‘Çevre Bilimleri’ Kategorisi için ArÅŸiv

Çevre Yönetim Sistemi

Salı, 06 Kasım 2007

TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ

KONU: ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİ

KASIM 2001

İÇİNDEKİLER

I. ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİ (EMS): 1

II. ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİNİN YARARLARI: 1

III. ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİ ile İLGİLİ TEMEL KAVRAMLAR: 3

IV. ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİNİN YAPISI : 5

V. ÇEVRE STANDARTLARININ GELİŞİMİ: 6

VI. ISO 9000 7

VII. ISO 14001 8

VIII. TS-EN ISO 14000 ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİNİN BİR 11

KURULUÅžA SAÄžLADIÄžI BAÅžLICA AVANTAJLAR

IX. TS-EN-ISO 14000 BELGELENDİRMESİNİN FAYDALARI 11

X. ISO 14000 ve ISO 9000 STANDARTLARININ KARÅžILAÅžTIRILMASI:

1) ISO 9000 ve Çevre İlişkisi 11

2) ISO 9000 ve ISO 14000 Arasındaki İlişki 12

XI. ISO 14000 ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİ STANDARTLARININ UYGULANMASINDA ÜNİVERSİTELERİN YERİ 14

XII. TÜRKİYE’DE ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİ UYGULAMALARI 16

XIII. ISO 14000 ALMA AÅžAMALARI 19

1. Başlangıç Mahiyetinde Gözden Geçirme 19

2. Çevre Yönetım Sisteminin Temel Prensipleri 20

2.1 Çevre Politikası 21

2.2 Planlama 22

2.2.1 Çevre Etkileri 23

2.2.2 Yasal ve DiÄŸer Gereklilikler 23

2.2.3 Çevresel Amaç ve Hedefler 23

2.2.4 Çevre Yönetim Program 24

2.3 Uygulama ve İşletme 24

2.4 Kontrol ve Düzeltici Faaliyetler 24

2.4.1 İzleme ve Ölçüm 24

2.4.2 Uygunsuzluk ve Düzeltici Faaliyetler 25

2.4.3 Çevre Kayıtlarının Tutulması 25

2.4.4 Çevre Yönetim Sistemi Denetimi 25

2.5 Yönetimin Gözden Geçirilmesi 26

XIV. KAYNAKLAR 29

ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMLERİ

ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİ (EMS):

Çevre politikalarının geliştirilmesi, uygulanması, gözden geçirilerek sürdürülebilmesi için gereken örgüt yapısı, planlama sistemleri, sorumluluklar, yöntem, süreç ve kaynakları içeren ve genel yönetim sisteminin bir parçası olan yapıyı ifade etmektedir.(Tüzün 2000)

Çevre risk ve fırsatlarının daha sistematik ve verimli bir biçimde yönetilmesi ve çevresel gözden geçirme faaliyeti ile tespit edilen çevre boyutlarının kontrol edilebilmesi, oluşturulacak dökümantasyonun uygulanıp kayıtlarının tutulması, belirlenmiş periyotlarda kontrol edilerek gerekli düzeltici veya önleyici faaliyetlerin yerine getirilmesi Çevre Yönetim Sistemi aracılığıyla olur.(Çakan 1999)

ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİNİN YARARLARI:

Bir kuruluş, çevre kalitesinin korunması ve geliştirilmesi, insan sağlığının kendi faaliyet, ürün ve hizmetlerinden kaynaklanabilecek etkilerden korunması için etkin bir Çevre Yönetim Sistemiyle ilgili yararlar şunlardır;(TSE 1995)

• KuruluÅŸların çevreye yönelik beklentilerinin karşılanması

• Iyi bir kamu/halkla iliÅŸkiler düzeninin muhafazası

• Firma itibar ve pazar payının artması

• Yatırımcıların kıstaslarına uygunluk saÄŸlanması

• Makul bir bedelle sigortalanma imkanının temini

• Satıcıların belgelendirilmesinde koÅŸulan ÅŸartların kazanılması

• Atıkların atılma imkanının kazanılması, arıtılması

• Maliyetlerin kontrolü

• Girdi ve enerji tasarrufu

• SorumluluÄŸun sınırlandırılması

• Gerekli dikkat ve ihtimamın gösterildiÄŸinin ortaya konulması

• Yer seçiminin ve gerekli izinlerin alınmasının kolaylaÅŸtırılması

• Sanayi-hükümet iliÅŸkilerinin geliÅŸtirilmesi

• Çevreyle ilgili konularda baÅŸarı derecesinin arttırılması saÄŸlanabilir.

Çevre yönetim sisteminin en büyük özelliÄŸi kuruluÅŸun sürekli geliÅŸmeyi saÄŸlamasıdır. Hedeflerin oluÅŸturulması, planların yapılması, sistemin denetlenmesi, yönetimin sonuçları gözden geçirmesi ve gereken düzeltici ve önleyici faaliyetleri gerçekleÅŸtirmesi, hep aynı felsefeyi,”sürekli geliÅŸmeyi” saÄŸlamak içindir. Çevre kendi içinde hassas bir dengedir ve onu koruyabilmek için bir sistem gereklidir. Ishikawa Diyagramında (Åžekil 1) her alanda çevre yönetim sistemi ile saÄŸlanabilecek yararlar belirtilmiÅŸtir.

Şekil 1 Çevre Yönetim Sistemi İle Sağlanabilecek İyileştirme ve Gelişimin Ishikawa Diyagramı ile Gösterimi

Kaynak: Anonim 2000

Çevre Yönetim Sistemi, işletme için riskin azalmasına yardım eder ve bu riskin azalması finansal pazarlar tarafından değerlendirilir. Çevre yönetimine yapılan yatırımlar, gelecekte yapılacak yatırımların beklentisi kadar, daha iyi kısa dönemli çevre performansına öncülük eder. Bu ilerlemeler de yatırımcının özel bir yatırım yapmak için arayacağı geliri düşünürken, karar vereceği anahtar unsur olan firmanın riskinde azalmaya sebep olur. Düşük risk, düşük beklenen gelir anlamındadır ve bundan dolayı firmanın finansal faaliyetleri için düşük maliyet anlamındadır.(Stanley 1997)

ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİ ile İLGİLİ TEMEL KAVRAMLAR:

İSO 14000 standardının amaçları yönünden aşağıdaki tarifler geçerlidir.

Sürekli İyileştirme

Örgütün çevre politikası ışığında gelişmek için sürekli çabalardan ortaya çıkan, faaliyetlerin her alanında benzer olması gerekmeyen fakat tüm çevre performansındaki gelişmeleri elde etme amacıyla çevre yönetim sisteminin değerini arttırma sürecidir.( Sayre 1996)

Çevre

Bir kuruluşun faaliyetlerini içinde yürüttüğü; hava, su, toprak, tabii kaynaklar, bitki toplululuğu(flora), hayvan topluluğu(fauna), insanlar ve bunlar arasındaki ilişkileri içine alan ortamdır. (Arıyörük 1999)

Çevresel Unsur

Kuruluşun çevre ile etkileşebilecek faaliyet, ürün ya da servislerinin öğeleri.

Çevre Riski

Kirletici özelliği bulunan ürün, halkın ve çalışanların hastalanması veya yaralanmasına veya bir kirlilik oluşturmasından dolayı dış pazarda kabul görmemesine ve kuruluşun iç ve dış pazarlarda saygınlık kaybetmesine neden olmaktadır.(TS-EN-ISO 14000 Çevre Yönetim Sistemleri 1997)

Çevresel Etki

Kuruluşun faaliyetleri, ürünleri ve servisleri sonucu çevrede meydana gelen olumlu ya da olumsuz, geniş kapsamlı veya kısmi değişiklikler.

Çevre Yönetim Sistemi

Çevre politikasını geliştirmek, uygulamak, ulaşmak, gözden geçirmek ve sürdürmek için kuruluş yapısını, planlanan faaliyetleri, sorumlulukları, uygulamaları, prosedürleri, işlemleri ve kaynakları kapsayan toplam yönetim sisteminin bir bölümü.

Çevre Yönetim Sistemi Denetimi :

KuruluÅŸun ÇYS’nin; ÇYS denetim kıstaslarına uyup uymadığını belirlemek ve sonuçları müşteriye bildirmek amacıyla, gerekli delillerin tarafsız ve deÄŸer yargılarına yer vermeyecek tarzda toplanması ve deÄŸerlendirilmesinden ibaret bir deÄŸerlendirme ve belgeye baÄŸlama iÅŸlemidir.

Çevresel Amaç

Çevre politikasından gelen, kuruluşun ulaşmak için belirlediği ve uygun durumlarda sayı ile ifade edilebilen, genel çevresel gayelerdir.

Çevresel Performans

Kuruluşun, çevre politikası, amaçları ve hedeflerini temel alan, çevresel unsurlarının kontrolü ile ilgili çevre yönetim sisteminin ölçülebilir sonuçları.

Çevre Politikası

Kuruluş tarafından beyan edilen, faaliyet, çevresel amaç ve hedefleri belirlemek için iskeleti sağlayan, Kuruluşun genel çevresel performansı ile ilgili amaç ve prensipleridir.

Çevre Hedefleri

Mümkün olan durumlarda sayı ile ifade edilen, kuruluşa veya bölümlerine uygulanabilen detaylı performans gereklilikleri olup çevresel amaçlara dayanır.

Bu amaçlara ulaşmak için ihtiyaçların ortaya konulması ve karşılanmasıdır.

İlgili Taraflar

Kuruluşun çevresel performansıyla ilgili veya bundan etkilenen bireyler ya da gruplar.

KuruluÅŸ

Şirket, anonim şirket, firma, kuruluş, otorite veya enstitü, yada bunların bir bölümü veya kombinasyonudur. Dolayısıyla anonim veya değil, özel veya halka açık, kendi görev ve yönetimine sahip bir organdır.

Kirlenmenin Önlenmesi :

Kirlenmeyi önlemek, azaltmak veya kontrol altında tutmak amacıyla yeniden devreye sokmayı, başka bir işleme tabi tutmayı, işlemde değişiklik yapmayı, kontrol mekanizmalarını,kaynakların etkin kullanımını ve malzeme ikamesini içine alabilen her türlü işlem ve uygulamaya başvurulması; malzeme veya ürünlerin kullanılmasıdır.

Not – Kirlenmenin önlenmesinin muhtemel yararları, olumsuz çevre etkilerinin azaltılması, etkinliÄŸin geliÅŸtirilmesi ve maliyetin azaltılmasını içine alır.(Keskin 1997)

ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİNİN YAPISI :

Çevre Yönetim Sistemi, ISO 9000 Kalite Güvence Sistemi’nin Deming Modeli ile paralellik gösterir. Bu model kuruluÅŸların faaliyetlerini 4 sürece ayırır:

Şekil 2 ISO 9000 Kalite Güvence Sistemi Deming Modeli

Kaynak : Arıyörük 1999

1. Planlama Süreci : Kuruluşun bütün amaç ve hedefleri belirlenir, uygulama yöntemleri geliştirilir.

2. Yap (Faaliyet Süreci) : Plan uygulanır ve üzerinde anlaşılan önlemler kuruluşun hedefleri doğrultusunda alınır.

3. Kontrol Et (Değerlendirme Süreci) : Plan dahilindeki faaliyetler etkinlik ve yeterlilik açısından kontrol edilip, sonuçlar planla karşılaştırılır.

4. İyileştirme (Düzeltici Faaliyet Süreci) : Belirlenen eksiklikler giderilir, değişen koşullara göre plan revize edilebilir, prosedürler gerekli olduğu şekilde yeniden yapılandırılır.

Böyle bir sistemin baÅŸarısından tüm çalışanlar sorumlu olmakla birlikte, özel olarak üst yönetimin baÅŸarıyı ve geliÅŸmeleri izlemek gibi bir sorumluluÄŸu vardır. Bu yüzden üst yönetim, sistemin baÅŸarısı için politika belirleyerek taahütlerde bulunmalı, liderlik yapmalı ve uygulamaları desteklemelidir. (Bursa Çevre Merkezi, Aktüel Dergisi 2000). Åžekil 1.5’de de görüldüğü üzere çevre yönetim sistemi bir çok katılımcının bulunduÄŸui geniÅŸ bir sistemdir.

Şekil 3 Çevre Yönetim Standartı Sistem Modeli

Kaynak : TSE 1995

Çevre yönetim sisteminde ana elemanlar;

 Çevre politikası

 Çevre programı veya aksiyon planı

 KuruluÅŸun yapısı

 Çevre yönetiminin iÅŸ ortamındaki operasyonlarla bütünleÅŸtirilmesi

Çevre önlemleri kuruluşun, işçi sağlığı, satın alma, ar_ge, üretim, geliştirme, pazarlama, finans gibi uygulamalarıyla bir yürütülmesi ve aralarındaki ilişkilerin prosedürlerini kapsar.

ÇEVRE STANDARTLARININ GELİŞİMİ:

Avrupa Birliği, 1993 Haziranında 1836 sayılı regülasyonunu (EMAS-Eko-Yönetim ve Denetim Programı) yayınlamıştır ve 1995 Nisanına kadar tüm üye ülkelerin regülasyonun gereklerini yerine getirmelerini şart koşmaktadır. (Bektaş 1997)

Bu geliÅŸmeler paralelinde EMAS’ın çıkış noktası olan ve 1992’de İngiliz Standartlar Enstitüsü(BSI) tarafından yayınlanan BS 7750 “Çevre Yönetim Sistemi-Özellikler ve Kullanım Klavuzu” 1994’de gözden geçirilerek standartlaÅŸtırılmıştır.

1991 yılında Uluslararası Standartlar TeÅŸkilatı (ISO) ve Uluslararası Elektroteknik Komisyonu (IEC) üye ülkeleri uzmanlarının katılımıyla bir stratejik Çevre Danışma Grubu (SAGE) oluÅŸturuldu. SAGE’nin araÅŸtırmaları sonucunda 1993’de Teknik Komite 207(TC 207) kurulmuÅŸ ve ISO 14000 Çevre Yönetim Sistemi Standartları hazırlanmaya baÅŸlanmıştır.

ISO 14001 “Çevre Yönetim Sistemleri-Özellikler ve Kullanım Klavuzu”serinin belgelendirme standartıdır. TSE, bu standartın taslağını tercüme edip 1996 yılında yayınlamıştır. ISO Eylül 1996’da bu dökümanı standartlaÅŸtırmıştır ve bunu takiben BS 7750 Mart 1997’de yürürlükten kalkmış, Avrupa BirliÄŸi ISO 14001’i EN (Avrupa Normu) olarak kabul etmiÅŸtir. Åžu anda EN ISO 14001 ve EMAS’ın her ikisi birden uygulamadadır.

BS 5750 : İngiliz Standardı (uluslararası)

BS 7750 : İngiliz ÇYS standardı

AQAP : Allied Quality Assurance Publication. Nato’nun, 1968’den sonra çıkan bütün

standartları topladığı belge. Bu belgelerin geniÅŸletilmiÅŸ hali ISO 9000’i oluÅŸturmaktadır.

Şekil 5 Çevre Standartlarının Gelişimi

Kaynak : Bureau Veritas Çevre Yönetim Sistemi Eğitimi, 1999

ISO 9000

ISO 9000 serisi Avrupa BirliÄŸi ile uyum için gerekli uygulamalardan birisidir. 1987 yılında yayınlanan bu standartlar özellikle 1990 ve sonrasında yaygınlaÅŸmaya baÅŸlamıştır. Kalitenin en modern uygulaması olan Toplam Kalite Yönetimi’nin kabul edilebilir düzeyde uygulandığının göstergesi olan bu belge firmalar için güvenilirliÄŸin ve rekabetin vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiÅŸtir. (Küçükayberk 1998)

Bugün dünyada yüze yakın ülkede yüzbini aÅŸkın firma ISO 9000 belgelerini edinmiÅŸ durumdadır. Türkiye’de de bu uygulama gün geçtikçe yaygınlaÅŸmaktadır. Bir ürünün pazarlanmasındaki en önemli unsurlardan birinin kalite olduÄŸu düşünülürse, Avrupa BirliÄŸi gibi dünyanın devlerinin bulunduÄŸu bir ortamda ayakta kalabilmek isteyen firmaların bir an önce ISO 9000 belgelerini edinmeleri gerekmektedir.(Yavuz 1996)

ISO 14001

Çevre Yönetim Sistemi standartları olan TS EN ISO 14000 serisi, ISO (Uluslararası Standartlar TeÅŸkilatı) tarafından 1993’de kurulan Teknik Komite 207 tarafından hazırlanmıştır. ISO’nun üyesi olan Türk Standartları Enstitüsü, Çevre Standartları Hazırlık Grubu ile çalışmaları yakından takip etmiÅŸ, taslak aÅŸamasında görüş bildirerek standartların geliÅŸmesine ortak olmuÅŸtur. Ayrıca standartların tercümesi yapılarak ilgili kamuoyuna sunulmuÅŸtur. Böylece TSE, uluslararası ticaret yapan kuruluÅŸların çevre yönetim sistemi standartlarına hazırlıklı olmalarını saÄŸlamıştır.(Tüzün 1997)

TS EN ISO 14000 standartları ile kurulan Çevre Yönetim Sistemi’nin amacı kuruluÅŸun çevresel etkilerinin operasyon kontrolü ile bir geliÅŸim programı çerçevesinde belirlenen hedefler ve metodlarla yönetilmesidir.

Kuruluşlar; TS EN ISO 14000 standartları olmasaydı, ticaret yaptığı her ülkede ayrı çevre yönetim sistemi gereklerine uymak zorunda kalacaklardı. Farklı çevre yönetim sistemi programlarına uyum sağlamak yüksek masraflara neden olacaktı. Gelişmekte olan ülkelerdeki kuruluşlar, uygunluğun belgelendirilmesi için her ithalatçı ülkenin sertifikasyon birimleri tarafından değerlendirilmek zorunda kalacaklardı ve durum ilave külfetler getirecekti.(Öner 1999)Oysa TSE EN ISO14000 Çevre Yönetim Sistemi standartları globalleşen dünyada çevre için ortak bir dil olmuştur. Kendi içinde hassas bir dengede olan çevre ancak, kuruluşun tüm faaliyetlerinin kapsandığı, böyle bir sistemle korunabilecektir. (Öner 1999)

Haziran 1992’de Rio de Janerio’da toplanan BirleÅŸmiÅŸ Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda, yüzü aÅŸkın ülke bir deklerasyon imzalayarak çevre yönetim programlarının daha da geliÅŸtirilmesi gereÄŸi üzerinde anlaÅŸmaya varmışlardır. ISO’nun, Çevre Yönetim Sistemleri ile ilgili 14000 numaralı belgeler dizisi iÅŸte bu çerçevede ortaya çıkmıştır.(Keskin 1999).

ISO 14000 serisi, kuruluÅŸlara çevre sorunlarını sistematik ve anlamlı bir biçimde ele almalarını saÄŸlayacak bir dizi araç sunmaktadır. Bu standartlar atıklar üzerinde kısıtlamalar yada üst sınırlar getirmek yerine karar alma fonksiyonuna pozitif bir katılım sunmakta, her çevre sorununu ayrı ayrı ele alınmak yerine birçok alanda aynı anda deÄŸiÅŸim yaratacak kapsamlı bir yaklaşım getirmektedir. ISO 14000’in anahtarı, yönetim üzerindeki vurgusudur. Planlama, örgütleme, eÄŸitim, inceleme ve karar verme gibi yönetim alanına giren birçok fonksiyon üzerinde sistem yaklaşımı, personelin ve örgütün uyacağı kesin bir kurallar dizisi ile önemli ölçüde geliÅŸtirilebilir. Standartlar genel olarak ÅŸirketlere çevresel zorunluluklarını karşılamak için birleÅŸik bir yaklaşım oluÅŸturmalarına yardım eder.

ISO 14001’in ÅŸartlarına uygunluk ve bunun bir belge ile kanıtlanması, globalleÅŸen dünya ticaretinde yaÅŸayabilmenin gün geçtikçe bir ön ÅŸartı olmaktadır. Birçok sanayi kuruluÅŸu için ISO 14001’e uygunluk belgesine sahip olmak, üretttiÄŸi malları özellikle yurtdışına satabilmek için bir zorunluluk olmaya baÅŸlamıştır. Bu baÄŸlamda, kuruluÅŸlardan ISO 14001 belgesinin sorulması, uluslararası ticarette tarife dışı bir engel olarak da deÄŸerlendirilmektedir.

Bu standart;

• Bir Çevre Yönetim Sistemi uygulayan, bu sistemi sürdüren ve geliÅŸtiren,

• Kendi Çevre Politikasına riayeti taahhüt eden,

• Ku riayeti baÅŸkalarına da gösterebilen

• Çevre Yönetim Sistemi’ni kendi bünyesi dışındaki bir kuruluÅŸa tescil ettirmek ve bu konuda sertifika almak isteyen,

• Kendi isteÄŸiyle bu standarta uyma konusunda kararlı olan ve bu hususu beyan eden,

tüm kuruluşlara uygulanabilmektedir. Genel bir standart olduğundan her tip büyüklükteki organizasyon için imalat, ticaret veya hizmet sektörlerinde uygulanması mümkündür.

ISO 14001 standartı, kuruluşların politika ve amaçlarını tespit edebilmelerini mümkün kılmak amacıyla mevzuatta koşulan şartlarla, önemli çevre etkilerini dikkate alarak, bir çevre yönetim sistemi için gerekli şartları belirlemeleri ile ilgili hususları kapsamakta, kuruluşların kontrol altında tutabildikleri ve etkileyebildikleri çevre etkilerine uygulanmaktadır.(Haklik 1997)

ISO 14001’in amacı, organizasyonları ve çalışmaları çevre yönetimi konusundaki bir politika çerçevesinde yürüterek diÄŸer kuruluÅŸlara örnek teÅŸkil etmektedir. ISO 14000’in ana özellikleri ÅŸunlardır;

• ÖNLEYİCİDİR. Çevreye verilen zararların oluÅŸmadan önlenmesini hedefler,

• GELİŞİMCİDİR. Sürekli kontrol ve denetimlerle performansı iyileÅŸtirmeye yöneliktir,

• GÖNÜLLÜLÜK esasına dayanır. Ancak sistem bir kere kurulursa, standartın gereklerine uymak zorunludur,

• SİSTEM bazlıdır. Kullanılan sistem dökümante edilmiÅŸ belge prosedürlerle desteklenmektedir.

Sistemin kurulup iÅŸletilmeye baÅŸlatılmasından sonra kuruluÅŸ, tarafsız bir belgelendirme kurumunu davet ederek sisteminin ISO 14001 standartına uygunluÄŸunun tetkik edilmesini isteyebilir. Bu tarafsız(üçüncü taraf) belgelendirme kurumu yaptığı inceleme sonucu çevre yönetim sistemi’nin varlığı, çalıştığı ve etkinliÄŸi konusunda olumlu karar verirse, kuruluÅŸ ISO 14001’e uygunluk belgesi ile ödüllendirilir.

Verilen bu belge, belgelendirilen kuruluş kadar belgelendirmeyi yapan kurum için de prestij konusudur; yersiz ve hatalı verilen bir belge isimlerini ve dünya üzerindeki akreditasyonları zedeleyebilir. Bu sebeple tarafsız belgelendirme kurumları, verdikleri belgelerin geçerliliğini, belli aralıklarla yaptıkları sistem denetimleri ile sınarlar. Bunun yanı sıra, belgelendirme yapan tarafsız kurumların ISO 14001 konusunda danışmanlık vermeleri mümkün değildir. (Hart 1997)

Çizelge 1 Türkiye’de ISO 14001 sertifikası alan endüstri kolları

Kaynak: TSE Ankara 2000

TS-EN ISO 14000 ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİNİN BİR KURULUŞA SAĞLADIĞI BAŞLICA AVANTAJLAR

 Tüketicinin çevre için beklentilerine cevap vermek.

 KuruluÅŸun halkla iliÅŸkilerini olumlu yönde geliÅŸtirmek.

 Uluslararası yeni standartları uygulayarak alanında önder olmak.

 İmajını ve pazar payını artırmak.

 TaÅŸeronların belgelendirme kriterlerine cevap vermek (öncelikle KOBİ için).

KuruluÅŸun verimliliÄŸi ve çevre performansını artırması bakımından TS-EN-ISO 14000’le uyum saÄŸlamak büyük önem taşır.

TS-EN-ISO 14000 BELGELENDİRMESİNİN FAYDALARI

TS-EN-ISO 14000 Belgesini almış kuruluşlar, gerek ulusal, gerekse uluslararası arenada pek çok yönden avantajlar kazanacaklardır. Çevreyi, yasal mevzuat ve yönetmeliklere göre korurken, yönetim sistemi kapsamında çevresel etkileri en etkili ve en hesaplı yollarla en aza indirgeyeceklerdir.

ISO 14000 ve ISO 9000 STANDARTLARININ KARÅžILAÅžTIRILMASI:

1) ISO 9000 ve Çevre İlişkisi

ISO; Uluslararası Standart Kurumu (International Standartization Organization)

1947 yılında uluslararası mal ve hizmet değişimi için geçerli olacak standartları hazırlamak amacı ile kurulmuştur.

ISO 9000 Kalite Standartları Serisi, bir işlemin kaliteye önem verdiği ve kalite ihtiyaçlarını karşılayabileceğini müşterisine kanıtlayacak etkin bir kalite sistemini nasıl kurabileceğini, dökümante edebileceğini ve sürekliliğini sağlayabileceği konusunda yol. gösterir

ISO 9000 kalite standartları serisinin kullanımı, firmada yönetimim iyileştirilmesini, faaliyetlerin daha iyi planlanması, problemlerin daha hızlı çözülebilmesini, verimliliğin, kazancın ve saygınlığın artmasını sağlar.

ISO 9000 Kalite Standartlarının kullanım amaçlarından biri de maliyetin azalmasına yardımcı olması, kaynakların verimli kullanımıyla kazancın artırımının saÄŸlanmasıdır kalite sistemi uygulamakla kalitenin her aÅŸamada oluÅŸmasına güvence saÄŸlamak öncelikle müşterileri tatmin edecektir. ISO 9000’in yararları kısaca ÅŸu ÅŸekilde sıralanabilir:

- Pazar payının ve karın artması

- Verimliliğin artması

- Maliyetin azalması

- Çalışanların tatmini

- Müşteri şikayetlerinin azalması

- Daha az servis-bakım

- Maliyet ve zamandan tasarruf

- Kaynakların optimum kullanımı ve

- İadelerin azalması

şeklindedir. Müşteri açısından, kullanımda uygunluk, güvenlik ve sağlık ve tatmin amacına içermektedir.

2) ISO 9000 ve ISO 14000 Arasındaki İlişki

ISO 14000 Çevre Yönetim Sistemi, ISO 9000 yönetim prensiplerini baz almış bir standarttır. Eğer firmalar ISO 9000 sistemine sahip değillerse, bekleyin önce ISO 9000 sistemini kurun, sonra ISO 14000 sistemini daha rahat kurarsınız mantığı da yanlıştır.

Eğer firmanın ISO 9000 sistemi yoksa ve ISO 14000 sistemini kurmak istiyorsa firmaların sistemlerini bu iki sisteme göre başlangıçta kurmaları, gereksiz düzenlemeleri önlemek açısından en akıllı çözümdür. Her ekonomik, hem başarılı, hem de hızlıdır. Çizelge 2 de ISO 9000 Kalite sistemi ile ISO 14000 Çevre Yönetim Sistemi arasındaki ortak noktalar siyah bölgeler ile gösterilmiştir(Esen 1997).

ISO 9000 Kalite Güvence Sistemi ile ISO 14000 Çevre Yönetim Sistemi arasındaki bariz en önemli farklılıklar aşağıdaki gibidir.

 ISO 14000’in ISO 9000’den en önemli farkı sürekli geliÅŸmeyi daha fazla vurgulamasıdır. ÇYS’nin en önemli kısmı BaÅŸlangıç Mahiyetinde gözden geçirme denilen, kuruluÅŸun çevreyle etkileÅŸen yönlerinin,mevcut mevzuat durumunun, geçmiÅŸte yaÅŸanan çevresel problem ve kazaların, kısaca firmanın o anki durumunun belirlenmesi aÅŸamasıdır.

 ISO 9000 Kalite güvence sisteminde Kalite Kayıtlarının ürün sorumluluÄŸu süresince saklanması zorunluluÄŸu ISO 14000’de yoktur. (Firma, kayıtları ne kadar saklayacağını prosedürlerinde belirtiyor ve bunu uyguluyor).

 ISO 9000’de istenen dokümantasyon zorunluluÄŸu ISO 14000’de asgari düzeydedir.

 ISO 14000 Çevre Yönetim Sisteminde uygunsuzlukların dökümante edilmesi zorunluluÄŸu yoktur. (fakat düzeltme ve önleme faaliyetlerinin dökümante edilmesi gerekiyor).

 KuruluÅŸlar, Çevre Yönetim Sistemine sahip oldukları performans düzeyinden girebilir.

 Kalite güvence sisteminde maddenin kalite yönünden ele alınması ve incelenmesi ağırlıktadır. Oysa Çevre Yönetim Sistemine, yer, su ve havaya olan çevre etkileri ile madde ve enerji dönüşümleri de ele alınmaktadır.

 Kalite güvence sisteminde ürünün kullanımı sürecini de kapsayan düşünce “Çevre Yönetim Sistemi”nde ürünün kullanımı sonrası artık hale gelmesi sürecini de kapsamaktadır(Esen 1997).

 ISO 9000 Kalite güvence sistemi standartlarında çalışanların motivasyonu konusuna deÄŸinilmediÄŸi halde ISO 14000 Çevre Yönetim Sistemi Standart’ ında çalışanların motivasyonu konusuna yer verilmiÅŸtir.

 Kalite güvence sistemi standartları, belgelendirme için üç model (ISO 9001, 9002, 9003) içermesine karşın Çevre Yönetim Sistemi standartında tek bir model (ISO 14001) söz konusudur.

 ISO 9000 maddelerinin çoÄŸu yönetimle ilgilidir ve prosedürlerle tanımlanan faaliyetlerin standarda uygun olması yeterlidir. Oysa ISO 14000’in maddelerinin bir çoÄŸunda bilimsel ve mühendislik metodlarına gereksinim bulunmaktadır. Yani bir tek ISO 14000 standardına baÄŸlı kalamazsınız(Esen 1997).

 Çevre Yönetiminde ilgili taraflar hem çok çeÅŸitlidir hem de çok sayıdadır. Bunlar tedarikçiler, müşteriler, tüketiciler personel, eÄŸitimciler, medya, çevre grupları, komÅŸu kuruluÅŸlar, yakın çevrede oturan insanlar ile yerel yönetim ve diÄŸer resmi kurumlar olabilir. Oysa Kalite Yönetimi genellikle üreticilerle, çalışanlarla ve tüketicilerle ilgilidir.

 ISO 9000 sisteminden kaynaklanan uygunsuzluk durumlarında bir ceza uygulaması söz konusu olmazken, Çevre Yönetim Sisteminin (ÇYS) bazı unsurlarının uygunsuzluÄŸundan ötürü resmi makamlar tarafından bir ceza uygulaması gündeme gelebilir.

 ÇYS’nin etkileri ve sonuçları, KYS’ne oranla daha uzun bir zamanda ortaya çıkar. (KALDER 2000)

.

Çizelge 2 ‘de koyu taranmış bölgeler ISO 9000 ve ISO 14000 standartlarının maddeleri içerik olarak çakışmaktadır. Çizelge 2’ ye göre her iki standartın sadece iki noktada (4.8; 4.3.7) hiç uyuÅŸmadığı görülmektedir (Esen 1997).

ISO 9001

ISO 14001 4.1 4.2 4.3 4.4 4.5 4.6 4.7 4.8 4.9 4.10 4.11 4.12 4.13 4.14 4.15 4.16 4.17 4.18 4.19 4.20

4.1

4.2.1

4.2.2

4.2.3

4.2.4

4.3.1

4.3.2

4.3.3

4.3.4

4.3.5

4.3.6

4.3.7

4.4.1

4.4.2

4.4.3

4.4.4

4.5

Çizelge 2 ISO 9000 ve ISO 14000’nin karşılaÅŸtırılması (Esen 1997).

ISO 9000 ile ISO 14000’in Benzer Elemanları:

• Politika, amaç ve hedefler

• Sorumluluklar, organizasyon yapısı, yönetim temsilcisi

• Dökümantasyon yapısı, prosedür ve talimatlar

• EÄŸitim

• İç denetimler

• Yönetimin gözden geçirmesi (Çakan 1999).

ISO 14000 ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİ STANDARTLARININ UYGULANMASINDA ÜNİVERSİTELERİN YERİ

ISO 14000 Çevre Yönetim Sistemi standartları, ürünün hammaddelerinden mamul madde haline getirip, etiketlemesine, pazara arzına kadar her kademesinde çevresel faktörlerin dikkatine alındığı ve gerekli her türlü araştırmanın yapıldığı bir dizi standartlar olduğu daha önce ifade edilmişti.

Standartların uygulanması gerekli laboratuar, atölye vb. altyapının hazırlanması her türlü araştırmanın geleceğe yönelik plan ve programlarının yapılması konusunda uzman bir kadro ile mümkündür (Kumbur 1996). Bu nedenle bu standartların uygulanmasında üniversite ve benzeri araştırma kurumlarının önemi büyüktür. Üniversiteler sistemin başarıya ulaşması için sistem içinde bir şekilde yer almalıdır.

Özellikle Çevre Mühendisliği eğitim ve öğretimi yapan, üniversitelerimizin ISO 14000 Çevre Yönetim Sistemi Standartlarının uygulanmasında çok daha etkin olacakları bir gerçektir. Çünkü bu standartların uygulanması sırasında her kademede eğitim-öğretim ve araştırma vardır. Bu konular ise üniversitelerimizin devamlı olarak yapmakta olduğu faaliyetlerdir. Fakat bu kuruluşların etkin ve faydalı olabilmeleri için konu ile ilgili amaç, plan, eğitim, araştırma konularında gerekli alt yapı ve deneyimli elemanlarının olması gerekir.

Üniversite ve araştırma kuruluşlarımızın da üretici kuruluşlarımız gibi bu konuda aynı ölçüde kendilerini yenilemeleri, eksiklerini gidermeleri, klasik üniversite anlayışından uzaklaşmaları gerekmektedir (Kumbur 1996). Bu iş için üniversiteler, üretken çevre ve sanayi ile iç içe olabilecek bir yapılanmaya gitmelidir.

Çevre yönetimi ve ISO 14000 ile ilgili olarak üniversitelere düşen bir görev de; çevre sistemlerine göre faaliyet gösteren kuruluşların belirli periyotlarla, belirli ilkelere göre denetiminin yapılmasında bulunmaktadır. Bu denetim kuruluş temsilcisi ile üniversite bağımız kuruluşlarla müşterek yapılmalıdır.

ISO 14000 çevre yöntemi sistemleri çerçevesinde üniversitelerin ve araştırma kuruluşlarının yapabileceği bazı faaliyetler vardır.

Çevre yönetim sistemi genel olarak; taahhüt ve politika, planlama, uygulama, ölçme, değerlendirme, gözden geçirme, iyileştirme ve sürekli iyileştirme basamaklarından oluşur. Bu basamakların hepsinde üniversiteler hizmet verebilir. Üniversitelerin yapabileceği hizmetler şunlardır.

 Danışmanlık hizmeti,

 Her türlü idari ve mevzuatın belirlenmesi,

 Çevre ile ilgili önemli sorumlulukların belirlenmesi,

 Mevcut çevre yönetim ve uygulama yöntemleri,

 Kalite, saÄŸlık, güvenlik gibi kuruluÅŸ ilkelerinin belirlenmesi,

 Mevcut durumun saÄŸlıklı bir ÅŸekilde incelenip, rapor edilmesi,

 ÇED raporunun hazırlanması,

 Üretim sırasında gerekli makine teçhizat tespiti,

 Atıkların deÄŸerlendirilmesi ve bertaraf edilmesi,

 Çevre yönetim planı ve programının hazırlanması,

 KuruluÅŸun faaliyet, ürün ve hizmetlerinin çevre ile olan etkileri,

 Üretim sırasında ortaya çıkabilecek önemli çevre sorunları,

 Gürültü kontrolü ve denetim,

 Tehlikeli maddelerin yönetimi denetlenmesi,

 Denetim hizmetleri,

 EÄŸitim, kurs vb. hizmetleri (çevre, personel, kanun, tüzük, cihaz vb.) ve

 Çevre yönetim sistemine uygun olarak faaliyet yapılıp, yapılmadığının denetimi

gibi konularda üniversiteler ve araştırma kuruluşları üretim yapan kuruluşlara etkin bir şekilde hizmet verebilir. Ayrıca hizmetlerin bu konularda uzman ve altyapısı olan yerlerden, alınması, üretim yapan kuruluşlar için daha ekonomik ve sağlıklı olabilir (Esen 1997).

TÜRKİYE’DE ÇEVRE YÖNETİM SİSTEMİ UYGULAMALARI

GiriÅŸ

Türkiye’de ÇYS uygulamaları BS7750 ve EMAS yaklaşımlarıyla baÅŸlatılmıştır. Ancak, Yedinci BeÅŸ Yıllık Kalkınma Planı, Türkiye Ulusal Çevre Stratejisi ve Eylem Planı ile Çevre Bakanlığı’nın çevre ÅŸuralarında yer verilmesine; TSE ile çeÅŸitli meslek ve kitle örgütlerinin yaygınlaÅŸtırma çabalarına karşın Türkiye’de de, henüz son derece sınırlı sayıda kuruluÅŸta gerçekleÅŸtirilebilmiÅŸtir. Ekim 1999’a deÄŸin yalnızca 44 kuruluÅŸ, TS-EN-ISO14001 yaklaşımıyla kendi ÇYS’ ni kurup gerekli iÅŸlemleri sonuçlandırarak TSE’den “Çevre Yönetim Belgesi” alabilmiÅŸtir. [Bu kuruluÅŸların 9’u Kocaeli, 7’si İstanbul, 5’i İzmir, 4’ü TekirdaÄŸ, 3’ü Konya, 3’ü Bilecik, 2’si Balıkesir ve bireri de Bursa, Rize, Karaman, EskiÅŸehir, Kırklareli, Manisa, Ankara, Yalova, Adana, Kayseri ve Çorum’dadır.]

Sektörel, ve yersel dağılımı da “dengesiz” olduÄŸu söylenebilecek olan bu kuruluÅŸların 15’i elektrik-elektronik; 8’i gıda; 5’i hizmet; 3’ü yapı gereçleri, 3’ü kimya ve ötekileri de ambalaj, kağıt, taşıyıcılık alanlarında etkinlikte bulunmaktadır.

Öte yandan, TS-EN-ISO 14001 yaklaşımıyla ÇYS kuran 44 kuruluÅŸa yönelik bir soruÅŸturma yapılarak yaklaşımın yaÅŸama geçirilmesi sırasında aldıkları hareket noktaları ile karşılaÅŸtıkları sorunları ve saÄŸlanabilen yararları belirlenmesi çabasına girilmiÅŸtir. Elde edilen bulgulara göre soruÅŸturmaya cevap veren 22 kuruluÅŸun 21’i daha önce ISO 9000 belgesi de almıştır ve çoÄŸunluÄŸu, dışsatım yapmaktadır. SoruÅŸturma sırasında bu kuruluÅŸlardan “TS-EN-ISO 14001 belgesi almanın üç nedeni” ni önemlerine göre sıralamaları istenmiÅŸtir. Belirli baÅŸlıklar altında toplanamayacak denli çeÅŸitlilik gösteren, cevaplar kuruluÅŸların etkinlik konularına göre sınıflandırılarak aÅŸağıda verilmiÅŸtir. (DPT, Ekonomik ve Sosyal Sektördeki GeliÅŸmeler, Ankara, 1988).

Gıda Sanayii

 Hammadde, enerji ve doÄŸal kaynaklarımızı verimli kullanmak

 Uluslararası standartları uygulayarak alanında önder olmak

 Artan sanayileÅŸmenin oluÅŸturduÄŸu firmamızdan kaynaklanan kirliliÄŸi sistemli bir ÅŸekilde en aza indirmek

 Kaynak kullanımını azaltmak, atık miktarını azaltarak

 Atıklarımızı kontrol altına alarak çevre kirliliÄŸini önlemek

 Çevre konusunda gerekli yatırımları yaparak çalışanları eÄŸiterek örnek bir kuruluÅŸ olmak

 Çevrenin ve doÄŸal kaynaklarının korunması

 …’in (TopluluÄŸun) genel politikalarına uymak

 Çevre konusunda tüm çalışanlarımızı ve müteahhitlerimizi bilinçlendirmek ve bireysel sorumluluk kazandırmak

 Çevreye verilen önem

 Kanun ve yönetmeliklere uymanın gerekliliÄŸi

 Kaynak kullanımının minimize edilmesi

 Toplumsal kabulü saÄŸlama

 Çevresel koruma konusunda etkinliÄŸimizi artırma

 Müşteri memnuniyeti saÄŸlama

Elektrik-Elektronik

 Müşteri tarafından istenmesi (ihale zorunluluÄŸu)

 Çevreye verilen atıkların azaltılması- çevre kirliliÄŸinin önlenmesi

 Geri dönüşümün saÄŸlanması

 Yapılan çevre yönetimi faaliyetlerinin belgelendirilmesi

 Müşterilerin talepleri

 Çevre faaliyetlerinin standardize edilmesi

 Pazar payının artması

 Faaliyetlerden kaynaklanan çevreye etkileri önleme

 Atık/fire miktarını azaltma, çevreye duyarlılık

 Müşteri talebi

 Kalite politikamız ve çevre duyarlılığımız

 Çevre mevzuatı

Yapı Malzemesi Sanayii:

 Çevreye verilen önem

 Toplum tarafından algılanma

 Tüketici bilincinin artması ve müşteri beklentisini gerçekleÅŸtirme

 Çevreye ve topluma saygılı olmamız

 Çevre ile ilgili politika ve amaçları tespit ederek bir usul geliÅŸtirmek

 OluÅŸturulan bu usul ile çevrenin korunması ve kirlenmesinin önlenmesine yönelik çalışmalarımızın yetkili bir kuruluÅŸ tarafından denetlenmesi

Kimya Sanayii

 Sürdürülebilir kalkınmanın sürekliliÄŸinin saÄŸlanmasında destek

 Çevre ile ilgili faaliyetleri genel yönetim faaliyetleriyle bütünleÅŸtirilerek sistemli bir hale getirilmesi

 Toplumun ve müşterilerin çevreye yönelik beklentilerinin karşılandığının belgelendirilmesi

 Çevre ile ilgili mevcut aktiviteleri sürekli geliÅŸmeyi hedefleyen bir sisteme sokmak

 Firmanın olumlu imajına katkıda bulunmak ve resmi kurumlarla iletiÅŸim kolaylığı

 Sigortalanma ÅŸartlarının hafifletilmesi

 Çevre duyarlılığı

 Çalışanlarda çevre konularında sürekli geliÅŸim isteÄŸinin varlığı

 Gelecek nesillere daha temiz çevre saÄŸlama duygusu

Hizmet Kuruluşları

 Çevre bilinci

 Üçlü sorumluluk (kalite+emniyet/iÅŸ güvenliÄŸi+çevre)

 Toplam kalite (mükemmelliÄŸe yaklaşım)

 Öncü ve örnek olmak (sektörümüzde)

 KuruluÅŸumuzun çevresel etkilerini azaltmak

 Yönetimin isteÄŸi

 KKK’ lığının (Kara Kuvvetleri Komutanlığı) emri

 İstihkam Okulu ve EÄŸitim Merkezi Komutanlığının çevre bilincini belgelemek

 DiÄŸer kamu kurum ve kuruluÅŸlarına çevre duyarlılığı konusunda örnek olmak

Sürekli gelişmeyi çevreyi koruyarak sağlamak (DPT, Türkiye Ulusal Çevre Stratejisi ve Eylem Planı, Ankara 1998).

ISO 14000 ALMA AÅžAMALARI

1. Başlangıç Mahiyetinde Gözden Geçirme

Kuruluşun o andaki çevre durumunun değerlendirilmesidir. Başlangıç mahiyetinde gözden geçirme, çevre konularının, yönlerinin, etkilerinin, performansının ve kuruluşun kontrol faaliyetlerin detaylı bir analizini kapsar.

Başlangıç mahiyetinde gözden geçirme aşağıdakilerden oluşur:

1. Potansiyel çevre konularının ve operasyonlardan kaynaklanan ilgili hususların belirlenmesi ve değerlendirilmesi

2. Mevcut yönetimsel ve operasyonel uygulama ve prosedürlerin belirlenmesi

3. Daha önceki çevresel kazalar, olaylar ve bunların sonucunda azaltıcı ve önleyici tedbirlerin belirlenmesi

4. Yasal ve düzenleyici şartlar ve bu şartlarla ilgili yapılanların durumu

Başlangıç mahiyetinde gözden geçirme, normal ve anormal çalışma koşullarıyla birlikte, potansiyel acil durum koşullarının tanımlanmasını da içerir.

Başlangıç mahiyetinde gözden geçirme genelde;

 Yasal ve düzenleyici ÅŸartların belirlenmesini

 İlgili kriterlerle karşılaÅŸtırarak baÅŸarının deÄŸerlendirilmesini

 Mevcut çevre yönetim uygulama ve prosedürleri, servis sözleÅŸmesi ve tedariÄŸi ile ilgili mevcut politika prosedürlerinin belirlenmesini

 Daha önceki uygunsuz olayların araÅŸtırılmasından yararlanılmasını

içerir.

Avantajları:

 Çevre yönetim sistemi için temel oluÅŸturur.

 Önemli risk alanlarının ve önceliklerinin belirlenmesine yardımcı olur.

 Potansiyel problemleri daha net gösterir ve bu problemlerin önlenmesine yardımcı olacak bilgiyi saÄŸlar.

 Mevcut ve gelecekte olabilecek yasal ÅŸartları belirler.

2. Çevre Yönetım Sisteminin Temel Prensipleri

Bir ÇYS sisteminin kurulması ve geliştirilmesi için atılacak ilk adım kuruluşun faaliyet ve hizmetlerinin çevre yönlerinin yönetimde başarı derecesinin yükseltilmesi amacıyla, en üst yönetimden bir taahhüt almaktır.

ISO 14000 serisinin belgelendirme standardı olan ISO 14001 5 ana başlıkta toplanmaktadır. Bunlar ;

Çevre Politikası:

TS-EN-ISO 14001’e göre, kuruluÅŸun üst yönetimi çevre politikasını hazırlamalıdır. Çevre politikası, yürürlükte çevre yasa ve yönetmelikleri ile uyumlu olmalı ve sürekli geliÅŸmeyi desteklemelidir. Bu politika dökümante edilmeli ve tüm çalışanlara öğretilmelidir.

Planlama:

TS-EN-ISO 14001’e göre, çevre politikası oluÅŸturulduktan sonra kuruluÅŸ, çevre yönetim sisteminin planlarını hazırlamalıdır. Planlamada, kuruluÅŸun faaliyetlerinin, servisinin çevreye etkisi belirlenmeli, çevre yasa ve yönetmelikleri ile uyumlu amaç ve hedefler saptanmalı ve çevre yönetim programı oluÅŸturulmalıdır.

Uygulama ve İşlem:

TS-EN-ISO 14001’e uygun bir sistem için uygun bir sistem için uygulama ve iÅŸletme basamaktır. Çevre yönetim sisteminin kurulabilmesi için gerekli kaynak; teknoloji, finans ve insan gücü saÄŸlanmalı, uygulama ve iÅŸlemi sürekli kontrol altında tutabilmek için bir yönetim temsilci seçilmelidir. Acil hal planları yapılmalı ve olası bir kaza anında kimin sorumlu olacağı, ne yapılacağı belirlenmelidir.

Kontrol ve Düzeltici Faaliyetler:

TS-EN-ISO 14001’e göre, çevre yönetim sisteminin içinde düzeltici ve önleyici faaliyetler yapılmalıdır. IÅŸletme sürekli iyileÅŸtirilmeli ve yönetimci belirlenmiÅŸ olan hedeflere ulaşılmalıdır. Çevre yönetim sistemi sürekli kontrol altında tutulmalı, olası aksaklıklar için düzeltici ve önleyici faaliyetler baÅŸlatılmalıdır. Ayrıca, kuruluÅŸ kendi içinde sistemi TS-EN-ISO 14001’e göre denetiminden geçirmeli ve sonuçları üst yönetime sunmalıdır.

Yönetimce Yürütülen Gözden Geçirme:

Kuruluşun üst yönetimi, çevre yönetim sisteminin uygunluğunu, yeterliğini ve etkinliğini sürdürebilmek için kendisinin tayin ettiği aralıklarla çevre yönetim sistemini gözden geçirmelidir. Çevre politikası, amaç ve hedefleri gerekirse değiştirmeli, iç denetim sonuçları incelenmeli, çevreyle ilgili yasa ve yönetmeliklerdeki değişiklikler uygulanmalıdır.

Şekil 4 Çevre Yönetim Sistemi Temel Prensipleri

2.1 Çevre Politikası

Çevre Politikası, organizasyonun tüm çevre performansı ile ilgili niyet ve ilkelerini dile getiren beyandır ve çevre yönetim sisteminin yönünü gösterir. Faaliyetler ve daha spesifik çevre amaç ve hedeflerinin gelişmesi için çerçeve görevini görür.

Çevre Politikası;

 Yazılı olmalı

 Firma üst yönetimince hazırlanıp onaylanmalı

 Kamuya açık olmalı

 KuruluÅŸun tüm kademelerince anlaşılıp uygulanmalı

 KuruluÅŸun çevre ile ilgili faaliyetlerinin çevreye olan etkileri ile baÄŸlantılı olmalı

 Çevre yönetim sisteminin kuruluÅŸun hangi faaliyetlerini kapsadığını

açıklamalıdır. Ayrıca üst yönetim bu çevre poltikasının;

 KuruluÅŸun sürekli geliÅŸme ve kirlenmenin önlenmesine iliÅŸkin taahhüt içermesini

 KuruluÅŸun yürürlükte bulunan çevreyle ilgili mevzuat ve idari düzenlemelere, kendiliÄŸinden tabi olduÄŸu diÄŸer ÅŸartlara uyacağına dair taahhüdü içermesini

 Çevre amaç ve hedeflerinin tespiti ve gözden geçirilmesi için bir çerçeve görevi ifade etmesini saÄŸlamalıdır.

Çevre politikası, kuruluşun iş stratejisinin içine entegre edilmeli ve diğer politikalarla uyumlu olmalıdır (Kalite, sağlık ve güvenlik gibi). Bu yüzden en üst düzeylerde başlatılmalı, geliştirilmeli ve bilfiil desteklenmelidir.

Çevre Politikası, halka yönelik ilk beyan olmasının yanında, tüm çalışanlara kuruluşun çevre yönetimini ve neden gerekli olduğunun, işbirliğinin ve desteklerinin önemini anlatmak için ideal bie fırsattır. Çevre Politikasına aşağıdakiler yada bunların birleşimi gibi bir yaklaşım olabilir.

 Hedef yada vizyon

 Çevre korumasına veya sürdürülebilir kalkınma üzerine yoÄŸunlaÅŸan beyan

 Temel deÄŸerler

 Rehber prensipler

 Uluslar arası çevresel insiyatif için destek

2.2 Planlama

Çevre politikası oluşturulduktan sonra, ISO 14001 örgütün politikayı ortaya çıkaracak bir plan geliştirmesini gerektirir. Standardın planlama süreci aşağıdaki gibidir;

• Çevre etkilerinin belirlenmesi

• Yasal ve diÄŸer gerekliliklerin belirlenmesi

• Amaç ve hedeflerin belirlenmesi

• Çevre Yönetim programının belirlenmesi

2.2.1 Çevre Etkileri

Kuruluş faaliyet, ürün ve hizmetlerin neden olduğu dolaylı ve doğrudan çevresel etkileri belirlemeli, değerlendirmeli, ve bunlar hakkında bir prosedür oluşturulmalıdır. Prosedür, kuruluşun bütün fonksiyonları, faaliyetleri ve prosesleri ile ilgili etkileri belirleyecek şekilde tasarlanmalıdır. Oluşturulacak prosedür şunları içermelidir;

• Çalışanların saÄŸlığı ve güvenliÄŸi üzerindeki akut olumsuz etkilerin deÄŸerlendirilmesi

• Çevrenin en yakın bileÅŸenleri üzerindeki akut olumsuz etkilerin deÄŸerlendirilmesi

• Etkilerinin yasalara uygunluÄŸunun belirlenmesi

• Etkilerin kuruluÅŸun diÄŸer standartları ve politikaları ile uygunluÄŸunun deÄŸerlendirilmesi

• Etkilerin mümkün olan en iyi endüstriyel teknolojiler kullanılarak kontrol edilip edilmediÄŸinin belirlenmesi

• Çalışanlarve çevre üzerindeki kronik etkilerin deÄŸerlendirilmesi

2.2.2 Yasal ve DiÄŸer Gereklilikler

Örgüt, faaliyetleri, ürünler ve hizmetlerinde doğrudan uygulanabileceği ve bağlı bulunduğu yasal ve diğer gereklilikleri tanımlamalı veya katalog hazırlamalıdır. Yasal gereklilikleri karşşılamak için prosedür geliştirilip uygulanmalı ve soruna karşı örgütün çabalarına delil olarak sertifikasyon süresi boyunca gösterilmelidir.

2.2.3 Çevresel Amaç ve Hedefler

ISO 14001’in amaçları; “uygulandığı yerde ölçülen ve örgütün ulaşılmak için oluÅŸturduÄŸu çevre politikasından doÄŸan gayedir” ÅŸeklinde tanımlanmıştır. Hedefler ise “örgütsel amaçlardan doÄŸan ve bu amaçlara ulaÅŸmak için oluÅŸturma ihtiyacı duyulan örgütün veya bir bölümünün baÅŸvurabileceÄŸi detayı performans gerekleridir.”

Amaçlar ve hedefler;

• Atıkların ve kaynakların kullanımının azaltılması

• Çevreye salınan kirleticinin azaltılması ve tamamen ortadan kaldırılması

• Ürünlerin; üretim, kullanım/tüketim ve atılma safhalarında çevre üzerindeki etkilerin en düşük seviyeye imdirecek ÅŸekilde tasarlanması

• Hammaddelerin çevre etkilerinin kontrol altına alınması

• Yeni geliÅŸmelerin çevre etkilerinin en düşük seviyeye indirilmesi

Gibi konularda taahhütler içerebilir.

2.2.4 Çevre Yönetim Programı

Çevre yönetim programının unsurları şunlardır;

 Yönetim yapısı, sorumluluklar, örgüt ve otorite

 Çevre yönetim iÅŸ süreci

 Kaynaklar(insan ve çabaları, fiansal kaynaklar ve araçlar)

 Uygulama ve süreç kontrolleri

 EÄŸitim

 Ölçme sistemi ve denetim

 Yönetimin gözden geçirilmesi

2.3 Uygulama ve İşletme

İşletmeler,etkin uygulama için politikalarını amaç ve hedeflerini gerçekleştirmek maksadıyla yetenek ve kapasitelerini geliştirmek için gerekli destekleri sağlayacak mekanizmaya sahip olmalıdır. ISO 14001 ÇYS uygulama ve işlemleri 7 unsurda değerlendirmektedir

• Yapı ve Sorumluluk (Çevre, hukuk, mühendislik, satınalma vs. departmanları)

• EÄŸitim, Biliçlendirme ve Yeterlilik (Çevre bilinci, kuruluÅŸun çevre politikası, çevre becerilerinin arttırılması, yönetmelik ve standartlara uygunluk, çevre yönetimi, vs)

• İletiÅŸim (ÅŸikayetler, mektuplar, basın açıklaması, halka açık günler, ziyaretler, kuruluÅŸ dışı raporlar)

• Çevre Yönetim Sistemi Dokümantasyonu (Çevre el kitabı, prosedürler, talimatlar, ÅŸemalar, vs.)

• Doküman Kontrolü

• İşletme Kontrolü

• Acil Durumlara Hazırlık ve Cevap Verme

2.4 Kontrol ve Düzeltici Faaliyetler

Kontrol ve düzeltici faaliyetler 4 ana başlıkta incelenmektedir;

2.4.1 İzleme ve Ölçüm

İzleme ve ölçüm dokümante edilmiş prosedüriere uygun olarak örgütün amaçları ve hedefleri doğrıltısında yapılmalıdır. İzleme ve test için kullanılan ekipmanlar kalibre edilmelidir. İzleme ve ölçüm, çevre ile ilgili yasa ve mevzuatlara uygun olarak gerçekleştirilmelidir.

2.4.2 Uygunsuzluk ve Düzeltici Faaliyetler

ISO 14001, örgütten uygunsuzluklar için düzeltici ve önleyici faaliyetleri oluşturma, araştırma ve başlatmayı sağlayan prosedürler meydana getirmesini ister. Ek olarak, uygunsuzlukla ilgili tüm faaliyetler için yetki ve sorumluluğun tespit edilmesi gerekir.

2.4.3 Çevre Kayıtlarının Tutulması

Kayıtlar, yönetim sisteminin yürürlülükte bulunan işletme ile ilgili işlemlerinin belgelenmesidir. Kayıtların, uygulama ile ilgili olmasına ve onunla sınırlı kalmasına özen gösterilmelidir. Bu kayıtlar, kuruluşun çevre politikasına uygun hareket edip etmediğini belirtmeye, amaç ve hedeflere ne ölçüde ulaşıldığını tayin etmeye elverişli bir şekilde planlamalı ve düzenli bir şekilde korunmalıdır.

2.4.4 Çevre Yönetim Sistemi Denetimi

ISO 14001 standardı, örgütlere ÇYS ‘nin gereklerine uygun bir ÅŸekilde gerçekleÅŸtirilip gerçekleÅŸmediÄŸini ortaya koyabilmek için ÇYS denetimi uygulamaları çaÄŸrısında bulunur. ÇYS’ nin denetimi, tanım olarak bir kuruÅŸunun ÇYS denetim kriterlerine uyup uymadığını tespit etmek için gerekli bilgilerin tarafsız bir ÅŸekilde toplanması, deÄŸerlendirilmesi ile bu iÅŸlemlerin. Sonuçlarının müşteriye sunulmasını içeren sistematik ve belgelenmiÅŸ doÄŸrulama sistemidir.

ÇYS denetiminin amacı;

• Denetime tabi olan kuruluÅŸun ÇYS’nin önceden belirlenen kriterlere uygun olup olmadığının

• KuruluÅŸun ÇYS’nin gerektiÄŸi ÅŸekilde uygulanıp uygulanmadığının

• KuruluÅŸun ÇYS’nde iyileÅŸtirmeye müsait alanların mevcut olup olmadığı

• KuruluÅŸun dahili önet,mini gözden geçirme konusundaki faaliyetlerinn, ÇYS’nin uygunluk ve etkinliÄŸinin sürekli kılınmasına müsait olup olmadığı

• KuruluÅŸun, baÅŸka kuruluÅŸlarla mal ve hizmet saÄŸlama veya ortaklık kurma arzusunda olduÄŸu durumlarda ÇYS’nin buna elveriÅŸli olup olmadığının belirlenmesi

2.5 Yönetimin Gözden Geçirilmesi

Yönetimin gözden geçirilmesÅŸ, ÇYS’nin baÅŸarısı için son derece önemlidir. Bu gözden geçirme, örgütün çevre politikası, uzun dönem amaçları, çecresel sonuçlar ve sürekli geliÅŸim için geribildirim saÄŸlar. Çevre Yönetim Sistemi sürecinde yönetimin sorumlulukları;

 Çevre politikası ve strateji

 ÇYS gözden geçirme ve denetim sonuçları üzerine yorumlar ve önlemler

 Çevre performans sonuçları ve üzerine yorumlar ve önlemler

 Sürekli geliÅŸme faaliyetleri

 Personel seçimi, örgütsel yapı ve kültür

 Finansal ve teknolojik kaynaklar

KAYNAKLAR

1. Anonim. 2000. ISO 14000 Çevre Yönetim Sistemi

2. ARIYÖRÜK,O.1999.ISO 14001 Çevre Yönetim Sistemi Semineri, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası, 4

3. Bureau Veritas Çevre Yönetim Sistemi Eğitimi 1999

4. ÇAKAN, A.E. Nisan 1999. ISO 14001 Temel Eğitim Notları.TMMOB Çevre Mühendisleri Odası, 9

5. DPT, Ekonomik ve Sosyal Sektördeki Gelişmeler, Ankara, 1988

6. DPT, Türkiye Ulusal Çevre Stratejisi ve Eylem Planı, Ankara 1998

7. ESEN D., “ISO 14000 Nedir?”, Çevre Teknolojisi Dergisi, AÄŸustos 1997, S. 5-8, sayı 18

8. HAKLİK, J.E. ISO 14000 Environmental Management: Benefiting Companies, Saving the Environment, http://.clickit.com

9. HART,S.L. Ocak- Åžubat 1997. Beyond Greening: Strategies for a Sustainable World. Harvard Business Review

10. KALDER. 2000. TS-EN-ISO 14000 Çevre Yönetim Sistemleri, BURSA, 32

11. KUMBUR H., “TS-ISO 14000 Çevre Yönetim Sistemi Standarlarının Uygulanmasında Üniversite ve AraÅŸtırma KuruluÅŸalrının Yeri”, Standard Dergisi, S.100-104, Haziran 1996

12. KESKİN, Åž. 1999. Sistem Standartları Kavramı, Çevre Yönetim Sistemi’ne Sahip Olmanın Avantajları. TSE KALDER Çevre Uzmanlık Grubu Semineri, İstanbul,

13. KÜÇÜKAYBERK, D. Çevre Yönetim Sistemleri ve Standartları Yüksek Lisans Tezi. İstanbul, 78

14. ÖNER, E. Haziran 1999. ISO 14000 Çevre Yönetim Sistemleri. Kalkınmada Anahtar Verimlilik, Y:11, Sayı 126

15. SAYRE, D. 1996. Inside ISO 14000 The Competitive Advantage of Environmental Management, St Luice Press, USA, 45

16. TÜRK STANDARTLARI ENSTİTÜSÜ. Eylül 1995. Çevre Yönetim Prensipleri- Sistemler ve Destekleyici Teknikler, Ankara, 2

17. TÜRK STANDARTLARI ENSTİTÜSÜ. 2000

18. TÜZÜN, T.2000.Çevre Yönetim Sistemine Yeni Bir Bakış.KALDER,Bursa

19. YAVUZ, H. Ekim 1996. Türkiye’de Çevre Yönetimi.TSE Tüketici Bülteni, Y:9, S:99, Ankara

20. ATOK, B. O. , 2000, Seramik Sektöründe ISO 14001 Uygulaması, Lisans Tezi, Bursa

Deniz KirliliÄŸi

Salı, 06 Kasım 2007

DENİZ KİRLİLİĞİ

1)Denizin üzerinde yüzen ve kirliliğe neden olan bazı maddeler vardır.

Bu maddeler şunlardır:

a)Sigara izmaritleri

b)Şişe,kola ve gazoz kapakları

c)Çekirdek kabukları

d)Pet ÅŸiÅŸeler

e)Naylon parçaları

Bu gibi maddeler denizdeki doğal hayatı etkilediğinden,balık,denizanası gibi canlıları olumsuz etkiler.

2) Evet denizin üzerinde yağ tabakası gözledim.Her ne kadar fotoğraf makinasıyla ayrıntılı olarak çekemediysemde çıplak gözle görebiliyorum.Genelde gemilerden küçük balıkçı motorlarından ve denize dökülen kanalizasyonlardan kaynaklanıyor.

3) Benim gözlem yaptığım bölümde denizin derinliği yaklaşık 50 m kadardı.Bu bölümde ölçüm yapma olanağım yoktu.Ancak 1-2 m derinliğe kadar etkisini tahmin edebiliyorum.Ayrıca burada toplanan atık maddeleri fotoğraf makinasıyla tespit ettim.

4) Kabaca tahmin edersek benim gözlem yaptığım bölgede % 30 u atık maddelerle kaplıydı.

5) Bu konuda o bölgedeki kişilerle yapmış olduğum konuşmalarda,bana söylenen,İstanbul Boğazı genelinde zaman zaman atıkları toplama çalışması yapıldığı,ancak yeterli olmadığı söylendi.

6)Deniz kirliliği denizdeki doğal dengenin bozulmasına,bu nedenle yaşamları birbirine bağlı canlıların ölmesine ve giderek nesillerinin tükenmesine neden olur.Örneğin deniz kirliliği nedeni ile bir yosunun ölmesi bunu yiyerek yaşamını sürdürecek olan balığın neslinin tükenmesine,bu balığı yiyerek yaşamını sürdüren deniz kuşlarının da beslenmesini olumsuz olarak etkileyecektir.

7) Kanalizasyon gibi atıklar denizin açık bölgesine ya da atık su istasyonlarına boşaltılmalı,fabrikaların atık sularının denize dökülmesini önlemeliyiz.lş

Enerji Kaynaklı Sera Gazı Emisyonlarının

Salı, 06 Kasım 2007

ENERJİ KAYNAKLI SERA GAZI EMİSYONLARININ

AZALTILMASINDA TEKNOLOJİNİN ROLÜ

Kyoto Protokolü(1) OECD ülkelerine, sera gazı emisyonlarını düşürmeleri için çağrıda bulunmaktadır.

Enerji üretim ve tüketiminde bugün mevcut olan eÄŸilimlerin aynen devam edeceÄŸi varsayılarak hazırlanan (business-as-usual) senaryoda, OECD genelinde, 2010 yılındaki CO2 emisyonlarının 1990 yılında gerçekleÅŸenden %30 fazla olabileceÄŸi tahmin edilmektedir(2). Halbuki Kyoto Protokolünde “Annex I” ülkelerinin, 2008-2012 yılları arasında, toplam sera gazı emisyonlarını 1990 yılı seviyesinin % 5.4 altına çekmeleri öngörülmektedir.

Kyoto hedeflerini gerçekleştirmede, teknoloji, hiç kuşkusuz ki çok önemli bir role sahiptir. Çevreye duyarlı ve çevre dostu teknolojilerin geliştirilmesi ve ticarileştirilmesi, ancak teknoloji alanında hızlı ilerlemelerin sağlanması ile mümkündür. Devletler, hem yeni ve ileri teknolojilerin geliştirilmesi hem de bu teknolojilerin mümkün olduğu kadar hızlı yaygınlaşması yönünde gayret göstermelidir. Daha temiz ve verimli enerji teknolojilerinin pazara çıkması, ülkelerin taahhüt ettikleri emisyon düşüşlerini sağlamak üzere yapacakları harcamaların azalmasına olanak tanıyacaktır.

Ayrıca, küresel iklim deÄŸiÅŸikliÄŸi sorununa kalıcı ve etkili bir çözüm saÄŸlanması, emisyonların, Kyoto Protokolünde öngörülen ve 2008-2012 yıllarını kapsayan dönemin ötesinde daha da düşürülmesini gerektirmektedir. Ancak, devletlerin de katkılarıyla, mevcut “business-as-usual” durumunu deÄŸiÅŸtirecek yönde faaliyetlerde bulunulmazsa, - diÄŸer bir deyiÅŸle, ekonomik büyüme (daha fazla enerji tüketilmesi) ve çevrenin korunması arasındaki iliÅŸkiyi temelden deÄŸiÅŸtirerek, tamamen farklı enerji imkan ve hizmetleri sunacak teknolojiler ve sistemler bulunmazsa - bugünün en iyi ve de geleceÄŸin daha geliÅŸmiÅŸ enerji teknolojileri buna yeterli olmayacaktır. Bu çerçevede, devletlerin, söz konusu teknolojilerin geliÅŸtirilmesi ve yaygınlaÅŸtırılması için gerekli ortamı yaratacak yeni politika ve tedbirler (bazı regülasyonlar ve teÅŸvikler vb.) ortaya koymaları ve bu faaliyetleri destekleyici uluslararası iÅŸbirliÄŸi imkanları ve ortak eylemleri gündeme getirmeleri gereklidir.

Enerji üretim ve tüketiminden kaynaklanan sera gazı emisyonlarının azaltılması için yapılması gerekenler şunlardır:

• Enerji tasarrufunun artırılması ve enerji tüketiminin (ısıtma, aydınlatma, ulaşım, endüstriyel prosesler vb.) azaltılması

• Enerji verimliliÄŸi daha yüksek ( birim hizmet için gerekli olan birim enerjiyi azaltan) teknolojiler kullanılması

• Fosil yakıtların yerine fosil olmayanların ve yüksek karbonlu fosil yakıtlar yerine düşük karbonlu fosil yakıtların kullanılması

• Karbonun ayrılması ve (bitkiler, toprak ya da yeraltı boÅŸluklarında) tutulması(3), sera gazı konsantrelerinin kimyasal ve endüstriyel proseslerde kullanılması, petrol geri kazanımının artırılması.

IEA ülkeleri bunları gerçekleştirmenin en iyi yollarının neler olacağını tartışmaktadırlar. Bu tartışmalarda ortaya çıkan, bütün çözümlerde teknolojinin anahtar rol oynadığı, ancak sadece teknoloji geliştirmenin de yeterli olmadığıdır. Bugün emisyonları düşürme kapasitesine sahip birçok teknoloji mevcuttur, ancak sorun bunların kullanımlarının sınırlı kalması ve yeterince yaygınlaşamamasıdır. Bunun çeşitli nedenleri vardır:

1) Alışılmış sanayi ve iş pratiğinde, yeni teknolojiler genellikle mevcut cihaz ve donanımların yenilenme dönemlerinde uygulamaya girmektedir. Başlıca sermaye yatırımlarının yenilenme hızı ise oldukça düşüktür (otomobillerde 8-10 yıl, imalat sanayiinde 15 yıl, enerji üretim tesisleri için 30 yılı aşkın, binaların kullanım ömrü ise 60-100 yıl). Dolayısıyla bu dönüşümün kendiliğinden olması beklenirse, yeni teknolojilerin yayılmaları çok yavaş olacaktır. Enerji ve büyük ölçekli sanayi üretimlerinde bu dönüşümün daha erkene çekilebilmesi ise, ancak bu dönüşüm sonuçlarının mevcut imkan ve donanımları kullanarak üretimi sürdürmekten daha karlı hale gelmesi koşuluyla mümkün olabilir.

2) Yeni teknolojiler, genelde, yerine geçecekleri konvansiyonel teknolojilerden daha pahalıdır. Yeni teknolojiler ve imalat proseslerinin maliyetlerinin düşürülmesi mümkün olmadıkça, bunların konvansiyonel teknolojilerin yerine geçmesi oldukça zordur. DiÄŸer taraftan, maliyetlerinin düşmesi, “teknoloji öğrenme” süreci nedeniyle, kümülatif üretimlerinin artmasıyla mümkündür. Ancak yüksek maliyetleri, bu teknolojilere yatırımı engellemektedir.

3) Teknolojik ilerlemeler genellikle, sistemin baştan sona tamamıyla değiştirilmesiyle değil, mevcut sistemlerde arka arkaya gerçekleştirilen küçük atılımlarla olmaktadır. Ancak emisyonların düşürülmesi, kapsamlı yenilikleri ve sistemlerin tümüyle değiştirilmesini gerektirmektedir.

4) Yeni teknolojilerin finanse edilmesi ve uygulanmasındaki risk, özellikle ekonominin daraldığı dönemlerde ve belirsizliğin yüksek olduğu pazarlarda, bu teknolojilere yapılacak yatırımları geciktirmektedir.

Bütün bu sınırlayıcı faktörler, bugünün en iyi ve yarının ileri teknolojilerinin yaygınlaÅŸabilmesini saÄŸlamak üzere, devletlerin – özel sektörün de katılımıyla – harekete geçmesini [altı tarafımızdan çizildi] gerektirmektedir. Bu kapsamda yapılması gerekenler üç ayrı baÅŸlık altında toplanabilir:

• Tam anlamıyla geliÅŸmiÅŸ, ancak ticari olarak kendini kanıtlamamış teknolojiler için demonstrasyon ve pilot projeler yürütülerek bunların duyurulması ve tanıtılmasını hızlandırmak

• Teknik olarak geliÅŸtirilmeye muhtaç teknolojiler için düzenlenecek Ar-Ge programlarıyla, bu teknik engellerin aşılmasına yardımcı olmak

• Enerji sistemleri ve hizmetleri için tamamen farklı bir yaklaşım geliÅŸtirilmesi çabalarına öncü olmak ve destek vermek. Dünya nüfusundaki – özellikle geliÅŸmekte olan ülkelerdeki – hızlı artış, ekonomik faaliyetlerin yaygınlaÅŸması ve yaÅŸam standartlarındaki hedeflenen iyileÅŸtirmeler, enerji hizmetlerine olan talebin sürekli olarak artmasına yol açmaktadır. Bu eÄŸilimler, enerji sistemleri ile emisyon seviyeleri arasındaki bugünkü iliÅŸkileri deÄŸiÅŸtirecek yeni bir paradigma ihtiyacını da gündeme getirmektedir. Emisyonları önemli miktarlarda düşürecek tamamen yeni teknolojiler ve altyapıların ve bugünden hayal edemediÄŸimiz yeni enerji sistemlerinin bulunması bu kapsama girer ve temel kavramlar üzerinde araÅŸtırma yapmanın ve uzun dönemli Ar-Ge’nin önemini vurgular.

Birçok OECD ülkesinde gözlenen Ar-Ge yatırımlarındaki azalma ve giderek kısa dönemli Ar-Ge’ye odaklanma, uzun dönemli Ar-Ge yetenekleriyle ilgili endiÅŸeler ortaya çıkarmaktadır. Mevcut ve planlanan uzun dönemli Ar-Ge yatırımları, çözülmesi gereken sorunun büyüklüğü ışığında yeniden ve dikkatle deÄŸerlendirilmelidir. Yeni teknolojilerin geliÅŸtirilmesi ve ticarileÅŸtirilmesi sürecinin uzunluÄŸu, Ar-Ge’ye yapılacak yatırımların da kararlı ve sürekli olmasını gerektirir.

Çevre Kirliliği

Salı, 06 Kasım 2007

ÇEVRE KİRLİLİĞİ

Çevrebilimciler çevreyi canlı,cansız bütün doÄŸal varlıkların ve doÄŸadaki insan yapısı öğelerin bütünü olarak tanımlarlar.Bu çevre, çeÅŸitli insan etkinlikleri sonucunda oluÅŸan atıklar,duman,zehirli kimyasal maddeler ve öbür zararlı maddelerle sürekli kirlenmektedir. Toprak,su ve hava kirliliÄŸinin yanı sıra gürültü ve radyoaktiflik gibi daha yeni öğeleri de kapsayan çevre kirliliÄŸi günümüzde tüm dünyada önemli bir sorun haline gelmiÅŸtir. Özelliklerle büyük kentlerde ve sanayi bölgelerinde insan saÄŸlığını tehdit eden ciddi boyutlara ulaÅŸan ve 1970′lerden baÅŸlayarak geniÅŸ kitlelerin ilgisini çeken çevre kirliliÄŸi aslında yeni bir sorun deÄŸildir. Yeni olan, bu kirliliÄŸin tüm dünyada ulaÅŸtığı ciddi boyutlar ve insanların bu tehlikenin bilincine varmaya baÅŸlamalarıdır.

OrtaçaÄŸda özellikle kentler çok pisti, su kaynakları kirliydi ve salgın hastalıklar hızla yayılırdı. Kentlerin koÅŸulları zamanla iyileÅŸtrildi, ama Sanayi Devrimi’nden bu yana hızla büyüyen sanayi üretiminin ortaya çıkardığı atıklar çevre kirliliÄŸine yeni boyutlar getirdi. Artan ve belirli kentsel alanlarda yoÄŸunlaÅŸan nüfusun çeÅŸitli etkinlikleri sonunda ortaya çıkan atıkların yok edilmesi gittikçe daha karmaşık bir soruna dönüştü. Artan enerji gereksinimini karşılamak için kullanılan yakıtların dumanı havaya, akarsu ve denizlere boÅŸaltılan atıklar suları kirlitti. Kısa sürede çürüyüp ayrışarak doÄŸaya karışan organik atıklara, uzun yıllar bozulmadan kalan plastik,metal,cam gibi sanayi atıkları eklendi. Çöplükler geniÅŸ alanlara yayıldı. Zehirli kimyasal ve radyoaktif maddelerden oluÅŸan atıklar bütün canlı varlıklar için tehlike oluÅŸturmaya baÅŸladı. KirliliÄŸin en yoÄŸun olduÄŸu yerlerde insanlar ve hayvanlar ölmeye baÅŸladı, bitkiler kurudu. DoÄŸadaki dengelerin bozulması yaÅŸamı tahdit etmeye baÅŸlayınca, daha çok sayıda insan çevre kirliliÄŸinin tehlikesini gördü ve bunun önlenmesini istemeye baÅŸladı. Çevre kirliliÄŸini önlemenin yolları aranıp bulundu. Ama , kirliliÄŸi önleyecek bütün önlemler ek harcamalar gerektirdiÄŸi ve sanayi üretimini daha pahalı hale getirdiÄŸi için bunların her zaman istekle uygulandığı söylenemez.

Çevre kirliliÄŸini azaltmak için en iyi çözüm atıkların sanayinin hammadde gereksinimini karşılamakta kullanılmasıdır. ÖrneÄŸin, kullanılmış ÅŸiÅŸe ve camlar,metal,kağıt plastik atıkları bu maddelerin yeniden üretiminde hammadde olarak kullanılabilir. Öte yandan, denizlere boÅŸaltılan atıklar önceden arıtılarak zararlı maddelerden temizlenmeli, radyoaktif ve zehirli kimyasal atıklar özel koruyucular içinde yer altına gömülmelidir. ABD’deki Love Canal olayı bu tür atıkların tehlikelerini açıkça ortaya koymuÅŸtur. New York eyaletinde, Niagara Çavlanı yakınında plastik ve kimyasal madde üreten bir fabrika, 1940′lardan baÅŸlayarak atıklarını fabrika yakınındaki eeski bir su kanalına boÅŸaltmış, daha sonra doldurulan ve üzeri killi toprakla kapatılan kanalın üstünde okullar, evler yapılmıştır. Ancak 1971′de, zehirli kimyasal atıkların killi topraktan sızdığıı ve bölgenin, bazıları kansere neden olan kimyasal maddelerle kirlendiÄŸi belirlendi. Sonunda Love Canal yöresi felaket bölgesi ilan edildi ve boÅŸaltıldı. Sızıntıyı önlemek ve kirlenmenin zararlarını gidermek için 20 milyon dolardan fazla para harcandı.

Çöp Sorunu

Büyük bir kentten bir günde toplanan çöpler dağ gibi yığın oluşturur. Hastalık taşıyan sinek, böcek ve farelerin üremesi için elverişli bir ortam oluşturan bu çöplerin kısa sürede kaldırılması insan ve çevre sağlığı açısından zorunludur.

Asit Yağışları

Salı, 06 Kasım 2007

ASİT YAĞIŞLARI

Günümüzde her alanda kirletici etkisi hissedilen bu olay ülkelerin gelişmişliği ile doğru orantılı olarak artmaktadır. Asit yağış kömür, petrol ve gazın yanması sonucu sülfür ve azot oksitlerin atmosferde serbest kalması ile başlar. Oluşmasındaki en etkili sebep arabalar, uçaklar ve elektrik santrallerinde fosil kaynaklı yakıtların yanması ve diğer endüstriyel etkinliklerdir. Havada bulunan bu kimyasal maddeler havadaki su buharı ile birleşerek nitrik ve sülfürik asidi oluşturur ve suyun doğal çevrimi sırasında yağmur, kar veya sis olarak dünyamıza geri dönerler ki buna Asit Yağışı denir. Yaşanılan bu problem her ne kadar günümüzde gelişmiş ülkelerde yoğun olarak yaşansa da tüm dünyayı tehdit etmektedir çünkü atmosferde serbest kalan bu kirleticiler hakim rüzgarlarla taşınarak başka bölgeleride etkilemektedirler. Kirleticilerden çıkan tüm asidite dünyaya asit yağış olarak düşmez. Atmosferdeki asiditenin yaklaşık yarısı gazlar ve kuru partiküller şeklinde dünyaya geri döner. Kuru çökelti adı verilen bu kirlilik rüzgarla bitkiler, ağaçlar, binalar üzerine taşınır.

1600′lerin baÅŸlarında asit yağışa İngiltere’de dikkat çeken bilim adamları, o yıllarda endüstrilerin ÅŸehir dışında kurulması ve uzun bacaların, dumanların uzaÄŸa yayılmasını saÄŸlamak üzere kullanılmasını önermiÅŸlerdi. Bu tarihten çok sonra asit yağışın zararlı etkisinin artması üzerine Kuzey Amerika ve Avrupa ülkeleri havadaki kirleticilerin miktarını azaltıcı kanun ve kararnameler çıkardılar. 1970 de Kanada ve BirleÅŸik Amerika’da asit yağışı azaltmak için Temiz Hava kanunu kongreden geçirildi. Kanunla, endüstrilerin çıkardığı kirletici miktarına sınırlama getirildi ve kirliliÄŸi azaltıcı diÄŸer metodlar kullanıma konuldu. Bu metodlar, düşük sülfürlü kömür kullanımı, endüstriyel tesislerde yeni arıtma metodlarının kullanımı ve kirleticiler havaya ulaÅŸmadan onları dumandan ayıracak aletlerin kullanımı idi. 1990 yılında kanunda yeni düzenlemeler yapıldı ve fosil yakıt kullanan tesisler emisyonlarını 2000 yılına kadar her yıl 19 milyon tondan 9 milyon tona düşürmeye mecbur bırakıldılar.

Asit yağışın ana sebepleri Sülfür ve azot oksitleridir. Volkanlar, planktonlar, çürümüş bitkiler gibi doğal kaynaklar sülfürdioksit yayarlar. Bunun yanı sıra kömür ve petrol gibi fosil yakıtların yanması dünyadaki bu gazın kaynaklarından yaklaşık yarıdan fazlasından sorumludur. Sülfürdioksit atmosfere yükseldiğinde sülfat iyonlari formunu alır. Daha sonra havada hidrojen atomları ile sülfürik asidi oluşturur ve dünyaya geri döner. Oksidasyon amonyak ve ozonun kataliz etkisi ile genellikle bulutlarda oluşur. Bununla beraber sülfürdioksitin hepsi sülfürik aside dönüşmez, önemli bir miktar atmosferde serbest kalarak dünyaya geri döner. Azot oksitler de asit yağışın önemli elemanlarındandır. Bu kirleticilerin ana kaynağı ise egzoz gazları ve güç santralleridir. Sülfürdioksit gibi azot oksitlerde atmosferde yükselerek bulutlarda nitrik asit formuna dönüşür. Bu reaksiyonlar demir, mangan, amonyak ve hidrojen peroksitin bulunduğu yüksek kirliliklerdeki bulutlarda oluşur.

İnsan etkinliği olarak sanayi, endüstri, tarım ve diğer çevresel işlemler sonucunda birçok atıklar atmosfere atılmaktadır. Fabrikalar, enerji santralları, motor eksozları ve benzeri kaynaklardan atmosfere atılan kükürt dioksit (SO2) ve azot oksitleri (NOx) atmosferdeki taşınımı sırasında bulut içindeki su ile reaksiyona girerler. Bu reaksiyonlar sonucunda sülfürik asit (H2SO4) ve nitrik asit (HNO3) oluşur. Oluşan sülfürik asit ve nitrik asitin yağmur, kar, sis ve diğer şekillerde yağışlarla beraber yeryüzüne asit yağmuru olarak düşer. Yağışların normal yağıştan daha fazla asitlik derecesine sahip olmaları, düştükleri bölgeyi (bitkiler, toprak, yapılar, göller, akarsular, denizler vb) kirletmekte, doğal yapılara ve canlılara zarar vermektedirler.

Asit yağışlarına ek olarak kuru birikme olarak adlandırılan bir asitlilik çeşidi daha vardır. Bu ise, gaz ve parçacık şeklinde daha asit reaksiyonlu parçacıkların yeryüzünde birikmesidir. Rüzgar daha asit reaksiyonlu parçacıkları taşır ve bunlar da değişik yüzeylerde (Bitkiler, binalar, arabalar vs) birikirler. Yağışlar esnasında daha önceden birikmiş olan daha asit reaksiyonlu parçacıklar yağışla yıkanarak yeni bir karışım oluştururlar ve bu karışım çok daha asit reaksiyonlu bir yapıya sahip olabilir. Kuru birikme ile asit yağışlarının birlikte meydana gelmesi literatürde asit birikmeleri olarak adlandırılır. Yağışların havadaki gaz ve asılı parçacıkları temizleme görevi yapması nedeniyle de yağış hava kirliliğinde çok önem kazanmaktadır.

Bacalardan çıkan emisyonların sebep oldukları asit yağışlarının yanı sıra, atmosfer-bitki örtüsü-toprak yüzeyleri arasındaki kuru ve yaÅŸ birikme yolu ile taşınma iÅŸlemleri son yıllarda ön planda yer alan araÅŸtırma konuları arasındadır. Kükürt bileÅŸiklerinin yağış suyunun asitleÅŸmesindeki payı 2/3’dür. 1/3 oranında ise azot bileÅŸikleri sorumludur. Bu suretle kükürtten gelen kirlenme tehlikesi daha büyük olacaktır.

ÖLÇÜM

Asidite ve alkaliniteyi ölçmek için paper-Hydrion (pH) ölçeği kullanılmaktadır. pH metrenin ölçüm aralığı 0-14 arasında değişmektedir. Herhangi bir pH değeri 7 den küçükse ortam asidik büyükse baziktir. Burada pH skalasının logaritmik olduğu unutulmamalıdır. 5.6 değeri, bu değerin kabulü ile ilgili pek çok tartışma olmasına rağmen asit yağışın tanımında sınır değer olarak kullanılmaktadır.

İNSANIN ETKİLERİ

Ekonomik faaliyet, kıtlığa karşı yapılan bir savaştır. İnsan bu savaşta bir takım değerleri

üretip- tüketirken baÅŸka bir deÄŸer olan kaliteyi ÇEVRE’Yİ de tüketmektedir: Hava, su,

yeÅŸil ve toprak gibi …… Biri kirlendiÄŸi zaman beraberinde, zincirleme olarak, diÄŸerleri

ve bunlardan yararlanan insanlar da kirlenmekte ve yok olmaktadır.

Görüldüğü gibi hava doğal ve yapay etmenlerce kirletilmektedir. Yapay etmenlerin

temelinde insan bulunmaktadır. Fabrikadan, evlerden ve araçlardan çıkan dumanlar

tarafından atmosfer durmadan kirlenmektedir.

Bu kirlilik doğrudan olduğu gibi asit yağmurları yoluyla da bitkiye, insana, suya, toprağa

ve taÅŸa etki etmektedir.

Termik santrallarda, ısıtmada ve endüstri kurumlarında kullanılan kömür atmosfere kül

(kadmiyum, arçelik, kurşun) CO2 ve SO2 yaymaktadır. Dünyada olduğu

gibi Türkiye’de kömür ve petrol tüketimi giderek artmaktadır.

Artan taşıt sayısı da petrol tüketimini dolayisiyle atmosferdeki karbon monoksit gazını

yükseltmektedir.

Yanardağlar da havadaki SO2 ve CO2 gibi gazların miktarını arttırmaktadır.

Bu gazlar havadaki subuharı ile birleşirler;

H2O+SO2 ______ H2SO4 (sülfirikasit) ve

H2O+NO2 ______ HNO3 (nitrikasit) olarak yere düşerler.

Hava kirliliği, ışınların yere ulaşmasını ve atmosfere yayılmasına da engelleyerek iklim

üzerinde olumsuz etki yapmaktadır.Asit yağışları yapraklardaki klorofilin bozulmasına

ve bitkinin sararıp kurumasına neden olmaktadır.

Bilindiği gibi bitkiler, fotosentez sırasında CO2 tüketir. Asit yağmurları, bitkileri kurutarak, diğer yandan atmosferdeki CO2 (karbondioksit) tutarının artması için ortam hazırlamaktadır. Başka bir anlatımla, bir olumsuzluk bir başka olumsuzluğu üretmektedir.

Asit yağışlarının etkilerini görebilmek için bazı deneylere giriştik:

13, saksıya fasulye ve nohut ekildi.

Çalışmalarımızda kullanılmak üzere, topladığımız yağmur suyunun asitik değeri ölçüldü: İlk yağış PH5,5, ikinci ve daha sonraki yağışlar PH6 olarak saptandı. Bu da bize hava kirliliği ve onun oluşturduğu asit yağmurlarının çevremizde bir realite olduğunu kanıtlamaktadır.

AÅžAMA

A ) TOHUM GRUBU

Saksılara fasülye ile nohut karışık olarak ekildi. Bu saksılar 5 gruba ayrıldı. Ekildiği tarihden itibaren, her grup asitik değeri PH3, PH4,5, PH6 olan sularla, normal su (musluk) ve yağmur suyu ile sulandı. İki ay boyunca gözlem ve ölçümler yapıldı.

Tohum –1 Grubu (YaÄŸmur suyu)

1.Saksı

15.11.99 22.12.99 03.01.2000 24.01.2000

Ekim dikim Saksı Çimlenme Fasülye= 4 cm Fasülye= kuru

Nohut= 22 cm Nohut=23 cm

2. Saksı

15.11.99 22.12.99 03.01..2000 24.01.2000

Ekim dikim Çimlenme Fasülye= 8 cm Fasülye= 8 cm

Nohut= 26 cm Nohut=38 cm

Tohum –2 Grubu (PH3)

1. Saksı

15.11.99 22.12.99 03.01..2000 24.01.2000

Ekim dikim Çimlenme Nohut= 20 cm Nohut solgun,

Fasülye= 4 cm Fasülye kuru, toprakta beyazcıklar

2. Saksı

15.11.99 22.12.99 03.01..2000 24.01.2000

Ekim dikim Çimlenme Nohut= 31 cm Nohut= 24 cm

Fasülye yok.

Sararmış ve kurumuş

Tohum –3 Grubu (PH4,5)

1.Saksı

15.11.99 22.12.99 03.01.2000 24.01.2000

Ekim dikim Yok

Yok

Yok

2. Saksı

15.11.99 22.12.99 03.01.2000 24.01.2000

Ekim dikim Yok Yok Yok

3. Saksı

15.11.99 22.12.99 03.01.2000 24.01.2000

Ekim dikim Yok Yok Yok

Tohum –4 Grubu (PH6)

1.Saksı

15.11.99 22.12.99 03.01.2000 24.01.2000

Ekim dikim Fasülye =20 cm 22 cm 23 cm

2. Saksı

15.11.99 22.12.99 03.01.2000 24.01.2000

Ekim dikim

Fasülye= 18 cm 19 cm

20 cm

Fasülye=11 cm 13 cm. 13.5cm

3. Saksı

15.11.99 22.12.99 03.01.2000 24.01.2000

Ekim dikim Fasülye=19 cm 20 cm 21 cm

Fasülye=19 cm 20 cm 21 cm

Tohum –5 Grubu (Normal Su)

1.Saksı

15.11.99 22.12.99 03.01.2000 24.01.2000

Ekim dikim Çimlenme Nohut= 18 cm Nohut=21 cm

2. Saksı

15.11.99 22.12.99 03.01.2000 24.01.2000

Ekim dikim Çimlenme Fasülye= 9 cm Fasülye= 11 cm

3. Saksı

15.11.99 22.12.99 03.01.2000 24.01.2000

Ekim dikim Çimlenme Fasülye= 5 cm Fasülye= 7 cm

GENEL GÖZLEMLERİMİZ:

a) Gövde ve renkte görülen değişimler

PH3 : Çimlenme yavaş, önce hızlı olan büyüme sonra yavaşlıyor. İki ay sonra sararma ve kuruma başlıyor.

PH4,5 : Çimlenme yok

PH6 : Fasülye ve nohut diğer gruplara göre erken çimleniyor ve hızla büyüyor.

Normal su : Nohut ve fasülye normal sürede çimleniyor ve büyüyor.

Yağmur suyu : Normal sürede çimleniyor. Büyüme hızı normal. Ancak 2 ayın sonunda sararma başlıyor.

b) Bazı bitkiler topraktan çıkarıldı kök gelişmeleri incelendi

PH3 : Köklerin ince, seyrek ve yukarıya doğru kıvrıldıkları gözlendi.

Yağmur suyu (PH5,5-6) : Gövde daha kalın, köklerin sık ancak kısa olduğu gözlendi.

Normal su : Köklerin uzun, kalın ve sık olduğu gözlendi.

SONUÇ : Suyun asitlik değeri arttıkça köklerin uzunluk, kalınlık ve sıklık özelliklerinde normal olmayan gelişmeler görülmektedir.

Asit Yağışlarının Su Ekosistemlerine Etkisi

Kirleticilerin havadan uzaklaştırılmasında yağışlar büyük rol oynarlar. Fakat bu yolla atmosferden yere inen kirleticiler, yeryüzünde kirlenmeye neden olurlar. Su damlacıkları tarafından yer yüzeyine indirilen partikül ve gaz halindeki kirleticiler topraktan yeraltı sularına sızarak veya doğrudan akış ve yağış halinde yüzeysel su kaynaklarına ulaşırlar.

Asit yağışları tatlı su göllerinde asitliÄŸi arttırarak bu göllerde asitliÄŸe duyarlı balık ve yumuÅŸakçaların tür ve miktarının azalmasında etkili olmaktadır. Göller üzerinde kar ve don halinde bulunan asitli tabaka, havanın ilkbaharda ani ısınmasıyla göl eko sistemini bozmaktadır. Bu hızlı deÄŸiÅŸime ayak uyduramayan canlılar zarar görmektedir. ABD’de bulunan 100 bin gölün yaklaşık 20 bininde hiç balık kalmamıştır. Halen birçok göle aşırı asitliliÄŸi gidermek üzere kalsiyum hidroksit püskürtülmektedir. Sülfürik asit (H2SO4) balıkların yaÅŸamını saÄŸlayan oksijen, tuz ve gıdaların azalmasına neden olur. Kalsiyum gibi iyonlarda olan azalma balık yumurta üretimine zarar verir. Kalsiyumun az olması balık omurgalarının zarar görmesine neden olur. Azot deÄŸiÅŸimi balıkların zarar görmesine neden olur. Alüminyum balıklar için çok zararlı olup ölümlere neden olur. pH deÄŸerinin 5.9’un altına düşmesi zararlı olmaya baÅŸlar. Bazı temel besinleri zarar görür. Bazı türler uzun süre yaÅŸayamazlar. pH 5.5 deÄŸerine ulaÅŸtığında bir çok balık türü çoÄŸalamaz. YaÅŸlılar ölür, genç olanlar ise yaÅŸamakta zorlanır. pH 5.0 olduÄŸunda balıklar ölür.

Asit Yağışlarının Kara Ekosistemlerine Etkisi

Artan endüstrileşme ve tarıma dayalı sanayiden endüstriye dayalı bir sanayiye geçiş, gelişmekte olan ülkelerde büyük yerleşim alanlarının oluşmasına ve çevreye zarar veren bir çok sanayinin kurulmasına sebep olmuştur. Özellikle, verimli tarım alanları üzerinde sanayi tesislerinin artması ve çevredeki tarım ile orman alanlarının bundan etkilenmesi hem tarım alanlarının azalması hemde tarım ve orman alanlarına verdiği zarar açısından düşündürücüdür. Gelişen sanayi ile birlikte hava kirliliği artmış ve canlıların yaşamını tehdit eder boyutlara ulaşmıştır. Hava kirliliğinin bitkiler üzerindeki etkileri de çok uzun zamandan beri araştırılmaktadır. Özellikle asit yağışları, ozon konsantrasyonundaki değişimler, iklim değişiklikleri tarım ve orman meteorolojisi açısından bir çok risk taşımaktadır. Ancak bu konularda ülkemizde yeteri kadar çalışma yapıldığı söylenemez. Kirleticilerin sadece ekolojik etkileri yoktur, aynı zamanda ekonomik etkileri de vardır. Bilhassa tarımsal üretimde verimliliğin arttırılmaya çalışıldığı ülkemizde hava kirliliğinin, verimin miktar ve kalitesine ne derecede etkide bulunduğu ve tarım ve ormancılığı sınırlayıcı rolünün daha iyi analiz edilmesi gerekmektedir.

Gün geçtikçe, azalan ve şehrin oksijen kaynağı olan İstanbul ormanları, hava kirliliği ve dolayısıyla asit yağışlarından etkilenebilmektedir. Özellikle yağışların asitleşmesinde sanayi, konut ve ulaşımdan kaynaklanan kükürt dioksit ve azot oksitlerin önemli rolü bulunmaktadır. Bu gazlar yağış ile birleşince kükürt dioksitten sülfürik asit, azot oksitten de nitrik asit meydana gelir. Bu asitler doğrudan ağaçların fizyolojik yapısına etki ettiği gibi, dolaylı olarak ta toprak asitliğini arttırarak ağaç gelişimini durdurur ve ölümlere sebep olur. Bu nedenle İstanbul için son derece önemli olan Belgrat ormanlarının asit yağışlarından nasıl etkilendiğinin incelenmesi gereklidir.

Asit Yağışlarının Toprağa Etkisi Asit yağışlarının dolaylı etkileri toprakta da görülür. Asit yağışları, toprağın kimyasal yapısı ve biyolojik koşulları üzerinde etkide bulunarak, bu topraklar üzerinde yetişen bitkilere zararlı olmaktadır. Toprağa erişen sülfürik asit, toprağın asitliliğini yani aktif hidrojen iyonlarının yoğunluğunu arttırmaktadır. Miktarı artan H+ iyonları, toprağın kolloidal kompleksleri olan kil minarelleri ve humus kolloidleri tarafından tutulmakta olan başta Ca++ olmak üzere K+, Mg++ ve Na+ gibi bitki besin elementlerinin yerine geçerek, onların topraktan taban suyuna karışmak üzere yıkanmalarına neden olmaktadır. Makro besin elementlerinin bu yolla topraktan yıkanmaları toprağın verim gücünün azalmasına neden olduğu gibi toprakta oluşan yüksek asitliliğin bir kısmı mikro besin elementlerinin de olumsuz yönde etkilenmesine neden olmaktadır. Topraktaki asit birikimi, besin elementlerinin bitkiler tarafından kullanılmamasına neden olur. Aynı zamanda asit yağışları, topraktaki demir, alüminyum ve mangan gibi toksit maddelerin açığa çıkmasını sağlar. Bu toksit maddeler ağaçlara ve bitkilere çok zararlıdır.

Asit Yağışlarının Yapılara Etkisi

Asit yağışına maruz kalan özellikle kireç taşları ve mermerlerden inşa edilen tarihi yapılar ve anıtlar orijinal özelliklerini hızla kaybetmektedir. Bu yüzden ülkemizde bulunan çok sayıdaki tarihi yapılar ve anıtlar tehlike altındadır. Asit yağışlarının binalarda meydana getirdiği bir başka zararı da çatı örtüsü olarak kullanılan çinko gibi metal levhalarda görülen yıpranmalardır.

Asit Yağışlarının Bitkiler ve Orman Alanları Üzerindeki Etkisi

Kirleticiler, bitki geliÅŸimine, verimine, fizyolojisine ve biyokimyasal yapısına etki edebilmektedir. Bu zamana kadar hava kirliliÄŸinin tarım ve ormancılık üzerindeki etkilerini analiz etmek amacıyla dünyada çeÅŸitli çalışmalar yapılmıştır . Özellikle kükürt dioksit (SO2) ve hidrojen florür (HF) gazlarının bitkilerin biyolojik yapısı üzerinde zararlı etkilerde bulunduÄŸu tespit edilmiÅŸtir. Uzun yıllar süren çalışmalar sonucunda bitkilere zarar veren çeÅŸitli gazlar Tablo’daki gibi belirlenmiÅŸtir.

Tablo: Bitki sistemine etkide bulunan hava kirleticileri.

Kirletici Kirletici formu Ana kirletici kaynağı

O3

Gaz Atmosferik dönüşümler (emisyonlarla, NO2 ve hidrokarbonlar ile bağlantılı)

Sox

Gaz Güç kaynakları (Termik santraller vs.), Metal eritme işlemleri

NOx

Gaz Atmosfere verilen gazlar ve atmosferik dönüşümler (yüksek sıcaklıkta yanma, NO den), gübre üretimi, araç emisyonları

HF

Hidrojen florür

Süperfosfat ve alüminyum eritilmesinden

Etilen

Gaz

Yanma (araç emisyonları), doğal

Cl2

Gaz Fabrika üretimlerinden, arıtma tesislerinden

HCL

Gaz

DoÄŸal

Toksik elementler

Asılı parçacıklar

Eritme ve yakma iÅŸlemleri

NH3

Gaz

DoÄŸal

H2S

Gaz

Kağıt üretimi, doğal, jeotermal

CO2

Gaz

Yanma, doÄŸal

UV-b

Radyasyon

DoÄŸal, stratosfer

Asit Yağışlarının İnsan Sağlığına Etkisi

Asit yağışlarının insan sağlığına iki türlü zararı bulunmaktadır. Birincisi asitli hava solunumu veya yağış altında kişilerin vücudun yağış ile doğrudan temas etmesi. Asit yağışlarındaki kükürt ve azot bileşikleri astım, kuru öksürük, baş ağrısı, göz, burun ve boğaz tahrişi yapmaktadır. İkincisi ise dolaylı yollardan zararlarının görülmesidir. Bulut oluşum esnasında toplanan kirleticiler uzun mesafe taşınımı ile su kaynaklarına yağış ile karışmaktadır. Asit yağışları topraktaki metallerin çözünmesine ve suya karışmasına da neden olmaktadır. Ayrıca yağış esnasında atmosferde bulunan kirleticiler yağış ile birlikte yere inmektedir. Asitleşen topraklardan kaynaklanan asitliği yükselmiş olan sular, mide asititesini arttırarak mide ülserine neden olmakta, ayrıca asit yağışları topraktaki iyodu eriterek, o topraklarda yetişen sebze ve meyvelerin ve içilen suların iyot miktarlarının düşmesine neden olmakta bu ise insanlarda troid bezi rahatsızlıklarına neden olmaktadır. Kullanılan bu sular insan sağlığına dolaylı yoldan zarar vermektedir. Suda çözülen zararlı metaller sebze, meyve ve hayvanlara geçmektedir. Bunların insanlar tarafından tüketilmesi ile ciddi zararlar başlamaktadır. Örneğin cıva hayvanların deri ve diğer organlarında birikmekte bu ise çocuklarda beynin zarar görmesine, sinir sisteminin bozulmasına neden olmaktadır. Diğer çözülmüş metaller hayvanlar yoluyla insanlarda böbrek hastalıklarına neden olmaktadır.

Her aÄŸaç hava kirliliÄŸi sonucu oluÅŸan gazlara (Kükürt dioksit, Azot dioksit) aynı hassasiyeti göstermez. Mesela meÅŸe, kavak, akçaaÄŸaç, kızılaÄŸaç ve söğüt aÄŸaçları hava kirliliÄŸine karşı daha az hassastırlar. Hava kirliliÄŸi ormanların yanında tarımsal üretime ve süs bitkilerine de zarar verir. ÖrneÄŸin kükürt dioksit miktarının havada 1.5 ppm’nin üzerinde olması buÄŸday bitkisinin verimini azaltmaktadır. Aynı ÅŸekilde elma, patlıcan, domates, lahana ve maydanoz 1.6-2.5 ppm arasındaki kükürt dioksit konsantrasyonlarında geliÅŸimlerini sürdürürken; kiraz, soÄŸan ve mısır kükürt dioksite karşı son derece dayanıklıdır

Havadaki asılı haldeki kirleticiler sis, yağmur veya kar ile birlikte bitki ve toprak yüzeylerine temas ederler. Toprak yüzeyindeki hava, su ve toprak kirleticilerinin etkisi arttıkça bitki üzerindeki olumsuz etkiler de fazlalaşacaktır. Bu da bitkinin ürün kalitesini ve miktarını olumsuz yönde etkileyecektir. Toprak yüzeyine yapışan sis, kırağı veya çiğ şeklindeki su moleküllerinin, gündüz buharlaşması sonucunda içerdikleri içerdikleri asit yaprak yüzeyinde kalır ve asit yanıklarına sebep olur. Ayrıca, yapraktaki asit birikimi mantarların gelişmesi için de uygun ortam sağlamaktadır.

Asit yağışları sonucunda Orta Avrupa’da son 15 yılda giderek yoÄŸunlaÅŸan orman ölümleri görülmektedir. Yapılan araÅŸtırmalar sonucunda yağışların kış ayında belirgin olarak daha asit reaksiyonlu özellik kazandığı ve özellikle aÄŸaçların gövdelerinden süzülerek akan suyun asitleÅŸmeyi ÅŸiddetlendirdiÄŸi anlaşılmaktadır. Asit yağışları, orman ekosistemindeki aÄŸaçlar ve diÄŸer canlılar üzerinde doÄŸrudan zararlı olmaları yanında toprağın doÄŸal özelliklerini bozarak köklerde oluÅŸturdukları zararlı etkilerle olumsuz etkilenmelerine neden olmaktadır. Bu sebeple beslenme iliÅŸkileri bozulan aÄŸaçlar, olumsuz etkilerin sürmesi ya da ÅŸiddetlenmesi durumunda ölmektedir. Yapraklar bitkilerin özümleme ve en önemli solunum organlarıdır. Bitki bünyesindeki mevcut su ve CO2 ‘i güneÅŸ ışığı etkisi ile birleÅŸtirip ÅŸeker ve aminoasitleri, kısaca organik maddeleri üretmektedir. Üretilen ÅŸekerin bir kısmı solunum olayında harcanmaktadır. CO2 ‘in özümlenmesi sonucu üretilen karbonhidratın solunumla sarfedilenden daha fazla olması halinde bitki yaÅŸayabilmekte, beslenip büyümekte ve meyve vermektedir.

Asit yağışları bitki yapraklarına, doÄŸrudan veya temas yoluyla zarar vermekte veya yapraktaki gözeneklerin (stomalar) kapakçıklarının açılıp kapanmasını önlemektedir. Solunum boÅŸluklarına girerek CO2 ‘in özümlenmesi olayına karışmakta ve asit sentezine sebep olmaktadır. Stomaların fotosentezi kolaylaÅŸtırmak için açılması sırasında SO2 su ile birlikte H2SO4′ü oluÅŸturur ve tepkimeye girer. Ancak bitkideki asit birikiminin etkisiyle, klorofil tahribi sonucunda fotosentez yeteri kadar yapılmamakta dolayısıyla bitki solunum için gerekli ÅŸekeri saÄŸlayamaması sonucu ölmektedir.

Yapılan çalışmalar, geniş yapraklı bitki topluluklarının asit yağışlarından daha fazla zarar gördüğünü göstermiştir. Bu da yukarıda bahsettiğimiz, asit birikiminin yapraktaki klorofili tahrip etmesi sonucu meydana gelmektedir. Laboratuarda yapılan çalışmalarda asit uygulaması durdurulduktan sonra bitkilerde gözle görülür bir gelişme olmuştur. Kontrollü çevresel şartlar altında asit birikiminin bitkiye verdiği zararı belirlemek amacıyla çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Ancak bu şartlarda yapılan denemelerin sonuçları ile bitkinin arazi koşulları altında asit birikimine olan hassasiyeti bitki türüne bağlı olarak değişebilir. Soya fasulyesinin değişik çeşitleri üzerinde yapılan arazi denemeleri sonucunda bunlardan Asgrov, Corsoy, Habitt çeşitleri asit yağışlarından olumsuz etkilenirken, Williams, Davis ve Wells çeşitleri olumsuz etkilenmemiştir. Bununla birlikte araştırma, yüksek protein içeren soya fasulyesi tohumlarının asit yağışları yüzünden olumsuz etkilendiğini göstermiştir .

Topraktaki asit birikimi, toprağın kimyasal yapısını bozması nedeniyle, toprak bitki sisteminde birtakım anormalliklere sebep olmakta, ağır metallerle zenginleşmiş besin maddeleri oluşturarak

insan saÄŸlığını tehdit etmektedir. SO2 ve NOx’ler stomalar yoluyla ibre ve yaprak dokularına girmektedir. Özellikle SO2 bir yönden O2 alımını önlemekte diÄŸer yönden de bünyede H2SO4’e dönüşerek parçalama, yakma yahut kemirme etkisi yapmaktadır. SO2’in yaprak ve ibrelerde oluÅŸturduÄŸu sülfürik asitin sünger mezofil hücreleri içerisinde bulunan kloro-plastlardaki magnezyumu giderek kuruttuÄŸu, klorofili ve plazmayı tahrip ettiÄŸi dolayısıyla özümlemeyi engellediÄŸi, bunların da sonuçta ölüme neden olduÄŸu bilinmektedir.

Türkiye’deki Yağışlar

Türkiye’deki çalışmalarda İzmir sanayi bölgesi yakınında yağışların kimyasal analizi araÅŸtırılmıştır. İzmir büyük bir yerleÅŸim ve sanayi ÅŸehri olduÄŸu için burada aerosol deÄŸiÅŸimi ile ilgili çalışmalar da yapılmıştır. Bu çalışmada makro ölçekteki meteorolojik parametrelerin etkili olduÄŸu görülmüştür. Antalya bölgesinde kuru ve yaÅŸ ana iyon bileÅŸenleri araÅŸtırılmıştır.Ankara’da OrtadoÄŸu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Çevre MühendisliÄŸi binası çatısında Eylül 1989 ve Mayıs 1990 tarihleri arasında 27 günlük yağış örnekleri toplanmıştır. Burası ÅŸehir merkezinden 10 km mesafede ve ana kirletici kaynaklarından uzaktadır. Toplanan yağışların pH deÄŸeri ölçümü yerinde okunmuÅŸ ve parçacıklar süzülerek polietilen kaplara doldurulmuÅŸtur. Laboratuvarda alınan numunenin katyon (H+, Ca2+, NH4+) ve anyon (SO42-, NO3-, Cl-) analizleri yapılmıştır. Analiz sonucunda yağışların % 23′ünde pH deÄŸerinin 5.6’nın altında olduÄŸu belirlenmiÅŸtir. Ankara yağışlarında sülfat, nitrat ve kalsiyum iyon deriÅŸimleri fazladır. Ortalama deÄŸerleri sırasıyla 150, 62 ve 210 meq/l’dir. Marmara bölgesi Kaz daÄŸlarında yapılan bir araÅŸtırmada ise asit yağışlarının özellikle bir çam türünde olmak üzere yaprak yanıklarına neden olduÄŸu tespit edilmiÅŸtir.

Akdeniz kıyısında Antalya’nın 20 km batısındaki bir noktada günlük yağış örnekleri alınmıştır. Yağışın kimyasal yapısını belirlemek amacıyla element ve iyon içeriÄŸi 1992 ve 1994 yılları arasında araÅŸtırılmıştır. Denize yakınlığı nedeniyle deniz tuzu elementleri ve uzun süren kuru yaz mevsiminde toprak baÄŸlantılı elementlerin konsantrasyonları yüksek bulunmuÅŸtur. Dünyada bazı yerlerdeki çalışmalarla karşılaÅŸtırıldığında buradaki SO42-, NO3-‘ün yüksek olmasına raÄŸmen H+ iyonu nötralleÅŸmeden dolayı düşük çıkmıştır. Element ve iyon konsantrasyonlarında kısa (günlük) ve uzun (mevsimlik) dönemde belirgin deÄŸiÅŸiklikler gözlenmiÅŸtir. Kışın daha kuvvetli rüzgar nedeniyle Na ve Cl gibi tuz baÄŸlantılı element konsantrasyonu artmıştır. Yaz döneminde ise Afrika’dan gelen toz ile beraber yörede toprak iÅŸlenmesi ve toprağın kuru olması nedeniyle Bölgesel Al3+ ve Fe3+ gibi toprak kaynaklı iyonların konsantrasyonları fazla çıkmıştır. Feneryolu aÄŸaçlandırma alanında yapılan bir araÅŸtırmada kuzey rüzgarları ile gelen yağışların pH deÄŸeri 4.2-4.5 arasında, güney batıdan esen rüzgarlarla gelen yağışların ise 6.0-7.0 arasında çıkmıştır. Aynı çalışmada ÇobançeÅŸme fidanlığında kuzey rüzgarları ile gelen yağışların reaksiyonları 6.0-6.5 pH arasında iken, güney batıdan esen rüzgarla gelen yağışlarda pH deÄŸeri 4.2-4.6 arasında ölçülmüş ve bunun nedeni olarak yağış geliÅŸ yönlerindeki tozlardan dolayı yağışların nötr oluÅŸu vurgulanmıştır. Ocak ile Kasım 1996 tarihleri arasında Göztepe, Florya ve Bahçelievlerde yapılan ölçümlerdeki yağışların çoÄŸunluÄŸunda pH deÄŸeri 5.6’nın üzerinde çıkmıştır. Yağış pH deÄŸerinin kalsiyum ve amonyum iyonları tarafından nötralleÅŸtiÄŸi belirtilmiÅŸtir. Yapılan çalışmalarda asit yağışlarının bitkiler üzerindeki doÄŸrudan ve dolaylı etkileri belirtilmiÅŸtir. İncecik (1996) tarafından İstanbul’un deÄŸiÅŸik bölgelerinde SO2 ve toplam asılı parçasık konsantrasyonlarının yoÄŸun olduÄŸu dönemler araÅŸtırılmıştır. 1985-1991 döneminde 1989 Kasım ayından sonra yoÄŸun kirlilik meydana gelmiÅŸtir. Bu yoÄŸun kirlilik düşük rüzgar hızı ve yüksek basınç sistemi enversiyonu ile açıklanmıştır. Bu incelemede hava kirliliÄŸinin Avrupa yakasında Asya yakasından daha fazla olduÄŸu görülmüştür. İstanbul’da Åžen (1995) tarafından yapılan bir çalışmada toplamalı semivariogram tekniÄŸi ile kirleticilerin dağılımı araÅŸtırılmış ve bu çalışmada SO2’nin oksitlenerek sülfürik asit meydana getirdiÄŸi vurgulanmıştır.

KuzeydoÄŸu Atlantik’te deniz yüzeylerindeki havada emisyon deÄŸerleri üzerine yapılan çalışmalar daha önce tahmin edilen rakamların çok üstünde çıkmıştır. 1995 yılı rakamları ile bu emisyon miktarı 1.37 milyon ton kükürt dioksit ve 1.94 milyon ton azot oksit ÅŸeklindedir (Acid News, 1997). İstanbul boÄŸazından geçen yük tankerlerinin sayısının artması durumunda hava kirliliÄŸi açısından tehlike taşıyacaktır. Gemilerden çıkan bilhassa azot oksit ve kükürt dioksit emisyonu boÄŸazda yüksek olan su buharı birleÅŸmesinden oluÅŸacak çiÄŸ ÅŸeklindeki asit yağışlarının İstanbul boÄŸazının her iki kenarındaki az kalmış bulunan yeÅŸil alanlara ve tarihi binalara zarar verebilecektir.

İstanbul’da ÅŸehir içi ve orman alanında kurulan iki istasyondan alınan yağış örneklerinin iyon deriÅŸimleri, pH ve iletkenliÄŸi zamana ve yöne baÄŸlı olarak araÅŸtırılmıştır. Zamanla olan deÄŸiÅŸimin belirlenmesi için özel bir sistem tasarlanmıştır. Bu sistem ile Ekim 1997 ile Temmuz 1998 tarihleri arasında İstanbul’da farklı iki istasyonda yağış örnekleri toplanmıştır. Toplanan örneklerin pH ve iletkenlik deÄŸerlerine ölçüm yerinde bakılmıştır. Kimyasal analizler için polietilen kaplarda +4 °C’de muhafaza edilen yağış suları, özel kurye ile Ankara’ya kimyasal analiz için götürülmüştür. Kimyasal analizler ODTÜ Çevre MühendisliÄŸi Laboratuarlarında yapılmıştır. İncelenen süre içindeki yağışların hangi yönlerden geldiÄŸi, iyonların deriÅŸim deÄŸerlerinin yönlere ve zamana göre deÄŸiÅŸimleri gösterilmiÅŸtir.

Yağış suyundaki iyonların yağışın başlamasından itibaren azalma gösterdiği dolayısıyla yağışın atmosferi hızla kirleticilerden temizlediği görülmüştür. Yağışların ilk 10 dakika ile 10.-20. dakikalar arasındaki değerleri, ilk on dakikada atmosferde büyük bir yıkanmanın meydana geldiğini göstermektedir.

Yağış suyundaki ana iyonlar zamanla azalma göstermektedir. İlk 10 ile 10-20. dakikalar arasındaki yağışın iletkenliÄŸi 211’den 149 mS/cm’ye; SO42- deriÅŸimi 35’den 27 mg/l’ye; NO3- deriÅŸimi 9.5’ten 6.6’ya mg/l; Cl- deriÅŸimi 7.8’den 5.1 mg/l’ye; Mg2+ deriÅŸimi 1.9’dan 1.2 mg/l’ye; Ca2+ deriÅŸimi 63.2’den 40.5 mg/l’ye; Na+ deriÅŸimi 6.7’den 5.4 mg/l’ye; K+ deriÅŸimi 2’den 1.6 mg/l’ye; NH4+ deriÅŸimi 4.5’ten 3.9 mg/l’ye düşmüştür.

Asit yağışlarını oluşturan sülfat ve nitrat iyonları derişim değerlerinin dünyanın değişik noktalarında yapılan çalışma değerlerine göre daha yüksek çıkmıştır.

Sülfat ve nitrat iyonlarının derişim değerlerinin yağışın ilk zamanlarında azalma ve sonra belli bir değerde varlığını sürdürmesi, bu iyonların hem yakın mesafe ve hem de uzak mesafe kaynaklı olduğunu işaret etmektedir.

pH, iletkenlik ve iyon derişim değerlerinin yağışın geldiği yöne bağlı olarak değiştiği gözlenmiştir.

Yağıştaki ana iyonların derişimleri Weibull, log-normal veya üstel dağılımlarına uyduğu belirlenmiştir. Buna göre iyon derişim değerlerinin kütle yoğunluk fonksiyonları küçük değerlerde toplanmıştır.

İncelenen süre içerisinde batı, kuzeybatı ve güneybatı kaynaklı yağışlarda iyon derişim değerlerinin diğer yönlere göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir.

pH değeri küçük yağışlar batı-kuzeybatı, batı-güneybatı ve güney-güneybatı; iletkenliğin büyük değerleri (yani yüksek iyon değerleri) güney-güneybatı, batı-güneybatı ve kuzey-kuzeybatı; iyonlarının yüksek olduğu yağışlar sırasıyla SO42-, NO3-, Cl-, Mg2+ ve K+ için güney-güneybatı; Ca2+ için batı-kuzeybatı, kuzey-kuzeybatı ve güney-güneybatı; Na+ için güney-güneybatı ve batı-güneybatı, NH4+ için ise batı-güneybatı ve batı-kuzeybatı yönlerinden gelmiştir.

pH değerlerinin yüksek olduğu yağışların geldiği yönler, asit yağışlarını nötralleştirici etki yapan Ca2+ ve NH4+ için de söz konusudur.

İTÜMK’de ilk 10 dakikadaki yağışların %30’u, İÜOFAO’dekilerin ise %25’i daha asit reaksiyonlu çıkmıştır.

İTÜMK ve İÜOFAO’de yağışın pH deÄŸerleri sırasıyla en küçük 4.64 ve 4.99, en büyük 7.42 ve 7.57’dir. Kütle yoÄŸunluk fonksiyonları 7 civarındadır. İncelenen süre içerisindeki yağışın pH deÄŸerleri, diÄŸer birçok ülkedeki yağış pH deÄŸerlerinden yüksek çıkmıştır. Bu sonuçlar yağışların nötralleÅŸtiÄŸini göstermektedir.

NötralleÅŸtirici ajan etkisi yapan NH4+ deriÅŸim deÄŸerleri en fazla batı-kuzeybatı yönünden sonra ise batı-güneybatı ve güney-güneybatı yönlerinden gelen yağışlarda görülmektedir. NH4+’ün kaynakları yakın endüstriyel tesisler, Haliç ve buna baÄŸlı dereler ile diÄŸer su göletleri, kanalizasyon, tarımsal alanlardaki gübreleme iÅŸlemleri olabilir. Ca2+ deriÅŸiminin yüksek deÄŸerleri batı-kuzeybatı, batı-güneybatı ve güney-güneybatı yönlerinden gelen yağışlarda çıkması İstanbul’un da içinde bulunduÄŸu Trakya yarım adasının jeolojik yapısının da etkisi vardır. Çatalca yarımadasındaki kireç taÅŸları arazisi ölçme noktalarının batısında yer almaktadır. Gerek hergün geniÅŸleyen yerleÅŸim alanlarındaki inÅŸaat alanlarından, gerekse yollardan ve tarlalardan kaynaklanan toz (CaCO3) havada asılı olarak bulunmaktadır. Yukarıdaki sebeplerden dolayı batılı yağışlar Ca++ bakımından zengin çıkmıştır.

Fosil yakıt kullanımı ve termik enerji santralları Avrupa’da SO2 ve NOx emisyonları bakımından önemli bir yer tutmaktadır. Atmosferde hava hareketi uzun mesafeler (ülkeler arası ve kıtalar arası ) kat ettiÄŸi için, dünya yüzeyinde baÅŸta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere çok miktarda tüketilen kükürt içerikli enerji kaynaklarının azaltılması gerekmektedir. Avrupa ve bilhassa Balkanlar’da atmosfere atılan kirleticiler Türkiye’nin özellikle Marmara bölgesi için asit yağışları için potansiyel bir tehlike oluÅŸturmaktadır. Önemli tarım alanlarından biri olan Trakya bölgesi için bu büyük bir tehlike arz etmektedir. Termik santrallerde kükürt deÄŸeri düşük kömürler kullanılmalı ve eski teknoloji ile çalışan termik santraller yenilenmelidir. Bu konuda ölçüm eksikliÄŸi ve düzensizliÄŸi ile bir hava kirliliÄŸi ölçüm ağının olmaması bizi kesin sonuçlara götürememektedir.

Uzun mesafeli taşınım ile kaynağından yüzlerce ve hatta binlerce km uzaklardaki bölgelerde etkilerini gösterebilen asit yağışları konusunda çalışmalar yoÄŸunlaÅŸtırılmalıdır. Türkiye’de meteoroloji istasyonlarında yapılan ölçümlerde yağışın miktarı yanı sıra, yağışın kalitesi yani asitlik derecesinin de belirlenmesi için çalışmalar yapılmalıdır. Bugün dünyada son derece önemli olan tarımsal meteoroloji alanında ve kültür teknik çalışmalarında özellikle toprak yapısını ve bitki geliÅŸimini etkileyen yağışın pH deÄŸerinin ölçülmesi sanayileÅŸmenin gün geçtikçe arttığı ülkemizde son derece önemlidir…

KAYNAKLAR

Ana Britannica

Temel Britannica

1998. Türkiye’yi Etkileyen Sinoptik Sistemlerin Klimatolojisi. Doktora tezi, İTÜ

1998. Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü Arşivi, Kalaba-ANKARA.

1996. Sinoptik Meteoroloji Ders Notları, İTÜ Meteorloji Müh. Böl. İstanbul.

1987. Toprak İlmi, Toprak İlmi ve Ekoloji Anabilimdalı, İ.Ü., O.F. Yayınları

1997. Yörünge Analizi ve İzmir Seli uygulaması, Meteorlojik Karekterli Doğal Afetler

Sempozyumu, Bildiri kitabı

Hava Kirliliğinin Çevre Üzerindeki Etkileri, Hava Kirlilik Kaynanları ve Kontrolü, Marmara Araştırma Merkezi, Kimya Mühendisliği Araştırma Bölümü,

Hava Kirliliğinin Bitkiler Üzerindeki Etkisi, Hasad Dergisi,

2000. Istanbul’da Asit Yağışları Kaynakları ve Etkileri. Doktora tezi. İTÜ Fen Bilimleri Enstitüsü,

1992. Zararlı Maddelerin Orman Topraklarına Etkileri. Dokuzuncu Türkiye-Almanya-Polonya

Çevre Mühendisliği Sempozyumu

1998. Yağış Örneklerinin Kimyasal Analizi

Çevre Kirlenmesi El Kitabı,

KONU: ASİT YAĞMURLARI

AD:MURAT

SOYAD:EREN

NO:7302

SINIFI:YD 10 FEN B

Ege Bölgesi

Salı, 06 Kasım 2007

EGE BÖLGESİ

85.000km2 dolayındaki yüzölçümüyle Türkiye topraklarının yaklaşık %11’ini kaplayan, kuzeyde Marmara Bölgesi’ne, doÄŸuda İç Anadolu Bölgesi’ne, güneydoÄŸuda Akdeniz Bölgesi’ne komÅŸu olan bölgemiz batıda da Ege Denizi’yle çevrilidir (adını komÅŸu olduÄŸu denizden alır). Marmara Bölgesi’yle olan sınırı batıda Baba Burnu’ndan baÅŸlayarak Edremit Körfezi’nin kuzeyinde yükselen Kaz Dağı’na uzanır. İç Anadolu Bölgesi’yle olan sınırı ise İnönü’nün güneybatısından baÅŸlayıp Sultan DaÄŸları’nın kuzey ucuna ulaşır. O noktadan baÅŸlayarak Ege Bölgesi Akdeniz Bölgesi’ne komÅŸu olur ve bu bölgeyle olan sınır ise KöyceÄŸiz Gölü’nün batısına kadar uzanır.

Ege Bölgesi asıl Ege ve İçbatı Anadolu olmak üzere iki bölüme ayrılır. Ege Bölümü’ndeki illerimiz; İzmir, Manisa, Aydın, Denizli,MuÄŸla

İçbatı Anadolu’daki iller; UÅŸak, Kütahya, Afyon’dur.

NÜFUS

Ege Bölgesi sık nüfuslanmışır. 1990 sayımına göre bölge nüfusu 8.2 milyondur. Nüfus yoÄŸunluÄŸu bakımından Marmara Bölgesi’den sonra ikinci sırada yer alır. Bölge nüfusunun yarısından çoÄŸu kentlerde yaÅŸamaktadır.

Bölge nüfusunun önemli bir bölümü, kıyı kesimi ile çöküntü ovalarında toplanmıştır. Kıyı kesiminde de nüfus dağılışı bakımından yöreler arasında önemli farklılıklar görülür. Ovalarda nüfus yoÄŸun, ovaları ayıran daÄŸlık kesimlerde nüfus seyrektir. Güneydeki MenteÅŸe yöresi Türkiye’nin en az nüfuslanmış yerlerindendir. İçbatı Anadolu ise genel olarak az nüfuslanmıştır.

YÜZEY ŞEKİLLERİ

Ege Bölümü’nde baÅŸlıca daÄŸ sıraları ve bunları birbirinden ayıran vadi olukları, doÄŸu-batı doÄŸrultulu çukurluklar oluÅŸturur. Bu çukurluklar, aralarında kalan doÄŸu-batı doÄŸrultulu yüksek kütlelere daÄŸ sıraları görünümü kazandırır. Çukurlukların batı uçları yakın bir dönemde deniz basmasıyla koy ya da körfez biçimini almış ama daha sonra kısmen ya da tamamen alüvyonlarla dolmuÅŸtur ve parçalı bir yapı gösterir. Yer yer 2000m’yi geçen daÄŸ kütleleri görülür. Bunlar İçbatı Anadolu’nun 1000m’yi geçebilen düzlüklerinden daha alçak olan Ege Bölümü’ndeki ovalar üzerinde heybetli bir görünüm kazanır.

Ege Bölgesi’nde yerin temelini jeologlaron Menderes Masifi adını verdikleri Saruhan-MenteÅŸe eski kütlesi oluÅŸturur. Paleozoyik zaman ortalarında kıvrılmalara uÄŸramış daha sonra aşınarak düzleÅŸmiÅŸ olan bu eski temel, Tersiyer Dönem içinde yeniden yer hareketlerine uÄŸrayınca, bir daha kıvrılamayıp kırılmıştır. Belli kırık çizgileri boyunca bazı parçaların çökmesiyle sözü edilen oluk biçimli çukurlar (graben) ortaya çıkmış, bunların arasında da sert ve kristalli kayaçlardan oluÅŸan eski daÄŸ kütleleri (horst) yükselmiÅŸtir. Bu eski kütle yeniden kıvrılmamakla birlikte, çevresinde biriken deniz dibi tortulları kıvrılırken onlara kalıp olmuÅŸtur.

DoÄŸu-batı doÄŸrultulu çukur alanlarla bunları ayıran aynı doÄŸrultulu yüksek alanlar kuzeyden güneye doÄŸru şöyle sıralanır: Edremit Körfezi ve Edremit Ova’sı çukur alanı, Bakırçay Ovası’ndan Madra Dağı (1.334m) ve Kozak Kütlesi’yle (1.051m) ayrılır. Bakırçay Ova’sı ile Gediz Ovası arasında Yunt Dağı (1.075m) yer alır; Gediz Ovası’na kuzeyden Akhisar, güneyden de Nif (KemalpaÅŸa) Ovaları birer körfez gibi katılır. Gediz Ova’sı ile daha güneydeki Küçük Menderes Ova’sı arasına BozdaÄŸlar (2.159m) girer. Bu kütle doÄŸu kesiminde güneydeki Aydın DaÄŸları’yla birleÅŸir, batı kesiminde ise Nif Dağı’na (1.506m) ve kuzeydek Spil Dağı’na (1.513m) baÄŸlanır. Daha güneyde Küçük Menderes ve Büyük Menderes Ovaları arasında Aydın DaÄŸları (1.819m) uzanır. Bu daÄŸlar batıya doÄŸru bükülüp incelenerek Samsun (Dilek) Dağı (1.237m) üzerinden komÅŸu Sisam (Samos) Adasına geçer. GeniÅŸ bir alanı kaplayan Büyük Menderes Ova’sı MenteÅŸe yöresi içine Çine ve BozdoÄŸan Ovalarıyla sokulur.En güzeydeki çukur alanı, Bodrum ve Datça yarımadaları arasında yer alan Gökova Körfezi’dir.

Batı Anadolu’da yer alan ovalar, genellikle dördüncü jeolojik zamanda meydana gelen epirojenik hareketlerle oluÅŸmuÅŸtur. Bu hareketler sonucunda bazı alanlar yükselmiÅŸ (horst) ve bugünkü daÄŸlık alanları meydana getirmiÅŸ, bazı alanlar ise çökmüş (graben) ve çöküntü alanları oluÅŸmuÅŸtur. Bu çöküntü alanlarının akarsular tarafında alüvyonlarla doldurulması sonucunda da günümüzdeki ovalar oluÅŸmuÅŸtur. Bölgemizdeki en önemli ovalar ise Bakırçay, Gediz, Küçük ve Büyük Menderes, Balıkesir ve Akhisar ovalarıdır. Ege Bölgesi’nin güneydoÄŸusunda yer alan ovalar ise çökme olaylarının yanında karstik olayların da etkisi ile oluÅŸmuÅŸtur. Denizli, Tavas, Çivril gibi ovaların oluÅŸumunda karstik olaylar oldukça etkilidir.

Meriç deltası, hızlı ilerleyen taÅŸkın alanlarına sahip bir ovadır. Meriç Irmağının taşıdığı alüvyonlarla oluÅŸmuÅŸtur. Bakırçay Deltası, aynı adı taşıyan akarsuyun, Çandarlı Körfezi’ni doldurması ile oluÅŸmuÅŸtur. Yer yer tuzlu bataklıklar bulunan ovada, eski uygarlıkların kalıntıları da yer alır. Küçük ve Büyük Menderes Deltaları da birer çöküntü alanının(graben) ucunda oluÅŸan birikinti ovalarıdır. Büyük ve Küçük Menderes Irmakları, Ege Denizi’nin seviye deÄŸiÅŸikliklerine de baÄŸlı olarak tarihi dönemlerde hızla denizi doldurmuÅŸtur. Öyle ki, İlkçaÄŸ’da bir liman kenti olan Milet, Büyük Menderes’in denizi doldurması ile bu gün kıyıdan bir hayli ileride kalmıştır.

Bölgenin İçbatı Anadolu Bölümü’nde daÄŸ sıraları yerine aralıklı da dizileri görülür. Bu daÄŸlar, güneydoÄŸu-kuzeybatı doÄŸrultusunda birkaç dizi oluÅŸtur. Bu dizilerden en doÄŸuda yer alan Emir DaÄŸları (2.307m), Türkmen (1.826m), Domaniç (1.845m) DaÄŸları bölge sınırları dışındaki UludaÄŸ’a kadar uzanır. Bu daÄŸlar dizisi batıda aynı doÄŸrultudaki Afyon-Karahisar-Kütahya-Orhaneli üzerinden geçen bir çukur alanla izlenir. Bu çukur alanın batısında Kumalar (2.247m), Ahır(1.915m), Murat (2.309m), Åžaphane (2.120m), AkdaÄŸ (2.089m), EÄŸrigöz (1.931m) daÄŸları yer alır. Bu dizinin daha batısına gidildikçe geniÅŸ bir plato uzanır. Gediz Ovası’na dik yamaçlarla inen ve yüksekliÄŸi kuzeydoÄŸuda 1.000m’yi aÅŸan bu platoya Gördes-UÅŸak Plato’su adı verilir. Platonun güney kenarındaki Kula kenti çevresinde sönmüş volkan konileri ve yeni lav akıntıları görülür.

Ege Denizi’ne dökülen akarsularımız; Batı Anadolu akarsuları, geniÅŸ çöküntü hendeklerine yerleÅŸmiÅŸtir. Bu çöküntü alanları boyunca batıya doÄŸru akarak Ege Denizi’ne dökülürler. Denize ulaÅŸtıkları alandaki koy ve körfezlerde geniÅŸ delta ovaları oluÅŸturmuÅŸlardır. Bu akarsular bölgemiz ve ülkemiz tarımı için oldukça büyük deÄŸer taşır. Bunların baÅŸlıcalrı Bakırçay, Gediz, Küçük ve BüyükMenderes’tir.

 Ege Bölümü’nün kuzey-güney doÄŸrultulu profili.

İKLİM

Ege Bölgesi genellikle yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı olan Akdeniz ikliminin etkisi altındadır. Bu genel durum daha çok Ege Bölümü için geçerlidir. İçbatı Anadolu’da ise denizden uzaklık ve yükselti nedenleriyle iklim koÅŸullarında deÄŸiÅŸiklik görülür. Kuzey kesimlerinde sık sık soÄŸuk baskınları görülür. Yıllık ortalama sıcaklıkta coÄŸrafi enlemin etkisiyle güneyden kuzeye ve yüksekliÄŸin etkisiyle batıdan doÄŸuya doÄŸru azalma görülür. En soÄŸuk ay genellikle ocak, en sıcak ay ise temmuz ayı olarak tespit edilmiÅŸtir.

Ege Denizi kıyıları boyunca tam bir Akdeniz yağış rejimi görülür. Yazlar kurak geçer; yağışlar kış aylarında toplanmıştır. AÅŸağı yukarı bütün meteoroloji istasyonları da yıllık ortalama yağış tutarı 500 mm’nin üstünde, genellikle de 1000 mm’nin altında olarak saptamışlardır.

Afyon’un sıcaklık ve yağış

grafiÄŸi

BİTKİ ÖRTÜSÜ

Ege Bölgesi’nde kıyıdan itibaren 600-800 m yüksekliklere kadar maki toplulukları ile akrışık olarak kızılçam ormanları görülür. Makilerin cılızlaÅŸtığı ve toprak örtüsünün inceldiÄŸi alanlarda, çoÄŸunlukla dikenli çalılardan oluÅŸan ve “garik” adı verilen bir bitki topluluÄŸu görülür ve genellikle İzmir civarı ile Karaburun yarımadası ve Bodrum civarında yaygındır. Orman alanları Ege Bölümü’nün alçak kesimlerinde makiliklerin, İçbatı Anadolu’da ise step görünüşlü alanları üstünde yer alır. Ormanların alt basamaklarında çeÅŸitli meÅŸelere rastlanır;iÄŸne yapraklı ormanlar arasında en yaygın tür kızılçam ve karaçamdır. Ayrıca Kozak Dağı’nda fıstık çamı yaygındır. Türkiye’nin en önemli çamfıstığı üretim alanıdır. Bütün kıyı kesimlerde zeytinliklere rastlanır. Kuzeyden gelen soÄŸuk hava etkilerinden korunan turunçgiller bölgenin güneyine sığınmıştır. Ayrıca kekik, adaçayı, lavanta çiçeÄŸi gibi kokulu bitkiler ve Akdeniz iklimine uyan kaktüsler, frank inciri gibi bitkilerde yaygındır. Maki türleri arasında çeÅŸitli meÅŸe türleri (pırnal meÅŸesi, palamut meÅŸesi) kocayamiÅŸ, mersin aÄŸacı, defne, yabani zeytinlere rastlanır.

KENTLER VE ÖZELLİKLERİ

Bölgenin en kalabalık nüfuslı kenti İzmir; İstanbul ve Ankara’dan sonra Türkiye’nin üçüncü büyük yerleÅŸme merkezidir. Karalar içine derin biçimde sokulan ve aynı adı taşıyan bir körfezin bitim yerinde kurulmuÅŸ olan İzmir, coÄŸrafi konumu sayesinde Batı Anadolu’da çok geniÅŸ bir alanın ticaret limanı (İzmir’e gelen mallar, gemilere yüklenmeden önce kentte iÅŸlenir) ve ülkemizin İstanbul ‘dan sonra ikinci büyük ticaret merkezi haline gelmiÅŸtir. Kent İzmir Körfezi bitiminde bir ayçe (hilal) biçiminde yayılır; kuzeyde Bostanlı’dan baÅŸlayan bu ayçe, 27 km’yi aÅŸkın bir eÄŸri oluÅŸturarak, körfezin güneyinde Üçkuyular’da sona erer; daha sonra, Balçova, İnciraltı gibi yerleÅŸmelerde batıya doÄŸru uzanır.

EskiçaÄŸ’da İonia’dan gelen göçmenlerin Bayraklı ve Bornova arasında, o zamanlar deniz kıyısında bulunan bir tepe üstünde kurdukları sanılan kent (Smyrna) Pagoa Dağı (Kadife Kale) eteÄŸinde ikinci kez kurulmuÅŸ, Roma ve Bizans egemenliklerinden sonra 1424’te Osmanlı topraklarına katılmış, 1919’da Yunanlılar tarafından iÅŸgal edilmiÅŸ, 1922’de de kurtarılmıştır.

Bölgenin ikinci büyük kenti Denizli’nin topraklarının büyük bir bölümü, Pamukkale havzasında ve çevresindeki tepelik, daÄŸlık alanda yer alır. Selefkilerden Antiokhos 2’nin karısının adı (Laokide) adı verilerek kurulan kent, Selefkiler ve Bizanslılardan sonra da günümüzdeki yerine taşınmış, yeni kurulduÄŸu yerde bulunan DoÄŸuzlu Köyü’nün adı zamanla Denizli’ye çevrilmiÅŸtir.

Bölgenin üçüncü, İçbatı Anadolu Bölümü’ünde baÅŸlıca kenti olan Kütahya, EskiçaÄŸ’da, geniÅŸ bir ovanın kenarında yükselen Yellice Dağı eteklerinde, Hisar Tepesi adı verilen yerde kurulmuÅŸ, OrtaçaÄŸ’da Bizans döneminde Kotyaion adıyla oldukça geliÅŸmiÅŸtir. Günümüzde hisar kalıntılarının bulunduÄŸu tepenin eteklerinden kuzeydeki ovaya doÄŸru yayılan kentin etkinlik merkezi, Hisar tepesi önünde yer alır. Önemli sanayi ve havacılık merkezidir. Bölgenin dördüncü büyük kenti Manisa, EskiçaÄŸ’da aynı adı taşıyan dağın (Magnesia) kuzey eteklerinde kurulmuÅŸ, Roma döneminde geliÅŸmiÅŸ, Bizanslılardan 14.yy baÅŸlarında SaruhanoÄŸulları’na kısa bir süre sonra da Osmanlılara geçmiÅŸ, bir süre ÅŸehzadelerin valilik yaptıkları bir merkez olmuÅŸ ve önemli anıtlarla süslenmiÅŸtir.

İKTİSAT VE SANAYİ

TARIM: Ege Bölgesi’nde nüfusun çoÄŸunluÄŸu iklim toprak koÅŸulları ve ulaşım kolaylıklarının da elveriÅŸliliÄŸiyle geçimini tarımdan saÄŸlar. Ege bölümünde Akdeniz iklimine uygun bazı bitkiler (zeytin,üzüm, vb.) ağır basar. Ege bölümünden, İçbatı Anadolu bölümüne geçildikçe, tarımın niteliÄŸi deÄŸiÅŸir; tahıl ekimi artar ve hayvancılık geçimde daha önemli yer tutar. Tahıl ekiminde buÄŸday baÅŸta gelir, onu arpa ve mısır izler. BuÄŸday özellikle Afyon ve Denizli’de üretilir bu illeri İzmir, Aydın ve MuÄŸla izler. Arpa ise Afyon ve Manisa illerinde, mısırın da baÅŸlıca ekim alanı Manisa’dır. Pirinç ekimine ovalarda az miktarda yer verilir. Bölgede yaÅŸ ve kuru sebze üretimine de önem verilir. İklim koÅŸulları uygun olduÄŸu için, turfanda sebze (domates, fasulye vb.) yetiÅŸtirilerek öbür bölgelere yollanır. SoÄŸan ve patates ekimi yaygındır; baklagillerden en çok nohut ekilir. Kavun ve karpuz üretimi de yaygın biçimde yapılmaktadır.

Bölgede yatiÅŸtirilen sanayi bitkileri arasında tütün, pamuk, susam, keten ve ÅŸekerpancarı baÅŸ sıralarda yer alır. Edrmit Körfezi kıyıları yaÄŸ zeytini üretimi kesir aÄŸaç sayısı bakımından baÅŸta gelir bakımından önemlidir. Üzüm baÄŸlarına da bölgenin her yerinde rastlanır. Üzüm ayrıca ÅŸarap ve pekmez yapımında da kullanılır. Kuru üzüm İzmir yöresinde, kış soÄŸuna dayanamayan incir ise kıyı kesimlerde yetiÅŸir. Ülkemizdeki incir aÄŸaçlarının yaklaşık olarak %81’i Ege Bölgesi’ndedir. Turunçgiller bölgenin özellikle güney kesiminde yetiÅŸir; Bodrum’da mandalina; Aydın ve Nazilli arasında portakal yetiÅŸir.

tütün zeytin

pamuk üzüm

 Ege Bölgesi’nde yetiÅŸtirilen baÅŸlıca tarım ürünlerinin, Türkiye üretimindeki payı

HAYVANCILIK: Ege bölgesinde hayvancılık çok geliÅŸmemiÅŸtir. Üstelik yakın dönemde otlakların daralması nedeniyle, hayvan sayısında azalma gözlenmektedir. Kıyı kesimde daha çok kıl keçisi, tiftik keçisi ve koyun, iç kesimlerde sığır ve manda besiciliÄŸi yaygındır. Balıkçılık ise eski önemini kaybetmiÅŸtir özellikle İzmir Körfezi’nin sularını pis olmasından dolayı. Yine eski önemini yitirmiÅŸ olmakla birlikte Bodrum kıyılarında sünger avcılığı yapılmaktadır.

YERALTI KAYNAKLARI: Ege Bölge’si yeraltı kaynakları bakımından oldukça zengindir; ama madenlerin birçoÄŸu İlkçaÄŸ’dan beri iÅŸletildiÄŸinden, tükenmiÅŸtir. Bölgede yaygın olan linyit yatakları, Kütahya ve Soma yörelerinde toplanmıştır. Kütahya yöresindeki linyitlerin iÅŸletilmesi Kütahya-Balıkesir demiryolunun yapılmasıyla kolaylaÅŸmıştır. İşletilen yataklardan biri DeÄŸirmisaz havzasıdır; Tunçbilek bölgesindeki yataklarsa daha önemlidir. Soma’dan da oldukça iyi nitelikli linyit kömürü çıkarılmaktadır. Demire katılarak çelik elde etmeye yarayan krom, Kütahya ve Balıkesir arasındaki yataklardan Çardı’da çıkarılırken, günümüzde bu ocak tükendiÄŸi için bırakılmış, onun yerine DaÄŸardı ve Dursunbey dolaylarındaki ocaklar iÅŸletilmeye açılmıştır. Bölgedeki çok sayıda demir yatağının baÅŸlıcaları Edremit yöresinde, Ayvalık’ın güneyinde ve Simav çevresinde yer alır; Selçuk, UÅŸak ve Tire’de zımpara yatakları iÅŸletilir. Ayrıca çeÅŸitli mermer, civa, bor, manganez yatakları vardır. Türkiye’nin en önemli maden suyu Afyon dolaylarında Kızılay tarafından iÅŸletilmekte İzmir’in Çamaltı tuzlalarından da Türkiye’nin toplam tuz ürünün 3/5’ü elde edilmektedir.

SANAYİ ETKİNLİKLERİ: Ege bölgesi Türkiye’de Marmara Bölgesi’nden sonra ikinci sırada yer alır. Özellikle İzmir’de toplanmış olan baÅŸlıca sanayi kolları arasında dokumacılık, makine ve madeni eÅŸya yapımı, besin sanayisi (un, makarna, konserve fabrikaları), tütün iÅŸletmeciliÄŸi sayılabilir. Pamuklu, dokumacılık, İzmir’in yanı sıra Aydın, Nazilli, Denizli, ve UÅŸak’ta geliÅŸmiÅŸtir. YaÄŸ sanayisi tesisleri özellikle Edremit-Ayvalık yöresinde, ÅŸeker fabrikaları UÅŸak, Kütahya ve Afyon’da yer alır. UÅŸak, Kula, Gördes ve Simav’da halıcılık geliÅŸmiÅŸtir.

ULAÅžIM: Ege Bölgesi ulaşım bakımından Türkiye’nin iÅŸlek bölgelerindendir. DoÄŸu-batı doÄŸrultulu vadi olukları, karayollarının iç kesimlere kadar ulaÅŸmasına olanak verir. Bölge çeÅŸitli demiryolu hatlarıyla öbür bölgelere baÄŸlanır. (Ülkemizde ilk demiryolu hattı olan İzmir-Aydın hattı, 1856’da Ege Bölgesi’nde hizmete girmiÅŸtir). Karayolları ve demiryolları, İçbatı Anadolu’da Afyon ve Kütahya’da düğümlenir. Denizyolları açısından İzmir limanı (ticaret etkinlikleri bu limanda toplanmıştır) dışında önemli liman yoktur. Turizm bakımındansa Bodrum, KuÅŸadası, Güllük, Datça ve Marmaris limanları önemlidir. İzmir düzenli hava seferleriyle de İstanbul ve Ankara’yla baÄŸlantı kurmaktadır.

DOĞAL VE TARİHSEL GÜZELLİKLER, TURİZM OLANAKLARI

Ege Bölgesi’nin turizm bakımından zengin bir doÄŸal ve kültürel yapısı vardır. DaÄŸların kıyıya dik olarak uzanması, son derece girintili çıkıntılı bir kıyı ÅŸeridi yaratmıştır ( Ege denizi kıyılarının toplam uzunluÄŸu 593km’dir) ve doÄŸal kumsalların denize girmeye son derece elveriÅŸli olmalarının yanı sıra, yüksek kıyılarda da çekici görünümleriyle ilgi toplarlar. Ayrıca yöredeki bük (Akbük, Gökçeler bükü, DeÄŸirmen bükü, Palamut bükü, Kargıbük, vb.), özellikle son yıllarda iyice yaygınlaÅŸan yat turizminde, yatlara doÄŸal liman iÅŸlevi gören; “Mavi Yolculuk” adıyla yaygınlaÅŸan ve kıyının KuÅŸadası’ndan Antalya’ya kadar olan koylarını dolaÅŸan yat turizmi, bölgeye önemli miktarda yerli ve yabancı turist çekmektedir; ülkemizin baÅŸlıca üç yat limanı (KuÅŸadası, ÇeÅŸme ve Bodrum yat limanları) da bu kıyılardadır.

Ege Bölgesi’nde egemen olan Akdeniz ikliminin yumuÅŸak niteliÄŸi de, turizme son derece elveriÅŸlidir: Kışların geç geçmesi, yazın güneÅŸlenme olanakları, deniz suyu sıcaklıklarının uygunluÄŸu çok sayıda turist çeker. Ege Denizi’nde deniz suyu sıcaklıkları, kuzeyden güneye doÄŸru artar ve denize girme süresi de bu doÄŸrultuda uzar: Kıyılarda kuzeyden İzmir’e kadar yılda beÅŸ ay olan denize girme süresi, KuÅŸadası’ndan sonra artmaya baÅŸlar ve Bodrum’da sekiz ayı bulur.

Ege Bölgesi’nde yer alan kaplıca ve içmecelerde saÄŸlık turizmi açısından da ilgi görmektedir: Denizli’de Karahayıt ve Pamukkale kaplıcaları; İzmir’de Balçova, Dikili, Davutlar, ÇeÅŸme ve Åžifne kaplıcaları; Seferhisar’ın güneyinde DoÄŸanbey kaplıcası; Kütahya’da Simav-Gediz, Yoncalı, Harlek ve Murat Dağı kaplıcaları ve içmeceleri ile Eynal kaplıcalarıdır., Manisa’da KurÅŸunlu kaplıcası ve Sart kaplıcası; Afyon Sandıklı’da Sandıklı, Gazlıgöl ve Hüdayi kaplıcaları ve içmeceleri yer alır; İzmir’de Urla içmeceleri. Özellikle Pamukkale sıcaksu kaynakları, çok eski dönemlerden bu yana bilinmekte ve ilgi çekmektedir. Pamukkale’nin özelliklerinden biri de travertenleridir: Sıcak maden suları, aÅŸağı döküldükleri dağın yamaçlarını beyaz traverten taraçaları haline getirmiÅŸtir (yöreye Pamukkale adı, suyun kapsadığı kalsiyum karbonat nedeniyle oluÅŸan beyazlıktan ötürü verilmiÅŸtir). Travertenleri sayesinde çok sayıda turisti çeker.

Bölgede doÄŸal ve tarihsel güzellikleri korumak amacıyla iki Ulusal park düzenlenmiÅŸtir. Bunlardan Dilek Yarımadası Ulusal Parkı, Aydın ilinin KuÅŸadası ve Söke ilçeleri sınırları içinde yer alır ve Akdeniz bitki örtüsünün en güzel örneklerini kapsar. Ayrıca İonialılar’dan kalma kalıntılar, arkeoloji açısından önemlidir. Manisa ilinin yamaçlarına yasladığı Spildağı üstündeki Spildağı Ulusal Parkı’ysa, 1500m’yi bulan yükseltisiyse yazın Manisa’nın sıcağından kaçanlara barınak oluÅŸturur (Osmanlılar döneminde bir devre adını veren Manisa lalesi, burada doÄŸal olarak yetiÅŸir). Ayrıca bu ulusal park da, EskiçaÄŸ kalıntılarını kapsar. Bölgenin çeÅŸitli illerinde düzenlenmiÅŸ Ormaniçi Dinlenme Yeri de, yerli ve yabancı turistlere çeÅŸitli hizmetler sunar.

Ege Bölgesi, arkeoloji ve tarih özellikleriyle de bol bol turist çeker.: İzmir’de Efes ve Bergama; Denizli’de Pamukkale (Hierapolis); Aydın’da Priene, Miletos, Didim, Afrodisias, Datça’da Knidos: Bodrum’da Halikarnassos; Manisa’da Sart yıkıntıları. Dünyanın yedi harikasından ikisi Ege Bölgesi’ndedir (Efes Artemis tapınağı ve Halikarnassos Mausoleion’u). Ayrıca, Selçuk’ta Meryem Ana’nın Evi ve Sen Jan Kilisesi, Didim’de Apollon tapınağı, çok sayıda yabancı turist çekmektedir. Günümüzde Ege Denizi kıyısındaki Akçay, Ören, Ayvalık, Foça, ÇeÅŸme, KuÅŸadası, Didim, Güllük, Bodrum, Datça, Marmaris gibi yerleÅŸim merkezlerimiz, yaz mevsiminde gerçek birer turizm odağı haline gelmiÅŸtir.

EGE DENİZİ

Ege Denizi, 41-35 kuzey enlemleriyle 23-27/28 doÄŸu boylamları arasında yer alır. Kuzeyden güneye yaklaşık 660km uzanır; geniÅŸliÄŸi kuzeyde 270, ortada 150, güneyde ise 400km kadardır. Balkan yarımadasının doÄŸu bölümü ile Anadolu arasında yer alan deniz. Çanakkale BoÄŸazı aracılığıyla Marmara Denizi’ne ve Karadeniz’e baÄŸlanan Ege Denizi’i yüzölçümü 214000km2’dir.

Ege Denizi, yakın bir geçmiÅŸte “Aegeis” ya da “Egeid” adı verilen bir kara parçasının, büyük bir bölümünün sular altında kalmasıyla oluÅŸmuÅŸtur (adı da buradan gelir); üstündeki adaların çokluÄŸu nedeniyle “Adalar Denizi”diye anılır. Kıyılar son derece girintitli çıkıntılıdır.

Ege’de gelgit önemsizdir ve yol açtığı düzey geniÅŸliÄŸi ancak bazı dar boÄŸazlarda, rüzgarlarla meydana gelen yığılmaların da etkisiyle 30-40cm’yi bulur. Adalar arasındaki bazı dar ve dolambaçlı boÄŸazlar ÅŸiddetli ve karmaşık yerel akıntılara neden olur. Bunların en ünlüsü EÄŸriboÄŸaz Körfezi’nde görülür.

Ege Denizi’nde, kuzeyde Saros Körfezi’nden baÅŸlayarak güneye doÄŸru “S” biçiminde uzanan, tabanının derinliÄŸi yer yer 1000m’yi aÅŸan bir oluk yer alır. Ege Denizi’nde çok sayıda ada (toplam yüzölçümleri yaklaşık olarak 23000km2 olan bu adalar, her yana serpilmiÅŸ gibi görünmelerine karşın, belli bir düzen ve gruplaÅŸma gösterirler.

Ege Denizi üstünde egemen olan Akdeniz iklimi, bu büyük su kütlesinin etkisiyle bazı deÄŸiÅŸikliklere uÄŸrar: Ege Denizi’nin etkisi, donlu günlerin sayısını azaltır. Denizi suyu sıcaklıkları da genelde kuzeyden güneye doÄŸru artar. Bu artış kışın daha çok belirlidir. Kıyı ve adalarda kışları yağışlı bir Akdeniz iklimi görülür.

Yazın bütün Ege Denizi ısınır. Kuzey ve güney yüzey suları arasındaki sıcaklık farkı, 1-2C’a iner. Sıcaklığın en yüksek olduÄŸu ayda Ege Denizi’nin her yanında denzi suyu sıcaklığı 23-24C arasındır.

Ege Denizi’nde yıllık yağış tutarı kuzeyden güneye gidildikçe azalır. Yağışlar genellikle kış aylarında toplanmıştır. KomÅŸu karalarda olduÄŸu gibi, Ege Denizi alanında da yazlar çok kuraktır. Yazın Ege Denizi’nin her yanında, kuzeyden ve kuzeydoÄŸudan “etezyen” adı verilen ÅŸiddetli bir rüzgar eser. Ege Denizi, biyoloji ve hidroloji özellikleri bakımından Karadeniz ile Akdeniz arasında bir geçiÅŸ alanı oluÅŸturur.

Çanakkale BoÄŸazı’ndan üst akıntısıyla gelen ve besin tuzları, oksijen ve plankton bakımından zengin olan Karadeniz suları, kuzeydeki balık yaÅŸamını olumlu yönde etkiler. Ege Denizi, oksijen bakımından zengin olmasına karşın, fosfat ve nitrat bakımından yoksuldur. Bu yüzden güney bölümü, dünyanın balık bakımından en yoksul denizlerindendir.

Son yıllarda Ege Denizi’nde, denzi kirlenmesi ve öteki konulardaki bilimsel araÅŸtırmalar yoÄŸunlaÅŸmıştır.

KAYNAKÇA

1) Ana Britannica

2) GeliÅŸi Hacette

3) Türkiye Coğrafyası (Yusuf Erdoğdu)

Ekoloji

Salı, 06 Kasım 2007

EKOLOJİ

Yeryüzünde on kilometre okyanus tabanından atmosferin on kilometre yerden yüksekliÄŸine kadar olan tabaka canlıların barınma yeridir. Bu alana dünya katmanları arasında biyosfer adı verilir. Ekoloji de 20 km’lik dikey alan içersindeki canlıların yaÅŸama ÅŸekillerini ve birbirleriyle olan iliÅŸkilerini inceler. Canlıları etkileyen çevre faktörlerine ambiyotik faktörler, canlıların birbiriyle olan iliÅŸkilerine biyotik faktörler denir.

Modern ekolojide anlama kolaylığı sağlamak için canlılar organizasyon derecesine göre sıralanır.Bu sıralama sonucunda biyolojik spektrum meydana gelir.Bu spektrum;Protoplazma-Hücreler-Dokular-Organlar-Organsistemleri-Organizmalar-Populasyonlar-Kommuniteler-Ekosistemler-Biyosfer şeklinde sıralanır.

İşte bu spektrum içerisinde ekoloji; organizmalardan sonraki terimleri inceler.Biyotik faktörleri oluşturan bu terimlerin üzerindeki fiziksel ve kimyasal faktörlerin sınırlayıcı etkisini de ekoloji inceler.

Ekolojide kullanılan bazı terimler vardır.Bunların başlıcaları;

Populasyon: İnsan nüfusunu ifade edeb bir terimdir. Ancak ekolojide belirli sınırlar içersinde barınmakta olan aynı türden oluşan bireyler topluluğunu ifade eder. Ekolojinin biyotik faktörler içersinde en küçük birimidir. Populasyonlar kendi kendine yeterli değildir.

Kommunite: Bir bölgede yerleşen populasyonlar topluluğudur. Abiyotik faktörlerle birlikte kommuniteler kendi kendilerine yetebilen topluluklardır.

Ekosistem: Kommunite + Abiyotik ortam ekosistemi oluÅŸturur.

Habitat: Populasyon içersindeki canlıların biyosfer tabakasındaki kalıtsal yapısına uygun yaşama bölgesine habitat denir. Habitat canlının yaşama adresidir.

Niş:Habitat içersindeki canlıların yaptığı biyolojik faliyet ya da iştir.

Flora: Belirli bir bölgedeki veya biyosferdeki bitki topluluklarıdır. Aynı zamanda bakterilerin oluşturduğu populasyonlara da flora denir.

Fauna: Hayvanların oluşturduğu topluluklara denir.

Biyotop: Canlının yaşayabileceği fiziksel ortamdır.

Biyom: Özel komunitelere biyom adı verilir. Tundra, maki, çöl biyomu gibi.

1. ABİYOTİK FAKTÖRLER:

Bireylerin populasyonda, populasyonların da kommunite içersinde gerçekleştirdikleri aktiviteler kararlı bir yaşam ortamının oluşturulmasında kesinlikle etkilidir.

Ancak biyosferde ekolojik sistem kurulurken elbette matematiğin güneş sistemindeki mesafe sabitleri, dünyanın açısı ve elepsoid fiziki yapısı etkilidir. Ayrıca fizik ve kimyanın temel prensipleri, yeryüzünün dönüş hızı, çekim gücü, atmosferdeki gaz yoğunluğu, gaz basıncı gibi faktörler en önemli etkenlerdir.

Dış etkenler dediğimiz abiyotik faktörler yeryüzünde canlıların yaşama alanlarını sınırlandıran en önemli etkenlerdir. Bunlara bağlı olarak farklı devirlerde farklı türler populasyonlar üzerinde baskınlık kurmuştur. Örneğin jura devrinde sürüngenler ve eğrelti otları en baskın populasyonlar olmuşlardır. Ancak abiyotik etkenlerle bugün bu canlılar bir çok türünü yitirmiş ve günümüzde eğrelti otları; orman altı bitkileriyle, dinozorlar; kertenkele, yılan, kaplumbağa, timsahlar ile temsil edilmektedir. Yani yeryüzünde gerçekleşen buzlaşma, sel, deprem, volkanik patlama, dünya yüzeyinin sularla kaplanması, aşırı rüzgar, yüksek sıcaklık gibi doğal olaylardan bitki ve hayvan populasyonları tamamen olumsuz etkilenmişlerdir. Bunun sonucu bugün dahi hissedilebilmektedir. Örneğin kelaynak olarak ifade edilen kuş türü yok olmuştur, panda ayıları yok olmuştur. Bugün bunlar hayvanat bahçelerinde yapay olarak üretilmektedir.

Doğadaki olumlu veya olumsuz abiyotik faktörlere rağmen günümüze kadar gelebilen dayanıklı canlılarda bulunmaktadır. Bunlara fosil canlılar da denir. Örneğin, Latimeria balığı ile hamam böceği yeryüzünün en eski yaratıklarındandır.

Abiyotikler fiziksel ve kimyasal faktörler olarak ikiye ayrılır.

A) FİZİKSEL FAKTÖRLER:

1. İklim:

İklimler klimatoloji bilimi içersinde değerlendirilir. İklim içersinde canlıları ilgilendiren faktörler sıcaklık, yağmurlar, yağışlar, nem, rüzgar, güneşlilik, bulutluluk ve don olaylarıdır.

Optimum iklim ÅŸartlarının içerikleri türlere göre deÄŸiÅŸmektedir. ÖrneÄŸin; çok yağış alan, ılıman olan alanlarda mükemmel orman ekosistemleri ve ormana baÄŸlı hayvan populasyonları oluÅŸturulmuÅŸtur. Aynı zamanda düşük ısılı olmakla beraber nem oranı yeterli olan Amerika’nın üst Alaska kıtası ve Rusya’nın üst Sibirya ormanları da buna güzel örneklerdir.

2. Isı:

İklim içersinde en önemli faktörlerden biri de ısıdır. Örneğin eklem bacaklıların bir çoğunun yaşam süresi 3-4 ay içersindedir. Isı periyodunun da 16 dereceyle 25 derece arasındaki dönemine rastlar. Yazın sonuna doğru kaybolurlar. Aynı şekilde iklim bitkilerde; su alma, çiçeklenme, enine büyüme, meyvelenme gibi dönemlerin belirlenmesinde tamamen etkili bir faktördür.

Hayvanlar vücut sıcaklığı yönüyle;

1. Poikilotermal hayvanlar (soğuk kanlılar veya vücut ısısı değişenler)

2. Homoitermal hayvanlar (sıcak kanlılar veya sabit ısılılar) olmak üzere ikiye ayrılır.

Canlılar arasında yüksek ısılarda, düşük ısılarda ve her iki ortamda yaşamaya uymuş olan canlılar vardır.

Bazı canlılarda sıcaklık artışına paralel (tölerans sınırları içersinde) metabolizma hızı da artar. Ancak tölerans sınırlarını aşan ısı, canlıda metabılik anormallik olarak adlandırılan paraliz (şok, geçici felç) olayını ortaya çıkarır. Artmaya devam ederse öldürür. Isı aşırı oranda düşmeye devam ederse yine paraliz olayı görülür.

Sıcaklık aynı zamanda hayvanların vücüt büyüklüğünü tayin eden bir faktördür. Kuzey enlemlerde yaşayan sıcak kanlı hayvanlar sıcak bölgelerde yaşayanlara göre daha büyük olma eğilimindedirler.

Büyük vücutta kütleye göre az yüzey olması, sabit ısılı hayvanların vücüt sıcaklığını koruyabilmesi bu adaptasyon özelliğiyle sağlanır. Bu canlıların aynı zamanda kuzey bölgelerde yaşayanlarında ekstrimiteler küçük yapılıdır. Kulak, burun ucu, el ayası (yüzeyi) , ayak ayası gibi. Bu sayede ısı kaybı en aza indirilir. Sıcak ortamlarda bu organlar büyük olur. Bunlar serinleme amacıyla kullanılır.

Değişken ısılı hayvanlarda bunun tam tersi özellikler gözlenir. Bu hayvanlar soğuk ortamlarda daha küçük vücut yapısına sahiptirler.

3. Işık:

Yeryüzünde kurulan ekosistemlerin ve bunun sonucu olarak biyosferin kararlılığı, devamı, bugünkü ölçüler içersinde ışık enerjisinin devamına bağlıdır. Işık özellikle bitkiler için önemli bir abiyotik faktördür. Ancak 3100 Angstrom dalga boyunun altındaki mor ötesi (x ışınları) ışınları ile 7000 Angstrom dalga boyunun üzerindeki ışınlar protoplazmayı bozucu etkiye sahiptir. Dolayısıyla 3000-7000 Angstrom dalga boyundaki ışınların kalitesi, şiddeti ve süresi önemlidir.

Karasal ekosistemlerde ışık fotosentez için çok önemlidir. Özellikle ormanlık alanlarda bitki florasının üst ve alt katmanları vardır. Ormanda ışıkla temas eden ilk üst tabakaya taç tabakası denir.Taç tabakasının sıklığı alt tabakalarda yaşayan türleri sınırlar. Örneğin sık bir taç tabakasına sahip çam ormanının alt kısımlarında yeniden ve kendiliğinden çam filizlerinin gelişmesi ışık eksikliğinden dolayı çok az olur.Yani çam ormanları zor yenilenen ormanlardır. Böyle bir ortamda gölge bitkileri gelişebilir. Örneğin; Eğrelti otları, karayosunları gibi.

Ormanın sıklığı gölge yoğunluğunu arttırır. Buna bağlı olarak taç yapıyı oluşturan bitkilerin gelişmeleri ve orman rejenerasyonu genç bitkinin gölgeye olan dayanıklılığı ile doğru orantılıdır. Gölge yoğunluğuna dayanabilen bitkilerde orman rejenerasyonu kolay olurken dayanamayan bitkilerde rejenerasyon çok zor olmakta veya orman yeni oluşuma gidebilmekte, baskın türler değişebilmektedir.

Bitkilerde fotosentez ile üretilen organik besin hem bitkiler hem de hayvanlar için besin kaynağı olarak kullanılır. Bitkilerde arta kalan besin depo edilir. Depo edilen besin, gelişme, büyüme ve üremede kullanılır. Gölge bitkilerinin ışık şiddeti karşısındaki fotosentez ürünlerinin üst sınırı ile uzun gün bitkilerinin üst sınırı bariz bir fark gösterir. Bu fark gelişmede gözlenir.

Işık faktörü su içi ekosistemlerinde de etkilidir. Işık, su bitkileri tarafından enerji kaynağı olarak kullanıldığı gibi bazı hayvanların pigment üretimi, dış iskelet, kitin, kabuk gibi benzeri yapıların oluşumunda doğrudan etkili olduğu tespit edilmiştir.

B) KİMYASAL FAKTÖRLER:

Canlıların yapısında bulunan maddelerin yeryüzünde ve canlılar arasında aktarılması, dağılımı, aktarılma sıklığı, çözelti oluşturma özellikleri ve oranları populasyon ve kommunitelerde dengenin kurulmasında doğrudan etkilidir.

1. Su:

Maddelerin; hücrede, dokularda, sistem ve organizmada dolaÅŸması, kimyasal reaksiyonlar, yapının devamlılığı ve kararlılığı su ile saÄŸlanır. Bu açıdan su çok önemlidir. Canlı organik ağırlığının %50’sini kaybetse yaÅŸayabilir. Ancak suyun %20’sini kaybetse ÅŸoka girer.

Canlılar su miktarlarını, osmatik basınçlarını dış ortamlara göre ayarlayarak dengede tutarlar. Örneğin tuzlu sularda yaşayan balıklarda kandaki üre miktarı fazladır. Buna bağlı olarak su dengede tutulur. Tatlı suda yaşayan balıklarda su fazlalığı ortaya çıkar. Dolayısıyla bu canlılarda su içme olmaz ve böbreklerinde aşırı oranda su süzülmesi ve atılma olayı gerçekleşir. Kurak ortam denilen tuzlu sularda tam tersi özellikler gözlenir.

Bitkiler su isteklerine göre üç gruba ayrılır:

a) Higrofitler: Sucul bitkilerdir. Suda yaşarlar. Kök su içersinde toprağa tutunabileceği gibi dışarıda çıkabilir. Stomaları yağrağın yüzeyindedir. Kütikülaları incedir. Yaprakları geniş ayalı ve parçalı olabilir.

b) Mezofitler: Normal ortam bitkileridir. Orta kalınlıkta kütikülaları bulunur. Stoma hem yaprak üstünde hem de altında yer alır. Dut, kavak, söğüt gibi.

c) Kserofitler (Kurak ortam bitkileri): Kuraklık bu bitkilerde kökün gelişmesinde etkilir. Kurak alanlarda bitkiler seyrek olarak bulunur ve geniş bir kök sistemi oluştururlar. Çöl bitkilerinden kaktüsler silindirik yapısıyla su kaybını azaltır. Ayrıca bunlarda kalın bir kütiküla tabakası bulunur. Stomalar gündüz yerine gece açılır.

2. Gazlar ve Mineral Tuzlar:

Su buharı oranı hariç diğer gazlar karasal ekosistemlerde fotosentez, solunum, kemosentez, yanardağı faliyetleriyle dengede tutulur. Ayrıca güneş ışınları atmosferin en üst katlarında (iyonosferde) bazı iyonları etkileyerek yeni atom ve moleküllerin oluşumunu sağlayarak dengeye katkıda bulunur.

Oksijen; canlıların yaÅŸamı için yaÅŸanılmaz bir gazdır.O2’li solunumda doÄŸrudan kullanılır. Atmosferde %21, suda %5 oranında bulunur. Her iki ortamda da kaynak fotosentezdir. 02’nin çoÄŸu sularda yaÅŸayan alglerden karşılanır.

Atmosferdeki oksijen zararlı ışınları absorbe etme özelliğiyle canlıları korur. Ayrıca oksijenin bileşiminden oluşan ozon gazı da ultraviyole ışınlarını emerek canlılara zarar vermesine engel olur. Böylece yeryüzüne faydalı olan ışınlar ulaşır. Buna rağmen ultraviyole ışınları %2 oranda ulaşmaktadır. Bu oran yükseklere çıkıldıkça, gaz yoğunluğu azaldıkça artar. Ultraviyole ışınları yoğun olarak yeryüzüne ulaştığında organik moleküllerin parçalanmasına neden olur. Özellikle DNA bundan etkilenir ve mutasyonun ortaya çıkma oranı artar.

Endüstriyel gelişmeye paralel üretimde kullanılan kloroflorakarbon gazı ozon tabakasının delinmesine yol açmıştır. Bu da insanların yol açtığı en tehlikeli kirliliklerden biridir.

Karbondioksit; solunum, yanma, yeraltı çatlaklarından ve volkanlar ile yeniden atmosfere döner. Örnek: Elazığın buzluk dağları, volkanlar ve çatlaklar önemli CO2 kaynaklarıdır. CO2 gazının ortamda artması canlıların sayıca azalmasına neden olur. Yani bu gazın artışı populasyonları sınırlayıcı bir şekilde etkiler.

Su ortamlarında ısı arttıkça erimiş CO2 oranı artar. CO2 gazının su içinde artması canlıların ölüm oranını arttırır.

Canlıların yapısında hayati önem taşıyan tuzlar bulunur. Bunlar N, P, K, Ca, S, Mg içeren tuzlardır. Bunlara biyogenetik tuzlar denir. Bunların eksilmesiyle canlılarda hayatsal olaylar ve yapısal özellikler bozulur. Her elementin organizmada aktif olarak kullanıldığı bir yapı veya reaksiyon vardır.

2. BİYOTİK FAKTÖRLER:

Ekolojide virüslerden bakterilere ve insanlara kadar bütün canlı populasyonlar biyotik faktörler olarak adlandırılır. Biyotik faktörler canlı ve cansız faktörleri yapılarına katarak enerji elde ederler. Bu enerjiyi besin zinciri oluşturarak diğer canlılara aktarırlar. Uygun habitatlar üzerinde hayat tabakaları oluştururlar. Biyotik faktörler, populasyon, kommunite ve ekosistem olarak adlandırılan birimlere ayrılarak incelenir.

1. Populasyon:

Aynı tür canlıların belirli habitat sınırları içersindeki topluluğuna populasyon denir. Bir populasyondaki büyümeyi çevre şartları, doğum, ölüm ve tür içi rekabet belirler. Populasyondaki birey sayısına populasyonun büyüklüğü denir. Birim alandaki tür sayısına populasyon yoğunluğu denir. Bir habitattaki tür sayısının ulaştığı üst sınıra populasyonun taşıma kapasitesi denir.

Populasyonda Yaş Dağılımı: Populasyondaki bireylerin yaş dağılımı ile populasyonun büyümesi arasında bir ilişki vardır. Genç ve orta yaşlı bireylerin bulunduğu populasyonlarda birey artışı (populasyon büyümesi) fazla olur. Dengeli bir populasyonda genç ve orta yaşlı bireyler birbirine eşit, yaşlı bireyler azdır. Gerilemekte olan bir populasyonda üreme az olduğundan genç bireylerin sayısı azalır.

Populasyonda Ömür Uzunluğu: Canlılardaki ömür uzunluğu kalıtsal olarak belirlenmiştir. Ancak canlı çevre faktörlerinin etkisi ile bu ömrünü tamamlayamayabilir. Habitatına uyum gösteren canlılar genellikle ömür uzunluklarını yaşayarak yakalarlar.

Populasyonda dalgalanma ve dağılma: Populasyonda dalgalanmalar genellikle av ile avcı arasında gözlenir. Av miktarı azaldığı zaman artmış olan avcı populasyonu besin probleminden dolayı dağılır. Buna bağlı olarak avcı populasyonunda yoğunluk azalması gözlenir. Farklı eşeyli bireylerin bir araya gelme zorluğu ortaya çıktığından populasyonda gelişme yavaşlar. Bu açıdan populasyonların gelişmesi için belirli bir yoğunluğun olması zorunludur. Avcı populasyonu azaldığı zaman av populasyonu çoğalır.

Populasyonlarda çevre direnci canlıları olumsuz etkilediği zaman toplu ölümler ve toplu göçler gözlenir. Bu özellikler populasyonun minimuma inmesine veya yok olmasına neden olur.

2. Kommunite:

Populasyonlar topluluğuna kommunite denir. Kommunite içersinde uyumsuz populasyonlar da bulunabilir. Parazit, konak gibi.

Kommunite içersinde populasyonların devamlılığında etkin görev yapan sayıca fazla olan türler bulunur. Bunlara baskın türler denir. Kara kommunitelerinde baskın tür yoktur.

Belirli bir habitat alanında kommunite yok olabilir veya hiç yoktan yeni bir kommunite gelişebilir, bunlara süksesyon denir. Süksesyonda bir oluşum süreci vardır. Oluşum süresinde bazı canlılar habitat bölgesine öncelik oranına göre yerleşir. Bu özellik hem flora hem fauna da geçerlidir.

1. Liken evresi: Kumul, kayalık, killi, bataklık ve çakıllı olan ortamlar öncelikle likenler tarafından işgal edilir. Bunlara öncü populasyonlar denir. Likenler ortamın toprak kalitesini yükseltir. Likenler çok dayanıklıdır. Ancak rekabete dayanamazlar.

2. Yosun evresi: Likenlerden sonra başlar. Bu bitkiler ortamı nemlendirir. Bu evrede ortama bazı omurgasızlar yerleşir.

3. Ot evresi: Yosun evresinden sonra ortama bir yıllık otsu bitkiler yerleşir. Otsu bitkilere paralel ortama bazı böcekler de yerleşir. Daha sonra sürüngen, kurbağalar, kuşlar ve memelilerin otçulları ve etçilleri ortama yerleşmeye başlar.

4. Çalı-Funda evresi: Ot evresi çalı ve fundalıkların ortama yerleşmesi için zemin oluşturur. Bunlar erik, kavak, böğürtlen gibi küçük ağaçlardır. Süksesyon bu yönde ilerliyorsa ortam daha nemli hale gelir. Çalı evresinde ortama kuşlarla büyük ağaçların tohumları getirilir. Buna bağlı olarak ortamın besin oranı artarak devam eder. Büyük omurgalılar da bu aşamada büyük oranda yerleşir.

5. Ağaç evresi: Ağaç filizleri gelişerek ormanlık alanları oluştururlar. Ortam şartları anormal derecede değişmedikçe kararlı bir fauna ve flora kommunitesi oluşturulur. Buna klimax denir.

3. Ekosistem:

Ekosistemin içersindeki canlılar belirli görevler üstlenerek dengeli bir ekosistem oluştururlar. Ekosistemi dengeler bir şekilde oluşturulabilmesi için ortamda üreticiler, tüketiciler, ayrıştırıcılar gibi canlı grupları bulunmalıdır. Bu görevlerin yerine getirilmesi sayesinde ekosistemin dinamikliği ortaya çıkar. Bütün ekosistemlerde bu görevleri gerçekleştiren canlılar mutlaka bulunmalıdır.

Ekosistemi oluşturan canlılar arasında besin aktarım zinciri oluşturulmuştur. Besin aktarımıyla birlikte canlılar dolaylı olarak ışıkenerjisini aktarmış olurlar.

Yeryüzünde bakteriler kendi başlarına ekosistem oluşturabilecek aktiviteye sahip tek guruptur. Çünkü bakterilerin içersinde hem saprofit, hem fotoototrof, hem kemoototrof hem de hetotrof beslenen gruplar bulunmaktadır. Bu birlikler içersinde madde döngüsü kolaylıkla sağlanır.

Besin zincirinde her aktarım sırasında enerji kaybı (kütle azalması) gözlenir. Buna biyokütle (biyomas) denir. Biyomasa bağlı olarak canlılarda üreticilerden tüketicilere doğru kütle azalması gözlenir. Yeryüzünde birim alanlarda herzaman kütle fazlalığı çoktan aza doğru üreticiler, 1. tüketiciler, 2. tüketiciler, 3. tüketiciler olarak sıralanır.

Besin zincirinde bazen metabolizmada kullanılmayan maddelerde aktarabilir. Bu maddeler besin zincirinin son halkasına doğru birikme eğilimine sahiptir. Çünkü bu maddeler eritilemez ve depo edilir.

Ekosistemde populasyonların dengelenmesi:

Ekosistemde populasyonların dengelenmesi hayvanlar arası predatörlük (avcılık) ve parazitlik ile dengelenmektedir. Her iki olay sonucunda avlanan ve konut ortadan kalkmakta ve populasyonda azalma yaşanmaktadır.

Bir ekosistemde parazit mikroorganizma yeni girdiği zaman zarar ilk önce çok büyük olur. Örneğin yeryüzünde verem yeni çıktığında binlerce insanın ölümüne neden olmuştur. İlaç geç olarak bulunmuştur. Aynı şekilde cüzzam hastalığı da dünyada en fazla korkulan ölümcül hastalıklardan biri olmuştu. Ancak bugün bu parazitler ilaçla kontrol altına alınmıştır.

Gerek parazitler gerekse predatörler populasyondaki genellikle zayıf, hastalık taşıyan, dirençsiz, iyi beslenmemiş bireyleri ortadan kaldırır. Böylece populasyonda sağlıklı bireylerin kalması ve hastalıkların diğer bireylere bulaşmasını engelleyerek populasyon dengesine katkı sağlar.

Minimum kuralı: Bitkiler metabolik aktivitelerini gerçekleştirebilmek için eser elementleri yapılarında bulundurmak zorundadırlar (Fe, Mg, Mn, Mo, Va). Bu maddeler metabolizmanın devamı ve büyümesi için zorunludur. Buna göre bitkiler toprakta en az bulunan eser elemente göre büyür ve metabolizmasını düzenler, bu olaya minimum kuralı denir. Hayvanlar içinde aynı şekilde minimum kuralı geçerlidir.

Hoşgörü kuralı: Canlıların habitat sınırlarını belirleyen faktörlere, dayanıklılık gücüne hoşgörü veya tolerans denir. Tolerans gücü canlının adaptasyon kabiliyetini ortaya koyar, ortamda yaşama şansını arttırır. Mesela devenin toleransı yüksek olduğundan hem çölde hem de diğer ortamlarda rahatlıkla yaşayabilmektedir. Aynı şekilde bazı yılan balıklarının tuz toleransı çok yüksek olduğundan hem tatlı suda hem de denizde yaşayabilir.

Ekoloji

Salı, 06 Kasım 2007

EKOLOJİ

Canlı varlıkları yaşadıkları tabiî ortamla ilişkileri (toprağın fiziksel-kimyasal etmenleri,iklim, barınakların topoğrafyası ve görünüşü, hayvan ve bitki rekabeti) bakımından inceleyen bilim.

Tabiat bilgisi lügatine Haeckel’in kattığı ekoloji terimi, özellikle canlıların içinde bulundukları ortama uyumları bakımından kullanılıyordu. Daha sonra insan coÄŸrafyası ve sosyoloji gibi insan birimlerine de girdi.Biyoloji bilginleri arasında yarattığı tartışmalardan çıkan sonuca göre, bu terimin anlamını canlıları çevreleyen ortamla sınırlandırma eÄŸilimi çoÄŸunluktadır. Fakat canlı varlık ile ortam arasındaki iliÅŸkileri iki yönlü düşünmek gerekir. Çünkü her yaratık, öz varlığıyla ortamın yaratılmasına katılır. AÄŸacın kök saldığı toprak basit bir maden bileÅŸiÄŸi deÄŸildir, bizzat aÄŸacın da eseridir( toprağı örten canlı ölüleri, ortakyaÅŸar organizmalar, kök salgıları, mekanik etkiler). YaÅŸama düzenlerinde görülen iliÅŸkilerin tümüne birden genel ekoloji denir. Bu çeÅŸit bir sistemleme kabul edilmese bile, biyolojik problemlerin anlaşılması bakımından ekoloji, temel unsurlardan biridir. Ekolojiye iliÅŸkin bütün düşünceler uyum kavramına dayanır. Ekoloji tamamen evrim prensiplerinden doÄŸmuÅŸtur. Metot anlaÅŸmazlıkların ayrıntılarına girmeden diyebiliriz ki, bitki coÄŸrafyacıları için her ekolojik inceleme, hem ele alınan alandaki ortamın karakterlerini, hem de bu ortama baÄŸlı olarak yaÅŸayan gruplarınkini analiz etmeyi gerektirir.Bozkır, ekvator ormanı, daÄŸ çimenleri iklim ve toprağın belirlediÄŸi tiplerle iliÅŸkili bitki tipleridir. Bu bitkilerin arasındaki baÄŸ, bitkiler hakkında edinilen uyum bilgisi, yani daha anlaşılır ifade ile bitki fizyoloji sayesinde kurulur. İnsan coÄŸrafyası, geniÅŸ ölçüde ekolojik karakter gösterir. İnsan gruplarının etkinliÄŸi fizik ortamın niteliklerine baÄŸlıdır; bu nitelikler insan etkinliÄŸine kolaylaÅŸtırır, zorlaÅŸtırır veya yöneltir; meÅŸhur bir ifade ile tabi ata, ancak boyun eÄŸilerek kumanda edilebilir. Fakat coÄŸrafyacı, en ilkel topluluklardan modern tekniÄŸe sahip topluluklara kadar bütün insan gruplarının tabiatta yaptığı büyük deÄŸiÅŸikliklere dikkat eder.

Ayrıca, Amerikalı sosyologlar, sosyal olayların, özellikle ÅŸehir toplumlarında geçen olayların incelenmesinde de ekolojiye yer verirler. Bir iliÅŸki ağıyla birbirine baÄŸlı olayların tümünü anlamaya çalışırlar. Buna göre belli homojen alanlarda geçen sosyal olaylar hep aynı karakterdedir; buna dayanılarak bağıntılar araÅŸtırabilir. Bu anlamdaki ekoloji Chicagolu Robert Ezra Park’ın öğretisine dayanan sosyoloji okulunca uygulanmıştır.

Günümüzde ekolojiyi iki dala ayırma eÄŸilimi vardır: bunlardan biri dış etkenlerden karşısında bireylerin reaksiyonları inceleyen “otoekoloji” öteki de birbirinden farklı ortamlardaki hayvan ve bitkilerin tümünü birden inceleyen ve bunları meydana getiren türlerin ayrıntılarıyla bir dökümünü yapan “sinekoloji”dir.

Ekoloji “dünya Ortamı Ve Canlılar”

Salı, 06 Kasım 2007

EKOLOJİ “DÜNYA ORTAMI ve CANLILAR”

Günümüzde insan çevre ve ekoloji sözcüklerini bir bütün olarak kullanmaktadır. Kıta-lardan okyanuslara,göllerden akarsulara, yer altı sularından atmosfere, mikroorganizmalardan insana ve bitkiler âlemine kadar bütün canlı ve cansız varlıklar arasında düzenli bir iliÅŸki var-dır. Yani organizmalar yaÅŸamlarını sürdürebilmeleri için diÄŸer organizmalarla ve çevreleriyle iliÅŸki içerisindedir. Organizmaların çevreleriyle ve birbirleriyle olan iliÅŸkilerini inceleyen bi-lim dalına “ekoloji” denir. son 30-35 yıl içinde dünya nüfusunun hızla artması, sanayi ve tek-nolojinin ilerlemesi, doÄŸal kaynakların tükenmeye baÅŸlaması, çevre sorunlarının gündeme gelmesine yol açmıştır.

1) Canlılar ve Çevre

Günümüzde çevre sorunları gitgide artmaktadır. Sanayileşme ve ekonomik büyümenin amacı gelişmektir. Gelişmenin sağlıklı olabilmesi için canlıların ve diğer doğal kaynakların korunması gerekmektedir. İnsanların ve diğer canlıların yaşamları süresince varlıklarını sür-dürdükleri dış ortama çevre denir. Doğada canlıların birbirleriyle ve cansız çevresiyle olan i-lişkileri sağlıklı ise doğal denge sağlanmış demektir. İnsan, içinde bulunduğu çevreyi tanımak zorundadır.

İnsan nüfusunun artması; sağlıksız kentleşmeye ve zararlı atık maddelerin birikmesi-ne, yeşil alanların azalmasına yol açmaktadır.

Dolayısıyla insan ekolojik dengeyi bozarak çevre sorunlarına yol açmaktadır. Doğal dengenin bozulması da canlıların yaşamını tehlikeye sokar.

2) Çevrenin Cansız ve Canlı Etmenleri

Canlının dışında bulunan ve canlıyı etkileyen herÅŸey çevrenin öğesidir. Çevre kendi arasında cansız (abiyotik) etmenler ve canlı (biyotik) etmenler olmak üzere 2’ye ayrılır.

Cansız Etmenler

Cansız ortamlardaki ışık, sıcaklık, iklim, toprak ve mineraller, su gibi etmenler canlıla-rın yaşamını önemli ölçüde etkilemektedir. Canlılar da doğal dengeyi bozacak şekilde cansız çevrelerini etkiler. Canlıların yaşamını etkileyen fiziksel etmenler aşağıda maddeler halinde a-çıklanmaktadır:

● Işık: Yeryüzündeki bütün enerjilerin kaynağı güneÅŸtir. GüneÅŸ enerjisinin çok az bir kısmı, dünyaya gelerek bitkiler tarafından fotosentez olayında kullanılmaktadır. Bitkiler top-raktan su ve mineral maddeleri, atmosferden karbondioksiti alarak güneÅŸ enerjisinin etkisi ile bu maddeleri birleÅŸtirirler; güneÅŸ enerjisi kimyasal enerjiye dönüştürülerek glikozun yapısına katılır. Bu sırada yan ürün olarak atmosfere oksijen verilir. OluÅŸan besini kullanan canlılar, enerjiyi de almış olurlar.

• Sıcaklık: Dünya küre biçiminde olduÄŸu için güneÅŸ ışığı her yere eÅŸit oranda dağıl-maz. Bu nedenle sıcaklık da her yerde eÅŸit deÄŸildir. Organizmaların dağılış alanlarının sınırla-rı, genellikle sıcaklığın kontrolündedir. Düşük ve yüksek sıcaklık, türlerin yayılışında önemli rol oynar. Yeryüzünün farklı bölgelerinin farklı miktarda ısınması, hava akımlarına ve okya-nuslarda su akımlarına neden olur. Bu akımlar ile atmosferin ısı dağılımı bir miktar dengele-nir.

• İklim: Dünyanın küresel ÅŸekli, atmosferin yapısı, ışınların geliÅŸ açısı, havanın say-damlık derecesi birim alana düşen ısı miktarı üzerinde etkilidir. Enerjinin büyük bir bölümü güneÅŸ ışınlarının dik geldiÄŸi ekvatora yakın bölgelere giderken, kutuplara ve diÄŸer bölgelere ise daha az enerji ulaşır. Bu farklı enerji dağılımından dolayı doÄŸada ısı dengesizliÄŸi oluÅŸur.

Uzun zaman aralığı içinde belirli bir bölgede egemen olan atmosfer koşullarına iklim denir.

Bir bölgenin iklimini belirleyen en önemli etkenler, ekvatora uzaklığı, denize uzaklığı ve deniz seviyesinden yüksekliğidir.

Coğrafi konum, dağların özellikleri, bitki örtüsü ve su iklimi belirler. Yeşil alanların azalması, volkan püskürmeleri ve diğer faaliyetlerle atmosferden artan toz tabakası, ısının azalması, dünyadaki hava olaylarını dolayısıyla iklimi etkiler.

• Toprak ve Mineraller: Rüzgar, sıcaklık ve suyun aşındırıcı etkileri dünyanın yüze-yini kaplayan kayaların zamanla parçalanmasını, toprağı oluÅŸturan mineral taneciklerinin or-taya çıkmasına neden olur. Kayaların üzerinde yaÅŸayan bitkilerin zamanla ölmesi ve sonuçta çürümesi ile humus denilen organik madde ortaya çıkar. Mineral tanecikleri ile humus karışa-rak toprağı oluÅŸtururlar. Toprakta yaÅŸayan canlılar toprağın özelliklerini deÄŸiÅŸtirmektedir. Toprak, bitkilerin geliÅŸmeleri için gerekli olan su ve mineralleri içerdiÄŸi gibi, aynı zamanda bitkilerin kökleriyle tutunabilecekleri saÄŸlam bir temeldir.

•Su: Yeryüzünün ¾’ü sularla kaplıdır. Atmosferde bulunan suyun yaÄŸmur, kar, dolu olarak yeryüzüne dönmesi yağış olarak tanımlanır. Yıllık yağış miktarı bölgeden bölgeye farklılık gösterir. DaÄŸlar, yükseklik, rüzgâr, su kitleleri yağış miktarını önemli ölçüde etkiler. Canlıların vücut yapısının büyük bir bölümü de sudur. Susuz bir yaÅŸam düşünülemez ve su-yun yerini baÅŸka hiçbir madde alamaz.

•pH: DoÄŸadaki sular asidik ve bazik (pH) özellikleri bakımından büyük farklılıklar gösterirler. Ortamın pH derecesi organizmanın yaÅŸamsal faaliyetlerini etkiler. Canlılar kendi-lerine uygun pH derecesi olan yaÅŸama ortamlarını tercih eder.

Canlı (Biyotik) Etmenler

Canlı etmenler görevlerine göre üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar olmak üzere gruplandırılır.

•Üreticiler: YeÅŸil bitkiler, bazı bakteriler ve mavi yeÅŸil algler üretici organizmalardır. GüneÅŸ enerjisini fotosentez yoluyla kimyasal enerjiye dönüştürerek sistem tarafından kullanı-labilir enerji ÅŸekline dönüştürürler. Bu sırada diÄŸer canlılar için de besin üreterek enerjiyi be-sinin yapısına katarlar. Kendi besinini kendi üreten bu organizmalara otorof canlılar denir.

•Tüketiciler: Üreticilerin ürettiÄŸi besinlerle beslenen canlılara tüketici denir. Genel-likle hayvan türleri tüketicidir.

•Ayrıştırıcılar: Ayrıştırıcılar ekosistemin en önemli unsurlarıdırlar. Bazı bakteri ve mantarlar ayrıştırıcı organizmalardır. Ayrıştırıcı organizmalar topraÄŸa düşen ölü bitki ve hay-van dokularını, sindirilmemiÅŸ organik atıkları parçalayarak bir yandan kendi enerji ve besin ihtiyaçlarını saÄŸlar, bir yandan da atıkları diÄŸer canlıların kullanabileceÄŸi ÅŸekle getirirler. Böy-lece doÄŸada madde döngüsüne olanak saÄŸlayarak sınırlı miktardaki maddelerin tekrar kulla-nılmasına yardımcı olurlar.

A) Madde ve Enerji Akışında Üretici, Tüketici ve Ayrıştırıcı İlişkileri

Çevrenin canlı ve cansız öğeleri arasındaki ilişkilerde enerji önemli bir etkendir. Ener-jinin temel kaynağı güneştir. Güneş enerjisi, bitkiler tarafından kimyasal enerjiye dönüştürüle-rek besinlerin yapısına katılır.

Canlılar ototrof, heterotrof ve hem ototrof hem heterotrof olarak beslenirler.

•Ototrof canlılar, kendi besinlerini kendileri üretir ve depo etme yeteneÄŸine sahiptir-ler. Bu nedenle ototrof canlılara üreticiler de denir. Enerjiyi güneÅŸ ışığından saÄŸlayan canlıla-ra fotosentetik ototrof denir. Kendileri için gerekli olan enerjiyi bazı inorganik bileÅŸiklerin oksidasyonundan saÄŸlayan organizmalara kemosentetik ototrof canlılar adı verilir.

•Heterotrof organizmalar, besinlerini ortamdan hazır alır. Ototrof canlıları ve çürü-müş organik maddeleri besin olarak kullanan heterotroflara, hazır besinleri tükettikleri için tüketiciler de denir. Heterotroflar beslenme özellikleri bakımından üçe ayrılırlar:

Holozoik: Besinlerini katı parçacıklar halinde alanlar

Simbiyoz: Birlikte yaÅŸayanlar

Saprofit: Çürükçül yaşayanlar

Ayrıştırıcılar ölü bitki ve hayvan kalıntılarıyla, organik artıkların üzerine enzimler salgılayarak bu maddeleri parçalar ve kendileri için gerekli olan organik maddeyi bünyeleri-ne alırlar. Ayrıştırıcıların yaptıkları bu beslenme şekline saprofit (çürükçül) beslenme denir.

A) Simbiyotik İlişkiler

Komünitede türlerin hepsi az ya da çok birbirleriyle ilişki içindedir. İki organizmadan birinin ya da ikisinin canlılığını sürdürmek için bir arada bulunmalarına simbiyoz denir. Bir-likte yaşayan ortaklardan biri yarar görürken, diğerinin yarar ya da zarar görmediği yaşama birliğine kommensalizm adı verilir. Birlikte yaşayan organizmaların birbirlerine karşılıklı yarar sağladıkları yaşama biçimine mutualizm denir. Bir canlının, başka bir canlının içinde ya da üzerinde yaşayarak besinini ondan sağlaması şeklindeki birlikteliklere parazitizm de-nir. Bit, pire, tahta kurusu gibi vücudun dışında yaşayan parazit canlılara dış parazit, bağırsak solucanı, bazı bakteriler gibi vücudun içinde yaşayan parazit canlılara ise iç parazit denir.

3) Madde Döngüleri

Maddelerin devirli olarak kullanılması, bir yaşama birliğinin en önemli görevlerinden-dir. Doğada da başlıca su, karbon, oksijen, azot, fosfor gibi madde ve elementler devirli ola-rak kullanılır.

A) Su Döngüsü

Yeryüzünün ¾’ü sularla kaplıdır. Yeryüzündeki su kütlesi az çok sabit olup hiçbir su molekülü atmosfer dışına çıkamaz. GüneÅŸ enerjisi ve yer çekiminin etkisiyle doÄŸada düzenli olarak hareket eder. Su, güneÅŸin etkisiyle buharlaşır. Bitki ve diÄŸer canlılardan terleme yoluy- la buharlaÅŸan su, atmosfere karışır. Bu su buharları soÄŸuk hava tabakalarında yoÄŸunlaÅŸarak yaÄŸmur, kar, dolu olarak yeryüzüne iner. Yeryüzüne yağışlarla inen su gölleri, nehirleri ve yer altı sularını oluÅŸturur. Canlılar tarafından kullanılıp kirletilen atık sular, akarsularla denize ulaşır. Atık sular, döngü sırasında toprakta ve denizlerde, dolayısıyla ekosistem içinde temiz-lenerek canlılar tarafından kullanılır.

B) Karbon Döngüsü

Canlı maddenin esas yapısını karbon elementi oluşturur. Canlıların başlıca karbon kaynağını karbondioksit oluşturur. Karbondioksit, yeşil bitkiler tarafından fotosentezde kulla-nılarak organik maddelerin yani karbonhidratların yapısına girer bu sırada oksijen açığa çıkar. Solunum olayında ise bunun tam tersi olur.

Atmosferdeki karbondioksit miktarı gece ve gündüz değişir. Tüm canlıların solunum yaptıkları gece süresince karbondioksit miktarı artar, gündüz ise karbondioksit miktarı azalır.

C) Oksijen Döngüsü

Oksijen canlıların yaşamı için kaçınılmaz bir gazdır. Solunum için gerekli olup orga-nik maddelerin oksidasyonunda, kömür, gaz, odun gibi maddelerin yanmasında yoğun şekilde tüketilir. Atmosferde %21 oranında oksijen bulunmaktadır. Oksijenin kaynağı fotosentez so-nucunda ortaya çıkan serbest oksijen oluşturur. Fotosentez sırasında yeşil bitkiler su ve kar-bondioksidi kullanarak güneş enerjisinin ve klorofil pigmentinin de yardımıyla karbonhidrat-ları sentezler. Bu sırada atmosfere oksijeni verirler. Görüldüğü gibi karbon ve oksijen döngü-sü arasında sürekli bağlantı vardır.

D) Azot Döngüsü

Canlılar yaÅŸamlarını sürdürebilmek için nasıl oksijene ve karbondioksite ihtiyaç duyu-luyorsa büyümeleri için de azota ihtiyaç duyarlar. Atmosferin yaklaşık %78’i azot gazından oluÅŸmuÅŸtur. Bitkiler, azotu gaz ÅŸeklinde kullanamazlar.

Atmosferdeki azot, şimşek, yıldırım gibi olaylar sonucunda yeryüzüne yağmurlarla nitrik asit şeklinde döner. Nitrik asit de topraktaki nitratlara dönüştürülür.

Hayvan ve bitki kalıntılarındaki proteinler saprofit bakteriler tarafından ayrıştırılarak önce amonyağa dönüştürülür. Amonyak nitrit bakterileri tarafından nitrite, nitrit de nitrat bak-terileri tarafından nitrata dönüştürülür. Bu olaya nitrifikasyon denir. Böylece azot devri ta-mamlanmış olur. Nitrit ve nitratlar nitrojen döngüsünün dördüncü aşamasında nitrojen gazına çevrilir. Bu olaya denitrifikasyon denir.

E) Fosfor Döngüsü

Fosfor, omurgalılarda en çok diş ve kemiğin yapısında bulunur. Fosforun doğadaki kaynağı fosfatlı kayaçlardır. Fosfor doğada azota göre daha az bulunmaktadır. Atmosferde fosfor elementi bulunmadığı için fosforun döngüsü karalardan denizlere denizlerden karalara doğrudur. Fosfatların karalardan denizlere dönüşü hızlı, denizlerden karalara dönüşü ise çok daha yavaştır. Fosforun denizlerden karalara geçmesi balıklar yoluyla olur. Balıkların kuşlar ve insanlar tarafından yenmesiyle de fosfor karalara taşınır.

4) Biyosferdeki YaÅŸama Birlikleri

Dünyada bütün canlıların içinde yaÅŸadığı tabakaya biyosfer denir. Biyosferin kalınlığı 16-20 km olup bunun 8-10 km’si deniz seviyesinden atmosfere doÄŸru, 8-10 km’si de deniz ve okyanusların dibine doÄŸru uzanır. Biyosferde bir organizmanın doÄŸal olarak yaÅŸadığı ve üre-yebildiÄŸi yere habitat denir. Biyosferde karasal ve sucul yaÅŸama birlikleri olmak üzere iki tip yaÅŸama birliÄŸi vardır:

Karasal yaşama birliği: Ormanlar, çayırlar, stepler, tundralar, çöller ve mağaralarda bulunan organizmalar kara yaşama birliğini oluşturur.

Sucul yaşama birliği: Deniz, göl, havuz, ırmak, bataklık ve pınarlarda yaşayan orga-nizmalar ise su yaşama birliğini oluştururlar.

Biyosferdeki, karasal ve sucul yaşama birliklerinde populasyon, komünite ve ekosis-tem yer alır.

A) Populasyon

Belirli bir alanda yaşayan, aynı tür organizmaların oluşturduğu topluluğa populasyon denir. Populasyonlar biyolojik birim olarak kabul edilir. Populasyonun bazı özellikleri vardır. Bunlar aşağıdaki gibidir;

Populasyonun yoğunluğu: Belirli bir zamanda birim alanda bulunan birey sayısıdır. Bu özellik çevre şartlarına göre değişebilir.

Populasyonun doğum ve ölüm oranı: Birim zamanda populasyona katılan yeni birey sayısı doğum oranını, birim zamanında ölen birey sayısı ise ölüm oranını verir.

Yaş dağılımı: Bir populasyonun geleceği yaş dağılımına bakılarak tahmin edilir. Hızlı büyüyen populasyonlarda genç birey daha fazladır. Gerilemekte olan populasyonlarda ise yaşlı bireyler sayısı daha fazladır.

Populasyonun yayılması: Bir populasyondaki bireyler, çevre şartlarının etkisiyle iç-ten gelen hareket etme arzusu kazanırlar. Bu durumda populasyonun bulunduğu yerden dışa-rıya doğru bir hareket göze çarpar. Böyle bir hareket sonucu populasyonun bir kısmı ya da tamamı, habitatın en uç sınırlarına kadar yayılabilir.

Populasyonun taşıma kapasitesi: Belirli şartlar altında bir ekosistemde ya da habitat-ta, yaşayan bir türe ait bulunabilecek en yüksek birey sayısıdır. Şartların iyi ya da kötü yönde değişmesi taşıma kapasitesini azaltır ya da artırır.

B) Komünite

Belirli bir alanda karşılıklı ilişkiler yaşayan çeşitli bitki ve hayvan türlerinin oluştur-duğu topluluğa komünite denir. Komünite birden fazla türü kapsar. Bu türlerden bazıları bas-kındır. Komünite içinde sayı ve faaliyetleri bakımından daha fazla göze çarpan türlere baskın tür denir.

Bir komünitede, çevre şartlarının etkisiyle baskın olan organizmaların yerini, zamanla başka bir organizma alabilir. Bu olaya süksesyon denir. Volkan faaliyetleri, su baskınları, kuraklık, buzul istilâsı gibi afetler belirli bir alandaki canlıların tamamını ya da sadece baskın türleri ortadan kaldırabilir.

Yaşama birliklerinin sınırları vardır. İki yaşama birliğinin karşılaştığı yere yaşama bir-liğinin sınırları denir.

C) Ekosistem

Doğada belirli, bir alanda yaşayan canlılar ve canlıların etkileşim içinde bulundukları canlı ve cansız öğelerin tümüne ekosistem denir.

Canlılar ile cansızlar arasında etkileşim sağlıklı olduğu ve gerekli enerji sağlanabildiği sürece ekosistem kendi kendine yeterli bir birliktir. Ekosistemlerde, canlı ve cansız kısımlar arasındaki madde alış verişi en ekonomik şekildedir.

Ekosistem üreticiler, tüketiciler, ayrıştırıcılar olmak üzere üç organizma grubundan meydana gelir. Ekosistemin devamlılığı bu üç organizma grubunun varlığına bağlıdır. Bu or-ganizma gruplarından birinin yok olması ekosistemin bozulmasına neden olur.

5) Çevre Kirliliği

Dünyadaki nüfus artışı, hızlı kentleşme, teknolojinin hızla ilerlemesi doğal kaynakla-rımızı tehdit etmekte ve çevre kirlenmesine neden olmaktadır. İnsanların çevrelerinde yarattı-ğı olumsuz etkilerin tümü çevre sorunlarını oluşturur.

Çevre kirlenmesine neden olan maddelere atık maddeler; atıkların bırakıldığı ortama alıcı ortam denir.

Çevre kirliliği beş grupta incelenir;

A) Su kirliliÄŸi

B) Hava kirliliÄŸi

C) Toprak kirliliÄŸi

D) Ses (gürültü) kirliliği

E) Radyasyon kirliliÄŸi

A) Su KirliliÄŸi

Yeryüzündeki sular güneşin sağladığı enerji ile devamlı bir döngü içindedir. Suyun döngüsü sırasında insanın etkisi sonucu ortaya çıkan ve suya karışan maddeler; suyun fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerini değiştirerek su kirliliğine neden olur. Evsel ve endüstriyel atıkların arıtılmadan sulara boşaltılması, tarımda kullanılan gübre ve ilâçların sulara taşınması sonucunda su kirliliği meydana gelir.

Su kirliliÄŸinin etkileri

• Bazı bulaşıcı hastalıkların etkileri, kirli sulardan ya da kirli sularla yıkanmış sebze ve meyvelerden insanlara geçerek salgınlara yol açabilir.

• Kirli sular doÄŸal yaÅŸama zarar verir.

• Kimyasal gübreler de su kirliliÄŸine neden olur. Evrensel atıklardan, endüstriyel atık-lardan ve tarımsal gübrelerden sulara bol miktarda azot ve fosfor bileÅŸikleri geçebilir. Bu bile-ÅŸikler de sudaki bitkisel yaÅŸam için gübreleme etkisi yapar. Bu durumda bitki ve bazı alg tür-lerinin üremesi hızlanır. Kirlenmeden dolayı ortamda aşırı bitki üremesine ötrofikasyon de-nir.

Su kirlenmesinin önlenmesi için;

• Sanayi tesisleri yerleÅŸimden uzak bölgelere kurulmalı ve sanayi atıkları arıtma tesis-lerinden geçirildikten sonra çevreye verilmeli,

• Su kaynakları dışarıdan insan ve hayvanların giremeyeceÄŸi ÅŸekilde korunmalı,

• Sanayide kullanılan ambalâjlar, cam ve karton gibi yeniden kullanılabilir maddeler-den yapılmalı,

• Sanayi tesisleri hava ve su kirliliÄŸini önlemek için arıtma tesisleri kurulmalı,

• Pestisitlerden kaynaklanan kirlenmenin azaltılması için kullanılan ilâçların daha za-rarsız olmasına dikkat edilmeli,

• Her türlü atık madde toplanmalı ya da kullanılabilir duruma getirilmeli,

• DoÄŸada parçalanması zor olan deterjanların kullanılmasından vazgeçilmelidir.

B) Hava KirliliÄŸi

Hava, azot (%78), oksijen (%21), karbondioksit (%0,03) ve az miktarda da diğer gaz-ları içerir. Havanın bu doğal yapısını değiştiren her türlü madde kirleticidir.

Atmosferde toz, duman, gaz, su buharı şeklimdeki kirleticilerin, insan ve diğer canlıla-ra zarar verecek düzeye erişmesine hava kirliliği denir.

Hava kirliliÄŸinin etkileri

• Hava kirliliÄŸi solunum sistemi hastalıklarına ve akciÄŸer kanserine neden olur.

• Hava kirliliÄŸi atmosferde sera etkisi, asit yaÄŸmuru, ozon tabakasının incelmesi gibi sorunlara yol açar.

Günümüzde insanların yol açtığı hava kirliliğinin en kötü sonuçlarından birisi de asit yağmurlarıdır. Bu yağmurlar fosil yakıt atıklarının doğal su çevrimine karışması ile ortaya çıkar.

Hava kirliliğine karşı alınabilecek önlemler

• Hava kirliliÄŸinin önlenmesi için öncelikle fosil yakıt kullanımının yerine enerji kay-nağı olarak doÄŸalgaz kullanımı artırılmalı, güneÅŸ enerjisi ve jeotermal enerji kaynaklarına önem verilmelidir.

• Sanayi tesisleri kurulurken yeÅŸil alanların artırılması plânlanmalı, sanayi atıklarının havaya verilmesi önlenmelidir.

• Kentlerde arabaların egzoz gazlarından çıkan kirleticilerin etkisini azaltmak için ön-lemler alınmalıdır.

• İnsanlar toplu taşımacılığa özendirilmeli, toplu taşımacılıkta yakıt olarak doÄŸalgaz kullanılmalıdır.

• Ormanların tahribatı önlenmeli, aÄŸaçlandırma çalışmalarına hız verilmelidir. Ozon tabakasına zarar veren gazların yerine kullanılabilecek baÅŸka gazlar araÅŸtırılmalıdır.

C) Toprak KirliliÄŸi

Plansız kentleşme, tarımda kullanılan ilâçlar, gübreler, sanayi atıkları, yağmur sularıy-la havadaki asitlerin toprağa inmesi ve erozyon toprağın kirlenmesine yol açar.

Ülkemizde toprak kirliliğinin nedenlerinin başında hızlı nüfus artışı gelmektedir. Nü-fusun hızla artması ile insanların besin ve konut ihtiyacı da artmaktadır. Endüstrinin hızla geliştiği şehirlerde, endüstriyel atıkların toprağa karışması toprak kirliliğine neden olmaktadır. Ayrıca nükleer enerji kullanımının giderek arttığı son yıllarda, nükleer enerjinin atıkları olan radyoaktif atıklar çevre sorunlarına neden olmaktadır.

Toprağa bırakılan zararlı ve atık maddelerle toprağın özelliklerinin bozulmasına top-rak kirliliği denir. Kirlenen toprakta rengin değiştiği ve verimin düştüğü görülür. Toprakta bulunan zehirli maddeleri bitkiler kökleriyle topraktan alırlar. Bu bitkilerle beslenen hayvan-lar zehirli maddeleri bünyelerine alırlar. Dolayısıyla zehirli maddelerle beslenen hayvanları yiyen insanlara da bu madde geçer. Kirlilikten dolayı toprak içinde bulunan mikroorganizma-lar ölür.

Toprak kirliliğinin önlenmesi için;

• Evsel atıklar topraÄŸa zarar vermeyecek ÅŸekilde toplanmalı ve imha edilmeli,

• Verimli tarım alanlarına sanayi tesisleri ve yerleÅŸim alanları kurulmalı,

• Sanayi atıkları arıtılmadan topraÄŸa verilmemeli,

• Tarım ilâçlarının kullanılmasında ve gübrelemede yanlış uygulamalar önlenmeli,

• Ambalâj sanayiinde cam, karton gibi yeniden kullanılabilir maddeler seçilmeli,

• Toprağı yanlış iÅŸleme ve yanlış sulama uygulamaları durdurulmalı,

• Otlak alanlarının ve ormanlarının korunması, ayrıca ormanlık alanların çoÄŸaltılması,

• Nükleer santrallerin topraÄŸa zarar vermeyecek yerlere kurulmalı,

• AÄŸaç sevgisi ve ormanların korunması konularında toplum eÄŸitilmelidir.

D) Ses KirliliÄŸi

Ses kirliliği; insanların işitme sağlığını ve algılama gücünü olumsuz yönde etkileyen, kişinin psikolojik ve fiziksel dengesini bozabilen, iş verimini düşüren, çevrenin doğallığını bozan bir çevre sorunudur.

Ses kirliliği kaynaklarının başında trafik sorunu gelir. Taşıtlardan çıkan fren sesleri, motor ve egzoz sesleri trafik gürültüsünün başında gelmektedir.

Endüstrinin yoğun olduğu bölgelerde endüstri gürültüleri bu işlerle uğraşan kişileri doğrudan etkilemektedir. Hatta tedavisi olmayan hastalıklara neden olabilmektedir.

Ses kirliliÄŸinin etkileri

• Fizyolojik etkiler: Ses kirliliÄŸi geçici ya da sürekli iÅŸitme kaybına, yüksek tansiyona solunum ve dolaşım bozukluklarına yol açar.

• Psikolojik etkiler: Zihinsel etkinliÄŸin azalmasına, strese, uyku düzeninin bozulma-sına, sinirliliÄŸe, dikkatin dağılmasına, iÅŸ veriminin düşmesine neden olur.

Ses kirliliğinin önlenmesi için;

• Toplu taşıma sistemine geçilmeli, metrolarla yapılan yer altındaki trafiÄŸe önem ve-rilmeli, bisiklet kullanımı yaygınlaÅŸtırılmalı,

• Taşıtlara susturucu takılmalı, gerekli kontrolleri zamanında yapılmalı,

• Evlerde çift camlı pencereler kullanılmalı,

• Seyyar satıcıların bağırarak mal satmaları yasaklanmalı,

• Evlerde baÅŸkasını rahatsız edecek ÅŸekilde gürültü edilmemeli,

• Ses kirliliÄŸi konusunda kiÅŸi ve kuruluÅŸlar bilinçlendirilmelidir.

E) Radyasyon

Radyasyon, hiçbir duyu organımızla algılayamadığımız bazı maddelerin yaydıkları za-rarlı ışın ve parçacıklardır. Radyasyon kaynaklarını iki gruba ayırabiliriz:

Doğal radyasyon kaynakları: Güneş ve uzaydan gelen kozmik ışınlar ile yeryüzünde bulunan bazı kayaların içindeki radyoaktif maddelerdir.

Yapay radyasyon kaynakları: Nükleer silâhlar ve bombalar, nükleer santraller, X ışını makineleri radyasyon kaynaklarıdır.

Radyasyonun etkileri de radyasyonun ÅŸiddetine, ışınların türüne ve süresine göre deÄŸi-ÅŸir. Radyasyon, kanserojen etkiye sahiptir. Hücre içindeki DNA’ya etki ederek genetik yapıyı bozar ve kalıtsal hastalıklara yol açar.

Radyasyon insanları etkilediği gibi, hayvan ve bitkileri de etkilemektedir. Radyasyon hayvanlarda sakat ve anormal doğumlara, bitkilerde ise anormal büyümelere neden olmakta-dır.

Radyasyondan korunmak için:

• Nükleer santrallerde kazalara karşı gerekli önlemler alınmalı, bu santrallerden çıkan atıklar güvenli bir yerde depolanmalı,

• Yurt dışı kaynaklı nükleer atıkların denizlerimize atılması önlenmeli,

• Dünyada nükleer silâh denemeleri yasaklanmalı,

• Ozon tabakası radyasyondan korunmalıdır.

6) Çevrenin Korunması

İnsan nüfusunun hızla artması hem çevreyi hem de doğanın dengesini olumsuz yönde etkilemektedir. Çevrenin korunması için aşağıdaki uygulamaların yapılması gerekir.

A) Erozyon ve Önlenmesi

Erozyon Türkiye’nin en büyük sorunlarındandır. Toprağın akarsu ve rüzgârın etkisiyle aşınıp taşınması, tarıma uygun olmayan alanlarda tarımın yapılması, ormanlık alanların tahri-batı erozyona yol açmaktadır. Erozyon sonucunda toprak kaybı artar ve toprağın su miktarı azalır. Erozyona uÄŸrayan bölgelerde oyuntular oluÅŸur. Bozulan topraklarda önce bitkiler, daha sonra hayvanlar ortadan kalkar.

Erozyonun önlenmesi için:

• Yanlış ekim, sulama, toprak iÅŸleme uygulamaları önlenmeli,

• Zarar gören bitki örtüsünün yerine yenisi dikilmeli,

• Ormanların tahribatı önlenmeli,

• Var olan bitki örtüsü korunmalı ve yenileri eklenmeli,

• Verimli toprak yüzeyinin inÅŸaat vb. sektörde kullanılması önlenmeli,

• EÄŸitim ile insanlara aÄŸaç sevgisi aşılanmalı, aÄŸaçlandırma kampanyaları düzenlen-melidir.

A) Doğal Kaynakların Dengeli ve Geri Kazanımlı Kullanma Yolları

Doğal kaynaklar yenilebilir ya da yenilemez özellikte olabilir. Yenilemez doğal kay-nakların miktarı sınırlıdır. Bunlardan sürekli yararlanmak için uygun teknikler kullanılmalı, gerekli önlemler alınmalıdır.

Doğal kaynakların tüketimi sonucu oluşan artıkların, yeniden kullanılması dünyada yaygınlaşmaktadır. Organik atıklar ekolojik döngü sonucunda yeniden kullanılacak hâle gelir.

Dünyada atıklarla ilgili büyük çapta uygulamalar yapılmaktadır. Ülkemizde bu konuda henüz etkili uygulamalar görülmemektedir. Şehrin çöplerinin büyük bölümü dolgu maddesi olarak görülmekte ve kontrolsüz olarak tutulmaktadır. Ekolojik uygulamalar belediyeler tara-fından da benimsenmeli, bu amaçla çöp fabrikaları kurulmalı, atıkların önemli bir bölümü yeniden kullanıma sunularak yararlı hâle getirilmelidir. Böylece çevre kirliliği de önemli öl-çüde önlenecektir.

B) Biyolojik Korumayı Esas Alan Yaptırımlar (ÇED)

1970’li yıllardan itibaren doÄŸal kaynakların düzenli kullanımı, çevre kalitesinin ko-runması gibi çevresel düzenleme konularında çeÅŸitli geliÅŸmeler olmuÅŸtur.

ÇED’i ilk yasallaÅŸtıran ülke ABD’dir. Ülkemizde 1983 yılında Çevre Koruma Kanunu uygulamaya konulmuÅŸtur.

Günümüzde hızlı sanayileşme, çarpık kentleşme ve doğal kaynakların bilinçsizce kul-lanılması çevre sorunlarının ciddi boyutlara ulaşmasına neden olmuştur.

ÇED, kalkınmanın gereği olan faaliyetlerin çevre üzerinde olabilecek olumsuz etkile-rini daha önceden belirleyebilmek ve bu olumsuzlukları, ortaya çıkmadan önce kalkınmanın sürdürülebilirliğini sağlayabilmek için geliştirilmiştir.

ÇED, korumacı çevre politikasının dünyada kabul gören ve uygulamadaki en önemli araçlarından birisidir. Bu amaçla Çevre kanununun 10. maddesine dayanarak, Çevresel Etki DeÄŸerlendirmesi YönetmeliÄŸi 07.07.1993 tarih ve 21489 sayılı Resmi Gazete’de yayımlana-rak yürürlüğe girmiÅŸtir.

Küresel İklimin Korunması,

Salı, 06 Kasım 2007

KÜRESEL İKLİMİN KORUNMASI,

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİ ve TÜRKİYE

ÖZET

Fosil yakıtların yakılması, ormansızlaÅŸma, arazi kullanımı deÄŸiÅŸiklikleri, çimento üretimi ve sanayi süreçleri ile atmosfere salınan sera gazlarının atmosferdeki birikimleri, sanayi devriminden beri hızla artmaktadır. Bu ise, doÄŸal sera etkisini kuvvetlendirerek, ÅŸehirleÅŸmenin de katkısı ile, dünyanın yüzey sıcaklıklarının artmasına neden olmaktadır. Küresel yüzey sıcaklıklarında 19. yüzyılın sonlarında baÅŸlayan ısınma, 1980’li yıllardan sonra daha da belirginleÅŸerek, hemen her yıl bir önceki yıla göre daha sıcak olmak üzere, küresel sıcaklık rekorları kırmıştır. Yüksek sıcaklık rekorunun en sonuncusu 1998 yılında kırılmıştır. 1998, hem küresel ortalama hem de kuzey ve güney yarımkürelerin ortalamaları açısından, 1860 yılından beri yaÅŸanan en sıcak yıl olmuÅŸtur. Sera gazlarının ve aerosollerin etkilerini birlikte dikkate alan en duyarlı iklim modelleri, küresel ortalama yüzey sıcaklıklarında 2100 yılına kadar 1-3.5 °C arasında bir artış ve buna baÄŸlı olarak deniz seviyesinde de 15-95 cm arasında bir yükselme olacağını öngörmektedir. Sıcaklıklar üzerinde bir soÄŸuma etkisi oluÅŸturan kükürtdioksit (SO2) salımlarının daha az olacağını kabul eden modeller ise, küresel ortalama yüzey sıcaklıklarının 2100 yılına kadar daha fazla (yaklaşık 1.4-5.8 °C arasında) yükseleceÄŸini öngörmektedir.

Bu çalışmada, küresel iklim deÄŸiÅŸikliÄŸine neden olan sera gazı salımlarını dünya ölçeÄŸinde sınırlandırmayı ve azaltmayı hedefleyen BirleÅŸmiÅŸ Milletler (BM) İklim DeÄŸiÅŸikliÄŸi Çerçeve SözleÅŸmesi (İDÇS ya da SözleÅŸme), İDÇS Kyoto Protokolü (KP) ve Kyoto mekanizmaları (düzenekleri) tüm yönleriyle incelenmiÅŸtir. Ayrıca, Türkiye’nin İDÇS karşısındaki konumu, bugüne kadar olan giriÅŸimleri ve son durumu ile Kasım 2000’de Hollanda’da gerçekleÅŸen İDÇS Taraflar Konferansı’nın 6. Toplantısının sonuçları da deÄŸerlendirilmiÅŸtir.

Anahtar Kelimeler: Küresel iklim değişikliği, Sera gazları, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü.

1. İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇERÇEVE

SÖZLEŞMESİ

İklim deÄŸiÅŸikliÄŸi ve iklim deÄŸiÅŸikliÄŸinin önlenmesiyle ilgili uluslararası bilimsel ve teknik bilgilenme, örgütlenme ve yasal bir çerçeveye yönelik hazırlıklar ile hükümetlerarası görüşmeler ve anlaÅŸmalar sürecinde, yaklaşık 20 yıllık bir dönemde önemli deÄŸiÅŸiklikler olmuÅŸtur (TürkeÅŸ, 1995a ve 1995b; TürkeÅŸ ve arkadaÅŸları, 1999 ve 2000; TürkeÅŸ, 2000a). Önemlileri Åžekil 1’de verilen bu geliÅŸmelerin bazıları aÅŸağıda özetlenmiÅŸtir.

Atmosferdeki CO2 birikiminin deÄŸiÅŸmesine baÄŸlı olarak ikliminin deÄŸiÅŸebilme olasılığı, ilk kez 1896 yılında Nobel ödülü sahibi İsveçli S. Arrhenius (1896) tarafından öngörülmüştür. Ama aradan yıllar geçmesine raÄŸmen, atmosferde artan CO2 birikiminin yol açabileceÄŸi olumsuz etkiler konusundaki uluslararası ilk ciddi adımın atılması için 1979 yılına kadar beklenilmiÅŸtir. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) öncülüğünde 1979 yılında düzenlenen Birinci Dünya İklim Konferansı’nda konunun önemi dünya ülkelerinin dikkatine sunulmuÅŸtur.

Sonrasında, 1985 ve 1987 yıllarında Villach’ta (Avusturya) ve 1988’de Toronto’da düzenlenen toplantılar, dikkatleri ilk kez iklim deÄŸiÅŸikliÄŸi karşısında siyasal seçenekler geliÅŸtirilmesi konusu üzerinde toplamıştır. Villach 1985 Toplantısı, Karbondioksit ve Öteki Sera Gazlarının İklim DeÄŸiÅŸimleri Üzerindeki Rolünü ve Etkilerini DeÄŸerlendirme Uluslararası Konferansı baÅŸlığını taşımaktaydı. 1988 yılında düzenlenen DeÄŸiÅŸen Atmosfer Toronto Konferansı’nda, uluslararası bir hedef olarak, küresel CO2 salımlarının 2005 yılına kadar % 20 azaltılması ve protokollerle geliÅŸtirilecek olan bir çerçeve iklim sözleÅŸmesinin hazırlanması önerilmiÅŸtir.

Aralık 1988’de Malta’nın giriÅŸimiyle, BM Genel Kurulu İnsanoÄŸlunun Bugünkü ve Gelecek KuÅŸakları için Küresel İklimin Korunması konulu 43/53 sayılı kararı kabul etmiÅŸtir. Kararda, küresel iklim insanoÄŸlunun ortak mirası, iklim deÄŸiÅŸikliÄŸi ortak sorunu olarak nitelendirilmiÅŸtir. Kasım 1989’da, Hollanda’nın Nordwijk kentinde Atmosferik ve İklimsel DeÄŸiÅŸiklik konulu Bakanlar Konferansı düzenlenmiÅŸtir. Bu toplantıda, Amerika BirleÅŸik Devletleri (ABD), Japonya ve eski Sovyetler BirliÄŸi dışındaki ülkelerin çoÄŸu, CO2 salımlarının % 20 oranında azaltılmasını destekledikleri halde, azaltmaya iliÅŸkin özel bir hedef ya da takvim belirlenememiÅŸtir.

WMO öncülüğünde 29 Ekim-7 Kasım 1990 tarihlerinde Cenevre’de yapılan İkinci Dünya İklim Konferansı’nda, ana konusu iklim deÄŸiÅŸikliÄŸi ve sera gazları olan Bakanlar Deklarasyonu, aralarında Türkiye’nin de bulunduÄŸu 137 ülke tarafından onaylanmıştır. Hem Konferans sonuç bildirisi, hem de Bakanlar Deklarasyonu, BirleÅŸmiÅŸ Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda (UNCED) imzaya açılmak üzere, bir iklim deÄŸiÅŸikliÄŸi çerçeve sözleÅŸmesi görüşmelerine ivedilikle baÅŸlanması açısından tarihsel bir önem taşımaktaydı. Bu belgelerde, sera gazlarının atmosferdeki birikimlerinin azaltılmasını saÄŸlayacak önlemler savunulmuÅŸtur.

İklim deÄŸiÅŸikliÄŸine neden olan sera gazı salımlarını azaltmaya yönelik eylem stratejilerini ve yükümlülüklerini, İklim DeÄŸiÅŸikliÄŸi Çerçeve SözleÅŸmesi (İDÇS) düzenlemektedir. Haziran 1992’de Rio’da gerçekleÅŸtirilen Yerküre Zirvesi’nde (UNCED) imzaya açılan ve Mart 1994’te yürürlüğe giren İDÇS’ne, bugüne kadar yaklaşık 185 ülke ve Avrupa TopluluÄŸu taraf olmuÅŸtur. SözleÅŸme’nin nihai amacı, "Atmosferdeki sera gazı birikimlerini, insanın iklim sistemi üzerindeki tehlikeli etkilerini önleyecek bir düzeyde durdurmaktır" (UNEP/WMO, 1995). SözleÅŸme’de, ülkelerin ortak fakat farklı sorumlulukları, ulusal ve bölgesel kalkınma öncelikleri, amaçları ve özel koÅŸulları dikkate alınarak, tüm Taraflara insan kaynaklı sera gazı salımlarının azaltılması, iklim deÄŸiÅŸikliÄŸinin önlenmesi ve etkilerinin azaltılması vb. alanlarda ortak yükümlülükler verilmiÅŸtir. İnsan kaynaklı sera gazı salımlarını 2000 yılına kadar 1990 düzeyine çekme Ek I Taraflarına (OECD ve eski sosyalist DoÄŸu Avrupa ülkeleri); geliÅŸme yolundaki ülkelere (GYÜ) mali kaynak ve teknoloji aktarılması, onların özel gereksinimlerinin karşılanması, vb. temel konulardaki ana yükümlülükler ise Ek II (yalnız OECD ülkeleri) Taraflarına bırakılmıştır.

2. KYOTO PROTOKOLÜ

Küresel sera gazı salımlarını 2000 sonrasında azaltmaya yönelik yasal yükümlülük giriÅŸimleri ve yasal yükümlülük hedefleri ise, sırasıyla, İDÇS Taraflar Konferansı’nın (TK) 28 Mart-7 Nisan 1995 tarihleri arasında Berlin’de yapılan 1. Toplantısı’nda kabul edilen Berlin BuyruÄŸu’nda ve Aralık 1997’de kabul edilen Kyoto Protokolü’nde yer almaktadır. 3. Taraflar Konferansı (TK-3), Aralık 1997’de Japonya’nın Kyoto kentinde yapılmıştır. Bu toplantıda, CO2 ve öteki sera gazlarının salımlarını 1990 düzeyinin altına indirmeyi amaçlayan bir protokolün ya da baÅŸka bir yasal düzenlemenin kabul edilmesi beklenmekteydi. Konferans öncesinde, konuyla ilgili birkaç seçenek bulunmaktaydı. Bunlardan en köktenci olanı, Küçük Ada Devletleri BirliÄŸi’nin (AOSIS), Ek I Taraflarının CO2 salımlarını 2005 yılına kadar 1990 düzeyine göre % 20 azaltmalarını hedefleyen protokol önergesiydi. AB’nin hedefi ise, CO2 ve öteki sera gazı salımlarını 2010 yılına kadar 1990 düzeyinin % 15 altına indirmek olarak açıklandı; bu azaltmanın % 7.5’i 2005 yılına kadar gerçekleÅŸtirilecekti. AB’nin bu hedefi, birçok ülke tarafından desteklenmesine karşın, ABD, Japonya, Avustralya ve Kanada gibi bazı geliÅŸmiÅŸ ülkelerin ÅŸiddetle karşı çıkması sonucunda gerçekleÅŸmemiÅŸtir.

KP, İDÇS’nin nihai amacına ulaÅŸma yolunda önemli bir uluslararası adımdır. KP, Ek I Tarafları için sayısal olarak belirlenmiÅŸ sera gazı salım azaltma ve sınırlandırma hedeflerini düzenlemektedir. KP/Madde 3’e göre, geliÅŸmiÅŸ Taraf ülkeler insan kaynaklı CO2 eÅŸdeÄŸer sera gazı salımlarını 2008-2012 döneminde 1990 düzeylerinin toplam olarak en az % 5 altına indireceklerdir (UNEP / CCS, 1998). Bazı Taraflar, bu ilk yükümlülük döneminde sera gazı salımlarını arttırma ayrıcalığı alırken (örneÄŸin, Avustralya % 8, İzlanda % 10 ve Norveç % 1 düzeyinde arttırabilecekler), Yeni Zelanda, Rusya Federasyonu ve Ukrayna’nın sera gazı salımlarında 1990 düzeylerine göre herhangi bir deÄŸiÅŸiklik olmayacaktır. AB, hem birlik olarak hem de üye ülkeler açısından % 8’lik bir azaltma yükümlülüğü almıştır. Protokol’de ABD’nin niceliksel olarak belirlenmiÅŸ salım azaltma yükümlülüğü % 7’dir. ABD, daha Kyoto’da BaÅŸkan Yardımcısı Al Gore’nin aÄŸzından, bu yükümlülüğü kabul etmesinin mümkün olmadığını ve kendi halkının çıkarları doÄŸrultusunda deÄŸiÅŸtirmek için elinden geleni yapacağını açıklamıştır. ABD daha sonra, Buenos Aires’de gerçekleÅŸtirilen TK-4’ün sonunda, Kyoto Protokolü’nü bu toplantı sırasında imzaladığını, ancak daha önce açıkladıkları gibi, Çin ve Hindistan gibi geliÅŸmekte olan anahtar ülkeler sera gazı salımlarını sınırlandırma konusunda herhangi bir yükümlülük almadıkça, KP’ne taraf olmayacaklarını ilan etmiÅŸtir. KP/Madde 24’e göre, KP, SözleÅŸme’ye Taraf en az 55 ülkenin –ki bunlar Ek I’deki Tarafların 1990’daki toplam karbondioksit salımlarının en az toplam % 55’ini karşılayan Ek I Taraflarıdır– onaylama, kabul ve uygun bulma belgelerini sundukları tarihten 90 gün sonra yürürlüğe girecektir. Bu açıdan bakıldığında, ABD’nin KP’nü onaylaması, onun bir an önce yürürlüğe girmesi açısından yaÅŸamsal bir önem taşımaktadır.

Özellikle GYÜ ve hükümetdışı kuruluÅŸlarca çok eleÅŸtirilen Kyoto düzenekleri ise, Taraflara, sera gazı salımlarını buna baÄŸlı olarak da iklim deÄŸiÅŸikliÄŸinin etkilerini en aza indirme etkinliklerini en düşük maliyetle yüklenmek için, ulusal sınırlarının dışına çıkma izni vermektedir. Gerçekte KP, bu düzeneklerin nasıl tasarlanacağı ve yürütüleceÄŸi konusunda çok az ÅŸey söylemektedir. Bu yüzden düzenekler, OECD ve AB üyesi Ek I Tarafları ve GYÜ’in lider ülkelerince Kyoto’dan sonra tüm yönleriyle çok yoÄŸun bir biçimde tartışılmaktadır. KP’ne iliÅŸkin çalışmalar, özellikle Kasım 1998’de Buenos Aires’te yapılan TK-4’ten baÅŸlayarak ivme kazanmıştır. TK-4’te iki yıl için kabul edilen Buenos Aires Eylem Planı (BAEP), esas olarak Kyoto düzeneklerini içeren yürütme etkinliklerine odaklanmaktadır. BAEP, KP yürürlüğe girdiÄŸinde –ki bu tarih özellikle ABD’nin tutumu yüzünden henüz belli deÄŸildir– sorunsuz bir biçimde iÅŸleyebilmesini saÄŸlamak amacıyla ayrıntıları ve daha çözümlenmemiÅŸ sorunları sonuçlandırmak için gerekli olan konuları ve çalışmaları düzenlemektedir. Aynı zamanda birer TK kararı olarak kabul edilmiÅŸ olan ve BAEP altında da özel olarak kabul edilen kararlar ÅŸunlardır (FCCC/CP, 1999):

– Mali düzenekler: GYÜ’e kendi yükümlülüklerini yerine getirmeleri ve iklim deÄŸiÅŸikliÄŸinin etkileri için karşı önlemleri almaları konularında yardımı içerir;

– Politikalar ve önlemler: AB’nin gündeme getirdiÄŸi ve üzerinde durduÄŸu bu konu üzerinde daha fazla çalışılmasını içerir;

– Teknolojilerin geliÅŸtirilmesi ve aktarılması: İklim dostu teknolojilerin geliÅŸtirilmesi ve GYÜ’e aktarılmasını içerir;

– İDÇS’nin, 4.8 ve 4.9 nolu maddelerinin ve KP’nün 2.3 ve 3.14 nolu maddelerinin yürütülmesi: İklim deÄŸiÅŸikliÄŸinden ve karşı önlemlerin ekonomik sonuçlarından etkilenen ülkelerin kaygılarını ve gereksinimlerini içerir;

– Kyoto düzeneklerine iliÅŸkin Çalışma Programı: Öncelik Temiz Kalkınma DüzeneÄŸi’ne (TKD) verilmek üzere, Kyoto düzeneklerini yöneten kuralları ve öteki ayrıntıları içerir;

– Kılavuz evre altında ortaklaÅŸa yürütülen etkinlikler: OrtaklaÅŸa yürütülen etkinliklerin kılavuz evresinin uzatılmasını içerir.

Ne yazık ki BAEP kararları konusunda iki yıl süren çalışmalardan elde edilen sonuçlar, Kasım 2000’de yapılan TK-6’de görüşülmüş ve üzerinde uzlaÅŸmaya varılamadığı için resmi TK-6 kararları olarak yayımlanamamıştır.

3. KYOTO DÜZENEKLERİ

3.1. Ortak Yürütme

Kyoto Protokolü’nde yer alan Ortak Yürütme (OY) ve Temiz Kalkınma DüzeneÄŸi (TKD) projeye dayalı düzeneklerdir. Yatırımcılar, OY’de Emisyon İndirim Birimleri (EİB) ve TKD’nde Onaylanmış Emisyon İndirimleri (OEİ) olarak adlandırılan çevre kredileri kazanabileceklerdir.

KP’nün 6. Maddesi, OY’yi tanımlamaktadır. Bu Madde’ye göre, "3. Madde’deki yükümlülüklerini yerine getirme amacıyla bir Ek I Tarafı, ekonominin herhangi bir sektöründe salımları kaynaklarda azaltmayı ya da sera gazı yutakları yoluyla atmosferden uzaklaÅŸtırmayı amaçlayan projeler sonucunda, diÄŸer bir Ek I Tarafından EİB kazanabilir ya da diÄŸer bir Ek I Tarafına EİB aktarabilir" (UNEP/CCS, 1998). EİB aktarılması ya da kazanılması için dört koÅŸul getirilmiÅŸtir. Bunlar:

1) OY projesi ilgili devletlerce kabul edilmelidir;

2) Proje, kaynaklardan salınan salımlarda azaltma ya da salımların yutaklar tarafından uzaklaştırılmalarında artış sağlamalıdır ve bu artış, projenin olmaması durumunda olacak herhangi bir değişikliğe ek olmalıdır;

3) Hiçbir ülke, salımları öngören bir ulusal sistem kurmadığı ve kendi ulusal bildirimini göndermediği sürece EİB alamayacaktır;

4) EİB’nin kazanımı, 3. Madde’deki yükümlülüklerini yerine getirmek için kendi ülkesinde yaptığı etkinliklere ek olacaktır.

3.2. OY’ye İliÅŸkin Bazı DeÄŸerlendirmeler ve

Sorunlar

OY’de Yerli İndirimler Öncelikli midir? KP/6. Madde, Taraflar’ın kazandığı EİB’nin ülkelerinde yaptıkları etkinliklere ek olacağını belirtmektedir. Ancak KP, EİB kazanımı ile kendi ülkesinde yaptığı etkinlikler arasındaki oranı açıklamamıştır ve konu, Kyoto düzenekleri ile ilgili görüşmelerin bir bölümü olarak hâlâ tartışılmaktadır. Bu belirsizlik, ülkeleri, KP/Ek B’de verilen ayrılmış miktarlarına ulaÅŸmak için, daha çok, OY gibi ucuz yolları seçmeye yönlendirebileceÄŸinden, ülkelere kazanabilecekleri EİB kullanımı için bir üst sınır getirilmelidir.

OY, Salımlarda Gerçek İndirimlerin Kazanılmasını SaÄŸlayacak mıdır? KP/6. Madde ile geliÅŸmiÅŸ ülkelere verilen toplam salımları birlikte azaltma olanağı, hem umut hem de tehlike taşımaktadır. Bu bir ÅŸekilde, AB’nin bazı devletlere salımlarını arttırma hakkı verirken, diÄŸerlerinden bunu dengelemek için azaltmasını isteyerek kendi üyeleri arasında sera gazı salımlarının paylaÅŸtırması ÅŸeklinde tasarladığı bir ‘politik ticaret’ olarak düşünülebilir. BaÅŸka bir olasılık, fosil yakıtlara bağımlı olan ve enerjiyi verimli bir ÅŸekilde kullanamayan doÄŸu Avrupa ülkeleri ve eski Sovyetler BirliÄŸi ülkeleri, CO2 salımlarında 1990′dan bu yana gerçekleÅŸen büyük oranlardaki indirimlerini sanayileÅŸmiÅŸ öteki Ek B (Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya gibi) ülkelerindeki artışlarla birleÅŸtirerek, bu artışları dengelemeye çalışabilirler. Bunun sonucunda, OY düzeneÄŸi altında sera gazı salımlarında gerçek bir indirim yapılmayabilir.

Temel Salım Düzeyinin Belirlenmesi: Proje sonucunda elde edilecek indirimlerin ek olduğu kanıtlanmalıdır. Bu nedenle, salımların proje öncesindeki düzeylerinin ve oranlarının net bir şekilde belirlenmesi, proje sonrasında gerçekte ne kadar indirim kazanıldığının hesaplanması açısından önemlidir.

OY ve Yutaklar: KP 3. Madde, bir geliÅŸmiÅŸ ülkenin, 1990′dan sonraki ormanlaÅŸma, yeniden ormanlaÅŸma ve ormansızlaÅŸma etkinliklerinin sonucunda kaynaklardan salınan ve yutaklarca tutulan sera gazı salımlarındaki net deÄŸiÅŸiklikleri, kendisine ayrılan tutarı için kullanabileceÄŸini açıklamaktadır. Bununla birlikte, 6. Madde Arazi Kullanımı, Arazi Kullanımı DeÄŸiÅŸikliÄŸi ve Ormancılık (AK-AKD-O) etkinlikleriyle ilgili, OY yutak projelerinin sınırlarını tam olarak vermemiÅŸtir. Bu, kuramsal olarak projenin olmaması durumunda gerçekleÅŸmeyecek, kaynaklardan salım indirimini ya da arttırılmış yutak emilimini saÄŸlayan herhangi bir AK-AKD-O etkinliÄŸinden EİB kazanılabilir anlamına gelmektedir. Protokole göre, yatırımcı ülkelere aktarılan EİB, yatırım yapılan ülkenin ayrılmış tutarından çıkarılmak zorundadır. Ev sahibi ülke, ormanlaÅŸtırma ve yeniden ormanlaÅŸtırmanın dışındaki diÄŸer AK-AKD-O etkinliklerini içeren OY projelerine izin verirse, bu kazanılan EİB de onun ayrılmış tutarından çıkarılmalıdır. Bu durumda, kendi salım yükümlülüğünü sözü edilen EİB kullanarak yerine getiremeyecektir. Bu nedenle sadece KP/Madde 3.3.’de belirtilen OY yutak etkinliklerine izin verilmelidir. Ayrıca, ülkelere yutak projelerinden kazanılmış EİB sonucunda kendi ayrılmış tutarlarının herhangi bir bölümünün ticaretini yapmalarına olanak saÄŸlanmamalıdır.

3.3. Temiz Kalkınma Düzeneği

TKD’nin amacı, KP/Madde 12’de, "GeliÅŸme yolundaki ülke Taraflarına, sürdürülebilir kalkınmaya ulaÅŸmada ve SözleÅŸme’nin nihai amacına katkıda bulunmaya yardımcı olmak; geliÅŸmiÅŸ ülke Taraflarına ise, 3. Maddedeki sayısal olarak belirlenmiÅŸ salım sınırlandırma ve azaltma yükümlülüklerini baÅŸarma yolunda yardım etmek" olarak belirlenmiÅŸtir (UNEP/CCS, 1998). Bu maddeye göre:

a) TKD çerçevesinde, geliÅŸmekte olan Taraflar (Ek I dışı Taraflar) OEİ ile sonuçlanan Onaylanmış Proje Etkinlikleri’nden (OPE) yararlanırken, Ek I Tarafları, bu tip projelerden kazandıkları OEİ’ni, 3. Maddede sayısal olarak belirlenmiÅŸ salım sınırlandırma ve azaltma yükümlülüklerinin bir bölümünü yerine getirmeye katkıda bulunmak için kullanabileceklerdir;

b) TKD, KP Taraflar Toplantısı’nın (TT) yetkisine ve kılavuzluÄŸuna baÄŸlı olacak ve bir TKD yürütme kurulunca yönetilecektir;

c) Proje etkinliklerinden saÄŸlanan salım azalışları, TT’nca düzenlenecek olan uygulama organlarınca, aÅŸağıda verilenlere dayanarak onaylanacaktır:

i) Etkinliğe katılan Tarafların uygun gördüğü gönüllü bir katılım;

ii) İklim değişikliğinin etkisini en aza indirme ile ilişkili gerçek, ölçülebilir ve uzun süreli yararlar; ve

iii) Onaylanmış bir proje etkinliği bulunmadığında oluşan herhangi bir azalışa ek olan salım indirimleri.

d) TKD, gerektiÄŸinde OPE’ne sermaye saÄŸlama düzenlemelerine yardım edecektir; TT-1, OPE’nden saÄŸlanan kazançların paylaşılmasının, TKD’nin yönetim harcamalarını kapsamasının yanı sıra, özellikle iklim deÄŸiÅŸikliÄŸinin olumsuz etkilerine karşı duyarlı olan geliÅŸme yolundaki Taraflara (örneÄŸin, alçak uzanımlı ülkelere ve ada ülkelerine), bu etkilere uyum gösterme giderlerini karşılamada yardım için kullanılmasını güvenceye almaktadır.

e) Özel kuruluşlar ve/ya da kamu kuruluşları (şirketleri), OEİ sağlayan TKD projelerine katılabilirler. Bu kuruluşlar, TKD yürütme kurulunca sağlanan kılavuzluk hizmetini izlerler; OEİ, 2000 yılından ilk yükümlülük döneminin başlamasına kadar elde edilebilir ve bu OEİ, 2008 ve 2012 yılları arasındaki bu ilk yükümlülük döneminde salım yükümlülüğünün başarılmasına yardım etmek için kullanılabilir.

3.4. TKD’ne İliÅŸkin Bazı DeÄŸerlendirmeler ve

Sorunlar

KP düzenekleri, gerçekte Ek I Taraflarının lehine geliÅŸtirilmekte olduÄŸu için, burada daha çok geliÅŸme yolundaki Tarafların eleÅŸtirileri ve görüşleri dikkate alınacaktır. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin gelecekte bu yeni düzeneklerden yararlanabilmesi açısından da önemli olabilir.

Nasıl Bir Kazanım Dönemi? TKD, geliÅŸmiÅŸ ülkelere 2000 yılından 2008-2012 ilk yükümlülük dönemine kadar üretilen OEİ’ni, bu yükümlülük dönemindeki salım yükümlülüğü için kullanma olanağı vermektedir. Bu durum, gerçekte OEİ’ne dayanan ‘yükümlülük öncesi dönem bankacılığı’ olarak ortaya çıkmaktadır. EleÅŸtiriler, yalnız yükümlülük döneminde azaltılan salımların dikkate alınması gerektiÄŸi noktasında birleÅŸmektedir.

‘Onaylanmış Emisyon İndirimleri Bankacılığı’nın Sakıncaları: TKD, geliÅŸmiÅŸ ülkelere birinci yükümlülük döneminden önce ‘OEİ bankacılığı’ yapma olanağı vermektedir. Protokol’ün bu hükmünü savunanlar, yükümlülük öncesi dönemdeki OEİ bankacılığının, geliÅŸmiÅŸ ülkelerin GYÜ’de salım azaltıcı teknoloji ve yutak geliÅŸtirme alanlarında erken yatırım yapmalarını özendireceÄŸini öne sürmektedir. Ancak, 2000 ve 2007 arasında üretilen OEİ bankacılığının yapılabilmesi ve sonra bunları 2008-2012 dönemi için kendilerine ayrılan tutarlara ulaÅŸmak için kullanmaları da, geliÅŸmiÅŸ Ek I Taraflarının kendi ülkelerinde daha azını yapmaları için baÅŸka bir teÅŸvik daha yaratır. GeliÅŸmiÅŸ ülkeler, kendi yerli salımlarını azaltmaksızın yükümlülüklerine ulaÅŸmak için yeterli kredileri biriktirebildikleri için, salımları azaltma yükümlülükleri amacıyla yapmaları gerekenden çok daha azıyla yetinebilirler ya da ‘kurtulabilirler’.

TKD GeliÅŸmiÅŸ Ülkeler İçin Belirlenen Tutarlara Eklenir: TKD, geliÅŸmiÅŸ ülkelere, geliÅŸmekte olan ülkelerdeki projelerden üretilen OEİ’ni, kendilerine ayrılan tutarlara ekleme izni vermektedir. Bir geliÅŸmiÅŸ ülkenin belirlenmiÅŸ tutarına katılan bir salım ‘kredisi’nin, bunun karşılığında baÅŸka bir geliÅŸmiÅŸ ülkenin belirlenmiÅŸ tutarından saÄŸlanan bir ‘borç’ tarafından dengelendiÄŸi ST’nin ve OY’nin tersine, TKD aracılığıyla oluÅŸturulan krediler, Ek I Taraflarının ayrılmış tutarlarına ektir.

TKD Yutak Projelerini İçermeli midir? KP/12. Madde’de, TKD projelerinin, gerçek, ölçülebilir ve ek indirimler oluÅŸturması gerektiÄŸi belirtilmiÅŸtir. Bazı görüşlere göre, 12. Madde’de yutaklar için özel bir göndermenin bulunmayışı, bu etkinliklerin TKD’ne alınmayabileceÄŸini göstermektedir. Bazı görüşler, yutakların KP/Madde 3.3’de (ya da Madde 3.4’teki etkinliklerde) anlaÅŸmaya varılanlarla sınırlı tutulması gerektiÄŸini ya da yutak projelerinin tümüne izin verilmesi gerektiÄŸini öne sürmektedir.

TKD Kapsamındaki Yutak Projeleri Ormanlar İçin Köklü Bir Çözüm müdür? Ormanlar üzerindeki aşırı baskı ve bunun sonucunda GYÜ’de ortaya çıkan yüksek ormansızlaÅŸma oranları, yutak projelerinin TKD’ne sokulmasını potansiyel olarak çekici bir giriÅŸim yapmaktadır. Buna izin verilmesi durumunda, TKD’nin, geliÅŸmiÅŸ ülkeleri, GYÜ’deki, olmaması durumunda bozulabilecek olan ormanları koruyan projelere yatırım yapmaları için özendirebileceÄŸi olasılığı da tartışılmaktadır. Kuramsal olarak, bu tip projeler, normal koÅŸullarda ormansızlaÅŸma süresince atmosfere salınan karbon için güvenilir bir karbon deposu olur. Ancak, orman projelerinin TKD’ne alınmasına izin verilmesinin bazı önemli sakıncaları bulunmaktadır: Birincisi, ormansızlaÅŸma etkinliÄŸi kolaylıkla baÅŸka bir yere kaydırıldığında, ormansızlaÅŸmadan kaynaklanan salımlarda net bir azalma olması güvence altına alınamaz. Ayrıca, ormansızlaÅŸma geliÅŸme yolundaki bir ülkenin, coÄŸrafi olarak bir bölgesinde önlenebilmesine karşın, ülkenin baÅŸka bir yerine de kolaylıkla taşınabilir. İkinci olarak, KP’nde hesaba katılan orman etkinliklerinin, doÄŸal ormanların kesilmesini ve bunların yerine hızlı büyüyen plantasyonların yetiÅŸtirilmesini destekleyebileceÄŸi yönünde gerçek bir tehlikeden de söz edilebilir. Gerçekte, plantasyonlar, ekolojik özellikler ve özellikle biyolojik çeÅŸitlilik açısından hiçbir ÅŸekilde doÄŸal bir ormanın yerini tutamaz.

TKD Projeleri Gerçek ve Ek Azalışlarla Sonuçlanmayabilir: GYÜ’deki TKD projelerinin, kuramsal olarak bu ülkelerdeki olaÄŸan salım büyümesini sınırlandırarak, küresel salımlarda gerçek azalışlar oluÅŸturacağı düşünülmektedir. Ancak, GYÜ’in salım yükümlülüklerinin bulunmadığı dikkate alındığında bu azalma gerçekleÅŸmeyebilir. Gerçek, GYÜ’in bir salım hedefine sahip olmayışının, temel salım düzeyinde ve bir projenin oluÅŸturduÄŸu salım yararının abartılması yönünde kuvvetli bir teÅŸvik olduÄŸunda, TKD projelerinin salımlarda ciddi azalışlar üretmesini saÄŸlayan güvencelerin bulunmadığı anlamına gelmesidir. BaÅŸka bir tehlike daha vardır; o da, yatırımcı ülkelerin, TKD olmadığında bile GYÜ’de herhangi bir yolla oluÅŸan salım indirimleri için projelerden krediler kazanabilecek olmalarıdır.

TKD Gerçekten ‘Temiz ve YeÅŸil’ Olacak mı? Sürmekte olan TKD görüşmelerindeki önemli bir tartışma konusu da, TKD altında izin verilecek olan salım azaltma teknolojilerinin tipidir. TKD, geliÅŸme yolundaki ülkelerin gerçekten gereksinim duyduÄŸu yenilenebilir enerji sistemlerini ve enerji-verimli teknolojileri saÄŸlama potansiyeline sahiptir. Gerçek anlamda olması gereken ya da TKD’nden beklenen de budur. Salımların azaltılması ve iklim sisteminin korunması açısından daha köktenci davranmayı savunanlar, bu yüzden, TKD’nin ‘temiz kömür teknolojisi’ ve ‘temiz nükleer enerji santralları’ projelerini içermesine ÅŸiddetle karşı çıkmaktadır. Bize göre, TKD, GYÜ’e, enerji verimliliÄŸi yüksek temiz ve yeni teknolojiler ile yenilenebilir enerji sistemleri saÄŸladıkça taraftar bulup geliÅŸecektir; yoksa modası geçmiÅŸ eski ve tehlikeli enerji teknolojilerinin ihracı ile deÄŸil.

3.5. Salım Ticareti

Salım ticareti (ST), KP/Madde 17′de yer almaktadır. KP/Ek B’deki Taraf ülkeler (sanayileÅŸmiÅŸ ülkeler ile ekonomileri geçiÅŸ sürecindeki ülkeler), 3. Madde’deki yükümlülüklerini yerine getirmek amacıyla sera gazı salımları ticaretine katılabilirler (UNEP/CCS, 1998). Buna benzer herhangi bir ticaret, 3. Maddedeki niceliksel salım sınırlandırma ve azaltma yükümlülüklerinin karşılanması amacıyla, yerli eylemlere ek olacaktır. ST, Tarafların salımlarına yasal olarak baÄŸlayıcı bir sınır getirme ve daha sonra Tarafların kendileri için ayrılmış bu tutarların bir bölümünün ticaretini yapmalarına izin verme ÅŸeklinde çalışır. Ticaret her anlamda tamamlandıktan sonra, salımların toplam tutarı (Tarafların kendileri için belirlenmiÅŸ ya da ayrılmış tutarları) herhangi bir ticaretin baÅŸlamasından önceki toplam tutara eÅŸit olmalıdır.

Birçok geliÅŸmiÅŸ ülke yaygın enerji verimliliÄŸi önlemlerini gerçekleÅŸtirmede baÅŸarısız olmuÅŸlar ve enerjiyi çok savurganca kullanmışlardır. Kurulmasına çalışılan bir ‘salım ticareti rejimi’ bu ülkelere kendi yerli salımlarını yükümlülüklerinin altına düşürme açısından iyi bir teÅŸvik olabilir. Çünkü ‘fazla’ indirimlerinin (teknik anlamda kendileri için ayrılmış tutarların fazlasını) satışından elde edecekleri para, salımlarını azaltma maliyetinden daha çok olabilir. Bazı ekonomistler, sistemin iyi çalışması ve ülkelerin KP/Ek B Taraflarının toplam salım sınırlarından daha fazla izin satmaması durumunda, salım ticareti rejiminin küresel salım indirimlerine en düşük maliyetle ulaÅŸmada ekonomik açıdan anlamlı olduÄŸuna inanmaktadır. Bu nedenle, salım ticareti kuramsal olarak küresel salımlarda ticaretin olmaması durumundakinden daha maliyet-etkin bir indirim getirecektir ve diÄŸer bazı ekonomik yararlar saÄŸlayacaktır. Bu ideal durumdur. Ancak küresel salım ticareti rejiminin oldukça kötüye gidebileceÄŸi ya da ters iÅŸleyebileceÄŸi durumlar da bulunmaktadır.

3.6. ST’ne İliÅŸkin Bazı DeÄŸerlendirmeler ve

Sorunlar

KP’de Salım Ticaretine İliÅŸkin Hiçbir Ayrıntı Bulunmamaktadır: KP/17. Madde, salım ticareti rejiminin nasıl iÅŸleyeceÄŸine iliÅŸkin ayrıntıları (ilkeleri, kavramları, kuralları ve kılavuzları) içermemektedir. Bu ayrıntılar, TK’da oluÅŸturulacaktır ve konuyla ilgili görüşmeler Buenos Aires kararları çerçevesinde sürmektedir. ST’nin saydamlığını, etkin gözlemini, doÄŸrulamasını saÄŸlayacak ve uyumsuzluk durumunda yasal olarak baÄŸlayıcı cezalar ile ticaret için bir sorumluluk sistemi içerecek kurallara karar verilmesi zorunludur. KP yasal olarak baÄŸlayıcı uyum kuralları içermemektedir. BaÅŸka sözlerle, bir Taraf ülkenin salımları kendisine ayrılmış tutarını aÅŸması durumunda bu ülkeyi cezalandırmanın hiç bir yolu bulunmamaktadır. Gerçekte, söz konusu sorun yalnız salım ticaretine özgü olmamakla birlikte, ayrılmış salım tutarlarının satışından elde edilebilecek para gerçeÄŸi, salım ticareti sisteminde daha ivedi ve önemli bir sorun olarak görünmektedir.

Ticarete Bir Sınır: Yerli İndirimler Önceliklidir: KP/17. Madde’ye göre, Tarafların kendi yükümlülüklerini yalnız kullanılmamış salımları satın alarak ve salımlarını evlerinde azaltmaya iliÅŸkin hiçbir etkinlikte bulunmayarak yerine getirmelerine izin verilmeyecektir. Salımları ulusal sınırlar içerisinde azaltma zorunluluÄŸu, sanayileÅŸmiÅŸ ülkelerdeki çoÄŸu zaman savurgan ve lüks enerji tüketim kalıplarını deÄŸiÅŸtirmek ve enerji verimli teknolojiler ile yenilenebilir enerji sistemlerinin dünya çapında kullanılmasını saÄŸlamak açısından önemlidir. Öte yandan, yükümlülükleri karşılamada salım ticaretine güvenerek evdeki salımların kontrolsuz artışına izin verilmesi tehlikeli bir stratejidir. Ayrıca, Rusya Federasyonu ve Ukrayna gibi bugün satacak salımları bulunan ülkelerin, sonraki yükümlülük dönemlerinde daha fazla salım indirim yükümlülüklerinin olması ve enerji istemlerinin artması durumunda, artık kullanılmamış ayrılmış tutarları kalmayabilir. Ağırlıklı olarak salım ticaretine güvenmiÅŸ ülkeler, varolan salım kredilerinin tutarı azaldıkça olumsuz bir rekabet durumu ile karşılaÅŸacaklardır. 17. Madde, yükümlülüğün ne kadarının salım ticareti ile karşılanacağını tam olarak belirtmemiÅŸtir. Yerli etkinliklerle salım azaltmaya gönülsüz olan ve esas olarak salım ticareti ile öteki Kyoto düzeneklerini kullanarak yükümlülüklerini yerine getirmek isteyen bazı geliÅŸmiÅŸ ülkeler, bu düzenekler yoluyla karşılanabilecek pay üzerinde bir üst sınırın belirlenmesine de karşı çıkmaktadırlar.

ST ve ‘Sıcak Hava’: ST ile ilgili en önemli sorunlardan biri ‘sıcak hava’ olarak bilinen konudur. KP/Ek B’deki ayrılmış miktarları, öngördükleri salım tutarlarının çok üstünde olan ülkelerin fazla indirimleri ‘sıcak hava’ olarak adlandırılmaktadır. Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Avustralya dışında, tüm durumlarda KP’nin olmaması durumunda öngörülen salımlar, izin verilmiÅŸ salım bütçesinin üzerine çıkmaktadır. Sorun, öncelikle Rusya Federasyonu ve Ukrayna’nın sera gazı salımlarının KP yükümlülüklerinin (salımlarını 2008-2012 yükümlülük döneminde 1990 düzeyinde tutmak) oldukça altında olmasından kaynaklanmaktadır. Salım ticaretinin olmaması durumunda bu fazla salımlar atmosfere verilmeyecekti ve geliÅŸmiÅŸ ülkelerin toplam salımları 1990 seviyesinden % 7-12 aÅŸağısında olacaktı. Çok sayıda kuruluÅŸun ve bu ülkelerin kendi öngörülerine göre, 2010 yılında Rusya Federasyonu ve Ukrayna’nın salımları 1990 düzeylerinin oldukça altında olacaktır. Bazı öngörüler, 2010 yılındaki CO2 salımlarının 1990 düzeylerinden % 22 oranında daha az olacağını göstermektedir (Greenpeace, 1998a).

Bir baÅŸka potansiyel sıcak hava, Avustralya’nın 1990 yılındaki arazi kullanım salımlarından ve KP’nun olmaması durumunda bu salımların azalacağı gerçeÄŸinden kaynaklanmaktadır. Madde 3.7′nin bir sonucu olarak Avustralya’ya, 1990 yılındaki çoÄŸunlukla ormansızlaÅŸtırma etkinliklerinden kaynaklanan kendi arazi kullanım deÄŸiÅŸikliÄŸi salımlarını, ayrılmış tutarını hesaplamada kullanılan temel tutara eklemesine izin verilmiÅŸtir. Bunun sonucunda izin verilmiÅŸ Ek I salımları % 0.9 oranında artmaktadır. Kyoto’da yaygın olarak bilinmeyen konu, Avustralya’nın ormansızlaÅŸma etkinliklerinin azaldığı ve 1994’de 1990 düzeylerinin % 31 altında olduÄŸudur. Oysaki bu salımlar, KP’nün olmaması durumunda azalmaya devam edecekti (Greenpeace, 1998b).

‘Sıcak hava’ ticaretinin, iklim sisteminin korunması için olabildiÄŸince sınırlandırılması zorunludur. Salım ticareti için geliÅŸtirilecek kurallar, ayrılmış tutarların satışı ya da aktarılması ile ilgili bir sınırı içermelidir. Satış sınırı, fazla salımları olan satıcılara yalnız kendi ayrılmış tutarlarının kararlaÅŸtırılmış en yüksek tutarı kadarını aktarabilmelerine izin verecektir. Bu yaklaşım sıcak hava sorununu azaltacak, ama ortadan kaldırmayacaktır. Ayrıca, yerli indirimlere öncelik verilmesini saÄŸlamak açısından bir satın alma sınırının getirilmesi önemlidir. Bir geliÅŸmiÅŸ ülkenin kendi ayrılmış tutarına eklenmek üzere ne kadar salım izni satın alabileceÄŸine iliÅŸkin niceliksel bir üst sınır konulması gerekmektedir.

4. LAHEY KONFERANSI ve SONUÇLARI

İDÇS Taraflar Konferansı 6. Toplantısı (TK-6) ve yardımcı organlarının 13. toplantıları 13-25 Kasım 2000 tarihleri arasında Hollanda’nın Lahey kentinde gerçekleÅŸti. TK-6’ya, 182 hükümeti temsil etmek üzere 7.000 katılımcı, 323 hükümetlerarası ve hükümetdışı kuruluÅŸ ve 443 medya kuruluÅŸunun katıldığı açıklandı.

Toplantının ana görevi ve amacı, KP’nün, geliÅŸmiÅŸ ülkelerin sera gazı salımlarını 2008-2012 birinci yükümlülük döneminde 1990 düzeyinin altına indirme yükümlülükleri için gerekli olan uygulama ayrıntılarını oluÅŸturmak ve İDÇS’nin yürütülmesinin kuvvetlendirilmesi eylemleri konusunda Taraflar arasında bir anlaÅŸmaya ulaÅŸabilmekti (TürkeÅŸ, 2001). Bu amaca ulaÅŸabilmek için, Buenos Aires Eylem Planı çerçevesinde iki yıldır sürdürülen hazırlık çalışmalarının ve görüşmelerin sonuçlarına yaklaÅŸmayı denedi. Ancak, Konferans sırasında gerçekleÅŸtirilen İDÇS yardımcı organlarının toplantılarında, Eylül 2000’de Lyon’da hazırlanan ve TK-6 için kabul edilmiÅŸ olan kararları da içeren çok sayıda taslak sonuçlardan, özellikle çok hassas olan konular üzerinde bir anlaÅŸmaya varılamadı.

Konferansın birinci haftasındaki resmi olmayan toplantılarda, İDÇS ve KP ile ilgili çok sayıda konuda kararlar almak için hazırlanan çalışma belgeleri üzerindeki farklı görüşlerin azaltması amaçlanmıştı. TK-6 BaÅŸkanı Hollanda Çevre Bakanı Jan Pronk, görüşmelerin yavaÅŸlaması üzerine, 23 Kasım günü Taraflar arasında bir uzlaÅŸmayı kolaylaÅŸtırmak amacıyla ‘anahtar konular’ üzerindeki kendi görüşlerini içeren bir Not dağıttı. Bu not, bu Konferansa özgü bir biçimde ‘BaÅŸkanın Notu’ olarak adlandırılmıştır. BaÅŸkan Pronk, bu amacına ulaÅŸabilmek için çözümlenemeyen ana politik ve teknik konuları aÅŸağıda verilen dört ‘grup’ ya da ‘kutu’ altında topladı:

(i) Kapasite oluşturma, teknoloji aktarma, iklim değişikliğinin olumsuz etkileri, karşı önlemlerin etkilerine yönelik eylemler, az gelişmiş ülkelerin özel gereksinimleri ve Küresel Çevre Olanağı (GEF) için fon düzenekleri ve kılavuz;

(ii) Kyoto düzenekleri (TKD proje etkinlikleri, ulusal eylemlerin önceliği, ST kuralları, vb.);

(iii) Arazi kullanımı, arazi kullanımı değişikliği ve ormancılık (AK-AKD-O) konuları (ormanlaşma, yeniden ormanlaşma ve ormansızlaşmanın tanımlanması, TKD altındaki AK-AKD-O etkinlikleri, vb.);

(iv) 5. (yöntemsel konular), 7. (ulusal bildirimler) ve 8. (ulusal bildirimlerin gözden geçirilmesi) maddeler altındaki, uyumluluk, politikalar ve önlemler ile muhasebe, rapor etme ve gözden geçirme konuları.

Bakanlar düzeyindeki yoğun görüşmeler ve tartışmalar 24-25 Kasım günlerinde yaklaşık 36 saat sürmesine karşın, Başkanın önerileri üzerinde herhangi bir uzlaşmaya ulaşılamadı. Özellikle AK-AKD-O, takıntılı konuların en önemli olarak öne çıktı.

Yukarıdaki paragraflarda özetlenen anahtar konular üzerinde Taraflar arasındaki (örneÄŸin, genel olarak, ABD, Japonya, Kanada ve Avustralya ile AB; ABD ile AB; geliÅŸmiÅŸ ülkelerle geliÅŸme yolundaki ülkeler arasındaki ve AB’nin kendi içerisindeki) derin görüş ayrılıklarından kaynaklanan tüm bu olumsuz geliÅŸmeler sonucunda, BaÅŸkan Pronk, Konferansın son gününde, 25 Kasım öğleden sonra, yüksek düzeyli bir resmi olmayan genel toplantı düzenleyerek, delegelerin bir anlaÅŸmaya ulaÅŸmada baÅŸarısız olduklarını dünyaya duyurdu. Konferanstan çıkan bu sonuca göre, üzerinde anlaÅŸmaya varılamayan tüm konular için 2001 yılı sonundaki TK-7’de kararlar alabilmek için gerekli olan uzlaÅŸma noktasına, 2001 yılındaki İDÇS yardımcı organlarının resmi ve Tarafların resmi olmayan hazırlık toplantılarında ÅŸekillenen görüşlerle ulaşılabileceÄŸi beklenmektedir.

Ulaşılan bu noktada, Başkanın bu açıklamasının, küresel iklim sisteminin korunması ve iklim değişikliğinin ve etkilerinin önlenmesi açısından, genel olarak dünya kamuoyunda bir hayal kırıklığına ve özel koşulları nedeniyle küresel ısınmanın etkilerinden en fazla zarar görecek olan ülkeler ile gönüllü çevre kuruluşlarında bir kızgınlığa yol açtığını söylemek yanlış olmayacaktır.

5. TÜRKİYE ve İDÇS

Bu bölümde, Haziran 1992 Rio Zirvesi’nin öncesinden baÅŸlayarak, Türkiye’nin İDÇS karşısındaki konumu ve İDÇS’ye yaklaşımı; İDÇS Hükümetlerarası Görüşme Komitesi (HGK) sürecinde ve Kyoto’dan baÅŸlayarak Lahey’e kadar olan dönemde İDÇS’nin eklerinden çıkma konusundaki giriÅŸimleri ve gelinen nokta, tarihsel ve politik geliÅŸimi içerisinde deÄŸerlendirilmiÅŸtir.

Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’nün eÅŸgüdümünde 1991 ve 1992 yıllarında gerçekleÅŸtirilen Rio Zirvesi’ne hazırlık çalışmalarında; Türkiye’nin, İDÇS’ne kendi koÅŸullarını, özellikle geliÅŸme düzeyini, kalkınma hedeflerini, tüketim modelini dikkate alarak taraf olması ve ülkelerin yükümlülüklerinin, geliÅŸmiÅŸlik düzeylerine, emisyon seviyelerine ve sorumluluklarına göre saptanması gerektiÄŸi belirtilmiÅŸtir (TürkeÅŸ ve arkadaÅŸları, 1992). Yürürlükteki enerji politikası gereÄŸi, ulusal kaynakların özellikle yerli linyitlerin kullanılmakta olduÄŸu ve geliÅŸmiÅŸ ülkeler ile karşılaÅŸtırıldığında, enerji tüketiminin çaÄŸdaÅŸ yaÅŸam düzeyi açısından yetersiz olduÄŸu belirtilmiÅŸtir. Ayrıca, daha az CO2 salan kaynaklara ve daha verimli yakma teknolojilerine yönelmek gerektiÄŸi, enerji tasarrufunun arttırılması ve araÅŸtırma-geliÅŸtirme çalışmalarına yer verilerek desteklenmesi gereÄŸi de vurgulanmıştır. Tüm bu deÄŸerlendirmeler ve görüşler, Türkiye’nin SözleÅŸme’ye GYÜ arasında taraf olma isteÄŸinin doÄŸru bir yaklaşım olduÄŸunu ortaya koymuÅŸtur.

Ancak, İDÇS/HGK’nin Rio Zirvesi öncesi Mayıs 1992’de New York’ta yapılan 5. toplantısının 2. bölüm görüşmeleri sonucunda; Türkiye, OECD ve pazar ekonomisine geçiÅŸ sürecindeki Orta ve DoÄŸu Avrupa ülkeleriyle birlikte Ek I’e, hem de OECD ülkeleriyle birlikte Ek II’ye alınmıştır (INC/FCCC, 1992). Sonuç olarak Türkiye, SözleÅŸme’nin eklerinde geliÅŸmiÅŸ ülkeler arasında deÄŸerlendirildiÄŸi için ve bu koÅŸullar altında özellikle enerji iliÅŸkili CO2 ve öteki sera gazı salımlarını 2000 yılına kadar 1990 düzeyine indirme, geliÅŸme yolundaki ülkelere mali ve teknolojik yardım vb. konularındaki yükümlülüklerini yerine getiremeyeceÄŸi gerçeÄŸiyle, SözleÅŸme’yi Rio’da imzalamamış ve bugüne kadar da taraf olmamıştır. Türkiye’nin bu tavrı, sözleÅŸmenin özünü oluÅŸturan ve geliÅŸmiÅŸ ülkelere bırakılan sera gazı salımlarını azaltma yükümlülükleri açısından Türkiye’nin özellikle enerji iliÅŸkili (burada yakıt tüketimi) CO2 salımlarının ve projeksiyonlarının deÄŸerlendirmesi ile olasıdır (Anonim, 2000).

Türkiye, yakıt tüketiminden kaynaklanan salımlar açısından, geliÅŸmekte olan ülkeler arasında ayrı bir yere sahiptir. Türkiye’nin toplam CO2 salımlarında en büyük pay, geliÅŸmekte olan ülkelerin tersine kömürün deÄŸil petrolündür. Üstelik, 1990-2020 döneminde petrolün payı, % 48’den % 58’e yükselecektir. Bu dönemde en belirgin düşüş, kömürde gözlenecek ve kömürün toplamdaki payı % 46’dan % 27’ye düşecektir. Bu süreçte önemli etmenlerden biri, Türkiye’nin, konutların ısıtılmasında ve özellikle elektrik üretiminde büyük ölçüde doÄŸal gaza ağırlık verecek oluÅŸudur. Gerçekte, göreli olarak çevre dostu doÄŸal gaz kullanımına geçiÅŸ hedefi, Türkiye’yi, hem Hazar’dan gelecek doÄŸal gaz için iyi bir pazar yapacak, hem de küresel salımlardaki artış ile bölgesel ve yerel hava kirliliÄŸine kömür yakılmasının yaptığı önemli katkının azaltılması açısından, olumlu politikalar uygulayan ve önlemler alan bir ülke konumuna getirecektir. Ancak, bu noktada, Türkiye’nin bu kez giderek doÄŸal gaz konusunda dışa bağımlı olmaya baÅŸladığını göz ardı etmemek gerekiyor. Petrolün payının yüksekliÄŸi, özellikle sanayi ve ulaÅŸtırma sektörlerinin petrole dayalı sürdürülebilir olmayan bir enerji tüketim yapısına sahip olmasının sonucudur.

Ulusal iklim deÄŸiÅŸikliÄŸi çalışmaları çerçevesinde Türkiye’nin yakıt tüketiminden kaynaklanan salımlarının hesaplanmasında, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nca (ETKB) hazırlanan enerji denge tabloları kullanılmıştır. Türkiye’nin 1970 yılında 41,581 Gg olan karbondioksit (CO2) salımları, 1990 yılında 142,727 Gg’a ve 1998 yılında 198,744 Gg’a ulaÅŸmıştır (Åžekil 2). Enerji denge çizelgelerinde verilen projeksiyon verileri kullanıldığında, CO2 salımlarının 2000, 2005 ve 2010 yıllarında, sırasıyla, 253,578, 347,850 ve 486,465 Gg’a ulaÅŸacağı görülmektedir. Öngörülen yakıt tüketimi tutarları gerçekleÅŸirse, 1990 yılına göre 2000 yılında % 78, 2010 yılında ise % 241 oranında bir artış beklenmektedir.

Yıllara göre sektörlerin yakıt tüketiminden kaynaklanan toplam salıma katkı payları incelendiÄŸinde, 1970 yılında toplam CO2 salımlarının % 28’si enerji ve çevrim, % 26’sı sanayi, % 24′ü ulaÅŸtırma ve % 22’si öteki sektörlerden (konut, hizmet, ticaret, tarım, vb.) kaynaklanırken, bu oranların 1990 yılında % 36 enerji ve çevrim, % 26 sanayi, % 19 ulaÅŸtırma ve % 19 öteki sektörler olarak gerçekleÅŸtiÄŸi görülmektedir (Anonim, 2000). GerçekleÅŸen yakıt tüketim tutarları kullanılarak hesaplanan en son yıl 1998′dir. 1998 yılındaki sektör paylarına göre, enerji ve çevrim % 38, sanayi %29, ötekiler kapsamındaki sektörler %17 ve ulaÅŸtırma % 16 paya sahiptir. 2010 yılında ise, enerji ve çevrim sektörünün payındaki artışın devam ederek % 46′ya ulaÅŸması beklenmektedir. 2010 yılında, sanayi, ulaÅŸtırma ve öteki sektörlerin beklenen payları ise sırasıyla, % 27, % 16 ve % 11’dir. Bu öngörülere göre, gelecek yıllarda en önemli salım kaynağının enerji ve çevrim sektörü olacağı ve 2010′larda toplam salımın yaklaşık yarısının bu sektörden kaynaklanacağı anlaşılmaktadır.

Türkiye, Rio sonrasında 1992-1995 döneminde katıldığı hemen tüm İDÇS/HGK toplantılarında ve sonraki İDÇS yardımcı organları ve TK toplantılarında, özellikle enerji iliÅŸkili CO2 ve öteki sera gazı emisyonlarını 2000 yılına kadar 1990 düzeyinde tutmasının olanaksız olduÄŸunu ve SözleÅŸme’nin Eklerinden çıkarak ya da Berlin Konferansı’nda açıklandığı gibi, özel koÅŸulları dikkate alınarak kendisine bazı kolaylıklar saÄŸlanması koÅŸuluyla Eklerde kalarak SözleÅŸme’ye taraf olabileceÄŸini resmi olarak bildirmiÅŸtir.

Kyoto’da, Türkiye’nin İDÇS’nin eklerinden çıkmasına yönelik olarak Pakistan ve Azerbaycan tarafından verilen deÄŸiÅŸiklik önergeleri, ABD ve AB tarafından kabul edilmemiÅŸtir. O aÅŸamada Türkiye’den, salımlara iliÅŸkin gönüllü bir yükümlülüğü kabul etmesi beklenmiÅŸtir. Son yıllarda, ABD, Kanada, Avustralya vb. OECD üyesi bazı Taraf ülkeler ile AB üyesi bazı Taraflar, Türkiye’nin SözleÅŸme’nin eklerinden çıkma isteÄŸini anlayışla karşıladıklarını açıklamışlardır. Ancak bu ülkeler de, Türkiye’nin gönüllü bir yükümlülük almasını istemektedirler. Türkiye’nin tüm çabalarına ve beklentilerine karşın, İDÇS’nin 1998 yılında Buenos Aires’de yapılan TK-4 ve Ekim-Kasım 1999’da Bonn’da yapılan TK-5 toplantılarında, Türkiye’nin SözleÅŸme’nin Eklerinden çıkma istemi esas olarak ABD’nin ve AB’nin karşı çıkması sonucunda kabul edilmedi ve Kasım 2000 yılında yapılan TK-6’ya (Lahey Konferansı’na) ertelendi.

Türkiye, Kasım 2000’de yapılan Lahey Konferansı’na, Ek-II’den çıkmayı ve İDÇS’ye özel koÅŸullarla, ya da ekonomileri geçiÅŸ sürecindeki ülkelere İDÇS’de tanınan esnekliklerin kendisine de saÄŸlanması koÅŸuluyla, bir Ek-I Tarafı olarak kabul edilmek istediÄŸini içeren yeni bir öneriyle katıldı. Ancak, Türkiye’nin bu deÄŸiÅŸiklik istemi, Pakistan ve Kazakistan tarafından desteklenmesine karşın bir kez daha kabul görmedi. Konferans BaÅŸkanı Jan Pronk, sürdürülen danışma çalışmalarına dayanarak sonucu açıkladı ve Tarafları, TK-7’deki asıl karara temel oluÅŸturmak üzere, Türkiye’nin bu yeni deÄŸiÅŸiklik önerisini Yürütme Yardımcı Organı’nın (SBI’nın) 2001 ortalarında yapılacak olan 14. toplantısında dikkate almaya davet etti.

Gerçekte, İDÇS’nde, Türkiye’nin Eklerden çıkma isteminin gerekçelerine iliÅŸkin ve bu gerekçeleri destekleyen birçok Madde ve paragraf bulunmaktadır. Bunlar Türkiye’nin görüşlerini destekler niteliktedir. Bu maddeler Türkiye’nin Eklerden çıkma istemine gerekçe oluÅŸturan ‘özel koÅŸulları’ ile baÄŸlantısı kurularak özetlenebilir:

Türkiye’nin coÄŸrafi konumu ve sahip olduÄŸu fiziksel coÄŸrafya özellikleri nedeniyle karşı karşıya bulunduÄŸu kuraklık ve çölleÅŸme, doÄŸal afetler, hassas ekosistemler, ekonomide ve enerji üretiminde fosil yakıtlara bağımlılığın yüksek olması vb. özel koÅŸulları, Yükümlülükler Maddesi’nin 4.8. paragrafına gönderme yapılarak açıklanabilir. Dahası, ekonomileri fosil yakıtlara ve enerji yoÄŸun üretimlere baÄŸlı olan ve bu yüzden de alternatif kaynaklara geçiÅŸte zorlanacak olan geliÅŸmekte olan ülkelerin ve bu arada da Türkiye’nin SözleÅŸme’nin yükümlülüklerinin, özellikle de salımları azaltma yükümlüğünün gerçekleÅŸtirilmesi konusundaki güçlükleri, Yükümlülükler Maddesi’nin 4.10 paragrafında genel olarak dikkate alınmıştır.

Öte yandan, Tarafların özel koÅŸullarına ve farklı sorumluluklarına, TK-2’de kabul edilen ‘Berlin BuyruÄŸu’ belgesinde de yer verilmiÅŸtir (FCCC/CP, 1995). BilindiÄŸi gibi, Türkiye’nin SözleÅŸme karşısındaki sorunları yalnız SözleÅŸme’nin kendisinden kaynaklanmamaktadır. Benzer sorunlar, Türkiye için Kyoto Protokolü çerçevesinde öngörülen ‘gönüllü ve zayıf bir salımları kontrol etme ya da sınırlandırma hedefi’ için de geçerlidir. Bu yüzden, Türkiye’nin Berlin BuyruÄŸu’nun I.1.c ve I.1.d maddelerini de dikkate almasında yararlı bulunmaktadır. Bu maddelerde, sırasıyla, GYÜ’lerin, ekonomik büyümeyi sürdürme ve yoksulluÄŸu ortadan kaldırmaya gereksinim duydukları, sürdürülebilir kalkınmaya hakları bulunduÄŸu ve onu desteklemek zorunda oldukları; tarihsel ve bugünkü küresel sera gazı salımlarındaki en büyük payın geliÅŸmiÅŸ ülkelerde olduÄŸu ve kiÅŸi başına salımları henüz göreli olarak düşük olan GYÜ’in, küresel salımlardaki payının onların sosyal ve kalkınma gereksinimleri karşılanıncaya kadar büyüyeceÄŸi vurgulanmıştır.

6. SONUÇ ve TARTIŞMA

6.1. Kyoto Düzenekleri

Kyoto düzenekleri, beklendiÄŸi gibi Kyoto sonrası uluslararası görüşmelerin en temel görüşme konusu haline gelmiÅŸtir. KP çerçevesinde kurulacak olan bir Temiz Kalkınma DüzeneÄŸi (TKD) ve Ortak Yürütme (OY) programının, esas olarak, GYÜ’de ve ekonomileri geçiÅŸ sürecinde bulunan ülkelerdeki sera gazı salımlarını sınırlandırıcı ve azaltıcı projelerin finansmanı için sermaye ve kredi saÄŸlaması beklenmektedir. Uluslararası Salım Ticareti (ST) yoluyla da, KP’ne Ek B’de taraf olan Ek I Taraflarına kendi aralarında salım kredilerini satma ve almaya izin verecek olan bir ‘salım ticareti rejimi’ kurulmaktadır. KP düzeneklerinin etkili ve güvenilir olmasını saÄŸlamak amacıyla, Kyoto sonrasında özellikle, düzeneklerin doÄŸası ve kapsamı, projelerin uygunluÄŸu için kriterler, sürdürülebilir kalkınmayla birlikte rekabet, izleme, gözden geçirme ve doÄŸrulama kriterleri gibi konuları da içerecek biçimde, ilkeler, kavramlar, kurumsal kurallar ve kılavuzlar için uluslararası düzeyde çok ayrıntılı görüşmeler ve çalışmalar yapılmaktadır.

OY, bir Ek I ülkesinin diÄŸer bir Ek I ülkesinde sera gazı salımlarını azaltmayı amaçlayan bir projeye yatırım yapmasıyla Emisyon İndirim Birimleri (EİB) kazanması ve bunun kendi belirlenmiÅŸ salım yükümlülüğüne sayılması; ev sahibi Ek I ülkesinin aktardığı EİB’nin ise, o ülkenin kendi fazla indirimlerinden düşülmesi ÅŸeklinde gerçekleÅŸecektir. Bu düzenek, Ek I ülkelerinin salım yükümlülüklerini ortaklaÅŸa gerçekleÅŸtirmelerini saÄŸlayacaktır. Bunun yanında, AB ülkelerinin salımları kendi içlerinde paylaÅŸarak bir politik ticaret yapmalarına olanak verilecektir. Yine OY sayesinde, ekonomileri geçiÅŸ sürecindeki Taraflar, 1990 yılından bu yana oluÅŸan büyük orandaki indirimlerini diÄŸer Ek B ülkelerindeki artışları dengelemekte kullanarak kendi ülkelerine para ve teknoloji aktarılmasını saÄŸlayacaklardır. Protokolün OY ile ilgili 6. maddesi altındaki hükümlerdeki belirsizlik, Ek I ülkelerinin salımları azaltacak yerli önlemler almadan yükümlülüklerini gerçekleÅŸtirmelerine yarayacak ve belki de küresel sera gazı salımlarında gerçek bir indirimin oluÅŸmamasına yol açacaktır.

TKD, yükümlülük sahibi bir yatırımcı ülke (geliÅŸmiÅŸ ülke) ile yükümlülüğü olmayan bir ev sahibi ülke (GYÜ) arasında gerçekleÅŸen bir OY’dir. BaÅŸka sözlerle, geliÅŸmiÅŸ ülkeler, geliÅŸmekte olan ülkelerde yüklenilen projelerin finansmanını karşılarlar. KP/Madde 12’ye göre, projelerin, yatırımcı ülkenin kendi salım yükümlülüğünü gerçekleÅŸtirmek için kullanabileceÄŸi Onaylanmış Emisyon İndirimleri oluÅŸturması gerekmektedir. Görünüşte, TKD, geliÅŸmiÅŸ ve geliÅŸme yolundaki ülkeler için çekici bir kavramdır. GYÜ’e kendi kalkınma ve çevresel hedeflerine, baÅŸka türlü sahip olamayacakları ‘temiz kalkınma’ yatırımları aracılığı ile ulaÅŸmaları için yardım edilirken, geliÅŸmiÅŸ ülkelere kendi yükümlülüklerini daha az maliyetle gerçekleÅŸtirmeleri için bir fırsat tanınmaktadır. Ancak, gerçekte TKD, ‘temiz kalkınmayı’ yönlendirmede baÅŸarısız olabileceÄŸi gibi, küresel sera gazı salımlarında gerçek bir azalma yerine artışa izin veren, çok sayıda zayıflık ve belirsizlik içermektedir. TKD’nin ve OY’nin gerçekten ‘temiz ve yeÅŸil’ olabilmesi için, krediler, esas olarak yenilenebilir enerji kaynaklarını ve sistemlerini, enerji verimliliÄŸi yüksek teknolojileri ve temiz/verimli kömür yakma teknolojilerini kapsayan projelerden kazanılan OEİ ve EİB için verilmelidir.

ST ise, Ek I ülkelerinin sera gazı salımlarının maliyetin en düşük olduÄŸu yerde indirilmesini destekleyerek, Tarafların Protokol’de verilen ayrılmış yükümlülük tutarlarına ya da hedeflerine ulaÅŸma maliyetini azaltabilecek bir tür ticaret edilebilir izinler düzeneÄŸidir. BaÅŸka sözlerle, bu düzenek, salımları belirlenmiÅŸ tutarlarından daha fazla olan geliÅŸmiÅŸ Tarafların, salımları belirlenmiÅŸ tutarlarından daha az olan Taraflardan (esas olarak eski Sovyetler BirliÄŸi ülkelerinden) fazla salımlarını satın alabilmelerine olanak saÄŸlamaktadır. KP/Madde 17’de, ST ile yerli etkinlikler arasındaki ‘oranın’ belirsizliÄŸi, ticarete iliÅŸkin ilkelerin, kuralların ve kılavuzların oluÅŸturulmamış oluÅŸu ve ormancılık etkinliklerinin (yutakların) bu düzenekteki yerlerinin henüz kararlaÅŸtırılmamış olması nedeniyle, olası bir ticaret rejimi sonrasında, Taraflar yükümlülüklerini yerine getirmiÅŸ görünürken salımlarında gerçek bir azalma olmayabilecektir. Bu durumda, küresel sera gazı salımlarında küresel ısınmanın önlenebilmesi için bilimsel olarak gerekli olan gerçek ve yeterli bir azalma da olmayacaktır.

6.2. Türkiye’nin Yaklaşımı

Türkiye’nin İDÇS karşısındaki tutumu, 1992-1997 (Rio’dan Kyoto’ya kadar) ve 1997-2000 dönemleri için göreli bir farklılık göstermektedir. Çok özet bir biçimde deÄŸerlendirmek gerekirse, Türkiye’nin 1992-1997 dönemindeki ana tutumu, SözleÅŸme’nin eklerinden çıkmak ve yalnız bu koÅŸullar altında İDÇS’ye taraf olmaktı. Kyoto’da baÅŸlayan 1997-2000 dönemindeki tutumu ise, yine SözleÅŸme’nin eklerinden çıkmak, ama aynı zamanda önceki döneme göre Türkiye’nin SözleÅŸme karşısındaki sorununu ve bu sürece dahil olmanın somut yollarını araÅŸtıran görüşmeleri de içeren daha yumuÅŸak bir yaklaşım (örneÄŸin, çok objektif ve gerçekçi bir sera gazlarını kontrol ya da azaltma hedefini içermese bile, belirli bir hedef yıla ya da yükümlülük dönemine kadar sera gazı salımlarını bir her ÅŸey olduÄŸu gibi (business as usual -BAU) senaryosunun altında tutma; ya da OECD ortalaması esas alınarak, bazı kontrol/azaltma hedefinin belirlenmesi, vb.) biçiminde özetlenebilir. Ayrıca bu dönemde, Kasım 1998’te Buenos Aires’te yapılan TK-4’te, gönüllü bir Ulusal Bildirimin yerini tutabilecek nitelikte bir ‘İklim DeÄŸiÅŸikliÄŸi Ulusal Raporu’ da resmi olarak dağıtılmıştır (ME, 1998). Yukarıda özetlenen iki dönemin ortak özelliÄŸi, Türkiye’nin, ‘ortak fakat farklılaÅŸtırılmış sorumluluk’ ilkesi altında kendi özel durumu ve güçlükleri dikkate alınarak uygun koÅŸullar oluÅŸturulmadan ve eklerden çıkarılmadan, bu ÅŸekliyle İDÇS’ye taraf olmak istemeyiÅŸiydi.

Türkiye, Lahey Konferansı’ndaki giriÅŸimi ile, uluslararası toplumun önüne ve dolayısıyla görüşmeler sürecine, yine göreli olarak farklı ya da kısmen deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸramış bir yaklaşımla çıkmıştır. Bu yeni yaklaşım, ‘Ek-II’den çıkmak’ ve ‘pazar ekonomisine geçiÅŸ sürecindeki eski sosyalist ülkelere saÄŸlananlara benzer kolaylıkların Türkiye’ye de saÄŸlanması durumunda SözleÅŸme’ye Ek-I’de taraf olmak’ ve ‘Türkiye’den istenen sera gazı salımlarını sayısal olarak azaltma yükümlülüğünün, enerjinin bir doyma noktasına ulaÅŸacağı zamana ertelenmesi konusundaki görüşmeleri sürdürmek’ biçimindedir.

Gerçekte, yukarıda ana hatlarıyla verilen görüşmeler sürecinde, Türkiye daha önce de, benzer kolaylıkların ya da geçiÅŸ dönemi ayrıcalıklarının saÄŸlanmasını ve özellikle enerji sektöründeki ve buna baÄŸlı olarak sera gazı salımlarının azaltılmasındaki özel güçlüklerini pek çok kere açıkça vurgulamıştır. Ancak bu vurgulamalar ve bunlara dayalı görüşmeler, çoÄŸu zaman yalnız ‘anlayışla’ karşılanmış, ama Türkiye’nin sorununun çözülmesi yeterli ve somut bir gerekçe olarak kabul edilmemiÅŸtir. Dahası bunlar, somut bir hedef ya da yükümlülük için yeterli görülmemiÅŸtir. Öte yandan, SözleÅŸme’nin, Ek I Taraflarının yükümlülükleri açısından pazar ekonomisine geçiÅŸ sürecindeki Taraf ülkelere saÄŸladığı kolaylıkların ve geçiÅŸ dönemi ayrıcalıklarının, 1990-2000 dönemini kapsadığı; bu dönemin ve dolayısıyla yükümlülüklerinin fiili olarak tamamlanmak üzere olduÄŸu ve belki daha da önemlisi, geçiÅŸ ülkelerinin çoÄŸunun Kyoto Protokolü Ek-B’de de yer almış oluÅŸudur. Bu yüzden, Türkiye’nin yeni yaklaşımının, Taraflarca, özellikle de ABD ve AB tarafından bir hedef olarak görülmeyebileceÄŸi göz önünde bulundurulmalıdır. Buna karşılık, Türkiye’nin kendi koÅŸulları açısından en uygun ortam saÄŸlanana kadar İDÇS görüşmelerini sürdürmeyi amaçlamış olması, bugün için ve yakın-orta dönemde en doÄŸal hakkıdır ve hem sürecin izlenmesi hem de kendisini anlatabilmesi açısından en doÄŸru yaklaşımlardan birisidir.

6.3. Küresel Kaygı

1980’li yıllarda baÅŸlayan ardışık sıcak yıllar ve son yıllardaki rekor yüksek sıcaklıklar, küresel ısınmanın beklendiÄŸi ve öngörüldüğü biçimde sürdüğünü; küresel ısınmayı önlemek için alınması gereken ulusal, bölgesel ve küresel önlemlerin ve politikaların hiç gecikmeksizin uygulanması gerektiÄŸi göstermektedir (TürkeÅŸ, 2000b). Hükümetler ve karar organları, insan kaynaklı sera gazı salımlarının oluÅŸturduÄŸu tehlikeler için ivedi ve köklü önlemler almak gibi önemli bir görevle karşı karşıyadır. Bu önlemlerin başında, çeÅŸitli insan etkinlikleri sonucu atmosfere salınan sera gazı salımlarının kontrol edilmesi ve fazla zaman yitirmeksizin belirli bir düzeyin altında tutulması gelmektedir. İklim sistemindeki zaman ölçeklerinin çok uzun süreli olması yüzünden, iklimdeki deÄŸiÅŸikliklerin oluÅŸturduÄŸu çevresel bozulmalar ve deÄŸiÅŸiklikler kısa zamanda giderilemez. Bugün alınması gerekli olan kararların 10-20 yıl sonraya bırakılması, atmosfere kısa bir sürede verilen sera gazı salımlarını gelecekte belirli bir düzeye indirebilmek için daha fazla azaltmak gerekeceÄŸinden, gelecekteki olası politika seçeneklerini sınırlandırır. Sera gazı salımlarını en aza indirecek önlemlerin geciktirilmesi, ülkeleri ve dünyayı gelecekte iklim deÄŸiÅŸikliÄŸinin olumsuz etkileriyle savaşımda hazırlıksız ve zayıf bırakır. Son olarak ÅŸu söylenebilir: Küresel iklim sisteminin korunması ve iklim deÄŸiÅŸikliÄŸinin önlenmesi açısından önemli olan, küresel salımların artışındaki büyük tarihsel sorumlulukları ve ÅŸimdiki katkıları dikkate alındığında, geliÅŸmiÅŸ ülkelerin üretim ve tüketim (yaÅŸam) tarzlarında önemli deÄŸiÅŸiklikler yaparak, sera gazlarının azaltılmasında önceliÄŸi yerli etkinliklere ve önlemlere vermeleridir. Bunun yolunu açabilecek olan en önemli etmen ise, özellikle geliÅŸmiÅŸ Tarafların İDÇS ve KP’nden kaynaklanan yükümlülüklerini, etkin, gerçekçi, adil ve ivedi bir biçimde yerine getirmelerinin saÄŸlanmasıdır.

KAYNAKLAR

1. Anonim. 2000. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005) İklim Değişikliği Özel İhtisas Komisyonu Raporu, (Başkan: Serpil Bağcı, Raportör: Murat Türkeş, Koordinatör: Sema Alpan), Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), Yayın No: DPT-2532-ÖİK:548,Ankara.

2. Arrhenius, S. 1896. ‘On the influence of carbonic acid in the air upon the temperature of the ground,’ Phil. Mag. and J. of Sci., Fifth Series, 41, 237-276.

3. CSE. 1998. The Kyoto Protocol: What It says (CSE Briefing Paper 1); Politics in the Post-Kyoto World (CSE Briefing Paper 2), Centre for Science and Environment (CSE), New Delhi.

3. FCCC/CP. 1999. Report of the Conference of the Parties (CP) on its Fourth Session, held at Buenos Aires from 2 to 14 November 1998, Part two: Action Taken by the CP at its Fourth Session, Decisions adopted by the CP (FCCC / CP / 1998 / 16 / Add.1).

4. Greenpeace. 1998a. Guide to the Kyoto Protocol, Greenpeace International, Amsterdam.

5. Greenpeace. 1998b. Greenpeace Analysis of the Kyoto Protocol, UNFCCC Sessions of the Subsidiary Bodies, Bonn, June 2-12, 1998, Greenpeace International.

6. INC/FCCC. 1992. Report of the Intergovernmental Negotiating Committee for a Framework Convention on Climate Change. Fifth session, A/AC.237/18 (Part II)/Add.1.

7. ME. 1998. Turkey National Report on Climate Change, Ministry of Environment (ME), Ankara.

8. Türkeş, M., Sümer, U. M. ve Kılıç, G. 1992. Atmosferin Korunması ve İklim Değişikliği. UİKG / AKİD Çalışma Grubu Raporu, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, 110 sayfa, Ankara.

9. TürkeÅŸ, M. 1995a. ‘Toronto 1988′den Berlin 1995’e İklim DeÄŸiÅŸikliÄŸi SözleÅŸmesi’, TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi, 331, 46-49, Ankara.

10. TürkeÅŸ, M. 1995b. ‘İklim DeÄŸiÅŸikliÄŸi Çerçeve SözleÅŸmesi ve Türkiye’, Çevre ve Mühendis, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası yayın organı, 9, 16-20, Ankara.

11. TürkeÅŸ, M., Sümer, U. M. ve Çetiner, G. 1999. ‘Kyoto Protokolü’nde Esneklik Mekanizmaları: Ortak Yürütme ve Temiz Kalkınma Mekanizması’, BM İklim DeÄŸiÅŸikliÄŸi Çerçeve SözleÅŸmesi Seminer Notları (7 Nisan 1999, Ankara), 30-51, Çevre Bakanlığı/ÇKÖK Gn. Md., Ankara.

12. TürkeÅŸ, M., Sümer, U. M. ve Çetiner, G. 2000. ‘Kyoto Protokolü Esneklik Mekanizmaları’ (Flexibility Mechanisms Under the Kyoto Protocol), Tesisat Dergisi, 52, 84-100, İstanbul.

13. TürkeÅŸ, M. 2000a. ‘Küresel ısınma, İklim DeÄŸiÅŸikliÄŸi Çerçeve SözleÅŸmesi ve Kyoto Protokolü’, 6. Uluslararası Kojenerasyon ve Çevre Konferansı ve Sergisi (25-26 Mayıs 2000 İstanbul) Bildiriler Kitabı, 147-162, Cogen Europe ve Cogen Association, İstanbul.

14. TürkeÅŸ, M. 2000b. ‘Küresel ısınma: yeni rekorlara doÄŸru’, Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi, 673, 20-21.

15. TürkeÅŸ, M. 2001. ‘Küresel iklimin korunması’, Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi, 721.

16. UNEP/WMO. 1995. United Nations Framework Convention on Climate Change, UNEP/WMO Information Unit on Climate Change and Climate Change Secretariat, Geneva.

17. UNEP/CCS. 1998. The Kyoto Protocol to the Convention on Climate Change, UNEP/IUC and Climate Change Secretariat.


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný