‘Çevre Bilimleri’ Kategorisi için ArÅŸiv

Erozyonun Nedenleri

Salı, 06 Kasım 2007

EROZYONUN NEDENLERİ

Doğal Yapıdan Kaynaklanan Nedenler

• İklim

İklimin erozyon üzerine etkisi; yağış, sıcaklık ve rüzgarla olmaktadır. Bunların içerisinde en önemlisi yağış olup, yağışın da ÅŸekli, ÅŸiddeti, süresi ve rejimi erozyona farklı etkiler yapmaktadır. DiÄŸer taraftan sıcaklık, yağışların çeÅŸidini, toprağın donmasını ve nem içeriÄŸini etkilemek suretiyle detaylı olarak erozyonun ÅŸiddetine tesir etmektedir. Bu açıdan DoÄŸu Anadolu Bölgemizde toprağın 50 cm.derinliÄŸe kadar donması ve sıcak havalarda gevÅŸemesi olayı, diÄŸer bölgelerimizde yaÄŸmur ve rüzgar, erozyon olayları açısından önemlidir.Ülkemizin dünyadaki konumu nedeniyle özellikle İç Anadolu, DoÄŸu ve GüneydoÄŸu Anadolu Bölgeleri’nde yaz kuraklığı ve yağış azlığı/yetersizliÄŸi diÄŸer bölgelere göre daha fazladır. Bu nedenden dolayı, bitki örtüsünün zayıf olduÄŸu bu bölgeler ülkemizin erozyondan en fazla etkilenen bölgeleridir. Çünkü, kurak ve yarı kurak sahaların mevcut ekosistemlerinin bozulması kolay ve hızlı olmakta ve bozulan ekosistemlerinin tekrar eski haline getirilmesi de zor ve pahalı olmaktadır.

• Topografya

Yamacın eğim ve uzunluğu erozyonda etkili topografık etkenlerdir. Erozyonun şiddeti ve toprağın yüzeysel akışla taşınmasına neden olan faktörlerin başında eğim gelmektedir.

Dünyada kara kütlesinin ortalama yüksekliÄŸi 700 m., Avrupa’nın 330 m., Afrika’nın 600 m., Asya’nın 1010 m. olmasına raÄŸmen Türkiye’nin ortalama yüksekliÄŸi 1132 m.’ye ulaÅŸmaktadır. Yükselti basamakları dikkate alınarak yapılan deÄŸerlendirıne de 0-500 metre arasındaki alanlar ülkemizin % 17,5′u, 500-1000 metre arasındaki sahalar % 26,6’sını kaplamakta,1000-2000 metre arasındaki alanlar ise % 45,9′ a ulaÅŸmaktadır.

Ülkemiz arazisinin eğimli ve engebeli olması, orman ve ot örtüsünün tahrip edildiği alanlarda doğal dengenin hızla bozulması sonucunu doğurmaktadır. Doğal dengenin bozulması sonucu hızla toprakların aşınması süreci başlamaktadır. Erozyonun şiddetli olarak devam ettiği alanlarda altta bulunan jeolojik yapı yer yer taşlı ve kayalık araziler halinde ortaya çıkmaktadır.

• Jeolojik ve Toprak Yapısı

Ülkemizin jeolojik ve toprak yapısı; genelde pekişme durumu zayıf, ayrışmaya ve değişmeye karşı fazla direnç göstermeyen taneli, tortul ve volkaniktir. Toprak ile jeolojik yapı arasında sıkı bir ilişki vardır. En fazla aşınmaya uğrayan zeminler Eosen ve Neojen zamanlara ait araziler ile volkanik kül ve tüflerdir. Genelde pekişme durumu zayıf, ayrışmaya ve erozyona karşı fazla direnç göstermeyen gevşek yapılardan oluşan topraklarımız erozyona hassas bir yapıdadır. Bu nedenle, en fazla aşınan ve sellere en fazla malzeme veren kaynaklar kumlu, siltli, çakıllı olan pekişmemiş araziler ile bünyesine su aldığında kısa sürede eriyebilen tuzlu ve alkali maddeler bakımından zengin, milli ve killi depolar olmaktadır.

Ülkemizde, toprak örtüsünün tamamen yok olduÄŸu eÄŸimli alanlarda erozyonun ÅŸeklini, ÅŸiddet ve seyrini; jeolojik yapıyı oluÅŸturan ana materyalin yapısı, bünye özelliÄŸi, yağış sularını tutma ve geçirme kapasitesi gibi fıziksel ve kimyasal özellikleri belirler. Öte yandan, kurak ve sıcak iklim ÅŸartları altında Anadolu’nun kapalı havzalarında çökelmiÅŸ olan tuzlu, alkali maddeler bakımından zengin killi, marnlı ve jipsli depolarda kimyasal erozyon ön plana geçmiÅŸtir.

Ülkemizde, bazı ana kayalar üzerinde oluşan toprak aşınması; kayalık-taşlık alanların ortaya çıkmasına ve dolayısıyla buraların VIII. sınıfa giren araziler haline gelmesine yol açmıştır.

• Bitki Örtüsü ve Ölü Örtü

Çıplak arazilere oranla bitki örtüsü ile kaplı arazilerde erozyon daha az meydana gelmektedir; çünkü, bitki örtüsü intersepsiyonla toprağa ulaşan yağışın miktarını, şiddetini ve mekanik etkisini azaltır,kökleriyle toprağı sarar ve taşınmasını önler. Orman toprakları ise, suyun akış hızını azaltır ve suyun toprağa sızmasını artırarak erozyonun şiddetini düşürür. Ayrıca; bitki örtüsü, toprak yüzeyinde biriktirdiği ölü örtü ile toprağı yağmura karşı korumaktadır. Özellikle, orman ölü örtüsü, en şiddetli yağışları yüzeysel akıma geçmeden toprak içerisine kolaylıkla geçirebilecek bir infıltrasyon kapasitesine sahiptir.

Sosyal ve Ekonomik Nedenler

• Ormanların Tahribi

Ülkemiz ormanları, bilinçsiz ve usulsüz faydalanmalar, otlatma, tarla açma ve bilinçsiz endüstrileÅŸme gibi çok deÄŸiÅŸik kullanım amaçları ile tahrip edilmekte ve antropojen step alanına dönüştürülmektedir. DiÄŸer taraftan bu alanlarımız orman niteliÄŸini kaybettiÄŸi gerekçesiyle 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 2B maddesi ile orman sınırları dışarısına çıkarılmakta ve böylece ormansızlaÅŸma yaratılmaktadır. Mesela 1974-1994 yılları arasında 412:000 hektar alan orman tahdit alanı dışına çıkartılmıştır. Son yıllarda sık sık sel afetlerine uÄŸrayan Bolu ilinin Düzce, Yığılca ve KaynaÅŸlı yerleÅŸim birimlerinde 1968-1986 yılları arasında bu yasalarla ortaya çıkan orman azalmasının sırasıyla, 3876 ha., 2382 ha. ve 83,9 ha.olduÄŸu saptanmıştır.

Ayrıca, Anadolu köylüsü, orman alanlarının tümünü adeta bir mera alanı gibi görmekte ve herhangi bir izin almaya gerek görmeksizin bu alanlarda gelişigüzel-başıboş hayvan otlatmacılığını sürdürmektedir. Ancak, orman idaresince gençleştirmeye tefrik edilen sahaların dikenli tel ile koruma altına alınması halinde bu otlatmaya zorda olsa engel olunabilmektedir.

Bu ÅŸekilde; devlete ait orman alanlarının ve mera niteliÄŸi taşımayan hazine arazilerinin düzensiz ve aşırı otlatma amaçlı kullanılması da Türkiye’deki erozyonun artmasının ana etkenlerinden birini oluÅŸturmaktadır.

Her yıl meydana gelen yüzlerce orman yangını ile de binlerce hektar orman yok olmaktadır. Yüksek eğimli orman alanlarında, ormanın ortadan kalkması sonucunda erozyon hareketleri hızla artmaktadır: Yeşil örtünün bir anda yangınlarla yok olması, sağnak şeklinde yağan ilk yağışlarla birlikte toprak kaybına ve bir çok yerin bir daha yeşil örtü ile kaplanamayacak şekilde elden çıkmasına, sahanın taş ve kayalığa dönüşmesine neden olmaktadır.

• Tarım Alanlarında Yanlış Arazi Kullanımı

Ülkemizde yetenek sınıflarına göre tarıma uygun olmadığı halde tarım yapılan ve bu şekilde yanlış kullanılan arazinin alanı 6.1 milyon hektarı bulmaktadır.

Yanlış arazi kullanımı, değişik amaçlara yönelik uygulamalarla giderek artmaktadır. I. II.III. ve IV. sınıf arazilerdeki yaklaşık 172 000 hektar arazi yerleşme alanı ve sanayi alanı olarak kullanılmaktadır. Özellikle son 20 yıldan bu yana tarım alanları yerleşim ve ticari tesislerle işgal edilmesi büyük bir ivme kazanmıştır. Bu durum tarımda verimi azaltırken aynı zamanda sel ve taşkınları da artırmıştır.

DiÄŸer taraftan 2634 Sayılı Turizmi TeÅŸvik Kanunu, 2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’na 3711 Sayılı Kanun’la eklenen 18. Madde, 6831 Sayılı Orman Kanunu nun 17. ve 115. Maddeleri, 2924 Sayılı Orman Köylerinin Kalkındırılması Hakkındaki Kanun ve deÄŸiÅŸiklikleri ( 3763 ve 4127 Sayılı kanunlar), 3213 Sayılı Maden Kanunu önemli ölçüde orman tahribatına yol açmaktadır .

• Meralarda Aşırı Otlatma

Verim kapasitesinin çok üzerinde ve düzensiz otlatılan meralarda ot örtüsünün tahrip olması yüzey erozyonunu arttırmaktadır. Mera kapasitesi aşıldığı andan itibaren, meradaki bitki örtüsü ve toprağın yapısı bozularak erozyona elverişli hale gelir. Meralarda, doğru otlatma mevsiminin seçilememesi ve aksine ağır otlatma yapılması, meraların aşırı derecede tahrip edilmesine ve toprağın kompaklaşmasına neden olur. Dolayısıyla erozyonun kaynağı olarak vasfını kaybetmiş meralar büyük önem taşır.

• Dağınık ve Düzensiz Kırsal YerleÅŸme

Tabiatı en çok kullanan, en çok bozan ve en çok düzelten de insandır. Zaten insan müdahalesi olmadan meydana gelen erozyona normal erozyon denilmektedir. İnsan; tarımsal, sosyal ve ekonomik ihtiyaçları için bitki örtüsünü kaldırarak, toprağı diğer kullanım şekillerine dönüştürmektedir.

1997 nüfus sayımına göre, yurdumuzda orman içi ve civarı köylerde 7.050 milyon insan yaşamaktadır. Bu köylerin çoğu özellikle dağlık alanlarda birden fazla mahallenin birleşmesinden meydana gelmektedir.Bu köylerin önemli bir bölümünde yeterli ekonomik gelire sahip olmayan fakir insanlar yaşamaktadır.

Erozyon

Salı, 06 Kasım 2007

A-) Erozyonun Tanımı

Aşinmayi engelleyen bitki örtüsünün, biz insanlar tarafindan yok edilmesi sonucu korumasiz kalan topragin, su ve rüzgarin etkisiyle aşinmasina ve taşinmasina erozyon (toprak aşinimi) denir. Tanımlamada söylediğimiz gibi erozyonun temelinde, insan ve insanların doğaya karşı olan olumsuz etkileri rol oynamaktadır.

Bir de jeolojik (doğal) erozyon vardır. Bu erozyonda, isminden de anlaşılacağı gibi, insanın doğaya olumlu veya olumsuz hiçbir etkisi yoktur. Her şey doğaldır. Jeolojik erozyon sayesinde birçok ova, plato gibi düzlükler oluşmuştur.

B-) Erozyon Çeşitleri

1-) Su Erozyonu

Su erozyonu; yağmurun, araziler üzerinde oluşturduğu yüzeysel akışlar ve akarsuların etkisiyle toprağın aşınması ve taşınması olayıdır. Ayrıca denizlerde oluşan dalgaların, kıyılardaki kayalara çarpması ve bu kayaları aşındırması ve taşıması da bir su erozyonudur. Su erozyonunun oluşmasında etkili etmenler iki grupta toplanır.

1-) Toprağı çözen ve parçalarını sürükleyen hareket halindeki su kuvvetleri. Bu kuvvetlere erozif denir.(Yağmur damlaları, akarsular,yüzeysel akış, vs.)

2-) Su kuvvetlerine karşi koymaya çalişan, erozyonu yavaşlatmaya çalişan, toprak ve topragin özelliklerini ifade eden, topragin erozyona ugrayabilme egilimi. Buna da erodibilite denir.

Erozif veya erodibilite ne kadar yüksek olursa, erozyonun yol açtığı negatif sorunlar da o kadar büyük olur.

Su erozyonu iki aşamalidir. Önce yagmur damlalarin darbeleriyle toprak çözünür. Daha sonra biriken yagmur sulariyla çözünen bu toprak egim yönüne dogru taşinir.

Hindistan’daki Ganj ve Çin’deki Sarı Irmak nehirleri her yıl milyonlarca ton toprağı denize taşır. Böylelikle nehirlerin denize döküldüğü alanlarda büyük deltalar oluÅŸur.

YaÄŸmur damlaları düz bir toprak yüzeyine dik olarak çarptığı zaman 60 cm yukarı, 1.5’er metre kadar da yanlara doÄŸru sıçrayabilmektedirler.* Tabi ki bu sıçrama esnasında toprağı da kendisiyle birlikte etrafa sıçratmaktadır. Bu sıçramalar eÄŸimli bir arazide olduÄŸu takdirde oluÅŸan etki daha ÅŸiddetli olmaktadır.

* Orman, Ormansızlık, Toprak, Erozyon; Turhan Günay

Yine ABD’nin Arizona bölgesindeki, bir kilometreyi aÅŸan derinligiyle muhteÅŸem bir görünüşe sahip olan Büyük Kanyon vadisi akarsularin aÅŸindirici etkisini ve gücünü gösteren en iyi örnektir. Bu vadi Colorado Irmagi’nin Colorado Yaylasi’ndaki kayalari aÅŸindirarak oymasiyla oluÅŸmuÅŸtur.*

Su erozyonunun yönü ve hızı;

-arazinin eÄŸimine,

-rüzgarın hızı, yönü ve damlanın toprağa çarpma açısına,

-damlanın büyüklüğüne,

-damlanın düşme ve çarpma hızına,

-toprağın bir bitki örtüsü ile örtülü olup olmamasına ve

-toprak yüzeyinin pürüzlülüğüne bağlıdır.

2-) Selcik Yarıntısı (Oluk) Erozyonu

Genelde bitki örtüsünden yoksun eÄŸimli araziler üzerinde ince oluklar meydana getiren bir erozyon ÅŸekline selcik yarıntısı (oluk) erozyonu denir. Bu oluklar 2-3 cm’den 25-30 cm’ye kadar olabilirler. Üzerinde tarım yapılan arazilerde, sürüm sonrası bu oluklar kaybolduÄŸu için erozyon fark edilemez. Aslında selcik yarıntısı (oluk) erozyonu, oyuntu erozyonun baÅŸlangıcıdır.

3-) Oyuntu Erozyonu

Eğimli bir yamaç üzerinde, yağmurdan sonra oluşan yüzeysel akış ile toprak derinlemesine oyulur. Ve oluk erozyonunda oluşan oluklardan daha büyük ve daha derin kanallar, vadiler veya vadicikler oluşur. Bunlara artık oluk değil oyuntu denir. Toprağın bu şekilde aşınmasına da oyuntu erozyonu denir. Aşinma; üst toprak katmanlari iyice aşinip gidene ve sert ana kaya yüzeye çikana veya egim sifirlanincaya kadar devam eder.

Bu iki erozyon çeşidi (oluk ve oyuntu) yagmurlarla ilgili olduklari için su erozyonunun çeşitleri olarak da görülebilir.

* Temel Britannica; aÅŸinma

4-) Rüzgar Erozyonu

Rüzgar erozyonu, diğer erozyon tiplerindeki gibi önemli derecelerde toprak erozyonuna neden olur. Bitki örtüsünün herhangi bir nedenle kalktığı, kurak veya yarı kurak bölgelerde hafif topraklarda rüzgar erozyonu büyük sorunlar yaratabilir.

Yağış, rüzgar erozyonunda faydalı bir göreve sahiptir. Toprak ıslak veya nemli olunca rüzgarın onu alıp sürüklemesi oldukça güçtür. Fakat toprağın kuru bulunduğu dönemlerde veya yazın rüzgar etkili olabilir. İstanbul yakınlarındaki Terkos (Durusu), Ağaçlı ve Sinop/Sarıkum kumullarındaki gibi rüzgar erozyonuna neden olup büyük sorunlar ortaya çıkarabilir.*

Genellikle yerden 30 cm yüksekte, saniyede 5.4 metreden daha hızlı esen rüzgarlar, rüzgar erozyonuna neden olmaktadırlar.

Ülkemizde erozyon denince, ilk hatırlamamız gereken su erozyonudur. Rüzgar erozyonu ülkemiz koşullarında yaygın değildir.

C-) Erozyonun Nedenleri ve Bu Nedenlerden

Korunma Yolları

1-) Ormansızlaşma

a) Tarla Açma-Yerleşme

Bugün ülkemizde yer alan ormanlık, çalılık ve fundalık araziler bir taraftan tarla açma, bir taraftan da yerleşim amacı ile yerle bir ediliyor.

Ülkemizde sürekli bir bitki örtüsünün altında bulunması gereken 6.1 ha genişliğinde arazi usulsüz ve teknikle ilgisi olmayan bir şekilde işlenmektedir.* Arazileri böyle işleyen arazi sahipleri, arazilerinden hiçbir şekilde faydalanamaz. Çünkü, bu arazilerde erozyon tüm şiddetiyle devam etmekte ve kısa sürede toprağı verimsiz hale getirmektedir. Böylece arazi sahibi hem kendisi zarara uğramıştır, hem de araziyi öldürmüştür. Bu arazileri ağaçlandırarak tekrar verimli hale getirmek mümkün değildir. Çünkü, erozyon sonucu toprak gitmiş, yerini taş ve kayalıklara bırakmıştır. Bu sorunlarla sadece tarla açmak için değil, yerleşim amacı için açılmış topraklarda da görüyoruz.

Bunları önleyebilmek için; arazi açmak istiyorsak, usulüne uygun olarak açmalıyız. Yani toprağı erozyona karşı korumalıyız, onu öldürmemeliyiz.

* Orman, Ormansızlaşma, Toprak, Erozyon; Turhan Günay

b) AÅŸiri Faydalanmalar

Ormanların, belirli bir üretim gücü vardır. Bu üretim gücünün daha fazlasını istemek ve faydalanmak ormanın zedelenmesine, daha sonra da arazinin çıplaklaşmasına neden olur.

Ülkemizde gün geçtikçe artmakta olan kaçak kesimin önüne mutlaka geçilmelidir. Devlet, planlı olarak ormanları işletir ve kestiği ağaçları en kısa zamanda gençleştirme yöntemi ile tekrar yerine koyar.

Bu kanunsuz ve kaçak kesimleri önleyebilmek için devletin önlem alıp, kendi yönetiminde kesimler yapılmalıdır.

c) Orman Yangınları

Orman yangınları geçmişten bugüne ormanlarımıza, nefes kaynaklarımıza, büyük zararlar vermiş, bir çok alanın çıplaklaşmasına neden olmuş ve ne yazık ki hala zarar vermeye devam ediyor. 1996 yılı sonu itibariyle ülkemizde 1.455.000 ha genişliğinde orman kül olmuştur.* Yanan alanlar devlet denetiminde ağaçlandırma programına alınmış ve en kısa sürede ağaçlandırılmaya çalışılmıştır. Ancak, yangıların çoğu yazın ve sonbaharın ilk aylarında meydana gelmesi, sonbahar yağmurlarıyla da toprağın erozyona uğraması nedeniyle çoğu yerde program amacına ulaşamamıştır.

Orman yangınları, ülkemizin büyük sorunlarından biridir. Her yıl yaz aylarında, özellikle de Ege ve Akdeniz bölgelerinde büyük orman yangınlarına rastlamaktayız. Bunların önüne geçmek için insanlarımızın bilinçsizce ateş yakmamaları gerekmektedir.

2-) DoÄŸal/Fiziksel Nedenler

a) Arazinin EÄŸimi

Çıplak, eğimli arazilerde özellikle su erozyonu görülür. Eğim ve eğimin uzunluğu arttıkça erozyonun şiddeti de artar. Bu tip arazilerde rüzgar erozyonuna rastlanmaz.

b) Jeolojik Yapı ve Toprağın Erozyona Duyarlılığı

Toprak ve altındaki jeolojik temelin erozyonla çok sıkı bir ilişkisi vardır. Toprağın elemanları arasında yapıştırıcılık görevi yapan kil oranı ne kadar yüksek ise toprağın erozyona karşı direnci o kadar fazladır. Kum ve toz bakımından zengin toprakların ise erozyona karşı koyma güçleri çok azdır.

* Orman, Ormansızlaşma, Toprak, Erozyon; Turhan Günay

D-) Erozyonun Dereceleri

Toprak erozyonu, şiddet olarak, genelde dört derece üzerinden siniflandirilmaktadir.

Erozyon yok: Normal bir toprak kesiti

1.Derece: Hafif Erozyon

Üst toprağın %25’inden azı gitmiÅŸtir. Rüzgar erozyonunda hafif savrulmalar görülebilir.

2.Derece:Orta Åžiddette Erozyon

Üst toprağın %25-75’i gitmiÅŸtir. Seyrek oyuntular görülür. Oyuntular arası mesafe 30 m’den fazladır. Rüzgar erozyonunda 60 cm yüksekliÄŸinde tümsekler ve az miktarda rüzgarla savrulmuÅŸ alanlar vardır.

3.Derece:Åžiddetli Erozyon

Üst toprağın hemen hemen tümü, alt

toprağın ise %25 kadarı gitmiştir.

Oyuntular arası mesafe 30 m’nin altına

inmiÅŸtir ve alanin %75’ini etkilemiÅŸtir.

Rüzgar erozyonunda tümsekler 60 cm’den

Fazla, savrulmuÅŸ alanlar daha fazladir.

4.Derece:Çok Şiddetli Erozyon

Üst toprağın tümü, alt toprağın ise %75ten

fazlası gitmiştir. Taşlar ve kayalar yüzeye

çıkmıştır. Toprak sadece oyuntular arası

sırtlarda kalmıştır. Rüzgar erozyonunda

tüm arazi rüzgar ile savrulmuş, barkanlar

oluÅŸmuÅŸtur.

E-) Dünyada ve Türkiye’de Erozyon ve

Erozyonun Önemi

1-) Dünyada Erozyon

*Akarsuyun Adı Yıllık Ortalama Taşınan

Toprak Miktarı

(milyon ton)

Sarı Irmak (Çin) 2080

Ganj (Hindistan) 1600

Brahmaputra (BengladeÅŸ) 800

İndus (Pakistan) 480

Amazon (Brezilya) 400

Missisipi (K.Amerika) 344

Nil (Mısır) 122

Kongo (Kongo,Afrika) 71.3

Volga (Rusya) 21.7

Sen (Fransa) 1.2

Ren (Hollanda) 0.5

Tabloda görüldüğü gibi Çin’deki Sarı Irmak ve Hindistan’daki Ganj nehirleri dünyanın en çok toprak taşıyan nehirleridir. Dünyada en fazla suyu taşıyan, en yüksek debiye sahip olan Amozon nehri, bu iki nehirden daha az toprak taşımaktadır. Çünkü, Amozon nehrinin etrafı ormanlar ile kaplanmıştır.

2-) Türkiye’de Erozyon

*Akarsu havzası ve Yıllık ortalama taşınan Yıllık toplam

ölçüm istasyonu toprak (ton/km ) taşinan toprak

(milyon ton)

Karasu, Keban 525 33.5

Tortum 2500 2.5

Fırat, Dutluca 1167 108.2

Perisuyu, Seyitli 919 146

Dicle, Diyarbakır 1085 6.8

Kızılırmak, İnözü 923 44.9

Yeşilirmak, Çarşamba 1521 54.9

Kelkit, Faklı 1977 42.9

Ceyhan, Yeniköprü 922 19.6

* Orman, Ormansızlaşma, Toprak, Erozyon; Turhan Günay

3-) Erozyonun Önemi

Yukarıdaki tablolarda da gördüğümüz gibi erozyon hem ülkemiz, hem de dünyamız için çok büyük bir sorundur. Bu sorunun önüne mutlaka geçilmelidir. Sorun çözülmez ise dünyamız yavaÅŸ yavaÅŸ çölleÅŸecektir. Özellikle bizim ülkemizde TEMA (Türkiye Erozyonla Mücadele, AÄŸaçlandırma ve DoÄŸal Varlıkları Koruma Vakfı) gibi vakıfların çabasıyla ‘Türkiye Çöl Olmasın’ programı devam etmektedir. EÄŸer nehirlerimiz ve yaÄŸmurlar topraklarımızı aşındırıp götürmeye devam ederse yaklaşık 8-10 sene sonra maalesef Anadolu tamamıyla çöle dönüşecektir. Bunun önüne mutlaka geçilmelidir.

Bir zamanlar ABD’nin batısında bizon ve antilop sürülerinin dolaÅŸtığı milyonlarca dönüm çayır vardı. Sığır çobanları, bu çayırların sürüleri otlatmak için çok elveriÅŸli olduÄŸunu fark ettiler. Sürülerin sayısı hızla artınca çayırlarda hızla tükendi ve kurudu. Bu alanlarda tarım yapılmaya baÅŸlanınca toprağın sürülen verimli üst katmanları rüzgar ve sularla sürüklendi; erozyon oldu. Çevrebilim çölleÅŸen bu alanları yeÅŸertmeye yardım etti. EÄŸimli topraklarda oluklar kazılarak su kaybı önlenmeye çalışıldı; toprağın üst katmanlarının savrulmasını önlemek için yulaf, darı, buÄŸday ekildi; aÄŸaçlar ekildi. Bir yıldan kısa bir süre içinde çölleÅŸen alanlar yeÅŸerdi. Tohumlar ekilerek çayır yetiÅŸtirildi ve bu alanlar sığır sürülerine tekrar açıldı.*

Bu örnekte görüldüğü gibi çölleşmeye başlamış toprakların hemen ağaçlandırma programına alınması gerekmektedir.

F-) Çevrenin (Toprağın) Korunmasının Erozyon

Bakımından Önemi

Çevrenin korunması ile erozyonun sadece toprak bakımından ilgisi vardır. Zaten erozyon toprak aşınımı demektir. Toprak ne kadar korunursa erozyon riski o kadar azalır. Yani toprak koruması ile erozyon arasında ters bir orantı vardır.

Toprak insanların en önemli tabii kaynaklarından biridir. Bu tabii kaynak korunmaz ise erozyon gibi birçok etmen toprağı alır, götürür.

Erozyonun denetim altına alınabilmesi konunun uzmanları ile bölge halkının iş birliğine bağlıdır. Sadece yöre halkının çabaları ile erozyonun önüne geçilmesi zordur.

Toprağın verimli olmasını istiyorsak, erozyona karşı önemli tedbirler almamız kaçınılamaz. Toprak erozyona yakalandığı takdirde toprağa eski verimini kazandırmak çok zordur.

* Temel Britannica; çevrebilim

G-) Erozyon ile İlgili Sözler

‘Çevresel bir olay olarak çölleÅŸme, insanlarin neden oldugu, sonuçlarindan insanlarin zarar görüp aci çektigi, savaÅŸimini da yine insanlarin yaptigi, insanligin bugününü ve yarinini yakindan ilgilendiren evrensel bir sorundur.’

Birleşmiş Milletler Çölleşme Konferansi,1997

Nairobi/Kenya

‘Su, çetin bir hasımdır. Bütün hataları keÅŸfetmesini bilir ve en küçük yanlışı pahalı ödetir.’

J.Chailley

‘Eski haliyle karÅŸilaÅŸtirildigi zaman topragimiz, hastaliktan çürümüş birinin iskeletine benzemektedir. Tombul ve yumuÅŸak taraflari kaybolmuÅŸ, geriye çiplak bir ceset/leÅŸ kalmiÅŸtir.’

Plato ‘Criticas’

(M.Ö.4. yüzyılda Atina toprakları üzerine bir değerlendirmesi)

‘Türkiye’den erozyon sonucu kaybedilen toprak, buradan Ay’a yol olur.’

Turhan Günay

KAYNAKÇA

• Temel Britannica; aÅŸinma, dagayi koruma, çevrebilim

• GeliÅŸim Hachette; toprak kaymasi

• Yeni Rehber Ansiklopedisi; çevre kirlenmesi

• Çevre Bilimi; Prof. Dr. Kazım Yıldız, Klimatolog Åžengün SipahioÄŸlu, Yrd. Doç. Dr. Mehmet Yılmaz; Gündüz EÄŸitim ve Yayımcılık

• Orman ’88 , Çevre KirliliÄŸi ve Orman Paneli, 23 Mart 1988, İzmit; Rota Yayımcılık

• Orman, OrmansızlaÅŸma, Toprak, Erozyon; Turhan Günay

• Çevre ve Ekoloji; Mine KışlalıoÄŸlu, Fikret Berkes

• Ekoloji ve Çevre Bilimleri; Fikret Berkes, Mine KışlalıoÄŸlu

• Ekoloji-Çevre Biyolojisi; Ahmet KocataÅŸ; 5. Baskı

E R O Z Y O N N E D İ R?

Salı, 06 Kasım 2007

E R O Z Y O N N E D İ R?

EROZYON; Toprağın yağmur suları ile veya rüzgarlarla aşınması ve taşınmasıdır. Daha açık ifade ile yağmur tanelerinin çıplak toprağa çarptığında kopardığı parçacıkları beraberinde aşağılara taşıması veya şiddetli esen rüzgarlarla çıplak arazilerdeki ince toprak tanelerinin sürüklenmesi olayıdır. Erozyon, toprak-su-bitki arasındaki doğal dengenin bozulması sonucu ortaya çıkar. Yurdumuzun üzerinde bulunduğu coğrafi enlemlerdeki iklim özellikleri, topoğrafyası, jeolojik ve toprak yapısı içerisinde insanlarımızın doğal

dengeye yaptığı olumsuz etkiler; yanlış arazi kullanımı, aşırı otlatma, ormanlarımızın tahrip edilmesi gibi olaylar erozyonu hızlandırmaktadır.

EROZYON DÜŞMAN İŞGALİ OLMADAN ÜLKENİN YOK OLMASIDIR…

Ormanı ve merası tahrip edilmiş sahalarda erozyon; toprakların kanseri, doğal afetlerin kaynağıdır.

Otomobili, kömürü, çimentoyu v.s. ithal edebilirsiniz ama toprağı ithal edemezsiniz.

Erozyon, insanlar için biraz daha az ekmek, biraz daha çok gözyaşıdır.

Bir keçi günde kendi ağırlığınca yaprak ve tohum yemekle ormanlarımızın en büyük zararlısıdır.

E R O Z Y O N VE Y U R D U M U Z

Yurdumuzun %45.9′u 1000-2000 m. yükseklikte kısaca daÄŸlık, %62.5′u, %15 meyilden daha meyilli, engebeli bir yapıya sahip olması, çok deÄŸiÅŸik iklim farklılkları göstermesi, (yıllık yağış ortalaması Rize’de 2269,6 mm. Kars-Aralık ilçesinde 231,1 mm. Konya-Karapınar ilçesinde 278,0 mm) kolay ayrışabilen ana kayası ile dünyanın erozyona karşı en hassas bölgeleri içerisinde yer almaktadır. Nitekim, bugüne kadar süregelen yanlış arazi kullanımı, aşırı ve bilinçsiz hayvan otlatması ve ormanların insafsızca tahrip edilmesi sonucu binlerce yıldır çeÅŸitli uygarlıkları barındırmış olan Anadolu’muzun %72′leri aÅŸan kısmı erozyon etkisi altındadır. Bunun neticesinde yurdumuzun en verimli topraklarından denizlere, göl ve barajlarımıza yılda 450-500 milyon ton toprak taşınmaktadır. Bir baÅŸka ifade ile iki yılda 1 mm. toprak aşınıp taşınmaktadır. 1 cm. toprak tabiat olayları-iklim va ana kaya oluÅŸumuna göre yaklaşık 1000 yılda meydana gelmektedir. Birim alandan taşınan toprak miktarımız ise Afrika’dan 22 kat, Avrupa’dan 17 kat, Kuzey Amerika’dan 6 kat fazladır. KızılırmaÄŸ’ın bir yılda Karadeniz’e ve barajlarımıza taşıdığı toprak miktarı 65 milyon ton, Fırat nehrinin taşıdığı toprak miktarı ise 108 milyon ton’dur.

E R O Z Y O N - O R M A N L A R I M I Z

Erozyonun düşmanı ormandır, bitki örtüsüdür. Yurdumuzun M.Ö. % 72’si ormanlar ile kaplı iken bügün ancak % 26’sını teÅŸkil etmekte ve % 35′lere varan step sahalarımız ile erozyonu davet etmekteyiz. 20,2 milyon ha. orman alanımızın çeÅŸitli nedenlerle tahrip edilmiÅŸ11,3 milyon hektarlık kısmının, özellikle 3 milyon hektar tamamen çıplaklaÅŸmış sahasında ÅŸiddetli erozyon hüküm sürmektedir. Ayrıca orman veya mera olması gereken V-VI-VII sınıf arazilerden 7,0 milyon hektar sah ada hiçbir erozyon önlemi almadan tarım yapılmaktadır. Tarım sahalarımızda ise tekniÄŸe uygun olmayan toprak iÅŸleme-nadas sistemi uygulanmaktadır. Neticede; bir Marmaris bir Trabzon, bir Zonguldak-Bartın gibi adını burada sayabildiÄŸimiz büyük ve küçük sel fela ketleri, can-mal kayıpları olmuÅŸtur. Bunların parasal deÄŸeri ise ölçülemeyecek derecede yüksek, gözyaÅŸları dindirilmeyecek kadar acıdır.

Erozyon

Salı, 06 Kasım 2007

EROZYON

Yer yüzündeki engebe ve yükseklikleri deniz seviyesine indirmeye çalışan aşındırma olayıdır jeolojik aşındırma ,en geniş anlamı ile,karmaşık tabiat olaylarıdır.Bunlar parça koparıp sürükleyerek litosfer yüzeyini durmadan aşındırır. Yüzeyler özellikle dağlık bölgeler ve çöller gibi bitki örtüsünün bulunmadığı yerlerde çok karakteristik ve belirgin biçimler alırlar .Erozyon un yıkıcı etkisi,vadiler,kanyonlar,dik yarlar yalı yarlar,sirkler,dev kazanlar,mağaralar,güvercin delikleri ve tabii köprüler meydana gelmesine sebep olur.

Milyonlarca yıl süren Erozyon sonunda en yüksek daÄŸlar bile düzlükler haline gelebilir. Böyle bir aşınma devri iki basamaÄŸa ayrıla bilir”Genç” Arazi henüz yükselmiÅŸ yer kabuÄŸu kısmıdır.Aşınma yapan tesirleri hücumuna uÄŸrar.Akarsuyun tesiri ise en büyük olur.”Olgun”Arazide akar suların aşındırma tesiri yavaÅŸlar.”YaÅŸlı “ Arazide aşınma ve düzleÅŸme sonucu peneplen adı verilen bir ova meydana çıkmıştır .Bu devir,bölgede yeniden bir yükselme olunca bozulur. GençleÅŸme ile aşınma devri yeniden ve canlı olarak

başlar.Bunun sonucu olarak eski ve yeni aşınma ile karmaşık bir arazi ortaya çıkar.

Bir kayaç yada toprak kütlesinin sarp bir yamaçtan yada dağdan aşağı kaymasına Erozyon denir. Dik yamaçların eteklerinde ,çoğu kez erozyon sonucunda yukarılardan inmiş kayaç ve toprak yığınlarına ve bunların kayma yolunun üzerinde oluşturdukları sıyrıklara rastlana bilir. Erozyon zaman zaman karayolu ve demiryolu ulaşımının kesilmesine de neden olabilir.Büyük ölçekli erozyon dağlık bölgelerde olur. Buna şiddetli yağmurların yada eriyen karların killi kayaçlardan oluşan yatakların ıslatıp kaygan hale getirmesi yol açabilir yada deprem heyelanı başlayabilir.

Erozyon sonucunda düşen toprağın bir ırmağın önünü kapatarak orada bir göl oluşumuna yol açması büyük bir tehlike yaratır. Toprağın oluşturduğu set güçlü değildir ve ardından toplanan suyun ağırlığı ile kolayca dağılır.Eğer böyle bir şey olursa,büyük bir sel vadiyi silip süpürür ve zamanında uyarıda bulunulmazsa büyük can ve mal kaybına yol açar.Gene erozyon sonucunda büyük göllere düşen iri kayaç kütleleri bazen gemilerin karaya oturmasına ve kıyı şeridi boyunca büyük bir yıkıma neden olan yüksek dağların oluşmasına da yol aça bilir

.

Erozyon eriyen karların gevşettiği yüzey kayaçların dan yada yalnızca eriyen kar yada buzlardan oluşursa buna da çığ denir

.

Dört Milyar kadar yıl önce oluşan yer kabuğunun su,hava ,yer çekimi gibi etkenler aşındır maktadır. Yer kabuğunun böyle sürekli olarak aşındırması sürecine erozyon denir.Yer yüzünün okyanus yatakları ve kıtalar gibi temel yapısı yer kabuğunun hareketleriyle,bu yapının ayrıntıları ise erozyon ile oluşmuştur.

İnsanın doğa ile ilişkileri de bazı bölgelerde erozyon sürecini çabuklaştırmıştır yanlış tarım yöntemleri,ormanların yok edilmesi,toprağın hayvan otlatmakta gereğinden fazla kullanılması verimli üst tabakanın kaybolmasına yol açmaktadır.Erozyon nedeni ile bozulan toprakların oranı son yıllarda iki katına çıkmıştır.verimli toprakların tamamen yok olması korkusundan çok kaybedilen toprağın niteliği önemlidir.

Dünyanın her yerinde çiftçiler erozyonu önlemek amacı ile,setler ve rüzgar siperleri yapmak,çok ekilmiş toprakları dinlendirmek gibi yöntemler denemektedirler.

Erozyonun etkilerini görmek çok kolay dır. Toprağın yüzeyi yer yer açılmış,toprak su gücüyle,dağlara,derelere,geniş ovalara ve nehir ağızlarına taşınmıştır.Kıyılar denizin hareketinden dolayı sürekli olarak erozyon altındadır.

DaÄŸ ve tepelerin yamaçlarını ise dere ve nehirler aşındırır. Çevremizde gördüğümüz daÄŸ,tepe ,nehir gibi yapıların hiç deÄŸiÅŸmediÄŸini sanırız ;çünkü bu deÄŸiÅŸiklikler gözle göremeyeceÄŸimiz kadar uzun sürede olur.Amerika’daki Grand Ganyon vadisi gibi bir yerin oluÅŸması milyonlarca yıl sürer.Ancak,denizin,yanında bulunan bir kara parçasını oyarak metrelerce içeri girmesi veya ÅŸiddetli yaÄŸmurların bir tepenin üstündeki Bütün toprağı yok etmesi birkaç ay içinde bile olabilir.Böyle kısa süre içinde olan deÄŸiÅŸiklikleri gözüyle gören bir insan bu doÄŸal kuvvetleri ne kadar güçlü olduÄŸunu anlaya bilir

Aşındırıcı güçlerin en etkilisi yağmur,katı buz tabakaları ,nehirler veya okyanus dalgaları biçimindeki su dur. Dünyadaki hiç bir şey suyun gücüne karşı koyamaz zamanla en sert kayalar bile suyun etkisi ile aşınır.

Suyun aşındırıcı etkisi yağmurun yer yüzüne düşmesi ile başlar her bir yağmur damlacığını kayalara vuran toprak zerreciklerine yerinden çok ufak çekice benzete bilir.

Şiddetli yağmurda toprağın üst tabakasının önemli bir kısmı taşınır.buna yüzey erozyonu denir. Su aşağıya doğru akarken toprağı oyarak derecikler oluşturur.Bunlar büyür ve kanalları oluşturur. Sonunda büyük nehirlerle birleşen dereler ortaya çıkar.

Nehirler en büyük toprak taşıyıcılardır jeoloji bilginleri nehirleri insanlar gibi gençliği ve yaşlılığı olan canlılara benzetirler . Bir nehrin en aşındırıcı olduğu yer ilk çıkış noktasına yakın yüksek yerlerdir.Burada nehir gençtir ve hızlı akar taşınan kaya parçaları, çakıl taşları ve kum,geçerken nehir yatağındaki kayaları da aşındırır .Nehir daha düz topraklara geldikçe hızı azalır,yükünü bırakmaya ve ovalar oluşturmaya başlar sonunda enerjisi düşük olarak denize ulaşır.

Kalan yükünü de ağız kısmına bırakan nehir burada bir delta oluşturur nehir suyu deniz suyuna karışır ve bu suyun bir kısmı tekrar buharlaşarak,yükselerek yağmur şeklinde düşer böylece aynı olaylar dizisi tekrarlanmaya başlar

Denizin aşındırıcı gücü de çok fazla dır. Dalgalar kayaları ufalayarak ,kum haline getirir,kıyıdaki çıkıntılı kısımları aşındırarak yok eder ve kıyıyı düzleştirir.Çok dalgalı denizler tonlarca maddeyi bir yerden bir yere taşırlar deniz ayrıca dar kara çıkıntılarını da dipten oyarak doğal köprüler oluşturur zamanla çöken bu köprüler denizin ortasında karadan tamamen ayrılmış olan adacıkların ortaya çıkmasına sebep olur.

Katı buz tabakası halindeki suya buzul adı verilir. Buzulun aşındırma gücü çok fazladır.Son buzul devrinde buzullar Kuzey Amerika ve Avrupa Kıtalarını çok aşındırmışlardır Yuvarlaklaşmış tepeler ve göller bunu kanıtlamaktadır zamanımızda buzullar geri çekilmiş durumdadır. Gelecekte buzulların daha da küçülüp yok olmaları olasılığı olduğu gibi,tekrar dünyayı kaplamaya başlamaları olasılığı da düşünüle bilir.

Buzullar nehirler gibi aşağıya doğru akarlar;ancak hızları daha yavaştır.Buzul aşağıya doğru kaydıkça üzerindeki büyük baskı nedeni ile en alt tabakaları erir bu tabaka donduğu zaman büyük kaya parçaları da buzulun içine girerek donar ve yerinden koparak buzulla birlikte sürüklenmeye başlar. Ayrıca buzul,taşıdığı maddelerin çoğunu önüne katar ve sürükleyerek götürür .Buzulla birlikte taşınan bu maddelerde geçtikleri yerlerdeki toprağı ve

taşları yeniden oynatır.Kayaların arasındaki boşluklarda donan su genleşerek kayanın parçalara bölünmesine yol açar.

Buzulun hareketi durduğu zaman buzlar erimeye başlar.Bu durumda ,buzulun taşımış olduğu bütün maddeler ya erimekte olan buzulun tam önüne yada buzulun izlediği vadinin iki yanına yığılırlar.Taşınan daha ince maddeler ise toprağın üzerine yayılır ve verimli bir alan oluşturulur.

Rüzgarda su gibi,kayaları aşındırır ve parçalar taşır.Buna rüzgar erozyonu adı verilir.

Suyun ayrıca yavaş fakat eritici bir etkisi vardır.Kireç taşı gibi bazı kayalara kimyasal bir şekilde eritir ve yok eder.Yer altı mağaraları suyun bu etkisi ile oluşur.

Doğrudan doğruya tesirli olan erozyonun sebepleri;yüzeyden serbest olarak akan veya

Irmak yataklarında bulunan akarsular,denizin kayalara vurması ve gel-git olaylarıdır.Erozyona sebep olan diğer tesirler,yer çekimi ve rüzgarları doğuran basınç farklarıdır.En büyük aşınma,

en dik ve rüzgar hızının en büyük olduğu arazilerde olur.Mekanik aşınma akıcı (Rüzgar,Su)

maddelerinin taşıdığı kum,taş vb .taneciklerle daha kuvvetlenir.Bunlar çarparak kayaları aşındırır.

Değişik kaya tipleri aşınmaya karşı farklı direnç gösterirler.Aynı kaya kitlesi de değişik yerlerinin yapısının farklı oluşu veya aşınmaya açık olan yüzeylerin aynı büyüklükte olmaması yüzünden değişik aşınmaya uğrar.Umumiyetle,granit,lav,sert kum taşları,kum tanecikleri sağ-

lam yapışmış konglomeralar,kuvarsit,kalker ve dolomit gibi kayaların direnci daha büyüktür.

Bunlar düzgün olmayan yeryüzü şekillerine yol açar.Öte yandan,killer,yumuşak kum taşları ve

Tüfler gibi kolayca aşındırılan kayalar için yumuşak eğimler,düzgün yüzey şekilleri ortaya çıkmaktadır.

Erozyon olaylarının cereyanı : .

Yağan yağmurlar yeryüzü toprağının ağaç ve ottan yoksun kısımlarında toprak zerrelerini kolaylıkla yerinden oynatırlar ve arazinin eğimi oranında aşağıya doğru sürüklenmeye başlarlar.Yağışın şiddeti ve devamlılık derecesine göre yağmur damlaları bir biri ile birleşerek,toprağı,taşı ve kaya parçalarını sürükleyecek kadar kuvvete sahip olur ve bunları derelere,ırmaklara,nehirlere kadar götürürler.Bu akarsular vasıtasıyla da özellikle toprak kısım denizlere kadar taşınır ve orada erozyon olayı son bulur.

Arazinin yüzünün ot ve ağaçlarla örtülü olduğu kısımlarda yağmur sularının bir kısmı ot ve ağaçların kökleri ile toprağın iç kısımlarına geçmekte ve bir kısmı da toprağı yerinden oynatmadan otların yüzünden kayıp akmaktadır.Yağmur sularının ve bunların birleşmesiyle meydana gelen akarsuların denizlere kadar sürükleyip zayi ettiği toprak,humus denilen ve bitkilerin asıl muhtaç olduğu yüzeydeki bitkisel topraktır.Humusu olmayan bir arazide ne ot ne de ağaç yetişmektedir.

Erozyonlar etkilerine göre ikiye ayrılırlar:

1-Fiziksel Erozyon :Mekanik erozyonda denir.Atmosferdeki ısı değişiklikleri ve akarsuların etkisi taşlar ve mineralleri parçalayıp ufalatır.

2-Kimyasal Erozyon :Karbondioksitli suların bazı kayaçları eritmesi,bazılarının da minerallerinin bileşimini değiştirmesi ile olur.

Genel olarak yukarıdaki iki tip erozyon birbirinin devamıdır.Tabiatta görülen erozyon çeşitleri de şunlardır:

A-Atmosfer Erozyonu :Havada ısı değişikliği,rüzgarlar,donma olayları ve çözünmeler,güneş ışınları,taşların parçalanmasına ve aşınmasına sebep olur.Taşların rengi fiziksel aşınmayı etkiler.Koyu renkli taşlarda ısı absorbsiyonu daha çok olduğundan daha fazla ısınır.Böylece açık ve koyu renkli mineraller arasındaki genleşme ve sıkılaşma farkı büyür.Böylece parçalanma olayı oluşur.Bu olaya daha çok yarı kurak bölgeler de ve çöller de rastlanır.

B-Yağmur sularının Erozyonu :İçinde Karbondioksit bulunan suların kalker ve jips gibi eriyebilen tabakalarda yapmış olduğu kimyasal erozyondur.

C-Akarsuların Erozyonu :

1-Sellerik yamaçlardan hızla akan geçici ve dengesiz akarsulardır.Bir selde üç kısım vardır.a) Suların biriktiği kısım ki buna sel havuzu denir.b) Yamaç boyunca suların aktığı kısım ki buna kanal veya sel yatağı denir.c) Sürüklendiği malzemeyi bıraktığı kısım ki buna da sel veya birikinti konisi denir.Hiç şüphesiz ki sellerin aşındırması hızlarına bağlıdır.

Sel erozyonunun karakteristik ve güzel misali Ürgüp civarın da ki Peri bacaların da görülür.

2-Nehirlerevamlı ve dengeli akarsulardır.Taşkınlar dışında yatağı bellidir.

Nehirlerde aşınma geriye doğrudur.Bu aşınma sonucu ise nehir dange profilini kazanmaya başlar.Bir nehir yatağının iki tarafında ve yüksekte kalan eski yatak parçalarına taraça denir.

D-Denizlerin Erozyonu : Denizlerin yaptığı erozyona abrozyon denir.Denizler,sürükledikleri çakıllarla ve dalgalarla fiziksel ve kimyasal aşındırma yaparlar.

Fiziksel aşındırma ,dalgaların sürüklediği çakıl ve kumlarla olur.Bunlar sahillerin dik kısımlarına vurarak orayı aşındırırlar.Üst tarafta isnatsız kalan kısım çöker.Böylece falezler meydana gelir.Bunun sonucun da ise kıyı geriler.

Deniz suları kimyasal aşındırma ile de sahildeki kayaları eriterek oyuk mağaralar meydana gelmesine sebep olurlar Ayrıca taşların çatlakları arasında birikmiş olan tuzlar, tıpkı buz gibi ısı farkı nedeni ile hacmi büyüyerek taşların parçalanmasına sebep olurlar.

Dalgaların hidrolik etkileri,dalganın şiddetine,yani dalga yüksekliğine ve uzunluğuna bağlıdır.

E-Rüzgar Erozyonu : Rüzgarlar,yarı kurak ve kurak bölgelerde yapmış oldukları aşındırma ile topografya da bazı şekillerin ortaya çıkmasına sebep olurlar ve bazı çökükler meydana gelir.Aşındırma iki türlüdür:

1-Deflasyon : Toz, kum ve hatta çakılların rüzgar tarafından bir yerden diğer yere taşınmasıdır.Daha çok kurak bölgeler de görülür.Çünkü kurak bölgeler de,kuru,bitkisiz bir zemin,toz,kum,ve alüvyon gibi çimentolanmış çökükler bulunur ve kuvvetli rüzgarlar vardır.

Deflasyonun şiddeti taşıma gücüne bağlıdır.Rüzgar taşıdığı toz ve kumları bir yerde biriktirerek kumul denilen kum tepelerini meydana getirir.

2-Korrozyon : Rüzgarların oyma,çizme ve cilalama olayıdır.

F-Canlıların Erozyonu : Hayvanlar ve bitkiler,taşların parçalanmasında ve ayrışmasın da kendi çaplarına göre rol oynarlar.Bitkiler bulundukları yerleri nemli tuttuklarından suyun

eritici etkisini kolaylaştırırlar Bu etki bitkilerin çürümesi ile meydana gelen humus asiti yardımı ile daha da artar.Büyük ağaçların ve bitkilerin kökleri,taşların çatlak ve yarıkları arasına girerek onların mekanik olarak parçalanmasına sebep olurlar.Hayvanlar ise yuvalarını taşların içine yaparak taşları oyarlar.Bu oyuklar suların kolayca girmesini sağlar ve böylece etki daha da içerilere doğru ulaşır.

Türkiye de Erozyon Sebepleri :

Sel sularının vadilerdeki tarlaları, bağları, bahçeleri söküp götürmesi bir faciadır. Yamaçlar ve vadileri bu hale sokan erozyonun sebepleri şöyle sıralanabilir:

1-Yanlış Otlatma: Hayvanlarımız, ilkbaharlarda çok erken otlatmaya çıkarılır. Otlar henüz kar altında filiz halindeyken, daha yetişmeden hayvanlar tarafından yenilirler. Bu yüzden de otlak bütün yıl otsuz, çıplak kalır.

2-Yanlış Ekim Yapma: Normal bir tarımda arazinin eğime göre ekin, ot ve ağaç dikimi tespit edilir. En fazla % 10 eğimli bir yere ekin dikilir. % 20 ye kadar eğimli olan yer, otlak olarak kullanılır. Ondan daha fazla eğimli yerler ormana bırakılır. Oysa bizde, fundalığın veya ormanın sökülebilen %45 eğimli yerine dahi ekin ekilmemektedir. Eğimli arazide sapan izlerinin tesviye eğrilerine paralel olması gerekirken, tersine yukarıdan aşağıya bir oluk şeklindedirler ve yağan yağmurlar buralardan aşağılara doğru kolayca toprak sürüklerler.

Toprak korumayı ele almış memleketlerde, arazinin belli eğimine göre ekim, ot veya ağaç yetiştirileceği kanunlarla tespit edilmiştir.

3-Orman Yangınları ve Kaçak Ağaç Kesimleri: Yakacağı olmayan veya yakacak odun kesmeye ve satmayı bir geçim yolu haline getiren köylü, izinli odun kesmezse, yangın çıkarmayı kendine hak görmüştür. Kaçak ağaç kesmekte aynı sebebe dayanır.

4-Başı Boş Keçi:Fundalıkların ve özellikle yeni yetişen ormanların baş düşmanı keçidir. Keçi, ağaçların yaprak ve filizlerini yemeyi çok sever. Filizi ve yaprağı kopmuş bir dal veya fidan ise artık yetişme özelliğini kaybeder.

5-Kökleme: Kökleme, fundalıktan ve ormandan ağaçları kesmek ve köklerini söküp çıkartarak o yerin tarla haline sokmaktır. Tarla haline sokulan bu gibi yerlerden eğim derecesine göre, 5-20 yıl yaralanılır. Ondan sonra bu yer işe yaramaz hale geldiği için terk edilir.

Erozyon kontrolü için bölgedeki arazi kullanma tipinin değiştirilmesi ve böylece erozyona maruz alanların ormanlık veya mera haline getirilmesi bir çare olarak düşünülebilir. İkinci bir çare bölgenin teraslar, enine sürme, şeritler halinde sürme ve enine kanallarla donatılması gibi usullerle, erozyonun dayanıklı hale getirilmesidir. Üçüncü olarak seddeler, çevre hendekleri, direnaj gibi mühendislik yapımlarıyla aşırı suyu tutup uzaklaştırarak bölgeye gelecek zararı önlemektir. Böylece araziler ıslah edilerek erozyondan fazla zarar görmez hale gelir. Söz konusu edilen birinci ve ikinci çareler arazi kaybını önlemede üçüncüye nazaran daha tesirlidirler.

Bu usullerin sonucunda, taşkınlar ve ortaya çıkacak diğer zararlarda önlenir. Bölgedeki değişiklikler bölgenin sularını uzaklaştıran ana kanalın rejiminde de değişikliklere sebep olur. Nehir rejimindeki bu değişiklikler toplam kullanılabilir su miktarına da etki edecektir. Bir bölgede büyük çapta havza gelişimi ve idaresi planlaması yapılırken bu etkiler çok dikkatli bir şekilde incelenmelidir. Yağışlı bölgelerde su temini yanında fazla bir ters etki görülmemekle beraber, kurak iklimlerde su havzası idaresi planlanmasındaki önem dolayısıyla ciddi ters etkiler ortaya çıkabilir. Mevcut suyun tamamından yararlanılıyorsa toplam havza verimindeki belirli bir azalma büyük önem taşıyabilir. Su akımının bütün ihtiyaçları tamamlamaya yetmediği bir bölgede su haklarıyla ilgili olarak mevcut suyun dağıtımında sıkı tedbirlerin alınması gerekir. Böyle yerlerde maksimum tutulması ve depo edilmesi bir çok tüketiciler yönünden önem taşır.

Yurdumuzda, özellikle iç Anadolu’da, Konya ilinin Karapınar dolaylarında rüzgar erozyonu meydana gelmektedir. Suların sebep olduÄŸu erozyon, bütün Türkiye sathında, özellikle daÄŸlık bölgelerde ortaya çıkmaktadır. Devlet su iÅŸlerinin yaptığı etütlere göre, Dicle,

Fırat, Seyhan, Ceyhan, YeÅŸilırmak, Kızılırmak ve Sakarya nehirlerinin her yıl sürükleyip denizlere götürdüğü humus toprağının toplamı 441 milyon tondur. Bu toprağın yok olması sonucu, 45-50 yıl önce baÄŸlık bahçelik ve tarımsal verimi çok yüksek olan araziler, ÅŸimdi tamamen kıraç topraklar haline gelmiÅŸtir. Bunun Türkiye’deki baÅŸlıca sebepleri, yukarıda açıklanmıştır. Orta Anadolu’nun daÄŸlık kısımları, Güney Anadolu’da Toros’lar, Karadeniz’in sahile paralel uzanan daÄŸları, Marmara ve Ege sahilleri kökleme adı verilen ormanı tarlalaÅŸtırma iÅŸleminin uygulanması sonucu, büyük bir erozyona maruz kalmıştır. Düzce, Hendek, Bolu daÄŸları, İzmit körfezinin karşı kıyıları ve UludaÄŸ uygulama sonucu bölge bölge kıraçlaÅŸmış alanlara sahip hale gelmiÅŸtir. Söz konusu bu uygulama özellikle, Karadeniz sahillerinde iklimi bile etkisi altına almıştır. Güney, batı ve orta Anadolu’nun orman ve fundalıklarında da bu olay büyük ölçüde süre gelmektedir.

Bugün dünyadaki nüfusun üçte biri yetersiz gıda almakta ve üçte biri ise orta gıda alabilmektedir. Yetersiz gıda alan Hindistan, Malezya, Yemen, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinde her yıl binlerce insan açlıktan ölmektedir. Ülkemizde de yıllık yaklaşık bir milyar ton verimli toprak kaybının önlenerek, ileride çıkması muhtemel beslenme problemlerine karşı şimdiden tedbir alınması ve erozyonun önlenmesi için elverdiğince gayret sarf edilmesi büyük önem taşımaktadır.

Erozyon Nedir?

Salı, 06 Kasım 2007

EROZYON NEDİR?

Erozyon (toprak aşınımı), toprağın aşınmasını önleyen bitki örtüsünün yokedilmesi sonucu koruyucu örtüden yoksun kalan toprağın su ve rüzgarın etkisiyle aşınması ve taşınması olayıdır. Erozyonun başlıca nedeni, toprağı koruyan bitki örtüsünün yokolmasıdır. Arazi eğimi, toprak yapısı, yıllık yağış miktarı, iklim faktörleri, bitki örtüsü, toprak ve bitkiye yapılan çeşitli müdahaleler, erozyonun şiddetini belirleyen öğelerdir.

TEMA’nın erozyonla mücadeleye bu kadar önem vermesinin altında, erozyonun ülkemizin yaÅŸam koÅŸullarını olumsuz etkileyecek kadar büyük bir tehlike olması yatmaktadır. Erozyon, Türkiye’nin gıda açısından kendine yeterli bir ülke olmasını tehlikeye düşürmektedir. Ülkemizin topraklarının % 73′ü ÅŸiddetli erozyon tehlikesine maruzdur. Rüzgar ve yaÄŸmur, verimli toprakları sürükleyerek, baraj göllerine, akarsu yataklarına ve denizlere taşımaktadır. Ülke yüzeyinden bir yılda kaybedilen toprak miktarı yaklaşık 1.4 milyar tondur. Sadece tarım alanlarından kaybedilen verimli toprak miktarı ise yaklaşık 500 milyon ton/yıl’dır. Bu topraklarla birlikte mineral ve organik madde de kaybedilmektedir. Türkiye’nin kimyevi gübrelere ayırdığı yıllık kaynağın 4.5 trilyon lira olduÄŸu düşünülürse, ekonomik kaybın büyüklüğü daha net anlaşılabilir. Erozyonla kaybedilen bir baÅŸka deÄŸer ise sudur. Kaybolan toprak yüzünden her yıl yaklaşık 50 milyar m3 yağış depolanamamaktadır.

Erozyon toplumsal sorunların artmasına da yol açmaktadır. Yanlış arazi kullanımı, tarım alanlarının verimini azaltmaktadır. Doğduğu ve büyüdüğü yerde geçim şansı ortadan kalkan insanların, kentlere göçmekten başka seçeneği kalmamaktadır. Köyden kente göç ise, alt yapının yetersiz olduğu kentlerdeki ekonomik ve toplumsal sorunları daha da ağırlaştırmaktadır.

Barajlar ve yeraltı suları da, erozyonun etkilerinden nasibini almaktadır. Yerinden kopup giden topraklar, baraj göllerini doldurarak su depolama hacimlerini azaltmakta ve barajların ömrünün kısalmasına neden olmaktadır. Erozyon sonucunda toprağın altındaki cansız tabaka (ana kaya) ortaya çıkmaktadır. Faydalı toprak katmanlarını kaybeden arazilerde çölleÅŸme baÅŸlamaktadır. NASA’nın yaptığı bir araÅŸtırmaya göre, erozyonun ÅŸiddetlenerek devam etmesi halinde Türkiye’nin büyük bir bölümü 55 yıl sonra çöl olacaktır. Toprakları çölleÅŸen bir ülkenin temel sorunları, açlık, sussuzluk, iÅŸsizlik ve iç göç olacaktır.

Erozyonun Zararları

• Bitki örtüsünün yok olması, erozyonun yanı sıra toprak kayması, taÅŸkın ve çığ felaketlerini artırır.

• VerimsizleÅŸen ve yok olan tarım arazileri üzerinde yaÅŸayanları besleyemez duruma gelip, kırsal kesimden kentlere doÄŸru göçü arttırarak, büyük ekonomik ve toplumsal sorunlara yol açar.

• Meraların yok olması hayvancılığın gerilemesine neden olurken, gelirin azalması ve iÅŸ olanağının daralması sonucunu doÄŸurur. Bitki örtüsünün yok olması, erozyonun yanı sıra toprak kayması, taÅŸkın ve çığ felaketlerini artırır.

• Erozyon sonucu taşınan verimli topraklar, baraj göllerini doldurarak, ekonomik ömürlerini kısaltır.

• YeÅŸil örtü ve toprağın elden gitmesi ile ortaya çıkan iklim deÄŸiÅŸikliÄŸi ve bozulan ekolojik denge sonucunda, vahim boyutlarda doÄŸal varlık kaybedilerek ekonomik zarara uÄŸratır.

• Bitki örtüsü ve toprağın olmadığı bir yüzey, kar ve yaÄŸmur sularını emmemediÄŸinden, doÄŸal su kaynakları düzenli ve sürekli olarak beslenemez.

• Kaybedilen toprak örtüsünün yeniden oluÅŸması için binlerce yıl gerekir.

Türkiye’ De Rüzgar Aşındırması.

Salı, 06 Kasım 2007

TÜRKİYE’ DE RÜZGAR AÅžINDIRMASI.

Rüzgarın tanımı:

Atmosfer basıncı farklarından ve yer kürenin değişik bölgeleriarasındaki sıcaklık farklarındankaynaklanan hava hareketi.Havanın hareket etmesine kara ve havasıcaklığındaki değişmeler neden olur.Sıcaklık farkları, yüksek, alçak basınç alanlarının doğmasına yol açar.Sıcak bölgelerde alçak basınç, soğuk blgelerde yüksek basınç alanları oluşur.Bu iki bölge arasında basınç farkının oluşması sonucu hava yer değiştirerek yüksek bölgelerinden alçak basınç bölgelerine doğru hareket eder.Havanın bu hareketinin adı olan rüzgarın hızı, havanın hareket hızına bağlıdır.Bu hız saniyede metre ve saatte kilometre olarak açıklanır.Bir yerde, rüzgarın hızlı esmesi, hava olaylarının şiddetli bir biçimde geliştiğini gösterir.Hızla esen rüzgarın yıkıcı etkisi bu başlangıçtan ileri gelir.1m/sn hızla esen rüzgarın 1mkarelik bir-yüzeyde yaptığı basınç 0,0756kg. dir.Hızı anometre ile ölçülür.Hızını tahmin edebilmek içinse botor ölçeği (Beaffort scale)kulanılır.Rüzgar hızları haritalarda knot ölçülerine göre eş

pız izotaş eğrileri ile gösterilir.Yönü ve hızı çoğu zaman birlikte

gösterilir.Bir bölgenin belirli bir süre içinde aldığı rüzgar ve o-

nun şiddetini göstermek için, istasyonu gösteren küçük bir daire-

nin çevresine her yöndeki rüzgar, okun boyu esiş sayısına, ka-natçıkların sayısıda rüzgar şiddetine göre alınmak yoluyla çizilir.

Bu tip diyagramların çeşitleri vardır ve bunlara rüzgar gülü di-

yagramları denir.Belirli bir yöndeki rüzgarların ortalama hızları ile o rüzgarların esiş sürelerinin çarpılmasına ortalama rüzgar hızı bulunur.Bunlardanda rüzgar sürekliliği ve rüzgarın akım çizgileri belirlenir. Rüzgarların yönleri zaman zaman değişir . Bu değişmeler hava koşullları bakımından önemli etkiler yapar.Bu nedenle hangi yönde ne kadar estiği önemlidir. Eşiş sıklığına o rüzgarın frakansı denir.Frakans adı gecen rüzgarın esme süresi yada sayısının belirli zaman ölçülerine göre (gün , ay , yıl) yüzde oranı ile belirtilir. Rüzgar sürekliliği ise belirli sürelerde belirli rüzgarların estiğini göstermek iç in kullanılır.Rüzgarlar yüksek başıçlarda esmelere göre onları harakete geçiren kuvvetin yönü eş basınç (izobar) eğrilerine diktir . Bu kuvvete bara motrek gradyan denir. Barometrik garadyanın etkisi altında kalan rüzgarlara da barostofik ya da gostrofik rüzgarları adı verilir.

Dünyada , dönen bir küre olduğu için rüzgarlar eşişleri sırasında Kuzey yarı kürede sağa Güney yarı sola saparlar . rüzgarları saptıran bu güce koriyolis etkisi denir.

Rüzgarlar yere yaklaştıkça sürtünme etkisiy le hızları azalır.Buna bağlı olarak koriyolis etkisi zayıflar.Bu rüzgarlara yarı sapmış rüzgarları adı verilir.Sapma olayı siklon alanındaki alçalıcı hava hareketlerinin burgaç durumunu olmasına neden olur.Bu nedenle alçak başınç alanlarının haritasında çevreden merkeze doğru yaklaşan havada kuzey yarı kürede saat göstergesinin tersine güney yarı kürede saat göstergesinin hareketine uygun bir dönüş , yüksek başınç alanlarının haritasında cevreden merkeze doğru uzaklaşan havada , Kuzey yarı kürede saat göstergesi hareketine uygun güney yarı kürede gösterge hareketinin tersine bir dönüş görülür. siklon ve anti siklonlardaki bu dönüş hareketi genellikle gözle görülmez . Çünkü havanın hareketinin çapı yüzlerce km . Ancak küçük ölçülü siklonlarda torna dolar ve hortumlarda görülür.

Rüzgarın yere yüzüne sürtünmesini hızı azaltır ve sapma azaldığından sürtünme yoluyla yönüde değişir. Rüzgarların yere yüzünde yavaş500-600 m yükseklerde daha hızlı esmesinin nedeni yükseklerde sürtünme yoluyla rüzgarın hızının azalmaısından meydana gelir.

Rüzgarın bulunulan yere doğru geldiği yere rüzgarın yönü denir. Bu yön coğrafi yönlerle küzey ,batı rüzgarı vb biçiminde belirtilir. Türkiyede rüzgar yönleri dört grupta toplanır v harfle ifade edilir .Bunlar: s güney(kıple) e doğu , n küzey (yıldız) ve w batı olarak belitilir .Ara yönler ise se keşişleme ,ne poyraz , nw karayel ve sw lodos dur.Rüzgar yönleri genellikle pusuluların ana ve ara bölümleri olan 16

yön boyunca açıklanır.Rüzgarın yönü ,rrüzgar gülü ile belitilir.Rüzgar , genel olrak adlandırıldığı gibi yerel adlarda alırlar . Bunlar genelde denizçilikte kullanılır.Karadenizde küzeyden esen rüzgarlar yıldız , ege denizinden esenler etezyen adını alır. Rüzgarlar kendilerini oluştıran hava kütlelerinin özelliklerine göre sıcağı yada soğuğu getiriler.Kara dan denize doğru esen rüzgarlar dalgalar oluşturur .Özellikle yönleri a

çık denizden kara ya doğru esen rüzgarlar fırtınayı oluşturur. Hava alanlarında rüzgar yönlerini belirlemek için rüzgar torbaları kullanılır .İki uçu delik bir kumaş borudan oluşan bu torbalar rasat amcından çok uçuş yapan pilotlara rüzgarın yönünü gösterir.

Atmosferi çanlandıran hava hareketleri bütünü büyük çaplı olarak ele alıırsa düzenli bir görünün sergilerler.Yer yüzündeki metoloji istasyonların her birinin yerine atmosfer basınçının ortalama değerini koyarak elde edilen eş başınç eğrileri haritaları bir ekvator alçak basınçlar kuşağıyla bir birinden ayrılan iki tropikal yüksek basınçlar kuşağının varlığını ve kutup bölgelerinde hiç değilse aşaı katmanlarda oldukça yüksek başınçların bulunduğunu ortaya koyarlar. Orta enlemlerde 45 60 derece bileşeni batıdan güney batıya olan rüzgarlar görünür, bular kutup bölgelerinden gelen küzey doğu rüzgarlarıyla karşılaşınca bu bölgede tedirginlikler meydana getirir.Bu tedirginlikker başınç alandaki değişikliklerlke birlikte görülür, böylece rüzgarlerın düzenide al tüst olduğundan atmosferdeki dolaşın şemasıda bozulur. Buna karşılık musonlar , büyük ana karalarda belli aralıklarla gelişem etki merkezinden kynakanırlar.ara karadan yazın denizden gelen nemli bir rüzgar kışın karadan gelen kuru bir rüzgar eser.

Hava basınçının yere küre üstünde gerçek dağılımı ve da oluşumu , geçiçi rğzgarların oluşumuna neden olur. Yer yüzünün tüm ülkelerin de az çok belirli özellikleri bulunan yerel rüzgarlar eser örneğin akdenizde oluşan alçak basınç alanlarından dolayı kuzey afrika kıyılarında batıdan doğuya esen sıcak ve cok kurak bir güney rüzgarı olan sriko; yine sıcak ve kurun rüzgar olan bu tür bir alçak başınç alanın nil deltasına gelmesine yada orada uluşmasıyla esen hamsin riode la platanın batısında yel çevrimine benzer şiddetli bir rüzgarf olan pam pero yunan takım adalarında yazları esen mevsinlik yada yıllık rüzgarlar adriya denizinde yada karadenizde kış mevsiminde esen bir rüzgar olan bora vb. Orta avrupada küzey alplerin isviçre ve avuturyadaki vadilerinde çok iyi biline föhn rüzgarı da özellikle belirtilmesi bir rüzgardır .Bu gerçekten bir rüzgarın sıra dağda her dik eşişinde ortaya çıkan olaydır.İç anadoluda Karapınar yöresindeki pek ibce volkanik kumların ve küllerin bulunduğu çıplak yerlerdede rüzgarın etkisi görünmüş, bunların kenarlarındaki yerlerde kaplamakta olduğu anlaşılmış buralarda son15-20 yoldan beri ağaçlandırma yapılarak rüzgarın bu etkileri kısmen olsun önlenmiştir.

DENİZLERDE HAREKET

Deniz yüzü hemen daima hareket halindedir.Bu hareketleri oluşturan iki büyük güç vardır:

1-Rüzgarların tesirleri

2-Ayın ve güneşin günlük gücünün tesirleri

a.Dalgalar,Akıntılar,Gel-Git olayı:

Dalgalar deniz yüzünün dönemli olarak biçim değiştirmesidir.Böyle bir hareket sırasında su bölümcükleri çember biçiminde birer yol çizercesine salınırlar.İşte buna Çemberleme Hareket denir.Dalgada birbiri arından yer değiştiren madde deyil, harekettir.Dalgaların özelliğini ortaya koyan unsurlar vardır:

Dalga yüksekliği:1-2m. bazen daha çok olur.

Dalga boyu:dalganın sırtlarını ayıran uzaklıktır.

Dalga dönemi: Birbiri ardından gelen iki sırtın yerinde duran bir noktanın önünden geçişleri sırasında geçen zamandır.

Dalganın yayılma hızı:Hareketin deniz veya göl üstündeki yayılış hızıdır.

Açıklardan kıyılara doğru ilerleyen dalgalar buralara çarparak aşındırıcı etki oluşturur.Buna dalga aşındırması denir.Kimi zaman 10-20 ton kayalar sürüklenebilir.Bunlar geçtikleri yerleri aşındırırlar.Bu dalgalara çatlayan dalga denir.Kıyı boylarında yar denilen

dik kayalıklar oluşur.

Deniz akıntıları okyonuslarda ve denizlerde doğdukları bölgelerden uzaklara su kütlelerini sürükleyen hareketlerdir.Bunlar, deniz yüzünde iyice belli oldukları gibi dik akıntılarıda vardır.Bu akıntılar kıyı boyunca olanları sürükleyici etkilerine bağlı olarakkıyıların işlenmesinde taşınan maddelerin yer yer birikmesinde etkili olurlar.

GEL_GİT Olayı deniz yüzüde 12-13saatlik dönemlerle beliren deniz sularının kabarması çekilmesi şeklinde görünen olaydır.Bunu gözlemleyen kimse bir anda denizin ağır ağır kabardığını sonra durduğunu görür.Kısa bir süre sonra denizin ağır ağır çekilmeye aşladığını dipteki çamurların yüzeyde kaldığını görür.Daha sonra denizin yeniden kabarıp çekildiğini görür.

Bu böyle her gün olur.2Defa kabarma 2defa çekilme olur.Her gün 50 dk. geç olur.Kabarma ile çekilme arasında düşey seviye farkına Gel- git genliği denir.Okyanus ortasında 60-80cm. kenar denizlerde 8-10m. dir.Kabarma zamanında denizden ırmak ağızlarına doğruçekilme zamanında bunun tersi görünür.Bu harekete bağlı olarak böyle kıyılarda huni biçimli ırmak ağızları oluşmuştur ki bunlara haliç kıyıları denir.Buralardaki watt kıyısı gel git e göre deniz sularıylaörtülen sonra sular çekilince yüze çıkan kıyılardır.

b-Türkiye Denizlerindeki Akıntılar:

Türkiye denizleri iç denizler özelliğindedir.Bu denizleri birbirine bağlayan boğazlarda ve çevrelerinde seviye ve yoğunluk farkından ileri gelen akıntılar vardır.Bunlar bir çeşit boşalma akıntılarıdır.İstanbul ve çanakkale boğazlarındaki akıntılar tuzluluğu az olan suların üst akıntılar şeklinde karadenizden marmaraya oradan ege denizine geçmesi şeklindedir.Tuzluluğu az olan sular ise ters doğrultuda dip akıntısı olarak hareketn ederler.Ege denizinde doğu tarafta kuzeye doğru, batı tarafta güneye doğru iki akıntı vardır.Doğudaki akıntı Akdenizin sıcak ve yuzlu sularını çanakkale boğazına getirir.Ege denizinin batısındaki akıntı Çanakkale boğazından üst akıntı olarak gelen az tuzlu suların güneye doğru ilerlemesi sonucu oluşur.

Ege denizinin batı bölümündeki etkisi altında bulunduran akıntının başlangıç yeri karadenizdir.Buradaki akıntı sisteminin oluşması türlü sebeblere dayanır.Bunların bşlıcaları Laradeniz ile marmara suları arasındaki yoğunluk farkı İstanbul boğazının bir boşaltıcı durumunda olması nehirlerin bol miktarda su getirmasi.

Karadenizdeki akıntılar kıyı boyunca dolaşan büyük bir akıntı ile bundan ayrılan ve denizin ortalarını tesiri altında tutan devirli su hareketleridir.İstanbul boğazında Karadenizden marmaraya doğru kuvvetli bir üst akıntı vardır.Bunun hızı boğazın en dar yeri olan hisarlar arasında saatte 10 km. yi bulur.Bu akıntı karadenizdeki az tuzlu suların Marmaraya boşalmasından olmuştur.Boğazın dibinde Marmaranın daha tuzlu sularını karadenize taşıyan bir alt akıntı vardır.Kıyılarda kırılan dalgalar böyle akıntıları oluşturur.Kıyıya köşeleme olarak gelen ve kırılan dalgalar kumsal üzerinde kırılmanın sonucu olan bir ilerleme yaparak geriye döner.Böyle bir kırılma ve çekilmeler kumsal boyunca bir akıntı oluşturur.Böylece kıyı akıntıları oluşur.

c-Türkiyede dalga ve akıntıların oluştırduğu kıyı şekilleri

Türkiyede çeşitli kıyı şekilleri vardır.Bunların biçimlenmesinde dalgalar ve akıntıların tesirleri vardır.Dalgaların karaya dik çarpması ile yarlar oluşmuştur.Buradan kopan maddeler az ilerde birikerek kumsalı oluşturur. Anadolunun Karadeniz boyu çuk yerinde yüksek kıyılar şeklindedir.Burada denizi pek yakından takip eden dağ sıraları ve bunların kıvrımlı kıvrımlı kıyı çizgilerine çok yerde paralel uzanır.Bunlar uzunlama kıyılardır.Bu sebeble girinti ve çıkıntılar azdır.Sadece dalganın aşıdırıcı etkisi ile yarlı kıyılar birbiri ardına sıralanır,aralarında kumsallar, dere ağızlarında küçük deltalar, ırmak ağızlarında büyük deltalar oluşur.Deltaların ve geniş kumsalların bulunduğu yerlerde alçak ve yatık kıyılar yer tutmuştur.

Karadeniz kıyılarının başlıca koyları şunlardır:Sinop limanı,Samsun, Amasra, ereğli, Ordu ile ünye arasındaki koylar, Trabzon ve Vakfıkebir koyları.Koyların azlığı bir kısmınında rğzgarlara karşı yeterince koruyucu olmaması sebebiyle bu kıyı boylarındaki iskeleler

rüzgarlara açık olmuştur.Bu nedenle buralarda liman tesisleri kurmak gerekmiştir:Samsun, Trabzon, Zonguldak limanları.

Akdeniz kıyımızda Karadenizinkileri andırır.Buradada uzunlama kıyılar ve kumsallar oluÅŸmuÅŸyur.Burada iki büyük yarımada uzanır:TaÅŸeli ve tekeli yarımadası.Teke yarımadasının güney kıyılarında ”Dalmaçya tipi kıyılar oluÅŸmuÅŸtur.Burada kıyıya paralel uzanan sırtlar ile uzun çukurlukların bulunduÄŸu yerlerde deniz sularının basmasıyla oluÅŸmuÅŸtur:Sular çukurlukları doldurmuÅŸ sırtlar ise adalar ve kısmen yarımada olarak kalmıştır.Akdeniz kıyımızda üç geniÅŸ körfez uzanır:Batıda antalya, doÄŸuda mersin, en doÄŸuda iskenderun körfezleri.Bunlarda rüzgarlara açıktır bu nedenle limanlar kurulmuÅŸtur:Mersin, İskenderun, Antalya.

Ege denizi kıyılarına gelince kıyı şekilleri ve uzanışları farklıdır.Kıyılar enine kıyılarrdır.Geniş çöküntü hendekleri vardır ve deniz suları içine girmiş ve körfezler oluşmuştur.Bu nedenle kıyılar girintili çıkıntılıdır.Gökova, güllük, kuşadası, izmir, çandarlı,dikili ve edremit körfezleri derin girintilerdir.Kıyının bazı kıyıları düzleşmeye başlamıştır:Büyük menderes nehrinin yolu boyunda ve ağzında.Bu sıralarda bafa gölünün yerindeki körfezin ağzı alüvyonlarla dolarak geniş bir alüvyon setle kapanmış ve eski körfez şimdi göl durumuna gelmiştir.19.yy.nin sonlarına doğru Gediz nehri izmir körfezine dökülerek burada delta oluşturmuştur.Ancak bu oluşma izmir körfezini kapama gibi tehlike yaratmış ve bundan kurtulmak için nehrin ağzı körfezin açıklarına çevrilmiştir.

Marmara denizinin kıyılarına gelince kıyıların ana çizgileri yeni yerkabuğu hareketleriyle oluşmuştur.İzmit ve gemlik körfeziderin bir çöküntü hendeği olarak meydana gelmiş ve doğuya doğru sokulmuştur.Derin ve büyük ırmak dökülmemesinden dolayı dolma durumu meydana gelmemiştir.Buna rağmen sapanca batısında yakın dağlardan inen sürünyü maddeleri ile bir alüvyonlu ova olmuştur.Sapanca gölü meydana gelmiştir.

Bu denizde Erdek ve bandırma körfezi ise yakın zamanda eski Kapıdağı adasının iki yandan kıyı dilleri ile karaya bitişmesi sonucu bir yarımada durumuna gelmiş bu dolgu yerlerinin iki yanında iki körfez oluşmuştur:Erdek, bandırma körfezi.Marmara denizinin kuzey kıyılarında pek yakın ir geçmişin iki körfezinin ağızları kıyı dilleri ile kapanarak burada iki göl oluşmuştur:Büyük çekmece ve küçük çekmece gölü.

İstanbul ve çanakkale boÄŸazların kıyıları ”Rias”tipindedir.

Rias tipi kıyılar okyonus sularının yükselmesi yüzünden vadilerin aşağı kesimlerinin deniz sularının basmasıyla oluşmuş kıyılardır.İstanbul boğazı eski bir akarsu vadisine tekabul etmektedir.Bu vadi eski zamanlarda deniz çekilmesi sırasında suların 90-100m.çekildiği dönemde akarsuyun bu derin vadiyi kazması şeklinde olmuş daha sonraki deniz yükselmesi suların basmasıyla boğaz durumunu almıştır.Haliçte bunun bir koludur.Çanakkale boğazıda benzer bir olay göstermiştir.

Bu denizde başlıca ada toplulukları iki yerdedir:

1-İstanbul yakınındaki adalar:Başlıcaları büyükada, Heybeli ada, Burgaz ve kınalı adaları.Bunlar yer kabuğu hareketleri ile çöküntüye uğramış bir yerde oluşmuşlardır.

2-Marmara adaları topluluğu:Başlıcaları(marmara, paşalimanı, türkeli,ekinci adaları).

Bunların dışında bir de gemlik körfezi açıklarında imralı adası vardır.İstanbul ve Çanakkale boğazlarının her iki kıyısıda çok yerinde dik kıyılardır.Eski birer akar su vadisi olarak meydana gelmiş bulunan bu boğazlar, yeni devirlerde deniz suları altında kalmışlardır.

İstanbul Boğazının başlıca büyük girintisi Haliçtir.Boğazın kıyıları rias tipindendir.Bunlar akarsularla açılmış derin vadinin, deniz suları altın-

da kalmasıyla oluşmuşlardır.

Sera Etkisi Ve Sonuçları

Salı, 06 Kasım 2007

Sera etkisi ve sonuçları

Atmosferin ortalama ısısının artmasının nedeni atmosferde bulunan karbondioksit, su buharı ve metan gazının giderek çoğalması. Buna "sera etkisi" deniyor. Isının bir iki derece değişmesi bile dünya yüzeyinde canlı yaşamını tehlikeye atacak sonuçlar yaratabilir.

Petrol, doğal gaz, kömür gibi fosil yakıtların kullanılması ve ormanların yok edilmesi atmosferdeki karbondioksiti artırıyor.

Sanayi devrimi, fosil yakıtların kullanımını ve ormanların yok edilmesi sonucunu doÄŸurdu. 19. yüzyıldan beri atmosferdeki karbondioksit miktarı yüzde 25 oranında ve atmosferin ortalama ısısı 0.3-0.6 derece arttı, bunun sonucunda dünyadaki su seviyesi 10-25 cm yükseldi. Bir derecelik bir artış El Nino gibi yıkımların ortaya çıkması, iki derecelik artış ise Antarktika’nın çoÄŸunun erimesi için yeterli. Nature dergisine göre bu hızla giderse ısı 21. yüzyılda bir kaç derece artacak.

Sera etkisine neden olan bir diğer gaz ise metan gazı. Hayvancılığın ve pirinç üretiminin artması metan gazının artmasını da beraberinde getiriyor.

Artış bu hızla devam ederse 2020 yılında tüm dünyada 8 milyon insan ölecek.

Atmosferdeki karbondioksit ve metan gazlarının hızla artmasındaki en büyük sorumluluk G-8′lere ait. Dünya yüzeyinin yüzde 24′ünü kaplayan bu ülkeler, karbondioksitin yüzde 49.2’sini üretiyor. ABD tüm dünyadaki sera gazlarının % 23.4′ünü üretiyor. 1996 yılında ABD’de karbondioksit artışı yüzde 23.4 iken, tüm dünyadaki artış % 25 oranında idi.

1992′de Rio’da yapılan zirvede alınan karara göre anlaÅŸmayı imzalayanlar gayri safi milli hasılalarının binde yedisini çevre koÅŸullarının iyileÅŸtirilmesi için harcayacaktı. Harcamalar binde üçü geçmedi.

Zirve’de alınan bir diÄŸer karar ormanların korunmasıydı. O günden bu yana dünyanın akciÄŸerleri olarak anılan YaÄŸmur Ormanları’nda Belçika’nın yüzeyinin iki katı alan yok edildi.

Rio’da sera etkisine yol açan gazların 2000 yılında, 1996 düzeyine indirilmesi öngörülmüştü, oysa sera gazları azalmadı tersine arttı.

Ozon tabakası

Ozon tabakası dünyanın 20-25 km. üzerinde, güneÅŸten gelen mor ötesi ışınları tutuyor. Mor ötesi ışınların sadece yüzde iki ila dördü yeryüzüne ulaşıyor. Ozon tabakasının incelmesi canlıların radyasyona maruz kalmasıyla eÅŸdeÄŸer sonuçlar yaratıyor. Bunun sonucunda kanser hızla artıyor. Canlıların DNA ÅŸifrelerinin bozulması ve yaÅŸamın sona ermesi de muhtemel sonuçlar arasında. Ozon tabakasında yüzde birlik bir incelme ABD’de deri kanserinden yılda beÅŸ bin kiÅŸinin ölmesine neden oluyor.

Bu soruna neden olan kloroflorokarbon (CFC) gazları, buzdolapları, klimalar ve çözücülerde yer alıyor. 1992′deki Rio zirvesinde bu gazların kullanımının azaltılması kararı alındı ama hayata geçirilmedi.

Ozon tabakasına zarar vermediği için CFC yerine kullanılan HCFC gazları ise sera etkisi yapıyor.

Dünyanın önde gelen dev şirketleri ICI ve Du Pont her iki gazın üretim izinlerine sahip ve bu gazların kullanımında ısrarlılar. Çünkü bu sayede yüz milyarlarca dolar kâr elde ediyorlar. Bu iki şirket ve diğer çokuluslu şirketler, yürüttükleri lobi faaliyetleri ile yaptıkları yatırımları korumak için alınacak her türlü önlemi bertaraf edebiliyorlar.

Ormanlar yok oluyor

Ormanların yok edilmesi sera etkisini hızlandırıyor. Dünya Tabiat Vakfı’nın araÅŸtırmalarına göre 8 bin yıl önce mevcut olan 8.08 milyar hektar ormandan geriye 3.04 milyar hektar kaldı. Sadece 1990-1995 yılları arasında 101 bin 724 kilometrekarelik orman alanı yok edildi. FAO’nun açıklamalarına göre 1993-2000 yılları arasında tüm tropik ormanların yüzde 40′ı yok edilmiÅŸ durumda.

Çokuluslu şirketler 1995 yılında ağaç ihracatından 5.5 milyar dolar kâr elde ettiler.

Ormanlar sadece kereste ve kağıt olarak kullanıldığı için tükenmiyor. "Asit yağmurları" da bir diğer etken. Katı yakıtların kullanımıyla ortaya çıkan kükürtdioksit ve nitrojen oksit vb gazların yağmur ve kar yoluyla taşınarak sadece ortaya çıktıkları yerleri değil çok geniş bir alanı etkiledikleri biliniyor. Sadece 15 Avrupa ülkesinde bu nedenle tükenen orman alanı 70 bin kilometrekare.

Asya kaplanları olarak bilinen ve krizle çöken GüneydoÄŸu Asya ülkelerinde son otuz yılda ormanların yüzde 50’si yok edildi. Tüm Asya ormanlarının her yıl yüzde biri yok oluyor.

Bu konuda Tayland çarpıcı bir örnek. Tayland ekonomik büyümesini finanse eden en önemli kaynağı ormanlarını satarak elde etti. GüneydoÄŸu Asya’nın su kaynakları dünyanın en kirli su kaynakları haline geldi ve Dünya SaÄŸlık Örgütü’nün verilerine göre dünyanın en kirli 15 kentinden 13′ü bu bölgede bulunuyor.

Türkiye

Koç ve Sabancı, buzdolabı, klima vb. soğutucular ve çözücüler üretiyor. Her ikisi de dünyanın en zengin şirketleri arasında. Sera etkisi yapan, ozon tabakasına zarar veren gazlar kullanıyorlar.

1951′de Artvin’de iÅŸletmeye açılan Murgul (GöktaÅŸ) Bakır İzabe fabrika bacaları günde ortalama 33-45 ton kükürtdioksit gazı bırakıyor ve asit yaÄŸmurlarına neden oluyor. Bunun sonucunda son 15 yılda 90 bin dekar ormanlık alan yok olmuÅŸ durumda. MuÄŸla-YataÄŸan Termik Santrali günde 600 ton kükürtdioksit çıkarıyor. Bu etkinlik iki üç yıl içinde 400 bin dekar çam ormanının yok olmasına neden oldu. Ayrıca 16 yıl süren savaÅŸta devlet, güvenlik gerekçesiyle bölgenin orman alanlarının yarısından fazlasını yok etmiÅŸ durumda.

Çözüm nerede?

G-8′leri ve çokuluslu ÅŸirketlerin karşısında yer alan anti-kapitalist hareket içerisinde, küresel ısınmaya, ozon tabakasının delinmesine, katı yakıt kullanımına, ormanların talan edilmesine ve nükleer santrallere, nükleer atıklara karşı olanlar da yer aldı.

20-30 yıl öncesine oranla çevre sorunları ile G-8′lerin ve çokuluslu ÅŸirketlerin baÄŸlantısını kurmak o kadar kolay hale geldi ki, bütün bu küresel yıkımın sorumlusunun sistemin efendileri olduÄŸunu görebilmek için uzun uzun araÅŸtırma yapmak gerekmiyor.

ABD baÅŸkanı Bush, Bonn’daki zirvede sera gazı etkisine ve ozon tabakasının zarar görmesine neden olan gazların üretiminin sınırlanmasına karşı çıkarken, hem merkezi ABD’de olan çokuluslu ÅŸirketler adına hem de Koç ve Sabancı adına konuÅŸuyordu aslında. Karşı çıkışını çok yalın ifade etti. "Kâr oranlarını geriletir, yatırımları tehlikeye sokar!" Bütün bir kapitalist sistem bu mantıkla iÅŸliyor: "Nereden daha çok kâr elde ederim?" Bu sistem dünyayı ve hayatı tamamen imha etme noktasına doÄŸru ilerliyor.

Anti-kapitalist hareketin bir parçası olan çevre hareketleri diğer gruplarla ortak bir slogana sahip. "Kapitalizm öldürür, kapitalizmi öldürelim!"

Sürdürülebilir Yaşam

Salı, 06 Kasım 2007

SÜRDÜRÜLEBİLİR YAŞAM

KONULAR

Sürdürülebilir Tarım

• Tarım Topraklarının Günümüzdeki Durumu

• Su ve Su Ürünlerinin Günümüzdeki Durumu

• Hayvancılığın Günümüzdeki Durumu

• Sürdürülebilir Tarım İçin Gerekli KoÅŸullar

Sürdürülebilir Ormancılık

• Ormanların Günümüzdeki Durumu

• Ormanlardan Yararlanma ve Ormanları Koruma Yolları

Sürdürülebilir Meracılık

• Meraların Dünyadaki ve Ülkemizdeki Durumu

• Meraların Kullanımı ve Korunması

Özet

ARAÅžTIRMA KONULARI

Aşağıdaki soruların yanıtlarını araştırınız.

1. Günlük yaşamınızda kullandığınız tarımsal ürünlerin yetiştirilmesi sırasında

yararlanılan maddeler ve araçlar nelerdir?

2. Tarımsal ürünlerin yetiştirilmesi sırasında kullanılan gübre, ilaç vb. gibi maddelerin

üretime etkisi nedir? Araştırınız.

3. Çevre Ekonomisi kavramı size ne ifade etmektedir? Araştırınız.

4. Çevrenizdeki orman alanlarından insanlar hangi amaçlar için ve ne ölçüde

yararlanmaktadırlar?

5. Dünyada en çok orman bulunan ülkelerin orman varlıklarıyla ekonomik zenginlikleri

arasında bir ilişki var mıdır? Araştırınız.

6. Meraların bir bölgedeki üretime katkısı neler olabilir? Araştırınız.

2

SÜRDÜRÜLEBİLİR TARIM

Tarım Topraklarının Günümüzdeki Durumu

Eldeki bilgilere göre halen dünya nüfusu yaklaşık olarak 5,8 milyar

dolayındadır. Bu sayı gün geçtikçe daha da artmaktadır. Hızlı nüfus artışı, ister istemez

ilk planda akıllara besin güvenliği sorununu getirmektedir. Kullanılabilen doğal

kaynaklar, bunların potansiyelleri ve üretim güçleri düşünüldüğünde, artan nüfusun,

bütün insanlığın besin güvenliğini ciddi olarak tehdit etmeye başladığı görülmektedir.

Bugüne kadar çiftçiler, üzerinde tarım yapacakları arazileri bulmada ve onları

üretime hazırlamada ustaca yöntemler kullanmışlardır. Tarım alanlarında sulama,

teraslama, kurutma, nadasa bırakma ve kıyıları doldurarak toprak elde etme gibi yollarla

belli ölçüde de olsa herkese yetecek kadar ürün elde edebilmişlerdir. Bu yüzden besin

güvenliği fazlaca tehlikeye girmemiştir.

Ancak 20. yüzyılın ortalarından itibaren, tarıma dayalı yerleşim alanlarının

nüfusu, kentlere göre oransal olarak azalmaya başlamıştır. Bu durum çiftçileri,

insanların temel besin kaynağını oluşturan tahılların daha fazla üretimine zorlamıştır.

Çünkü kentlerde yaşayanlar tarımsal faaliyetlerle ilgilenemediklerinden besin

ihtiyaçlarını köylerden ve çiftliklerden karşılamak durumundadırlar. Özellikle

1950’lerden sonra, tarımla uÄŸraÅŸan insanlar, artan nüfusun besin gereksinimlerini

karşılayabilmek için, ancak tarıma uygun olmayan alanların (orman ve mera alanları)

tarıma açılması ve teknolojik gelişmeler sayesinde üretimi artırabilmişlerdir. Örneğin,

eski Sovyetler BirliÄŸi’nde tahıl üretim alanlarının zirveye ulaÅŸtığı 1979 yılında,

kullanılabilir toprakların toplamı 123 milyon hektara ulaşmış ve bu alanlarda her türlü

tarımsal araç ve gereç kullanılmıştır. Fakat 1995 yılına gelindiğinde aynı bölgelerde

kullanılabilir tarımsal toprakların toplamı 91 milyon hektara kadar gerilemiş ve tarımsal

araç-gereçlerin kullanımı çok fazla ilerleyememiştir. Çünkü, tarıma uygun olmayan

topraklar, bir süre kullanılınca verimsizleşmiş ve artık kullanılamayacak duruma

gelmiştir. Tarımsal araç-gereçler ise, üretimin artırılmasında belli bir etki seviyesinin

ötesine geçememiştir. Bu yalnızca eski Sovyetler Birliğine özgü bir durum değildir.

Dünyanın pek çok yerinde tarımsal alanlar, erozyon, plansız kullanım, aşırı gübreleme

ve ilaçlama sonucu tahribata uğramakta ve kullanılamaz hale gelmektedir. Tarım

alanlarının azalmasıyla birlikte elde edilen ürün de bu suretle dünya nüfusunun

gereksinimlerinin gerisinde kalmaktadır.

3

Toprakların, erozyon başta olmak üzere çeşitli şekillerde kaybının yanısıra

endüstrileÅŸme yoluyla iÅŸgal edilmesi ise bir baÅŸka önemli sorundur. 1960’lı yıllardaki

geniÅŸ tarım alanlarının yarısını yitiren Japonya, Güney Kore ve Tayvan’da, endüstriyel

ve ekonomik faktörler etkili olmuştur. Asya ülkeleri endüstrileşmelerini hızlandırdıkça,

fabrikalarını, yollarını ve yeni kentlerini verimli tarım alanlarının üzerinde inşa

etmiÅŸlerdir. ÖrneÄŸin Güney Çin’de, henüz yakın zamana kadar iki, ya da üç kez pirinç

hasadı yapılabilen topraklarda şimdi fabrikalar işlemektedir. Bu topraklar, yalnızca

Çin’in deÄŸil dünyanın en verimli topraklarındandır. Daha zengin insanların yaÅŸadığı

yerlerdeki tarım alanları ise, alışveriş merkezleri, tenis kortları, golf sahaları ve özel

villâlarla doldurulmaktadır.

GeliÅŸmekte olan pek çok ülkede olduÄŸu gibi Türkiye’de de, verimli tarım

alanları endüstriyel yapılar tarafından işgal edilmektedir. Bu endüstriyel yapılar, kendi

yan kuruluşlarına ait binaların yapımını, yeni yerleşim yerlerinin doğup gelişmesini ve

ulaşım için karayollarının yapımını da beraberinde getirmektedir. Böylelikle geniş

boyutlu bir tarımsal alan tahribatı ortaya çıkmaktadır.

Dünyadaki tarım alanları, 1980’li yıllara dek geniÅŸlemiÅŸtir. Buna karşın örneÄŸin,

1950 yılında kiÅŸi başına düşen tahıl üretim alanı 2,3 dekar iken 1995′’de 1,2 dekara

gerilemiÅŸtir. Ancak 1990’larda dünya tahıl üretimi 1950’lere göre üç kat artmıştır.

Bunda etkili olan faktör ise, toprakların sulanma olanaklarının aynı dönemlerde 2,5 kat

artmış olmasıdır. Sulamanın yansıra gübreleme ve ilaçlamanın da artması üretim miktarı

üzerinde etkili olmuştur.

Bitkisel tarım faaliyetlerinde üretim artışı, topraktaki bitki besin maddelerinin

yeterli düzeye çıkarılmasıyla, sulamanın bitkinin ihtiyacına göre ve zamanında

yapılmasıyla, hastalık ve zararlılara karşı gerekli mücadelenin yapılmasıyla sağlanabilir.

Ancak bu faaliyetlerde kullanılan araç-gereçler, gübre ve tarımsal ilaçlar bir ekonomik

harcamayı gerektirirler. Üretim için zorunlu olan bu giderlere “girdi” denir. Her

ekonomik faaliyette girdilerin mümkün olduğunca az ve sonuçta bu girdilere dayalı

üretimin ise fazla olması istenir. Diğer ekonomik etkinliklerdeki gibi, tarımda da girdi

miktarı çok fazla artarsa elde edilen net gelir azalır. Çünkü tarımsal üretimde “azalan

verim kanunu” geçerlidir. Bu durumda, bir yandan üretim için gereksiz yere yapılan

harcamalar artarken, bir yandan da aşırı toprak işleme, gübreleme ve ilaçlama ile toprak

erozyona ve kirlenmeye maruz kalır. Bu yüzden sırf üretim artışı için aşırı sulama,

gübreleme ve ilaçlama yapılmamalı, toprakların yapısının bozulmamasına özen

4

gösterilmelidir. Aksi halde bir süre için belli bir düzeye kadar ürün artışı sağlansa bile,

daha sonra ürün miktarında önemli düşüşler meydana gelir.

Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de insanların geleceği büyük ölçüde tarım

alanlarının korunmasına bağımlıdır. İleride bir besin kıtlığı ile karşı karşıya

kalınmaması için gerekli önlemler bugünden alınmalıdır.

Su ve Su Ürünlerinin Günümüzdeki Durumu

Tarımda su denilince, aklımıza toprakların sulanması ve sulardan elde edilen

ürünler gelir.

Sulama etkinliklerinin baÅŸlangıcından 1900’lü yılların başına kadar geçen

sürede, sulanan alanlarda yavaş bir artış görüldüğü söylenebilir. 1900-1950 yılları

arasında ise bu artış hızlanmıştır. 1900’lü yıların başında 40 milyon hektar olan sulanan

alanlar, 1950 yılına doğru 94 milyon hektara ulaşmıştır. 1993 yılına gelindiğinde ise bu

miktar, 284 milyon hektara yükselmiştir. Ancak, artan dünya nüfusu göz önüne

alındığında 1980’li yıllara kadar artış gösteren sulanan alanların 1980’li yıllardan

itibaren oransal olarak azalmaya başladığı söylenebilir. Sulama alanlarının

genişlemesine karşın, sulama amacıyla kullanılan su kaynaklarının miktarında bir artış

olmamıştır. Tarımsal su kaynaklarının artırılamamasının nedenlerinden başlıcaları,

yeraltı sularının son zamanlara kadar aşırı kullanımı sonucu azalmaya başlaması ve su

kaynaklarının sanayi gibi başka amaçlara da tahsis edilmesidir.

Nüfusa bağlı olarak özellikle kentlerde evsel kullanıma yönelik su gereksinimi

artmıştır. Bu artış kontrolsüz bir şekilde büyüdüğü takdirde, akarsu kaynakları gelecekte

neredeyse tarım alanlarından daha çok kentlerde kullanılmaya başlanacaktır.

Dünyadaki ırmaklar aşırı kullanımdan dolayı su miktarı bakımından bugün için

çok fazla bir zarar görmemektedirler. Ancak nüfusun yoğun olduğu bölgelerdeki

akarsuların bazılarına, suyun çok azının serbest bırakılmasına izin verecek biçimde

barajların kurulmakta olduğu ve tutulan suların kanallara akıtılarak kullanıldığı da bir

gerçektir. Ekolojik dengeler dikkate alınmaksızın, suların aşırı ve düzensiz bir şekilde

kullanılmaya başlandığı takdirde, birçok ırmak, belki gelecekte daha denize bile

ulaşamadan yarı yolda kuruyup kaybolacaktır . Bu durumda, sulama alanı dışında kalan

daha aşağı bölgelerdeki tarımsal faaliyetlerin, olumsuz şekilde etkilenme olasılığı ortaya

çıkabilecektir.

5

Türkiye, akarsuları bakımından zengin sayılabilecek bir ülkedir. Buna rağmen

suların tarımsal amaçlı olarak, verimli ve yoğun bir şekilde kullanımı yakın tarihlere

kadar pek mümkün olmamıştır. Çünkü akarsuların kontrol altına alınması ve tarım için

kullanımı büyük yatırımları gerektirmektedir. Ancak son dönemlerde sulama ve enerji

amaçlı bu yatırımlarda önemli bir artış olmuş ve akarsular barajlarda tutularak

kanallarla tarım alanlarına akıtılabilmiştir. Bu yöndeki çabalar hızlanarak sürmektedir.

Dünyadan deÄŸiÅŸik olarak Türkiye’de akarsuların kontrol altına alınması varolan

ekosistemi olumsuz yönde etkilememiştir. Hatta, akarsu kontrolü çalışmalarına yönelik

olarak yapılan barajlar, çevresinde tüm canlılar için yaşamaya daha elverişli yeni

ekosistemler oluşturmuştur. Ülkemizde akarsu kaynaklarının ve yan derelerin çokluğu,

eğimin fazla olması suların denize ulaşmadan bütünüyle yok olmasını önlemektedir.

Gıda üretimi bakımından topraklar gibi denizlerin ve göllerin de önemi

büyüktür. Özellikle balıkçılık, gıda üretiminin temel unsurlarından biridir.

1950’de denizlerden elde edilen toplam balık miktarı 19 milyon ton kadar iken,

1988’de bu miktar 88 milyon tona ulaÅŸmıştır. Ancak daha sonraları belirgin bir yükseliÅŸ

olmamıştır. Dünya nüfusunun artışı göz önüne alındığında kişi başına düşen balık

miktarının yıldan yıla azaldığı görülmektedir. Yirminci Yüzyıl’ın ikinci yarısından

itibaren teknolojideki gelişmelere paralel olarak balıkçı teknelerinde de önemli teknik

gelişmeler sağlanmıştır. Bu gelişmelerle birlikte dünyanın en ücra köşelerindeki balık

yatakları dahi kullanılmış, ancak ulaşılan bu son yataklar da büyük ölçüde tahrip

edilmiÅŸtir.

Geçmişte, daha fazla balık yakalayabilmek için yapılan yatırımlar genellikle av

gereçleri gereçlerinin geliştirilmesine yönelik alınmıştır. Balık rezervinin artırılması için

hiçbir alınmamıştır. Gerçekten de gelişmiş av gereçleri sayesinde yakalanan balık

miktarında önemli artışlar sağlanmış ve neredeyse ulaşılamadık deniz ve av bölgesi

kalmamıştır. Ancak balıkçılıkta sürdürülebilir ürün miktarının sınırlarına gelinmesiyle,

kısa zamanda daha fazla balık yakalamanın da sınırına gelinmiştir. Böylece üretim için

temel belirleyici, yine çevre ve doğal kaynaklar olmuştur.

Hayvancılığın Günümüzdeki Durumu

Hayvancılığın yaygınlaşması, tarımda meydana gelen en önemli değişimlerden

biri olmuştur. Daha önceleri fiziksel gücünden, etinden, sütünden, gübresinden ve

yumurtasından yararlanmak için yetiştirilen hayvanların, günümüzde diğer yan

6

ürünlerinden daha büyük ölçüde yarar sağlanmaktadır. Et üretimi için kurulan

hayvancılık işletmeleri, dünyanın pek çok yerinde artık ihtiyacın önemli bir bölümünü

karşılar duruma gelmişlerdir. Üretiminin artmasıyla beraber, beslenme gereksinimleri

daha kolay karşılanabilmiştir. Ancak çok sayıda hayvan yetiştirilmesi, çevre ve

ekonomik dengeler açısından bazı sorunlar da doğurmuştur.

Bugün besi hayvanları, dünyanın toplam karasal alanlarının yarısında

otlamaktadırlar. Ayrıca bu hayvanlar, ekili alanların dörtte birinde yetişen tarım

ürünlerini tüketmektedirler. Aslında hayvancılık ile diğer tarımsal etkinlikler ve doğal

gelişim arasında bir uyum vardır. Ancak hayvan yetiştiriciliğinde zaman zaman yapılan

yanlış uygulamalar, doğal dengeyi olumsuz yönde etkileyebilmektedir.

Ülkemizde pek olmasa da, hayvancılığın yoğun olarak ve başlı başına işletmeler

şeklinde yapıldığı yerlerde önemli sayılabilecek sorunlardan biri hayvansal gübrelerdir.

Bu gübreler, iyi depolanmayan bazı bölgelerde toprağı nitrat ve fosfata doyurmuş ve

suları kirletmeye başlamıştır. Ayrıca hayvan gübresinde bulunan azot, sıcak ve kuru

koşullarda amonyak gazı olarak havaya karışmakta ve daha sonra da toprağın

asitleşmesine yol açabilmektedir.

Hayvancılığın kapalı alanlarda veya yaylalarda yapılmadığı yerlerde gelişigüzel

otlatma, ormanların, steplerin ve yabani türlerin zarar görmesine yol açmaktadır.

Dünyadaki karasal alanların önemli bir bölümünü oluşturan meralara, düzensiz ve

erken otlatma yüzünden, hayvanların bugüne kadar önemli ölçüde zarar vermesine göz

yumulmuştur. Bu uygulamaların sonucu ise toprağın besleyici özelliklerini yitirmesi ve

erozyon olarak ortaya çıkmıştır. Ancak burada kusurun insana ait olduğu

unutulmamalıdır.

Ülkemiz açısından baktığımızda hayvancılığın, özellikle köylerde bir ekonomik

etkinlik olarak yoğun şekilde sürdürüldüğünü görmekteyiz. Fakat, hayvan sayısının ve

hayvancılıkla ilgilenen insanların çokluğuna rağmen, bu konuda istenilen verim

düzeyinde olduğumuz da söylenemez. Sorun, öncelikle hayvanlarımızın verimsiz

oluşunda görülmektedir. Hayvanlarımızın verimsizliği, iyileştirme çabaları

sürdürülmesine rağmen henüz hayvan varlığımızın çoğunun düşük verimli yerli

ırklardan oluşmasından, yeni ve ıslah edilmiş ırklardan ülke şartlarına uyan kültür

ırklarına dönüştürme çalışmalarının yetersiz kalmasından (genetik ıslah ve suni

tohumlama çalışmalarındaki yetersizlik), besleme ve bakım olanak ve koşullarının

yetersizliğinden, hayvan barınaklarının sağlıksız oluşundan, üreticilerin kendi

7

alanlarındaki yeniliklere açık olmamalarından ve bütün bu konulardaki eğitim

eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde artık kontrolü yüksek

bir hayvancılık yapılırken, Türkiye’de durum böyle deÄŸildir. Hayvancılık, ülkemizde

eskiden olduğu gibi çoğunlukla doğal koşullara bağlı olarak yapılmaktadır. Otlatma için

meraların geliştirilmesi ve korunması yönündeki çabaların eksikliği hayvancılığımızı

olumsuz yönde etkilemektedir. Bakımı ve koruması iyi yapılamayan meralar yeterli ot

üretemediğinden hayvanların beslenme olanaklarını azaltmaktadır. Bu durum, doğa

tahribatının yanısıra verimli bir hayvancılığı da engellemektedir. Elde edilen hayvansal

ürün verimi ve miktarı bakımından Türkiye pek çok gelişmiş ülkenin gerisindedir.

Hayvancılığa bağlı nüfusun çokluğu ve hayvanların yetersiz beslenmesi, sorunun

kökenini oluşturmaktadır.

Dünyadaki insanların çoğu henüz yeterli düzeyde hayvansal kökenli besin

tüketim seviyesine ulaşamamıştır. Bu yüzden de bazı sağlık sorunları yaşamaktadırlar.

Buna karşın bazı Avrupa ve Amerika ülkelerinde hayvancılığın özellikle et tüketimine

yönelik olarak geliştirilmesinin, insanları doğrudan etkileyen bazı olumsuz yönleri de

görülmektedir. Hayvansal ürünlerdeki proteine eşlik eden doygun yağ asitleri insanlarda

önemli saÄŸlık sorunlarına neden olabilmektedir. Amerika ve Avrupa’daki insanlarda

sıkça görülen kalp rahatsızlıkları, felç, göğüs ve kolon kanseri gibi hastalıkların

etmenleri arasında aşırı hayvansal ürün tüketiminin de yer aldığı, sağlık teşkilatları ve

uzmanlarca bildirilmektedir.

Sürdürülebilir Tarım İçin Gerekli Koşullar

1950’li yıllardan sonra dünyadaki besin gereksinimin karşılanmasında önemli

aşamalar kaydedilmiş, açlık oranında büyük bir düşüş sağlanmıştır. Bunda teknolojik

gelişmelerin etki payı çok büyüktür. Ancak bu katkının iyi irdelenmesi gerekir. Şimdiye

kadar yapılan uygulamalardan görünen o ki, teknolojik gelişme, besin gereksiniminin

daha az kaynak kullanımıyla karşılanmasını sağlayamamıştır. Aksine teknolojik

gelişmelerle birlikte kaynak tüketimi de hızlanmış, insanın doğal kaynakları hor

kullanmasının yolu açılmıştır. Fakat son yıllarda artık, kaynakları tüketme pahasına

sağlanan bir gelişmenin sonuçlarının olumsuzluğunu herkes anlamaya başlamıştır.

Böylelikle, sürdürülebilir tarımın nasıl yapılabileceği ve nasıl yapılması gerektiği

üzerinde alternatif düşünceler üretilmeye de başlanmıştır.

Sürdürülebilir tarım anlayışı, ilk baştan kabul edilmesi gereken iki temel görüşe

dayanmaktadır. Bunlardan birincisi; “tarımsal üretim için gerekli olan, dünyadaki

kaynaklar sınırsız deÄŸildir”. İkincisi ise; “doÄŸal dengeyi tahrip ederek istenilen ölçüde

8

ve sürekli bir geliÅŸme saÄŸlanamaz”. Buna göre sürdürülebilir bir tarım için yapılması

gerekenler şöyle özetlenebilir:

• Öncelikle bu konudaki politik hedefler iyi belirlenmeli ve açıkça ortaya

konulmalı, sürdürülebilir olmayan tarımsal etkinliklere destek verilmemelidir.

• Sürdürülebilir tarım için bir bilgi tabanı oluÅŸturulmalı, bunun için gerekli teknik,

sosyal ve ekonomik bilgilere ulaşılmalı, ya da bu bilgiler üretilmelidir.

• Toplumun tüketim alışkanlıkları, toplumsal saÄŸlığa yararlı olacak ÅŸekilde

değiştirilmeli, yeterli ve dengeli beslenme dışında, lüks tarımsal ürün tüketimi

mümkün olduğunca azaltılmalıdır.

• Üretim kaynakları en verimli ve en çok insanın yararlanabileceÄŸi ÅŸekilde

kullanılmalıdır.

• Hükümetler ve çeÅŸitli örgütler çevreye zarar verebilecek uygulamalara karşı

önlemler almalıdır. Örneğin toprağın aşırı şekilde sulanmasına, gübrelenmesine

ve yanlış ilaçlanmasına karşı etkin eğitim ve kontrol önlemleri alınmalıdır.

• Çiftçiler sürdürülebilir tarımın uygulanmasındaki en önemli unsurlardır.

Üretimin her aşamasıyla ilgili olarak bilgilendirilmeli ve gerektiğinde onlara

yardımcı olunmalıdır. Aksi halde alınan önlemlerin yeterli düzeyde

uygulanabilmesi ve başarıya ulaşması mümkün değildir.

• Her yıl dünya tahıl üretiminin %38’i hayvan beslemede yem olarak

kullanılmaktadır. Bunun yanısıra hayvanlar, başka bitkileri de yemektedir. Bu

yüzden çok fazla yem tüketen hayvanların (Örn. Sığır, koyun, keçi vb.)

yetiştirilmesi yerine, daha az tüketen ve yemi daha iyi değerlendiren alternatif

hayvanların, örneğin kümes hayvanları v.b.lerinin yetiştirilmesine

yönelinmelidir.

• Hayvancılığın, tahıl tüketimini ön plana alan yönleri yeniden gözden geçirilerek

diğer tarımsal etkinliklerle kaynaştırılmalıdır.

• Hayvancılığın, kaynakları tahrip eden ayrı bir sektör olarak sürdürülmesinin

önüne geçilmelidir.

• Yeraltı-yerüstü su kaynaklarının,göllerin ve denizlerin hangi nedenle olursa

olsun kirletilmesinin önüne geçilmelidir.

• Dünya balıkçılığının ilerlemesinde çözüm yolunun bütün balıkların avlanması ve

tüketilmesi olduğu düşüncesinden vazgeçilmelidir. Balık türlerinin

korunmasının yolları bulunmalı, bu konuda avlanmayla ilgili zaman

düzenlemesi yapılmalıdır.

• Dünya nüfusu özellikle geliÅŸmekte olan ülkelerde hızla artmaktadır. Bu da,

nüfusa bağlı bölgesel ve küresel dengeleri bozmakta, giderek besin açığının

artması sonucunu doğurmaktadır. Bunun için, her ülkede nüfus planlama

9

etkinliklerinin bir düzene sokulması ve ısrarlı bir biçimde yürütülmesi

gerekmektedir.

• DoÄŸayı ve çevreyi koruma ve iyileÅŸtirmeye yönelik projeler, gerekirse çeÅŸitli

ülkelerin ortak çalışmalarıyla geniş ölçekli ve planlı bir biçimde

sürdürülmelidir. Çünkü dünyanın bir bölgesindeki doğa ve çevre tahribatı bazen

kaçınılmaz olarak diğer bölgeleri ve ülkeleri de etkileyebilmektedir. Doğanın

karşı karşıya kaldığı, insandan kaynaklanan sorunlar aynı zamanda sosyoekonomik

çalışmaları da kapsayacak bir biçimde ele alınmalıdır. Örneğin;

Güney Amerika’daki YaÄŸmur Ormanları’nın yok edilmesinin o bölgede

yaşanan yoksulluğun bir sonucu olduğu söylenebilir. Öyleyse bu insanların

yoksulluğu bizler için de, başka bir ülke insanı için de sorun olabilmelidir.

Çünkü eğer Yağmur Ormanları yok edilirse bundan yalnızca bir bölgenin

insanları değil bütün dünya ve dolayısıyla bütün insanlar etkilenecektir. Nitekim

doğa ve çevre tahribatının küresel boyutta etkilerinin olabileceğini ortaya koyan

bir örneÄŸi insanlar, Mayıs 1986’da, eski Sovyetler BirliÄŸi’ne ait Çernobil’deki

bir nükleer kaza ile gördüler. Kaza sonucunda çevreye yayılan radyasyon

kirliliÄŸi yalnızca eski Sovyetler BirliÄŸi’ni etkilemekle kalmadı aynı zamanda

Avrupa’nın pek çok ülkesi ve Türkiye’de de çevre kirlenmesine yol açtı. Kaza,

Avrupa ve Asya’da yaÅŸayan pek çok insan için bir sorun haline geldi. Bundan

dolayı, kalkınma ve çevre koruma planları, daima bölgesel ve küresel boyutta

düşünülmek zorundadır.

• Ekonomik yaÅŸam için mutlaka planlamalar yapılmalıdır. Ancak bu planlamalar,

hiçbir zaman insanın yaşam standardını düşürmemeli, bireysel özgürlükleri

kısıtlanmamalıdır.

SÜRDÜRÜLEBİLİR ORMANCILIK

Ormanların Günümüzdeki Durumu

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından yayınlanan, 1980

yılı dünya orman kaynaklarına ilişkin bilgilere göre, dünyadaki toplam orman alanı

yaklaşık 4,3 milyar hektardır. Orman alanlarının diğer alanlara oranı ise %32,3 tür. Bu

değerler son yıllara kadar pek fazla bir değişiklik göstermemiştir. Dünyadaki ormanların

ancak %20’si verimli ormanlardan oluÅŸmaktadır. Günümüzde dünya orman varlığı pek

kötü sayılamaz. Ancak ormanların dünya üzerindeki dağılımının iyi olduğu da

söylenemez. Ormanların dünya yüzeyinde çoğunlukla tropikal kuşak ve kuzey yarım

küresinin bazı bölgelerinde bulunması önemli bir dengesizlik yaratmaktadır. İklim

10

yönünden uygun olmayan bazı yerlerde hemen hemen hiç orman yoktur. Bu da, o

bölgelerde kuraklığa bağlı yoksulluğun başlıca nedenlerinden birini oluşturmaktadır.

Dünyada kişi başına 0,7 hektar (ha) orman düşmekle beraber bunun ancak 0,14

ha’ı verimli orman özelliÄŸi taşımaktadır. Türkiyede ise kiÅŸi başına düşen orman alanı

0,3 ha olup dünya ortalamasının epeyce altındadır. Avrupa ülkeleri arasında Finlandiya,

topraklarının %69’u ormanlık olan bir ülkedir. Finlandiya’yı, %53 ile İsveç ve %38 ile

Avusturya izlemektedir. Fransa’nın ise yüzölçümünün %20’si ormanlarla kaplıdır. Bu

değerler verimli orman miktarını ifade etmekte olup, anlaşılacağı gibi Avrupa

ülkelerinin hemen hemen tamamı orman varlıklarını koruyabilmiÅŸlerdir. Türkiye’de ise

toplam orman alanları ülke yüzölçümünün %25,9’u kadardır. Ancak bunun hepsi

verimli orman niteliÄŸinde deÄŸildir.

1950’li yıllarda dünyamızın %25’i verimli ormanlarla kaplı idi. 1975’lerde bu

oran %20’ye düşmüştür. Dünyadaki nüfus artışı dikkate alındığında ve kullanılan orman

kaynaklarına bakılarak bir çıkarım yapıldığında 2000’li yılların başında bu oranın

%17’ye ineceÄŸi düşünülmektedir. EÄŸer etkin önlemler alınmazsa, 2020’lere doÄŸru

sadece %14 olacaktır. Bu arada tropikal bölgelerdeki ormanların %40’ı kaybedilecektir.

Ormanlarla birlikte bitki ve hayvan türlerinin de %20’si yok olacaktır.

Türkiye bitki, ağaç çeşitliliği ve orman alanı yönünden yoksul sayılamayacak bir

ülkedir. Ülkemizin toplam orman alanı 20,2 milyon hektardır. Bunun 8,8 milyon hektarı

iyi verimli orman niteliÄŸi taşımaktadır. DiÄŸer bir ifade ile ormanlarımızın %44’ü

verimlidir. Verimli olan ormanlarımız ülke yüzölçümümüzün %11,4’ü kadardır. Bu da

kişi başına 0,14 hektar verimli orman düştüğü anlamına gelmektedir. Özellikle

Karadeniz Bölgesi ormanlar yönünden iyi durumdadır. Buna karşın İç Anadolu ve

Güneydoğu Anadolu bölgeleri orman bakımından en yoksul yörelerimizdir. Buralardaki

orman alanı, tüm diÄŸer ormanlarımızın ancak %10’u kadardır.

Günümüzde ormancılık, artık yeni bir anlayışla ele alınmaya başlamıştır.

Ormanlar, üzerinde emek harcamayı gerektiren çok önemli bir zenginlik kaynağı olarak

görülmektedir. Yeterli olmasa da buna ilişkin çeşitli çabalar sürdürülmektedir. Ülkemiz

orman varlığı açısından çok kötü durumda olmamakla birlikte verimli ormanlarımız

yeterli değildir. Ormanları koruma ve geliştirme yönünde çeşitli çabalar harcanırken

sosyo-ekonomik bazı sorunlar yüzünden, verimli bir orman işletmeciliği

yapılamamaktadır. Bu da ormanlarımızı nicelik ve nitelik yönünden düşürmektedir.

Örneğin, ülkemizdeki ormanların, hayvanlar için mera alanı olarak kullanımı, kaçak

kesimler ve tarla açma, önemli tahribat nedenlerinin başında gelmektedir.

11

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve Birleşmiş Milletler Çevre

Programı (UNEP) yetkililerinin açıklamalarına göre, 1990’lardan itibaren her yıl

dünyada 17,5 milyon hektar orman yok edilmektedir. Buna karşın kaybolan her 10

hektarlık orman alanının yerine ancak 1 hektarlık orman oluşturulabilmektedir.

Orman yokluğunun ekonomik darlığa ve ekolojik dengesizliğe neden olacağı

bilinirken insanların bu kadar sorumsuzca davranmasının sebebi nedir? Bu soruyu

yanıtlamak çok güç değildir. Ormanlar, çoğunlukla emek harcanmadan kendiliğinden

yetişen doğal varlıklardır. Elde edilmesi kolay ve kullanıldığı alanlar da çok fazladır. Bu

yüzden, çok emek harcanmadan kullanılabilen bu varlık, zaman zaman başlı başına bir

ekonomik gelir kaynağı olarak görülerek, kaçak ve aşırı kesimlerle tüketilmektedir.

Aynı zamanda hayvan otlatmada da ormanlardan yararlanma ve bu alanları uygun

olmayan bir şekilde tarım alanlarına dönüştürme isteği de ormanları tahrip etmektedir.

Özetle, ormanların yok oluş nedenleri şöyle sıralayabilir:

• Tarla ve yerleÅŸim yeri açma, kaçak kesimler,

• Yangınlar,

• Keçi otlatma,

• Åžehirlerin ve endüstrinin yol açtığı kava kirliliÄŸi nedeniyle aÄŸaçların ölümü,

• Yanlış politik kararlar,

• Yetersiz yasal düzenlemeler ve eksik uygulama.

Ormanlardan Yararlanma ve Ormanları Koruma Yolları

Ormanlardan yararlanma, artık ormanları koruma anlamına gelmektedir. Çünkü,

günümüzdeki orman tahribatı, bundan böyle ormanlardan yararlanmanın, onları

korumak ve geliştirmekle eş anlam taşıması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bir şeyden

yararlanabilmek için, öncelikle onu koruma ve geliştirmenin gerekli olduğu açıktır.

Ormanların korunması amacıyla yok olan ağaçların yerine yenilerinin dikilmesi,

bu konuda yapılan çalışmaların önemli bir bölümünü oluşturur. Yok olan ormanların

hızlı bir şekilde tekrar yerine getirilmesini amaçlayan ağaçlandırma çalışmaları

ülkemizin çeşitli bölgelerinde yoğun bir şekilde sürdürülmektedir. Gelecekte orman

ürünlerinden daha fazla yararlanma ve ekonomik kalkınma için bu türlü çalışmaların

aralıksız sürdürülmesi ve etkin koruma önlemlerinin alınması kaçınılmazdır.

Ormanları etkin olarak korumanın çözüm yollarından biri de, orman alanları

üzerindeki nüfus baskısını azaltmaktan geçmektedir. Bugün için, bir hektarlık orman

alanına Okyanusya’da yaklaşık olarak 0,2 kiÅŸi düşerken bu, Avrupa’da 3,1 ve Asya’da

5,7’dir. Türkiye’de ise bir hektarlık orman alanına yaklaşık 3,1 kiÅŸi düşmektedir. Ancak

12

bu sayılar belirtilen yerlerin ortalama değerleridir. Bazı ülke ve bazı bölgelerde

yoğunluk çok daha fazladır. Bu durum, ormanların yok olmasını önemli ölçüde

hızlandıran etkenlerden biridir. Kuşkusuz ki orman ürünlerinden her şekilde

yararlanılacaktır. Ancak plansız ve bozuk bir ekonomik yapının ihtiyaçları karşısında,

yalnızca eldeki ormanları bir gelir kaynağı olarak görmek, onun sonunu hazırlayacak en

büyük yanlıştır.

Ormanları koruma ve geliştirme yönünde yürütülen projeler, geniş boyutlu

düşünülmek zorundadır. Bir bölgedeki iklim, bitki örtüsü gibi doğal unsurların yanında,

o bölgede yaşayan başka canlıların durumu da gözden geçirilip iyileştirilmelidir.

Biyolojik çeşitliliğin korunmasına özellikle önem verilmelidir.

Ormanlar üzerinde en büyük etkiyi insanlar yapmaktadır. Koruma projelerinde

bir bölgede yaşayan halkın istek ve beklentileri mutlaka hesaba katılmalıdır. Halkı,

ormanları yok etmeye zorlayan koşullar ortadan kaldırılmadıkça, çalışmaların başarı

oranı istenilen düzeyde olmayacaktır.

Sonuç olarak, sürdürülebilir ormancılık da küresel çapta düşünülecek projelerle

gerçekleştirilebilir. En pratik çözüm yolu ise, ülkeler ve bölgeler arası ekonomik

gelişmişlik düzeyleri arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmaktır.

SÜRDÜRÜLEBİLİR MERACILIK

Meraların Dünyadaki ve Ülkemizdeki Durumu

Dünyada otlatma için deÄŸerlendirilen meraların alanı yeryüzünün %28’i

kadardır. Buna karşın iÅŸlenmeyen alanlar dünya yüzeyinin yaklaşık olarak %50’sini

kaplamaktadır. Ülkemizde otlatmaya ayrılan arazi ise yaklaşık 21,5 milyon ha ile

toplam arazi varlığımızın %27,6’sını oluÅŸturmaktadır. Dünyadaki ve Türkiye’deki mera

alanları, otlak gereksiniminin önemli bir kısmını karşılayabilmektedir. Ancak meralarla

ilgili birçok sorunlar da vardır.

Meralar, daha çok hayvan otlatılması için kullanılan alanlardır. Bunun yanında

meraların toprak erozyonunu önleme işlevi de vardır. Ancak aşırı otlatma ve hayvan

yoğunluğu yüzünden pek çok yerde meralar bozulmuş ve işlevlerini yeterince yerine

getiremeyecek duruma gelmişlerdir. Böylelikle toprak erozyonu da hızlanmıştır. Mera

olarak yararlanılması gereken pek çok alan, tarımsal amaçla kullanılmaktadır. Aynı

zamanda, meralar yerleşim yeri ve sanayi alanı olarak da amacı dışında

13

kullanılmaktadır. Diğer bir ifadeyle ortada, arazi kullanım planlaması sorunu vardır. Bu

ve benzeri sorunlar, mera alanlarının verimini ve yararlanma düzeyini düşürmektedir.

Meraların yararlılık düzeylerini belirlemedeki en uygun ölçütlerden biri, bu

alanlarda ne kadar ot yetiştiğini saptamaktır. Avrupa ülkelerinde mera alanlarından bir

büyüme döneminde 500-700 kg/da kuru ot elde edilmektedir. Buna karşın Türkiye’de,

bölgelere göre deÄŸiÅŸiklik gösterse de ortalama verim çok düşüktür. Türkiye’nin en az

kuru ot yetişen meralarındaki yıllık verim, 30 kg/da, en yüksek olan yerlerinde ise 90

kg/da’dır.

Meraların yeterliliği ve verimliliği ile ilgili olarak başka ülkelerin de sorunları

bulunmakla beraber, bu sorunlar ülkemizde daha yoğun yaşanmaktadır. Bu da ülkede

ciddi sosyal ve ekonomik sıkıntılara yol açmaktadır. Çünkü, ülkemiz nüfusunun %40’ı

tarım sektöründe çalışmaktadır. Oysa ki ABD ve Avrupa’da bu oran %4 ile %10

arasında değişmektedir.

Meraların Kullanımı ve Korunması

Meralar, orta derecede eğimli ve çok eğimli arazilerde bulunan bitki örtüsü

çeşididir. Mera alanlarını, toprak işlemeli tarım alanları olarak görmemek gerekir. Aksi

halde hayvan beslenmesinde bol ve ucuz yem kaynağı olan bu alanların giderek

azalması ve sonunda yok olması sorunuyla karşılaşabiliriz. Bu ise yetiştiricileri daha

pahalı olan yem kaynakları bulmak ve tarımsal ürünleri hayvan yemi olarak kullanmak

zorunda bırakabilir. İnsanların bile ciddi beslenme sorunları varken, bu konuda pahalı

arayışlara girmek ve üretilen tarım ürünlerini hayvanlar için kullanmak pek çıkar bir yol

olarak gözükmemektedir. Kaldı ki geviş getiren hayvanların beslenmesinde mutlaka

kaba yem kullanılması gerekmektedir.

Türkiye açısından bakıldığında mera alanlarının yeterli düzeyde olduğu

söylenebilir. Cumhuriyetin ilk yıllarında 44 milyon ha olan mera alanları günümüzde

yaklaşık 21 milyon ha’a gerilemiÅŸtir. Bu kadar mera alanı da aslında verimli bir ÅŸekilde

kullanıldığında yeterli olabilir. BirleÅŸmiÅŸ Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’nun

verilerine göre bu miktar meradan ancak 8-9 milyon ha’ı verimli ve kaliteli mera niteliÄŸi

taşımaktadır. Bir yandan meraların bozuk oluşu, öte yandan hayvan sayısının fazlalığına

ilaveten meraların erken, düzensiz ve ağır otlatılması koşullarında meralarımız sürekli

baskı altında kalmakta ve giderek daha da bozulmaktadır. Bu baskıyı gidermenin en

14

çıkar yolunun, diğer önlemlerin yanısıra, tarımda yem bitkilerine yer vermek ve doğal

yem alanlarını çok iyi korumaktan geçtiği bilinerek gerekli önlemler alınmalıdır.

Meraları sadece alan olarak korumak da yeterli değildir. Bu alanların mutlaka

verimli bir biçimde kullanılması gerekir. Verimli kullanmanın bir yolu da otlatma

zamanının iyi ayarlanması ve erken otlatmadan kaçınılmasıdır. Yurdumuzda otlatma

zamanı ile ilgili olarak belli bir kural yoktur. Otların yeşermeye başladığı ilkbahar

döneminden, soğukların başladığı sonbahara kadar aşırı bir otlatma uygulaması vardır.

Bu ise bitki büyümesini engellemekte, ot gelişme hızını düşürmektedir. Hatta bitki

örtüsünün giderek seyrelmesine neden olmaktadır. Çünkü erken otlatma sonucunda

bitkilerde yeterli fotosentez yapabilecek yeterli yaprak kalmadığından, bitkinin kökleri

beslenemediği gibi, ıslak toprakta otlanan bitkiler, koparak değil kökünden çıkarak

hayvanın ağzına gittiğinden tamamıyla yok olur.

Sürdürülebilir bir meracılık için işin bilimsel ve teknik gereklerine mutlaka

uyulmalıdır. Bunun yanında sürdürülebilir bir yaşam için, kaynakların kendi kendini

yenileyebilir durumda tutulmasına özen gösterilmelidir. Bu açıdan bakıldığında mera

alanlarının yeterli, verimli ve aşırı hayvan baskısından uzak durumda

bulundurulmasının bir ön koşul olduğu ortadadır. Ülkemizde bu koşula ne yazık ki,

yeterince uyulduğu söylenemez. Ancak son zamanlarda ülkemizde yapılan bazı örnek

proje uygulamaları, korunduğunda ve geliştirilmeye çalışıldığında, meralarımızdan çok

olumlu sonuçlar alınabileceğini göstermiştir. Ancak bu uygulamaların bütün

meralarımıza yaygınlaştırılması ve ot veriminin diğer ülkeler düzeyine çıkarılması için

daha yapılacak çok şey olduğunu dikkatten uzak tutmamak gerekmektedir.

Avustralya gibi, mera alanlarının fazla olduğu bir ülkede bile, ekilen arazilerin

yaklaşık %53’ünde yem bitkileri tarımı yapılmaktadır. Bu durum, hayvanlar için otun

dışında, diğer kesif yem maddelerinin de üretilmesini sağlamakta ve meraların aşırı

kullanımını önlemektedir. KuÅŸkusuz ki Avustralya’nın koÅŸulları kendisine özgüdür.

Ama yine de meraları koruma yönünden bu ülkedeki uygulamalar bir örnek

oluÅŸturabilir. Türkiye’de ise tarım alanlarının ancak %3’ünde yem bitkisi üretilmektedir.

Tarım arazilerinin büyük bölümünü yem bitkileri için ayırmak ülkemiz için belki uygun

olmayabilir. Fakat yem bitkileri yetiştirilmesine daha fazla alan ayrılamayacaksa

sürdürülebilir bir mera yönetimi ve hayvancılık için gerekli olan yem maddelerinin

seçeneklerini bir başka şekilde mutlaka bulmak zorundayız.

15

ÖZET

Sürdürülebilir bir yaşam için doğal varlıkların ve doğal ekosistemlerin

korunması bir zorunluluktur. Aksi halde bir dönem için aşırı ve geleceği düşünmeden

yapılan etkinlikler sonucunda, daha sonraları insanların güçlüklerle karşılaşması

kaçınılmazdır.

Dünyamızın halihazır durumuna baktığımızda sürdürülebilir bir yaşamın

gereklerinin çok fazla önemsenmediğini görmekteyiz. Yaşadığımız yerlerde ve başka

bölgelerde tarım alanları çok fazla kirletilmekte ve işgal edilmektedir. Endüstrileşmenin

hızlı bir gelişme göstermesiyle, tarım alanlarından elde edilen ürünlerin önemli ölçüde

artış gösterdiği söylenebilir. Ancak bu artışın daha fazla kaynak kullanımı pahasına

olduğu da bir gerçektir. Sürdürülebilir bir tarım için endüstriden elbette

vazgeçilmeyecektir. Ancak endüstri ile tarım birbirine karşıt üretim biçimleri olarak

düşünülmeden, birbirini bütünler nitelikte geliştirilecektir. Bu ise, ancak bireysel

sorumluluğa dayalı bir üretim kültürünün var olmasıyla mümkün olabilecektir.

Sürdürülebilir bir yaşam için üzerinde durulması gereken konulardan biri de

ormanların korunmasıdır. Ormanlar, tüm canlıların pek çok gereksinimini karşılayan ve

çoğu gereksinim için kullanıma hazır durumda bulunan doğal ekosistemlerdir. İnsanlar,

belki bu yüzden, genellikle üretimi için Ã