faturasının tamamı Deniz’e çıkmaktadır. Halbuki ;

1) Suni ilaçlama ve gübreleme sonucu tarım kökenli toprak kirliliği,

2) Alt yapı ve kanalizasyon eksikliklerinin neden olduÄŸu kirlilikler ve Nükleer dahil her tür sanayi atıklarının neden olduÄŸu Endüstriyel kirlilikler toplam kirliliÄŸin tam %97’sini oluÅŸturmaktadır. Yani güvenilir, uluslararası otoritelerin hazırladıkları istatistiklere göre;

Denizden ekmeğini çıkaranların payı sadece ve sadece %3 dür.!!

Tahminlerin tam tersine kirliliÄŸe en az neden olmasına raÄŸmen en ciddi önlemleri alan, en büyük savaşı veren de gene Denizcilik sektörüdür. ÖrneÄŸin, dünya ham petrol ihtiyacının %60′ı denizden ve tankerlerle taşınmaktadır ve bu miktarın %99.98 teslim mahaline salimen ulaÅŸtırılmaktadır.

Alınan tedbirler sonucu (gemi adet ve boyutlarının artmasına rağmen) son yirmi yılda gemilerin neden olduğu işletmeden ötürü petrol kirliliğinde yüzde seksen beş, tanker kazaları sonucu petrol kirliliğinde yüzde elli nispetinde bir azalma sağlanmıştır.

Bütün bu çalışmalarda hedef kirliliği yüzde yüz azaltmaktır. Bugün inşa edilmekte olan modern tankerlerde inşaat masraflarının yüzde yirmisi (ki bu 120.000 DWT. bir gemide - 5 milyon dolara eşittir) geminin emniyeti ve doğanın korunması için harcanmaktadır.

1996 yılından itibaren kimyevi madde, gaz, petrol ve petrol ürünleri taşıyacak tüm tankerlerde ise" Double Hull" yani çift yanlı, çift taban ve tavanlı başka bir deyimle gemi içinde gemi inşa mecburiyeti getirilmekte dış veya dip satıh/duvar delinse de iç taraf sağlam kalacak denizlerin kirlenmesinin önleneceği hesap edilmektedir.

Teknik geliÅŸmelere paralel olarak 1969′dan bu yana dünyanın ileri gelen ülkelerindeki tanker sahipleri birliÄŸi deniz kirlenme ve kazalarına karşı o kadar güzel organize olmuÅŸ ve tedbirler almıştır ki, bir tanker faciası yaÅŸandığı an ve yerde sigorta ÅŸirketlerinin, ulusal mahkemelerin, siyasi görüşmelerin dışında ve bunların sonuçlarını beklemeden o yöreye yardım elini uzatacak bir "Civil Liability Convention Fund" yaratılmıştır.

Ülkemiz maalesef bu organizasyona üye olmadığı için boğazlarda yaşadığımız ve kıl payı, inanılmaz şans eseri kurtulduğumuz son tanker faciasında, anında emrine tahsis edilebilecek asgari 9, azami 99 milyon dolarlık bir fondan mahrum kalmıştır. Böyle bir fondan yararlanmanın bedeli yılda tanker başına 5 ila 10 bin dolar civarındadır.

Gene son tanker faciasında dünyada ki tam 17 organizasyon anında harekete geçmiÅŸtir. Bu kuruluÅŸlardan biriside 1980′li yıllarda dünyanın en ünlü armatörlerden Sayın George P. Livanos tarafından kurulmuÅŸ olan HELMEPA derneÄŸidir.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 11

Helmepa’nın felsefesinden, tecrübelerinden de yararlanarak 1993 yılında Türk-Yunan iÅŸ konseyinde gündeme getirilen ve kurulması taraflarca ve memnuniyetle kararlaÅŸtırılan TURMEPA veya "Deniztemiz DerneÄŸi"de prensipte politika dışı, bağımsız, kâr amacı gütmeyen bir dernek olarak faaliyete geçmiÅŸtir.

Özetlersek :

Denizleri tüm insanlar kirletmekte, fakat bunun maddi, manevi faturası Deniz sektörüne yüklenmektedir. Bu nedenle, Tuna nehrinin her yıl Karadeniz’e getirdiÄŸi 60 milyon ton civarı atık su da, artan BoÄŸaz trafiÄŸi ve bunun neden olabileceÄŸi bir kaza da biz Denizcileri son derece ilgilendirmekte, uykularımızı kaçırmaktadır. Sadece satıhta yüzen, kıyılarımıza vuran katı atık miktarını ölçerek veya suyun içindeki deÄŸiÅŸen kimyasal ve biyolojik oranları tespit ederek Deniz kirliliÄŸinin derecesini ölçmek çok yanıltıcı olur. Zira deniz kirliliÄŸinin en korkunç, en acı tarafı o alemde yaÅŸayan canlıların hayatlarını sürdürme imkanlarını yok etmiÅŸ olmamızdır. Bu cinayetin derecesini veya büyüklüğünü ölçmek de mümkün deÄŸildir.

KİRLETİCİLERİN SU ÜRÜNLERİNE ETKİSİ

Suları kirleten maddeler ve bunların etkileri çok karmaşıktır. Suların kalitesi belli başlı üç elemanla karakterize edilir.

• Çözünmüş oksijen,

• Sıcaklık deÄŸiÅŸimleri,

• ÇeÅŸitli toksit maddeler.

Su ürünlerinin yaşamı için çözünmüş oksijen ve sıcaklık en önemli faktörlerdir. Metabolizmaları yaşadıkları ortama bağlıdır. Bazı türler sıcaklık farklarına uyum sağlar, bazı türler ise uyum sağlayamaz, ortamdan uzaklaşır.

Su kütlesinin hareketsiz olduğu ortamlarda kirlilik daha fazladır. Bu tipteki koy, körfez, ve benzeri sularda orta fosfat, ve nitrat gibi mineral besin maddelerinin çok artması oradaki canlı faaliyetleri hızlandırır. Bu bitkilerin ve yaşayan organizmaların ölmeleri sonucunda sudaki organik madde miktarı artar, oksijen azalır. Anaerobik mikroorganizmalar gelişerek toksit etki ortaya çıkar. Bu sularda balıkların ve diğer canlıların yaşaması imkansızlaşır.

Arıtımsız olarak sulara boşaltılan başlıca sanayi atıkları, asitler, alkaliler, deterjanlar, çeşitli katı maddeler, kolioitler, fenol, amonyak, sülfat, nitratklorür bileşikleri, bakır, demir, arsenik, kadmiyum, çinko, kurşun, gibi ağır metaller, yağlar, boyalar, pestisidler, fenoller vb. maddeler sanayi atıklarıdır. Bunlardan ağır metaller birikim yaparak sudaki canlıları zehirler. Özellikle çinko, bakır, kurşun, civa tuzlarının etkisi diğerlerinden daha fazladır.

Bakır ;

Bakırın suda yaşayan organizmalara yaptığı toksit etki suyun sıcaklığı, bulanıklığı, oksijen miktarları gibi parametrelere bağlıdır. Bakır ve klorür ortamda beraber bulunduklarında zehirlilik etkisi daha da artar. Bakırsülfat balıkların iç organlarının çalışma düzenini bozar. Zehir etkisi yapar.

Demir ;

Demiroksit ve hidroksitleri balıkların solungaçlarında birikerek ölüme neden olur. Demir ve tuzlarının zehirlilik etkisi demirin çözeltideki iki ve üç değerli formlarda bulunuşuna bağlıdır.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 12

KurÅŸun ;

Düşük konsantrasyonlarda bile meydana gelen film şeklindeki sümüksü form, önce balığın solungaçlarını sonra tüm vücudunu kaplar. Balık ölümü boğulma şeklindedir. Benzin ve benzeri maddelerle kurşun tetratil kullanılması deniz suyunda kurşun miktarlarını arttırmıştır.

Civa ;

En tehlikeli kirleticilerden biridir. İlk vakalar 1953 yılında Japonya’da Minamatta’da, 1965 yılında da Nigata’da gözlenmiÅŸtir. Hastalar genellikle balıkçı aileleridir. Bunlarda ölüme kadar giden sinirsel aÄŸrılar ve depresyon görülmüştür. Civanın elektrik ve kimya endüstrisinde kullanılması, sanayileÅŸmiÅŸ ülkelerin sularını büyük ölçüde kirletmiÅŸtir.

Suda bulunan civa ve organik civa bileşikleri (metilmerkür, etilmerkür, fenilmerkür) bitkilerin sucul organizmalara kadar absorbe edilir. Uzun yaşayan predatörlerden köpek balığı, ton balığı, kılıç balığı ve turna fazla civa ihtiva ederler.

Pestisidler ;

Pestisidler tarımsal alanlara düşen yağmur sularıyla yeraltından süzülerek veya yüzeyde kalarak yüzeysel sulara kadar ulaşıp suların kirlenmesine neden olurlar. Pestisit bir su ekosistemine ulaştığı zaman sistem içinde bulunan dağılışı formülasyona, ilacın kimyasal özelliğine, ortamın fizik ve biyotasına bağlıdır.

Pestisidler sucul organizmaların içine girdikten sonra uzun süre organizmada değişmeden kalabilir. Bu organizmaların akut toksisitelerinin yanı sıra davranışlarını da etkiler. Üreme bozukluklarına neden olur. Doku ve organizmalarda morfolojik ve histokimyasal değişmeler yaparak patolojik etkiler meydana getirir. Bir kısmı da gıda zinciri ile insana geçer.

Deterjanlar ;

Deterjanlar çok kuvvetli balık zehirleridir. Balıkların solunum yolları ile tuz dengesini bozarlar. Solungaç hücrelerinde incelme, büyüme ve kanama meydana gelir. Balıkların kronik olarak az dozlarda maruz kalmaları bile onların ölümüne neden olur. Suda devamlı fakat az miktardaki deterjan balıkta metabolizmayı bozup kuluçka süresinin gerilemesine neden olur. Gıda zinciri ile insana geçerek zararlı olur.

Radyoaktif maddeler ;

Su ortamında rakdonükleidler ya doğrudan deniz suyu ile absorbe edilir ya da gıda zinciri yoluyla alınır. Deniz ortamında radyoaktivite organizmaları etkiler balıklardan memelilere doğru gidildikçe organizmalar daha da hassaslaşır. Balık yavrularının ışınlara maruz kalmasıyla oluşan zarar biyolojik rezervleri önemli ölçüde azaltır.

Evsel atıklar ;

Evsel atıkların esasını teşkil eden lağım suları içinde kağıt, kumaş, plastik maddeler, sebze ve meyve atıkları, toprak, kum gibi maddeler, çözülebilen / çözülemeyen maddeler, deterjanlar, yağlar, pestisitler mevcuttur.

Organik madde, nitrat ve fosfat gibi minerallerce zengin olan bu sular, su dinamiğinin hareketsiz veya çok az olduğu koy ve körfezlere boşaldıklarında öttrofikasyona neden olurlar. Bu durumda algler ve diğer canlılar ölerek dip çamurunu oluştururlar. Suyun akıntısının az oluşu nedeniyle suda bir kısım toksit maddeler ve zehirli gazlar ortaya çıkar. Bu tip sulara giren balıklar hemen ölür.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 13

Ülkemizde, yıllar itibarıyle toplam su ürünleri üretimi (ton)

(DIE, 1995)

Yıllar

Alabalık Sazan Salmon Çipura Levrek Diğer Toplam

1992 6.396 251 680 937 808 138 9.210

1993 6.848 544 791 1.029 3.158 68 12.438

1994 6.977 238 434 6.070 2.229 - 15.998

1995 12.689 424 654 4.847 2.773 220 21.607

Ülkemizin, Su ürünleri İhracatı, İthalatı, Tüketimi (ton)

(DIE, 1995)

Yıllar

Üretim (ton) İhracat (ton) İthalat (ton) Kişi başına tüketim (kg)

1987 627.913 25.116 7.149 7,5

1988 676.004 20.025 3.952 8,7

1989 457.116 25.957 5.682 6,2

1990 385.114 23.065 16.500 6,1

1991 364.661 14.394 24.037 5,3

1992 454.346 12.744 29.598 7,5

1993 556.004 13.649 33.593 7,8

1994 601.104 14.635 25.695 8,1

1995 649.200 14.000 30.639 9,7

*Marmara Denizi

*Karadeniz

*Akdeniz

*Ege Denizi

*MARMARA DENİZİNDE KİRLİLİĞİN DURUMU

Denizler hepimizin. Marmara denizi ve Karadeniz’de kirlilik ne durumda ? Bu konuda yapılan çalışmalar nelerdir ? Çözüm önerileri neler ? Denizlerde kirliliÄŸin önlenmesi konusunda yapılan uluslararası anlaÅŸmalar (MEDPOL, MARPOL) ve faaliyetler nelerdir?

Denizlerimizde kirliliğe göz atacak olursak; bir iç deniz durumundaki Marmara denizinin biyolojik potansiyelini incelediğimizde deniz canlılarının azaldığını görüyoruz. Marmara denizi çevresindeki sanayi kuruluşlarının atıkları ile kirlenmiş durumda. Kirlilik ise denizimizin kendi kendini yenileme sürecinin çok üstünde.

Problemin kaynağını araştırdığımızda ise Marmara havzasının çevre sorunlarını incelemek durumundayız. Hızlı gelişen sanayi, nüfus artışı ve düzensiz kentleşme sorunları yüzünden Marmara denizi şimdi ciddi bir kirlilik ile karşı karşıya. Marmara Denizinde kirliliği Kara kökenli kirlenme (Evsel atıklar, endüstriyel deşarjlar, nehirlerden kaynaklanan kirlenme) ve Deniz kökenli kirlenme (Ulaşımdan kaynaklanan) şeklinde inceliyoruz. Atıkların tasfiyesi, kirliliğin azaltılması ve önlenmesi amacı ile Marmara havzasında birçok çalışmalar yapılmış bazısı ise halen sürmektedir.

MARMARA DENİZİ’nin BİYOLOJİK POTANSİYELİ

Marmara denizinin diğer denizlerle karşılaştırılması

Marmara denizi farklı yoğunluğa sahip iki su kütlesinin, yaklaşık % 018-20 tuzluluktaki Karadeniz menşeli suları ile, %038 - 38,5 tuzluluğundaki Akdeniz menşeli suların karışımını içeren bir iç denizdir.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 14

Marmara denizi Karadeniz’e içeren gerek dip balıkları ve gerekse göçmen balıklar yönünden zengindir. Toplam deniz ürünlerinin % 11’ni saÄŸlayan Marmara Karadeniz’den sonra ikinci derecede önemli denizimiz olarak balıkçılığımızda önemli rol oynamaktadır.

Karadeniz’deki göçmen türlerine ek olarak orkinoz, lüfer, sardalya, kolyoz dip ürünlerinden karides ve kum midyesi bu denizimizdeki ekonomik tür zenginliÄŸini artırmaktadır. Deniz ürünleri üretiminde bölgelere göre 1967-1988 yılları arasında ortalamasına bakıldığında Marmara Denizi’nin % 10,97 katkısı olduÄŸu görülmüştür.

DoÄŸu Karadeniz’in payının % 62,92 ile toplam üretimde büyük paya sahip olmasına karşın girdi içerisindeki payı % 60’dan daha düşüktür. Nedeni ise su ürünleri üretiminin büyük bir kısmının hamsi ve istavritten ibaret olmasıdır.

Marmara denizi yoğun evsel ve endüstriyel kirlenme ile karşı karşıyadır. Diğer denizlerimize oranla bu bölge kıyılarında değişik sanayi tipleri yerleşmiş durumdadır. Bazı kuruluşlar atıksu tesislerini kurmuş durumdadır.

Kuzey ve KuzeydoÄŸu Marmara Bölgesine gelip giden ayrıca Karadeniz’le Akdeniz arasında gemi trafiÄŸini de kapsayan bu denizde her türlü yük gemisinin ve petrol tankerlerinin bıraktıkları balast, sintine ve yıkama sularından oluÅŸan atıklar, hiç şüphesiz kirlenmeyi çabuklaÅŸtırmaktadır.

KİRLİLİĞİN SONUÇLARI

BaÅŸta İstanbul’un güney sahilleri ile İzmit, Bandırma, Gemlik, Erdek Körfezinde kirlilik, bilimsel bir gözleme gerek göstermeyecek ölçüde gözle görülür bir seviyede yükselmiÅŸtir.

Bu şartlar altında Marmara denizinde 25 m derinlikte 1970 yılında ortalama 8mg/litre olan çözülmüş oksijen miktarı 4,5 mg/litreye düşmüştür.

İzmit ve Bandırma Körfezinde bu miktar 2mg/litre, Erdek ve Gemlik’te 3mg/litre, Kumkapı ve Bostancı açıklarında 3.5 mg/litreye inmiÅŸtir.

BilindiÄŸi üzere balıkların yaÅŸaması için gerekli oksijen miktarı 4,5 - 5 mg/litre’dir.

KARA KÖKENLİ KİRLENME

*EVSEL ATIKLAR

Altyapının yetersiz olması, kanalizasyon toplama şebekesi ve mevcut olan bölgelerde ise arıtma tesislerinin bulunmaması veya işletme maliyeti nedeni ile arıtma tesislerinin çalıştırılamaması evsel kirlilik problemlerinin temelini teşkil etmektedir.

Marmara denizine ulaÅŸan kirlilik Marmara Havzası ve Susurluk havzasından kaynaklanmaktadır. Marmara havzası ülke nüfusunun % 25’ni ve ülke sanayinin yarısından fazlasını barındıran, sanayileÅŸmenin ve yerleÅŸmenin en yoÄŸun olduÄŸu havzalardan birisidir.

Havzada yer alan illerin nüfuslarının fazla olması ve evsel atıkların direkt denize deşarj edilmektedir. Evsel atıklar ; direkt deşarj, derin deşarj ve nehirlerden deşarj yoluyla olmaktadır.

İstanbul’un kanalizasyon problemine çare aranmış, derin deÅŸarj yöntemi ile İstanbul BoÄŸazının alt akıntısına ve bir kısmı da daha yoÄŸun olan Marmara denizi alt suyuna deÅŸarj edilmek üzere programlanmıştır.

İstanbul’un yanısıra Gemlik körfezi, Erdek körfezi, İstanbul-TekirdaÄŸ arasında yapılan çalışmalarla kıyılarda oluÅŸan yazlık evlerin; artan nüfusun ve yapılaÅŸmanın, yetersiz altyapının, Marmara denizinde önemli ölçüde evsel atıklardan kaynaklanan kirliliÄŸe neden olduÄŸu saptanmıştır. Bu bölgelerde yapılan ölçülerde çözülmüş oksijen deÄŸerinde önemli miktarda azalma, fosfat ve nitrat deÄŸerlerinde artış görülmüştür.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 15

*ENDÜSTRİYEL ATIKLAR

İstanbul civarında bulunan 4500 - 5000 kadar endüstri kuruluşundan 0,3 milyon m3 civarında atıksu deşarj edilmektedir. Bu atıksuların % 50 oranı arıtılmadan denize deşarj edilmektedir.

İzmit Körfezinden 0,2 milyon m3 kadar endüstri kaynaklı atıksu deşarjı söz konusudur. Körfeze deşarj yapan 120 civarında endüstri kuruluşu olup, arıtma tesisine sahip olanlar ancak % 30 kadardır.

Gemlik Körfezi civarında bulunan zeytincilik, sabunculuk, gübrecilik kuruluşlarının atıksuları ile Bandırma Körfezi etrafında kurulu madencilik sektörüne ait kuruluşların atıksuları direkt olarak denize verilmektedir.

Bursa organize sanayi bölgesinde il ve çevresinde faaliyet gösteren çeşitli işletmelerden yılda 6 milyon m3 endüstriyel atıksu meydana gelmekte, Nilüfer çayı ve yan kolları ile Gemlik ve Bandırma Körfezine verilmektedir.

Gönen çevresindeki 50 kadar tabakhanenin atıksuyu da Kocabaş ve Gönen çayları yolu ile Erdek Körfezine gelmektedir.

Sanayileşmenin hızla devam etmesi İzmit Körfezi kuzey kıyılarını en bölgelerden biri haline getirmiştir. Yapılan tespit çalışmalarında, körfez kirliliğinin daha çok kuzey ve doğu kıyılarında yoğunlaştığı ortaya çıkarılmıştır.

Doğuda SEKA (selüloz, kağıt), sülfirik asit fabrikası, Pakmaya (maya), Kartonsan (karton), Pirelli (oto lastiği), Ansa (ilaç), Rabak (metal), Çelik halat (çelik tel), Lassa (lastik), Lifli Rulo (kağıt), Petrol Ofisi (yağ, gres), kuzey kıyılarında Petkim (petrol ürünleri, alkali), Tüpraş (petrol rafinerisi - şu an kullanım dışı), Igsaş (amonyak), Yarımca Gübre (kimyasal gübre), Yarımca Porselen (porselen), kirliliğe neden olan sanayilerden bazılarıdır.

Dikkat çeken noktalardan biriside Dilderesi vadisidir. Nasaş (Aleminyum), Basf (kimya kompleksi), Omo (deterjan kimya), Polisan (boya, tiner, polivinil, üre, formaldehit v.b.), çeşitli demir çelik ve metal sanayi tesisleri ile metal sanayi tesisleri, birçok kimyasal madde, sanayinin geliştirdiği bu vadide bulunan Dilderesi bugün ülkenin en yoğun kimyasal madde içeren akarsularından biri olarak bilinmektedir. Yine yapılan son araştırmalara göre;

İzmit Körfezine günde,

*6,6 kg kurÅŸun,

*43,2 kg çinko,

*11,9 kg bakır,

*209 kg krom,

*5,1 kg cıva gibi ağır metallerin yanısıra

*10,9 ton azot,

*30,8 ton yağ karışmaktadır.

Daha güneyde, Gemlik körfezi, bir yandan geçtiÄŸi tüm yerlerdeki tüm kirliliÄŸi deniz ortamına taşıyan Karsat deresi, bir yandan da körfez etrafında geliÅŸen sanayi atıklarından giderek kirlenmektedir. Güney Marmara’da önemli bir kirlilik odası ise Bandırma körfezidir. Körfez, kimya ve metal sanayi ile geliÅŸen maden sanayini neden olduÄŸu kirlilik ile etkilenmektedir. Bandırma gübre sanayi BagfaÅŸ’ın atıksuları, içerdiÄŸi yüksek fosfor ve azot ile çevrede ötrofikasyona yol açmaktadır. Bu durum denizin kendini yenileme sürecini uzatmakta ve ortadan kaldırmaktadır.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 16

Çanakkale kentinin içinden geçen ve halk plajından denize boşalan Sarısu deresi de, Çanakkale girişinde bulunan deri ve konserve fabrikalarının, kurşun madeni işleyen atölyelerin çıkardığı atıklarla kirlenmektedir.

*NEHİRLERNDEN KAYNAKLANAN KİRLENME

Kara kökenli kirleticilerin deniz ortamına ulaştırılmasında en önemli mekanizma nehirlerle taşınmadır. Marmara bölgesinde uzun nehirler olmamasına karşın, pek çok sayıda küçük çay ve nehir bulunmaktadır. Bölgedeki en önemli nehirler arasında Kocabaş, Gönen nehirleri, Simav deresi ve kolları, Nilüfer, Mustafa Kemal Paşa, Orhaneli, Emet dereleri sayılabilir.

Nilüfer deresi özellikle Bursa organize sanayi bölgesinden gelen endüstriyel, Bursa’dan gelen evsel atıksularla kirlenmektedir. Bigadiç Boraks Metal iÅŸletmeleri atıksuları ile Sımav deresini kirletmedir. Balıkesir bölgesindeki endüstriyel kuruluÅŸlar ve evsel atıksular önce Üzümcü deresini kirletmekte ve bu kirlilik yine Simav deresine taşınmaktadır.

Gemlik yöresinde bulunan Karsak deresi, Orhangazi organize sanayi bölgesinin atıklarını taşımaktadır.

İstanbul için en kompleks sanayi ve evsel atıkları taşıyan açık birer kanal halindeki Kağıthane ve Alibeyköy dereleri, Haliç kirliliğine katkıda bulunmaktadır.

*KANALİZASYON DEŞARJLARI

Ülke nüfusunun 1/5′inden fazlası (1990 yılından itibariyle 12,5 milyon civarı) Marmara Bölgesinde barınmaktadır. Bu nüfus bölgede yer alan 8 ilde toplanmış olup, bölge nüfusunun % 60′ı İstanbul’da yaÅŸamaktadır.

Bu yerleşim merkezlerinde oluşan evsel atıklar kanalizasyon sistemi ile doğrudan Marmara denizine akıtılmaktadır. Sadece bu atıkların bir kısmı ön arıtmadan geçtikten sonra denize bırakılmaktadır.

Bölge nüfusu arttıkça evsel atıksu deşarjı artmaktadır.

1980 - 1985 yıllarında nüfus % 18, 1985 - 1990 yıllarında nüfus % 21 civarında artmıştır. Günümüzde Marmara’ya;

• İstanbul’dan günde 1,2 milyon m3,

• Bursa’dan günde 0,3 milyon m3,

• İzmit’ten 0,2 milyon m3,

• DiÄŸer 5 ÅŸehirden 0,4 milyon m3 olmak üzere bölge genelinde 2,1 milyon m3 evsel atıksu deÅŸarj edilmektedir.

*DENİZLERDEN KAYNAKLANAN KİRLENME

Marmara denizi, Karadeniz ve Ege Denizi’ne açık olmakla birlikte; diÄŸer tüm özellikleri ile kapalı bir deniz görünümündedir. Marmara denizi kıyılarında fazla yerleÅŸim birimleri, sanayi merkezlerinin yanısıra yoÄŸun gemi trafiÄŸi olan limanlar yer alır. Ayrıca, her biri yerleÅŸim birimi olan ve özellikle yaz aylarında yoÄŸun yolcu taşımacılığın yapıldığı 12 ada bulunur.

Deniz araçlarının sintine suları, balast suları, tank yıkama suları, kaynaklanan kirlenmenin yanısıra ham petrol taşıyan tankerlerden sızan petrol denizde çok geniş alanlara yayılmaktadır.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 17

İstanbul Boğazında deniz trafiğinden kaynaklanan kirliliğin toplam kirliliğe katkısı yaklaşık % 10 kadardır.

Tuna su yolunun açılması sonucunda Marmara denizi ve BoÄŸazlarda zaten yüklü olan gemi trafiÄŸi giderek artacaktır. Karadeniz ve Marmara’yı birleÅŸtiren İstanbul BoÄŸazı 32 km uzunluÄŸunda olup, seyir güçlükleri ile dolu dar bir su yoludur. Fiziki yapısı nedeni ile 90.000 GRT ve daha büyük gemilerin ek önlemler almadan geçiÄŸÅŸ mümkün deÄŸildir.

*TAŞIMACILIK KAYNAKLI KİRLİLİK

İstanbul, Çanakkale BoÄŸazları, Marmara denizi, Karadeniz ve Akdeniz’i birbirine baÄŸlayan yılda 50.000 (1997 yılı itibariyle) geminin geçtiÄŸi uluslararası bir su yoludur.

Marmara denizinde, İzmit, İstanbul, Bandırma, Gemlik, Tekirdağ ve Gelibolu limanlarına yaklaşık 6000 gemi kayıtlıdır. Limanların çoğu tahliye, onarım, barınma, petrol yükleme, boşaltma ve marinalara çok amaçlıdır.

Gemi ve deniz araçlarının sintine atıkları ile, bunları yükleme ve boşaltma sırasında kazalar neticesinde deniz kirliliği meydana gelmektedir.

Geçmişteki üç deniz kazasında 64.000 ton ham petrol, 2.000 ton sıvılaştırılmış amonyak, 2.000 ton motorin Marmara denizi sularına karışmıştır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi son 5 yıl içinde denize sintine basan 168 gemi tespit etmiş ve bunlara yasaların öngördüğü cezayı uygulamıştır.

MARMARA HAVASINDA YAPILAN ve YAPILMAKTA OLAN ÇALIŞMALAR

1950’li yıllardan baÅŸlayarak gündeme gelen İstanbul kanalizasyon projeleri kapsamında 1960’lı yıllarda baÅŸlatılan DAMOK (1) projesi ve daha sonra bunun revizyonu olan Camptek-ser revizyonu (2) ile İstanbul atıksu uzaklaÅŸtırma yöntemlerinin ana hatlarını ortaya koydu. Proje, İstanbul’un hemen her yerinde düzensiz akan lağım sularının düzenli kanalizasyonlar, kuÅŸaklamalar ve kollektörler ile pompa istasyonlarına toplamak, ön arıtmadan geçirerek su tabakasına enjekte etmek olarak tanımlanabilir. Ön koÅŸul olarak suların en az 5 mg/l oksijen içermesi gerekmektedir. İstanbul Üniversitesi Su ürünleri fakültesi tarafından Ekim 1992’de Türk ve Rus bilim adamlarının katılımı ile Marmara denizi ve Karadeniz’de bir dizi yeni ekolojik çalışmalar yapılmıştır. ÖzelliÄŸi ise ARGUS denizaltısı ile ülkemizde ilk kez yapılan doÄŸrudan deniz dibi gözlemleri olmasıdır. 50m ile 528m derinliÄŸe kadar olan derinliklerde yapılan gözlemler sırasında Marmara denizinin dip yapısına iliÅŸkin birçok veri toplanmıştır. Film ve foto çekilmiÅŸ ve kum çamur ve hayvan türlerine ait örnekler alınarak biyolojik çeÅŸitlilikteki deÄŸiÅŸim gözlenmiÅŸtir. Ayrıca son yıllarda çağın vebası denilen Mnmiopsis leiydi türünün dağılımı incelenmiÅŸtir. AraÅŸtırmalar sonunda, Marmara denizinde çözünmüş oksijen deÄŸerleri eskiye oranla düşük çıkmıştır. Yine canlı türlerinin ekosistemin hızla tahrip edildiÄŸi, birçok canlı türünün azlığı da dikkat çekmiÅŸtir. İstanbul Üniversitesi çevre sorunları araÅŸtırma merkezi tarafından 1983 yılından beri 3 yıl süre ile tüm mevsimler boyunca yapılan hidrografik ve su kirlenmesi araÅŸtırmalarında, İstanbul BoÄŸazı - Çanakkle BoÄŸazı arasında 36 istasyondan alınan verilere göre, zaten yaklaşık bir Haliç karekteristiÄŸi gösteren Marmara denizine sürekli olarak yüklenen endüstri ve evsel atıkların seyrelme ve baÅŸka bir yere göç etme suretiyle asimilasyonuna imkan olmadığı ve Akdeniz kökenli % 038 tuzluluk içeren dip suyunun genelde bir kirlilik uzaklaÅŸtırma aracı olmayacağı kesinleÅŸmiÅŸtir.

AraÅŸtırmalar sonucunda su ürünlerinde büyük tahriplerin meydana gelmesi, nakil ve seyrelme ile Marmara’da ekolojik dengeyi muhafaza olanağının ve arıtmasız derin dip deÅŸarjlarının yerine arıtma sistemlerinin olanak ölçüsünde Marmara çevresinde yer alması gerektiÄŸi ortaya çıkmıştır. 1988 yılında yapılan Sarayburnu deÅŸarjı, sadece iri partiküllerin ızgaralarda elenmesi ve atıkların içerdiÄŸi yaÄŸların tutulmasına yönelik çok alanda yer alan yüzeysularında çözünmüş oksijen miktarlarının düşmesine sebep olmuÅŸtur.

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ NELERDİR?

• Tüm ÅŸehirlerde evsel kaynaklı kanalizasyon suları biyolojik arıtmaya tabi tutulmalıdır.

• Bölgede tüm endüstriyel arıtma gerektiren kuruluÅŸların ön veya nihai arıtma tesisi tamamlanmalıdır.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 18

• Kanalizasyon olmadığı yerleÅŸim birimlerinde altyapı çalışmaları hızla tamamlanarak alıcı ortama verilen evsel atıksular ile endüstriyel atıksular kanalizasyon ÅŸebekesine baÄŸlanmalıdır.

• Marmara bölgesine göç engellenmeli, son 10 yıl içinde % 42 artan nüfus artış hızı kontrol altına alınmalıdır.

• Limanlara kayıtlı ve BoÄŸazlar ile Marmara Denizinde geçiÅŸ yapan tüm gemiler çevre kirliliÄŸi yönünden denetlenmelidir.

• BoÄŸazlarda ve Marmara denizinde yüzeyde yer alan katı ve sıvı atıklar temizleme gemileri ile temizlenmelidir.

• Marmara limanlarına ve marinalara sintine, pis balast suyu, tank yıkama ile çöp alım ve arıtma tesisleri yapılmalıdır.

• Marmara denizi içinde özellikle balık yumurtalarının olabileceÄŸi bölgelerde kum çekilme iÅŸlemi durdurulmalı, denetlenmelidir. Bu faaliyetler bölge dışına çıkarılmalıdır.

• Balık avı faaliyetleri yasaklara uygun olarak yapılmalı ve denetlenmelidir.

• Sahil kent ve kasabalarda belediyeler düzenli olarak bir çöp toplama sistemi kurmalıdır.

• Uluslararası kuruluÅŸlar (UNEP, WICE vs..) ile temasa geçilip Rusya ve Avrupa kaynaklı nehir kirliliÄŸi önlenmelidir.

• İlk ve orta dereceli okullarda baÅŸta olmak üzere yöresel ve medya yolu ile yoÄŸun eÄŸitim programları baÅŸlatılmalıdır.

KARADENİZDE KİRLİLİĞİN DURUMU

Karadeniz’de KirliliÄŸin durumunu, Marmara denizinden farklı deÄŸildir. Karadeniz’de kirliliÄŸin kaynaklarını inceleyen BSEP, nütrientler ve ötrifikasyon, kanalizasyon, petrol kirliliÄŸi, radyoaktif kirlilik (radyonükleidler), pestisid ve PCB’ler olarak gruplandırılmıştır. Kirlilik Karadeniz flora ve faunasını ciddi olarak etkilemiÅŸ, balık popülasyonu ve baÄŸlı olarak balıkçılık azalmıştır. Karadenize kıyısı olan ülkeler denizin korunması ve kirletilmesi amacı ile Ulusal hareketin gerekliliÄŸine karar vermiÅŸ ve Türkiye önderliÄŸinde Karadeniz çevre programı (BSEP)’nı kurmuÅŸtur.

KARADENİZDE KİRLİLİĞİN DURUMU

Kıta Avrupa’sının neredeyse üçte birinin kanalizasyonu Karadeniz’e boÅŸalmaktadır. Bu bölge içinde 17 ülkenin büyük kısımları, 3 baÅŸkent, 160 milyon insan bulunmaktadır.

Avrupa’nın büyük nehirlerinden Tuna, Don, Dinyeper Karadeniz’e akmaktadır. DerinliÄŸi yaklaşık 2 km olan Karadeniz, nehirlerin getirdiÄŸi bol fosfor ve azot ile daha verimli hale gelmiÅŸtir.

Denizlerdeki gıda zincirinin temelini oluşturan Pitoplankton deniz üzerinde yüzen çok bitkiler ve canlılar tarafından yenir yada bakteriler tarafından hemen dekompoze edilmek üzere deniz dibine düşerler.

Karadeniz’in derinliklerindeki suyun Akdeniz’den gelecek suyla yer deÄŸiÅŸtirmesi yüzlerce yıl sürer. Dipte bulunan bakteriler bütün oksijeni tüketir. Sonucunda 180 metrenin altındaki kısımları esas olarak ölür.

Karadeniz dünyanın en büyük anoksik havzasıdır. Bu duruma rağmen yıllarca yüzeydeki sularda çok zengin ve çok çeşitli bir deniz yaşamı hüküm sürdü. Sadece 30 yıllık bir dönem içinde doğal kaynaklarının büyük bir kısmına felaketi anımsatan bir bozulma yaşadı. Nehirlerden gelen artan miktardaki besleyiciler pitoplankton zerrelerinin aşırı üremesine neden oldu. Bu durum ışığın, Kuzeybatı sualtı sahanlığının hassas ekosisteminin temel bileşeni olan deniz bitkileri ve yosunlara ulaşmasına engel oldu. Bütün bir sistemde bozulma başladı.

Bunlara 1980’lerin ortasında bir geminin atıksuyu içinde memleketi DoÄŸu Amerika kıyıları olan deniz anasına benzeyen bir canlının "Mnemiopsis leiydi"’nin Karadeniz sularına gelmesi eklendi. Kısa sürede tüm Karadeniz’i kuÅŸatan bu cins, balık larvaları ve küçük balıkların yumurtaları ile beslendi. Zamanla ağırlığı 900 milyon tona ulaÅŸan bu canlı hamsi, istavrit gibi balık türlerinin azalmasına sebep oldu. Bu yıllarda mnemiopsis miktarı azalmış fakat etkisini sürdürmektedir.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 19

Karadeniz’de, bazı yerlerde atıklar doÄŸrudan denize veya çevre bakımından önemli sazlıklara boÅŸaltılmaktadır. Tanker kazaları ve tankerlerin atıkları da petrol kirlenmesine sebep olmaktadır. Karadeniz’in çevresi; biyoçeÅŸitlilik, doÄŸal alanlar, balık kaynakları estetik ve dinlenme deÄŸeri ve su kalitesi bakımından önemli ölçüde kirletilmiÅŸtir.

Karadeniz; balıkçılık, turizm ve mineral kaynağı olması bir yanda ucuz bir nakliye yolu ve katı ve sıvı atıkların atıldığı uygun bir yer olarak kullanılmaktadır.

Nütrientler ve Ötrifikasyon

Karadeniz’deki ekolojik bozulmanın baÅŸta gelen nedenleridir. BSEP çalışmalarından elde edilen sonuçlara göre Karadeniz’e çözülmüş halde dökülen azotun % 53′ü ve toplam fosforun % 66’sı Tuna havzasından kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle temizleme çalışmalarında en büyük görev Tuna ülkelerine düşmektedir. Kirliliğin azaltılması konusunda bilimsel stratejilerin geliştirilmesi ve araştırmaların devam ettirilmesi gerekmektedir.

Kanalizasyon,

BSEP çerçevesinde yapılan plaj bölgelerinde mikrobiyal kirliliğe yönelik araştırmalar, belli bazı yetkili birimlerin standart metodolojilerin kullanımında yada bilgi alışverişinde isteksiz kalmaları sonucunda hayal kırıklığı yaratmıştır.

Elde edilen datalar % 5 ile % 44 arasında numunelerin söz konusu ülkelerin hijyen kriterlerine uymadığını göstermiÅŸtir. Karadeniz’in yüzme alanının tamamında kirlilik söz konusu deÄŸil. Ancak saÄŸlığa yönelik riskler konusunda halkı bilgilendirmeye yönelik ortak bir kriter de yok.

Karadeniz’in kıyı ÅŸeridinde kanalizasyon sistemine baÄŸlı yaklaşık 10.385.000 kiÅŸi var. Yılda 571.175.000 m3 evsel atık nehirler aracılığı ile yada doÄŸrudan Karadeniz’e akıyor. Pek çok Karadeniz ülkesinde kapatılan plajlar var.

Kolera, Hepatit A gibi su kaynaklı hastalıkların baş göstermesinde artış söz konusu. Kanalizasyon arıtma sistemlerinin daha iyi olması ve bilginin toplanmasında ve dağılımın daha fazla şeffaflık gerekiyor

Petrol KirliliÄŸi,

Karadeniz’e her yıl ulaÅŸan 111.000 ton petrol’ün yaklaşık % 48′I Tuna nehrinden geliyor. Geriye kalan miktarın çoÄŸu ise yanlış uygulamaları ve petrol, petrol ürünlerinin hatalı taşınmasıyla ortaya çıkan karasal kaynaklardır.

Gemilerin balast suyu ile Karadeniz’e taşınan ve hayli önemli miktarda varsayılan petrol kirliliÄŸi ile ilgili miktar ise kesin olarak bilinmiyor.

Sedimentlere ve deniz suyundaki petrol konsantrasyonu ölçümleri sonunda, sediment miktarının Odessa ve Sochi gibi limanların yakınında fazla ancak açıklarda ve BoÄŸaz akıntısının olduÄŸu bölgelerde düşük olduÄŸu gözlemlendi. Sedimentteki petrol ve petrol hidrokarbon miktarları Akdeniz’deki miktarlarla kıyaslanabilir.

Çözülmüş petrol konusunda yapılan EROS-21 ölçümlerinde taze petrolün özellikle Tuna aÄŸzı yakınlarında çok yüksek olduÄŸu saptandı. Batı Karadeniz’in yüzeyindeki konsantrasyonlar batı Akdeniz’den 10 kat fazlaydı. Poliaromatik hidrokarbonların (PAH), bir çeÅŸit zehirli çözülmüş petrol hidrokarbon bileÅŸeni, konsantrasyonları iyileÅŸtirici tedbirler alınmasını gerektiriyor.

Radyoaktif Kirlilik (Radyonükleidler),

Uluslararası Atom Ajansı (IAEA) sponsorluÄŸu ve desteÄŸi ile Karadeniz’deki radyonükleid seviyesine yönelik ciddi çalışmalar devam etmektedir.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 20

Karadeniz’deki bazı radyonükleid konsantrasyonları Akdeniz’dekinden daha yüksektir. Ancak okyanuslarda ve Akdeniz’de ölçülen radyonükleidlerin, radyolojik sonuçları konusunda araÅŸtırmalar, Karadeniz antropojenik radyonükleidlerinden yayılan radyasyon dozunun düşük olduÄŸunu göstermektedir.

IAEA’nın bu alandaki araÅŸtırmaları uluslararası geniÅŸ kapsamlı devam etmektedir. Projeye Türkiye’den Çekmece Nükleer AraÅŸtırma Merkezi katılmaktadır.

Pestisidler ve PCB’ler,

Pestisid ve polilorobifenillerin (PCB) konsantrasyonu oldukça düşük bulunmuÅŸtur. Tuna yakınlarında lindani kontsantrasyonları biraz yüksek olmakla birlikte numunelerin çoÄŸu Akdeniz’deki örneklere benzemektedir.

Bu bulguların kontrolü, çeÅŸitli bilimsel kuruluÅŸların ortaklaÅŸa yapmayı planladıkları midye deneyleri ile saÄŸlanacak. Bu deneylere duyarlı organizma olan midyelerde pestisid ve PCB’lerin konsantrasyonu hassa olarak tespit edilecek. Ancak bu bileÅŸenler Karadeniz açıklarında büyük bir problem oluÅŸturmamaktadır.

KİRLİLİĞİN KARADENİZ FLORA ve FAUNASINA ETKİLERİ

8350 km’ye varan kıyı ÅŸeridi ile Karadeniz evsel ve endüstriyel kirlenmenin tehdidi ile sahip olduÄŸu flora ve fauna fakirleÅŸmektedir. 1965 yılından bu yana ticari olarak avlanan 23 adet balık cinsinden, bugün ancak 5 adedi avlanabilmektedir. Aşırı avlanmanın da yapıldığı balıklar doÄŸru deÄŸerlendirilmediÄŸi için balık unu fabrikalarına satılmaktadır.

Özellikle Karadeniz’de ver Marmara denizinde tarımsal gübre atıkları, deterjan atıkları ve kanalizasyondan kaynaklanan azot ve fosfor bileÅŸikleri denizlerimizde ötrofikasyona sebep olmaktadır. Karadeniz’de oluÅŸan kirliliÄŸin bir bölümü de Tuna nehrinin getirdiÄŸi atıklardan kaynaklanmaktadır. Atılan milyonlarca yon petrol, gübre, ağır metal ve diÄŸer endüstri atıkları canlılar üzerinde geri dönülmez etkiler bırakmaktadır.

Karadeniz’e yılda 400 km3 ‘den fazla tatlı su taşınmaktadır. Tuna, Kızılırmak, Dinyeper, YeÅŸilırmak, Kuban, Don nehirleri azot ve fosfor bileÅŸiklerini de içeren nutrientler fitoplankton olarak bilinen, yüzen mikroskobik, deniz bitkilerinin geliÅŸimi saÄŸlanmaktadır.

Bu organizmalar ya besin zinciri içinde mikroskobik hayvansal organizmalarca besin olarak tüketilirler ya da ölür ve derin sulara çökerek bakteriler tarafından hemen hemen tamamıyla ayrıştırılırlar. Bunu yapabilmek için bakterilerin bir oksijen kaynağına ihtiyacı vardır. Ne yazık ki Karadeniz’de dip sularındaki bakterilerin gereksinimini karşılayacak kadar oksijen yoktur. Oksijen tüketildiÄŸinde bakteriler oksijen bulmak amacıyla baÅŸka kaynaklara yönelirler. Sülfatta bulunan oksijeni kullanırlar.

Karadeniz’de fitoplanktonların aşırı çoÄŸalması 1950 yılına kadar nadirdi. Sadece nehir ağızlarında rastlanan bir olaydı. Örnek Sivastopol kıyılarında 1913’de S.A. Zernov tarafından tespit edildi.

İkinci dünya savaşını izleyen dönemde birçok ülke artan bir ÅŸekilde, iç endüstri ve tarım geliÅŸimini ilerlettiÄŸinden Karadeniz’deki çözünmüş atıklar miktar olarak çok artmış ve ekosistem bu yükü kaldıramaz duruma gelmiÅŸtir. Suyun bulanıklığındaki artış ışığın alg çayırlarına ulaÅŸmasına engel olmakta ve algler ölmeye baÅŸlamaktadır.

Bugünlerde Karadeniz’in kuzeybatı bölgesinin büyük bir bölümü yani deniz tabanı karanlık ve çorak bir çöle dönmüştür. Ölen fitoplanktonlardan kaynaklanan organik madde ile sığ olan suların dibinde çözünmüş oksijen oranı iyice düşmüştür. Bu durumda dipte yaÅŸayan balık, karides, yengeç, midye, istiridye, gibi büyük hayvanlar ölmüştür.

Karadeniz bilim adamlarımızca jeografical pozisyonu ve morfometrik özellikleri ile ekolojik hedef olarak insan etkilerinin en fazla görüldüğü denizlerden biri olarak dikkati çekmektedir. Karadeniz ekosisteminde gözle görülür ilk radikal değişimler ticari balıkçılık ile kendini göstermiştir. Uskumru balığı kaybolmuş, lüfer ve palamut azalmıştır. Hamsi ve çaça azalmış, kofana, torik, çinakop kaybolmuştur. Hamsi balığının stoğu, boyu ve ağırlığı azalmıştır. Karadeniz!de havyarı ile tanınan ve

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 21

nehir ağızlarında yaşayan mersin balığı, kirlilik ve aşırı avlanma sonucu nesli tüketilmiştir. Pisi, derepisisi, kalkan balıklarının da nesli azalmış, popülasyonlarında hızlı düşüş meydana gelmiştir.

Ortalama su derinliÄŸi 150 - 200 m olan su havzasında yaÅŸayan bitki ve hayvan türlerinin toplamı 1200 adet. Oysa bu miktar Akdeniz’de 7000 civarındadır.

GeçmiÅŸte yapısı itibariyle verimli bir deniz olan Karadeniz’de, organik karbon miktarı 3 mg/litre olup dünya denizlerinde bu miktar ortalama 1,5 mg/litre idi. Karadeniz’in en verimli bölgeleri, Azak denizi, Odessea Körfezi, Kafkas kıyıları idi.

Åžimdi ise Tuna nehrinin taşıdığı sanayi kirliliÄŸi, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerinin kimyasal, nükleer atıkları, (Ukrayna, nükleer santralleri çok, atıklarını denize bırakır.) ile kirlenmiÅŸ durumda.

Ayrıca yapısı itibariyle, Karadeniz’in altında oluÅŸan hidrojen sülfür ve bazı canlıların ölüp deniz dibine çökmesi ile oluÅŸan çürüme ve bunun neticesinde açığa çıkan metan gazı ile ciddi bir tehlikenin içinde.

Ötrofikasyonun hızla artması, su değişiminin azalışı balık popülasyonlarında etkisini göstermiş, kılıç balığı yok olmuştur. Mezgit balığı, kefal stoklarının azalması, levrek, mırmır, barbunya, altınbağ kefal, izmarit, karagöz, çupra, mercan, sinağrit, trança, orfoz, lahoz gibi kıymetli balıklarımızın nesillerinin ortadan kalkması sorumsuzca avlanma ve deniz kirliliği sonucudur.

Karadeniz’de akıntılar saat yönünün tersine iÅŸlediÄŸinden kirlenme kıyılara vurmaktadır. Karadeniz’de su yenilenme (yani suyun bir noktadan çıkıp aynı noktaya gelmesi) süresi 7 yıl. Bu süre Marmara Denizinde 3 ay. Akdeniz’de ise 80 - 100 yıl arasında.

Karadeniz’e Tuna’dan 1980′li yıllarda yılda 980.000 ton organik madde geliyordu. Akıntılar ile Marmara’dan Karadeniz’e, Karadeniz’den Marmara’ya sürekli taşınıyor. Karadeniz’de 1 m3 suda 20 kg kirlenme etkisi tespit edildi. Bu oran Akdeniz suyunda 3,7 kg’dır. Karadeniz’de hiposia adı verilen oksijensiz alanlar var. 1973′den 1992 yılına kadar, 3,5′dan 34′e tam on kat artmış durumda.

Tespitlere göre Karadeniz’de her yıl oksijensizleÅŸen alan büyüyor. Deniz boÄŸuluyor. Oksijeni kim tüketiyor? Oksijeni düzensiz atıklar tüketiyor. Nütrienler tüketiyor. Oksijen azalınca deniz kirleniyor, bakteri seviyesi artıyor. Yeni organizmalar geliyor. YaÅŸayan canlı türleri ölüyor.

Karadeniz’i nehirlerden gelen maddeler kirletiyor dedik. Azot, nitrat, fosfat denizlerde ötrofikasyon meydana getiriyor. Denizlerin yeÅŸillenip verimleÅŸmesini saÄŸlıyor. Fakat oksijen’in tükenip canlıların yok olmasını saÄŸlıyor. Normal koÅŸullarda; arıtma tesislerinde atık sistemler kontrol edilir. Azot, fosfat, nitrat oranları kontrollü denize verilir.

Karadeniz… GeçmiÅŸte birçok balık popülasyonun yaÅŸamak için uygun ortamı bulduÄŸu bir su havzası. Morfolojik yapısı ve oluÅŸumu itibarıyla, derinliklerinde hidrojen sülfür gazının oluÅŸtuÄŸu Karadeniz, Tuna nehrinin getirdiÄŸi atıklar ile iyice kirlenmiÅŸ durumda.

ULUSAL HAREKETİN GEREKLİLİĞİ

Karadeniz’in kaynakları ve sorunları Karadeniz’de kıyısı bulunan 6 ülkeye aittir. Bulgaristan, Gürcistan, Romanya, Türkiye, Rusya, Ukrayna. Ancak su ve havayla taşınan kirlenmeyle ilgili sorumluluk, topraklarının önemli bir bölümü Karadeniz havzasında yer alan diÄŸer 11 ülke tarafından paylaşılmalıdır.

Karadeniz’in korunması tek taraflı zemine oturan çalışmalarla gerçeklenemez. Bir sanayi tesisinin etrafıyla sınırlı bir kirlenme bile büyüdüklerinde kıyıya gelecek balıkların ölümüne neden olacağı için diÄŸer bir ülkenin ekonomik geliÅŸimine etki edebilir. Yasal ve politik hedeflerin harmanlanması ve kirlenmenin kontrolü için yapılacak yatırımlarda ortak stratejiler geliÅŸtirilmesine büyük ihtiyaç duyulmaktadır. Karadeniz’in biyolojik çeÅŸitliliÄŸinin devamını ancak uluslararası hareketler saÄŸlayabilir.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 22

KARADENİZ ÇEVRE PROGRAMI (BSEP)

Karadeniz ülkelerinin temsilcileri 1972’de düzenlenen Stockholm Çevre ve GeliÅŸim konferansından esinlenerek, "Karadeniz’in kirlenmeye kaşı korunması konvansiyonu"nu hazırladılar. 1992 yılında BükreÅŸ’te imzalanan konvansiyon ile 1994 yılının ilk aylarına dek 6 ülkenin yasama meclisleri tarafından onaylandı.

BükreÅŸ konvansiyonu; temel bir anlaÅŸma çerçevesinde ve karadan kaynaklanan kirlenmenin önlenmesi, çöplerin atılması ve kazalar karşısında /örneÄŸin petrol sızıntısı) ortak hareket edilmesi konusunda üç spesifik protokol içeriyordu. Bu konvansiyonun uygulanması merkezi İstanbul’da bulunan bir komisyonca gözlenecektir.

BükreÅŸ konvansiyonu, kurallar koymuÅŸtur. Ancak çevre hareketlerinin baÅŸlatılması için zaman çizelgesi oluÅŸturmamıştır. Bu nedenle ardından Odessea’da Nisan 1993’de 6 ülkenin bakanları tarafından Karadeniz Çevresinin korunması konusunda bakanlıklar düzeyinde bir deklerasyon imzalanmıştır. 1992 Rio zirvesinde benimsenen 21. Yüzyıl gündemine dayandırılan bu yenilikçi doküman 3 yıllık bir deÄŸiÅŸim süresi baÅŸlatmaktadır.

Karadeniz ülkeleri, çevre hareketinin bir an önce baÅŸlatılması ve uzun süreli bir eylem planı oluÅŸturulabilmesi için Global Environment Faliciti’den (GEF) destek istenmiÅŸ ve Dünya Bankası, BM GeliÅŸtirme programı ve BM çevre programı yönetiminde 2 milyar dolarlık bir fon oluÅŸturulmuÅŸtur. Haziran 1993’de GEF’den temin edilen 9,3 milyon dolarlık fonla Avrupa birliÄŸi, Hollanda, Fransa, Avusturya, Kanada, Japonya’dan temin edilen tamamlayıcı fonla 3 yıllık Karadeniz Çevre Programı (BSEP) oluÅŸturuldu.

Karadeniz Çevre Programının uzun vadeli bir eylem planı yaratabilmesi için program hedeflerinin maliyetini karşılayacak bir mekanizmanın olması ÅŸarttır. Kıyı ülkelerinin tek merkezli bir programa baÄŸlı olması yerine, bölgelerindeki spesifik görevlerin koordine edilmesine sahip "Faaliyet merkezleri"’ne dayalı bir çalışma gruplarına ön ayak olunmasına karar verildi. Bütün çalışma gruplarında Karadeniz ülkelerinin her birinden en az bir uzman bulunmaktadır.

Faaliyet merkezleri ve çalışma grupları;

1) Acil yanıt (Varna, Bulgaristan)

2) Rutin kirlilik izleme (İstanbul, Türkiye)

3) Özel izleme programları, biyolojik ve insan sağlığı etkileri ve çevre kalite standartları (Odessea, Ukrayna)

4) Bio-çeşitliliğin korunması (Batum, Gürcistan)

5) Birleşik kıyı bölgelerinin yönetimi için müşterek metodolojilerin geliştirilmesi (Novorossisk, Rusya)

6) Balıkçılık ürünleri (Constantza, Romanya)

Buna ek olarak program koordinasyon merkezlerine (PCU) dayanan 3 çalışma grubu bulunmaktadır.

1) Veri yönetimi ve Coğrafi bilgi sistemleri (GIS)

2) Çevre kalite ölçütleri, standartları, çevre yasaları ve bunların icrasında uyumun sağlanabilmesi için tavsiye paneli

3) Çevre ekonomisi çalışma grupları

Odessea deklerasyonunun etkin biçimde uygulanması için kurulan bütün ağ kademeli olarak İstanbul Komisyonu Sekreteryasına, Balık ürünleri Faaliyet merkezi ise Balık ürünleri komisyonuna

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 23

aktarılacaktır. BSEP programı temel cihazlarının tedarikini, eğitim, pilot ve demostrasyon projeleri ve yatırım öncesi faaliyetlerin yürütülmesi de öngörülmektedir.

NELER BAÅžARILDI

Konularına göre ayrılmış 23 kadar çalışma grubu, bir çok durumda 6 ülkeden gelen uzmanların bilgi paylaşımı ve müşterek iş planları oluşturabilmeleri için ilk fırsat olmuştur. Yakında bir Karadeniz bülteninde ekleneceği bir elektronik posta ağının başarıyla kurulmasından sonra artık daha az toplantıya ihtiyaç duyulacak ve oluşturulan bu ağın sürekli olarak çalışması mümkün olacaktır.

BSEP’in 1995’de eÅŸ sponsor ve yardımcı ortaklarıyla birlikte 800’ün üzerinde uzmanı, 60’dan fazla atelye, toplantı ve eÄŸitim oturumunda görevlendirmiÅŸtir. BSEP kirlilik izleme ÅŸebekesindeki cihazların deÄŸiÅŸimi için 1,5 milyon dolar katkıda bulunmuÅŸtur. BSEP, NGO’ların yardımı ile kendine ait dergi, film ve posterler aracılığı ile kamu bilincini arttırmaya çalışmaktadır.

Karadeniz Veri sistemi ve Karadeniz Bilgi sistemiyle birlikte bu raporlar, bilgi ve analizlerin bilimadamları, yöneticiler ve bölge düzeyinde politika oluÅŸturanlar için hazır bulundurulmasını saÄŸlamaktadır. Son olarak BSEP’nin dünya banksı liderliÄŸinde geliÅŸtirdiÄŸi çevre yatırım programı, daha ÅŸimdiden Gürcistan’a 18 milyon dolarlık acil hizmet kredisi vermiÅŸ bulunan Acil yatırım fonunun oluÅŸturulmasını desteklemiÅŸtir.

AKDENİZDE KİRLİLİĞİN DURUMU

• Akdeniz’in yenilenmesi "yaklaşık 90 yıl"

• Kullanılmış suların arıtılması "27 yıl"

Batıda Atlas Okyanusundan doÄŸuda Asya’ya kadar uzanan ve Avrupa’yı Afrika’dan ayıran kıtalararası deniz. Dünyanın en büyük iç denizi, toplam alanı Karadeniz dışında 2.512.300 km2′dir. Derin ve karalar arasında uzunlamasına sıkışmış bir çöküntüyü kaplayan Akdeniz batıda dar ve sıkı bir boÄŸaz olan Cebelitarık’la Atlas Okyanusuna, güneydoÄŸuda SüveyÅŸ kanalı ile Kızıldeniz’e, kuzeydoÄŸuda Çanakkale BoÄŸazı ile Marmara denizine baÄŸlanır. Akdeniz’in en büyük adaları Sicilya, Sardinya, Kıbrıs, Korsika, Girit, Mallorca ve Rodos’tur. En derin yeri Yunanistan’ın güneyinde İyon havzasında, deniz yüzeyinde 5.121 m aÅŸağıdadır.

Hidrografi ;

Akdeniz’in hidrografik koÅŸullarına üç su kütlesi hakimdir.

• Yüzey katmanı,

• Orta katman,

• Dibe kadar inen derin katman.

Yüzey katmanının kalınlığı suyun sıcaklığına baÄŸlı olarak 75m ile 300 m arasında deÄŸiÅŸir. DoÄŸu Akdeniz’in ılık ve tuzlu sularının katıldığı orta katman 300-600 m derinlikte bulunur. Derin katman ise orta katmanla dip katman arasındaki bölgeyi kaplar. Suyu genellikle türdeÅŸ olan derin katmanda sıcaklık 13 derece dolayındadır. 900-2500m derinlik arasında sıcaklık yaklaşık 0,2 derece artar.

Akdeniz buharlaÅŸma sonucu yitirdiÄŸi suyun ancak üçte birini akarsularla yeniler. Dolayısıyla, Atlas okyanusunda Akdeniz’e sürekli bir yüzey suyu akıntısı vardır. Az miktarda su da Marmara denizinden gelir. Atlas okyanusunda gelen su Cebelitarık boÄŸazından geçtikten sonra Afrika’nın kuzey kıyısı boyunca ilerler. Bu akıntı Akdeniz’deki en sabit su dolaşımının öğesini oluÅŸturur. BuharlaÅŸma ile Akdeniz’in tuzluluÄŸu ve yoÄŸunluÄŸu artar. YoÄŸunlaÅŸan su dibe çöker,alt akıntı ile Cebelitarık’ı oluÅŸturan deniz eÅŸiÄŸinin üstünden Atlas okyanusuna ulaşır. Bu sebeple Akdeniz soluk alıp veren deniz olarak tanımlanmıştır.

Sular Üzerinde bir Hakikat Köprüsü Sayfa 24

Akdeniz’in yüzeyindeki temel su dolaşımı ise doÄŸu ve batı havzalarında olmak üzere ayrı ayrı yelkovanın ters yönünde hareketlerden oluÅŸur. Akdeniz’in akıntı sistemi karmaşık deÄŸildir. Gerek Batı Akdeniz’de, gerekse DoÄŸu Akdeniz

Karayolu Taşımacılığı Sektörü

Salı, 06 Kasım 2007

KARAYOLU TAŞIMACILIĞI SEKTÖRÜ

Dünyada Karayolu Taşımacılığı 2

Türkiye’de Karayolu Taşımacılığı 2

Karayolu Ulaştırmasına İlişkin Yatırım ve Politikalar 3

Kentleşme Eğilimi ve Karayolu Ulaşımı Arasındaki Etkileşim 4

Karayolu Ulaştırma Sektöründeki Başlıca Sorunlar, Çözüm

ve Politika Önerileri 4

BÖLÜM II

DEMİRYOLU TAŞIMACILIĞI SEKTÖRÜ

AB’de ve Dünyada Demiryolu Taşımacılığı 6

Türkiye’de Demiryolları Taşımacılığı 8

Demiryolu Sektörünün Sorunları 9

Demiryolu Ulaştırmasından Beklentiler 10

BÖLÜM III

DENİZ TAŞIMACILIĞI SEKTÖRÜ

Türk Deniz Ticaret Filosunun Dünya Sıralamasındaki Yeri 11

Dış Ticaret Hacmi ve Denizyolu Taşımaları 11

Denizcilik Sektörüne Verilen Yatırım Teşvikleri 12

Denizyolu Sektörünün Sorunları ve Çözüm Önerileri 13

Denizyolu Ulaştırmasından Beklentiler 13

BÖLÜM IV

HAVAYOLU TAŞIMACILIĞI SEKTÖRÜ

Dünya’da Hava UlaÅŸtırması 14

Hava Ulaştırmasındaki Mevcut Durum 14

Havayolu Ulaştırma Sektörü Gelirleri 16

Bölgesel Gelişmeler 16

Havalimanlarının Trafik Durumu ve Havalimanı İşletmeciliğindeki Gelişmeler 20 Havayolu Şirket Evlilikleri 20

Havayolu Yük Taşımacılığının Gelişimi 21

Dünyada Havayolu Taşımacılık Sektörüne İlişkin Beklentiler 22

Türkiye’de Hava UlaÅŸtırması 23

Mevcut Durum 23

Sektörde Özelleştirme Faaliyetleri 25

Hava Yolu Ulaştırması Sektörünün Başlıca Sorunları ve Çözüm Önerileri 25

Türkiye’de Havayolu Taşımacılık Sektörüne İliÅŸkin Beklentiler 26

BÖLÜM V

BORU HATTI ULAŞTIRMA SEKTÖRÜ

Dünyada Petrol Ve Doğal Gaz Boru Hatları 27

Ham Petrol Boru Hatları 27

Doğal Gaz Boru Hatları 27

Türkiye’deki Durum 28

Ham Petrol ve Doğal Gaz Boru Hatları 28

Sektörde Faaliyet Gösteren Kuruluşlar 29

Boru Hatlarında Mevcut Kapasite ve Kapasite Kullanımı 31

Uzun Dönemde (2001-2023) Talepte, Arzda, Rekabet Gücünde

Beklenen GeliÅŸme EÄŸilimleri 31

Boru Hattı Taşıma Sektörünün Sorunları 33

Sektörde Beklenen Gelişmeler 34

BÖLÜM VI

ULAŞTIRMA SEKTÖRÜ FİNASMAN VE TEŞVİK DURUMU

Ulaştırma Sektörüne Sağlanan Finansal Destekler 34

Ulaştırma Sektörüne Sağlanan Yatırım Teşvikler 35

ULAŞTIRMA SEKTÖRÜ

GİRİŞ

Baş döndürücü hızla ilerleyen teknoloji ve onun ürünü olan ulaşım ve iletişim ülkeler arasındaki ilişkiyi inanılmaz ölçülerde artırmıştır. Mevcut ekonomik ilişkileri daha da geliştirmek için ülkeler, küresel ve bölgesel bazda liberalleşme çabası içinde serbest ticaret bölgeleri, gümrük birlikleri, ortak pazarlar vb. oluşturma çabası içindedirler. Yaşanan küreselleşme süreci de, malların, hizmetlerin, sermayenin, kişilerin dünyada daha serbest dolaşımını öngörmektedir.

Sınırların ortadan kalktığı, rekabetin arttığı dünyamızda yaşanan bu değişimi en fazla etkileyen ve etkileyecek olan sektörlerden biri ulaştırma sektörüdür. Sanayileşmenin hızla gelişmesine, nüfus artışına ve yerleşim merkezlerinin yaygınlaşmasına paralel olarak, ulaştırma sistemleri de konfor, hız ve güvenirlik yönünden devamlı gelişmeler kaydetmektedir.

Küreselleşme ve bölgeselleşme bağlamında, uluslararası arenada, ulaştırma sektörünün liberalizasyonu; ulusal altyapı şebekelerinin entegrasyonu; daha etkin, rekabetçi ve güvenli bir hizmet sunumu için ortak politikalar belirlenmektedir. Bu politikalarda, ekonomik gelişmenin yadsınamaz bir unsuru olarak ulaştırma alt sistemlerinin koordineli ve kombine yapıda faaliyet göstermesi temel alınmaktadır.

21.yüzyıl ile birlikte, küreselleşme trendine paralel olarak gelişme gösterdiği tespit edilen ulaştırma sektörünün, Türkiye ve Dünyadaki mevcut durumu ile geleceğe yönelik beklentilerinin yer aldığı sektör raporumuz;

- Karayolu Taşımacılığı,

- Demiryolu Taşımacılığı,

- Denizyolu Taşımacılığı,

- Havayolu Taşımacılığı,

- Boru Hattı Taşımacılığı

olmak üzere beş bölümde incelenmektedir.

BÖLÜM I

KARAYOLU TAŞIMACILIĞI SEKTÖRÜ

1- Dünyada Karayolu Taşımacılığı

Yolcu ve yük taşımacılığında; ekonomi, hız, güvenlik ve konfor her ulaşım türünde aranması gereken özelliklerdir. Bunların yanında çevreyi en az kirletmesi, ülkede mevcut enerji kaynaklarını kullanması ve bu sırada yolcu-km veya ton-km başına tükettiği enerjinin az olması, ilk tesis ve bakım-onarım kolaylığı ulaştırma türlerinin tercihinde gözönünde tutulması gereken diğer unsurlardır.

Dünyada yolcu ve yük taşınmasında ulaşım türlerinden yalnız birinden yararlanan ülke yoktur. Hemen her ülkede demiryolu, karayolu, havayolu ulaştırmasının yanında ülkenin coğrafi konumuna göre deniz yolu ulaştırması ile likit yük taşımacılığında boru hatlarından yararlanılır. Burada önemli olan ülkenin sosyal durumuna, mali imkanlarına, sahip olduğu enerji kaynakları ile arazisinin özelliklerine, teknolojik yapısına uygun düşen ulaştırma türlerinin seçilip her birine gerekli olan ağırlığın verilmesidir.

Dünya yol istatistikleri incelendiğinde diğer taşıma sistemleri çok gelişmiş olan ülkeler dahil bir çok yerde yük ve yolcu taşımacılığında karayoluna olan talebin sürekli artan bir eğilim gösterdiği izlenmektedir. Karayolu taşımacılığı, üretim yerinden tüketim mahalline aktarmasız ve hızlı taşıma yapılmasına uygun olması nedeniyle, diğer taşıma türlerine göre daha fazla tercih edilmektedir. Ekonomik kalkınmanın ve refahın gelişmesinde büyük önemi olan karayolu taşımacılığı, kendi bünyesi içinde başlı başına ekonomik bir faaliyet olduğu gibi, diğer bütün sektörlere de çok yakın ilişkisi olan ve bu sektörleri olumlu veya olumsuz yönde etkileyen bir hizmet türü konumundadır.

Bazı GeliÅŸmiÅŸ Ülkelerde ve Türkiye’de Yolcu Taşımacılığının Ulaşım Türleri Yönünden KarşılaÅŸtırması (1998, %)

Ülkeler Karayolu Demiryolu Denizyolu Havayolu

ABD 27,2 38,3 24,0 10,5

Almanya 58,2 22,0 12,0 7,3

Türkiye 96,2 2,0 0,1 1,7

KaynakPT

2- Türkiye’de Karayolu Taşımacılığı

Ülkemizde yolcu taşımacılığının karayolları üzerinde yoğunlaştığı ve diğer ülkelerle karşılaştırıldığında standartların oldukça üzerinde gerçekleştiği görülmektedir. Ülkemizdeki trafik kazalarındaki fazlalığın ana sebebi de karayollarındaki bu yoğunlaşmadır.

Ülkemizin Yol Durumu (1999, Km)

Asfalt Betonu Kaplama, Stabilize vb. Toplam

Otoyollar 1.726 0 1.726

Devlet Yolu 5.350 25.995 31.345

İl Yolu 309 29.231 29.540

Toplam 7.385 55.226 62.611

Ülkemizdeki otoyolların uzunluÄŸu 1.726 km, stabilize ve diÄŸer yollar dahil toplam yol uzunluÄŸu ise 62.611 km’dir.

Türkiye’de yolcu ve yük taşımacılığında karayollarının payı diÄŸer ulaÅŸtırma türleri ile karşılaÅŸtırdığında karayollarının ulaÅŸtırma sektörü içinde ne denli önemli bir paya sahip olduÄŸu net bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Yıllar itibariyle yolcu ve yük taşımacılığında en büyük paya sahip olan karayolları son dönemlerde özel havayolu ÅŸirketlerinin havacılık sektörüne getirdiÄŸi ek kapasite ve daha ucuz ulaşım imkanı neticesinde ağırlığını bir miktar kaybetmiÅŸ olup, özellikle demiryolu yatırımlarının artması ve hızlı tren türü yeni ulaşım araçlarının hizmete girmesi neticesinde yoÄŸunluÄŸunu bir miktar daha kaybedecektir.

Türkiye’de Yolcu Taşımacılığının UlaÅŸtırma Sistemlerine Göre Dağılımı

(BinYolcu/Km)

Yıl Kara

Yolu Pay (%) Demiryolu * Pay (%) Deniz **

Yolu Pay (%) Hava ***

Yolu Pay (%) Toplam

1997 180.967 96,4 3.562 1,9 53 0,1 3.033 1,6 187.645

1998 186.159 96,2 3.911 2,0 54 0,1 3.289 1,7 193.413

1999 189.882 96,0 4.199 2,1 34 0,1 3.480 1,8 197.595

* Banliyö taşımaları hariçtir.

** Şehirlerarası taşımaları kapsamaktadır.

*** Kamu sektörünce yapılan taşımalardır.

Kaynak: DPT ÖİK Raporu

1999 yılı itibariyle yolcu taşımacılığında karayollarının payı % 96.1 olarak gerçekleşmiş olup, son üç yılda toplam yolcu sayısında %5,2 artış olmuşken karayollarıyla taşınan yolcu sayısında %4,9 artış olmuştur.

Ülkemizde Yük Taşımacılığının Ulaştırma Sistemlerine Göre Dağılımı

(Bin Ton/Km)

Yıl Kara (%) Demiryolu (%) Deniz (%) Hava (%) Boru (%) Toplam

1997 139.789 86,9 9.331 5,8 8.400 5,2 266 0,2 2.998 1,9 160.784

1998 152.210 88,9 7.973 4,7 7.940 4,6 303 0,2 2.754 1,6 171.180

1999 155.254 89,0 7.600 4,4 8.300 4,8 315 0,2 2.780 1,6 174.249

Kaynak: DPT ÖİK Raporu

1999 yılı itibariyle yük taşımacılığında % 89 olarak gerçekleşen karayollarının payı bir önceki yıla göre artarken, yük taşımacılığında denizyollarının payında da bir artış olduğu görülmektedir.

3- Karayolu Ulaştırmasına İlişkin Yatırım ve Politikalar

Ülkemizde ulaştırma sektöründe özellikle yurt içi ulaşımlarda demiryolları ve denizyolları ihmal edilerek tüm ulaştırma yatırımları karayollarına yönlendirilmiştir.

Ulaştırma Sektörüne Yapılan Yatırımların Ulaştırma Türleri Arasındaki Dağılımı

(Cari Fiyatlar, Milyar TL.)

Yıl Kara (%) Demiryolu (%) Deniz (%) Hava (%) Boru (%) Toplam

1995 50.410 80 4.131 7 1.407 2 4.654 7 2.235 4 62.837

1996 119.267 75 8.213 5 2.893 2 24.567 16 3.531 2 158.471

1997 254.562 68 15.999 4 8.267 2 73.366 20 19.721 6 371.916

1998 419.466 61 34.707 5 18.321 3 143.717 20 71.639 10 687.850

1999 530.428 51 59.910 6 35.993 3 341.955 33 79.611 8 1.047.896

Kaynak: DPT

UlaÅŸtırma sektörüne ayrılan kamu yatırımları içerisinde 1995 yılına kadar önemli bir paya sahip olan karayolu yatırımları 1996 ve sonrasında azalma sürecine girmiÅŸ, buna karşılık yurtiçi yolcu taşımaları içinde çok küçük bir paya sahip olan havayolu ulaÅŸtırmasının toplam ulaÅŸtırma yatırımları içindeki payı önemli oranda artış göstermiÅŸtir. Bunun yanında daha ekonomik ve güvenli olan demiryolu taşımacılığına ise 1930′lu yıllardan beri önemli bir yatırım yapılmamıştır.

4- Kentleşme Eğilimi ve Karayolu Ulaşımı Arasındaki Etkileşim

Ülkemizde son dönemde azalan nüfus artış hızına rağmen, kentleşme sürmekte ve kentlerde yaşayan nüfus oranı artmaktadır. VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminin sonunda kentsel alanlarda yaşayan nüfusun 54.7 milyona ulaşması beklenmektedir. Kişi başına yolculuk üretim katsayısının 1.0 olacağı varsayımıyla bir günde yaklaşık 54.7 milyon motorlu araç yolculuğu yapılacağı dikkate alındığında, kentiçi ulaşım gereksiniminin boyutları ortaya çıkmaktadır. Kentlerimizde artan eğitim ve kültür düzeyleri, ekonomik ve sosyal faaliyetler, gelir ve refah düzeyi ve otomobil sahipliği, kentiçi ulaşım taleplerinin kentsel nüfustan daha hızlı artmasına yol açmaktadır. Dünyada ve özellikle gelişmiş ülkelerde, bu artan talebi -müdahale etmeksizin- kabul edip, bunu ulaşım arzının arttırılması yoluyla karşılamaya çalışmanın fiziksel ve ekonomik açıdan geçersiz ve çevreyi bozucu bir yaklaşım olduğu anlaşılmış ve "yolculuk talep yönetimi" olarak adlandırılan yeni bir kavram ortaya çıkmıştır. Bu kavram içinde, mevcut altyapıdan en üst düzeyde yararlanma veya ulaşım talebinin hızla gelişmekte olan tele-iletişim ve bilgisayar teknolojileri sayesinde başka alternatif biçimlere kaydırılması kullanılan başlıca stratejiler arasında yer almaya başlamıştır. Çoğu gelişmiş ülkede artık, trafik talebinin azaltılması, yasalarla belirlenmiş bir ulusal politika haline dönüşmüştür. Ülkemizde bu bilinç henüz yerleşmemiş olmakla beraber, geleneksel politikaların çözümsüzlüğünün anlaşılarak, yakın dönemde bu tür politikaların benimsenmesi gerekecektir.

5- Karayolu Ulaştırma Sektöründeki Başlıca Sorunlar, Çözüm ve Politika Önerileri

Sektör yetkililerinin ifade ettiği üzere, bugün ülkemizde karayolu altyapı sorununun temelden çözüldüğünü söylemek mümkün değildir. Bir yandan geniş bir ülke, sert iklim ve çetin topografya koşulları yapım, bakım ve onarım güçlüğünü artırırken diğer yandan trafiğin özellikle ağır taşıtların ve izin verilen yüklerin gereksiz ve tekniğe aykırı olarak artırılması yollarımızın süratle bozulmalarına yol açmaktadır.

1995 yılı yatırım teşvik belgesine istinaden araç yatırımı yapan kuruluşlara sağlanan %100 oranında yatırım istisnası, KDV istisnası vb. avantajlar, diğer sektörlerde iştigal eden kurum ve kuruluşların araç sahibi olmasını sağlamış, taşımacılık konusunda yeterli bilgi birikimine sahip olmayan kişi ve kurumların sektöre girişiyle birlikte araç sayısı artmış ve hizmet kalitesinde düşüş görülmeye başlanmıştır. Yük taşımacılığının içinde bulunduğu darboğazın en önemli nedenlerinden biri olan "teşvik" politikasının yeniden gözden geçirilmesi ve sektöre girişlerin "mesleki yeterlilik" ön şartına bağlanması kaçınılmaz olarak değerlendirilmektedir.

Bakım ve işletme çalışmalarında ihaleli işlere ağırlık kazandırılarak ülkede bakım faaliyetini nitelikli olarak yerine getirebilecek, özel sektör firmalarının örgütlenmesi teşvik edilmelidir .

Karayolu ağı üzerinde trafik kazalarının yoğunlaştığı noktalarda çalışmalar hızlandırılarak güvenli trafik akışı sağlanmalıdır. Yol ağının tümünde trafik güvenliğinin arttırılmasına yönelik çalışmalardan yatay ve düşey trafik işaretlemeleri öncelikle sağlanmalıdır.

Karayollarının planlanan ekonomik ömürleri boyunca, can ve mal güvenliği yönünden iyi durumda bulundurulması esastır. Bunu sağlamak ve diğer alt sektörlere karşı haksız rekabeti önlemek üzere etkili ve yurt çapında yaygın bir ağırlık kontrolü yapılması gerekmektedir. Ağırlık kontrol istasyonları projelendirilerek hızla uygulamaya geçirilmelidir. Yol boyu hizmet tesislerine ait standartlar geliştirilmeli ve işletmesinde daha etkin bir denetim yapılmalıdır.

Karayoluyla yük taşımacılığı yapılan bir çok ülke, kendi taşımacılarının taşıma kapasitesinin düşüklüğünü gerekçe göstererek taşıtlarımıza geçiş belgesi tahsisinde gerekli kota artışına razı olmamaktadır. Bu konuda, Avusturya, İtalya, Rusya belirgin örnekler olarak karşımıza çıkmaktadır. Geçiş belgesi kısıtlamalarının yanı sıra bazı ülkeler de yüksek geçiş ücretleri talep ederek taşıma maliyetlerinin artmasına, taşımacılarımızın rekabet gücünün zayıflamasına neden olmaktadır. Geçiş ücretlerinin maliyetleri en fazla etkilediği ülkeler arasında Romanya ve Macaristan öncelikli olarak yer almaktadır.

Altsektörün tamamını bünyesine alan ve kamu kurumu niteliÄŸinde bir ”meslek örgütü” henüz kurulmamış olup, ulusal ve uluslararası yolcu ve eÅŸya taşımacıları çeÅŸitli dernekler altında örgütlenmiÅŸlerdir. Ayrıca, taşımacılar Ticaret Odalarının farklı meslek komiteleri altında faaliyet göstermektedirler.

Ülkemiz, uluslararası mal ticaretinin serbestleÅŸmesinin saÄŸlanması için ticarette teknik engellerin kaldırılmasına yönelik uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmekte ve AB -Türkiye arasında Gümrük BirliÄŸi’nin gereÄŸi Avrupa BirliÄŸinin standardizasyon, ölçüm, kalite, test ve belgelendirme konularındaki mevzuatını da aÅŸamalı olarak kendi iç mevzuatına aktarma çalışmalarını sürdürmektedir. Bu çalışmalar sonucunda Türkiye Akreditasyon Konseyi Kanunu (TÜRKAK) 1999 yılında yürürlüğe girmiÅŸ bulunmaktadır. Bunun gerektirdiÄŸi yükümlülüklerin titizlikle yerine getirilmesi, ülkemizin kısa ve uzun dönemli çıkarları açısından önem taşımaktadır.

Ülkemizde kullanılmakta olan yaklaşık 62.000 km uzunluğundaki karayolu ağını uzatmak gereksiniminden önce, kapasite yetersizliği görülen kesimlerinde kapasite artırıcı önlemler alınması gerekli olabilecektir. Ülkemizde otoyolların, bazı kesimlerde atıl kapasite oluşturdukları da bir gerçektir. Bu nedenle yeni otoyolların yapımlarının ayrıntılı araştırmalara dayanması ve bir plan çerçevesinde geliştirilmesi gerekecektir. Bununla birlikte, özellikle AB ülkeleri düzeyini yakalayabilmek için kullanılmakta olan karayolu ağının bakımı ve onarımı çalışmaları öne çıkacaktır.

BÖLÜM II

DEMİRYOLU TAŞIMACILIĞI SEKTÖRÜ

Ulaştırma sektörünün ana unsurlarından birisi olan demiryolları da diğer ulaşım türleri gibi küreselleşmenin yarattığı düzene ayak uydurabilmek için önemli bir yapısal ve teknik değişim sürecinden geçmektedir. Yapısal değişim süreci içinde demiryollarının hem kendi yapıları hem de devletle ilişkileri sorgulanmakta ve yeniden düzenlenmektedir. Dünya demiryollarının neredeyse tümünde yeniden yapılanma çalışmaları çeşitli biçimlerde sürdürülmektedir. Günümüzde, demiryolu sektörünün sadece diğer ulaştırma türleri karşısında rekabet gücünü arttırmaya değil birden fazla işleticinin faaliyetine imkan vererek sektör içinde de rekabet yaratılmaya çalışılmaktadır. Gelecek yıllarda demiryolu taşımasının özelliklerine uygun güzergahlarda gelişmeye devam edeceği ve kamuoyunun çevresel konulara duyarlılığının artması sonucu trafiğin karayolundan demiryoluna kaymasına neden olacağı beklenmektedir. Demiryolları da oluşan bu olumlu gelişmeden yararlanabilmek için hizmet kalitesi, konfor, güvenirlilik ve fiyat konusunda iyileştirmeler yaparak rekabet gücünü arttırmak için önlemler almak zorundadır.

1- AB’de ve Dünyada Demiryolu Taşımacılığı

Tüm dünyada, karayolu ağırlıklı mevcut taşımacılık sistemi sebep olduÄŸu kirlenme, kazalar ve trafik tıkanıklığı ile ekonominin geliÅŸmesinde en büyük rol oynayan hareketliliÄŸi sınırlamaktadır. Avrupa ve Asya’nın birçok ülkesinde bu durumu deÄŸiÅŸtirmek için demiryollarına özel önem verilmiÅŸtir ve ilk olarak 1960′lı yıllarda Japonya’da kullanılmaya baÅŸlanan ileri teknoloji ürünü yüksek hız trenleri 1980′lerden itibaren tüm Avrupa’da yaygınlaÅŸmıştır. Yüksek hız trenlerinin hizmet verdiÄŸi ülkelerde 200-600 kilometre arasındaki mesafelerde demiryolu ile ulaşım havayolu ulaşımına tercih edilmektedir.

1950′li yıllardan bu yana Avrupa’nın gündeminde olan, ekonomik yönden güçlü tek Avrupa ideali, 1992 yılında Maastricht Zirvesiyle çok yönlü bir birliktelik niteliÄŸini almıştır. Ekonomik ve toplumsal bütünlük için kilit sektörlerden biri olan ulaÅŸtırma alt sistemlerindeki geliÅŸmeler de Avrupa BirliÄŸi tarafından önemle deÄŸerlendirilmekte ve yönlendirilmektedir. Çevreyle uyumlu ekonomik geliÅŸmenin saÄŸlanmasında ulaÅŸtırma sektörüyle ilgili Avrupa BirliÄŸi politikaları özellikle demiryolu altyapısının geliÅŸtirilmesine yöneliktir. Eski DoÄŸu Bloku ülkelerinin geliÅŸmiÅŸ Avrupa ülkeleriyle ekonomik ve toplumsal uyumunun ve bütünleÅŸmesinin saÄŸlanmasında özellikle demiryolu altyapısının geliÅŸtirilmesi amacıyla 10 adet Pan-Avrupa Çok Modlu UlaÅŸtırma Koridoru belirlenmiÅŸ olup, çalışmalar devam etmektedir.

Avrupa ülkeleri, 2000′li yıllarda 9/440 sayılı Avrupa Konseyi Direktifi doÄŸrultusunda yönetim özerkliÄŸi saÄŸlanmış, mali yapıları iyileÅŸtirilmiÅŸ, verimlilikleri artırılmış demiryolu kuruluÅŸları yaratmak için izlenecek yeni demiryolu stratejileri üzerinde çalışmaktadırlar.

Avrupa Komisyonu, Avrupa demiryolu ÅŸebekesinin omurgasını meydana getirecek olan ve limanlar, havayolları ve karayollarını da içine alan Trans European Networks (TEN) planını belirlemiÅŸ ve dokuzu demiryolu üzerine olan 14 öncelikli TEN Projesi için baÅŸlangıç finansmanının saÄŸlanmasında görüş birliÄŸi oluÅŸturmuÅŸtur. Bu projelerden yüksek hız tren hatlarıyla ilgili olanlar, geleceÄŸin Avrupa Yüksek Hız Tren Åžebekesi’nin de omurgasını oluÅŸturacaktır. Avrupa’da demiryolları ekolojik avantajları ilave pazar payına dönüştürmek amacındadır. Bu nedenle, Avrupa’da "Kirleten öder” prensibi çerçevesinde kaza, hava kirliliÄŸi, gürültü, iklim deÄŸiÅŸiklikleri gibi sosyal maliyetlerin içselleÅŸtirilmesi üzerine yoÄŸun bir biçimde çalışılmaktadır. Öte yandan, ulaÅŸtırma sistemlerinin birbirine karşı üstünlüklerinin birbirlerini tamamlayacak ÅŸekilde kullanılması kavramı ile oluÅŸturulan "kombine taşımacılığın” geliÅŸtirilmesi önemli bir strateji olarak Avrupa gündemindedir.

Avrupa BirliÄŸi’nde benimsenen demiryolu politikaları: demiryolu kuruluÅŸlarının bağımsızlığı, iÅŸletme ile altyapının birbirinden ayrılması, yeni iÅŸleticilere hatlara eriÅŸim hakkı saÄŸlanması, altyapı kullanım bedellerinin eÅŸitlik ilkesine göre belirlenmesi, demiryolu kuruluÅŸlarının mali yapısının düzeltilmesi esaslarına dayanmaktadır. Avrupa BirliÄŸi, demiryolu sektörünün yeniden yapılanmasını (veya yürütülmekte olan yapılanma çalışmalarının tamamlanmasını) öngörmektedir. Avrupa’daki birçok ülkede baÅŸlatılan yeniden yapılanma çalışmaları kapsamında gerek demiryolu sektörü içinde gerekse diÄŸer sektörler arasında rekabet edebilme düzeyini yakalama gerekçesiyle demiryolu kuruluÅŸlarının mali yapısını iyileÅŸtirmek öncelikli hale gelmiÅŸtir. Teknik deÄŸiÅŸim süreci içinde ülke demiryollarının birbirine entegrasyonu amacıyla teknik altyapının (özellikle sinyalizasyon, telekomünikasyon, çeken-çekilen araçlar ve ekipman) birbirine uyumluluÄŸu saÄŸlanmaya çalışılmaktadır.

Son yıllarda dünya ekonomisinde, dünya nüfusunun büyük bir kısmının yaÅŸadığı Asya Kıtası’nın öneminin artması nedeniyle, Avrupa ile Asya arasındaki ulaşım koridorları, özellikle demiryolu koridorları, önümüzdeki yıllarda kritik bir rol oynayacaktır.

Dünya Demiryolu Trafiğinde Yolcu Sayısının Gelişimi (Milyon Kişi/km)

Bölgeler 1997 1998 1999 98/97(%) 99/98(%)

Avrupa 595,3 558,1 578,6 -6,2 3,6

Afrika ve Orta DoÄŸu 89,5 92,5 96,3 3,3 4,1

Amerika 10,4 10,6 10,8 1,9 1,8

Asya 1.042,3 1.071,3 1.127,7 2,7 5,2

Okyanusya 1,1 1,1 1,2 - 9,0

1.738,7 1.733,6 1.814,3 -0,2 4,6

Kaynak: UIC, Uluslararası Demiryolları Birliği

1999 yılında demiryollarını kullanan yolcu sayısı önceki yıla göre tüm dünya’da % 4,6 oranında artış gösterirken, bu artışlar Avrupa ülkelerinde %3,6, Afrika ve Orta DoÄŸu ülkelerinde % 4,1, Amerika’ da % 1,8, Asya ülkelerinde % 5,2 ve Okyanusya’da % 9,0 oranında gerçekleÅŸmiÅŸtir.

Yüksek-hız tren hizmetleri, demiryollarına önemli bir pazar imkanı yaratmıştır. Bu pazarda demiryolları, karayolu ve havayoluna göre tercih edilir bir alternatif haline gelmiştir. Genel olarak yüksek-hız treni saatte 200 kilometrenin üzerinde hız yapan yolcu trenleri için kullanılmaktadır. Çelik tekerlek - çelik ray teknolojisine dayalı olarak geliştirilmiş olan ancak, yüksek hıza uygun yeni bir altyapıyı da gerektiren, yüksek-hız trenleri saatte 300 kilometreye kadar hız yapabilmektedir.

AB ülkelerinde hızlı trenlerle yapılan ulusal ve uluslararası taşımalar 42.3 milyar yolcu-km’ye ulaÅŸmış olup, 1997 yılında bir önceki yıla göre % 4.9 oranında artış göstermiÅŸtir. 1996 yılında faaliyete geçen Fransa, Hollanda ve Alman demiryollarının ortak iÅŸlettiÄŸi hızlı tren Thalys’in yolcu sayısı 10 milyonu aÅŸmıştır. Yüksek hız, konfor ve müşteri taleplerine göre dizayn edilmiÅŸ ÅŸehirlerarası ve bölgesel trenlerin de pazar payı artmaya baÅŸlamıştır

Dünya’da Demiryolu Vasıtasıyla Taşınan Yük Miktarı (Milyon Ton/km)

Bölgeler 1997 1998 1999 98/97(%) 99/98(%)

Avrupa 1.719,0 1.622,6 1.787,2 -5,6 10,1

Afrika ve Orta DoÄŸu 147,6 144,9 146,8 -1,8 1,3

Amerika 1.970,8 2.011,6 2.094,5 2,1 4,1

Asya 1.768,2 1.687,2 1.706,5 -4,6 1,1

Okyanusya 28,8 30,4 31,6 5,6 3,9

5.634,3 5.496,7 5.766,6 -2,4 4,9

Kaynak: UIC, Uluslararası Demiryolları Birliği

1999 yılında yük trafiği hacmi tüm dünyada % 4,9 oranında artış göstermiş, en çarpıcı artış % 10,1 oranı ile 1998 yılında önceki yıla göre % 5,6 oranında daralma görülen Avrupa demiryolu taşıma miktarında gerçekleşmiştir. Demiryolu ile yolcu taşıma hususunda tüm bölgeler arasında % 5,2 ile en fazla gelişmenin söz konusu olduğu Asya bölgesi demiryolları aracılığıyla yük taşıma hususunda aynı gelişmeyi sağlayamamıştır.

ABD’de geleneksel dökme yük olan kömür dahi konteynerle taşınmaya, Avrupa’da ise mamul maddeler ve makinalar karayolundan demiryoluna kaymaya baÅŸlamıştır. UlaÅŸtırma sistemleri arasındaki mevcut dengesizliÄŸe karşın, demiryolları kombine ve konteyner taşımacılığına giderek artan bir katkı yapmaktadır. Kombine taşımacılığın AB ülkeleri ve İsviçre’de 1984-1997 yılları ortalama yıllık artış oranı % 6.7′dir.

Bazı AB ülkeleri 9/440′ta belirtildiÄŸi üzere; yük ve yolcu taşımalarında ulusal demiryolu ÅŸirketlerinin birleÅŸerek uluslararası gruplaÅŸmaya gitmelerini teÅŸvik etmek amacıyla sadece bu gruplara tahsis edilen serbest yollar da (freeways) oluÅŸturmuÅŸlardır.

Sektörde gerçekleştirilen son düzenlemelerle demiryollarının ekonomik olmayan hizmetleri sübvansiyon alarak yerine getirme zorunluluğunu ifade eden kamu hizmeti yükümlülüğü ortadan kalkmakta ve kamu hizmetlerinin devletin açtığı rekabetçi bir ihale sonucu en az sübvansiyon talep eden kuruluş tarafından kamu hizmeti sözleşmeleri aracılığıyla yürütülmesi politikası benimsenmektedir.

2- Türkiye’de Demiryolları Taşımacılığı

Ülkemizde, Cumhuriyetin ilk yıllarında benimsenen; kendi kendine yeterli bir ekonomi oluÅŸturulması politikası doÄŸrultusunda, ülkenin temel ulaÅŸtırma sistemi konumunda olan demiryolları; milli ekonominin yaratılmasına hizmet eden bir araç olarak deÄŸerlendirilmiÅŸ, sanayinin yer seçiminde yönlendirici etken olmuÅŸ, sanayinin yurt düzeyine yayılması ve modern Türkiye’nin yaratılmasında önemli rol oynamıştır.

Cumhuriyet döneminden önce yabancı ÅŸirketler tarafından yapılarak devir alınan 3.714 km ve 1923-1950 yılları arasında inÅŸa edilen 3.780 km demiryolu ile ana hat uzunluÄŸu 1950 yılında 7.671 km ye ulaÅŸmış, bu dönemde demiryolları yük ve yolcu taşımacılığını rakipsiz olarak yürütmüştür. Ancak, 1950 yılından sonra ulaÅŸtırma sektörünün birbirini tamamlayan iki ana ulaÅŸtırma sistemi olan demiryolu ve karayolu ulaÅŸtırma sistemleri arasında, o zamanki ÅŸartların ve ülkenin ekonomik imkanlarının bir gereÄŸi olarak, dengeli bir kaynak dağılımının saÄŸlanamaması ve buna karşılık geliÅŸen demiryolu teknolojisine paralel yapılması gereken demiryolu yatırımlarının ise büyük finansman kaynağı gerektirmesi, demiryolu sistemini geliÅŸtirme ve modernizasyon çalışmalarını yavaÅŸlatmıştır. Bundan sonra demiryolları, kendisine tanınan kısıtlı imkanlarla ancak, mevcut sistemin iÅŸlerliÄŸinin korunması ve trafiÄŸin devamlılığının saÄŸlanması yanında kısmen de modernizasyon çalışmalarını sürdürmüştür. Sonuçta, ABD’nin mali desteÄŸi ve politika önerileriyle birlikte karayolları artık egemen bir konuma gelmiÅŸ, demiryolları ve denizyollarında ise, fazla bir geliÅŸme saÄŸlanamamıştır. Böylece, 1955 yılında genel ulaÅŸtırma sistemleri içerisinde yolcuda % 22 ve yükte % 61 olan demiryolunun payı 1999 yılında, yolcuda % 2′ye, yükte de % 5′e düşmüştür.

Demiryolları Yük Taşıma Payının Gelişimi ve Karayollarıyla Karşılaştırması (%)

1955 1965 1975 1985 1995 1999

Demiryolu 61 40 20 16 7 5

Karayolu 35 58 79 79 85 89

Kaynak: DPT, ÖİK Raporu

Ülkemizde; henüz dünya demiryolu teknolojisindeki olumlu geliÅŸmelere uyum saÄŸlanamamış ve bütün Avrupa’da yaygın olarak oluÅŸturulmaya çalışılan yüksek hız ÅŸebekesine entegre olacak somut adımlar atılamamıştır. Bu nedenle özellikle yolcu taşımacılığında karayollarının payı, ulaşılacak yere karayolu ile daha kısa sürede varabilmenin verdiÄŸi avantajla her geçen gün artış göstermektedir.

Demiryolları Yolcu Taşıma Payının Gelişimi ve Karayollarıyla Karşılaştırması (%)

1955 1965 1975 1985 1995 1999

Demiryolu 22 12 6 7 4 2

Karayolu 71 85 93 91 95 96

Kaynak: DPT, ÖİK Raporu

Geçen 25 yıldaki büyüme eÄŸilimlerinin sürmesi durumunda, 2020 yılında Türkiye’de yolcu trafiÄŸinin bugünkü 164 milyon yolcu/km düzeyinden yaklaşık 3.3 katına (540 Milyon Yolcu/km), yük trafiÄŸinin ise 120 milyon ton/km’den 2.5 katına (300 Milyon Ton/Km) çıkması beklenebilir. Türkiye’de sürekli artma eÄŸilimi gösteren taşıma talebinin karayolu ile karşılanması sürdürülebilir bir politika deÄŸildir. Artan taşıma talebinin karşılanabilmesi için demiryolu ağının geniÅŸletilmesi gerekmektedir.

3- Demiryolu Sektörünün Sorunları

Sektör yetkililerince, demiryollarının pazar payının yıllar itibari ile önemli düşüş göstermesinin arkasında, uygulanan ulaÅŸtırma politikalarındaki yanlışlıklar ve farklılaÅŸmaların yattığı belirtilmiÅŸtir.1950′li yıllardan sonra ülkedeki geliÅŸmelere paralel olarak yeterli demiryolu inÅŸa edilememiÅŸ, mevcut demiryollarının düşük olan fiziki ve geometrik standartları yeterince düzeltilememiÅŸ, pazardaki geliÅŸmelere uyum saÄŸlayabilen bir iÅŸletmecilik gerçekleÅŸtirilememiÅŸtir.

Yetkililere göre demiryollarının ulaÅŸtırma politikalarındaki yanlışlıklardan kaynaklanan sorunları dışında, koordinasyonun saÄŸlanmasında yönetsel boÅŸluk, yönetim ve örgüt yapısındaki yetersizlikler, nitelikli insan gücü ve eÄŸitim sorunları, finansman darboÄŸazı ve yatırımların yetersizliÄŸinden kaynaklanan birtakım sorunları da bulunmaktadır. Sorunların çözülebilmesi için evvela baÅŸlatılan yeniden yapılanma çalışmaları sonuçlandırılmalı ve Demiryolu Kanunu çıkarılmalıdır. En önemli sorunlardan biri olan personel sorunu da, gerekli nitelikli elemanların istihdamı ve personelin ciddi bir eÄŸitimden geçirilmesini de içerecek biçimde yeniden yapılanma çalışmaları baÄŸlamında çözülmelidir. Finansman darboÄŸazının ortadan kaldırılması da yine yeniden yapılanma ile birlikte çözüme kavuÅŸturulmalıdır. Ayrıca kararlara ışık tutmak üzere yönetim-biliÅŸim sistemi ve vagon/trenlerin izlenmesini saÄŸlayacak bilgi sistemlerinin geliÅŸtirilmesi gereklidir. Demiryolu ÅŸebekesinin modernleÅŸmesi ve 21. yüzyılın ilk çeyreÄŸinde Avrupa düzeyinde standartla Türkiye’nin baÅŸlıca merkezlerini birleÅŸtirecek olan optimum bir ÅŸebekenin oluÅŸturulması da gereklidir.

4- Demiryolu Ulaştırmasından Beklentiler

Batı ülkelerinde olduÄŸu gibi ülkemizde de hızlı trenler vasıtasıyla, demiryollarında, hızların 300 km/saat’e çıkarılması planlanmıştır. Bu hızların uygulanabildiÄŸi yüksek hızlı demiryolları, 400-600 km. Uzaklıklar için, kent merkezinden kent merkezine ulaşım süresi açısından ve aynı gün içinde baÅŸka bir kente gidip çalışma saatlerini orada geçirdikten sonra geri dönme olanağını vermesiyle, karayollarına hatta havayollarına göre net bir üstünlük saÄŸlamaktadır. Avrupa Bakanlar Konseyi planına göre Avrupa 2015 yılında 30.000 km. uzunluÄŸunda bir yüksek hızlı demiryolu ağına kavuÅŸacaktır. Bu ağın iki ayrı koridor üzerinden Türkiye’ye baÄŸlanması öngörülmektedir. Türkiye içinde bu hattın demir yollarımızın belkemiÄŸi niteliÄŸinde ana eksen olmak üzere Sınır-İstanbul-Ankara- Sivas üzerinden doÄŸuya ve güney doÄŸuya doÄŸru uzaması gündeme gelecektir. Bu hat, aynı zamanda Avrupa-Asya transit geçiÅŸi üzerinde bulunması nedeniyle özel önem kazanacaktır.

Yük taşımacılığı açısından 21. yüzyılda kombine taşımacılık ve bu baÄŸlamda demiryolları etkin rol oynayacaktır. Özellikle limanların kara içindeki kesimlere baÄŸlanmasında demiryollarının yer almasına özen gösterilecektir. Bu baÄŸlamda bugün için ülkemizde liman-yurtiçi baÄŸlantılarında demiryollarının ancak %5 dolayında olan payının arttırılması, üzerinde durulacak bir konu olacaktır. Avrupa Bakanlar Konseyince Avrupa’da planlanan 14 projeden 9′u demiryolları ile ilgilidir. Bu 9 projeden 4′ü yüksek hızlı demiryolu projesidir. Türkiye’nin AB’deki geliÅŸmelere ayak uydurması zorunlu olduÄŸuna göre, AB ile uyum baÄŸlamında AB ulaÅŸtırma politikalarının gereklerini yerine getirmek, AB koÅŸullarında yeterli bir aÄŸ oluÅŸturmak ve Asya ile baÄŸlantı saÄŸlamak hususunda mevcut jeopolitik konumundan ötürü sahip olduÄŸu avantajdan gereÄŸince yararlanabilmek için demiryolu projelerinin geliÅŸtirilmesi yönündeki çabalara öncelik verilmelidir.

Sonuçta, 21. yüzyılda demiryolu, kentsel, kentlerarası ve kıtalararası ulaştırmada enerji verimliliğinin yüksekliği, çevre dostu bir ulaştırma türü olmasının ötesinde, trafik kazalarını azaltmak amacıyla yararlanılması zorunlu ve aynı zamanda güvenli, ekonomik ve rahat bir sistem oluşu ile ulaştırmada geçmiştekinden daha önemli rol oynayacaktır.

BÖLÜM III

DENİZ TAŞIMACILIĞI SEKTÖRÜ

Dünya deniz ticaret hacminde 1983 yılından beri ilk kez 1998 yılında düşme yaşanmış, dökme yük taşımacılığı tahminen % 4 oranında azalmış, genel kargo taşımacılığı çok sınırlı bir büyüme göstermiş, gaz taşımacılığı da belirsiz gelişmelerle karşı karşıya kalmıştır. Buna karşılık, dünya deniz ticaret filosu 1998 yılında % 2,4 oranında büyümüştür.

1- Türk Deniz Ticaret Filosunun Dünya Sıralamasındaki Yeri

Türk Deniz Ticaret Filosu 2001 yılı Ocak ayında bir önceki yılın aynı ayına göre 2 basamak alta düşmüş ve 9 milyon 60 bin DWT (Deedweight ton) olan filosuyla dünya sıralamasında 20.sıraya yerleşmiştir. DWT üzerinden yapılan sıralamaya göre Panama 169,3 milyon DWT ve 5.108 gemilik filosuyla birinci sırada yer alırken, Liberya 76,7 milyon DWT ve 1.477 gemiyle ikinci, Malta 45,5 milyon DWT ve 1.441 gemiyle üçüncü ülke olmuştur. 9 milyon DWT ve 902 gemi ile dünyadaki payı % 1,2 olan ülkemiz; komşu ülke olarak nitelendirilen Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, Rusya, İran, Mısır, Bulgaristan, Ukrayna, Romanya, Irak, İsrail, Suriye, Lübnan ve Gürcistan grubu arasında üçüncülüğü almaktadır.

2- Dış Ticaret Hacmi ve Denizyolu Taşımaları

Dış Ticarette Denizyolunun Payı ve Diğer Ulaşım Yollarıyla Karşılaştırması

(Bin Ton)

İhracat Pay (%) İthalat Pay (%)

1999 Denizyolu 28.294 84,1 71.965 90,8

Demiryolu 146 0,5 425 0,6

Karayolu 5.105 15,2 4.685 5,9

Havayolu 79 0,2 109 0,1

DiÄŸer 20 - 2.027 2,6

Toplam 33.644 100.0 79.211 100,0

2000 Denizyolu 29.830 84,4 86.755 90,7

Demiryolu 197 0,5 480 0,5

Karayolu 5.243 14,9 5.638 5,9

Havayolu 88 0,2 111 0,1

DiÄŸer 2 - 2.630 2,8

Toplam 35.360 100,0 95.614 100,0

Kaynak: DİE

Türkiye’nin 2000 yılında ticaret hacmi 1999 yılına göre % 16 oranında artarak 131 milyon tona ulaşırken, denizyoluyla gerçekleÅŸtirilen ticaretin toplam ticarete oranı % 89 olarak gerçekleÅŸmiÅŸtir. 1999 yılında toplam ihracatın % 84,1′i denizyolu ile gerçekleÅŸtirilirken, bu oran 2000 yılında artarak % 84,4′e çıkmış, denizyollarıyla gerçekleÅŸtirilen ithalatta ise bir miktar düşüş yaÅŸanmış ve ithalatın % 90,7’si denizyolu ile gerçekleÅŸtirilmiÅŸtir.

2000 yılında denizyoluyla gerçekleÅŸtirilen ithalatta en büyük payı 14,2 milyon ton ile hampetrol alırken, bunu sanayi mamülleri ve kömür ithalatı izlemiÅŸ, ihracatta ise kömür ve sıvılaÅŸtırılmış gaz denizyolu ile ticareti gerçekleÅŸtirilen en önemli ihraç kalemleri olmuÅŸtur. Hububat taşımaları, Türkiye’de üretimin çok olduÄŸu yıllarda ihracat, az olduÄŸu yıllarda ise ithalat lehine geliÅŸmeler göstermeye devam etmekte olup, 2000 yılında 1,9 milyon tonluk hububat ihracatı, 3,1 milyon tonluk da hububat ithalatı yapılmıştır.

Türk bayraklı gemilerin 1997 yılında yurtdışı taşımalardaki % 29,2 olan payı 2000 yılında 36,1 milyon tonluk taşıma ile % 30,5′e çıkmıştır. 2000 yılında bu gemilerce en fazla yük Bulgaristan’a taşınırken bunu Polonya, Danimarka, Gürcistan ve Romanya izlemiÅŸtir.

Yolcu taşımacılığında ise denizyolları ile gerçekleÅŸtirilen taşımacılığın toplam taşımacılıktaki payı % 1′i dahi bulamamaktadır.

3- Denizcilik Sektörüne Verilen Yatırım Teşvikleri

Denizcilik sektörü yatırım eğiliminde yükseliş sürmekte olup, 2001 yılı Ocak-Nisan döneminde Gemi İnşa sanayiinde % 63,2, gemi alımı ve altyapı yatırımlarında ise % 701,9 artış olmuştur.

Ulaştırma sektörü kapsamında teşvik belgesine bağlanan gemi inşa sanayii ile gemi alımları ve altyapı yatırımları sanayii en parlak dönemini 1996 yılında yaşamış, gemi inşaa sanayiinde 1996 yılında 105 belgeli yatırıma 82 trilyon lira, gemi alımları ve altyapı yatırımları sanayiinde ise 39 belgeli yatırıma 54 trilyon liralık teşvik verilmiştir. 1998 yılı ise teşvikler açısından en olumsuz yıl olmuştur.

Gemi İnşa Sanayii Yatırım Teşvik Belgeleri

Yıllar Belge Sayısı Toplam Yatırım Tutarı (Milyar TL.) Döviz İhtiyacı (Bin $) İstihdam (Kişi)

1998 43 46.181 79.703 1.268

1999 42 54.327 78.267 994

2000 82 223.332 177.215 2.235

2000(4 Aylık) 46 105.818 72.219 891

2001(4 Aylık) 41 172.643 95.327 791

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı

Hazine Müsteşarlığından alınan bilgiye göre 2001 yılı Ocak-Nisan döneminde Gemi İnşa sanayiinde teşvik kapsamına alınan proje sayısı 41 olup, bu projelerin toplam yatırım tutarı da geçen yılın aynı dönemine göre % 38,7 oranında artarak 173 trilyon lirayı bulmuştur.

Gemi Alımı ve Altyapı Yatırımları Teşvik Belgeleri

Yıllar Belge Sayısı Toplam Yatırım Tutarı (Milyar TL.) Döviz İhtiyacı (Bin $) İstihdam (Kişi)

1998 32 65.733 229.398 902

1999 40 200.616 439.063 1.321

2000 40 259.016 342.925 1.259

2000(4 Aylık) 13 27.937 41.783 255

2001(4 Aylık) 8 224.028 134.446 1.867

Kaynak: Hazine Müsteşarlığı

2001 yılı Ocak-Nisan döneminde gemi alımı ve altyapı yatırımlarında ise teşvik verilen proje sayısı azalmakla birlikte yatırımlarda % 701,9 oranında artış olmuştur.

Türkiye’de 1998 yılı itibariyle, Karadeniz ile BDT ülkeleri arasında ağırlıklı olarak Türk plakalı taşıtlara hizmet veren 6 tane düzenli Ro-Ro hattı mevcuttur. Bu düzenli hatlarda sadece özel sektöre ait gemiler çalışmaktadır. Petrol, günümüzde olduÄŸu gibi gelecek yıllarda da stratejik önemini koruyacağından, tanker filosuna olan gereksinme sürekli artacaktır. Türk boÄŸazlarındaki deniz trafiÄŸinin; bölgenin coÄŸrafi özelliklerinin de etkisiyle ne denli çetin ve karmaşık olduÄŸu bilinmektedir. Gemilerle taşınmakta olan ham petrol ve türevleri ile benzeri karakterdeki tehlikeli maddeler infilak, yangın, deniz ve hava kirliliÄŸi açılarından BoÄŸazlar ve çevresi için büyük tehlike oluÅŸturmaktadır. Öte yandan doÄŸalgaz gemilerinin, Türk BoÄŸazlarından geçmeye baÅŸlaması, bölgede, bir kaza olması halinde çok büyük boyutlu tahribat olasılığını gündeme getirmiÅŸtir. BoÄŸazlar, ”kentsel yaÅŸamın sürdürülebilirliÄŸi ve bölgede yaÅŸayan insanların yaÅŸama haklarına müdahale etmeksizin, dengeli olmak" ÅŸartıyla gemi geçiÅŸine açık olmakla birlikte Türk BoÄŸazlar Bölgesi’nin, kendisine yönelik tehlikelerden korunması için her türlü gayretin gösterilmesi gerekmektedir .

4- Denizyolu Sektörünün Sorunları ve Çözüm Önerileri

Türk denizciliğinin ilerlemesi için sektörün önündeki engellerin en kısa zamanda kaldırılması gerektiğini ifade eden sektör yetkililerince en önemli sorun finansman yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Global ekonomide yaşanan olumsuzluklar her sektörü olduğu gibi denizcilik sektörünü de etkilemiş, finans kuruluşlarından sağlanan kredilerin geri ödenmesinde birtakım problemlerin doğmasına neden olmuştur. Tarafların bir araya gelerek bu sorunu çözmeleri son derece önemli ve acildir.

Bunun dışında sektörün finans problemini çözecek alternatif kaynak ve uygulamaların da bir an önce hayata geçirilmesi gerekmektedir: İç ve dış piyasalardan kredi temininde kredi sigortaları geliştirilerek teminat yerine kullanılması, kamu sektörünün yüklerinde uzun vadeli kontrat imkanının sağlanması, yabancı finans kuruluşlarından da finansal kiralama yöntemiyle gemi alınabilmesine imkan verilmesi, ithal ve ihraç yüklerinin taşınmasında Türk bayraklı gemilerin yeterli payı alabilmesi için uzun vadeli politikalar oluşturulması sektör sorunlarının önemli ölçüde azalmasına imkan verecektir.

Yaşlanan Türk ticaret filosunun yenilenmesi ve modernizasyonunda yaşanan problemlerin çözümü için de gemi inşa sektörünün finans ihtiyacını karşılayacak düzeyde uzun vadeli kredi imkanı sağlamak gerekecektir. Bu şartların oluşturulması durumunda Türk Ticaret sektörünün uluslararası normlara uyumu kolaylaşacak, çalışma ve rekabet edebilme imkanı artacaktır.

Mevcut deniz mevzuatının günün ihtiyaçlarına cevap veremediğine dikkat çeken sektör yetkilileri mevzuatın günün koşullarına ve AB mevzuatına uyum sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiğini belirterek, kuruluş çalışmaları son aşamaya gelen Denizcilik bakanlığının bir an önce oluşturulması suretiyle çeşitli kurum ve kuruluşların arasındaki dağınıklığın ve çok başlılığın neden olduğu sorunların çözüme kavuşacağını ifade etmektedirler.

5- Denizyolu ulaştırmasından beklentiler

21.yüzyılda egemen olması öngörülen kombine taşımacılık çerçevesinde, denizyolu ulaÅŸtırmasında eskinin limandan limana olan taşıma anlayışı artık fabrikadan maÄŸazaya (kapıdan kapıya) ÅŸekline dönüşmüştür. Transit geçiÅŸ ülkesi durumundaki Türkiye, kombine taşıma anlayışı doÄŸrultusunda limanlarını ve diÄŸer ulaÅŸtırma altyapılarını uyarlamak gereÄŸini duyacaktır. Bu nedenle, Türkiye’nin deniz yoluyla gerçekleÅŸtirilecek dış ticaretine uygun nitelik ve nicelikte hizmet verebilecek ÅŸekilde limanlarımızın geliÅŸtirilmesi, modernleÅŸtirilmesi, kapasitelerinin arttırılması, AB limancılık stratejisi ile uyumlu bir iÅŸletme politikasının izlenebileceÄŸi özerk yönetim yapısına büründürülmesi gerekecektir. Bir transit geçiÅŸ koridorunun parçası olma niteliÄŸine kavuÅŸturulacak limanlarımız dünya ulaşım yolları ağı içinde ana odaklar oluÅŸturacak biçimde büyüklük, yönetim biçimi, hizmet anlayışı gibi ölçütler yönünden yeniden yapılandırılmak durumunda kalacaktır. Halen çalışmaları sürdürülen Limanlar Master Planı’nda bu geliÅŸme ve deÄŸiÅŸmelerin dikkate alınması gereÄŸi açıktır.

Yine, Türkiye’yi doÄŸu-batı ekseninde ulaşım koridoru ve transit uÄŸrağı haline getirmesi amaçlanan bu yapılanmada, deniz ticaret filosunun da niceliksel ve teknolojik geliÅŸmelerle uygun bir yapıya kavuÅŸturulmak suretiyle etkin katkıları saÄŸlanacaktır. Öte yandan, AB’ye tam üye olunduÄŸunda sona erecek kabotaj taşımacılığımızda olası AB rekabetine hazırlıklı olmak amacıyla filomuzun güçlendirilmesi gereÄŸi ortaya çıkacaktır. Türkiye’ye gelen turistlerin daha çok para bırakmalarının ve Türkiye’de daha uzun süre kalmalarının saÄŸlanması ve turizm pazarında rakip denizci ülkelerin Türkiye üzerindeki kontrol ve egemenliklerine son verilmesi amacına yönelik olarak ilave ulaşım araçları ihtiyacı kendini daha önemle hissettirecektir.

BÖLÜM IV

HAVAYOLU TAŞIMACILIĞI SEKTÖRÜ

Hava yolu ulaştırma sektörü kısa sürede çok hızlı teknolojik ve yapısal değişiklikler gösteren bir sektördür. Sektörde geniş kapasiteli, yakıt tasarrufu sağlayan, düşük gürültü ve emisyon seviyelerine sahip uçakların geliştirilmesi havayolu şirketlerinin faaliyetleri, yönetimi, hizmet kalitesi ve kapsamı üzerinde büyük ölçüde etkide bulunmuş, serbestleşme ve özelleştirme ile sektörün daha ticari bir yapıya dönüştürülmesi ve işbirliklerinin oluşması sektörün yapısını değiştirmiş ve sektörü tüketicilerin hakim olduğu bir pazara dönüştürmüştür.

I- DÜNYA’DA HAVA ULAÅžTIRMASI

1- Hava Ulaştırmasındaki Mevcut Durum

Dünya hava taşımacı1ığı sektörü, 1993 yı1ından başlayarak 1997 yı1ına kadar trafik ve gelirlerde sürekli bir artış yaşamış, ancak daha sonra özellikle global ekonomik kriz nedeniyle olumsuz gelişmelere maruz kalmıştır.

Yıllar İtibariyle Dünya Tarifeli Havayolu Trafiği Artış Oranları (%)

Yıllar Dış Hat Yolcu Trafiği İç Hat Yolcu Trafiği Yük (Kargo) Trafiği

1995 6,6 2,5 6,7

1996 8,4 4,4 5,0

1997 7,0 5,0 10,5

1998 2,9 - 1,1

1999(8 Aylık) 5,0 - 11

Kaynak: DPT, Havayolu Ulaştırma Alt Komisyon Raporu

1995 yılında tarifeli uluslararası uçuşlarda taşınan yolcu sayısı %6.6, iç hat uçuşlarda taşınan yolcu sayısı ise % 2.5 artmıştır. Uluslararası charter yolcu trafiği de %17. 7 oranında bir artış göstermiştir. Kargo taşımacı1ığındaki toplam artış oranı ise %6. 7 olmuştur. Kargo uçakları ile taşınan kargo oranı uluslararası uçuşlarda %14.3, iç hatlarda ise %6.2 oranında artmıştır. Bu, sadece kargo taşımacı1ığı yapan havayolu şirketlerinin sayısının sürekli olarak artmasının bir sonucu olmuştur.

1996 yılında uluslararası tarifeli uçuÅŸlarda taşınan yolcu sayısı %8.4 artarken, iç hatlarda bu oran %4.4′e yükselmiÅŸtir. Toplam charter yolcu trafiÄŸinde ise bir düşüş yaÅŸanmıştır. Kargo taşımacılığındaki artış oranı ise iç hatlarda %2.2, uluslararası hatlarda ise % 6.7 ve toplam kargo taşımacılığında % 5 olarak gerçekleÅŸmiÅŸtir.

Asya’daki ekonomik bunalıma raÄŸmen 1997 yılında, tüm dünyadaki havayolu ÅŸirketleri kar etmiÅŸ ve rekor seviyedeki trafiÄŸi taşımışlardır. Bu yılda tüm taşınan yolcu sayısı 1.448 milyon, taşınan kargo miktarı 26 milyon ton olarak gerçekleÅŸmiÅŸ, tarifeli hava trafiÄŸi de tüm dünyada %8 oranında artmıştır. 1997 yılında havayolu taşımacılığı endüstrisinde yaÅŸanan bu geliÅŸme, uçak sipariÅŸlerinin miktarına da yansımıştır. Bu yıl içinde verilen turbojet uçak sipariÅŸi %23 oranında artmıştır. Bu yılın sonunda Uluslararası tarifeli taşınan yolcu sayısı % 7, iç hatlarda taşınan yolcu sayısı %5 ve taşınan kargo miktarı %10,5 oranında artış göstermiÅŸtir. 1997 yılı aynı zamanda pazar paylarını arttırmak ve artan rekabetçi ortamda durumlarını saÄŸlamlaÅŸtırmak için havayolu taşıyıcıları arasında iÅŸbirliÄŸinin oldukça yaygınlaÅŸmaya baÅŸladığı bir yıl olmuÅŸtur.

1998 yılına gelindiÄŸinde dünya çapında Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH), bir önceki yıla kıyasla yaklaşık %1.8 oranında artış göstermiÅŸ, endüstrileÅŸmiÅŸ ülkelerde, örneÄŸin A.B.D.’nin GSMH’sı %3.5 oranında bir artış gösterirken, Avrupa TopluluÄŸunda bu artış %2.8 oranında gerçekleÅŸmiÅŸtir. GeliÅŸmekte olan ülkelerde ise bu artış oranı %2.8 olmuÅŸtur. Dünya ekonomisinde en fazla paya sahip olan Asya/Pasifik bölgesi GSMH’sı ise sürekli ve önemli bir gerilemeye maruz kalmıştır. Artış oranı yaklaşık % 1′dir. Bu dönemde Güney-DoÄŸu Asya ülkelerinin ekonomilerinin oldukça ciddi bir durgunluÄŸa girmesi, Çin’in GSMH’sında görülen %7.4′lük artışı gölgelemiÅŸtir. Japonya’da ise son yıllarda görülen yavaÅŸ büyüme, ekonomik durgunluÄŸa kadar gitmiÅŸ ve GSMH’da %2.8′lik bir azalma yaÅŸanmıştır. Avusturalya’nın ekonomisi de %4.5 oranında bir artış göstermiÅŸtir. Rusya ekonomisindeki durgunluk GSMH’nın %6 oranında düşmesine neden olmuÅŸtur. GSMH’sında yaklaşık %2.5 oranında yavaÅŸ bir büyüme gösteren diÄŸer bir bölge de Latin Amerika ve Karayip’lerdir. Son olarak Orta DoÄŸu, dünya ortalamasından daha fazla, %3.3 oranında performansını arttırmıştır.

Bir çok ülkede zayıflayan ekonominin bir sonucu olarak ürün ve hizmetlerdeki dünya ticaret hacmi 1997 yılında %7.5 oranında artarken 1998 yılında sadece %4 oranında artmıştır. Havayolu sektöründeki rakamlara bakıldığında, A.B.D’ de tarifeli yolcu trafiÄŸinde artışın %1.5, yük trafiÄŸindeki artışın %0.2 olduÄŸu, Avrupa’da tarifeli yolcu trafiÄŸi %7.4 oranında artarken, yük trafiÄŸinin %1.5 oranında azaldığı ve Asya/Pasifik bölgesinde yolcu trafiÄŸinin sadece %1 oranında arttığı görülmüştür. Sonuçta 1998 yılında tüm dünyada uluslararası taşınan yolcu trafiÄŸindeki artış %2.9, yük trafiÄŸindeki artış ise % 1.1 olarak gerçekleÅŸmiÅŸtir .

1998 yılında, Uzak Doğu ülkelerindeki ekonomik krizin, hava taşımacılığı sektörü üzerine etkisi çok büyük olmuştur. Bu bölgedeki hava taşıyıcıları ekonomik durumun neden olduğu olumsuzlukları telafi etmek için faaliyetlerini yeniden düzenleyerek, personel çıkararak ve filolarını yeniden planlayarak kendilerini toparlamak zorunda kalmışlardır.

OrtadoÄŸu’da ham petrol fiyatlarındaki düşüş, ekonomik geliÅŸmeyi engellemiÅŸ ve bu da, bu bölgenin hava taşıyıcıları için olumsuz etkiler yaratmıştır. Küresel trendin gerisinde kalan bu bölgenin taşıyıcıları, kod paylaşımı anlaÅŸmalarına yönelmiÅŸlerdir.

1998 yılının sonuna doÄŸru batı ekonomilerine hakim olan durgunluk tehdidi yavaÅŸ yavaÅŸ ortadan kalkmış ve 1999′un ilk altı ayında Atlantik’in her iki tarafında koltuk kapasitesi artarak, trafikte bir artış yaÅŸanmıştır. Ancak uçuÅŸ frekanslarının ve koltuk sayısın arttırılması havayolu ÅŸirketlerinin gelirlerini olumsuz yönde etkilemiÅŸtir. 1999 yılında, trafik artışının devam etmesine raÄŸmen gelirlerin azalmasın diÄŸer bir nedeni de ekonomik durgunluk sonucu iÅŸ amaçlı seyahat eden yolcuların azalması ya da bu yolcuların First ya da Business Class yerine Ekonomi sınıfında yolculuÄŸu tercih etmeleri olmuÅŸtur. Nitekim bu dönemde First Class trafiÄŸinde %9 .1 oranında bir azalma gözlenmiÅŸtir. IATA (Uluslararası Hava Taşımacılığı BirliÄŸi) istatistiklerine göre, AÄŸustos 1999 tarihinde tarifeli yolcu trafiÄŸi 1998 AÄŸustos’una göre %5.5′luk bir artış göstermiÅŸtir. Uluslararası tarifeli kargo trafiÄŸi ise AÄŸustos 1998′e göre %11.2 oranında artmıştır.

ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Organizasyonu) tarafından hazırlanan trafik tahminleri, küresel havayolu taşımacılığındaki genel artışın, önümüzdeki yıllarda coğrafik bölgelere bağlı olarak değişim göstermesine rağmen oldukça güçlü olacağını belirtmektedir.

2- Havayolu Ulaştırma Sektörü Gelirleri

Ülke ekonomilerinin gelişerek ekonomik güçlerinin artması, havaalanlarını kullanan yolcuların sayısında hızlı bir artışa neden olmaktadır.1990-1991 yıllarında, Körfez Savaşından olumsuz yönde etkilenen havayolu trafiği 1992 yılından itibaren tekrar gelişmeye başlamıştır. 1995 yılında havayolu şirketleri, Körfez Savaşı nedeniyle uğradıkları zararları kapatmaya devam etmiş ve rekor seviyede net karlar elde etmişlerdir. 1996 yılında da net karlarını arttırmalarına rağmen, bir önceki yıl düzeyine ulaşamamışlardır.

Hem A.B.D.’nin hem de dünya ekonomisinin geliÅŸiminin, hava taşımacılığına olan talep üzerine etkisi çok fazla olmuÅŸ, böylece A.B.D. ve dünya ticari havayolu ÅŸirketlerinin mali performansı da büyük ilerleme göstermiÅŸtir. ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Organizasyonu) verilerine göre, hava taşıyıcıları 1995-1996 yıllarında toplam çalışma karı olarak 25 milyar dolar beyan etmiÅŸlerdir. Ayrıca, bu yıllardaki net karları da toplam 9.5 milyar dolar olmuÅŸtur. Bu dönemde bütün dünyadaki hava taşıyıcılarının finansal durumları olumlu görünmektedir. Yine bu dönemde düşük jet yakıt fiyatları ve havayolu ÅŸirketlerinin maliyetlerini düşürme çabaları, faaliyet giderlerinin azalmasına katkıda bulunmuÅŸtur.

3- Bölgesel Gelişmeler

Avrupa

1978 yılında A.B.D.’de gerçekleÅŸen serbestleÅŸme hareketi Avrupa’yı da etkilemiÅŸ ve 1997 yılında tam anlamıyla yürürlüğe giren ”Üçüncü SerbestleÅŸme Hareketi” ile liberalleÅŸme sürecine girilmiÅŸtir. Söz konusu serbestleÅŸme hareketi; rotalarda, bilet fiyatlarında, uçuÅŸ frekansları ve uçuÅŸ programlarındaki kısıtlamaları ortadan kaldırmış ve herhangi bir havayolu ÅŸirketinin Avrupa TopluluÄŸu içinde herhangi bir yere, istediÄŸi fiyatta uçabilmesine imkan saÄŸlamıştır. Bu serbestleÅŸme hareketi havayolu sektöründeki rekabeti de hızlandırmıştır.

Sivil havacılık sektöründe, Avrupa TopluluÄŸu’na üye ülkeler arasında ”Tek Pazar” uygulamasına geçilmiÅŸtir. Orta ve DoÄŸu Avrupa ülkeleri ile de görüşmelerini sürdüren Avrupa TopluluÄŸu, bu pazarın sınırlarının geniÅŸletilmesi konusunda çalışmaktadır. Bunun yanı sıra, Avrupa ülkeleri dışındaki hava taşıyıcıları ile de karşılıklı iÅŸbirliÄŸi anlaÅŸmalarına gitme yolunda çabalar gösterilmektedir.

Rusya ve bazı Orta Avrupa ülkelerindeki ekonomik durgunluk sivil havacılık sektörünü de etkilemiÅŸtir. Ancak bu bölgedeki asıl ilgi alanları Avrupa TopluluÄŸu’ndaki ”Tek Pazar” ve ”özelleÅŸtirme” dir. DoÄŸu Avrupa’da öncelik ekonominin tekrar yapılanmasında olduÄŸu için özelleÅŸtirme sürecine henüz baÅŸlanamamıştır.

Avrupa’da serbestleÅŸme hareketinden sonra görülen en önemli geliÅŸme ”düşük maliyetli” havayolu ÅŸirketlerinin ortaya çıkmasıdır. Bu oluÅŸum yalnızca fiyata duyarlı tatil amaçlı seyahat edenleri deÄŸil, ÅŸirketlere tasarruf saÄŸlaması dolayısıyla iÅŸ amaçlı pazarı da cezbetmiÅŸtir.

Hükümetler, artan rekabet ortamında daha etkin ve verimli çalışabilmeleri için havayolu taşıyıcıların özelleÅŸtirilmesini desteklemektedir. Sözgelimi; Alman hükümeti sahip olduÄŸu %36 oranındaki Lufthansa hisselerini satarak bu ÅŸirketin tamamen özelleÅŸmesini saÄŸlamıştır. Aynı ÅŸekilde, Estonya hükümeti de ulusal taşıyıcı olan Estonya Havayolları’nın %66’sının Danimarka havayolu olan Maersk Havayollarına satılmasını onaylamıştır.

Amerika

A.B.D.’de havacılığın etkin ve verimli bir ÅŸekilde geliÅŸmesinin temel nedeni, hükümetin 1978 yılındaki serbestleÅŸtirme hareketine dayanmaktadır. UlaÅŸtırma Bakanlığı istatistiklerine göre, havayolu taşımacılığının 1960 yılından bu yana diÄŸer taşıma türlerinden 4 misli daha hızlı arttığı görülmektedir. ICAO (Uluslararası Sivil Havacılık Organizasyonu)’na göre, A.B.D.’de iç hat yolcu taşımacılığı 100 millik bir mesafede diÄŸer taşıma yollarından hem daha hızlı hem de daha ekonomiktir.

1990′lı yılların başında Körfez Savaşının yarattığı olumsuz etkilere baÄŸlı olarak büyük bir borç altına girmiÅŸ olan havayolu sektörü; eski ve gürültülü uçaklarını uluslararası standartlara baÄŸlı olarak deÄŸiÅŸtirebilmek için önemli miktarda sermayeye ihtiyaç duymuÅŸtur. 1995 yılında A.B.D. havayolu sektörü en güvenli ve finansal olarak en baÅŸarılı yılı yaÅŸamıştır. 1996 yılını da baÅŸarılı bir ÅŸekilde tamamlayan hava taşımacılığı sektöründe 2.8 milyar dolar gibi rekor düzeyde kar saÄŸlanırken, yine rekor sayıda yolcu ve yük taşınmıştır. Ülke ekonomisi %2.4 oranında büyüme artışı kaydetmiÅŸ, bireysel ve iÅŸ dünyasındaki gelirlerin artması hava yolcu ve yük taşımacılığına olan talebin geliÅŸmesini saÄŸlamıştır. Yolcu biletlerinden alınan % 10′luk vergi, kargodan alınan %6.25 vergi ve uluslararası uçuÅŸlarda yolcu başına alınan 6 dolarlık verginin sekiz ay süresince alınmaması hava trafiÄŸinin geliÅŸimini olumlu yönde etkilemiÅŸtir. Bu vergi kesintisinden hem yolcular hem de havayolu ÅŸirketleri fayda saÄŸlamıştır. Aynı yıl uluslararası yolcu trafiÄŸinin artarak 50.5 milyona yükseldiÄŸi görülmektedir.

1997 ve 1998 yıllarını etkileyen Asya ve Brezilya krizi, A.B.D. ekonomisini doÄŸrudan etkilemiÅŸtir. ICAO tarafından yapılan istatistiklere göre, 1997 yılında yolcu başına elde edilen gelir %4.6 ve kargodan elde edilen gelir %15.5 artarken, 1998 yılında bir önceki yıla oranla yolcu trafiÄŸindeki artışın %2.2 olduÄŸu görülmektedir. 1999′un ilk on ayı itibariyle de bu oranın %4.1 olduÄŸu belirlenmiÅŸtir.

A.B.D. hava taşımacılığı pazarında 2010 yılına kadar iç hatlarda %3.4 oranında yolcu artışı beklenirken bu oranın uluslararası pazarda %5.1′e çıkması öngörülmekte, yine kargo taşımacılığında, iç hatlardaki trafik artışının %5.3, uluslararası hatlarda %6.6 olacağı tahmin edilmektedir.

Asya-Pasifik Bölgesi

1980′li yıllardan baÅŸlayıp 1990′ların sonlarına kadar Asya-Pasifik bölgesinde, kiÅŸi başına düşen gelirin artması, bölgeler arası ticaretin geliÅŸmesi orta gelir grubundan kiÅŸilerin de seyahat etmelerine imkan tanımıştır. Bunun sonucu olarak, hava taşımacılığına olan talepte büyüme oranı yıllık % 10′lara ulaÅŸmıştır.

1990′ların ilk yarısında, bölgedeki düşük iÅŸ gücü ve malzeme fiyatlarına baÄŸlı olarak rekabet gücü artan Asya Pasifık bölgesi dünyanın en karlı 15 havayolu ÅŸirketinden 8′ine sahip bulunmaktaydı. ÇeÅŸitli nedenlere baÄŸlı olarak havayolu ÅŸirketleri artan talebi karşılamakta güçlük çekmeye baÅŸlayınca ve hükümetler, yeni özel havayolu ÅŸirketlerinin kurulması için havacılık yönetmelik1erinde bazı deÄŸiÅŸik1ikler yapmak durumunda kalmışlardır. Bu deÄŸiÅŸim sektörün liberalleÅŸmesini saÄŸlamış, özelleÅŸtirme yoluyla özel sektörün de havayolu taşımacılığına giriÅŸini kolaylaÅŸtırmış ve havayolu ÅŸirketlerinin sayısının artmasına yol açmıştır.

Bir süre sonra kapasitenin talepten daha fazla artması ile rekabetçi pazarda gelirler düşmeye baÅŸlamış, artan maliyetler karları azaltmıştır. Hong Kong’un, 1997 yılında, Çin hükümetinin yönetimi altına geçmesi, bu bölgeye olan turistik talebin azalmasına yol açmıştır. Aynı ÅŸekilde Güney DoÄŸu Asya’da, Endonezya’da meydana gelen orman yangınları turizm sektörünü olumsuz yönde etkilemiÅŸtir. Japon pazarın eski gücünü kaybetmesi talebi olumsuz etkileyen bir diÄŸer faktördür.

1997′nin ikinci yarısında yaÅŸanan ekonomik kriz, Tayland, Endonezya, Güney Kore gibi ülkelerin IMF yardımına ihtiyaç duymasına ve tüm Asya bölgesinde dünyayı etkileyen büyük bir ekonomik bunalıma yol açmıştır. Satın alma gücünün azalması ve tüketici güveninin yok olması, Asya hava taşımacılığı pazarının daha da zayıflamasına neden olmuÅŸtur.

Asya da yaşanan ekonomik krizden en çok etkilenen şirketlerin, iç hatlarda hizmet veren ve bölgesel taşımacılığı üstlenen şirketler olduğu görülmüştür. Ekonomik krizin ilk aylarında, dokuz havayolu şirketi iflas ederek sektörden çekilmiş, faaliyetlerine devam eden diğer havayolu taşıyıcılar ise, sektörde ayakta kalabilmek için bazı uçuş noktalarını iptal edip, frekans ve kapasitelerini azaltmış, bazı şirketler uçaklarını satarken bir kısmı da uçak siparişlerini iptal etmişlerdir.

Ekonomik kriz havayolu endüstrisinin küreselleşme sürecini hızlandırarak; havayolu şirketleri arasında işbirliğine yol açmıştır. Bu işbirliği anlaşmalarının bir kısmı, Asya havayolu taşıyıcılarına kısa dönemde; kaynakların paylaşımı, trafik paylaşımı, uçak kullanım etkinliğini arttırma ve pazar durumlarını güçlendirme yolu ile sermaye girişi sağlayarak yardımcı olmuştur.

Ekonomik krizin etkilerinin çok büyük olması nedeniyle bazı hükümetler havayolu ÅŸirketlerine doÄŸrudan finansal yardım saÄŸlayarak onları rekabetten korumak amacıyla liberalleÅŸme sürecini ertelemiÅŸtir. Tayland hükümeti, özel havayolu ÅŸirketlerinin iç hatlarda herhangi bir sınırlandırma olmaksızın uçmalarına izin vererek, pazarlarını liberalleÅŸtirme yoluna gitmiÅŸ, Güney Kore’de de hükümet havayolu ÅŸirketlerinin yabancı ortak hisselerinin %50′ye çıkmasına izin vermiÅŸtir. Asya’daki diÄŸer ülkeler de havayolu ÅŸirketlerinin uçuÅŸ aÄŸlarını düzenlemede esneklik saÄŸlamak için havayolu anlaÅŸmalarını teÅŸvik etmektedirler.

Boeing tarafından yapılan tahminlere göre, Asya’daki ekonomik geliÅŸme önümüzdeki 10 yılda yıllık ortalama %2-3 arasında artış gösterecektir. Tüketici güveni tekrar kazanıldığında ekonomik geliÅŸme güçlenirse Asya, tekrar küresel hava taşımacılığını arttıran bir güç olabilecektir.

Afrika ve OrtadoÄŸu

Afrika bölgesindeki ülkeler, daha liberal bir pazarın önemini fark ederek bunu destekleme çabası içine girmişlerdir. Ancak, bu ülkelerde hava taşımacılığı sektörü devlet korumacılığı olmadan sınırsız bir rekabete dayanacak güçte değildir. Bunun yanı sıra, bu ülkeler hava seyrüsefer yardımcıları alt yapısı ve eski uçaklarının yenilenmesi gibi konularda finanse edebileceklerinden daha fazla yatırım gereksinmesi ile karşılaşmışlardır.

Bölgesel havayolu şirketlerinin işbirliği ile etkinlik kazanma çabaları pek başarılı olmazken özelleştirmenin gerçekleştirilmesi yakın bir tarihte mümkün görülmemektedir. Bununla beraber, bazı hükümetlerin hava taşımacılığı sektöründen çekilmeye hazırlandıklarını gösteren bir takım belirtiler de bulunmaktadır.

Afrika’da, özellikle Gana ve Güney Afrika gibi ülkelerde havaalanlarının özelleÅŸtirilmesi konusunda bir eÄŸilim vardır. A.B.D.’nin ” Afrika için güvenli semalar” projesi özellikle 8 ülke üzerinde odaklanmaktadır -Angola, Kamerun, Cap Verde, FildiÅŸi Sahili, Kenya, Mali, Tanzanya ve Zimbabve- ve bu proje alt yapının ve güvenlik programlarının geliÅŸtirilmesi konusunda her ülke ile ortak müzakereleri içermektedir.

IATA(Uluslararası Hava Taşımacılığı BirliÄŸi) verilerine göre, Afrika’da 1996-1997′de taşınan yolcu sayısında %4.7 ve kargoda %11.8 oranında artış görülmüştür. 1998 yılında, dünya havayolu trafik hacminin sadece %2’si Afrika havayolları, %3′ü ise, Orta DoÄŸu ülkelerine ait havayolu ÅŸirketlerince taşınmıştır. 2008 yılına kadar, Afrika hava yolu trafiÄŸinde beklenen artış oranı %4.8, Orta DoÄŸu ülkelerinde ise bu oranın %4 olacağı tahmin edilmektedir.

Orta DoÄŸu bölgesinde, bazı Arap ülkeleri ile İsrail arasında yaÅŸanan gerginliÄŸin azalması bölgedeki seyahat ve turizmi canlandırırken; Körfez Krizi bu bölgede havacılık sektörünü olumsuz yönde etkilemiÅŸtir. Halen bölgedeki barışı saÄŸlama çabalarının çok yavaÅŸ ilerlemesi, BirleÅŸmiÅŸ Milletler’in Irak’a ambargo uygulaması hava taşımacılığının geliÅŸimini engellemektedir.

Ham petrol fiyatlarındaki düşüş bu bölgede ekonomik büyümeyi yavaşlatmakta ve bölgenin taşıyıcılarına olumsuz etkileri bulunmaktadır. Bölgede olumlu bir gelişme olarak, Gaza Uluslararası Havaalanının açılması görülmektedir. Körfez bölgesindeki havayolu şirketlerinin performansı tatmin edici olmakla birlikte, hükümetler ulusal taşıyıcılar ile ilgili politikalarını yeniden gözden geçirmektedir. Bir yıl önce özelleştirmeye aday olan bazı havayolu taşıyıcıları yetkililer tarafından dikkatle incelenmektedir.

Küresel trendin gerisinde kalan bölgesel taşıyıcılar kod-paylaşımı anlaşmalarına yönlenmektedirler. Bu da Orta Doğu pazarından pay almak isteyen yabancı şirketlerle stratejik ortaklık yapılabileceğinin göstergesi olarak kabul edilmektedir.

AACO (Arap Hava Taşıma Birliği) üyeleri arasında özellikle dağıtım sistemleri alanında giderek artan işbirlikleri görülmektedir. Bu organizasyona üye olan şirketler, Arap havayolu şirketleri ve dünyanın diğer taşıyıcı şirketleri ile pazarlama alanında işbirliği oluşturma yolunda çalışmalar başlatmıştır.

3- Havalimanlarının Trafik Durumu Ve Havalimanı İşletmeciliğindeki Gelişmeler

Havacılık, küresel ekonominin durumu ile yakından iliÅŸkili dinamik bir sektördür. Dünya çapındaki ekonomik büyüme; ekonomik reformların, serbest-ticaret anlaÅŸmalarının ve ekonomilerin bütünleÅŸmelerinin bir sonucudur. 1990′lı yıllarda uluslararası ticaretin doÄŸası çarpıcı bir biçimde deÄŸiÅŸmiÅŸ, bir zamanlar, sadece ulusal menfaatleri için çabalayan ülkeler, günümüzde büyük ticari bloklara katılmaya baÅŸlamıştır.

Ülke ekonomilerinin ve ekonomik güçlerinin artması, havaalanlarını kullanan yolcuların sayısında hızlı bir artışa neden olmaktadır. Boeing ÅŸirketi tarafından yapılan tahminlere göre, 2006 yılına kadar dünya ekonomisindeki GSMH yılda ortalama %3.2 oranında büyürken, tüm dünyada taşınan yolcu ve yük trafiÄŸindeki artış GSMH’daki artışın iki katı olacaktır. Bu durum, mevcut havaalanlarında kapasite yetersizliÄŸi nedeniyle sıkışıklıklara ve gecikmelere neden olacağından, mevcut havaalanlarının geliÅŸtirilmesi, modernize edilmesi ve yeni havaalanlarının yapılmasını gerektirmektedir .

1990-1991 yıllarında, Körfez Savaşından olumsuz yönde etkilenen havayolu trafiÄŸi 1992 yılından itibaren tekrar geliÅŸmeye baÅŸlamıştır. Ancak havayolu trafiÄŸinin artması ile beraber havalimanlarındaki sıkışıklık ve yetersizlikler de artmıştır. Bu dönemde özellikle Asya/Pasifik bölgesinde havayolu trafiÄŸinde görülen hızlı ve büyük artış, bu bölgede yeni havaalanı yatırımlarının artmasına neden olmuÅŸtur. Büyük havalimanlarındaki kapasiteyi arttırmak için A.B.D.’deki havaalanı geliÅŸtirme çalışmaları devam etmektedir. Avrupa’da ise havaalanı kapasitelerinin arttırılması ihtiyacı çok büyüktür ancak yeni projelerin gerçekleÅŸtirilmesinde büyük sıkıntılar çekilmektedir.

Dünyadaki havalimanlarının büyük çoğunluğu kamuya aittir ve havalimanı yatımları devlet bütçesinden karşılanmaktadır. Çok pahalı olan havaalanı yatırımları, bu yatırımların hükümetler tarafından karşılanmasını zorlaştırmaktadır. Bu nedenle havalimanlarının özelleştirilmesi gündeme gelmiştir. Bugün dünyada en çok karşılaşılan özelleştirme biçimleri olarak; havaalanı yönetiminin özel bir şirkete devredilmesi, havaalanı sahipliğinin hükümette kalmak şartıyla uzun dönem kiralanması ya da anlaşmalar yoluyla özel işletmelerin havaalanı finanse etmesi ve yönetmesi, havaalanlarının hükümet tarafından özel bir işletmeye satılması ve son olarak da Yap İşlet-Devret modeli uygulanmaktadır.

Gelecek 10 yılda, iki kat artacağı beklenen yolcu trafiÄŸindeki artış nedeniyle havaalanlarının geliÅŸtirilmesi için 350 milyar dolar gerekeceÄŸi tahmin edilmektedir. Yerel ve bölgesel kamu bütçelerinin artması ile, hükümetler özelleÅŸtirmeyi kamu harcamalarına alternatif olarak görmektedirler. Dünyada ilk kez 1987 yılında özelleÅŸtirilen ”British Airport Authority” ve 1992 yılında kısmen özelleÅŸtirilen Viyana havaalanını takiben diÄŸer ülkelerde de havaalanlarının özelleÅŸtirilmesi gündeme gelmiÅŸtir. 1997 yılında 5 ülkedeki 12 havaalanı özelleÅŸtirilirken, 1998 yılında 6 ülkede 51 havaalanı özelleÅŸtirilmiÅŸtir. Avrupa topluluÄŸunun tam rekabeti saÄŸlayabilmek için devlet teÅŸebbüslerinin özelleÅŸtirilmesi görüşü ışığında 1997 yılında, Almanya’nın üçüncü büyük havaalanı olan Düsseldorf uluslararası havaalanının özelleÅŸtirme iÅŸlemi Avrupa Komisyonunca onaylanmıştır.

4- Havayolu Åžirket Evlilikleri

1980′lerin müşteri ve kalite ağırlıklı ÅŸirket stratejileri 1990′larda küreselleÅŸme stratejisine dönüşmüştür. Bugüne kadar ÅŸirket stratejilerinden hiçbirisi küreselleÅŸme kadar kalıcılık taşımamıştır. Stratejik ortaklıklar ve ÅŸirket evlilikleri hızlanmıştır. Bu sürecin içinde olanlarla dışında kalanlar arasındaki fark giderek açılmaktadır. Küresel stratejik ortaklıklar tüm dünya pazarı için üretim yaptıklarından ölçek ve kapsam ekonomisi, standartlaÅŸmış ürünler ve pazarlama yöntemleri gibi bir çok avantajdan yararlanmaktadırlar. Åžirketler küresel pazara üretimdeki maliyet yapısını, daha küçük olan kendi yerel pazarlarında tutturamayacaklarından, küresel ÅŸirketlerle rekabette yenik düşeceklerdir. Åžirketler bu küresel yapılanmada yer almadığı takdirde, bunu yapmak ileride daha zor ve hatta pazara ilk girenin avantajı nedeniyle imkansız olacaktır.

A.B.D.’de, 1991 yılında, 1.529 ÅŸirket evliliÄŸi gerçekleÅŸmiÅŸ, 1998 yılında bu sayı y

Çevre Kirliliğinin Sonuçları

Salı, 06 Kasım 2007

ÇEVRE KİRLİLİĞİNİN SONUÇLARI

“Halen sürdürülmekte olan üretim ve tüketim modelinin yol açtığı kuraklık, açlık, hava kırlılığı ve küresel ısınma sebebiyle, dünyanın hızla yok olmaya doÄŸru gittiÄŸi uyarısında bulunuldu. AraÅŸtırmalara göre, son otuz yılda dünya üzerindeki doÄŸal kaynakların üçte biri insanlar tarafından tüketildi. Denizlerdeki balıklar, atmosferdeki karbondioksiti yok eden ormanlar ve temiz su kaynakları hızla tüketiliyor. 350 memeli, kuÅŸ, balık ve sürüngen türünün soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. BirleÅŸmiÅŸ Milletler (BM) tarafından hazırlanan rapora göre, tüketim oranları aynı hızla devam ederse, 2050 yılında canlı hayatının sürebilmesi için Dünya gibi 2 gezegene daha ihtiyaç duyulacak.

2025 KURAKLIK YILI OLACAK

Söz konusu raporda, kalkınma tarzı deÄŸiÅŸtirilmediÄŸi takdirde, dünyanın ve kaynakların yok olmaya doÄŸru gittiÄŸine dikkat çekiliyor. Raporda, dünyaya yönelik tehditler ve ‘alarm veren’ bulgular söyle sıralanıyor:

l) Dünyadaki su kaynaklarına yönelik talep hızla yükseliyor. Dünyanın bazı bölgelerinde suyun sınırlı olması, 21. Yüzyılcın en büyük sorunlarından birini doÄŸurabilir. Dünya nüfusunun yüzde 40’ı su sıkıntısı içinde yaşıyor. Su sıkıntısı çekenlerin sayısı, nüfusun yüzde 16’sı olan 1 milyarı aşıyor. Bu sayı, 2025 yılında 3.5 milyara çıkacak.

2) Dünya toplam nüfusunun neredeyse yarısının -çoğunlukla Afrika, Orta Doğu ve Güneydoğu Asya- 2025 itibariyle ciddi su sorunu yaşayacağı öngörülüyor.

3) Küresel ısınma sonucu tüm dünyada deniz seviyeleri yükseliyor. Çok sayıda hayvan ve bitki türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

HAVA KİRLİLİĞİNE 3 MİLYON KURBAN

Raporda, dünya ormanlarının yüzde 2.4’ünün 1990’li yıllarda tahrip edildiÄŸi vurgulanarak, yok olan orman alanının, Venezüella’nın yüzölçümüne eÅŸit olduÄŸu bildiriliyor. Hava kirliliÄŸi yüzünden her yıl 3 milyon insanın öldüğü kaydedilerek, çevre sorunlarının sebep olduÄŸu hastalıklardan ölümlerin, özellikle kalkınan ülkelerde arttığı, her yıl kirli suların taşıdığı mikroplar yüzünden 2.2 milyon insanın öldüğü belirtiliyor.

GIDA SIKINTISI

Raporda, petrol, kömür gibi fosil kökenli yakıt kullanımı ve karbon gazı üretiminin, 1990’li yıllar boyunca artış gösterdiÄŸine dikkat çekilerek, bunun sonucu olarak, Asya ve Afrika’nın bazı bölgelerinde kuraklık baÅŸladığı kaydedildi.

Dünya nüfusu arttıkça, gıda maddesine talebin de arttığı ifade edilen raporda, “Bunun yanı sıra, insanların aldıkları günlük kalori miktarı da yükseldi. Kalori miktarı, az geliÅŸmiÅŸ ülkelerde 2 bin 100 kaloriden 2 bin 700 kaloriye, sanayileÅŸmiÅŸ ülkelerde ise 3 bin kaloriden 3 bin 400 kaloriye çıktı. Oysa gıda üretimi, özellikle kalkınan ülkelerde düşme eÄŸilimine girmiÅŸ bulunuyor. Bu, uzun vadede dünyada gıda sıkıntısı baÅŸlamasına yol açacak tehdit oluÅŸturuyor” ifadelerine yer verildi.

BATIDAKİ AŞIRI TÜKETİM

Raporda, doÄŸal kaynakların bu kadar hızlı tüketilmesinin en önemli sebebinin, batılı ülkelerdeki yüksek tüketim oranları olduÄŸu vurgulanarak, Dünya DoÄŸal Hayat Fonu’nun, ‘ortalama bir Amerikan vatandaşının bir Ingilizin iki kati, bir Afrikalının ise 24 kati doÄŸal kaynak tükettiÄŸi’ yönündeki açıklaması hatırlatıldı.

Bilgi Notu:

Uluslararası çevre sözleşmeleri:

Türkiye’nin imzalayıp onayladığı uluslararası çevre sözleÅŸmeleri var. Bu sözleÅŸmelere Türkiye’nin uyup uymadığı ayrı bir konu. AÅŸağıda, sadece, bu sözleÅŸmelerin bazılarının muhtevası ve imza tarihlerini bulacaksınız.

Paris

Dünya Kültürel ve Doğal

Mirasının Korunmasına

Dair Sözleşme

(R.G. 14.2.1983)

“Kültürel ve doÄŸal mirasın herhangi bir parçasının bozulmasının veya yok olmasının, bütün dünya milletlerinin mirası için zararlı bir yoksullaÅŸtırma teÅŸkil” edeceÄŸini diyerek varsayarak, “daimi bir temel üzerine ve modern bilimsel yöntemlere uygun olarak, istisnai deÄŸerdeki kültürel ve doÄŸal mirasın kolektif korunmasına matuf etkin bir sistemi kuran yeni hükümleri, bir sözleÅŸme biçiminde kabulünün zorunlu olduÄŸunu” söylüyor.

1985 - Granada

Avrupa Mimari Mirasının

Korunması Sözleşmesi

(R.G. 22.7.1989)

Avrupa Konseyi üye devletler tarafından imzalanan bu sözleşme, mimarı mirasın, Avrupa kültür mirasının zenginliği ve çeşitlerinin eşsiz bir ifadesi, geçmişimizin değer biçilmez bir tanığı olduğunu ve bütün Avrupalıların bir ortak mirasını oluşturduğunu kabul ederek, mimari mirasın tanımlanması, korunacak varlıkların tespiti, yasal koruma işlemleri, koruma politikaları ve yasal yaptırımları belirlemektedir.

1979 - Bern

Avrupa’nın Yaban Hayatı ve

Yasama Ortamlarını Koruma

Sözleşmesi (Bern Sözleşmesi)

(R.G. 20.2.1994)

Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin imzaladığı bu sözleÅŸme, yabani flora ve faunayı ve bunların yasama ortamlarını muhafaza etmek, özellikle birden fazla devletin iÅŸbirliÄŸini gerektirenlerin muhafazasını saÄŸlamayı amaçlıyor. SözleÅŸmenin eklerinde kesin olarak koruma altına alınan flora ve fauna türleri ve yasaklanan av metoda ve araçları ile diÄŸer yasak iÅŸletme ÅŸekilleri yer alıyor.

İŞLETMELERDE ÇEVRE YÖNETİMİ

ÇEVRE YÖNETİMİ TANIMI VE ÖNEMİ:Çevre yönetimi, ekonomik kalkınmanın doÄŸanın korunması ile birlikte ele alınması anlamına gelmekte, sürdürülebilir kalkınma olarak bilinen bu yaklaşım kısaca “mevcut ihtiyaçların gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmelerine engel olmadan kaşıklayarak kalkınmak”olarak tanımlanmaktadır. İnsanın yüklenmesi gereken misyon “tabiatı fethetmek ve onu iktisadi geliÅŸmesini saÄŸlamak yolunda kullanmaktır”düşüncesinin deÄŸiÅŸmesi gerekir.

Öyleyse bu konuda insanla tabiat arasında olumlu ve dengeli bir uzlaÅŸma saÄŸlanmalıdır. Bu uzlaÅŸmanın temeli”insan olamazsa tabiatın bir anlamı kalmaz, tabiat olamazsa insanın yaÅŸaması mümkün olmaz”anlayışına dayanmalıdır.

İŞLETMELERDEKİ ÇEVREYE UYUM YAKLAŞIMLARI

İşletmelerde çevreye uyum yaklaşımlarını 5 grupta inceleyebiliriz:

1) Durumsallık Yaklaşımı

2) Kaynak Bağımlılığı Yaklaşımı

3) Organizasyon el Stratejisi Yaklaşımı

4) Bilgi İşleme Yaklaşımı

5) Kurumsallaşma yaklaşımı

Çevre Yönetimi işletmeye dinamizm kazandıran çevre faktörlerinin sorumluluk anlayışı içerisinde kullanılması olayıdır. Yani israf ve sorumsuz tüketim anlayışına son verilmesi ve üretim süreci sonucunda oluşan atıkların rasgele çevreye atılmamasıdır.

Çevre Yönetimi komplike bir anlayış ve eylem biçimidir.

İŞLETMELERDE ÇEVRE YÖNETİMİ

Gelişmece olan ülkelerde ekonomik kalkınma, refahı artırmanın tartışmasız tek yolu olarak kabul edilmektedir.Ekonomik kalkınmada sınır tanımayan bu gelenekse görüş çevre korumasını bir lüks olarak algılamakta ve çevre olgusunu analizlerine dahil etmemektedir.Aşırı tüketim ilişkisinde çevreye ait üretim kaynakları israfa varan olan bir tüketime konu olmaktadır.Sanayi toplumlarında insanın yüklendiği bu misyon tabiatı fethetmek ve onun iktisadi gelişmeyi sağlamak yolunda kullanmak şeklinde ortaya çıkmaktadır.Bu anlayış bir taraftan tabiattan girdi alırken hem yenilenmez kaynakları tamamen tüketerek veya teknik olarak kullanılmaz hale getirerek hem de yenilenebilir kaynaklara kendilerine yenileme fırsatı verilmeyerek sınırsız bir şekilde israf edilmesine;diğer taraftan işletme çıktıları vasıtası vasıtasıyla çevre sorunlarına neden olmaktadır.

ÇEVRE YÖNETİMİNİ İŞLETME YÖNETİMİNDE AĞIRLIKLI KILAN

DİNAMİKLERİN BELİRLENMESİ

Bir eylemin pratik ve beklenen bir sonuç ortaya koyması bir takım yan desteklerin varlığına bağlıdır. Bu destekler sorunun kaynağını oluşturan kurumları ikna etmeye yönelik olabileceği gibi, onlara yaptırımlar getirme şeklinde de olabilir. Çevrede işletmelerin çevre yönetimi eylemini güçlü kurabilmek destekler şu şekilde ortaya konabilir:

1) Yasal zorunluluklar

2) Yetkili kurumların politikaları ve çalışmaları

3) Kamuoyunda ve tüketicilerde oluşan çevresel mücadele gücünün işletmelerde oluşturduğu çevresel bilinç

4) İşletmelerde gelişen ekonomik, ahlaki ve sosyal sorumluluk duygusu

5) Uluslararası platformdaki çevresel gelişmeler

GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Çevre, işletmelerin kuruldukları, içinde yaşadıkları ekonomik faaliyetlerini devam ettirdikleri doğal ve beşeri alanlardır. Çevre yönetimi, işletmenin dinamizm kazandıran çevre faktörlerinin sorumluluk anlayışı içinde kullanılması olayıdır.

Çevre Yönetimi uygulamasını çevresel sorunlara karşı etkili olabilmesi, ve bazı faktörlerin yaygınlık kazanması ile mümkündür. Bunlar:

• Çevre yönetimi konusunda iÅŸletme yöneticilerinin hassasiyeti ve sosyal sorumluluk anlayışı geliÅŸtirilmelidir.

• Yasal düzenlemelerin pratikte uygulanabilirliÄŸin arttırılması saÄŸlanmalıdır.

• Tarihi ve doÄŸal bölgelerin korunmasıyla ilgili düzenlemelere uyulamasa saÄŸlanmalıdır.

• Uluslararası alanda Çevre Yönetimi koçsunda ortaya çıkan geliÅŸmelerin aktif bir biçimde ve günü gününe takibi yapılmalıdır.

• DoÄŸa ve çevreye zarar vermeden yararlanma bilinci arttırılmalıdır.

• Çevre dostu üretim teknikleri çevreye hiçbir atık bırakmadan,üretim süresince eniz doÄŸal hammadde tüketerek ve eniz enerji tüketerek istenen ürünü üretecek ÅŸekilde geliÅŸtirilmeli ve bu ÅŸekilde bir çalışma yöntemi izlenmelidir.

• İşletmeler çevresel mücadele konusunda duyarlı hale getirilmeli ve çevrenin bütün dünyadaki canlının ortak yaÅŸama atmosferi olduÄŸu unutulmamalı, kirlikten herkesin payını alacağı hususu vurgulanmalıdır.

İşletmeler çevreyle olumlu ilişkiler kurmak zorundadırlar. Bu alanlarda güçlü ve olumlu ilişeler işletmelerin yaşam süresine hem belirler hem de etkiler, sosyal çevreyle entegre olmayan işletmeler yaşama şanslarını yitirir ve zamanla entropiye uğrarlar.

Kaynaklar:

www.cevre.gov.tr İnternet adresi

www.cevkor.com.tr İnternet adresi

ÇOLAKOĞLU, Ü. İşletme dersi ders notları.

Hava KirliliÄŸi

Salı, 06 Kasım 2007

HAVA KİRLİLİĞİ

Günümüzde, her geçen gün artan çevre sorunlarının başında gelen hava kirliliği, geleceğin dünyasını ciddi bir şekilde tehdit etmekte, ekolojik tehlikelerle karşı karşıya bırakmaktadır. Dünya nüfusunun hızla artmasına paralel olarak, artan enerji kullanımı, endüstrinin gelişimi ve şehirleşmeyle ortaya çıkan hava kirliliği insan sağlığı ve diğer canlılar üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır.

Hava kirlenmesi, insan ve diğer canlılara zarar verecek miktar ve süredeki kirleticilerin, atmosfere karışması olarak tanımlanabilir. Kirleticiler doğal veya insan aktiviteleri sonucu atmosfere karışabilirler.

HAVA VE KİRLETİCİLER

Saf hava, başta azot ve oksijen olmak üzere argon, karbondioksit, su buharı, neon, helyum, metan, kripton, hidrojen, azot monoksit, karbon monoksit, ksenon, ozon, amonyak ve azot dioksit gazlarının karışımından meydana gelmiştir.

Atmosferin %78′ini oluÅŸturan azot orman yangınları, ÅŸimÅŸek gibi doÄŸal atmosfer olayları ve yanma sonucunda meydana gelir. Atmosferin hacim olarak %21′ini ve ağırlık olarak %23′ünü oluÅŸturan oksijen ise oldukça reaktif bir gazdır. DiÄŸer gazlar ise atmosfer hacminin %1′ini oluÅŸtururlar.

Atmosferi oluşturan bu gazların, en kararsız olanları su buharı ve karbondioksittir. Atmosferdeki su buharı miktarı, denizler, göller, nehirler ve bitkilerden buharlaşma ile artar ve bulutlardan sis, çiğ, yağmur oluşumu ile de azalır. Su buharının bu değişkenliği, uzun sürede, bu olaylarla biribirini öyle dengeler ki, su buharının atmosferdeki miktarı değişmez. Karbondioksit ise normalde çok küçük yer teşkil eden bir bileşendir. İnsan ve hayvanların teneffüsü ve bitkilerin fotosentez olayı ile atmosferdeki miktarı dengede tutulur.

Doğal olarak saf atmosfer az veya çok miktarda, büyük bölümü suni olan yabancı maddelerin üretimi ile kirletilir. Bunların başında petrol ürünleri ve endüstriyel kirleticiler gelmektedir. Özellikle son yıllarda, endüstriyel aktivitenin, şehirleşmenin ve nüfusun artması ile kirletici maddelerin kullanımı ve miktarıda hızla artmaktadır.

Atmosfere dağılarak, onu kirleten kirleticiler katı, sıvı ve gaz halindedirler. Çeşitli kaynaklardan meydana gelen kirlilik maddeleri toz, is, sis, buhar, kül, duman vb. olarak havaya geçerler. Atmosferdeki bu kirleticiler, kirletici kaynaklarından atmosfere doğrudan verilen kirleticiler ve bu kirleticilerle, atmosferik özellikler arasındaki kimyasal olaylar sonucu oluşan kirleticiler olmak üzere iki şekilde bulunurlar. Atmosfere kirletici kaynaklarından yayılan kirleticiler, kükürtdioksit, azot oksitler, karbon monoksit, hidrokarbonlar asılı vaziyette bulunan katı partüküllerdir. Bu kirleticilerle, atmosferik özelliklerin oluşturduğu kimyasal reaksiyonların en önemlileri ise fotokimyasal olaylardır ki, bunlardan özellikle floroklorokarbonlar, güneşten gelen zararlı UV (ultraviole) ışınlarına karşı yeryüzüne koruyan ozon tabakasında büyük tahribata yol açmaktadır.

Doğal veya insan yapısı sonucu atmosfere karışan kirleticiler, her iki halde de atmosfere yayıldıkları anda hızla kimyasal reaksiyonlar oluştururlar ve hava akımları ile karışır, dağılır, yayılır ve taşınırlar. Böylece kirleticiler, kaynaktan çıkıp, alıcılara ulaştığında karakterleri degişebilir.

Genel olarak kirlilik, havadaki katı parçacıklar ve kükürtdioksit miktarına göre belirlenir. Oysa atmosferde oluşan kimyasal olaylarda, organik maddeler büyük rol oynar. Çünkü organik maddeler, atmosferde ister reaksiyona girsinler, ister girmesinler kimyasal reaksiyonların çekirdeğini oluştururlar. Hava kirliliği denildiğinde, kirleticiler ve bunların bulunduğu atmosfer ortamı aynı derecede rol oynar. Herhangi bir yerde hava kirliliği çalışması yapıldığında, ilk olarak o bölgenin meteorolojik koşulları ve havanın kimyasal yapısı incelenmelidir.

HAVA KIRLİLİĞİ KAYNAKLARI VE NEDENLERİ

Bugün çok önemli bir çevre problemi olan ve özellikle insan sağlığını etkileyen hava kirliliği ilk olarak, atmosfer bileşiklerinin değişmesiyle başlamaktadır. Atmosfer, genellikle içerisine karışan toksinli maddeleri eriterek etkisiz hale getirmesine rağmen meteorolojik ve topoğrafik şartlara bağlı olarak devamlı bir şekilde kirlenmektedir. Çesitli amaçlarla yakılan ateşler, fabrika ve ev bacalarının dumanları, araçların egzost gazları havaya zehirli gazlardan olan karbon monoksit, kükürt dioksit ve nitrik asit gibi gazların bol miktarda karışmasına neden olur.

Hava kirliligine neden olan kirleticilerin, kaynaklarına göre hava kirliliği, tabii kaynaklardan meydana gelen kirlilik ve insan faaliyetleri sonucu suni kaynaklardan meydana gelen kirlilik olmak üzere iki sınıfa ayrılır. Tabii kirliliği oluşturan, doğada bulunan kirletici kaynaklarından: tozlar, meteorlardan, yeryüzeyindeki büyük çöl alanlarından ve kumluk alanlardan rüzgarlarla atmosfere taşınırlar; orman yangınlari ile atmosfere önemli miktarlarda duman ve zehirli gazlar karışır; foto kimyasal olaylarla azot dioksit; yanardağlardaki volkanik faaliyetler sonucunda kükürt dioksit, hidrojen klorur, hidrojen flörür; deniz çalkalanmasından sodyum klorür sayılabilir.

Hava kirliliğinde, tabii kirlilik kaynaklarından çok suni kaynaklardan meydan gelen kirlilik önemlidir. Çünkü günümüzde insanları en çok ilgilendiren, özellikle büyük yerleşim merkezleri ve sanayi alanlarındaki hava kirliliğidir. Bu kirlilikte daha çok insan faaliyetleri sonucu meydana gelir.

İnsan yapımı kirlilik kaynaklarını ise kabaca :

1. Ulasım

2. Katı yakıtlar

3. Elektrik santralleri

4. Endüstri ve ısınma için kullanılan yakıtlar

5. Endüstriyel işlemler olarak sıralanabilir.

İnsan tarafından oluşturulan kaynaklardan oluşan bu kirlilik, bulunan bölgenin endüstriyel gelişimi, nüfusu, şehirleşme durumu gibi faktörlere bağlı olarak değişim gösterir.

HAVA KİRLİLİĞİNİN ZARARLI ETKİLERİ

Hava kirliliğinin, başta insan sağlığı olmak üzere görüş mesafesi, meteryaller, bitkiler ve hayvan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri vardır.

Katı yakıtlar ve akaryakıt gibi karbonlu maddelerin tam yanmamasından meydana gelen katı ve sıvı parçacıkların bir gaz karışımı olan duman, hava kirliliğinin bir çeşitidir ve görüş uzaklığını azaltıcı bir etkiye sahiptir. Hava kirliliğinin, sanatsal ve mimari yapılar üzerinde tahrip edici ve bozucu etkisi vardır. Bitkiler üzerinde ise öldürücü ve büyümelerini engelleyici olabilmektedir. Bu nedenle hava kirliliği hem canlıların sağlığı açısından, hem de ekonomik yönden zarar vericidir.

Hava kirliliğinin insan sağlığı üzerindeki etkileri, atmosferde yüksek miktardaki zararlı maddelerin solunması sonucu ortaya çıkar. İnsanların sağlıklı ve rahat yaşayabilmesi için teneffüs edilen havanın mutlaka temiz olması gerekir. Havanın doğal yapısını bozan ve kirleten maddelerin başka bir deyişle kirli havanın solunması, özellikle akciğer dokularını tahrip edici ve öldürücü olabilmektedir. Solunum yolu ile alınan hava içerisindeki parçacıklar ve duman, teneffüs esnasında yutulur ve akciğerlere kadar ulaşır. Solunum sisteminin derinliklerinde depolanan bu parçacıklar, akciğer kanserlerine kadar varan hasarlar yapabilmektedir. Diğer taraftan kömür ve diğer yakıtların yanmasından oluşan duman ve isin astım, çesitli burun ve boğaz hastalıkları hatta mide hastalıkları gibi özellikle solunum yolları ile ilgili hastalıklara belirli ölçüde sebep olabileceği öne sürülmektedir. Şiddetli hava kirliliğine maruz kalınması durumunda, bunun insan sağlığına olan etkisi ile hava kirliliğinin düşük miktarlarına, uzun zaman maruz kalmanın etkileri farklı olmaktadır.

ÖNLEMLER

Özellikle sanayi merkezleri ve büyük yerleşim alanları üzerinde daha çok hissedilen hava kirliliğinin azaltılması amacıyla birtakım önlemlerin alanması gerekir. Bunlardan bazılarını aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:

- Sanayi ve iş merkezlerinin mümkün olduğu kadar yerlesim merkezleri dışına alınması

- Kişisel vasıta kullanımı yerine toplu taşımacılığın yaygınlaştırılması ve elektrikli taşıma araçlarının geliştirilmesi ve kullanımının artırılması

- Konutlarda yakıt yakma tekniklerinin geliştirilmesi ve özellikle sanayi alanlarındaki bacalara, hava filtrelerinin takılması ayrıca yakıt olarak doğal gaz kullanımının yaygınlaştırılması

- Şehir merkezlerindeki yoğun trafiğin çevre yollara aktarılması

- Ağaçlandırma çalışmalarının artırılması, özellikle hava kirliliğinin yoğun olduğu yerlerde yeşil alanların artırılması

- Şehir yerleşim planlarında meteorolojik faktörlerin özellikle rüzgar durumunun gözönünde bulundurulması

- Halkın, hava kirliliği konusunda bilinçlendirilmesi için ilkögretimden başlamak üzere tüm okullarda ve sivil toplum örgütlerince bu amaca yönelik eğitim programlarının hazırlanması.

Not : Bu konunun hazırlanmasında Prof. Dr. Selahattin İncecik’in ”Hava KirliliÄŸi ” kitabı ana kaynak olarak kullanılmıştır.

Asit Yağmurları Ve Çevreye Etkisi

Salı, 06 Kasım 2007

ASİT YAĞMURLARI VE ÇEVREYE ETKİSİ

Asit Yağmurları kükürt ve azot dioksitlerin atmosferdeki nemle birleşerek sülfürik ve nitrik asitli yağmur, kar ya da dolu oluşturması biçiminde kirliliğe yol açmasıdır. Bu tür yağmurda tanecikler siste asılı olarak süspansiyon oluşturabilir ya da en kuru halde birikebilirler.

Asit yağmurlarının verdiği ileri sürülen zararın bir bölümünün aslında bazı doğal nedenlerden kaynaklandığı yapılan araştırmalar sonucunda anlaşılmışsa da, petrol ve kömür yanmasından oluşan kükürt dioksit ile otomobil motorlarından çıkan azot oksidin, asit yağmuru sorununu büyük ölçüde şiddetlendirdiği kesindir.

KirliliÄŸe yol açan tanecikler, kaynaklarından binlerce kilometre uzaÄŸa rüzgarla taşınabilir. Sözgelimi A.B.D‘nin kuzey doÄŸusundaki asit yaÄŸmurlarına, Kanada’dan yayılanlar da katılmış, Kanada’nın doÄŸusundaki kükürt içeren yağış, A.B.D ‘den kaynaklanmıştır.

Bilim adamlarının tümü asit yağmurlarının denetlenmesi için bir an önce yasalar çıkarılmasını istemektedirler. Ne var, ki söz konusu yasaların yol açacağı harcamalar çok yüksektir, bu yüzden de sorunun çözülmesi sürekli ertelenmektedir.

Ekonomik faaliyet, kıtlığa karşı yapılan bir savaÅŸtır. İnsan bu savaÅŸta bir takım deÄŸerleri üretip tüketirken baÅŸka bir deÄŸer olan kaliteyi ÇEVRE ’yi de tüketmektedir. Hava, su, yeÅŸil ve toprak gibi …… Biri kirlendiÄŸi zaman beraberinde, zincirleme olarak, diÄŸerleri ve bunlardan yararlanan insanlar da kirlenmekte ve yok olmaktadır.

Görüldüğü gibi hava doğal ve yapay etmenlerce kirletilmektedir. Yapay etmenlerin temelinde insan bulunmaktadır. Fabrikadan, evlerden ve araçlardan çıkan dumanlar tarafından atmosfer durmadan kirlenmektedir. Bu kirlilik doğrudan olduğu gibi asit yağmurları yoluyla da bitkiye, insana, suya, toprağa ve taşa etki etmektedir.

Termik santrallerde, ısıtmada ve endüstri kurumlarında kullanılan kömür atmosfere kül (kadmiyum, arçelik, kurÅŸun) CO2 ve SO2 yaymaktadır. Dünyada olduÄŸu gibi Türkiye’de kömür ve petrol tüketimi giderek artmaktadır. Artan taşıt sayısı da petrol tüketimini dolayısıyla atmosferdeki karbon monoksit gazını yükseltmektedir. YanardaÄŸlar da havadaki SO2 ve CO2 gibi gazların miktarını arttırmaktadır. Bu gazlar havadaki su buharı ile birleÅŸirler.

H2O+SO2 ______ H2SO4 (sülfirikasit) ve

H2O+NO2 ______ HNO3 (nitrik asit) olarak yere düşerler.

Hava kirliliği, ışınların yere ulaşmasını ve atmosfere yayılmasına da engelleyerek iklim üzerinde olumsuz etki yapmaktadır.Asit yağışları yapraklardaki klorofilin bozulmasına ve bitkinin sararıp kurumasına neden olmaktadır.

Bilindiği gibi bitkiler, fotosentez sırasında CO2 tüketir. Asit yağmurları, bitkileri kurutarak, diğer yandan atmosferdeki CO2 (karbondioksit) tutarının artması için ortam hazırlamaktadır. Başka bir anlatımla, bir olumsuzluk bir başka olumsuzluğu üretmektedir.

Bu asit yağışlarının etkilerini görebilmek için iki aşamadan oluşan deneylere girişilmiştir :

Birinci aşamada 16 saksıya kızıl çam, 20 saksıya fasulye ve nohut ekildi.

Kızıl çam ve fasulyeler 4 ’er saksıdan oluÅŸmak üzere 5 ’er gruba ayrıldı. Her grup PH3, PH4,5, PH6, yaÄŸmur suyu ve çeÅŸme suyu gibi asidik deÄŸeri farklı sularla sulandı. Çalışma 2 ay sürdü. Çalışmalara çeÅŸitli sınıflardan 15 öğrenci katıldı.

Çalışmalarımızda kullanılmak üzere, topladığımız yağmur suyunun asidik değeri ölçüldü: İlk yağış PH5,5, ikinci ve daha sonraki yağışlar PH6 olarak saptandı. Bu da bize hava kirliliği ve onun oluşturduğu asit yağmurlarının çevremizde bir realite olduğunu kanıtlamaktadır.

AÅžAMA

A ) TOHUM GRUBU

20 saksıya fasulye ile nohut karışık olarak ekildi. Bu 20 saksı, her biri 4 saksıdan oluşacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Ekildiği tarihiden itibaren, her grup asidik değeri PH3, PH4,5, PH6 olan sularla, normal su (musluk) ve yağmur suyu ile sulandı. Her grupta 3 saksı esas alındı. İki ay boyunca gözlem ve ölçümler yapıldı.

Tohum – 1 Grubu (YaÄŸmur suyu)

15.11.1999 22.12.1999 03.01.2000 24.01.2000

1. Saksı Ekim – Dikim

Çimlenme Nohut = 22 cm

Fasulye = 4 cm Nohut = 23 cm

Fasulye = kuru

2. Saksı Ekim – Dikim Çimlenme Nohut = 30 cm

Fasulye = 5 cm Nohut = 30 cm

Fasulye = 17 cm

İkisi de solgun

3. Saksı Ekim – Dikim

Çimlenme Nohut = 26 cm

Fasulye = 8 cm Nohut = 38 cm

Fasulye = 8 cm

Tohum – 2 Grubu (PH3)

15.11.1999 22.12.1999 03.01.2000 24.01.2000

1. Saksı

Ekim – Dikim Çimlenme Nohut = 20 cm

Fasulye = 4 cm Nohut solgun,

Fasulye kuru, toprakta beyazcıklar

2. Saksı

Ekim – Dikim Çimlenme Nohut = 31 cm

Nohut = 24 cm

Fasulye yok Sararmış ve kurumuş

3. Saksı

Ekim – Dikim Çimlenme Nohut = 10 cm

Nohut = 10 cm

Fasulye yok İkisi de kurumuş

Tohum – 3 Grubu (PH4,5)

15.11.1999 22.12.1999 03.01.2000 24.01.2000

1. Saksı Ekim – Dikim Yok Yok Yok

2. Saksı Ekim – Dikim Yok Yok Yok

3. Saksı Ekim – Dikim Yok Yok Yok

Tohum – 4 Grubu (PH6)

15.11.1999 22.12.1999 03.01.2000 24.01.2000

1. Saksı Ekim – Dikim Fasulye = 20 cm 22 cm 23 cm

2. Saksı Ekim – Dikim Fasulye = 18 cm

Fasulye = 11 cm 19 cm

13 cm 20 cm

13.5 cm

3. Saksı Ekim – Dikim Fasulye = 19 cm

Fasulye = 19 cm 20 cm

20 cm 21 cm

21cm

Tohum – 5 Grubu (PH6)

15.11.1999 22.12.1999 03.01.2000 24.01.2000

1. Saksı Ekim – Dikim Çimlenme Nohut = 18 cm Nohut = 21 cm

2. Saksı Ekim – Dikim Çimlenme Fasulye = 9 cm Fasulye=11 cm

3. Saksı Ekim – Dikim Çimlenme Fasulye = 5 cm Fasulye=7 cm

GENEL GÖZLEMLER :

a) Gövde ve renkte görülen değişimler

• PH3 = Çimlenme yavaÅŸ, önce hızlı olan büyüme yavaÅŸlıyor. İki ay sonra sararma ve kuruma baÅŸlıyor.

• PH4,5 = Çimlenme yok.

• PH6 = Fasulye ve nohut diÄŸer gruplara göre erken çimleniyor ve hızla büyüyor.

• Normal su : Nohut ve fasulye normal sürede çimleniyor ve büyüyor.

• YaÄŸmur suyu : Normal sürede çimleniyor. Büyüme hızı normal. Ancak 2 ayın sonunda sararma baÅŸlıyor.

b) Bazı bitkiler topraktan çıkarıldı ve kök gelişmeleri incelendi

• PH3 = Köklerin ince, seyrek ve yukarıya doÄŸru kıvrıldıkları gözlendi.

• YaÄŸmur suyu (PH5,5-6) = Gövde daha kalın, köklerin sık ancak kısa olduÄŸu gözlemlendi.

• Normal su = Köklerin uzun, kalın ve sık olduÄŸu gözlendi.

• SONUÇ = Suyun asitlik deÄŸeri arttıkça köklerin uzunluk, kalınlık ve sıklık özelliklerinde normal olmayan geliÅŸmeler görülmektedir.

B) KIZILÇAM GRUBU

Kızıl çam –1 Grubu (PH3)

9.12.99 22.12.99 12.01.2000 Fark

1.Saksı 8.5 cm 9.5 cm 9.8 cm 13 mm

2. Saksı 15 cm 15.5 cm 16 cm 10 mm

3. Saksı 2 cm 2.2 cm 2.3 cm 3 mm

4. Saksı 1 cm 1.5 cm 1.9 cm 9 mm

Ortalama Büyüme : 8.75 mm

Aylık Büyüme : 7.1 mm

Kızıl çam –2 Grubu (PH4,5)

9.12.99 22.12.99 12.01.2000 Fark

1.Saksı 8 cm 8 cm 8 cm 0 mm

2. Saksı 6 cm 6 cm 7 cm 11 mm

3. Saksı 4.5 cm 4.5 cm 5 cm 11 mm

4. Saksı 5 cm 5 cm 6 cm 11 mm

Ortalama Büyüme : 8.5 mm

Aylık Büyüme : 6.083 mm

Kızıl çam – 3 Grubu (Normal Su)

9.12.99 22.12.99 12.01.2000 Fark

1.Saksı 5 cm 5.5 cm 6 cm 11 mm

2. Saksı 1 cm 3 cm 4 cm 21 mm

3. Saksı 5.5 cm 6 cm 8 cm 25 mm

4. Saksı 4,5 cm 5 cm 6 cm 15 mm

Ortalama Büyüme : 18 mm

Aylık Büyüme : 14.875 mm

Kızıl çam – 4 Grubu (PH6)

9.12.99 22.12.99 12.01.2000 Fark

1.Saksı 3 cm 3.7 cm 5 cm 20 mm

2. Saksı 3 cm 3.8 cm 4 cm 20 mm

3. Saksı 1.5 cm 2 cm 2.5 cm 15 mm

4. Saksı 5 cm 6 cm 6.6 cm 16 mm

Ortalama Büyüme : 17.75 mm

Aylık Büyüme : 3.8416 mm

Tablolardan ve grafikten de anlaşılacağı gibi kızıl çamlardaki büyüme oranı, PH değeri arttıkça azalma gösteriyor. Ayrıca renkte koyulaşma ve az da olsa yaprak azalması görülüyor. Bilindiği gibi hava kirliliği ve asit yağışları öncelikle yapraklardaki klorofili olumsuz olarak etkilemekte, bu nedenle yaprak fotosentez yeteneğini yitirmekte; besin üretemez duruma gelen bitki kurumaktadır.

Gerçekten, asit yağışlarının yaygın olduÄŸu yerlerde çamların gövdesi kesilmek suretiyle incelenecek olursa (Resim – 5) yalnız kabuk çevresi (2 ile gösterilen yerler) kuru, orta kesimler aşırı derecede ıslaktır. Böyle bir aÄŸacın kereste deÄŸeri yoktur. Halk arasında bu ÅŸekilde hiçbir iÅŸe yaramayan insanlar için “su yutkunan adam” nitelendirilmesi yapılır. Görülüyor ki hava kirliliÄŸi ve yağışlar bitkilerin yalnız morfolojik yapısını bozmakla kalmıyor, aynı zamanda örneÄŸin bir aÄŸacı “ekonomik” olmaktan da uzaklaÅŸtırabiliyor.

Araştırmalar, iğne yapraklı ağaçların geniş yapraklara göre daha çok etkilendiği yargısını güçlendirmektedir.

YATAÄžAN ZİRAAT MD.’DEN YÜKSELEN SES

Yatağanda da termik santralin yarattığı hava kirliliği ve oluşan asit yağmurları çevreye büyük zararlar vermektedir.

YataÄŸan Ziraat Müdürlüğü’nden gelen feryada kulak verelim :

“TERMİK SANTRALİNİN BİLİNEN BAZI BİTKİLER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ”

Zeytin aÄŸacının yapraklarında SO2 etkisiyle çeÅŸitli form ve büyüklükte, kırmızı kahve renkli parankima dokusunun tahribi ve çekmesi sonucu oluÅŸmuÅŸ lezyonların meydana getirdiÄŸi, bu lezyonların birleÅŸmesine takiben normalde aÄŸaçta 18-20 ay kalması gereken yaprakların erkenden döküldükleri, böylelikle aÄŸaçların çıplaklaÅŸtığı ve verimlerinin azaldığı kaydedilmiÅŸtir. SO2’nin (kükürt dioksit) neden olduÄŸu bu prim er belirtiler yanında, yine yaprak kaybı ve bunun sonucunda beslenme yetersizliÄŸine baÄŸlı olarak sürgün uzunluÄŸunda ve yaprak boyutlarında küçülme ÅŸeklinde sekonder belirtileri de oluÅŸmaktadır.

Badem ağaçlarının yapraklarının damarlarında renk açılması, şeklinde beliren SO2 yanıkları oluşmakta bu, ağaçların erken yaprak dökmelerini ve meyve tutumlarının azalmasına neden olmuştur.

Tütün Bitkisi : Kükürt dioksit (SO2) gazının hassas olan tütün bitkilerinin özellikle sulama sonrası açık durumda olan yapraklarındaki stomalarından tolore edilebilir. Dozun üzerinde alınan SO2 hücreler ve yaprak dokusu düzeyindeki kimyasal ve fizyolojik reaksiyonları etkileyerek akut bir ÅŸekilde tütün yapraklarında kahverengi, eÅŸit taraflı, yaprak leke ve yanıklarının oluÅŸmasına neden olmaktadır.”

Bu feryat bindiği dünya gemisini delen insanoğlunun çığlığıdır. Bu ses, çevresel intiharın resmen belgelenmesidir.

MURGUL BAKIR İŞLETMELERİNİN ETKİNLİKLERİ

Murgul bakır fabrikalarının, çevresine günde 560 mg/m3 SO2 yaymakta olduğu bildiriliyor. Çevredeki tarım alanlarında armut, kiraz, elma, erik ve ceviz gibi meyve ağaçları bakır fabrikasının açılmasından sonraki 5 yılda kurumuştur. Kurum, zarar eden köylülere tazminat ödemek zorunda kalmıştır. Göktaş vadisindeki ormanlar büyük zarar görmüştür.

Ankara’da topoÄŸrafik etkilerin sonucu (çukurda bulunması), 698 mg/m3’e kadar yükselen SO2, rüzgar tarafından dağıtılamamış ve çevredeki ibreli aÄŸaçlara zararlı olmuÅŸtur. Yer yer kuruma olayları görülmüştür.

Ankara’da olduÄŸu gibi, İstanbul’da da kış mevsiminde SO2 tutarı yükselmekte, insan ve bitki saÄŸlığını tehdit etmektedir.

Soma, Tavşanlı ve Elbistan santralleri da atmosferdeki kükürt toz ve CO2 tutarını artırarak canlı yaşamı riske sokmaktadır.

Kentlere göç, plansız kentleşme, yakıt olarak kullanılan niteliksiz linyit tutarının artması ve alternatif enerji yerine elektrik üretiminde fosil kaynaklara (kömür, petrol) ağırlık verilmesi; gelecekte hava kirliliğinin daha da artacağını göstermektedir.

Ülkemizde demiryolları ve denizyolları gibi toplu ulaşım sistemleri yerine, karayollarına önem verilmesi, dumandan ve asitten daha uzun yıllar zarar göreceğimizin habercisidir.

AVRUPA ORMANLARI

Avrupa’da Büyük Sanayii Devrimi ile insanoÄŸlu mal ve para olarak büyük kazanımlara kavuÅŸurken, diÄŸer taraftan “ çevre” gibi doÄŸal bir zenginliÄŸi yitirdiÄŸinin farkında deÄŸildi. Yalnız kazanmaya ve zengin olmaya koÅŸullanmıştı. ZenginleÅŸtiÄŸi o ölçüde saldırgan tutumunu artırıyordu.

20. yy. başlarına gelindiğinde Avrupa Kıtası ormanlarını büyük ölçüde yitirmiş bulunuyordu . Geniş orman alanları, yer yer yangın görmüş gibi örselenmişti.

Günümüzde dünyanın en kirli kentlerini Avrupa kentleri oluşturuyordu :

Milano : 195 mgrS (mgKükürt)

Paris : 83 mgrS

Madrid : 71 mgrS

Frankfurt : 67 mgrS

Brüksel : 59 mgrS

Glasgow : 62 mgrS.

Londra : 57 mgrS

New York : 55 mgrS

Okumamış bir Crée Kızılderilisi ’nin sözleriyle geliÅŸmiÅŸ olduÄŸu söylenen Avrupa uluslarının yaptıklarıyla karşılaÅŸtırırsak: “okumuÅŸ” ya da “yüksek öğrenim görmüş” Avrupa ’lının bizde olduÄŸu gibi yanlışlar içinde bulunduÄŸunu görürüz..

O zaman en büyük doğal felaketlerin eğitimin içeriğine bağlı olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Eğitim sistemlerimizi gözden geçirmek durumundayız!

Avrupa kentlerinin uzak olduÄŸuna bakarak kendimizi asit etkisinden korumuÅŸ ya da kurtulmuÅŸ saymamalıyız. Çünkü SO2 ve CO2 gazları, rüzgarlar tarafından 2000 – 3000 km. ötelere taşınabilmektedir. ÖrneÄŸin; İstanbul’a kuzey ve kuzeybatı rüzgarları ile gelen yağışlar 4,2 PH – 4,5 PH arasında deÄŸiÅŸirken, güneyden esen rüzgarlarla gelen yağışların PH oranı 6 – 7 düzeyine inmektedir.

Hava sisli olduğu zamanlarda bu oran 3,8 PH olarak gerçekleşmektedir.

Görüldüğü gibi asit yağmurları, günümüzde ulusal olmaktan çok, uluslar arası bir özellik taşımaktadır. Her ülke kendisi bazı önlemler alırken, bütün dünya ülkelerinin birlikte almaları gereken daha büyük ölçekli önlemler bulunmaktadır.

EĞİTİM VE ÇEVRE

EÄŸitim ile çevre arasındaki iliÅŸkiyi ortaya koymak amacıyla bir anket düzenlendi. Anket, İzmir’de yapıldı ve ankete 117 kiÅŸi katıldı. Katılanlardan 75’i yüksek okul mezunu idi. Asit yaÄŸmurları konusunda bilginiz var mı,sorusuna 62 kiÅŸi “evet” yanıtı verdi. Yüksek okul mezunu (75-62=) 13 kiÅŸinin asit yaÄŸmurlarından habersiz olduÄŸu anlaşıldı. EÄŸitim bu ise, bu nasıl eÄŸitim? Bu deÄŸilse, eÄŸitim nedir?

Asit yaÄŸmurlarından etkileniyor musunuz, sorusuna 45 kiÅŸi “evet” yanıtını verdi. Yüksek okul mezunu (75-45=) 30 kiÅŸi başına yaÄŸan asit yaÄŸmurlarından bihaberdi. Başına düşenin asit mi, yoksa su mu olduÄŸunu bilmeyen yüksek okul mezunu olan 30 kiÅŸi eÄŸitimli midir?

Çevre sizin için önemli mi, sorusuna 45 kiÅŸi yanıtsız bırakmış, 3 yüksek öğrenimli de çevrenin önemini kavrayamadığı için “ evet” diyememiÅŸtir.

27 kişinin herhangi bir çevre örgütünü tanımadığı 4. sorunun yanıtından anlaşılmaktadır. Gerçek nerede? Eğitim nerede?

Çevre ile girişimleri olmayan veya çevre koruma ilgili girişimlerin ne olduğunu bilmeyen 71 kişinin bulunduğu, 5. sorunun yanıtından anlaşılmaktadır.

Okuduğunu yaşama uygulayamayan yüksek okul mezunu da olsa eğitimli midir?

6. soruda belirtilen hava kirliliÄŸi ve asit yaÄŸmurlarının nasıl önlenebileceÄŸi, sorusuna büyük bir çoÄŸunluk (43 kiÅŸi) “eÄŸitimle” yanıtını vermiÅŸtir. “EÄŸitimle” diyenlerin büyük bir bölümü de “mevcut eÄŸitim sistemiyle deÄŸil” uyarısında bulunuyordu.

Crée Kızılderilisi’nin ülkesinde, 19.yy. kadar Avrupa’da ve 20. Yy kadar Türkiye’de hava kirliliÄŸi ve onun etkisiyle oluÅŸan asidik yağışlardan eser yoktu: Orman kurumuyor, toprak kirlenmiyor, bitkiler, hayvanlar ve insanlar zehirlenmiyordu.

Endüstrinin, zenginliğin ve buna bağlı olarak eğitimin gelişmesiyle daha sağlıklı bir çevre beklenirken, insanoğlunun havayı solunamaz, suyu içilemez ve bitkiyi yenilemez duruma getirdiğini görüyor ve dehşete düşüyoruz.

Eğitim yükseldikçe havada duman, suda asit artıyor!

Murgul’u, Ankara’yı, Soma’yı, Elbistan’ı, YataÄŸan’ı, kirletenler Gökovayı kirletecek olanlar mühendis, bakan, baÅŸbakan, cumhurbaÅŸkanı gibi “okumuÅŸlar” deÄŸil mi?

“İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir” Sen kendin bilmezsen bu nice okumaktır”

Diyebildiğimiz zaman yemek yediğimiz sofraya bıçak sokmaktan vazgeçeriz. Aksi takdirde biz karadumanı yaratmaya, karaduman da bizi karartmaya devam edecek; bir olumsuzluk başka bir olumsuzluğu üreterek :

Ankete katılanların eğitim durumu :

İlkokul: 17 kişi

Ortaokul: 25 kiÅŸi

Yüksek okul: 75 kişi

II. AŞAMA (KONTROL) DENEMELERİ

Kontrol amacını güden ikinci aşama çalışmalarımız 26.02.2000 de başladı, 12.04.2000 tarihine dek sürdü.

Yine, her birine hem fasulye ve hem de nohut ekilmiÅŸ, her biri 4’er saksıdan meydana gelecek ÅŸekilde 5 grup oluÅŸturuldu.

Nohut – fasulye (tohum) gruplarına ilk asit (PH) uygulaması 15 gün sonra baÅŸlatıldı. 15 gün boyunca normal su ile sulandı. Bu durum, II. AÅŸama çalışmaları ile I. aÅŸamadakiler arasındaki farklılıktır. Amacımız; topraktaki tohuma 15 gün boyunca çimlenme olanağı saÄŸlamaktır. Sonra PH deÄŸeri farklı olan (PH2, PH3, PH4,5, PH6, normal su, yaÄŸmur suyu) sularla sulandı.

Yine kızıl çamlar da, her biri 4’er saksıdan oluÅŸacak ÅŸekilde 5 gruba ayrıldı, bunlarda asidik deÄŸeri farklı sularla (PH2, PH3, PH4,5, PH6, yaÄŸmur suyu, normal su) ile sulandı. Periyodik aralıklarla boyları ölçüldü, renk deÄŸiÅŸimleri gözlendi. Her grup için elde edilen sonuçlar uygun olarak kaydedildi. Bu sonuçlara uygun tablolar çıkarıldı. Genel sonuçlara eriÅŸilmeye çalışıldı. İtiraf etmek gerekir ki bu süre, çalışmalarımız için yeterli olmamıştır.

TOHUM GRUBU

Tohum Grubu – 1 (PH2)

17.03.2000 30.03.2000 12.04.2000

1. Saksı Çimlenme Yok Çimlenme Yok Çimlenme Yok

2. Saksı Çimlenme Yok Çimlenme Yok Çimlenme Yok

3. Saksı Çimlenme Yok Çimlenme Yok Çimlenme Yok

Tohum Grubu – 2 (PH3)

17.03.2000 30.03.2000 12.04.2000

1. Saksı Çimlenme Yok Çimlenme Yok Çimlenme Yok

2. Saksı Çimlenme Yok Çimlenme Yok Çimlenme Yok

3. Saksı Yabani ot (çayır) çıktı Çayır 10 cm Çayır 10 cm

Tohum Grubu – 3 (PH4,5)

17.03.2000 30.03.2000 12.04.2000

1. Saksı 3 fasülye: (2,5 cm, 2,6 cm,2,5 cm)

3 nohut : (15,5 cm, 10,5 cm,10,5 cm) 3 fasülye: (6 cm, 4 cm,4,5 cm)

3 nohut : (21 cm, 20 cm,16 cm) Fasülye sarardı.

Nohut : (22 cm, 21 cm, 17 cm)

2. Saksı Çimlenme Yok Çimlenme Yok Çimlenme Yok

3. Saksı 1 Fasülye (4 cm)

1 Nohut : (8 cm) 1 Fasülye : 5 cm

1 Nohut : 18 cm 1 Fasülye : 5 cm

Nohut : 26 cm

Tohum Grubu – 4 (PH6)

17.03.2000 30.03.2000 12.04.2000

1. Saksı Yalnız nohut var ve 3 cm Nohut : 4 cm Nohut : 6 cm.

2. Saksı Çimlenme Yok Çimlenme Yok Çimlenme Yok

3. Saksı 1 Fasülye (5 cm)

1 Nohut : (10 cm) 1 Fasülye : 10 cm

1 Nohut : 13 cm 1 Fasülye : 12 cm

Nohut : 17 cm

Tohum Grubu – 5 (PH5,5-6 = YaÄŸmur suyu)

17.03.2000 30.03.2000 12.04.2000

1. Saksı Çimlenme yok Çimlenme yok Çimlenme Yok

2. Saksı Çimlenme Yok Çimlenme Yok Çimlenme Yok

3. Saksı Çimlenme yok Çimlenme yok Çimlenme yok

SONUÇLAR :

Yüksek asitlerde (PH) çimlenme olayı bile görülmedi.

PH4,5 asidik durumunda çimlenme tam gerçekleşmedi (bazı saksılarda yok) Çimlenip büyüyenlerde de gövde ince uzun ve cansız kaldı.

PH6 durumunda da çimlenme yok. Fasulye ve nohut orta asitlikteki sulardan (Ör.: PH4,5) hoşlanmıştı, az aitli sularda (Ör. PH6) hiçbir gelişme göstermedi.

Yağmur suyundaki PH oranı çimlenmeye bile fırsat vermedi.

Nohudun, fasulyeye göre asitli sulara daha dayanıklı olduğu gözlendi.

Asidik değeri PH2 olan sularla sulanan saksı açıldığında tüm tohumların, asidik değeri PH3 olan sularla sulanan saksılarda ise bazı tohumların çürüdüğü görüldü

Çayırların asidik yağışlardan etkilenmediği gerçeği ortaya çıktı.

b) KIZILÇAM GRUBU

Kızıl çam –1 Grubu (PH2)

17.03.2000 30.03.2000 12.04.2000

1.Saksı 41 cm 41 cm 41 cm

2. Saksı 37 cm 37 cm 37 cm

3. Saksı 45 cm 45 cm 45 cm

4. Saksı 33 cm 33 cm 33 cm

Kızıl çam –2 Grubu (PH3)

17.03.2000 30.03.2000 12.04.2000

1.Saksı 30 cm 30.5 cm 31 cm

2. Saksı 35 cm 35 cm 35.5 cm

3. Saksı 40 cm 40 cm 40 cm

4. Saksı 29 cm 29.5 cm 30 cm

Kızıl çam – 3 Grubu (PH4,5)

17.03.2000 30.03.2000 12.04.2000

1.Saksı 35 cm 36 cm 37 cm

2. Saksı 31 cm 32 cm 33 cm

3. Saksı 35.5 cm 35.5 cm 36.5 cm

4. Saksı 32 cm 32 cm 33 cm

Kızıl çam – 4 Grubu (PH6)

17.03.2000 30.03.2000 12.04.2000

1.Saksı 36 cm 37 cm 37.5 cm

2. Saksı 35 cm 35.5 cm 36 cm

3. Saksı 37 cm 38 cm 38.5 cm

4. Saksı 34 cm 35.5 cm 36 cm

Kızıl çam – 5 Grubu (PH5,5 -6)

17.03.2000 30.03.2000 12.04.2000

1.Saksı 30 cm 31 cm 31 cm

2. Saksı 34 cm 34.5 cm 34.5 cm

3. Saksı 37 cm 38 cm 38 cm

4. Saksı 33 cm 33 cm 33.5 cm

SONUÇLAR :

PH2 olan sularla sulananlarda hiçbir gelişme olmadı. Yapraklarda dökülme görüldü. İkinci ayın sonunda renkler matlaştı.

PH4,5 asitli sularla sulananlar, ikinci ayın sonunda sarardılar.

Yağmur suyu ile sulananlarda normal suya göre daha yavaş bir gelişme görüldü. Tuğlarında küllenme ve dökülmelere rastlandı. Kökler içeriye doğru kıvrılma özelliği gösterdi.

Hava Kirliliği ve Asit Yağmurlarının Oluşturduğu Diğer Zararlar:

Hava : Ozan tabakası incelir. Böylece güneşten gelen ültraviyole gibi zararlı ışınlar yere kadar ulaşır. Bu da deri kanseri ve göz kataraktlarının oluşumuna yol açar.

CO2, SO2 ve karbon monoksit gibi gazlar solunumu zorlaştırır. Solunum yollarında çeşitli hastalıkların ortaya çıkmasına neden olur.

İklim : CO2 ve SO2 gazlarının artması, sera etkisi yaparak, atmosfer sıcaklığının yükselmesine neden olur. Bu durum, buzulların erimesine; deniz suyunun yükselmesine yol açar. Kıyı ovaları sular altında kalır. Bazı ürünlerin üretilmesi güçleşir.

Su : Asitik yağışlar yerüstü ve yeraltı sularını kirlendirir. Arkasından, bu suların ulaÅŸtığı göl ve denizler buralarda yaÅŸayan canlılar (balık, bitki, kuÅŸ …..) zarar görür. KirlenmiÅŸ kaynak suyunu içen, kirlenmiÅŸ göl veya denizdeki balıkla beslenen insan da bu kirlilikten nasibini alır.

AntikYapıtlar :

Atmosfer Yağış Taş ve metal Sonuç

H2O+SO2 H2SO4 + Ca CaSo4+H2

(Sülfirikasit) (Kalker)

H2O + SO2 H2SO4 + 2Al Al2(SO4)3+3H2

(Aliminyum)

H2O + NO2 HNO3 + Al Al(NO3)2+3/2H2

(nitrikasit)

Görüldüğü gibi yere düşen asitli sular, taş ve metallerden yapılmış olan antik yapıtlarımızı da bozabilmekte, böylece insanlığın ortak mirasına zarar vermektedir.

Tarihi bina ve yapılar son 20 yılda bir önceki 2000 yılına göre daha çok yıpranmıştır. Efes’i ve Bergama’yı düşünün; bir süre sonra İngiltere’deki Westminister Manastır’ı gibi kopyalarını yapmak zorunda kalacağız. KaybettiÄŸimiz geçmiÅŸimizi kaç dolara geri alabiliriz?

Kağıt ve tekstil de SO2 ve NOx gazlarını emiyor; emdikçe gevriyor. Gerçekten, Britanya kütüphanesindeki kolleksiyonlardan % 5’i sülfür gazından zarar görmüştür.

Toprak : Asit yağmurları topraktaki minarellerle tepkimeye girerek toprağın yapısını bozmaktadır. Ayrıca, topraktaki su asitik özellik kazanmaktadır. Yeni asitik ortama uymayan bitki türleri yok olurken, bir bölümü de asitli suyu bünyesinde depolamaktadır.

Böylece;

Bitki örtüsünün azalması, bir taraftan erozyon ortamını hazırlarken, diğer taraftan da fotosentez olayının azalmasına ve sonucuda atmosferdeki CO2 tutarının artmasına neden olmaktadır.

Asitli su ile sulanan sebze ve meyvelerle beslenen insan zarar görmektedir.

ÖNLEMLER :

Hava kirliliği ve asit yağışlarının çevreye, özellikle bitkilere olan etkisinin kesin sonucu ve buna karşı isabetli önlemler alınmak isteniyorsa, çok sayıda bilimsel denemenin yapılması gerekir.

Yakıtların (araç ve meskenlerde) kalitesi kontrol edilmeli.

A ) Hava kirliliÄŸine dayanıklı bitkiler (böğütlen, ıspanak, kızılcık,…) ekilmeli

B) Kışın yaprak döken bitkiler ekilmeli

Kentlerin kurulma yerleri topografik açıdan iyi saptanmalı. BaÅŸka bir anlatımla YerleÅŸmeleri (kent, köy,…) çanak ÅŸeklindeki alanlardan uzaklarda kurmalıyız.

Bacalara filitre takılmalı

Araçların bakımı zamanında yapılmalı

Alternatif enerji kaynakları kullanılmalı

(Güneş, rüzğar, gelgit, akıntılar, biyokütle, end. ve evsel atıklar gibi.)

Tüketim toplumu olduğumuz sürece yeni üretimlere yeni kirlenmelere neden olmamız kaçınılmazdır. Onun için tüketim çılgınlığı yerine mevcutlardan haz almayı öğrenmeliyiz.

Yakıtlardaki kükürt oranı azaltılmalı

Çevre insanlara öğretilmemeli; insanoğlu çevreyi içselleştirecek şekilde bizzat kendisi öğrenmeli

Kısaca; konunun sosyolojik, ekonomik ve politik boyutları aynı anda alınmalı ve hemen uygulamaya geçilmelidir. Bunların içinde en önemli olanı ise yaşam ve eğitimi el ele tutuşturan uygulamalar olacaktır.

Bu önlemler alınmadığı zaman en temiz kalan yerlerimizden biri olan Gökova Körfezi ve çevresi de son kurbanlardan biri olmaktan kurtulamayacaktır.

Kirli hava ve asitik yağışlara etkileri yerel değildir. Çünkü rüzgar kirli hava ve yağışları çok uzaklara taşıyabilmektedir. Asit yağışları, düştüğü yerde kalmayıp akarsular ve denizler yoluylada dünyaya yayılmaktadır. Onun için çözümler yerel değil, küresel olmalıdır. Ancak öncelikle yerel düşünmeyi ve yerel davranmayı öğrenerek bu felaketten kurtulabiliriz.

Not : Deney Sonuçları http://www.oil.edu.tr adresinden alınmıştır.

HAZIRLAYAN : Caner BOZKURT

Alanya Anadolu Teknik Lisesi

Bilgisayar / Yazılım Bölümü

Kimya Dönem Ödevi

Biyolojik Bozunma Süreçleri Ve Suların Kirlenmesi

Salı, 06 Kasım 2007

BİYOLOJİK BOZUNMA SÜREÇLERİ VE SULARIN KİRLENMESİ

Ekoloji, doğal çevrede yaşayan canlıları ve bunların canlı ve cansız çevreleri ile olan etkileşimlerini inceleyen bilim dalıdır. Doğal çevre herhangi bir canlının çevresindeki canlı ya da cansız tüm varlıklardan oluşur .

Ekoloji insanların hayvanların ve bitkilerin arasındaki bağlantıları ve tüm bu canlıların birbirleri ve çevre ile etkileşimlerini inceler. Çevrenize yönelik her davranışınız, hem sizi hem de sizinle aynı çevreyi paylaşan diğer canlıları etkiler. Bunun nedeni yeryüzündeki canlı ya da cansız tüm varlıkları dev bir ağ oluşturacak biçimde birbirine bağlayan bağlardır.

Bir ekosistem içindeki tüm canlılar beslenme açısından birbirine bağlıdır. Bitkiler güneş enerjisini kullanarak besin üretir ve böylelikle hayvanlara yaşamaları için gereken enerjiyi sağlarlar. Bitkilerde besin olarak depolanan enerji, bir besin zinciri biçiminde tüm topluluğa dağılır. Sadece bitkilerle beslenen hayvanlara birincil tüketiciler, bunlarla beslenenlere ise ikincil tüketiciler adını alır.

Bitkiler tarafından sentez edilen yüksek enerjili organik moleküllerin hayvan vücudunda, daha düşük enerjili başka moleküllere dönüşmesi olayına biyolojik bozunma denir. Yüksek enerjili organik moleküller, hayvanlar tarafından yenir ve sindirimleri esnasında daha düşük enerjili moleküller haline dönüşür. Böyle bir olay oldukça hızlıdır ve açığa çıkan enerji(ısı) hayvanların vücut sıcaklığının sabit tutulmasında kullanılır.

Yüksek enerjili organik moleküllerin, hayvan sindirim sisteminde parçalanma sonucu açığa çıkan daha düşük enerjili (dayanıklı) moleküller dışkı olarak atılır. Bunlar mikroorganizmalar için çok iyi birer besindir. Mikroorganizmalar bu molekülleri daha düşük enerjili moleküller haline dönüştürür. Bu dönüştürme hem birkaç basamakta, hem de hayvanlardakinden daha yavaş olur. Mikroorganizmalar tarafından yararlanılmayacak hale gelen moleküller bitkiler tarafından alınarak tekrar yüksek enerjili organik moleküller sentez edilir. Bu arada oksijen açığa çıkar.

Ancak, yüksek enerjili ve kısmen yüksek enerjili (dışkılar) organik moleküllerin sulara karışması ve bunların çeşitli mikroorganizmalar tarafından besin olarak kullanılması, suların kirlenmesine neden olur. Bu şekilde suların kirlenmesine neden olan mikroorganizmalar veya bakteriler aerobik veya anaerobik olmak üzere başlıca iki gruba ayrılır. Buna bağlı olarak, organik moleküllerin bozunmaları da aerobik ve anaerobik olmak üzere ikiye ayrılır.

Mikroorganizmalar anorganik ve organik maddeleri büyüme ve onarım için enerji elde etmek üzere okside ederler. Heterotrofik organizmalar organik maddelerin bir kısmını enerji için metabolize ederler ve bu enerji organik maddenin diğer kısmını yeni hücrelere dönüştürmek üzere kullanılır. Ototrofik organizmalar enerji için anorganik maddeleri oksitler ve açığa çıkan enerji, karbondioksiti hücre içi organik maddeler oluşturmak üzere indirgemede kullanılır. Karbondioksiti indirgemede elektronlar gereklidir ve bunlar anorganik elektron vericinin diğer kısmını oksitleyerek elde edilir. Böylece heterotrofik veya ototrofik büyüme için düşünüldüğünde elektron vericinin bir kısmı enerji için, bir kısmı da sentez için kullanılır.

Doğadaki çevrimler

Tüm canlılar dünyanın yüzeyinde ya da yüzeye çok yakın ince bir toprak katmanında yaşarlar ve güneş enerjisinin dışındaki gereksinimlerini bu katmanın içerdiği kaynaklardan karşılarlar. Eğer yaşamın sürmesi için gerekli olan su, oksijen ve diğer maddeler sadece bir tek kez kullanılsaydı şimdiye kadar hepsi çoktan tükenmiş olurdu.

Doğadaki maddeler için kural,yeniden kullanım. Doğadaki her madde,çeşitli şekillere giriyor,çeşitli canlılar tarafından kullanılıyor,ama hiç bir safhada devre dışı edilmiyor. Çevrecilerin ekosferi,uzayda yol alan kendi kendine yeterli bir uzay gemisine benzetmelerinin nedeni de bu döngüler. Ekosfer gemisindeki canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için aynı maddelerin devamlı yeniden kullanılması gerekiyor.

Bir kez kullanılan suyun arıtılıp yeniden kullanılması;havadan alınan oksijenin , canlılar tarafından CO2’e çevrildikten sonra,bitkiler tarafından yeniden O2’e dönüştürülmesi gerekiyor.

Canlılar kendileri için gerekli maddeleri ortamlarından alırlar ve bunları çeşitli şekillerde yine ortamlarına verirler. Bu alıp verme sürecinde bir takım biyolojik, jeolojik ve kimyasal olayların etkisi olduğundan canlı ve ortamı arasındaki bu madde hareketi biyojeokimyasal döngü olarak tanımlanır.

Madde döngüsüne dahil tüm elementler litosfer, hidrosfer, atmosfer ve biyosfer arasında dolanırlar. Dolanımda izlenen yol hidrolojik, jeolojik ve biyokimyasal (fotosentez, solunum) döngülerin yörüngesindedir.

Biyojeokimyasal döngünün iki temel tipi vardır. Biri gaz halindeki besin maddesi döngüsü, diğeri ise sediment özelliğindeki besin maddeleri döngüsüdür. Bunlardan gaz halindeki dolaşımın kaynağını atmosfer oluşturur. Karbon, azot ve oksijen döngüsü bu gruba dahildir. Sediment özelliğindeki besin maddelerinin kaynağını ise litosfer oluşturur. Bu gruba da fosfor, silis, kükürt, kalsiyum, magnezyum, sodyum, potasyum ve iz elementler dahildir.

Organik maddelerin oksijen yanında bir grup mikroorganizma tarafından parçalanmasına denen aerobik bozunmaları genel olarak:

Organik madde + O2 CO2 + H2O + Dayanıklı maddeler

şeklinde göstermek mümkündür. Aerobik bozunma reaksiyonlarında açığa çıkan hidrojen oksijen tarafından tutulur (burada oksijene, hidrojen reseptörü denir). Bunun sonucu organik maddenin yapısındaki karbon, azot, fosfor, kükürt gibi elementler, hidrojenle indirgenmezler aksine oksijenle yükseltgenirler (anaerobik bozunmalardan farkı). Buna göre aerobik bozunmanın başlıca iki ürünü CO2 ve H2O olur. Her iki madde de düşük enerjili dayanıklı maddelerdir. Bunlar bitkiler tarafından fotosentez olayında kullanılır. Fotosentez olayı

CO2 + H2 + h HCHO + O2

şeklinde gösterilebilir.

Organik maddeler veya yitecek maddeleri genel olarak kükürt,fosfor ve azot ihtiva eder. Aerobik bakteriler bunları sırasıyla sülfata (SO4-2),fosfata (PO4-3) ve nitrata (NO3-) yükseltger. Ancak, bunlardan organik azot,bir takım ana basamaklardan geçtikten sonra nitrata yükseltgenir. Bu basamaklar kısaca şöyledir:

Organik azot amonyak (NH3) nitrit (NO2-) nitrat (NO3-)

Bu nedenle bir suda amonyağın bulunması,onun insan atıklarıyla (dışkılarıyla) kirlenmiş olabileceğine bir işaret sayılır. Bundan dolayı amonyağa kirlenme indikatörü de denir.

Organik maddelerin oksijensiz yerde bir başka grup mikroorganizma tarafından parçalanmasına denen anaerobik bozunma,oksijensiz yaşayabilen bakteriler tarafından meydana getirilir. Böyle mikroorganizmalar için serbest oksijen çok şiddetli bir zehirdir. Anaerobik bozunmalar için temel reaksiyon :

Organik madde CO2 + CH4 + kısmen dayanıklı maddeler

dir.

Bu reaksiyon sonucu meydana gelen birçok madde biyolojik olarak dayanıklı değildir.

Doğadaki çevrimler:

• Karbon çevrimi

• Azot çevrimi

• Oksijen çevrimi

• Mineral çevrimi

Fosfat çevrimi

Kükürt çevrimi

Kalsiyum,mağnezyum,sodyum,potasyum ve klor çevrimi

KARBON ÇEVRİMİ

Canlı maddenin esas yapısına göre karbon biyojeokimyasal döngünün de esas elementini oluşturur. Biyosferdeki döngüsü ile benzerlik gösterir. Karbonsuz yaşam olmaz. Canlıların başlıca karbon kaynağını karbondioksit oluşturur. Bu da yeşil bitkilerin fotosentez aktivitesi ile tespit edilerek organik maddeye dönüştürülür.

Karbon atmosferde CO2 halinde,hidrosferde CO2 ve bikarbonatlar halinde ,litosferde kömür,doğal gaz,petrol ve kireçtaşı halinde,biyosferde ise tüm organik maddenin temel maddesi halinde bulunur.

CO2’in litosferdeki doÄŸal kaynağını yanardaÄŸlar oluÅŸturur. Ancak milyonlarca yıl süresince devreye yeni giren karbon ile devreden çıkan karbon (kireçtaşı ve fosil yakıt) arasında bir denge kurulmuÅŸtur. Atmosferdeki CO2 ile hidrosferdeki CO2 arasında da bir denge oluÅŸmuÅŸtur. Ayrıca doÄŸadaki bitkisel ve hayvansal kökenli çok uzun zaman ayrışmadan da kalabildiÄŸi koÅŸullar da vardır. DiÄŸer bir deyiÅŸle,üretilen tüm organik maddeler solunum ayrışma sonucu hemen CO2’e dönüşmezler. Bitkisel organik maddelerin uzun jeolojik zamanlar boyunca ayrışmadan toprak altında kalmalarından kömür ve linyit,denizel organizmalarının gömülü kalmasından da petrol oluÅŸur.

Atmosferdeki CO2,bitkiler tarafından alınarak organik maddelere çevrilir. Canlılarda solunum,yakıt olarak kullanılan çeÅŸitli organik maddelerin,canlıya enerji saÄŸlamak için,O2 eÅŸliÄŸinde parçalanması anlamına gelir. Solunum sonucu,bu organik maddeler ,CO2 ve H2O’ya çevrilir. Serbest kalan CO2,yeniden devreye girer, canlılar ölünce,vücutlarındaki organik maddelerin ayrıştırıcılar tarafından parçalanmasıyla da yeniden CO2 üretilir. Uzun vadede,üretilen O2 ile CO2 dengede olur.

Canlıların solunumundan ve diğer kaynaklardan atmosfere geçen CO2 fotosentez işleminde kullanılır. Fotosentez sonucu O2 ve organik madde oluşur. Solonum olayında ise bunun tersi gelişir. Diğer bir deyişle organik maddeler O2 eşliğinde parçalanır. Bu nedenle, doğadaki karbon döngüsü ile oksijen döngüsü iç içe girmiş durumdadır.

Atmosferdeki mevcut CO2 miktarı gece-gündüz periyoduna bağlı olarak değişir. Bu gazın lokal konsantrasyonu tüm canlıların solunum yaptıkları gece süresince artar,buna karşın bitkilerin fotosentez aktivitelerini sürdürdükleri gündüz süresince azalır. Aynı şekilde atmosferdeki CO2 konsantrasyonunun mevsimsel değişimlerini de gözlemek mümkündür. Bitkisel formların aktif olduğu mevsimlerde minimum düzeyde,diğer mevsimlerde ise maksimal düzeyde bulunur.

CO2 suda kolayca çözünebilir. Bu özelliÄŸi O2’e benzerse de O2’nin aksine olarak suyla birleÅŸerek karbonik asidi (H2CO3) yapar. Karbon ve doÄŸadaki diÄŸer maddeler , insan yapısı tüketim maddeleri gibi,çeÅŸitli adımlardan geçip,çeÅŸitli ÅŸekillere girer,ama hiçbir adımda “çöp” olmaz. Kireçtaşındaki karbon, zamanla sulara karışıp,plânkton tarafından alınır,sudaki karbondioksit havadakine, havadaki sudakine,ikisi de canlılardakine çevrilebilir. Karbon her ne ÅŸekle girerse girsin, sistemde devrolmaya devam eder.

Atmosfer ve hidrosferin kendi içlerinde ve aralarındaki doğal CO2 dengesi insanların çeşitli aktiviteleri sonucu bozulmaktadır. Örneğin taş kömürü ve linyitin yeraltından çıkartıp yakılması atmosferdeki CO2 dengesini değiştirmiştir. Atmosferdeki CO2 miktarı giderek artmaktadır. Bazı araştırıcılar atmosferdeki CO2 miktarının sürekli artması sonucu iklimi etkilediğini belirtmektedirler;çünkü havadaki CO2 gündüz süresince atmosfere giren güneş enerjisinin gece geriye yansımasını azaltmaktadır. Bu nadanla havadaki CO2 miktarının artması yeryüzü iklimini etkileyecektir.

Yaşamsal proseslerde karbohidratlı maddelerin birincil fonksiyonu,enerji kaynağı olarak kullanılmaktadır. Bakteri,karbohidratlı maddeleri hareket ve ısı için gereken enerji üretimi için olduğu kadar,yağların ve proteinlerin sentezi için de kullanılır. Böylece karbohidratlar hücre elemanlarının yapımında kullanıldıkları gibi hücre içinde polisakkarid olarak depolanırlar.

Bakteri ve diğer mikroorganizmalardaki karbohidratların dönüşüm mekanizmaları, bitkilerde ve hayvanlarda oluşanlar ile esas olarak aynıdır. Bakterilerin basit şekerlere enerji için metabolize etmeleri,şartların aerobik veya anaerobik olup olamamasına bağlıdır. Her iki halde de basit heksoz şekeri için,ilk adımda enzimatik reaksiyonlarla pirüvik aside dönüşüm olur. Bu ilk adım basit olarak şu şekilde ifade edilebilir:

bakteri

C6H12O6 2CH3COCOOH + 4H+

enzimler

Aerobik koÅŸullarda pirüvik asit ve hidrojen,enerji eldesi için CO2 ve H2O’ya okside edilir.

bakteri

2CH3COCOOH + 4H+ + 6O2 6CO2 + 6H2O

enzimler

Anaerobik koşullarda ise,bu oksidasyon mümkün değildir. Anaerobik bakteriyal metabolizma sonunda çözeltiye fermantasyon son ürünleri verilir. Anaerobik şartlarda olabilecek reaksiyonlar için aşağıdaki olası mekanizmalar örnek olarak verilmiştir:

bakteri

enzimler

bakteri

enzimler

bakteri

enzimler

Anaerobik karbohidrat metabolizması esnasında büyük miktarlarda organik asitler oluÅŸur ve ortamın pH’ı düşer. Normal aerobik sistemlerde aniden karbohidratlı artıklar ile aşırı bir yüklenme olduÄŸunda,asit ara ürünleri meydana gelir ve pH’da düşme olur.

AZOT ÇEVRİMİ

Azot da karbon ve oksijen gibi canlıların yaşamı için kaçınılmaz temel elementlerdendir. Canlıların yapı taşını oluşturan aminoasit ve proteinlerin yapısında bulunur; ayrıca nükleik asitlerin,hormonların ve vitaminlerin de yapısına girer.

Atmosfer ve canlılar arasındaki azotun biyojeokimyasal döngüsü uzun ve karmaşık bir yapıdadır.

Bu döngü mikroorganizmalar tarafından sağlanan iki periyotta gelişir,birinci periyotta bitkisel ve hayvansal artıkların ayrıştırıcılar tarafından inorganik bileşiklerine değiştirilmesi,ikinci periyotta ise ortamda oluşmuş besleyici tuzlardan autotrof bitkilerin proteinleri oluşturmasıdır.

Atmosferde %79 oranında azot gazı (N2) vardır;ancak bu gazdan bazı mikroorganizmalar yararlanabilir. Bitkiler tarafından kullanılan azot ise nitrat (NO3-) ve amonyum (NH4+) tuzları şeklindeki azottur. Hayvanlar ise azotu aminoasit şeklinde almak zorundadır. Diğer bir deyişle,azot gereksinimlerini bitkileri ve diğer canlıları yiyerek sağlarlar. Tüm tüketiciler azotu,aminoasit şeklinde almak zorundadır. Dolayısıyla,havadaki azot gazının topraktaki inorganik tuzlara çevrilmesi yalnız bitkiler için değil,bütün canlılar için hayati önem taşır.

Çeşitli mikroorganizmalar havadaki azot gazını inorganik nitratlara,bazen de amonyum tuzlarına dönüştürürler. Böyle mikroorganizmaların bazıları fasulye,bezelye gibi legümkü bitkilerin kök yumrularında bu bitkilerle sembiyotik bir ilişki içinde yaşar. Baklagillerin toprağı gübreleyici etkisi de işte böyle azot bağlayıcı mikroorganizmalardan kaynaklanır. Yakın yıllarda çeşitli,ağaçların köklerinde,aynı baklagiller gibi,havadaki azotu,biyolojik olarak inorganik nitratlara çeviren yeni mikroorganizma çeşitleri bulundu. Azot gazı bu yolla bitkilerce kullanılabilecek hale geliyor.

Ölen bitkiler ve hayvan artıklarındaki protein ve diğer azot içeren moleküller,diğer çeşitli mikroorganizmalar tarafından sırasıyla inorganik amonyum,nitrit ve nitrat şekillerine çevrilir. Bu nitratların bir kısmı da değişik bakteriler tarafından atmosferdeki azota çevrilir. Havadaki azot bazen şimşek gibi fiziksek olaylarla da nitratlara çevrilebiliyor.

Canlılar tarafından kullanılan azotun büyük bölümünü atmosferdeki serbest azotun biyokimyasal olarak tespitinden sonra döngüye girmesi oluşturur. Çeşitli bakteriler (azobacter,rhizobium) bazı mavi-yeşil algler (anabeana) havanın serbest azotunu inorganik nitratlara dönüştürebilirler.

Doğada fiziksel ve biyokimyasal olarak tespit edilmiş azotun inorganik nitratlar halindeki tuzları bitkiler tarafından topraktan veya sudan alınarak organik azota çevrilir. Bitkilerle beslenen hayvanlarda da yeni organik azot şeklinde bulunur. Ölen bitki ve hayvan artıklarındaki proteinler önce ayrıştırıcılar tarafından aminoasitlere parçalanır. Aminoasit ve diğer organik moleküllerdeki organik azot mikroorganizmalar tarafından sırasıyla amonyum, nitrit ve nitrata dönüştürülür. Böylelikle azot suda çözünebilen nitrat tuzları olarak yeniden bitkisel organizmalar tarafından kullanılabilecek şekle dönüşür. Bu arada bazı bakterilerin etkisiyle de nitratlar nitrit oksitlere ve azot gazına indirgenerek atmosfere döndürülür.

Havadaki azot gazının gerek doğal ve gerekse yapay yöntemlerle bitkileri kullanabileceği kimyasal bileşiklere çevrilmesi büyük önem taşır. Zira ortamın veriminde büyük bir etkiye sahiptir. Ortamdaki azot eksikliği demek protein eksikliği demektir. Bu da beraberinde beslenme ve açlık sorununu getirir.

Proteinler, hayvanların ve insanların gıda diyetinde esas bileşiklerdir. Kas dokularının yapımında ve yenilenmesinde kullanılır. Bu gereksinimlerin üzerindeki protein miktarları,enerji terimi için kullanılırlar veya karbonhidratlara ve yağlara dönüştürürler. Saprofitik bakteriler çok az miktarlarda proteine gereksinim gösterirler. Bunların çoğu gerek duydukları proteini anorganik azota ve protein içirmeyen organik maddelerden(karbonhidratlar,yağlar ve alkoller gibi) sentezleme yeteneğine sahiptirler.

Proteinlerin biyolojik kullanımında ilk kademe hidroliz adımındır. Enzimatik hidroliz reaksiyonları sonucunda proteinler -aminoasitlere indirgenir. Bunu hücre içinde aminoasitlerin deaminasyonu adımı izler. Deaminasyon reaksiyonları aerobik ve anaerobik koÅŸullar altında deÄŸiÅŸiklik göstermektedir.

Aerobik koşullarda deaminasyon sırasında bakteri,aminoasitleri kendisinden bir eksik karbon atomu doymuş asitler elde etmek üzere parçalar. Buradaki oksitlenme reaksiyonunun doğal sonucu amonyak oluşumudur:

NH2 bakteri

R-CH-COOH + O2 R-COOH + CO2 + NH3

enzimler

veya aynı karbon atom sayılı hidroksi asitler oluşur.

NH2 bakteri OH

R-CH-COOH + H2O R-CH-COOH + NH3

Anaerobik koşullardaki bakteriyel deaminasyon ise,protein moleküllerine karşı gelen doymuş veya doymamış asitlere indirgenme şeklinde olur.

NH2

R-CH-COOH + H2 R-CH2-COOH + NH3

NH2

R-CH2-CH-COOH R-CH=CH-COOH + NH3

Aerobik ve anaerobik koşullarda oluşan asitler daha fazla oksidasyona uğrayabilirler. İnsanlar,tüm doğal döngülerde olduğu gibi,doğadaki azot döngüsünü de etkilemektedirler. Bu etkinin en tipik örneğini havadaki azotun yapay gübre yapımı amacıyla tespit edilmesidir. Günümüzde yapay gübre sanayi ve kullanımı çok gelişmiş olup,insanlar tarafından tespit edilmiş azot miktarı,doğal biyolojik azot tespit oranına yaklaşmış bulunmaktadır.

İnsanların azot döngüsündeki diğer bir etkisini sanayide ve araçlarda kullanılan akaryakıttan çıkan nitrit oksitler (NO) oluşturur. Zira nitrit oksitler özellikle büyük kentlerin atmosferik kirliliğinde önemli etkiye sahip gazlardan biridir. İnsanın doğal azot döngüsüne bundan başka etkisi,kullandığı fosil yakıtlardan atmosfere eklenen NO2 ve insan toplumlarından gelen bol nitratlı kanalizasyon atıkları yoluyla olmaktadır. Bu uygulamaların,uzun vadede azot döngüsündeki dengeleri ne şekilde değiştirebileceği ise bilinmiyor.

MİNERAL ÇEVRİMİ

Fosfor Döngüsü:

Yaşan için kaçınılmaz olan diğer bir elementi de fosfor oluşturur. Bu element de hücrede kalıtım bilgilerini taşıyan nükleik asitlerin yapısına,fosfolipit ve fosfoproteinlerinlerin yapısına,hücre zarının yapısına,enerji akımı sağlayan ATP molekülünün,omurgalı hayvanların kemik ve dişlerinde ve derinin yapısına girer. Tohumlarda bol miktarda fitin şeklinde bulunur. Fosforun doğadaki deposunu yerkabuğundaki fosfatlı kayaçlar ile sular oluşturur. Zira bu element doğada azota göre daha az miktarda bulunur,ayrıca atmosferde bulunmaz. Bu nedenle yerkabuğundan veya canlılardan itibaren dolaşıma girer. Dolaşımın temelini fosforun karalardan denizlere ve denizlerden de yeniden karlara taşınması oluşturur.

Karasal ortamdaki fosfatlı kayaçlardaki fosforun bir bölümü aşınım yoluyla suda çözünmüş hale gelebilir. Bu inorganik fosfat bitkiler tarafından genellikle suda çözünmüş ortofosfat (N2PO4) şeklinde alınır ve organik fosfatlara çevrilir. Daha sonra beslenme zinciri ile otçul ve etçil hayvanlara taşınır. Bitki ve hayvanların günlük artıkları ile ölüm sonrası artıkları mikroorganizmalar tarafından inorganik şekle çevrilir. Bu da bitkiler tarafından kullanılır. Karalardan aşınımla denizlere gelen fosfatın bir bölümü bitkiler tarafından kullanılır ve besin zinciri ile de hayvanlara aktarılır. Ancak bu organizmaların ölmesi sonucu fosfatın bir bölümü dibe geçerek birikir. Uzun zaman periyotlarında gelişen jeolojik hareketlerle bu fosfatlar tekrar dağların oluşmasıyla karalara geçer. Buna göre fosforun karalardan denizlere dönüşü hızlı,dağların oluşumuyla denizlerden karalara dönüşü ise çok daha yavaş gelişir.

Fosforun denizlerden karalara dönüşü sadece jeolojik hareketlerle olmaz;balıkların insanlar tarafından besin olarak kullanımından ve balıkçıl kuşların dışkılarıyla da olur. Guano olarak adlandırılan ve fosfat miktarı çok yüksek olan bu dışkılar önemli fosfat kaynağını oluşturur.

Karasal ve denizel ortamların veriminde fosforun doğrudan etkisi vardır. Bu nedenle ekosistemlerin verimini belirleyen bir faktör olarak kabul edilir. Pasifik okyanusundaki pelajik balıklar üzerinde yapılan gözlemlerde balık boyu ile plankton ve sudaki fosfor miktarı arasında bir ilişkinin bulunduğu saptanmıştır. Diğer bir deyişle,fosforun yoğun olduğu enlemlerde plankton miktarı yüksek,balıklar da daha iri boylu olmaktadır.

İnsanların doğal fosfor dengesini de etkiledikleri bir gerçektir. Daha önce de belirtildiği gibi karalardan denizlere hızlı bir şekilde olan fosfor akışını daha da hızlandırır. Diğer bir değişle,fosfatlı kayaçlar yapay gübre elde etmek amacıyla geniş ölçüde işletilmektedir.

TopraÄŸa verilen fosfatlı gübreler bu ortamda uzun süre kalamaz ve önemli bölümü akarsularla ve yeraltı sularıyla denizlere gider. Ayrıca insanların karasal ortamda çeÅŸitli aktiviteleri sonucu neden oldukları aşınım olayı,evsel atıklar fosfatlı deterjanlar vb. fosforun denizlere taşınmasını hızlandıran olaylardır. Bu atıklar özellikle göllerde ve İzmir körfezi gibi akıntılardan yoksun koy ve körfezlerde ötrofikasyona neden olur. Fosfor kirlenmesi olarak da tanımlanan ötrofikasyon “göl ve denizlerde ortaya çıkan ve besleyici mineral bolluÄŸundan ortaya çıkan aşırı bitki üremesi” olayıdır.

Kükürt Döngüsü:

Kükürt de azot ve fosfor gibi canlıların yaşamı için kaçınılmaz bir elementtir. Bazı aminoasitlerin yapısına girer ve dolayısıyla birçok proteinin yapısında bulunur. Yeryüzünde bol olarak bulunduğundan genelde sınırlayıcı etkiye sahip değildir.

Doğada mevcut kükürdün büyük bölümü litosfer ve hidrosferin çeşitli kaynaklarına bağlı halde,az bölümü de atmosferde gaz halinde bulunur. Litosfer ve hidrosferdeki kaynaklara örnek olarak yanardağ ve bataklıklardan çıkan hidrojen sülfit (H2S) gazı ile kayaçlardaki demir sülfit (FeS) gösterilebilir. Bu bileşikler aşınımlar sonucu yüzeye çıkar ve denizlerdeki sedimantasyon sonucu litosfere dönerler. Yeryüzüne çıkan kükürtlü bileşiklerdeki kükürt,havanın oksijeniyle reaksiyona girerek kükürtdioksit (S02), kükürttrioksit (SO3) ve sonuçta su buharı ile reaksiyona girerek sülfürik aside (H2SO4) dönüşür ve yağmurla tekrar toprağa dönerek döngüye girer.

İzmir körfezi ve Halic’in bazı bölgelerinde ve kara denizin 200m derinlikten sonra olan diplerinde olduÄŸu gibi oksijenin bulunmadığı bölgelerdeki organik maddenin ayrışımından hidrojen sülfit gazı oluÅŸur. Böyle sistemlerde kükürt iki grup bakteri arasında deÄŸiÅŸik kimyasal ÅŸekillerde alınıp verilmektedir. ÖrneÄŸin,sülfür bakterileri sülfatlı maddelerdeki oksijeni kullanarak hidrojen sülfüre dönüştürürler;kemosentetik bakteriler ise hidrojen sülfür gazını enerji kaynağı olarak kullanırlar.

Günümüzde hızla gelişen sanayileşmenin doğal kükürt dengesi üzerinde önemli etkileri olmuştur. Fosil yakıt kullanımı ve madencilik atmosferdeki sülfürik asit miktarını çok arttırmıştır. Bu nedenle,kükürt hava kirliliğine neden olan faktörlerin başında gelmektedir.

Kalsiyum,Magnezyum,sodyum,potasyum ve klor döngüsü:

Canlıların yapısında karbon,hidrojen,azot,oksijen,fosfor ve kükürtten başka kalsiyum, magnezyum,sodyum,potasyum ve klorür de bulunur. Bunların da diğer elementler gibi canlı ile cansız doğa arasında dolaşımları vardır.

Kalsiyum,bitkilerin ve hayvanların fizyolojileri (hücre çeperinin geçirgenliğinin ayarlanması,enzimleri inhibe etmesi,vb) üzerinde,pek çok omurgasız hayvanın kabuğunun yapısında ve omurgalıların iskelet sisteminde bulunur. Doğadaki en önemli kalsiyum kaynağını organojen kayaçlar oluşturur. Bitkiler kalsiyumu topraktan asimile ederler. Hayvanlar ise kendileri için gerekli kalsiyumu genelde bitkileri yiyerek sağlarlar.

Magnezyum,kalsiyum gibi bitkilerin ve hayvanların fizyolojik aktivitelerinde rolü olan bir elementtir. Ayrıca omurgalıların iskeletinde ve bazı omurgasızların kabuk yapılarında bulunur. Magnezyum doğadaki kaynağını magnezit ve bazaltik kayaçlar ve kil oluşturur. Biyojeokimyasal döngüsü kalsiyumla beraber gelişir.

Sodyum ve potasyum bitkisel ve hayvansal organizmaların fizyolojik aktivitelerinde etkilidirler. Her ikisinin de kaynağını püskürük kayaçlar oluşturur,kayaçlardaki ve sulardaki oranı eşittir.

Doğada mevcut klorün biyolojik rolü diğer elemenlerden daha az bilinmektedir. Bununla beraber klorür organik sıvıların ve dokuların normal yapımcısı olarak bilinmektedir. Doğada serbest olarak bulunmayan bu elementin kaynağını volkanik kayaçlar ve sediment orijinli mineraller oluşturur.

Çevrimlerin Bozulması

Doğal çevrimler ancak atık maddelerin bulunmadığı,doğal bir dünyada bir denge oluşturabilirler. Böyle bir dünyada her şey doğal yollarla ayrıştırılır ve tekrar tekrar kullanılabilir. Yeryüzünde doğal olarak bulunan bazı maddeler insanın etkisi sonucu çevre açısından zararlı hale dönüşebilmektedir. Örneğin kükürtlü linyit toprağın altında kaldığı sürece bir sorun yaratmadığı halde,yakıt olarak kullanılan bölgelerinde hem çevresel yönden ve hem de halk sağlığı yönünden önemli tehlikeler yaratmaktadır. Aynı şekilde yeraltında doğal olarak bulunan civa ve kadmiyumun insanlara herhangi bir zararlı etkisi bulunmadığı halde,sanayide kullanımları son derece zararlı etkiler yaratmaktadır.

Doğada insan tarafından üretilmiş sentetik maddeler de vardır. Bunlar da çevre ve halk sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaparlar. Ancak yöresel etki gösterebilirler. Nükleer denemeler gibi büyük girişimler ise tüm biyosferi etkileyecek düzeydedir.

Dolayısıyla çevre kirlenmesi,insanların topluluklar halinde yaşamaya başlamasıyla ortaya çıkmıştır. Bu kavram,insanların ürettiği,doğa tarafından ayrıştırılamayan ve bu nedenle doğal çevrimlere geri dönmeyen herşeyi kapsar. Çevrimlerin,herhangi bir doğal maddenin gereğinden çok veya az üretimiyle bozulması ve bunun sonucunda doğal dengenin değişmesi de kirlenmenin diğer bir tanımıdır.

Bazı kirlilik biçimleri sadece görüntü bakımından kötüdür ama kimyasal ve nükleer atıklar gibi diğer kirlenmeler ölümcüldür. Dünya nüfusun daha az olduğu ve endüstrileşmenin bu boyutlara erişmediği devirlerde,kirlenme önemli sonuçlar doğurmuyor, Bu gün ise durum çok farklıdır. Günümüzde insanlar zararlı atıklar üreterek ve çevreyi kirleterek doğanın dengesini bozmaktadırlar. Çevre kirliliği bireysel,ulusal ve küresel olmak üzere üç ayrı düzeyde gerçekleşir.

İnsanlar tarafından üretilmiş ve doğa için kirletici olan bazı maddeler besin zincirini oluşturan organizmalarda birikebildikleri halde,diğer bazıları birikemezler. Doğaya çeşitli kaynaklardan gelen yapay maddeler çoğu kez havada ve suda seyreltilerek canlılara zarar veremeyecek düzeylere inerler. Ayrıca zehirleyici özelliğe sahip pek çok kirletici madde de ortamdaki mikroorganizmaların etkisiyle veya fizikler ve kimyasal işlemler sonucu zararsız veya daha az zararlı şekle çevrilirler. Örneğin, azotlu gübre fabrikalarından yan ürün olarak çıkan ve zehirli özelliğe sahip amonyak suda oksitlenerek önce nitrite sonrada nitrata dönüşerek zehirsiz şekli değişebilir. Diğer bir deyişle bunlar zararlı özelliklerini devamlı korurlar; ne seyreltilerek ve ne de biyolojik olarak zararsız şekle dönüştürülemezler. Bu tip maddeler besin zincirini oluşturan organizmaların dokularında birikerek zararlı konsantrasyon düzeyine ulaşabilirler. Bu olaya biyolojik birikim denir.

Doğada biyolojik olarak birikebilen maddelerin başında DDT,PCB gibi sentetik organik kimyasal maddeler bazı radyoaktif maddeler ve bazı ağır metaller gösterilebilir. Bu konuda en çok araştırılmış maddeler ise DDT ve PCB grubundan olan ve kimyasal olarak klorlu hidrokarbonlar olarak adlandırılan tarımsal ilaçlardır. Bu ilaçlar ekosistemde uzun zaman kalma ve yayılma özelliğine sahiptirler. Bu ilaçlar havada küçük damlacıklar halinde rüzgarlarla karasal ortama dönerler. Buradan akarsulara ve daha sonrada göl veya denizlere taşınarak besin zincirine girerler. Böylece kullanıldıkları tarım alanlarından çok uzaklarda dahi etkili olabilirler.

Stronsiyum (Sr90,Cs134) gibi bazı radyoaktif maddelerin de organizmalarda biyolojik birikim yaptığı gözlenmiÅŸtir. Bunlar atom bombası denemelerinden veya nükleer reaktörlerden çıkan sızıntı veya kazalar sonucu çevreye yayılarak canlılarda birikirler. Nükleer reaktör kazalarına ait en örneÄŸi 1986 yılında Rusya’da meydana gelen Çernobil kazası olmuÅŸtur.

Civa,kadmiyum gibi ağır metallerinde canlılarda biyolojik birikim yaptıkları gözlenmiÅŸtir. Japonya’da görülen Minimata hastalığı bu birikim sonucu oluÅŸmuÅŸtur.

Çevre Sağlığı

BilindiÄŸi gibi canlıların yaÅŸamında önemli etkilere sahip çevre,canlı ve cansız öğelerden oluÅŸmuÅŸ bir bütündür. Bu bütünün her hangi bir öğesinin zarara uÄŸramasının çevre saÄŸlığının bozulmasına neden olur. Bu bozulmalar ilk zamanlar genelde yerel veya bölgesel boyutlardadır. ÖrneÄŸin,Ankara’daki hava kirliliÄŸi,İzmir Körfezi’ndeki su kirliliÄŸi gibi. Ancak günümüzde özellikle sanayileÅŸmiÅŸ toplumlarda çevreye eklenen ve çevrenin saÄŸlığını bozan maddelerin sayısı,miktarı ve etki alanı çok artmış durumdadır. Bu nedenle sanayiden çok uzak bölgelerde yaÅŸayan insanlar bile gökten yaÄŸan radyasyondan,su yoluyla gelen pestisit,petrol gibi maddelerin etkisinden kurtulamamaktadır. ÖrneÄŸin,1986 yılında Rusya’da Kiev yakınlarında meydana gelen Çernobil nükleer kazası sonucu radyoaktif maddelerin kuzeyde İskandinav ülkelerine,batıda İngiltere’ye,güneyde ise İspanya’dan Türkiye’ye kadar yayıldığı saptanmıştır.

Tehlikelerin çoÄŸu,doÄŸal olarak bulunmayan,ancak insanların çeÅŸitli aktiviteleri sonucu ortaya çıkan etkenlerdir. Bunun en tip örneÄŸini ekolojik döngülerin insanlar tarafından etkilenip bozulması oluÅŸturur. Kükürt oranı yüksek linyit yeraltında kaldığı sürece tehlikesiz olduÄŸu halde,insanların yakıt olarak kullanması sonucu havanın kirlenmesine,diÄŸer bir deyiÅŸle çevre saÄŸlığının bozulmasına neden olur. Aynı etkiyi civa,kadmiyum gibi tüm elementler yaratabilir. Çevre saÄŸlığının bozulması sadece doÄŸada az miktarda bulunan zararlı maddelerin iÅŸletilmesinden kaynaklanmaz. Bunun yanında pek çok yapay (sentetik) madde ve olaylar da çevre saÄŸlığının bozulmasına neden olur. ÖrneÄŸin,daha 1950’li yılarda insanlar,çeÅŸitli gereksinimleri için zararsız olan doÄŸal maddeleri kullandıkları halde günümüzde bunların yerine saÄŸlık için önemli problemler yaratabilecek yapay maddeleri kullanmayı yeÄŸlemektedirler.

1950 doğal ürünler Günümüzde yapay ürünler

• Bitkisel ve hayvansal iplikler (pamuk,ipek,yün)

• Odun ürünleri

• Sabun

• Saf besin

• Organik gübre

• Avcı tür

• kauçuk • sentetik iplikler .

• Plastik,çelik,alüminyum

• Deterjan

• Katkılı besin

• Ticari inorganik besin

• Pestisit

• Sentetik kauçuk

Aynı şekilde,kentsel yaşam biçimi,sigara kullanımı,gürültü gibi olaylar da sağlığı önemli ölçüde etkileyen güncel olaylardır. Günümüz dünyasında doğal dengeyi korumada insanlara çok büyük görevler düşmektedir. Diğer bir deyişle,doğanın sağlığını bozan sentetik maddeler yerine,daha az zararlı olan maddeleri kullanmakla doğaya önemli ölçüde yardımcı olunabilir. Örneğin,bu gün evlerde çeşitli amaçlar için kullanılan ve zararlı etkileri oldukça fazla deodorant,deterjan, parlatıcı,pestisit gibi maddeler yerine daha az zehirli olan ve aynı işi gören maddeler kullanılabilir.

Geri Dönüşüm

Geri dönüşüm,üretimden tüketime giden yolculuğu düz bir çizgi olmaktan çıkarıp dairesel biçime sokmuştur. Geri dönüşüm yoluyla bir bakıma doğadaki döngü taklit edilmeye çalışılır. Ancak doğa hiç bir zaman,endüstriyel ekonomilerde kullanılan yoğunluklarda toksit maddeyi barındırmadığı gibi,maddelerin geri dönüşümü için çok uzun yol alıp,geri dönüşüm ünitelerine taşınmasını da gerektirmez. Geri dönüşüm çevresel olarak sağlamlığı da ürünün son tüketiminin temizliğine bağlıdır. Örneğin giysiler;lifler bir araya getirilirken çok ince ve zayıf hale gelinceye değin önce beze sonra da kağıda dönüştürülür.

Kentsel atıklarının geri kazanımı,yeniden derlenerek ortaya çıkan ürünü ekonomik değerinin yanı sıra katı atıklarda %49 oranında azalma,enerji tüketiminde %43 tasarruf,sera etkisiyle atmosferimizin sürekli ısınmasına yol açan gazlardan %70 oranında azalma,hava kirliği yaratan gazlarda %90 azalma,partikül emisyonunda %40 azalma sağlar.

Aslında atık sorununda bir ilk yardım müdahalesine benzetebileceğimiz geri dönüşüm,bazen birçok zararlı maddeye yeniden yaşama olanağı vermektedir. Pil,teneke kutu, PVC ambalajlar gibi maddeler geri dönüştürülerek kullanılsalar da,bu yolla zararlı olmaktan kurtulmuyor,zararlı bir madde geri dönüştürülse de zararlı olarak kalmaya devam ediyor. Bu yüzden,zararlı bir maddeyi geri dönüştürerek tekrar tekrar kullanıma sokmaktansa,üretim sırasında maddelerin kullanımından kaçınmak daha kökten bir çözümdür.

Evlerde kullanılan tehlikeli bazı kimyasal maddelerin alternatifleri

Kullanılan kimyasal maddeler Alternatifleri

Fırın temizleyicisi Musluk temizleyicisi “ “ “ “ Cam parlatıcısı Organik solvent içeren duvar ve yer temizleticisi Tuvalet,lavabo,fayans

Aynalar Genel yüzey temizleyici Beyazlatıcı Pas çıkartıcı ve dezenfektan temizleyici Halı ve kilim ÅŸampuanı “ “ Deterjan ve deterjan benzerleri Su yumuÅŸatıcısı Pestisit (iç yada dış mekanda) “ ” “ ” ” ” Güve ilacı Bikarbonat kullanılabilir. Tuz üzerine sıcak su boÅŸalt,bir avuç dolusu soda ve yarım bardak beyaz sirke koy ve üzerini sıkıca kapat,yarım saat bekle Amonyak ve sabun kullanılabilir. Deterjan kullan ve su ile durulanabilir.

Boraks ve limon suyunu bulamaç yapıp,yüzeye sür 2 saat bekle ve ov 1/1 sirke ve su karışımı Sirke,tuz ve su Bikarbonat,soda yada boraks Clorine beyazlatıcı Mısır nişastalı halı ve kilim üzerine serpilir ve elektrik süpürgesi ile süpürülür Yıkama sodası ve sabun tozu Yıkama sodası Doğal biyolojik kontrol,hamam böceği için borik asit,karıncalar için kırmızı acı biber dökülür,karıncalar giriş yerine kuru nane serpilir yada yüzeyleri sirke ile ovulur Kuru lavantalı su ile ıslatıp kurutulur veya yabani gül,nane ve tütün aynı işi görür

Canlı Çevrede Bozulmalar

İnsanların etkisi sonucu cansız çevrede oluşan bozulmalar canlı çevreyi de etkileyeceğinden sonuçta insanın kendine kadar uzanır. Başka bir deyişle,çevresel sorunlar önce görünür şekilde doğal sistemleri daha sonra da insanı etkilemeye başlar, cansız çevrede oluşan değişimlerin biyolojik sistemlerdeki etkisi hücresel düzeyle başlar ve ekosferde son bulur.

Kirleticilerin biyolojik sistemlerdeki etki sırası:

Hücre Organ Birey Populasyon Kommunite

Hücre ve organizma üzerindeki etki hemen canlının ölümüne neden olmayabilir. Ancak bunlardan özellikle biyolojik birikimi olan maddeler besin zincirine dahil tüketicilerin çeÅŸitli organ ve dokularında birikebilirler. Dolayısıyla bu canlılarda ve besin zincirinin son halkasını oluÅŸturan insanda fizyolojik,psikolojik ve davranış bozuklukları,genetiksel problemler,kanser ve nihayet ölümler olur. Bu durumun en eski örneÄŸini Minimata hastalığı oluÅŸturur. Japonya’nın Körfezi civarında oturan halkın denizden topladığı istiridyeleri yedikten sonra hastalandıkları gözlenmiÅŸtir. Ancak yapılan araÅŸtırmalarda bu istiridyelerin bol miktarda organik civa içerdikleri saptanmıştır. İşte istiridyelerde yüksek konsantrasyonda birikmiÅŸ olan bu civa insanları hastalanmasına neden olmuÅŸtur.

Çevresel bozulmalar populasyon düzeyinde de önemli deÄŸiÅŸmelere neden olur. Populasyondaki doÄŸum-ölüm oranları deÄŸiÅŸeceÄŸinden populasyonun geliÅŸiminde dalgalanmalar baÅŸlar. DiÄŸer bir deyiÅŸle,populasyon dinamiÄŸinin dengesi bozulur. Bunun en iyi örneÄŸini Karadeniz’deki ve Peru’daki hamsi populasyonlarında gözlenen deÄŸiÅŸimler oluÅŸturur. 1970’li yıllarda dünyanın en önemli balık stokunu oluÅŸturan Peru hamsi üretimi 1973’ten sonra ani olarak düştü. Verimdeki bu düşmenin nedeni tek olmayıp,bir çok neden vardı ve bunların başında da balıkçıların aşırı avcılığı ve bazı çevresel faktörler gösterilebilir.

Çevresel etki sunucu biyolojik sistemlerde oluşan değişimler:

Organizasyon basamakları Etkilenme şekli

Hücre -Biyokimyasal değişimler -Zarların bozulması

Organizma -Metabolik değişimler -Davranış bozuklukları -Hastalığa olan dayanıklılıkta azalma -Üreme ve gelişmede azalmalar

Populasyon -Populasyon dinamiğinde değişmeler -Genetiksel çeşitlilikte kayıplar

Kommunite -Tür çeşitliliğinde azalmalar -Av-avcı ilişkisinde değişimler -Beslenme zincirinde değişmeler -Dengede değişimler

Ekosistem -Enerji akışında değişimler -Madde döngüsünde değişimler -Beslenme düzeyi,zinciri ve ağında değişimler

Ekosfer -İnsanların aktivitesi sonucu her yıl yüzlerce tür kaybolmakta -Milyonlarca hektar çayır yok olmakta -Başta tropikal ormanlar olmak üzere tüm ormanlar hızla yok olmakta -Sulak alanlar kurutulmakta -Mercan resifleri yok edilmekte

Çevre sağlığındaki bozulmalar tür toplulukları ve ekosisteme kolayca yansır. Dolayısıyla dengeli bir durumda olan kommunitelerde dengesizlikler başlar,diğer bir deyişle duyarlı türler hemen ölür b-veya sayıları giderek azalır. Kommunite basitleşir ve dengesizlikler görülür. Ancak bu değişmeler ekosistem düzeyine hemen yansımaz,belli bir zaman periyodundan sonra ekosistem düzeyinde bozulmalar başlar. Buna örnek olarak Manyas Gölü,İzmir Körfezi ve Marmara Denizi ekosistemleri gösterilebilir. Her üç sistem de bugün insanların çeşitli olumsuz etkileri sonucu hasta durumdadır.

Cansız Çevrede Bozulmalar

Yeryüzünün %71’lik bölümünü oluÅŸturan sucul (okyanus,deniz,göl,nehir,vb.) mekanlar çok kirlenmeye maruz kalırlar. Bu mekanın büyük bölümünü (%98) okyanus ve denizler,az bir bölümünü ise içsular oluÅŸturur. İçsuların büyük bölümünü içme suyu olarak,okyanus ve denizler ise sucul canlıların yaÅŸam mekanı olarak büyük bir öneme sahiptirler.

Bunlardan akarsular kirleticileri taşırken okyanus,deniz ve göller ise kirleticilerin son durağı olmaları nedeniyle sağlılarını hızla kaybetmektedirler.

Hidrosferdeki başlıca değişmeler:

Sulak alanlar Dünya sulak alanlarının %25-50’si kurutulmuÅŸ,üzerine binalar yapılmış veya ciddi ÅŸekilde kirlenmiÅŸtir. Dünya çapında her yıl milyonlarca hektar sulak alan kaybediliyor.

Okyanuslar Hava ve suya attığımız artıkların çoğu sonunda okyanuslara ulaşır. Muşambalar ve yüzen plastik çöpler,kirli nehir ağızları ve kumsallar,kirlenmiş balıklar ve kabuksu canlıların hepsi bizlerin okyanusları bir çöp boşaltma yeri olarak kullandığımızı gösterir.

Göller Kuzey Amerika ve İskandinavya’da bir çok göldeki asitleÅŸme nedeniyle içlerinde balık kalmadı,binlerce göl kuruyor,binlercesi ise insan aktivitesi sonucu üretilen çeÅŸitli kimyasal maddelerin giriÅŸi ile oksijenin çoÄŸunu kaybetmiÅŸ durumdadır.

İçme suyu Az geliÅŸmiÅŸ ülkelerdeki kırsal kesimde yaÅŸayan insanların %61’i ve ÅŸehirlerde yaÅŸayanların %26’ı saÄŸlıklı içme suyu içememektedir. Her yıl 5 milyon kiÅŸi su sebebiyle oluÅŸan hastalıktan ölmektedir. Çin’in bir kısmı,Hindistan,Afrika ve Kuzey Amerika’da yeraltı suyu yaÄŸmurlarla oluÅŸumundan daha hızlı bir ÅŸekilde çekilmektedir. ABD’de her yıl yeraltı suyunu bir kısmı çekilmekte ve yenilenmemektedir. 38 eyalette ise bazı yeraltı suları pestisitlerle kontamine olmuÅŸtur. Daha geliÅŸmiÅŸ ülkelerde endüstriyel ve yerleÅŸim alanlarının binlercesi gölleri doldurmakta,ayrıca yer altında yerleÅŸtirilen milyonlarca petrol ve kimyasal madde tankları ile toksik atıklar yeraltı su kaynaklarını tehdit etmektedir.

Sucu mekana doğrudan veya dolaylı olarak boşaltılan atıklar bu ortamın fiziksel ve kimyasal özelliklerinde önemli değişmelere neden olurlar. Örneğin canlılar için kesin gereksinim duyulan sudaki çözünmüş oksijen konsantrasyonu giderek azalır ve canlılar için yaşanmaz bölgeler oluşur.

Su kalitesi ve çözünmüş oksijen konsantrasyonu:

Su kalitesi BOI5 mg/L KmnO4 isteÄŸi mg/L NH3-N mg/L Asit madde mg/L

Çok saf

Saf

Oldukça saf

Şüpheli

Kirli 1

2

3

5

10 2,0

205

3,0

5,0

7,0 0,04

0,24

0,67

2,50

6,70 4

15

15

21

35 ve fazlası

Bir akarsuyun oksijen noksanlığı artınca,oksijenin havadan absorplanma hızı da artar. Ancak,buna rağmen akarsuya boşaltılan atıkların biyokimyasal oksijen ihtiyacı (BOD) çok fazla ise,bu ihtiyaç akarsu boyunca karşılanamaz ve akarsuda anaerobik hayat başlar. Ancak bu anaerobik hayat,akarsu boyunca her yerde devam etmez. Çünkü,atıklar gittikçe seyrelir.

Ekolojik faktörlere bağlı olarak su kirliliği tipleri:

Tip Faktör Atık su kaynakları

Fiziksel

Kimyasal

Biyotik -Dağılmış katılar -Bulanıklık -Renk -Yüzey özellikleri -Sıcaklık -Radyoaktivite -Salinite -pH -Toksisite “ -Deoksijenasyon -Organik zenginleÅŸme “ -İnorganik zenginleÅŸme Çimento seramik ve mikronize mineraller Domestik ve endüstriyel atık sular Boya ve tekstil sanayi Deterjan,petrol ve kauçuk sanayi SoÄŸutma suları Nükleer santraller Kömür ve tuz iÅŸletmeleri,petrol kuyuları ÇeÅŸitli endüstriler Metal sanayi,boya sanayi,pestisit, herbizid,ilaç sanayi,film sanayi Kağıt fab. sülfitli suyu,demir-çelik fab. Kentsel atıklar,çiftlik atıkları,gıda sanayi, tekstil,kağıt,lastik ve deri iÅŸletmeleri Kanalizasyon,tarım iÅŸletmeleri

Anaerobik hayatta,aerobik hayatta olduğu gibi hidrojen akseptörlüğü yapacak çözünmüş oksijen bulunmadığından,karbondan CH4,azottan NH3,kükürtten H2S,fosfattan da PH3 meydana gelir. Başka bir deyişle,anaerobik hayatta hidrojen akseptörlüğü karbon,azot,kükürt ve fosfor yapar. Bir su birikintisinde anaerobik hayatın belirtileri başlıca şöyledir:

1. Çözünmüş oksijen bulunmaması

2. Suyun renginin değişmesi ve genel olarak kararması

3. Gaz çıkışının olması

4. Pis kokular hissedilmesi

5. Gaz yüklü çamur parçalarının görülmesi

6. Elyaf halinde mantarların (yosunların) türemesi (bunlar taş veya kayalara sıkıca tutunurlar ve su hareketleriyle dalgalanırlar)

7. Canlı sayısının ve türünün azalması

Şehir pisliliğinin suda yarattığı etkiler:

Unsurlar Potansiyel kaynaklar Suya etkileri

Oksijen içeren maddeler

İnatçı organikler Virüsler

Deterjanlar

Fosfatlar

Gres ve yaÄŸ

Tuzlar

Ağır metaller

Şellatlandırıcılar

Katılar Çoğunlukla organik maddeler, özellikle insan feçesleri Endüstriyel atıklar,evsel ürünler İnsan atıkları

Evsel deterjanlar Deterjanlar Pişirme,yiyecek üretimi, endüstriyel atıklar İnsan atıkları,su yumuşatıcılar, endüstriyel atıklar Endüstriyel atıklar, kimyasal laboratuarlar Bazı deterjanlar, endüstriyel atıklar

Bütün kaynaklar

Çözünmüş oksijeni tüketirler

Sudaki hayat için zehirlidir

Hastalıklara neden olur (kanser) Estetik,sudaki hayat için zehirlidir Algler için besleyici Estetik,sudaki hayat için zararlı

Sudaki tuzluluÄŸu arttırır “ Zehirlilik “ Ağır metal iyon çözünürlüğü ve taşınması Estetik,sudaki hayat için zehirlidir

Günümüzde teknolojinin gelişmesi,nüfus artışı gibi etkenlerden dolayı su kaynakları olan dereler,göller ve yeraltı suları aşırı kirlenme ile yüz yüze kalmaktadır. Yerleşim yerlerinin (şehir,kasaba vb.) ve fabrikaların atık suları derelere veya göllere bağlanmaktadır.

Hepimiz yalnızca yaşamsal faaliyetlerimizi sürdürürken bile çevre kirliğine neden olmaktayız. Kişi başına günde kullandığınız 150-200 L su,atık su olarak evlerimizden çıkarak kanalizasyona (ya da fosseptiğe) verilmektedir. Atık suların evlerde kullanılma sonucu ortaya çıkan bölümüne evsel,sanayiden kaynaklanan bölümüne ise endüstriyel atık su denilmektedir.

Atık sulardaki kimyasal maddeler ve organik bileşikler suda çözünmüş olan oksijenin miktarının azalmasına sebep olur. Bu da suda yaşayan bitki ve hayvanların ölüm oranlarını arttırmaktadır. Bu tür sular daha koyu renge ve pis kokuya sahiptirler. Hatta bazı göller veya derelerde aşırı kirlenme sonucu canlı yaşamı sona ermiş ve içerisinde atıklardan meydana gelen adacıklar oluşmuştur. Çiftçiler tarafından daha verimli ürün elde edebilmek için kullanılan gübreler,yağmur gibi etkenlerle yeraltı ve yer üstü sularına karışmaktadır. Yüksek oranda nitrat (NO3-) ve fosfat (PO4-3) içiren gübreler suya karıştığında suda yosunların daha fazla üremesini sağlar. Bu da yosunların diğer canlılardan daha fazla oksijen kullanmasına sebep olur ve diğer canlıları tehdit eder. Bu tür sular da pis kokulu ve kötü tatlı olurlar. Benzer olarak deterjanlar ve tarım ilaçları da su kaynaklarını önemli ölçüde kirletmekte olup canlı hayatını tehdit etmektedir. Ancak,bu kullanılan maddeler bakteriler tarafından parçalanabilir hale getirilebilirse,kirlenme oranı azaltılabilir.

Radyoaktif atıklarda gün geçtikçe tehlike oluşturmaktadır. Bu atıklar belirli şartlarda saklanmaktadır. Fakat,bazı durumlarda kaza ile veya bilinçsiz bir uygulama ile tabiata ve yeraltı sularına karışmaktadır. Radyoaktif atıklar tarafından yayılan radyasyon ise canlılarda kanser ve mutasyonlara sebep olmaktadır. Fabrikalar genellikle dere veya göl kenarlarına kurulurlar çünkü soğutma ve diğer işlemler için suya ihtiyaç vardır. Soğutma amaçlı kullanılan dere veya göl suyu kimyasal olarak kirlenmeden tekrar göle veya dereye döner. Fakat,bu su biraz ısınmış olur. Mesela,yaz aylarında fabrikaya yakın suların sıcaklığı 250C civarındadır. Sudaki sıcaklık artışının iki kötü sonucu vardır. Birincisi,ısınan su içerisinde, çözülen oksijen miktarı azalır. İkinci sonuç ise,sıcaklık artışı ile sudaki maddelerin çürüme ve bozunma hızları artar. Bunun sonucu olarak çürüme de sudaki oksijeni tükettiği için,sudaki oksijen miktarı daha fazla azalır. Suda çözünen oksijen miktarının azalması su altı hayatını tehdit eder.

Doğal dengeyi bozan ve su kaynaklarını kirleten etkenleri ortadan kaldırmak için son yıllarda yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Yerleşim yerlerinin atık suları arıtma istasyonlarından geçirildikten sonra tabi su kaynaklarına verilmekte,fabrikalara filtre ve arıtma tesisleri konmakta,tabiata zarar vermeyecek yeni ürünler elde edilmektedir. Bütün bunların yanında insanlar çevreyi koruma adına bilinçlendirilmektedir. Çünkü,insanlar artık şunun farkına varmıştır. Dünya bir tanedir ve onu koruyacak yine insanlardır.

KAYNAKLAR:

1. Ekoloji ve Çevre Bilgisi - Ahmet Kocataş

2. Çevre Sorunları – Prof.Dr.Turgut Gündüz (A.Ü. Fen Fakültesi-Kimya Bölümü-Ankara-1994)

3. Ekoloji – Richard Spurgeon (Tübitak Popüler Bilim Kitapları-7.Basım-1998)

4. Çevre ve Ekoloji – Mine KışlalıoÄŸlu,Fikret Berkes (7.basım-1999)

5. Çevre Kimyası – Prof.Dr.Füsun Åžengül,Prof.Dr.Aysen MüezzinoÄŸlu (D.E.Ü. Çevre Müh. Bölümü-3.Basım-1997)

6. Bilim ve Teknik Dergisi (sayı:372)

7. Enviromental Chemistry – Stanley E. Manation (6.Edition)

8. Çevremiz ve Biz – Doç. Dr. AyÅŸen Türkmen (D.E.Ü. Çevre Müh. Bölümü-1993)

9. Biyoteknoloji – Prof.Dr. Azmi Telefoncu

10. Geotechnical Practice for Waste Disposal - David.E.Daniel

11. www.odtu.edu.tr

12. www.yahhoo.com

http://muextension.missouri.edu/xplo…ual/wq0252.htm

www.pubnix.net/~spond/filter/nitrojen.html

www.whrc.org/science/carbon.htm

www.geog.ouc.bc.ca/physgeog/contents/9r.htm

www.library.thinkquest.org/11226/why.htm

www.actmin.com/fish/mirror/begin-cycling.html

www.aglone.com/cycle.htm

http://www.elmhurst.edu/~chm/onlcour…ogencycle.html

http://www.cals.cornell.edu/dept/flo…/nitrogen.html

www.coft.edu/ete/modules/carbon/efcarbon.html

Çevre Kirlenmesi

Salı, 06 Kasım 2007

ÇEVRE KİRLENMESİ

I – HAVA KİRLENMESİ

a) İnsana ve Çevreye Etkisi

b) Sonuçları (Asit Yağmurları)

 Asit YaÄŸmurlarının TopraÄŸa Etkisi

 Asit YaÄŸmurlarının Sulara Etkisi

 Asit YaÄŸmurlarının Yapılara Etkisi

 Asit YaÄŸmurlarının Bitkilere Etkisi

 Asit YaÄŸmurlarının İnsan SaÄŸlığına Etkisi

c) Çeşitli Gazların İnsan ve Çevresine Etkisi

 İnsan SaÄŸlığına

 Hayvan ve Bitkilere

 İklime

d) Ormanların ve Yeşil Alanların Çevre Kirliliğini Önlemeleri Yönünden İşlevleri

 Fiziksel İşlevler

 Fizyolojik İşlevler

e) Ormanların Su ve Toprak Kirliliği Üzerine Etkileri

II – SU KİRLENMESİ

a) Kirlenmeye Yol Açan Kaynaklar

1 – Tarımsal Çalışmaların neden olduÄŸu Kirlilik

2 – Endüstrinin Neden OlduÄŸu Kirlilik

2.1.) Kimyasal Kirlilik

2.2.) Fiziksel Kirlilik

2.3.) Fizyolojik Kirlilik

2.4.) Biyolojik Kirlilik

2.5.) Radyoaktif Kirlilik

3 – YerleÅŸim Alanlarındaki Atıkların Neden OlduÄŸu Kirlilik

III – TOPRAK KİRLENMESİ

1 – Kentlerin Neden OlduÄŸu Kirlilik

2 – Endüstrinin Neden OlduÄŸu Kirlilik

3 – Toprak UÄŸraÅŸlarının Neden OlduÄŸu Kirlilik

4 – Toprak KirliliÄŸinin İnsan ve Çevresine Etkileri

IV – DİĞER ETMENLER

a) Gürültü Kirliliği

 Gürültünün İnsan ve Çevresine Etkileri

b) Radyasyon

ÇEVRE KİRLENMESİ

Her türlü madde ya da enerjinin (örn: ısı, ses…) doÄŸal birikiminin çok üstündeki mik-tarlarda çevreye katılmasına çevre kirlenmesi denir.

Kirlenme, kirleticilerin etkilediği ortamın niteliğine göre, hava, su, toprak kirlenmesi ve diğer etmenler olarak sınıflandırılır. İnsanın yaşamı sürekliliği için doğayı kullanması, do-ğayı değiştirmesi olağandır. Ancak bu kullanışta doğayı düşünmeksizin yalnızca insan açısın-dan ve tek yönlü yararlanma söz konusu olduğunda, umulan olumlu sonuçlar, bir süre sonra çözümü zor ve hatta olanaksız birçok karmaşık sorunlara neden olurlar.

Bilimsel açıdan bakıldığında, bir ortamın fiziksel birleÅŸiminde olmaması gereken ÅŸey “kir” dir. YaÅŸamın söz konusu olduÄŸu her yerde muhakkak kir, yani artık madde bulunacak-tır. Fakat bu madde, oluÅŸtuÄŸu ortam içinde belirli sınırlar altında kaldığı sürece doÄŸal yapı bu artık maddeyi çözümlemekte ve sonuçta kirlenme çıplak gözle görülmemektedir. O halde ya-ÅŸamın getirdiÄŸi bir kirlenme hep olacaktır. Ama doÄŸal denge bozulmadıkça, çevre ile etkileÅŸen yaÅŸam, kirlenmeden etkilenmeyecek ve dolayısıyla çevre kirlenmesi sorunu, doÄŸal yapı içinde çözümlenecektir.

HAVA KİRLİLİĞİ

Erişkin bir insan, günde 2,5 kg kadar su ve 1,5 kg kadar besin almasına karşılık 15 kg kadar hava alır. O halde, insanın dışarıdan aldığı maddeler arasında hava, miktar bakımın-dan başta gelmektedir.

Bir insan açlığa 60 gün, susuzluğa 6 gün dayanabildiği halde havasızlığa 6 dakika da-yanamaz.

Barınak ve fabrika bacalarından çıkan dumanlar, otomobillerden çıkan eksoz gazları içinde bulunan ve canlılar için zararlı olan çeşitli maddelerin havaya karışması ve onun bileşimini bozması, 20. yüzyıl insanını hava kirliliği sorunu ile karşı karşıya bırakmıştır. Normal temiz bir hava içerisinde, % 78,9 hacim azot, % 20,95 hacim oksijen, %0,03 hacim karbondioksit, %0,93 hacim argon gazı bulunan fakat, duman toz tanecikleri, kükürt dioksit ve diğer gazlar bulunmayan ya da çok az bulunan hava demektir. Kirli hava ise fazla miktarda duman, kü-kürt di oksit, karbon mono oksit, azot oksit gibi gazları, ozon gibi oksidin maddeleri, kurşun, nikel gibi metalleri, lastik parçacıkları ve toz taneciklerini kapsayan ve fena kokan havadır. Diğer bir tanımla, hava kirliliği, atmosferde toz, gaz, duman, koku, su buharı şeklinde bulu-nabilecek kirleticilerin insan ve diğer canlılar ile eşyaya zarar verici miktara yükselmesi ola-rak ifade edilebilir.

Metreküpü içinde 7 mikrogramdan fazla miktarda duman ve 100 – 150 mikrogramdan fazla SO2 gazı bulunması havanın kirliliÄŸi için bir ölçü olarak kabul edilmektedir. Özellikle duman ve SO2 gazının verilen bu miktarın üzerine çıkması, saÄŸlık için zararlı bir ortamın meydana gelmesine neden olmaktadır.

Hava kirliliğini oluşturan başlıca kaynaklar, endüstri merkezlerinden çıkan kirli dumanlar ve gazlar, kalorifer ve soba bacalarından dağılan isler ve dumanlarla motorlu taşıtların eksozlarından çıkan karbonmonoksit, kurşun, azot oksit gibi kimyasal maddelerdir. Bunlar-dan birkaçını tanıyalım:

Karbon monoksit (CO): Havadan biraz daha hafif, renksiz, kokusuz, zehirli bir gazdır. Yanma sürecinde yakıttaki karbonun eksik yanma sonucunda tümüyle karbondioksite yük-seltgenmeyip bir bölümünün karbon monoksite dönüşmesiyle oluşur. Başlıca karbon monok-sit kaynağı içten yanmalı motorlardır.

Katı ya da sıvı maddelerin parçacıkları, kurum ya da is biçiminde gözle görülebilen-lerden ancak elektron mikroskobuyla gözlenebilecek olanlara kadar değişen boyutlardadır. Çevreyi kirleten parçacıkların oluşumuna yol açan başlıca nedenler hareketsiz merkezlerde yakıt kullanımı ile sanayi etkinlikleridir; orman yangınları da küçük bir yüzde oluşturur.

Kükürt oksitleri, kükürt içeren yakıtların yanmasıyla oluÅŸan zehirli gazlardır. Her yıl açığa çıkan kükürt oksitlerin yaklaşık yüzde 60’ı kömürün yakılmasıyla oluÅŸur. Kentsel böl-gelerde yoÄŸunlaÅŸmış olan akaryakıt kullanımı ve kükürtten yararlanan sanayi tesisleri de kü-kürt oksitlerinin oluÅŸumuna yol açan önemli kaynaklardır.

Hidrokarbonlar da, karbon monoksit gibi eksik yanan yakıtlardan kaynaklanır. Ama karbon monoksidin tersine, atmosferde normal olarak bulundukları yoÄŸunlukta zehirli deÄŸil-lerdir. Bununla birlikte, fotokimyasal sise yol açtıklarından kirliliÄŸin artmasında önemli rol oynarlar. Havadaki hidro karbonlar genellikle, çöp fırınları gibi büyük tesislerde atık madde-lerin yakılmasından, sanayide kullanılan çözücülerin buharlaÅŸmasından ve odun ile kömürün yakılmasından kaynaklanır. Ama en önemli etken, buharlaÅŸma yoluyla ve içten yanmalı mo-torların egzozundan havaya karışan benzindir. Bu yüzden havadaki hidrokarbonların yakla-şık yüzde 60’ı, çok sayıda motorlu taşıtın bulunduÄŸu kentsel alanlarda yoÄŸunlaÅŸmıştır.

Azot oksitleri, yakıtın çok yüksek sıcaklıkta yanmasıyla oluşur. Bu kirletici de gene motorlu taşıtlardan ve elektrik enerji santralleri ile sanayide kullanılan buhar kazanlarının yakım sistemlerinden kaynaklanır. Havada normal olarak eylemsiz halde bulunan azot, yan-ma sırasındaki yüksek sıcaklıkta oksijenle birleşir ve gaz halinde dışarı atıldığında çabuk so-ğursa, bu durumda kalır. Azot oksitleri, hidrokarbonlarla birleşerek fotokimyasal yükselt genleri oluştururlar. Bu yükselt genler de, havadaki katı ve sıvı parçacıklarla birleşerek hava kirliliğine yol açarlar. Fotokimyasal yükselt gen kirleticiler ozon, azot di oksit, aldehitler, akrolein ve peroksiaçillerdir.

Kentsel bölgelerdeki hava kirliliğine yol açan bir başka önemli madde de kurşundur. Kurşun, sanayi tesislerinden, zararlı canlılarla mücadelede kullanılan kimyasal maddelerden, kömür ve çöp yakımından ve kurşunlu benzin kullanan otomobil motorlarından kaynaklana-rak havaya karışır. Kirleticiler dışında, bazı doğal etkenler de hava kirlenmesine yol açar. Güneş ışığındaki morötesi ışınlar, hidrokarbonlarla birleşerek fotokimyasal sis oluştururlar ve bu da sıcaklık terslenmesi dönemlerinde atmosfer durgunluğuna neden olur. Bu olay, sı-caklığın, yer yüzünde troposferin (alt atmosfer) içlerine doğru arttığı durumlarda görülür; olaya terslenme denmesinin nedeni de normal olarak sıcaklığın yükseklikle birlikte azalması-dır. Sıcaklık terslenmesi havanın yükselmesini engelleyerek kirletici içeren alt hava katmanı-nın asılı halde kalmasına yol açar. Havada önemli bir yanal hareket gerçekleşmediği sürece kirlilik kalıcı olur.

İNSANA VE ÇEVREYE ETKİSİ

Havada kirlenmeye yol açan maddelerin insanlar üzerinde çeşitli etkileri vardır. Ha-vadan solunan karbon monoksit, kandaki oksijenin yerini alarak vücuttaki hücrelere taşınan oksijen miktarının azalmasına yol açar. Kentlerin havasında bulunduğu miktarıyla karbon monoksit, zihinsel yetilerin gerilemesine ve en sağlıklı insanlarda bile tepkilerin ağırlaşmasına neden olur; bu da kent yaşamında görülen kazalarda önemli bir etkendir. Ayrıca kansızlık, kalp yetersizliği ve kan hastalıkları ile kronik akciğer rahatsızlıkları bulunan kişilerin sağlık durumu üzerinde daha da olumsuz etkilerde bulunur.

Kükürt oksitleri, solunum borusunu ve akciğer dokularını etkileyerek, solunum siste-minde geçici ya da kalıcı rahatsızlıklara yol açabilir. Fotokimyasal yükselt genler göz rahat-sızlıklarına neden olur; ayrıca araştırmalar, azot oksitlerinin de insan sağlığına neden oldu-ğunu, özellikle çocuklarda gribe karşı direnci azalttığını ortaya koymuştur.

Başka pek çok kirletici de, etkileri doğrudan ya da kısa sürede gözlenememesine kar-şın, halk sağlığı konusundaki kaygıların giderek çoğalmasına neden olmaktadır. Araştırma-lar, kentlerde yaşayan insanların vücudunda bulunan kurşun miktarının, vücudun kan üre-timini olumsuz yönde etkileyecek oranda olduğunu göstermektedir. Ama çevrede bulunan kurşunun insan sağlığına doğrudan mı zararlı olduğu, yoksa asıl tehlikenin gelecekte besin zincirinde ortaya çıkacak bir kurşun yoğunlaşmasına mı yattığı tartışması sonuçlanmış değil-dir.

Hava kirliliği, insanların yanı sıra bitki yaşamı, yapılar ve çeşitli eşyalar üzerinde de son derece zararlı etkilerde bulunmaktadır. Pek çok büyük kentin çevresindeki bitki örtüsü hava kirliliği nedeniyle büyük ölçüde yok olmuştur. Ayrıca kentlerde kükürtlü kömür ve a-karyakıt kullanımı, buralardaki çelik ürünlerinin kırsal bölgelere oranla dört kat daha hızlı aşınmasına yol açmaktadır. Kükürt oksitleri de yapıların ve heykellerin aşınmasını hızlandı-rır; havadaki parçacıklar öteki kirleticilerin aşındırıcı etkisini arttırır; ozon ise, kauçuk ürün-lerinin daha çabuk parçalanmasına yol açar.

Hava kirlenmesinden kaynaklanan ve 1980’lerin ortalarında gündeme gelen bir baÅŸka önemli tehlike de, atmosferin ozon tabakasının incelmesidir. Havalandırma sistemlerinde, spreylerde, otomobillerde ve buzdolaplarında kullanılan kloroflorokarbon kökenli kimyasal yapılarda maddelerin yol açtığı delinme, kutup bölgelerinde yoÄŸunlaÅŸmıştır. Yeryüzüne ula-ÅŸan morötesi ışınların zararlı etkilerini azaltan ozon katmanının delinmesi, bazı uzmanlara göre 20 – 30 yıl içinde etkisini gösterecek, yeryüzünde 40 milyon dolayında insanın cilt kanseri olmasına ve yalnızca ABD’de yaklaşık 800 bin kiÅŸinin ölümüne yol açacaktır. Bazı uzmanlar

bu tahminlerde büyük yanılgı payının bulunduğunu öne sürmekle birlikte, ozon katmanının delinmesinin yeryüzü için büyük bir tehdit oluşturduğu üzerinde herkes aynı düşüncededir.

HAVA KİRLİLİĞİNİN SONUÇLARI (ASİT YAĞMURLARI)

Asit yağmurları, kendilerini çeşitli ortam ve canlılar üzerinde belli eder.

ASİT YAĞMURLARIN TOPRAĞA ETKİSİ

Asit yağmurlar, toprağın kimyasal yapısı ve biyolojik koşulları üzerinde etkide bulu-narak, bu topraklar üzerinde yetişen bitkilere zararlı olmaktadır.

Toprağa erişen sülfürik asit, toprak çözeltisinin asitliğini yani aktif hidrojen iyonları-nın yoğunluğunu arttırmaktadır. Miktarı artan hidrojen iyonları, toprağın koloidal komp-leksleri olan kil mineralleri ve humus koloitleri tarafından tutulmakta olan başta Ca olmak üzere K, Mg ve Na gibi bitki besin elementlerinin yerine geçerek, bu elementlerin topraktan taban suyuna karışmak üzere yıkanmalarına neden olmaktadır.

ASİT YAĞMURLARININ SULARA ETKİSİ

Asit yağmurları, tatlı su göllerinde de asitliği arttırarak bu göllerde asitliğe duyarlı balık ve yumuşakçıların tür ve miktarının azalmasına etkili olmaktadır.

Amerika Birleşik Devletlerinde bulunan 100 bin gölden yaklaşık 20 bininde ya hiç ba-lık kalmamış, ya da bu yönde olumsuz bir gelişme vardır.

Halen birçok gölde aşırı asitliÄŸi gidermek üzere kalsiyum hidroksit püskürtülmektedir. İsveç’te bu amaçla her yıl 40 milyon dolar sarf edilmekte olduÄŸu bilinmektedir.

ASİT YAĞMURLARIN YAPILARA ETKİSİ

Asit yağmurları maruz kalan özellikle kireç taşları, mermerden inşa edilen tarihi yapı-lar ve anıtlar orijinal durumlarını hızla kaybetmektedirler.

Asit yağmurların binalarda meydana getirdiği diğer bir zarar da, binalarda çatı örtüsü olarak kullanılan çinko gibi metal levhalarda görülen yıpranmalardır.

ASİT YAĞMURLARIN BİTKİLERE ETKİSİ

Kükürt di oksit ve azot oksitler, stomlar yoluyla ibre ve yaprak dokularına girmekte, özellikle SO2 bir yönden oksijen alımını önlemekte, diÄŸer yönden de bünyede H2SO4’e dönüşe-rek parçalama, yakma ya da kemirme etkisi yapmaktadır. Kükürt dioksitin yaprak ve ibre-lerde oluÅŸturduÄŸu sülfürik asidin sünger mezofil hücreleri içerisinde bulunan kloro – plastlardaki magnezyumu giderek kuruttuÄŸu, klorofili ve plazmayı tahrip ettiÄŸi, dolayısıyla özümlemeyi engellediÄŸi, bunların sonuçta ölüme neden olduÄŸu bilinmektedir.

ASİT YAĞMURLARIN İNSAN SAĞLIĞINA ETKİSİ

Asit yağmurları insan sağlığına olan etkileri kendini dolaylı şekilde belli eder. Asitleşen topraklardan kaynaklanan asitliği yükselmiş olan sular, mide asiditesini arttırarak mide ülse-rine neden olmakta, ayrıca asit yağmurlar topraktaki iyodu eriterek o topraklarda yetişen sebze ve meyvelerin ve içilen suların iyot miktarlarının düşmesini sonuçlandırarak bunları kullanan insanlarda troid bezi rahatsızlıkları (guatr) hastalığına neden olmaktadır.

Asit yağmurlar, gazlar ve birlikte bulunan toksit metal iyonları ile insanlar ve hayvan-larda da zararlı olmaktadır. Havada dolaşan kuru kirleticiler be bunlar arasında sülfatlar, üst solunum yolu hastalıklarından kronik bronşit, astım ve anfizeme neden olmaktadır.

ÇEŞİTLİ GAZLARIN İNSAN VE ÇEVRESİNE ETKİLERİ

 İNSAN SAÄžLIÄžINA ETKİLERİ

Hava, yaşamın temel öğesi olduğuna göre, havadaki kirliliğin insan sağlığı yönünden önemi açıktır.

Havanın taşıdığı karbon parçacıkları, ozon, karbon monoksit, kükürt dioksit, doyma-mış hidrokarbonlar, aldehitler ile kanserojen maddeler gibi kirleticiler insanların solunum yollarını etkileyerek normal mekanizmasını bozar; bronşlarda iltihaplara ve daralmalara neden olur. Bu değişmeler sonunda da, kronik bronşit ve anfizem meydana gelir. Araştırma-lar akciğer kanserinin meydana gelmesinde ve artmasında da hava kirliliğinin önemli bir ne-den olduğunu göstermektedir.

Gaz ve buharlar içinde en tehlikelisi olan kükürt dioksit bilindiği gibi ev ve endüstri bacalarından ve bunlara oranla daha az olarak motorlu taşıtların bacalarından havaya karı-şır.

Yapılan araştırmaların sonucuna göre, kükürt dioksitin bronşitten dolayı ölümleri arttırmak-ta olduğu saptanmış, atmosferde SO2 miktarının arttığı sisli havalarda kronik bronşitli bazı hastalarda nefes darlığının şiddetlendiği gözlenmiştir. Ayrıca kirlilik derecesinin yüksek ol-duğu zamanlarda bazı hastalıklara tutulmuş kişilerde ölümlerin bir hayli arttığı görülmüştür.

Ozon gazı, ara madde olarak oluşur. Ozon, gözlerde ve bronşlarda iltihaplanma, akci-ğerlerde ödem yapar. Bazı durumlarda bellek zayıflığı yaptığı söylenmektedir. Milyonda bir kısım, göz ve akciğerlerde iltihaplanmaya neden olmaktadır.

Nitrojen oksitler, SO2 gazından sonra en önemli hava kirleticisidirler. Kimyasal mad-delerin yapılması sırasında özellikle nitrik ve sülfürik asit ve naylon fabrikalarından, benzin, yağ, doğal gazların ve mazot yanması sonucu ve yine çeşitli petrol arıtma işlemlerinden sonra açığa çıkmaktadır.

Dumanla ve sağlık arasında çok sıkı bir ilişki bulunduğunu herkes bilir. Duman, özel-likle sisle birlikte bulunacak olursa havada bulunan SO2 ile birlikte aerosol halinde hızla ya-yılmakta, sonuç olarak kısa veya uzun süreli dönemlerde duygulu olma haline, cinsiyete göre değişmek üzere özellikle bebek, çocuk ve yaşlı insanlarda, kalp, damar ve solunum yolu hasta-lıklarına yakalanmış olanlarda etkisini göstermektedir. Duruma göre farenjit, larenjit, solu-num güçlükleri, bronşit, kronik bronşit, astım ve anfizem meydana gelmektedir. Bu hastalık-lara tutulmuş olanlarda hastalığın şiddeti artmaktadır.

Duman, güneşin özellikle ültraviyole ışınlarının yere inmesine engel olur. Bu şekilde havada bulunan mikrop ve virüslerin canlı kaldığı hatta antibiyotiklere karşı direnç kazana-cak şekilde fizyolojik değişikliklere uğradıkları bilinmektedir. Bunun sonucu olarak çocuk-larda raşitizm artmakta, kanda hemoglobin değeri ile birlikte renk indeksi ve B 1 vitamini azalmakta, alkali fosfatlarda yükselme ve proteinlerde değişme kemikleşmede gerileme gö-rülmektedir.

Günümüzde kanserin oluşmasının nedeni kesinlik kazanmamış olmakla beraber, bazı etmenler vardır ki, bunları ortaya çıkarıcı ve kolaylaştırıcıdır. Bunlara, kanserojen maddeler denir. Kanserojen maddeler, insanların günlük yaşamını tehdit eder duruma gelmiştir. Kan-ser oluşmasında, kimyasal kanserojenler yüzde 80 oranında olup, yüksek düzeydedir. Bunla-rın büyük bir kısmı çevremizden, hava, besinler ve içecekler yoluyla vücuda alınmaktadır. Özellikle havadan alınan bu kanserojen maddeler şu şekilde sıralanabilir: is, katran, zift, as-falt, parafin gibi maddeler.

 HAYVAN VE BİTKİLERE ETKİLERİ

İnsanlarda görülen hava kirliliği etkilerine, bir ölçüde hayvanlar da rastlamaktadır. İnsanlar ve hayvanlar dışında bitkilerde hava kirliliğinin etkileri ile karşı karşıyadırlar.

Daha önce de işaret edildiği gibi, hava kirliliğini oluşturan gazlardan bazıları, özellikle SO2 gazı, bitkilerde fotosentez olayını yavaşlatmakta, bitkilerde oksidasyon işlemine engel olmakta, kloroplastlardaki magnezyumu kurutmaktadır.

Flüoritler, bitkiler üzerinde toplanarak bunları kısmen kurutmakta, Aldehitler, bitki-lerde yaprakların stomaları etrafındaki hücrelerde tahribata neden olmaktadır.

Ozon gazı, bitkiler üzerinde zehirli alanlar oluşturmakta, ağaçların zamanından öce yaprak dökmesine yol açmakta ve özellikle genç bitkileri etkilemektedir.

Tüm bu olumsuz etkiler, özellikle kültür bitkilerinde bir ölçüde ürün azalmasına, geniş alanlar kaplayan orman vejetasyonunun kurumasına neden olmaktadır.

 İKLİME ETKİLERİ

Hava kirliliğinin değiştirdiği atmosfer koşulları, iklimi de etkilemektedir. Genel ola-rak, kentlerdeki ısı ortalamalarının kırsal alanlardan daha fazla olduğu görülmektedir. Ayrı-ca, meteorolojik ölçmeler, hava kirliliğinin arttığı, büyük kentlerde rüzgar hızının da düştü-ğünü göstermektedir. Rüzgarın ısıyı ve nemi etkilemesi nedeniyle, bu hız azalmasının önemi çok büyüktür. Hava kirliliği, ayrıca, büyük kentlerin yağış miktarlarının da artmasına neden olmaktadır. Havayı ısıtan enerji sonucu, mikroskobik maddelerin çokluğu bulutların oluşma-sını kolaylaştırdığından yağışlar artmaktadır.

Diğer yönden hava kirliliği sonucu kentlerin üstünde oluşan tabaka, ültraviyole ışınlarının da önemli derece kaybına yol açmakta, bu ise gün ışığının azalması sonucu doğmaktadır.

ORMAN VE YEŞİL ALANLARIN ÇEVRE KİRLİLİĞİNİ ÖNLEMELERİ YÖNÜNDEN İŞLEVLERİ

Bir ormanın ekonomik yararları dışında fiziksel, fizyolojik bir takım işlevleri de bu-lunmaktadır. Yapılan çeşitli araştırmaların sonuçlarına göre bu işlevler aşağıdaki gibi özetle-nebilir:

 FİZİKSEL İŞLEVLER:

1. Ormanlar rüzgarın hız ve yönünü önemli ölçüde değiştirir. Bu işlev, ormanın sıklılığına ve tepe kapalılığına göre değişir.

2. Ormanlar, fiziksel hava kirlenmesini oluşturan toza karşı filtre görevi yaparlar.

3. Ormanlar, park – bahçe ve benzeri bitki örtüsü, gürültüyü yansıtma ve absorbe etmek suretiyle azaltıcı bir etkiye sahiptirler.

4. Ormanların, radyoaktif hava kirlenmesine karşı koruyucu işlevleri vardır.

 FİZYOLOJİK İŞLEVLER:

1. Ormanlar ve benzeri yeşil örtü, fotosentez olayı sonucu çok önemli ölçüde CO2 kullanarak atmosferdeki CO2 konsantrasyonunu etkiler.

2. Ormanlar ve yeşil alanlardan fotosentez reaksiyonu sonucu oksijen üretimi doğal olarak sağlanmakta, böylece doğal oksijen ve karbon dengesini koruyucu bir öğe olarak görev yapmaktadır.

3. Bir orman örtüsü altında topraktan sıcaklık etkisi ile fiziksel olarak meydana gelen bu-harlaşma, açık alanlara oranla önemli ölçüde azalmaktadır.

4. Orman vejetasyonu, serbest hava hareketlerini engelledikleri için bulundukları yerin hava ve toprak sıcaklıklarını etkilemektedir. Orman vejetasyonu tepe çatısına çarpan güneş ı-şınlarının bir kısmını yansıtıp bir kısmını absorbe edip bir kısmını da dağıttığından or-man içine daha az ışık girer. Bunun dışında gerek transprasyon, gerekse nem miktarı faz-la olan orman havasının ısıtılması için yüksek oranda enerji harcanır. Bu nedenlerle koyu gölgeli yerlerde yazın hava serin olur. Kışın ise ormanın tepe çatısı ve nemli havası ile ka-rasal radyasyona engel olduğundan, çıplak alanlara oranla daha sıcak olur.

ORMANLARIN SU VE TOPRAK KİRLİLİĞİ ÜZERİNE ETKİLERİ

Toprak ve buna bağlı olarak meydana gelen su kirliliğinin nedenleri arasında toprağa verilen gübreler ile toprak taneciklerinde tutulan pestisitler bulunur.

Toprak yüzeyinde ölü veya diri örtünün bulunuşu yüzeysel akışı azaltır. Yüzeyden a-kan suyun hızını mekanik olarak engelleyerek toprağa sızması için zaman kazandırır. Böylece gübreleme için verilen kimyasal maddelerin ve zararlılara karşı kullanılan pestitlerin yüzeysel sularla akarsulara, göllere ve denizlere ulaşması engellenmiş olur. E-rozyon olayını durdurarak, barajların zamanla sedimentle dolması oranı da ortadan kal-kar.

SU KİRLİLİĞİ

Su, doğal durumunda pek çok çözünmüş madde, parçacık, canlı organizma içerir. Evlerde ve sanayide kullanılan suya çeşitli kimyasal maddeler de katılmıştır. Sulara karışan atıklar, çok çeşitlilik gösterse de, başlıca inorganik bileşenleri sodyum, potasyum, amonyum, kalsiyum, magnezyum, klorür, nitrat, bikarbonat, sülfat ve fosfattır. Zararlı organik bileşenler ise çok çeşitlidir ve tümü bilinmemektedir; buna karşılık belirlenmiş olanları, böcek ilaçları, deter-janlar,fenollü maddeler ve karboksilli asitlerdir. Kirlilik uzun vadede, sudaki canlıların ya-şamında ve dağılımında değişikliğe yol açar.; bazı balıkların sayısı azalırken, kirleticilere di-rençli başka canlılar sayıca artış gösterir. Su kirliliği ayrıca, göllerin yaşlanmasına ve kuru-masına yol açan ötrofikasyonu hızlandırır. Böylece suyun çeşitli amaçlarla insanlar tarafın-dan kullanılması da kısıtlanmış olur. Sanayi atıklarının, böcek ilaçlarının ve öteki zehirli madde atıklarının sudaki çözünmüş oksijeni tüketmesi, balıkların kitle halinde ölmesine ne-den olur.

Organik ve ısıl atıklar gibi çeşitli kirleticilerin zararlı etkileri doğal süreçlerle ortadan kalkabilir ya da azalabilir. Sulardaki organik atıkların başlıca kaynağı kentlerdeki kanalizas-yon sistemleridir. Suda çok büyük miktarlarda yoğunlaşmadıkları sürece bu maddeler, bak-teriler ve öteki organizmalar tarafından kararlı inorganik maddelere dönüştürülebilir. Bu kendi kendini arıtma süreci sudaki oksijenin yardımıyla gerçekleşir. Ama eğer organik mad-de miktarı çok fazlaysa, yeterli oksijen olmadan arıtım kötü kokulara yol açabilir.

Suda çözünen tuzlar, gazlar ve parçacık durumundaki maddeler ise bu yolla arıtıla-maz. Ayrıca, sanayiden kaynaklanan bu atıklarda kadmiyum, cıva ve kurşun gibi zehirli me-taller vardır. Bu maddelerin ne ölçüde zararlı olduğu bilinmemekle birlikte, büyük miktarda cıva içeren sulardan avlanan balık ve benzeri ürünleri yiyen kişilerde ölüm olayına ve sinir sisteminde kalıcı bozukluklara çok rastlanmıştır. Ayrıca sudaki asılı parçacıklar, öteki mad-deleri soğurarak bakteri gelişiminde ve başta DDT gibi böcek öldürücüler olmak üzere pek çok zararlı maddenin dip çamurlarında çökelmesine neden olur.

KİRLENMEYE YOL AÇAN KAYNAKLAR

Evlerden, ticaret ve sanayi kuruluşlarından kaynaklanan kanalizasyon atıkları, su kirlenme-sine yol açan başlıca etmenlerdendir. Genellikle kullanılan kanalizasyon sistemlerinde, atık sular yağmur suyundan ayrılamamaktadır. Bu yüzden toplam su miktarı sistemin kapasitesi-ni aştığında atık suların büyük bölümü doğrudan akarsulara boşalan kanallara akar. Büyük kentsel bölgelerde yağmur suyunu toplamak için ayrı sistemler ya da göletler yapılmasına yüksek maliyetler yüzünden başvurulamamakta, bu kirlenmesini ciddi biçimde etkilemekte-dir.

Sudan yararlanan sanayi tesisleri de bir dizi deÄŸiÅŸik etkisi olan kirleticilerin sulara karışmasına yol açar. SanayileÅŸmenin hızla ilerlemesiyle, sanayi atıkları kanalizasyon atıkla-rını birkaç kat aÅŸmıştır. Su kirliliÄŸinde en önemli rolü oynayan sanayi dalları kağıt,kimya, petrol ve demir – çeliktir; enerji santralları da büyük miktarda atık ısının sulara karışmasına neden olur. Plastik üretiminde kullanılan polikloroditenil, insan,hayvan ve bitki yaÅŸamı için büyük tehlike oluÅŸturmaktadır. Bu madde canlı hücrelerde biriktiÄŸinden ve besin zinciri için-de yoÄŸunlaÅŸtığından, baÅŸlangıçta çok küçük miktarlarda bulunsa bile, besinler insanlarca kul-lanılmaya baÅŸlayana kadar tehlikeli miktarlara ulaÅŸmış olur.

Tarım ilaçları, böcek öldürücüler ve kimyasal gübreler de su kirlenmesinde önemli rol oyna-makla birlikte bu tarım atıklarının etkileri, kentler ile kentlerin çevresinde yoğunlaşmış yerle-şim birimlerinin atıkları ve sanayi atıkları kadar büyük boyutlarda değildir. Kentlerin dışın-da su kirlenmesine neden olan başka bir etken de, çoğunlukla bırakılmış madenlerdeki asitle-rin çevredeki akarsulara karışmasıdır.

Atık ısı: Sanayi tesislerinde, atıkların taşınması gibi işlevlerin yanı sıra soğutma ama-cıyla da büyük miktarlarda su kullanılır. Bu tesislerin başında elektrik enerjisi santralları gelmektedir. Yoğunlaştırıcıların soğutulması için doğal bir kaynaktan alınan su, sıcaklığı

10

yaklaşık 7 C artmış olarak kaynaÄŸa geri boÅŸaltılır. Nükleer santrallar, fosil yakıt kullanan aynı kapasitedeki santrallardan yaklaşık yüzde 50 daha çok su kullanır. Bu nedenle, enerji santrallarının soÄŸutulması, çevre kirlenmesinde son derece önemli rol oynayan etkenlerden biridir. Isıl kirlenme, biyolojik ve kimyasal tepkimeleri hızlandırır ve çözünmüş oksijen mik-tarının hızla azalmasına yol açar. Su sıcaklığı, balıkların yaÅŸamasına olanak vermeyecek dü-zeye yükselebilir; bu durum, zararlı alglerin geliÅŸmesine de ortam hazırlayarak besleyici –madde atıkları , deterjan, kimyasal gübre ve insan atıkları gibi kirleticilerin etkisini çoÄŸaltır. Sonuçta atık ısı, göllerdeki ötrofikasyonu hızlandırır.

Su kirlenmesinin nedenleri üç gruba ayrılarak incelenebilir:

 Tarımsal çalışmaların neden olduÄŸu kirlilik

Tarımsal çalışmaların gereği olarak bitki hastalıkları ile mücadele amacıyla uygulanan pestisidlerin, verimin arttırılması için toprağa verilen gübrelerin ve çeşitli kullanımlar altın-daki alanlardan oluşan yüzey akışı, erozyon ve toprağın sürülmesi sonucu oluşan katı ve sıvı atıkların neden olduğu kirliliğe tarımsal kirlilik denir.

Tarımsal çalışmalarda daha fazla ürün elde etmek amacıyla arazilere uygulanan kimyasal gübrelerin neden olduğu kirlilikler vardır. Bunlar arasında en önemlileri ise azot ve fosforun doğal düzen içindeki dönüşümleri sonucunda kirlilik meydana gelmesidir.

Kimyasal gübrelerin arazilere uygulanması ile verimde bir artış olacağı doğaldır. Ancak bu gübrelemenin, suların kirliliğine hangi oranda etkili olacağının da saptanması gerekir. Su kirliliğine neden olan bitki besin maddelerinden azot ve fosfor, tüm canlı varlıklar için belili miktarlarda gerekli ise da fazla miktarının çeşitli sakıncaları bulunmaktadır. Belli başlı etki-leri, akarsular ve göllerdeki ötrofikasyon olayına neden olmasıdır. Bunun yanında fazla mik-tarda azot nedeniyle, azot zehirlenmesinden ölen toplu balık gruplarına da rastlanmaktadır.

Hayvansal artıkların yarattığı kirlilik ise, hayvancılıkla ilgili olarak ahır ve ağıllardan ya-ğışlarla yıkanan hayvan idrar ve dışkı artıklarının temizleme sularına, oradan yüzey sularına karışması ve ya hayvan gübresinin tarlalara serilmesinden sonra yağışlarla yıkanarak yüzey sularına karışması şeklinde oluşan bir kirlilik şeklidir.

 Endüstrinin neden olduÄŸu kirlilik

Bugün bu konuda bilinen kirlilikler beş alt grupta toplanabilir.

1. Kimyasal Kirlilik

Bu kirlilik, sularda organik ve inorganik maddelerin bulunmasıyla oluşur. En çok karşıla-şılan tipi ise, proteinler, yağlar, gıda maddeleri ve hidrokarbonlar nedeniyle oluşan organik kirlenmedir. Zamk ve jelatin üreten fabrikaların artıkları, mezbahaların artık sularında ol-dukça fazla miktarda protein bulunur. Kağıt ve tekstil fabrikalarının artıklarında ise fazla miktarda karbonhidrat bulunmaktadır.

Sentetik deterjanlar da kimyasal kirliliğe neden olan maddeler arasındadır. Az miktarda bulunmaları halinde dahi sularda köpük meydana getirdiklerinden suyun havalanmasını ön-ler, arıtma sistemlerinin randımanına düşürürler.

2. Fiziksel Kirlilik

Fiziksel kirlenme, suyun sıcaklık, renk, bulanıklık ve koku gibi fiziksel özelliklerine etki eden bir kirlilik tipidir.

Termal kirlenme, fiziksel kirlenmenin diğer bir tipidir. Soğutma suyuna gereksinme du-yulan termal enerji üreten istasyonlarda ve endüstrideki soğutma işlemleri sonucunda ortaya çıkan sıcak suların, akarsu, göl ve körfezlere dökülmesi termal kirlenmeye neden olmaktadır. Alıcı suyun sıcaklığında meydana gelen artış,sudaki biyolojik faaliyeti durdurmakta, suyun oksijen miktarını düşürmekte, reaksiyonu değiştirerek bir kısım kimyasal maddelerin çökel-mesine ve bir kısım maddelerin açığa çıkmasına neden olarak sudaki canlılar üzerinde değişik etkiler yapmaktadır.

3. Fizyolojik Kirlilik

Suyun tadını ve kokusunu etkileyen bir kirlilik tipidir. Gıda endüstrisi artıkları ile kent kullanma suyu artıkları azotlu maddelerce zengin olduğundan son derece kötü bir kokuya neden olurlar. Endüstri artık sularının demir, mangan, fenoller vb. kimyasal maddeler içe-renleri suya özel, hoş olmayan bir koku ve tad verirler.

4. Biyolojik Kirlilik

Sularda patojenik bakteri, mantar, alg, patojenik protozoa vb. bulunması nedeniyle mey-dana gelen kirlilik tipi biyolojik kirlenmedir. Diğer bir deyişle, suların tifo, kolera, amipli di-zanteri vb. çeşitli hastalıkları yapan organizmalarla kirlenmesi olmaktadır.

Endüstri artık maddelerinin ve özellikle kanalizasyon sularının herhangi bir arıtma işle-mine tutulmadan plajlara dökülmesi nedeniyle hastalık yapan maddeler çoğalmakta ve denize girenlerde başta kulak, burun, boğaz yanmaları; sinüzit, bağırsak hastalıkları karaciğer ra-hatsızlıkları ve tifoya neden olur.

5. Radyoaktif Kirlilik

Atmosferdeki atom patlamalarının ve nükleer enerji santrallerinin neden olduğu kirlilik-tir.

Atmosferdeki radyoaktif maddeler, yağışlarla yeryüzüne düşmekte, akarsulara karış-makta, bitkiler tarafından absorbe edilmekte, buradan ot yiyenlere oradan da et yiyenlere geçerek gıda zincirinin üst halkasını oluşturan insanlara ulaşmaktadır.

Nükleer santrallerin artık maddeleri oldukça önemli çevre kirleticilerindendir. Bu atık-lardan deniz dibine depo edilenlerden meydana gelen sızıntılar, son yılların önemli deniz kir-leticisi olarak sayılmaktadır.

 YerleÅŸim Alanlarındaki Artıkların Neden OlduÄŸu Kirlilik

Bu kirliliğin iki önemli kaynağı, kanalizasyon ve çöplerdir. Bulaşıcı hastalık tehlikesi, kentleri, kapalı kanalizasyon sistemine zorlarken, yine kentlerdeki su sistemleri ile kanalizas-yon arasında bir bağlantı göze çarpmaktadır. Kanalizasyon sistemine verilen pis suların bo-şaltılması genellikle akarsulara, göllere veya denizlere yapıldığından, kent artık suları, önemli bir kirlilik nedeni olmaktadır.

Çeşitli şekillerde kirlenen karasal kaynaklı akar suların genellikle ulaştıkları en son nokta denizler ve okyanuslarıdır. Bu nedenle karasal kaynaklı akar suları kirleten kaynak ve işlev-ler denizleri de kirletiyor demektir. Bununla beraber denizlerin kirlenmesi olayını şöyle özet-leyebiliriz:

1. Denizlerin havadan kirlenmesi:

 Hava taşıt araçlarının meydana getirdiÄŸi kirlenme

 Endüstri ve yerleÅŸim bölgelerinde oluÅŸan hava kirliliÄŸinin, kimyasal reaksiyonlar (asit yaÄŸmurlar) sonucu sudaki maddelerle birleÅŸmesi

2. Denizlerin denizlerden kirlenmesi

 Deniz trafiÄŸinin meydana getirdiÄŸi kirlenme. Dünya denizlerinde deniz trafiÄŸinin yoÄŸun-laÅŸmış olması, özellikle ham petrolün deniz yoluyla taşınması denizlerde önemli kirlenme-lere neden olmaktadır. Petrol yüklü tankerlerin herhangi bir nedenle kazaya uÄŸraması so-nucu denize dökülen petrol, deniz eko sisteminde geniÅŸ çapta ve uzun süreli zararlar mey-dana getirmektedir. Åžu yada bu ÅŸekilde denize dökülmüş petrol veya petrol artıklarının zararları baÅŸlıca üç grup altında toplanabilir:

# Bir litre petrol artığı kırk bin litrelik deniz suyunda oksijeni yok ederek yaşamı ortadan kaldırabilir.

# Suyun üzerini kaplayan yağ tabakası suyun buharlaşmasını engelleyerek bir ölçüde ya-ğışların azalmasına neden olmaktadır.

# Suyun üzerindeki bu örtü güneş ışığının denizlerin derinliklerine ulaşmasını engelleye-rek oksijeni azaltmakta ve bu da canlıların yaşam olanağını azaltmaktadır.

Benzer zararlara denize pasa kül, moloz, safra, yağ, çöp gibi maddeleri atan, tank yıka-yan yük, yolcu gemileri ve tankerler de neden olmaktadır. Deniz eko sisteminde ortaya çıkan dengesizlik üretimde kayıplar şeklinde kendini belli etmektedir. Bugüne kadar yapılmış ince-lemelerin sonuçları, petrol artıklarından en çok etkilenen toplulukların, yumurta, lavra ve genç fertlerden oluşan topluluklar olduğunu göstermiştir.

 Limanlarda meydana gelen kirlilik.

 Deniz dibi kaynaklarından petrolün çıkarılması sırasında meydana gelen sızıntı ve ka-çaklar.

 Deniz ürünlerini elde etmede uygulanan yöntemler.

 Denizlerde sürdürülen askeri faaliyetler ve savaÅŸ.

3. Denizlerin karalardan kirletilmesi:

 YerleÅŸim yerlerinden denize dökülen kirlilik.

 Çöpler.

 Kullanılmış sular, kanalizasyon artık ve suları.

 Endüstri kuruluÅŸlarından denize atılan kirlilik.

 Tarımdan gelen kirlilik.

 Turizmin (örneÄŸin yat turizminin) doÄŸurduÄŸu kirlilik.

TOPRAK KİRLENMESİ

Tarımsal ve mineral atıklar, yeryüzündeki toplam katı atıkların önemli bir bölümünü o-luşturmakla birlikte, kirletici olarak görece daha az zararlıdır. Bunun başlıca nedeni de, yer-leşim bölgelerinden ve sanayiden kaynaklanan atıklar gibi belli noktalarda yoğunlaşmış ol-mayıp daha geniş alanlara yayılmalarıdır.

Katı atıklar: Hayvan dışkısı, mezbahalardan ve her türlü ekin biçme etkinliğinden gelen atıklar, toprak kirlenmesinin en önemli kaynağıdır. Sığır, domu, koyun ve tavuk gibi çiftlik hayvanları, toplam insan nüfusundan 1000 kat daha çok dışkı üretir. Geçmişte besin madde-leri, otlak ya da çiftlikteki hayvanların aracılığıyla yeniden toprağa dönerken, günümüzde kullanılan yenilikler bu atıkların belli alanlarda yoğunlaşmasına neden olmaktadır.

Pek çok kimyasal madde içeren tarım ilaçlarının (örn. Böcek öldürücüler, ot öldürücüler, mantar ilaçları) su ve toprak kirlenmesinde önemli payı vardır. Bunlar, besin zincirinde daha ileri organizmalara geçtikçe, her aÅŸamada giderek artan oranda yoÄŸunlaşır ve giderek zinci-rin son halkasını oluÅŸturan etçillere önemli zararlar verir. Yani zararlı kimyasal maddeler, basit organizmalarda çok küçük miktarlarda bulunur, bu organizmalar daha karmaşık orga-nizmalarca yendikçe yoÄŸunlaşır; otçulları yiyen etçillere ulaÅŸtığında ise zararlı boyutlara varmıştır. Özellikle ÅŸahin, atmaca, kartal gibi yırtıcı kuÅŸlarda ve pelikan, karabatak gibi ba-lıklarla beslenen kuÅŸlarda zararlı ilaçlarının olumsuz etkileri gözlenmiÅŸtir. Hücrelerinde biri-ken DDT (Diklor difenil triklor) ve benzeri bileÅŸikler bu canlıların üreme yeteneÄŸini sınırla-maktadır. ÖrneÄŸin diÅŸilerin, üstünde kuluçkaya yatılamayacak biçimde yumuÅŸak kabuklu ya da kabuksuz yumurta vermesi sonucunda, Avrupa, Japonya ve Kuzey Amerika’da bazı türle-rin sayısında önemli azalmalar olmuÅŸtur.

Tarım ilaçlarının biyolojik etkileri üzerinde yapılan yeni araştırmalar, bu maddelerin za-rarlılar üzerindeki etkisinin giderek azaldığını ortaya çıkarmaktadır. Pek çok böcek türü bu maddelere bağışıklık kazanmış durumdadır; ayrıca, kalıtım yoluyla sonraki kuşakların zehir-li ilaçlara karşı direnci artmaktadır. Öte yandan bu kimyasal maddelerin sürekli olarak kul-lanılması, bazı bölgelerde de önceden bulunmayan zararlı topluluklarının türemesine yol aç-mıştır. Bunun başlıca nedeni, tarım ilaçlarının, otçul böcek nüfusunun denetim altında tutan etçil böcekleri yok etmesidir.

Aşınma sonucu biriken tortullar, toprağın bozulmasına ve suların bulanıklaşmasına yol açan bir başka etmendir. Tortul üretimi, orman ve tarım alanlarının kötü kullanımından kaynaklanan ve giderek boyutları büyüyen bir sorundur. Madencilik ve inşaat etkinlikleri de bu alanda rol oynar.

Mineral katı atıkların başlıca kaynağı, madencilik etkinlikleri ve ilgili sanayilerdir. Özel-likle açık kömür işletmeciliğinin yol açtığı kirlenme, akarsuları, ve akaçlama havzalarını etki-lediği gibi, toprağın da kıraçlaşmasına yol açmaktadır.

Yerleşim bölgelerinden ve sanayi tesislerinden kaynaklanan katı atıklar arasında kağıt, besin maddeleri, metal, cam, tahta, plastik, kumaş, kauçuk ürünleri, deri ve çöp sayılabilir. Bu maddelerin bir bölümü açık çöp alanlarına boşaltılır, bir bölümü çöp çukurlarına atılıp üstü kapatılır, bir bölümü ise fırınlarda yakılarak yok edilir. geriye kalan küçük bir bölümü de rüzgarlarla taşınmaya ya da çürümeye bırakılır ya da başka biçimlerde değerlendirilir. Toprağı kirleten nedenleri şöyle özetleyebiliriz:

 Kentlerin neden olduÄŸu toprak kirliliÄŸi

Kentleşmenin yoğun bulunduğu bölgelerde toprak niteliği hissedilir ölçüde bozulmakta-dır. Bunda arazinin kötü kullanılması kadar, inşaat tekniklerinin kirliliği, alt yapı yetersizlik-leri dolayısıyla kirli su ve kanalizasyonun toprağa karışması ve çöp birikmesinde rol oyna-maktadır. Ayrıca kent suyunun yetersizliği kirli suların pompalanmasında fazla yardımcı olmadığı için, daha kolay şekilde toprakta kalmaktadır. Kent çevresinde toprak kirliliğine yol açan en önemli nedenlerden birisi de fosseptik yöntemiyle kent artıklarının toprakta birikti-rilmesidir. Bu yolla yoğunlaşan kirlilik, toprağın daha derin tabakalarına sızarak yer altı su-larını da kirletmektedir.

Çöp sorunu da aynı şekilde kirliliğe yol açmaktadır. Çöp yalnız toprak üzerinde kalan katı madde olarak değil, zamanla toprağa karışan bir kirlilik öğesidir.

Kent çevresinde toprak kirliliğine yol açan diğer bir konu da hava kirliliğidir. Gerek ken-tin ısınması sırasında bacalardan çıkan zehirli gazlar, gerekse taşıtların egzoz gazları, yoğun-laşarak toprakla kaynaşmakta ve topraktaki canlı yaşamı öldürmektedir.

 Endüstrinin meydana getirdiÄŸi toprak kirliliÄŸi

Endüstri uğraşları sırasında meydana gelen su ve hava kirlilikleri kimyasal yollarla top-rağa karışma eğilimindedir. Bunun yanı sıra çeşitli endüstri artıklarının fabrikalar yöresinde ve ya daha açıkta bir yere yayılması alışıla gelmiş bir uygulamadır. Bazı endüstri kollarının, şeker endüstrisi gibi, toprağın üstüne atılan posa maddesi çok olmaktadır. Bazı uğraşlar, ba-kır gibi, önemli derecede kirleticiliğe sahiptir.

Endüstrinin toprak kirlenmesine yol açan önemli bir kusuru da yer seçim kriterlerine uymakta özen göstermemesidir. Ele geçirilen herhangi bir arsa üzerine kurulan bir fabrika-nın kirlilik meydana getirmesi ve çevresindeki toprağın canlı yaşamını tahrip ederek verimini düşürmektedir.

 Tarım uÄŸraÅŸlarının meydana getirdiÄŸi toprak kirliliÄŸi

Yanlış toprak kullanımı, yanlış tarım yöntemleri veya yanlış ürün seçimi toprakta tahri-bat yapabilir. Ancak, genellikle tarım uğraşlarının oluşturduğu toprak kirliliğinden, tarım ilaçları ve gübreleme sonucu meydana gelen kirlilik anlaşılmaktadır.

Toprağın böcek öldürücülerle veya ot öldürücülerle doğrudan doğruya ilaçlanması ya-nında, havadaki tozlara yapışarak toprağa karışanlar veya bitkilerin yapraklarında kalan miktarların yağmur ve sulama sularıyla yıkanması sonucunda toprağa karışanlar, toprağın kirlenmesine yol açmaktadır.

Tarım ilaçlarının biyokimyasal özellikleri, topraktaki mikroorganizmaların ve diğer can-lıların yaşama ve büyüme fonksiyonlarını engellemektedir. Kalıcı ve birikici özellik taşıyan klorlanmış hidrokarbon pestisidler, toprakta mevcut toprak mikroorganizmalarını öldürebi-lir, geçici olarak miktarını azaltabilir veya toprak yapısında değişmelere neden olabilirler.

Üretimi arttırmak amacıyla kullanılan yapay gübreler, çok görülen bir toprak kirlenme-sine neden olmaktadır. Bu gübreler içinde bazıları bitki besin maddelerinin tuzla tutulmasına bir neden olurken giderek toprakta tuzluluk sorununu yaratmaktadır.

Toprak Kirliliğinin İnsan ve Çevresine Etkileri

Toprak sorunları ve kirliliği insan yaşamına ve çevresine çok önlü olarak etkide bulun-maktadır. Bu etkiler başlıca beş ana başlık altında toplanabilir.

 Erozyonun etkileri

 YaÅŸlık ve çoraklığın etkileri

 TaÅŸlılık ve kayalığın etkileri

 Gübre ve gübrelemenin etkileri

 Tarım arazisi bozulmalarının etkileri

Erozyonun etkileri, toprak kayıplarında artma, üretkenlik potansiyelinde azalma, bitki besin maddelerinin kaybı, ürünlerde nitelik düşüklüğü, su tutma kapasitesinde azalma, ve-rimli toprakların sedimentlerle örtülmesi, toprak yapısının bozulması, çeki gücüne duyulan gereksinmedeki artma, sel oyuntuları ile arazi kaybı, sedimantasyon, akarsu yataklarında ve rezervuarlarda kapasite ve depolama azalması, uygun su temini masraflarının artması, baraj ve sulama sistemlerinde yıpranma ve normal bakım masraflarının artması şeklinde kendini göstermektedir.

Gübre ve gübrelemenin etkileri, toprağı tanımadan ve özelliklerini bilmeden yapılan güb-relemelerle, toprağın gereksinimi olmayan gübreyi topraÄŸa uygulamakla kendisini belli eder. Yanlış cins ve aşırı miktarda kullanılan gübre, toprak ph’ nın normalden uzaklaÅŸmasına, top-rak strüktürünün bozulmasına, mikroorganizma yaÅŸamını olumsuz yönde etkilemesine neden olmaktadır.

Gereğinden fazla kullanılan gübre, örneğin azotlu gübre kullanılması, topraktan yıkan-malara, içme suları ve akarsularda nitrat miktarının artmasına; aşırı ölçüde fosforlu gübre kullanılması içme suları ve akarsuların fosfor içeriğinin yükselmesine; yüksek düzeyde kulla-nılan nitrojenli gübreler, bitkilerde nitrozamin gibi kanserojen maddelerin oluşmasına yol açmaktadır.

DİĞER ETMENLER

GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ

Bilimsel yönden “düzensiz ses” olarak nitelendirilen gürültü, hoÅŸa gitmeyen, rahatsız edi-ci duygular uyandıran bir akustik olgu veya beÄŸenilmeyen, istenmeyen sesler topluluÄŸu ola-rak tanımlanır.

Gürültü, tüm dünyada özellikle büyük kentlerde hızla kentleşmenin, endüstrileşmenin, ulaşımın artan nüfusun vb. etkenlerin yarattığı önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmakta-dır. Örneğin ülkemizdeki büyük kentlerde son yıllarda artan kara trafiğinin gürültünün ne denli etkili olduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bunu gibi açık pazarlar, eğlence yerleri, çocuk parkı ve bahçeleri, endüstri kuruluşları, yapı ve yol yapım ve onarımları, hava ve deniz trafiği gibi gürültü kaynakları düşünüldüğünde, bunun da gerçekten önemli bir çevre kirliliği yarattığı söylenebilir.

Gürültü düzeyleri “desibel” (dB) birimi ile deÄŸerlendirilir. Ses 35 – 40 desibele ulaÅŸtığın-da gürültü olarak deÄŸerlendirilmektedir. 100 dB’nin üzerindeki gürültüler çok ÅŸiddetli gürül-tüler olarak tanımlanır. Sokak gürültüleri 60 – 90 dB arasında, bazı zamanlar bunların dışın-da deÄŸerler gösterilebilir. Büro gürültüleri, ortalama 35 – 65 dB, eÄŸer çok gürültülü çalışan makineler varsa 80 – 85 dB olabilir. Evlerde 40 – 50 dB fon gürültüsü düşünülebilir. Büyük kentlerde kent içi gürültüsü 103 dB’ e ulaşırken motosiklet gürültüsü 110 dB, hava kompres-yonu ile çalışan delici tabancalar 120 dB civarında gürültüye neden olurlar.

 Gürültünün İnsan ve Çevresine Etkileri

Gürültünün de insan saÄŸlığını en az hava ve su kirlenmesi kadar etkilediÄŸi saptanmıştır. Nabız ve soluma hızlarını arttırarak insanların fizyolojik durumunda deÄŸiÅŸikliklere yol aça-bildiÄŸi gibi, geçici ya da kalıcı iÅŸitme bozuklukları da yaratabilir. Gürültüden kaynaklanan iÅŸitme bozukluÄŸu milyonlarca sanayi işçisini ve bazı askeri personeli tehdit etmektedir. Ayrıca gürültünün kalp krizine ve yüksek tansiyon, ülser gibi kronik rahatsızlıklara neden olduÄŸu yolunda tıbbi bulgular vardır. Bununla beraber kulak çınlaması – sağırlık, kalp ritminin artması, kaslarda yorgunluk, iÅŸ ritminin artması, iÅŸ veriminde düşüş, salgı düzeni ve sindirim sisteminde bozukluk, dikkat dağılımı, uyku düzeninde aksaklıklar gibi durumlarda insana zarar verebilir.

İnsan kulağı 165 dB şiddetindeki bir sese 0,003 saniye; 145 dB şiddetindeki bir sese ise 0,3 saniye süre ile kalıcı bir etki olmadan dayanabilmektedir. Bu şiddetteki seslerin uzun sürmesi için kulak zarı yırtılmaları, özengi kemiği çıkıkları, orta kulakta kanama, iç kulakta önemli arızalar ortaya çıkar. Sesin sürekli olması, kesikli olmasından daha tahrip edicidir.

Günlük 8 saat çalışan kişinin bu süre içinde sürekli olarak çalışabileceği gürültü şiddeti 93 dB olursa günlük çalışma 4 saat, 96 olursa bu süre en fazla 2 saat olmalıdır.

RADYASYON

Çevreye zarar veren bir etken de radyasyondur. Düşük etkili, insan ürünü radyasyon X ışınlarından, radyoaktif maddelerden ve televizyon gibi elektronik aygıtlardan kaynaklanır. Tıpta kullanılan araçlardan kaynaklanan radyasyon, insan ürünü radyasyonun yüzde 94’ünü, ortalama bireyin aldığı toplam radyasyonun da yüzde 30’unu oluÅŸturur. Yüksek doz-da radyasyonun lösemi ve öteki kanserlere, düşük düzeyde radyasyonun da kalıtsal hastalık-lara yol açtığı ortaya konmuÅŸtur. Atmosferde, uzayda ve su altında yapılan nükleer denemele-rin uluslar arası antlaÅŸmalarla yasaklanması, 1960’lardan bu yana doÄŸal çevredeki radyasyon düzeyinin azalmasını saÄŸlamıştır.

DoÄŸal çevreye karışan radyoaktif atomların hemen hemen tümü nükleer santrallardan kaynaklanmaktadır. Açığa çıkan baÅŸlıca maddeler kripton – 85 ile trityum havaya ve su sis-temlerine karışır; ama bunlar, dünya nüfusunun aldığı radyasyon miktarını önemli ölçüde arttırmamaktır.

Çevre Biyoteknolojisi

Salı, 06 Kasım 2007

ÇEVRE BİYOTEKNOLOJİSİ

Atık İşlemlerin Biyokimyası

Atık su arıtılması sırasında oluşan biyokimyasal reaksiyonlar daha çok bakteriler tarafından gerçekleştirilir.Atık suyun bileşimi çok kompleks olup binlerce organik maddeyi çok değişik konsantrasyonlarda içerir.Atık suda çok sayıda substrat ve mikroorganizma bulunması bazı reaksiyonların inhibisyonuna sebep olabilmektedir.Ayrıca substrat konsantrasyonunun çok düşük olması reaksiyon hızlarının da fermantasyona kıyasla çok yavaş olması sonucunu doğurur.

Atık iÅŸlemlerin biyokimyası atığın içerdiÄŸi bileÅŸiklerin tabiatı ile yakından ilgilidir. Kentsel atık sularda bulunan organik C’nin %75 i karbonhidrat,,protein,amino asitler ve yaÄŸ asitlerinden kaynaklanır.Geriye kalan kısımda anyonik deterjanlar ve non iyonik deterjanlar önemli yer tutar.Organik maddenin 2/3 i süspanse haldedir.

Atık iÅŸlemleri “açık” sistemler olduÄŸundan mikrobiyal populasyon özellikle düşük büyüme hızlarında çok çeÅŸitlidir.Aerobik iÅŸlemlerde ana katabolik reaksiyonlar moleküler O2’li oksidasyon ile tamamlanırken ,anaerobik solunum bazı durumlarda meydana gelir ve nitrat elektron akseptörü olur.Anaerobik iÅŸlemlerde ana reaksiyon hidrolitik ve fermentatif reaksiyonlardan sonra inorganik karbonun elektron akseptörü olarak kullanıldığı solunumdur.Bu reaksiyonların son ürünü metan olup CO2 in H2 ile direkt indirgenmesi ile de elde edilebilir.

Solunum-O2 Tüketimi

Bir atığın arıtılması sırasında O2 tüketiminin bilinmesi çok önemlidir.Çünkü havalandırma aktif çamur prosesinde toplam maliyetin önemli bir kısmını oluşturur.

Oksijen tüketimi manometrik ve elektrodlarla veya beÅŸ günlük BOD(Biyolojik Oksijen İhtiyacı) testi ile belirlenebilir.Arıtılmış olsun veya olmasın atık suların büyük kısmı genellikle nehirlere verilir.Nehir canlı hayatı için çözünmüş O2 miktarı esansiyel olduÄŸunda daha 1912 yılında İngiltere’de nehir suyundaki çözünmüş O2 ni kritik düzeye düşürmeden kanalizasyon sularının nehre verilebilmesi için BOD testleri yaptırılmaya baÅŸlanmıştır.

Saf bakteri kültürleri için spesifik endojen solunum oranı çok düşükken aktif çamur durumda oldukça yüksektir.(~%10-50).Bunun iki önemli sebebi vardır.

1)Aktif çamur kendine bağlı olarak suda çözünmeyen formattaki yağ asitleri,karbonhidratlar ve proteinleri içerir.

2)Arıtma proseslerinde metabolize olabilecek depo ürünlerini içerebilecek mikroorganizmalar yavaş büyürler buna karşılık endojen solunumu çok hızlıdır.

Bu durumlarda hücre canlılığını yitirir ama solunum devam eder ve mikrobiyal büyüme olmadığı halde O2 tüketilir.Normal olarak aktif çamurda canlı hücre oranı %1-10 arasında değişir.Sonuçta total lizizin gerçekleşir ve hücre içeriği dışarı çıktığından bulanıklığa sebep olur.Supernatantın çözünmüş organik karbon(DOC) ve BOD değeri yükselir.

Atık işlemlerinde endojen metabolizma ve lizizin bilinmesi havalandırma tankının O2 gereksinimini hesaplayabilmek açısından önemlidir.

Çözünmüş Oksijen(DO)

Moleküler O2,H2 veya e akseptörü olarak hizmet görür ve sonuçta H2O oluşur.O2 ender olarak doğrudan organik moleküllere transfer edilir.DO arttırılırsa solunum hızlanır ve hiperbolik bir görüntü verir.

Hızın DO konsantrasyonuna bağımlılığı Monod ve MichaelisMenten denklemlerine uyar ve bakterinin oksijene ilgisi Km sabiti ile ifade edilir.

(Solunum hızının çözünmüş oksijen konsantrasyonuna bağımlı değişimi)

Saf kültürler için Km çok düşüktür(0,001 mg/1) aktif çamur durumunda ise(0,1-0,2 mg/1) dir. Km=0,1 mg/1 ise maksimum hızın %95 ine ulaÅŸabilmek için DO’nun 2 mg/1 olması yeterlidir.Daha fazla havalandırma ekonomik deÄŸildir.

Aktif çamur proseslerinde hava yerine saf oksijen kullanılması O2’nin sıvı faza hızlı geçmesi açısından önemlidir.

Enzimler

Bilindiği gibi enzimler biyokimyasal reaksiyonları katalizlerler ancak aktif çamurda serbest formda enzim bulunmaz.Hücrelerin içinde ve membranında bulunurlar.Ancak aktif çamur prosesinin etkinliğini artırmak için enzim preparatları katılabilir.

Çamurların dehidrogenaz ve katalaz aktiviteleri ile çamurun atık suya karşı aktivitesi arasında net bir ilişki tespit edilememiştir.Ancak katalaz aktivitesi yüksek çamurlar kanalizasyon suyunu çok çabuk berraklaştırmaktadır.

Dehidrogenaz aktivitesindeki düşme atık suyun toksit madde içerdiğini,endojen çamura bir madde ilavesiyle dehidrogenaz aktivitesinin artması ise bu maddenin biyodegredasyona uğratılabildiğini göstermektedir.

İnhibisyon

Atık suyun inhibitörleri içermesi spesifik solunum hızlarında katlık bir değişime neden olur.Ayrıca ağır metal iyonları inhibitörlerin yüksek konsantrasyonlarda bulunması hücre lizizinde dolayısı ile bulanıklığa BOD değerinin artmasına ve nihayet artık prosesinin tamamen durmasına neden olur.

Aynı konsantrasyonda inhibitör içeren aktif çamur ve saf kültür kıyaslanırsa inhibitörün aktif çamurdaki etkinliği daha azdır.(modifikasyon etkileri,kimyasal reaksiyonlar,çökelme,adsorpsiyon). Özellikle belirli bir süre sonra mikrobiyal populasyon inhibitörü metabolize etme yeteneği kazanması veya inhibitöre dirençli mutantların oluşması mümkündür.Örneğin;nitrosomonas saf kültürü durumunda 0,5 mg/1 tiyoüre varlığında nitrit üretimi tamamen inhibe edilir.Aynı sonuç için çamur prosesinde 5-20 kat fazla tiyoüre gerekir.

Arıtma sistemi de inhibitörlerin etkinliğinde rol oynar.Tamamen karıştırılabilen bir havalandırma tankı ile tapa akış(plug-flow)sistemi kıyaslandığında inhibitör etkisi ikincide daha fazladır.Bu durum özellikle fenol gibi yüksek konsantrasyonda inhibitör etkisine sahip düşük konsantrasyonlarda ise metabolize edilebilen maddeler açısından önemlidir.

Azot Metabolizması

Azot bağlanması: Azotobacter gibi moleküler azotu bağlayan organizmalar özellikle azotlu bileşikleri yeterince içermeyen (BOD>25) atık suların arıtılmasında rol oynayabilir.Fakat bu durum kesin olarak gözlenebilmiş değildir.Bu tür sıvıları arıtmadan önce genellikle fosfat formunda amonyum tuzları katılarak BOD<20 ye düşürülür.

Deaminasyon: Deaminasyon ve azot içeren organik maddelerden hidroliz yolu ile NH3 oluşturan reaksiyonlar sonucu açığa çıkan NH3 hücre materyalinin sentezinde(aminoasitler,proteinler,nükleik asitler vb.) kullanılır.Ayrıca endojen metabolizma ve liziz sırasında da serbest amonyak oluşur ve hücrenin ölümüne sebep olur.

Amonyağın aşırısı ototrof olarak nitrit üzerinden uygun koşullarda nitrata oksitlenir ve nitrat anerobik bölgelerde veya çok düşük DO konsantrasyonlarında oksijen kaynağı (dissimilasyon) olarak kullanılır.Amonyak yokluğunda ise nitrat azot kaynağı (assimilasyon) olarak değerlendirilir.

Nitrifikasyon: Ototroflarda spesifik büyüme hızı (µ) 0,2 1/ gündür.Heterotroflarda ise~5 1/ gündür.Nitrifikasyon prosesleri inhibitörlere çok duyarlıdır.Tiyoüre ve benzeri bileşikler Nitrosomanas türleri için çok spesifik inhibitörlerdir.

Amonyağın nitrite oksidasyonu sırasında asit üretimi kaçınılmazdır.Eğer atık suyun tampolanma kapasitesi yetersiz ise pH düşer.

Denitrifikasyon: Denitrifikasyon nitratın dissimilatore indirgenmesiyle mikroanaerobik zonlarda ve biyolojik filtre filmleri içinde birçok mikroorganizma türü tarafından gerçekleÅŸtirilir.Nitrat redüksiyonu için metanol veya melas içeren atık sular karbon kaynağı olarak kullanılır.DO konsantrasyonu <1 mg/1 deÄŸerinin altına düştüğü reaktörlerde denitrifikasyon oluÅŸabilir.Nitrat kaybı hızı 5 mg deÄŸerine kadar lineerdir ve ürün genellikle N2 olmakla birlikte nitrat oksit,nitrit de olabilir.Nitratın indirgenmesi OH oluÅŸumuna neden olduÄŸundan denitrifikasyon sonucu pH yükselir.

Fosfor ve Kükürt

Fosfor: Atık sulardan fosfat formunda assimile edilir ve nükleik asitler,nükleozid fosfatlar(ATP vb.) ve bazı durumlarda hücre içinde polifosfat olarak depolanırlar.

Atık suyun fosfat düzeyi düşükse BOD:P~100:1 olacak şekilde fosfat ilave edilmelidir.Fosfatların nehirlere deşarjı istenmez,çünkü aşırı alg üremesi olur.Atık sularda bulunan ve daha çok insan metabolizması ve deterjanlardan kaynaklanan fosfatın uzaklaştırılması için birçok proses geliştirilmiştir.

Fosforun mikrobiyal tüketimi lüks sayılır,daha çok fizikokimyasal reaksiyonlarda kalsiyum fosfatlar olarak şeklinde çöktürülmeye uygun düşmektedir.

Kanalizasyon sularının içerdiği fosfatın (~10 mg P/1) i hücre çoğalması yolu ile %60 dan fazlası ise çöktürme ile uzaklaştırılır.

Kükürt:Sülfat olarak assimile olur.-SH grubu içeren organik maddeler sülfüre dönüşürler ki bunlar çok çabuk sülfata oksitlenirler.Organik sülfat ve sülfonatlar sülfat ve sülfürlerle hidrolizlenirler ve daha sonra çok çabuk sülfata oksitlenirler.Bazı mikroorganizmalar desülfonasyondan önce yan zinciri oksitlerken pek çoğu direk olarak desülfonasyonu gerçekleştirir.Aktif çamur sülfat konsantrasyonu ise 100 mg/1 düzeyine kadar tolere edilir.

Diğer Elementler ve Büyüme Faktörleri

Atık sular mikrobiyal üreme için gerekli mineralleri (Na,K,Ca,Mg,Cu,Zn vb.) yeterli miktarda içerirler.Bunlardan bazıları (Ca ve Mg) özellikle flokların oluşturulması için gereklidir.Bazı bakteriler bir veya daha fazla organik büyüme faktörlerine özellikle B grubu vitaminlerine ihtiyaç duyarlar ki bunlar da kentsel atık sularda yeterince vardır.

DiÄŸer Kimyasal Maddelerin Kaderi

Atık sudaki bir maddenin uzaklaştırılması için ya arıtma işlemi sırasında mikroorganizmalar tarafından metabolize edilmesi veya fizikokimyasal olarak çamurda adsorplanması gerekir.Arıtma sistemindeki mikroorganizma türleri yeterli hızla çoğalamıyorsa organik bileşiklerin pek çoğu mikrobiyal atağa uğrarlar.Kimyasal maddelerin biyodegrade olabilirlik ve işlenebilirliği 50li yılların ortalarında sentetik yüzey aktif maddeler(deterjanlar) ile ilgi çekmeye başlamıştır.İlk defa bu yıllarda akuatik çevrede bu düzeyde sentetik bileşik görüldü.Çünkü ilk kullanılan anyonik deterjan (tetrapropilen- benzensülfonat) arıtma işlemlerinde tamamen metabolize olamıyordu.

Çözünmeyen veya az çözünen biyokimyasal maddeler çözünenlerden daha kolay uzaklaştırılırlar.Partikül çapı küçüldükçe süspansiyondaki katılar daha hızlı metabolize olur.

Moleküler Yapı Aktivite İlişkisi

1.Alifatik alkoller,aldehidler,karboksilik asitler (mono),esterler aktif çamur tarafından kolaylıkla parçalanır.

2.Nitritler,alkanlar,ketonlar,aminler,dikarbolik asitler zor parçalanır veya toksik etki gösterirler.

3.Zincir uzunluÄŸu da önemlidir.Uzun zincirli alifatik hidrokarbonlar(C12’den fazla) düz zincirli alkilbenzensülfonatlardan 10-12 C içerenler 6-8 C içerenlerden daha kolay parçalanırlar.

4.Dallanma derecesi arttıkça biyodegredasyon zorlaşır.C atomunda birden fazla metil grubu bulunması büyük bir sorun yaratır.Trimetilasetikasit uzun bir uyum süresi sonunda bir aktif çamur tarafından parçalanamaz.

5.Aromatik halkaya metil,klor,nitro ve amino gruplarının girmesi biyodegredasyonu daha zorlaştırır.Ayrıca o- ve m- substitüe bileşikler p- izomerlerden daha zor parçalanırlar.

Multi Substratlar ve Türlerin İntegrasyonu

Uyum:Aktif çamur popülasyonunun yeni substratlara uyumu glukoz gibi substratların normalden yüksek konsantrasyonda bulunmaları durumunda kolaydır.Bu değişimin mekanizması henüz bilinmemekle birlikte tür kompozisyonunun enzimik adaptasyon veya mutasyondan daha hızla gerçekleştiği kabul edilmektedir.Operasyon koşulları ve etkileyicilerin kompozisyonu sabit kalmasına rağmen çamur popülasyonunun zamanla değişim gösterdiği tesbit edilmiştir.

Multi-SubstratlareÄŸiÅŸik substrat çiftleri(Glc-Frc,Glc-butirat,Glc-Fenol) Diauxie’ye sebep olurlar.Glukoz(Glc) her durumda ilk oksitlenendir,fakat olay yalnız genç hücrelerde görülür yaÅŸlı hücrelerde görülmez.Yukarıdaki çiftler aktif çamurda sıralı bir tükenme göstermezler ve bazı durumlarda substratlardan her biri tek substrat durumuna göre daha yavaÅŸ tüketilir.

Sıralı tüketimin kanalizasyon suyu arıtma proseslerinde beklenmemesi gerekir.Fakat az sayıda yüksek konsantrasyonda substrat mevcudiyetinde arıtma işlemi çabuklaşır.

Polimerler:Bakteriler bazı durumlarda büyüme sırasında dışarıdan aldıkları substratları intraselüler polimerlere çevirirler.C:N ve C:P oranları anormal düzeyde yüksek ise bu polimerler oluşur.Çok az substrat varlığında veya metal iyonları stresi durumunda PHB yalnız intraselüler oluşur ve aktif çamurda kuru kütlenin %0,5-12 sini teşkil edebilir.

Aktif çamur ve birçok türlerde polisakkaritlerin durumu net değildir hem ekstrasellüler hem de intraselüler polimerler şeklinde oluşurlar.Ekstraselüler polimerler bakterilerin flokülasyonu ve floküle olmayan türlerin inkorporasyonu için önemlidir.

Biyokimyasal İndikatörler

Aktif çamurda bulunan bazı madde veya maddelerin aktivite indikatörü etkisi göstermeleri dikkat çekicidir.ATP değeri kinetik hızlarda büyüyen aktif çamurun oksidatif aktivitesi indikatör olarak kullanılmış fakat dehidrogenaz aktivitesi üzerinde izlemenin daha kolay olduğu tesbit edilmiştir.

Kirletilmiş Suların Ekolojisi

Su kirliliÄŸinin ilk tanımı biyologlar tarafından akuatik hayatın türlerinin azalması ve sudaki doÄŸal dengenin bozulması olarak verilmiÅŸtir.Bugün için geçerli olabilecek tanıma göre;”suya bazı ÅŸeylerin ilavesiyle doÄŸal kalitesinin deÄŸiÅŸmesi sonucu suyun çevresinde oturanlar bu suyu kullanmazlarsa su kirlenmiÅŸ sayılır”.1979 yılında Holdgate tarafından öne sürülen kirlilik tanımı ise:”insan tarafından çevreye bırakılan madde veya enerji insan saÄŸlığına zarar veriyor,canlılar ve ekosistem için zararlı ve çevrenin doÄŸal yapısını bozuyorsa bu bir kirlilik unsuru sayılır” ÅŸeklindedir.

Suyun kirliliğine neden olabilecek faktörleri şu ana başlıklar altında toplayabiliriz.

1.Doğaya yabancı madde veya reaktiflerin atılması(örneğin;sentetik pestisidler)

2.Doğal bazı faktörlerin anormal düzeylere çıkması(örneğin;yüksek fosfat konsantrasyonu).

3.Sıcaklığın yükselmesi veya oksijen düzeyinin düşmesi.

Doğal Akuatik Ekosisteme Etkiyen Faktörler

Önce ekolojiyi ve ekosistemi genel anlamda tanımlayalım.Canlıların canlı ve cansız çevresi arasındaki iliÅŸkilerini inceleyen bilim dalına “Ekoloji” denir.Ekosistem ise biyosfer ve canlılar alemini kapsayan bir sistemi ifade eder.

Ekosisteme etkiyen faktörler ötekolojik (fiziksel ve kimyasal),sinekolojik (biyolojik) faktörler olarak iki grupta incelenir.

a)Ötekolojik Faktörler:Suyun fiziksel özellikleri kendine teorik olarak benzeyen diÄŸer moleküllerden çok farklıdır.0C sıcaklığında sıvıdır,+4C de en yoÄŸun haldedir,bu sıcaklığın altında veya üstünde yoÄŸunluÄŸu azalır.Bu nedenle su yüzeysel olarak donmakta ve donan su yani buz su katmanı üstünde yüzmektedir.Suyun yüzey geriliminin yüksek olması su-hava ara yüzeyinde bir organizma türünün yaÅŸamasına olanak saÄŸlar.Suyun ışığı geçirmesi su içinde yaÅŸayan bitkilere fotosentez imkanı yaratır.

Su hareketleri de ekolojik bakımdan önemlidir.Gölet gibi lentik sular ile akıntılar ve nehirlerdeki lotik sular barındırdıkları canlılar bakımından önemli farklılıklar gösterirler.Lentik sularda derinlik ve termal tabakalaşma ekolojik parametredir.Lotik sularda ise akış hızı ve taban tabakanın yapısı çok önemlidir.(kaya veya çamur tabanda barınan canlılar farklılık gösterecektir).

b.Sinekolojik Faktörler:Bütün doğal akuatik sistemlerde üretici,tüketici, ve dekompoze edici popülasyonlar bir arada bulunur.Lentik sulardaki ekosistem kapalı,lotik sulardaki ise açık karakterlidir.Sonuç olarak lotik sistemler girdikleri değişime çok duyarlıdırlar.Lentik sistemler ise daha az duyarlıdırlar ve yavaş reaksiyon gösterirler.

Su Kirliliğinin Ekolojik Sınıflandırılması

Su kirliliğini üç ana grupta toplayabiliriz:

a.Fiziksel kirlenme

b.Kimyasal kirlenme

c.Biyotik kirlenme

Ekolojik faktörlere bağlı olarak su kirliliği tipleri

Tip Faktör Atık su kaynakları

Fiziksel Dağılmış katılar Çimento,seramik,mikronize mineralleri

Bulanıklık Domestik ve endüstriyel atık sular.

Renk Boya ve tekstil sanayi

Yüzey özellikleri Deterjan,petrol,kauçuk sanayi

Sıcaklık Soğutma suları

Radyoaktivite Nükleer santraller

Kimyasal Salinite Kömür - tuz işletmeleri,petrol kuyuları

pH Çeşitli endüstriler

Toksisite Metal sanayi,boya sanayi, pestisid,

herbizid,ilaç sanayi, film sanayi

Deoksijenasyon Kağıt fabrikası,demir-çelik fabrikaları

Biyotik Organik zenginleşme Kentsel atıklar,gıda sanayi, tekstil kağıt

lastik sanayi,deri iÅŸletmeleri

İnorganik zenginleşme Kanalizasyon,tarım işletmeleri

( Bir ekosistemin şematik gösterilişi)

Fiziksel Kirlenme

İki etkiden kaynaklanır: Suyun fiziksel faktörlerinin değişmesi ve su tabakasının fiziksel

doğasının değişmesi.

a)Dağılmış katılar, Bulanıklık ve Renk: Her üç etkiden suyun ışık geçirgenliği azaltarak etki gösterir. Sonuç olarak algler ve yeşil bitkiler yeterince gelişemez ve gıda zinciri etkilenir. Balık üretimi düşer. Sağanak yağışlar ve sellerden sonra nehirler çok miktarda çamur taşırlar ve bulanık akarlar. Bu koşullarda birçok balık türü uzun süre yaşayamaz.

Suda dağılmış olan katıların direk etkilerinden çok tabana çökelmeleri sonucu dipteki canlıları yok etmeleri ekosisteme zarar verir. İnorganik katıların zararları organiklerden fazladır. Çünkü organik katılar ( Kanalizasyon, kağıt fabrikası atıkları, tekstil sanayi atıkları ) nehir yataklarında birikirse bunlar bol miktarda solucan vb. organizmaları içereceğinden balıklar için besin olurlar.

Tekstil fabrikaları ve boya sanayi atıkları akarsuları renklendireceği gibi çeşitli atıkların su içinde etkileşmesi de renk oluşumuna sebep olabilir. Bitkisel deri tabaklama atıkları ile demir - çelik işletmeleri atık suya karışırsa koyu yeşilden mürekkep mavisine kadar değişik tonda bir renk oluşur. Rengin etkisi diğer kirleticilere kıyasla genelde düşüktür.

b)Yüzey aktif maddeler:Sabunlar ve sentetik deterjanlar gibi yüzey aktif maddeler suya karıştığında yüzey gerilimi azaltır ve su-hava ara yüzeyindeki popülasyonu etkilerler.Sabunlar oldukça çabuk degredasyona uğrarlar ama deterjanlar çok önemli bir problem oluştururlar.Biyolojik degredasyona dirençli olduklarından ve özellikle 2.Dünya savaşı sonrası yıllarda bu problem büyük boyutlara ulaşmaya başladı.Nehirlerin köpürerek aktığını gören kamuoyu tepki gösterdi.

Deterjanların varlığı aynı zamanda suyun havalanma hızını da düşürür ve organik atıkların neden olduğu kirliliğin daha yavaş yok edilmesi sonucunu doğurur. Bu etki özellikle ağır akan nehirlerde çok önemlidir. Deterjanlar; 5mg/1 nin üzerinde balıklar ve diğer akuatik canlılar için toksiktir. Toksikliğin kimyasal yapı ile önemli bir ilişkisi yoktur. Lauril sülfat ile dodesilbenzensulfonat aynı toksisikliğe sahiptir.

1959 - 1965 yılları arasında bakteriler tarafından parçalanan lineer alkil benzen sulfonat geliştirildi. Son olarak non - iyonik deterjanların geliştirilmesi atık su işlemlerinde su oranında deterjanın uzaklaştırılmasına olanak sağlamıştır.

c)Sıcaklık:Bu problemin en önemli kaynağı sanayi soğuk sularıdır.Akarsuyun sıcaklığının birkaç derece değişmesi populasyonu çok etkiler Sıcaklık değişimi direk etkiden çok iyi etki olarak kendini gösterir.

Teorik olarak su sıcaklığının yükselmesi akuatik böcekler mevsimsel yaşantı çevrimini bozarlar.Ancak başka faktörlerinde gölgelediği bulunmuştur.Su sıcaklığının artması metabolik faaliyet ve üreme hızını arttırır. Endüstri soğutma sularının akarsulara karışması durumunda akarsuların ısınması sonucu balıkların hızlı ürediği de tespit edilmiştir.

d)Radyoaktivite:Normal olarak yurtiçi sulardaki radyoaktiflik düşük düzeyde olmasına rağmen gıda zinciri yolu ile birikim konusudur.137Cs, 88Sr, 32p bu açıdan özellikle önemlidir bu Alg Türlerinin suda radyoaktif elementleri çekip depoladığı görülmüştür.Bu algler zamanla tehlike oluştururlar.

KİMYASAL KİRLENME

a)Salinite( Tuzlulık ):Tatlı su organizmaları kendi sıvılarından daha düşük osmotik basınçlı sıvı ortamda yaşamaya uyum sağlamışlardır.Dışardan yapılacak şarj ile suyun iyonik kompozisyonundaki kantitatif ve oransal değişiminde toksik etkilere sebep olur. Özellikle tuz ve kömür madeni ve petrol kuyuları atık suları problem yaratır.Bu sularda salamura karidesi ,tuz sineği ve rotiferler ve diatomelertek hücreli bir çeşit deniz otu ürer.

b)pHh 5,0-9,0 arasında ise genelde ekosisteme direk bir etki söz konusu değildir ama indirek etki daima daha önemlidir.Örneğin pH 7,0 den 8,0 e çıktığında amonyağın balıklara karşı toksisitesi 10 kat artar.Uluslararası boyutlarda büyük bir problem de asit yağmurlarıdır.Kükürt bileşikleri atmosfere;volkanlardan,proteinlerin bozunmasından,fosil yakıtların yakılmasıyla ve kimya sanayi atıklarından geçer.Yağmur damlalarında çözünen SO3 ve SO2 sülfirik ve sülferöz asitleri formunda suya ve toprağa ulaşır.Özellikle İskandinav ülkeleri asit yağmurlarından çok etkilenmektedir.

c):Toksisite(Zehirlilik):Toksik kirlenme ekosistemdeki canlı türünü ve sayısını etkiler.Bazı türlerin direnci düşüktür ve çok çabuk azalır ve yok olabilirler.Buna karşı bazı sülükler ise DDT’ye yüksek bir toleransgösterirler.Bu hayvanların DDT’yi toksik olmayan DDE formuna dönüştürdükleri bulunmuÅŸtur.

Zehirlerin toksik etkileri aşağıdaki gruplarda toplanabilirler.

1.Letal(direk öldürücü zehirleme)

2.Subletal(büyüme ve üremeyi etkileme)

3.Akut(kısa sürede genellikle ölüm)

4.Kronik(uzun sürede letal veya subletal)

5.Akümulatif(birikerek etki gösterir)

Bir maddenin akut toksisitesi LC50 ile verilir ki test hayvanlarının yarısını belirlenen deneme süresinde (örneğin 24,48 veya96 saat) öldüren konsantrasyondur.

(Tipik mortalite konsantrasyon eÄŸrisi)

d)Deoksijenasyon:Suyun deoksijenasyonunda etkin olarak atık demir cevheri işletmeleri atık suları ve sülfürlü atık suları ölçülür.Deoksijenasyonun doğrudan ölçümü zordur ve çözünmüş oksijen vasıtası ile izlenir[LC50(oksijen için) yüksek sıcaklıklarda ve yüksek CO2 konsantrasyonunda artış gösterir].

Biyotik Etkiler

Sulara yapılan yükleme sonucu nitruent oranının artışı ile suyun popülasyon dengesinde bozulmalar ortaya çıkar.Ortamdaki kirlilikler ekosistemin heterotrofik komponentlerinde artışa sebep olur.Buna karşılık N ve P gibi bitki nitruentlerinin fazlalığı ekosistemde komponentlerde artışa neden olur ve buna ötrofikasyon denir. Ötrofikasyon balık üretimini arttırır.Bu açıdan bakıldığında kirlenme ile aynı anlamda almamak gerekir.

a)Organik Kirlenme:Organik kirlenme ekosistemi başlıca şu şekilde etkiler.

1.Nitruent durumunun deÄŸiÅŸmesi

2.DO ve CO2 konsantrasyonlarının değişmesi.

(Organik kirlenme ve ötrofikasyon sonucu ekosistemin etkilenmesi)

Nitruent Durumunun Değişmesi:Organik kirlenme heterotrofik mikrobiyal popülasyonda artışa sebep olur.Bentik organizmaların artışı akaarsu yatağında beyaz bir sümüksü tabakanın oluşması ile kendini gösterir.Özellikle kanalizasyon atıklarının karıştığı sularda çok çeşitli besin maddesi ve büyüme faktörüne raslamak mümkün olduğundan her tür mikroorganizmanın üremesi beklenebilir.

Çözünmüş Oksijen (DO) ve CO2 Konsantrasyonunun Değişmesi:

Popülasyon ve dekompoze edici mikroorganizmaların artması doÄŸal olarak O2’e ihtiyacı artıracaktır.Bu durum suda çözünmüş oksijenin gittikçe azalması sonucunu doÄŸurur.Bu düşüşü etkileyen elbette ortamdaki organik nitruetlerdir ve bunların düzeyi BOD üzerinden hesaplanır.Sonuçta CO2 oranı artar ve bu da ortamın pH’ını deÄŸiÅŸtirir.Akuatik organizmaların çoÄŸu solunum için O2’e ihtiyaç duyarlar ve düşük O2 ve yüksek CO2 konsantrasyonlarına toleransla sınırlıdır.

Nitruent durumu ve çözünmüş gazların konsantrasyonundaki deÄŸiÅŸmeler akarsu tabanındaki doÄŸal bentik alemin dekompoze edilmesi alemle deÄŸiÅŸimi ve böylece kendi kendine temizleme “self-purification” denilen olay gerçekleÅŸir.

Kendi Kendini Temizleme(Self-Purification):Akarsuyun kendi kendini temizlemesinde kirlilik kaynağına olan uzaklığa ve akarsuyun akış hızına bağımlı olarak değişik organizma türleri görev alırlar.

b.Ötrofikasyon:Organik kirlenmelere hedef olan su kaynakları daha çok akarsular iken ötrofikasyon daha çok göl ve gölet yakınında kendini göösterir.Ötrofikasyon çok uzun bir sürede gelişir fakat insan aktiviteleri bu olayı hızlandırmaktadır.Günümüzde çeyrek asırda bile ötrofikasyonun ortaya çıktığı göller mevcuttur.Tarımsal ve kentsel atıklar ile göllere ulaşan fosforun Nisan-Ağustos periyodundadır.Klasik ve biyolojik su arıtma işlemi atık suyun BOD düzeyini düşürmeye yöneliktir.

Ötrofikasyonun neden olduğu ekolojik değişimler iki basamakta incelenir.

Biyotanın Değişimi:

Fitoplankton çoğalması bulanıklık ve renklenmeye ve yaz aylarında evcil hayvanlar ve balıklar için toksik olan algal ürünlerin oluşmasına sebep olur.Bu suları içerlerse hayvanların süt verimi düşer.İnsanlarda ise bağırsak hastalıkları ve alerjik reaksiyonlar gözlenir. Fitoplanktonlar atık su arıtma tesislerinin masraflarını artırırlar.Hızla akan akarsularda fitoplanktonlar problem olmaz.

Çözünür Gazların Konsantrasyonundaki Değişmeler:Göllerin özellikle yüzeye yakın tabakalarında ışık geçirgenlik problemi olmadığından fotosentez rahat yürür ve fitoplanktonların fotosentetik aktiviteleri sebebiyle gündüzleri bu su tabakalarında O2 bakımından aşırı doygunluk söz konusudur. Geceleri ise solunum sebebiyle O2 tüketilir ve gündüz-gece rejiminde O2 konsantrasyonu salınımı çok büyüktür. Aynı şeyi C02 içinde söyleyebiliriz ki bu durum pH değişiminde beraberinde getirir. Bu aşırı konsantrasyon salınımını adapte olamayan ve ölen organizmalar göl dibinde toplanır ve dekompozisyon sırasında oksijen tükettiklerinden dipte O2 konsantarasyonu düşüktür.

Kirlenme Kontrolünde Biyoteknolojinin Yeri:

Domestik ve Endüstriyel atıkların akuatik çevredeki ekolojik etkileri çok farklılık gösterir. Kanalizasyon atıkların sebep olduğu kirlenmenin kontrolü ve tespiti için geliştirilen standart yöntemleri endüstriyel ve tarımsal atıklar için uygulamak mümkün değildir.

Kirliliği önleme işlemlerinin çoğu insan sağlığı uygun kaliteden ziyade akuatik çevrenin korunmasına yöneliktir.Bu sebeple kanalizasyonun etkileri E.coli sayımından çok BOD vasıtasıyla tesbit edilir.

Biyotik tip su kirlenmesinin kontrolü biyolojik işlemlerle yapılır.Ayrıca önemli bazı toksinler biyolojil olarak parçalanabilirler.Katı partiküllerin uzaklaştırılmasında biyolojik aktif yüzeylerden faydalanılır.Atık su deşarjlarının akuatik çevreye etkisinin tesbitinde bazı balıklar ile yapılan biyotestler direk ve önemli bilgiler verir.

Biyolojik atık su arıtma sistemleri aerobik ve anaerobik olabilir.Anaerobik arıtma daha çok biyogaz üretimine uygun atık sulara özellikle yüksek düzeyde organik madde içeren sulara uygulanır.


Destekliyoruz arkadaþ - arkadas - partner - partner - arkadaþ - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - wordpress - wordpress tema - seo - backlink - video izle - jinekolog - kadýn dogum doktoru - kadýn doðum uzmaný -