‘Biyoloji’ Kategorisi için ArÅŸiv

Enerji Dönüşümleri (Fotosentez-solunum)

Salı, 06 Kasım 2007

Enerji Dönüşümleri (Fotosentez-Solunum)

Organik evrim teorisine göre ilkel atmosferde yer alan CO2, H2O, H2, NH3,CH4, vb. gibi moleküller şimşek,yıldırım ve u.v ışınların etkisiyle basit organik moleküller haline dönüştü. (Atmosferde oksijen yoktu.)

Şimşek+Yıldırım

CO2+H2O+H2+NH3+CH4——————-Basit organik moleküller

O2’siz atmosfer

Oluşan organik maddeler yağmur suları ile karaya taşınıp , ısı ve u.v etkisiyle karmaşık kompleks moleküller haline dönüştüler.

(Karada) ısı+U.V

Basit organik moleküller ———————Karmaşık organik maddeler.

O2’siz atmosfer

Yer kabuğunda oluşan komplex maddeler yağmur suları ile denizlere taşındı. Denizlerde u.v etkisiyle komplex moleküllerden sayısız ve karmaşık reaksiyonlarla ilk canlılığın temeli atıldı ve ilkel hücreler (Koaservat) oluştu.

(Denizlerde) ısı+U.V+Enzimsel maddeler

Komplex organik maddeler —————— İlkel hücre (Koaservat)

O2’siz ortam

İlk canlı oksijensiz ortamda oluşmuştur. İhtiyaç duyulan organik maddeler cansız ortamda inorganik koşullarda sentezlenmekte ve bol miktarda bulunmaktadır. İlkel hücre ihtiyacı olan enerjiyi ortamdaki organik moleküllerden oksijensiz solunumla elde etmekteydi. Bu mekanizma günümüze kadar gelmiştir.(Fermantasyon)

İlkel hücre

Organik madde—————— Basit organik ve inorganik madde+Enerji

Enzim

Not:Bu yöntemle elde edilen enerji ilkel hücreler için yeterlidir.

İlkel hücrelerden bazıları sahip olduğu enzimlerle kendi organik maddelerini inorganik maddelerden üretebilme yeteneğine sahip oldular. Bunun en ilkel şekli kemosentezdi zamanla fotosentez gelişti.

İleri hücre formları

İnorganik maddeler———————- Organik maddeler

Kemosentez ve Fotosentez

Fotosentezin ortaya çıkışıyla:

1-O2 üretimi sağlanarak ozon (O3) oluşumu gerçekleşmiştir. Ozon U.V ışınlar atmosferin üst katmanlarında tutmuş, böylece canlılar önce deniz (su) yüzeyine sonra karaya çıkışını sağlamıştır.

2-O2 üretimi ile O2 li solunumum başlamasına olanak tanımış , enerji üretiminin artması ile canlıların fizyolojik karakterlerinde artmaya ,özelliklerinin çeşitlenmesine, sayılarının ve çeşitlerinin artmasına neden olmuştur.

3-Oksijenin yüksek oksidasyon yeteneği nedeni ile; O2 yi etkisizleştirip kullanımını sağlayan enzim taşımayan canlıların hızla azalmasını ,O2 yi kullanabilen canlıların ise hızla çoğalarak sayılarının artmasını sağlayan doğal seleksiyonu başlatmıştır.

4-O2 nin üretimi ile inorganik ortamdaki organik madde üretimi engellenmiş , fotosentez canlılar için en önemli organik madde üretim mekanizması olmuştur.

Not: Fotosentezden önce (ozon oluşmadan) organik madde sentezi için gerekli enerji u.v , şimşek , yıldırımlarla gerçekleşirken , fotosentezde madde sentezi için gerekli enerji güneşin görünür ışınları (450-760n.m) ile gerçekleşir .Ozon bu ışınların geçişine engel değildir.

Not: Bugün yaşayan bütün canlılar (Kemosentetik ler hariç) ihtiyaç duydukları organik besini ve oksijeni fotosentezden karşılarlar.

Fotosentezin özgün olayları

Işık

1-6CO2 + 6H2O —————-C6H12O6 + 6O2

Klorofil

2-Kloroplastta gerçekleşir.

3-Fotosentetik ototroflarda görülür.

4-Hammaddeler CO2 ve H2O dur.(Bakterilerde H ve H2S kullanılır)

5-Ürünler glikoz ve O2 dir.(Bakterilerde O2 yerine S oluşur)

6-Işıkta gerçekleşir.

7-Anabolik reaksiyonlarıdır.

8-Hidrojen akseptörü NADP dir

9-İnorganik madde organik maddeye dönüşür.

10-Işık enerjisi kimyasal bağ Enerjisine dönüşür

11-Fotofosforilasyon la ATP sentezi yapılır.

12-Klorofil ve su elektron kaynağıdır.(Bakterilerde H ve H2S, elektron ve H kaynağı olarak rol alır)

13-Elektronların son alıcısı klorofil ve NADP dir.

14-Canlıda ağırlık artışı olur.

15-Sentezlenen ilk ürünler karbonhidratlardır.

Bakteriyel fotosentezin özellikleri

1-Sitoplazmada gerçekleşir

2-Klorofiller sitoplazmik zar katlanmaları olan tilakoidlerde yer alır

3-H ve elektron kaynağı olarak H2 veya H2S kullanılır

4-Işık gereklidir

5-Yan ürün olarak O2 oluşmaz

6-Anaerobiktirler

Protista ve bitkilerde gerçekleşen fotosentezin özellikleri

1-Kloroplastlarda gerçekleşir

2-Klorofiller kloroplastlardaki granalarda yer alır

3-H ve elektron kaynağı H2O dur

4-Yan ürün olarak O2 oluşur

5-Işık gereklidir

Fotosentezin evreleri:

A-Işık evresi reaksiyonları

a-Devirli fotofosforilasyon

Özellikleri:

1-Işık varlığında gerçekleşir

2-Granalarda gerçekleşir

3-Enzim görev almaz

4-Elektron kaynağı klorofildir

5- e.t.s ye aktarılan her elektrona karşılık 2 ATP sentezi gerçekleşir

6-Klorofilden e.t.s ye aktarılan elektronlar yine aynı klorofil tarafından tutulurlar

7-Bu seride sadece karanlık evrede kullanılmak üzere ATP sentezi gerçekleşir

b-Devirsiz fotofosforilasyon

Özellikleri:

1-Işık varlığında gerçekleşir

2-Granalarda gerçekleşir

3-Enzim görev almaz

4-Elektron kaynağı PS1,PS2 ve H2O dur

5-İki, pigment sistemi görev alır

6-Suyun iyonizasyonu ve O2 nın oluşumu bu döngüde gerçekleşir

7-Karanlık evrede kullanılacak ATP ve CO2 nin redüklenmesinde kullanılacak H ler bu evrede üretilir. (ATP ve NADPH2 ler üretilir)

8-Ps1 ve Ps2 nin dört kez indirgenme - yükseltgenme olayına karşılık sistemde 4 ATP,2 NADPH2 ve 1 O2 sentezlenir

Genellemeler:

-Işık evresi reaksiyonlarında ihtiyaç duyulanlar:

1-Işık 2-ADP+Pi 3-NADP 4-Klorofil 5-H2O 6-e.t.s

-Işık evresi reaksiyonlarında açığa çıkanlar:

1-ATP 2-HADPH2 3-O2

B-Karanlık evre reaksiyonları:

Özellikleri:

1-Kloroplastlarda stroma da meydana gelir

2-Enzimler rol alır

3-Isı,Ph,Substrat miktarı,İnhibitör ve aktivatörlerden etkilenirler

4-CO2 nin kullanıldığı evredir

5-1 CO2 için bu evrede ışık evrelerinde üretilen 3 ATP ve 2 NADPH2 kullanılır(1 glikoza karşılık 18 ATP ve 12 NADPH2 kullanılır)

6- e.t.s rol almaz

7-CO2 yakalayıcısı olarak Ribuloz difosfat (Pi-5C-Pi) rol alır

8-Işığa ihtiyaç duyulmaz

9-Glikoz,sukroz,nişasta,a.asit,gliserol vb. organik maddelerin üretildiği evredir

Fotosentezin ÅŸematize edilmesi

Fotosentez reaksiyonlarında elde edilen ürünlerdeki C,H ve O kaynakları aşağıdaki gibidir.

6CO2 + 6H2O C6H12O6 + 6O2

CO2: Glikozdaki C ve O kaynağıdır

H2O: Glikozdaki H ve serbest kalan O2 kaynağıdır (Tartışılacak!)

FOTOSENTEZ İLGİLİ GRAFİKLER

A- Fotosentez: Fotosentez reaksiyon hızını etkileyen faktörler:

1-Işık 2-Klorofil 3-CO2 4-H2O 5-Isı

1-Işık faktörü:

1-Temel enerji kaynağıdır.

2-Işık evresinde rol oynar.

3-Dalga boyu ve şiddeti önemlidir.

a) Işığın dalga boyu:Fotosentez dalga boyunun 400-750 nm olduğu aralıkta gerçekleşir. Klorofil tarafından mor ışık daha fazla soğurulur ancak fotosentezin reaksiyon hızı kırmızı ışıkta fazla yeşil ışıkta en az değerdedir

PS1,PS2 yükseltgenmesinde ve H2O nun iyonizasyonunda farklı dalga boylarında ışığa ihtiyaç olduğu için fotosentezin hızı beyaz ışıkta daha fazladır.

b) Işığın şiddeti: Belirli bir ışık şiddetine kadar reaksiyon hızı artar.

Ancak ışık şiddeti güneş(ışık) ve gölge bitkilerinde fotosentez reaksiyon hızı üzerine etkisi farklıdır

Not:Işığın fotosentez için gerekli enerji kaynağı olmakla beraber klorofilin sentezi içinde ışığa ihtiyaç vardır.

Mg

Öncül madde—–Porfirin———Mg-porfirin (Karanlıkta gerçekleÅŸir.)

( Fe , Enzim )

MG-porfirin————-Öncül-klorofil——————Klorofil

Işık

Klorofil sentezi (Kısaca)

Enzim / Işık

( C , H , O , N ) + Mg ———————- 1 mol Klorofil

Fe katalizör

2-CO2 faktörü:

1-Karanlık evre reaksiyonlarında görev alır.

2-Glikozun yapısına katılır.

Atmosferde % 0,03 oranında bulunan karbondioksit % 0,3 ‘e kadar artırınca reaksiyon hızı artar CO2 nin miktarını daha fazla artırmak reaksiyonu hızlandırmaz.

3-Isı faktörü:

1-Karanlık evre reaksiyonlarında etkendir.

2-Optimal ısı 35 derecedir. (Türe göre değişir.)

3-Fotosentezin enzimatik reaksiyonlardan olması nedeniyle ısıya karşı duyarlıdır.

4-Su faktörü:

Özellikleri:

1-Güneşten gelen fazla ısının terleme ile uzaklaştırılmasında görev alır.

2-Karbondioksitin redüklenmesinde kullanılan H lerin kaynağıdır.

3-Atmosferin O2 kaynağıdır.

4-Devirsiz fotofosforilasyon da kullanılır.

5-Enzimatik reaksiyonların gerçekleşmesi için gerekli ortamı oluşturur.

Fotosentez reaksiyonlarında etken olan faktörler için minimum yasası geçerlidir. Buna göre reaksiyon hızı faktörlerden en zayıfı tarafından belirlenir.

Bitkilerde Destek Ve Hareket

Salı, 06 Kasım 2007

Bitkilerde destek ve hareket

Destek yapıları:

1-Hücre çeperi ve turgor: Otsu bitkilerde ve ağaçsı bitkilerin genç yapılarında desteği oluşturan temel yapıdır.

2-Destek dokusu: Ağaçsı bitkilerde destek ödevi için farklılaşmış özel hücrelerden oluşmuş dokudur.(Kollenkima ve sklerankima)

3-İşletim demetleri ve çeper kalınlaşması gösteren dokular:Bu dokulara ait hücreler sahip oldukları kalın çeperlerle esas görevlerinin yanısıra bitkilerde destek ödevide görürler.

Bitkilerde hareket:

Bitkilerde konum ve yer değiştirme hareketleri görülmez. Bitkilerde gözlenen hareket biçimleri;

1-Nasti(İrkilme):Uyaranın yönüne bağlı olmaksızın gerçekleşen tepki tarzındaki hareketlerdir.Uyarana göre adlandırılır.

Not:Nasti olayında temel etken turgor olayıdır.

*Fotonasti…….(Uyaran:ışık):Papatya çiçeklerinde

*Termonasti….(Uyaran:Isı):ÇiÄŸdemin yaprak hareketlerinde

*Sismonasti….(Uyaran:Sarsıntı,DeÄŸme):Küstüm otunda

*Tigmonasti….(Uyaranokunma):Böcek kapan bitkilerde

2-Tropizma(Uyarılma):Uyaranın yönüne bağlı olarak gerçekleşen yönelim şeklindeki harekettir.Uyarana göre adlandırılır.Uyarana doğru gerçekleşen yönelime pozitif tropizma, uyarandan uzaklaşma şeklinde gerçekleşen yönelime negatif tropizma denir.

Not:Tropizma olayında temel etken hormonlardır

*Fototropizma (Uyaran: ışık) Gövde pozitif tepki kök ise negatif tepki verir.

*Jeotropizma (Uyaran:Yerçekimi) Gövde negatif kök ise pozitif tepki verir.Bataklık ve sulak ortam bitkilerinin bazı kökleri negatif jeotropizma gösterir. Bu tip kökler havalandırma kökleri olarak adlandırılır ve bataklık toprağında O2 nin az olmasından dolayı köklerin gaz alış verişinde rol alırlar.

*Hidrotropizma (Uyaran :Su) Kökler pozitif hidrotropizma göstererek suyun fazla olduğu ortamlara doğru yönelirler.

*Kemotropizma (Uyaran:Kimyasallar=asitler,bazlar,gübre) Kökler kimyasallara karşı pozitif (Gübre) veya negatif (Asit) tropizma gösterirler.

*Travmatropizma (Uyaran:Yaralanma) Kökler yaralanmaya neden olan faktörlere karşı negatif tropizma gösterir.

*Haptotropizma (Uyaran:Temas) Sarmaşık ve fasulyenin sülük gövdelerinde değmeye karşı pozitif tropizma gösterir.

Bitkisel Hormonlar

Salı, 06 Kasım 2007

Bitkisel Hormonlar

Bitkilerde hormon üretilen yapılar:

1) Kök ve gövde ucu 2) Yapraklar 3) Tohum 4) Depo gövde ve köklerde 5) Tomurcuk 6) Dikotiledon’larda yara bölgesi 7) Meyve

Bitkilerde taşıma sistemi olmadığı için hormonların taşınması difüzyonla olur. Hedef yapılar, hormon üreten yapılara çok yakındırlar

Bitkisel hormonlar; bitkilerde hücre bölünmesi, hücre büyümesi , çimlenmenin uyarılması veya engellenmesi, gövde – meyva- yaprak- kök büyümesi, meyva olgunlaÅŸması, yaprak dökülmesi, Yaraların kapanması, tropizma gibi önemli yaÅŸamsal olayların gerçekleÅŸmesinde rol oynayan organik maddelerdir.

Bitkisel hormonları bitkilerde geçekleştirdikleri etkiye göre iki grupta incelenebilir.

GeliÅŸimi uyaran hormonlar: Oksin – Sitokinin – Giberillin

GeliÅŸime ket vuran hormonlar: Absisik asit – Etilen – Çok miktardaki oksin

Başlıca bitkisel hormonlar ve görevleri:

1-Oksin:

Üretildiği yer:Gövde ve kök uçlarında , yapraklarda meristematik hücrelere tarafından oluşturulur.

Etkisi:

1-Büyüme bölgesindeki hücrelerin büyümesini sağlar.

2-Bazı dokularda hücre bölünmesini uyarır.

3-Yeni köklerin oluşumunda rol oynar.

4-Hücre , doku farklılaşması sağlar.

5-Gövde, kök, yaprak ve meyve büyümesini sağlar.

6-Fototropizmaya neden olur.

7-Ovaryum gelişimini uyarır ve tohumsuz meyve oluşumunu sağlar.

8-İlkbaharda kambium faaliyetini başlatır.

9-Döllenen çiçeğin ve yaprakların dökülmesini önler

10-Az salgılandığında yapraklar dökülür.

11-Çok salgılandığında büyüme ve gelişmeye ket vurur.

12-Stomaların açılıp kapanmasına etki eder.

2-Giberillinler:

Etkisi:

1-Gövdenin hızlı ve anormal uzamasını sağlar.

2-Tohum çimlenmesini uyarır.

3-Çiçeklenmeyi ve erken çiçek açmayı uyarır.

4-Meyve büyümesini sağlar.

5-Tohumda depo nişastanın kullanılabilir glikoza dönüşümünü uyarır.

3-Sitokininler:

Üretildiği yer: Sitokininlerin ana kaynağı köklerdir.

Etkisi:

1-Hücre bölünmesini uyarır.

2-Bitkide büyümeyi sağlar.

3-Protoplastların kloroplastlar haline gelmesini sağlar.

4-Yaprak dökülmesini engeller.

5-Tomurcuklardan filiz ve yaprak oluşumunu uyarır.

4-Absisik asit:

Etkisi:

1-Tomurcuk ve tohumlarda uyku halinin başlaması.

2-Hücre bölünmesinin azaltılması.

3-Su kayıbında stomaların kapanması.

4-Yeşil yaprakların yerini koruyucu pulların alması.

5-Etilen:

Etkisi:

1-Meyve olgunlaşmasını uyarır.

2-Yaprak dökülmesini uyarır.

Insanlar Neden Yaratildi ?

Salı, 06 Kasım 2007

İNSANLAR NEDEN YARATILDI ?

İNSAN VAROLUÅžU GEREĞİ kendi varlığını, çevresini sorgulayan ve sorgulamalarına bir cevap bulamadığı sürece tatmin olamayan bir yaratılışa sahiptir. Kendisini varlık âlemine gönderen Zât’ı tanıdığı ve varoluÅŸunu tanımlayabildiÄŸi ölçüde bir huzura kavuÅŸabilir. “Nereden geliyorum, nereye doÄŸru gidiyorum?” gibi temel sorgulamalarındaki veriler çevredeki varlıkların var oluÅŸuyla örtüştüğü için cevaplanması ve ispatlanması bir derece daha kolaydır. Ancak, kendi varlığına özgün kalan “Ne için varım? Varlğımı anlamalandıran gerçek nedir?!” sorgulamasında çevresel verilerden yoksundur. Bu soru kendi içerisinde açıklanması gereken bir sorunsaldır. Bu tarz sorgulamalarda vahiy yol gösterse de, genellikle aklı devre dışı bırakacak derecede aÅŸikar cevaplar vermez. Çünkü, İstenen cevap sorgulamanın içerisinde gizlidir. AÅŸikar cevaplar ise sorgulamanın önünü kapatacaktır.

Bu evrendeki her bir nesnenin varoluşuna dair etraflıca ve derinlemesine bir irdeleme yapıldığında iki temel gerçekle yüzleşme yaşanır:

Birinicisi, bir yaratıcı kesinlikle vardır. Bu yaratıcı, kainatta görerek muhatap olduÄŸumuz icraatlarından anlaşıldığı üzere ve kendi vahyî kelâmı olan Kur’ân’ın vasıflandırdığı kesinlikte, sıfatlarına bir sınır konulamayacak, nesnel bir tanımlama yapılamayacak derecede müteâldir, yücedir. Sıfatlarında ne bir sınır vardır, ne de bir çirkinliÄŸin yerleÅŸmesi tasavvur edilebilir. Her bir mahluku aracısız bizzat kendisi yaratmaktadır. Bu yaratmalarda icraatına vasıtalık yapan ve yapabilecek olan hiç bir ÅŸey bulunmamakatadır. İkinicisi ise, bu yaratmalarda daima bir maksat gözetilmektedir. Bu maksatlar yine yaratıcının sıfatları ile uygunluk gösteren bir kudsiyet içerisindedir. Yani maksatlar dahi müteâldirler.

DoÄŸan güneÅŸten yaÄŸmur damlasına, gezegenlerin mevkilerinden çekirdeÄŸin zarına kadar mahlukatın tümünün yaratılışında gözetilen maksatlardaki müteâliyetin, mahlukatın efendisi, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olmaya aday insanın yaratılışında gözetilmemiÅŸ olması tasavvur edilemez. Aynı zamanda, kainatın nihayetinde yaratılan, tüm esma-i ilahiyeye ayna ve muhatap olması cihetiyle küllî bir küll olan insanın var edilmesindeki maksat, bir aÄŸacın meyvesinin aÄŸaçta kendini gösteren hakikatlerin tümünü bünyesinde barındırması gibi, kainatın tamamında kendini gösteren maksatların tümünü buluÅŸturacak kadar müteâl olmak durumundadır.

Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah’ın kendine muhatap olabilir bir istidatla yarattığı insanın kainattaki durumu diÄŸer varlıkların tümünden daha ileri ve daha risklidir. İçerisinde yaÅŸadığı âleme nazarını salan akl-ı selim bir insan, en mutlu yaÅŸayanların ve baÅŸarıya zorlanmaksızın ulaÅŸanların, önce bitkiler, sonra da hayvanlar olduÄŸunu görecektir. Mutsuz bir bitki veya bir hayvan yoktur, bu dünyaya mutlu ve baÅŸarılı bir yaÅŸam sürmeleri için gönderilmiÅŸlerdir. Donanımları da böyle bir yaÅŸam için oldukça uygundur. Meleklerin durumu da farklı bir açıdan hayvanların durumu gibidir. Onların da huzurlarını bozacak nefisleri, benlikleri, kavga sebebi olabilecek hazıra yönelik yoÄŸun istekleri yoktur.

İnsan ise ne melek, ne de hayvandır. İkisinden de aldığı yönler olmakla birlikte, huzurunu ve lezzetini bozacak farklı donanımları da vardır. Melek ve hayvan karışımı olarak yaratılmak bile yeter derecede bir problem iken; ayrıca, ikisinden de çok farklı olarak akıl ve enaniyet gibi soru ve isyan sebebi olabilecek özelliklerle donatılarak yaratılmıştır. Hazır lezzetinin içerisine geçmişin elemleri ve geleceğin kaygıları katılan insanın, gerçek bir lezzeti tatması, yaşadığı kaygılar ve elemler sebebiyle imkansızlaşır. Bu imkansızlıklar içerisinde ne ibadet, hamd ve senâ cihetiyle meleklere yetişebilir, ne de lezzet ve faydalanma cihetiyle hayvanları geçebilir.

Diğer taraftan insanın zemini meleklerin bulunduğu zemine oranla kaygan ve sislidir. İnsanın yaşamsal zemini hayrın ve şerrin karışımından oluşturulmuştur. Üstelik bir de lezzetlere aşk derecesinde meftun bir yoldaşı vardır insanın. Bu nedenle, lezzetlere aşık bir nefis sahibi mahluk olarak insanın günahlara düşmeden yaşaması, istisnalar hariç mümkün olamamıştır. Yaratıcının varlığının doğrudan hissedilmediği bir vasatta, sahiplenmeye şiddetle meyilli bir benlik sahibi oluşu, nefsin verilişi, nefis sahibi bir varlık olarak insanın hayır ve şer denkleminde yaratılışı birlikte düşünülünce açıkça görülmektedir ki, insan günahsızlık mertebesine erişebilmesi için yaratılmamıştır. Meleklerde nedereyse kaçınılmaz bir şekilde açığa çıkan ibadete karşılık, insan ibadetini, kendi iradesini kullanarak gerçekleştirebilir. Bu durum da insanın ibadetlerindeki verimi düşürmektedir.

Öyle ise, meleklerin mükemmel ibadetlerine karşılık, sönük ve hatalarla dolu bir ubudiyetten başka birşey elinden gelmeyen insan neden yaratılmıştır? İbadetleri mükemmel bile olsa inasanın yaratılmasına neden ihtiyaç duyulmuştur? Yaratılmasına ihtiyaç duyuldu ise, bu durum, Yaratıcının yaratılmışa bağımlı olması gibi bir çelişkiyi ortaya çıkaracaktır. İhtiyaç duyulmadıysa, yaratılamasının arkasındaki gerekçe ne olabilir?

Hücrelerdeki Farklı Ve Benzer Yapılar

Salı, 06 Kasım 2007

Hücrelerdeki Farklı ve Benzer Yapılar

Yapı

Prokaryot Hücre

Bitki Hücresi

Hayvan Hücresi

Kısaca GöreviHücre zarı

Var

Var

Var

Madde alış-verişi ve sitoplazmayı ortamdan ayırmak

Hücre çeperi

Var

Var

Yok

Koruma ve destek

Ribozom

Var

Var

Var

Proteinsentezi

Mitokondri

Yok

Var

Var

Enerji (ATP) üretim merkezi

Plastitler

Yok

Var

Yok

Çeşitli pigmentleri taşımak, besin depo etmek

Klorofil

Var (bazılarında)

Var (çoğunda)

Yok

Fotosentez yapmak

Sentrozom

Yok

Yok

Var

Hücre bölünmesinde görevli

Lizozom

Yok

Benzeri var

Var

Hücre içi sindirim yapmak

Golgi aygıtı

Yok

Var

Var

Hücre dışına salgı yapma

Endoplazmik retikulum

Yok

Var

Var

Madde taşınması ve depolanması, lipidsentezi

Koful (Vakuol)

Yok

Var (büyük)

Var (küçük)

Geçici depolama birimi

Çekirdek

Zarla çevrili değil

Var

Var

Hücrenin kalıtım ve yönetim merkezi

Çekirdekçik

Yok

Var

Var

RNA ve Ribozomsentezi

Hücredeki Mucize

Salı, 06 Kasım 2007

HÜCREDEKİ MUCİZE

EN KÜÇÜK CANLI: HÜCRE

Vücudumuzun her noktasında küçük, ama küçük olduğu kadar da karmaşık bir hayat hüküm sürer. İnsanın herhangi bir organının derinliklerini mikroskop altında incelediğimizde, orada o organı oluşturmak üzere biraraya gelmiş ve her an faaliyet içinde olan milyonlarca minik canlının yaşadığını görürüz. Yalnızca insan değil, bütün canlılar hücre denilen bu mikroskobik canlıların biraraya gelmesinden oluşurlar.

Hücreler çekirdeksiz (prokaryot) ve çekirdekli (ökaryot) olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bakteriler çekirdeksiz tek hücreli canlılardır. İnsan ve hayvan hücreleri ile bitki hücreleri çekirdekli hücrelerden oluşur ancak yapı olarak birbirlerinden farklıdırlar. Bitki hücreleri içerdikleri kloroplastlar sayesinde güneş ışığını kullanarak insanlar ve hayvanlar için besin ve oksijen üretirler. Bu broşürde genel olarak insan hücreleri üzerinde durulmuş aynı zamanda yer yer bitki hücrelerine de değinilmiştir.

İnsan vücudunda 100 trilyondan fazla hücre bulunur. Bu hücrelerden bazıları o kadar küçüktür ki bunların bir milyon tanesi biraraya gelse ancak bir iğne ucu kadar yer kaplar. Ancak, bu küçüklüğüne rağmen hücre, bilim dünyasının ortak kanaatiyle, insanoğlunun bugüne kadar karşılaştığı en kompleks yapı ünvanını korumaktadır. Halen keşfedilmemiş pek çok sırrı içinde barındırmayı sürdüren hücre, evrim teorisinin de en büyük açmazlarından birini oluşturur. Nitekim ünlü Rus evrimcisi A. I. Oparin gözardı edilemeyen bu gerçeği şöyle ifade eder: "Maalesef hücrenin meydana gelişi evrim teorisinin bütününü içine alan en karanlık noktayı teşkil etmektedir."1

Bu konudaki diÄŸer bir itiraf ise, Johannes Gutenburg Üniversitesi Biyokimye Enstitüsü BaÅŸkanı Prof. Dr. Klaus Dose’ye aittir. Dose, canlı hücrenin oluÅŸumu ile ilgili; "YoÄŸun çabalara raÄŸmen son 30 yıldan bu yana canlı hücrelerin oluÅŸumunu açıklayabilecek herhangi bir buluÅŸ yapılamadı."2 diyerek, evrimin canlılığın kökenine bir açıklama getiremediÄŸini itiraf etmektedir.

Bu itiraftan, evrimin önünün daha ilk aşamada tıkandığı ve daha fazla ileri gitme şansının kalmadığı rahatlıkla anlaşılmaktadır. Zira, bilindiği gibi canlı vücudunun başlıca yapıtaşı hücredir. Dolayısıyla, henüz hücrenin hatta hücreyi meydana getiren proteinler ve proteinleri meydana getiren amino asitlerin meydana gelişini bile açıklayamayan bir teorinin, dünya üzerindeki canlıların ortaya çıkışı hakkında bir açıklama getirmesi mümkün değildir.

Aksine, hücre, insanın "yaratılmış" olduğunun en göz kamaştırıcı delillerinden birini oluşturmaktadır.

Hücrenin yaşamını sürdürebilmesi için, hayati işlevlere sahip bütün temel parçacıklarının birarada bulunmaları gereklidir. Yani hücrenin sözde evrimsel bir süreç sonucu meydana geldiğini iddia eden bir kişi, aslında hücrenin milyonlarca parçasının aynı anda ve aynı yerde tesadüfen var olduğunu iddia ediyor demektir. Üstelik tüm bu parçaları yine aynı anda belli bir düzen ve plan içinde biraraya gelmiş olmaları gerekmektedir. Böyle bir olayın tesadüfen gerçekleşebilmesi ise kuşkusuz imkansızdır. Dolayısıyla hücre gibi bir yapının varlığı, "yaratılış"ın apaçık bir delilidir.

Bir benzetme yaparsak, hücrenin, evrimin iddia ettiği gibi rastlantılar sonucu meydana gelebilmesi, basım evindeki bir patlamayla şans eseri bir ansiklopedinin basılıvermiş olmasından daha düşük bir ihtimale sahiptir. Başka bir deyişle, canlılığın tesadüfen meydana gelmiş olması ihtimal dışıdır.

Buna rağmen evrimciler, hala, ilkel dünya şartları gibi, olabilecek en kontrolsüz ortamda canlılığın rastlantılarla ortaya çıktığını iddia edebilmektedirler. Oysa bu, hiçbir zaman bilimsel verilerle uyuşmayan bir iddiadır. Ayrıca en basit ihtimal hesapları bile, değil canlı bir hücrenin, o hücredeki milyonlarca proteinden tek bir tanesinin bile tesadüfen oluşamayacağını matematiksel olarak kanıtlamıştır. Bu da evrim teorisinin akıl ve mantıktan çok hayal, fantazi ve yakıştırmalar üzerine kurulu bir senaryolar yığını olduğunu göstermektedir.

Tek bir hücrenin varlığı kadar, hücreler arasında mükemmel bir uyum ve işbirliğinin var olması da hayret vericidir. İnsan vücudundaki bütün hücreler başlangıçta tek bir hücrenin bölünerek çoğalmasıyla meydana gelmiştir. Ve, daha en başından, vücudumuzun şu anki yapısı, şekli, tasarımı ve tüm özellikleriyle ilgili her türlü bilgi bu ilk hücrenin çekirdeğindeki kromozomlarda mevcuttur.

Bütün hücreler genel özellikleri bakımından birbirlerine benzerler. Ancak her organ, yapısına ve görevine göre özelleşmiş şekiller ve kabiliyetlerle donatılmış, diğer organlardakinden farklı hücrelere sahiptir.

Tek başına bir hücre, bütün çalışma sistemleri, haberleşmesi, ulaşımı ve yönetimiyle büyük bir şehirle benzer bir karmaşıklık derecesine sahiptir: Hücrenin sarf ettiği enerjiyi üreten santraller; yaşam için zorunlu olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar; üretilecek bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu bir bilgi bankası; bir bölgeden diğerine hammaddeleri ve ürünleri nakleden kompleks taşıma sistemleri, boru hatları; dışardan gelen hammaddeleri işe yarayacak parçalara ayrıştıran gelişmiş laboratuar ve rafineriler; hücrenin içine alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin giriş-çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri bu karmaşık yapının yalnızca bir bölümünü oluştururlar.

İnsanın hayatının devamlılığı, kendisini meydana getiren bu hücrelerin hem kendi içlerinde hem de birbirleri arasında uyum içinde çalışmaları sayesinde olur. Hücre, diğer hücrelerle uyum içinde çalışırken, kendi yaşamını da büyük bir düzen ve hassas bir denge içerisinde sürdürür. Bu düzenini devam ettirmek, iç dengesini korumak için ihtiyacı olan birçok maddeyi, enerjisi de dahil olmak üzere bizzat kendisi tesbit eder ve üretir. Kendi karşılayamadığı ihtiyaçlarını ise dışardan büyük bir titizlikle seçip alır. Öyle seçicidir ki, dış ortamda başıboş dolaşan maddelerden bir tanesi bile hücrenin izni olmadan şans eseri onun kapılarından içeri giremez. Hücrenin içinde lüzumsuz, amaçsız tek bir molekül bile bulunmaz. Hücre dışına çıkışlar da aynı şekilde hassas kontroller, sıkı denetimler sonucunda gerçekleşir.

Tüm bunlarla birlikte hücre, her türlü dış tehdit ve saldırıya karşı kendini koruyacak bir savunma sistemine de sahiptir. Dahası, içerdiÄŸi bunca yapı ve sisteme, içinde süregiden sayısız faaliyete raÄŸmen, ortalama bir hücrenin büyüklüğü modern bir ÅŸehir gibi kilometrelerce kare deÄŸil, yalnızca milimetrenin 100′de biri kadardır.

İşte bu dünyadaki en küçük canlının burada kısaca birkaçını saydığımız işlevlerinden herbiri, kitabın devamında da inceleyeceğimiz gibi, başlıbaşına, inanılması güç birer mucize niteliğindedir.

Hücre

Salı, 06 Kasım 2007

Hücre

Hücre, canlının canlılık özelliklerini taşıyan, yapı ve görev bakımından en küçük parçasıdır. Hücreye "göze" de denir.

Bitkisel ve hayvansal her organizma, hücre adı verilen yapı taşlarından oluşur.

//Tarihçe

Hücreyi ilk bulan ve tanımlayan İngiliz uzmanı Robert Hook’tur. Hook mikroskopla incelemekte olduÄŸu mantar parçasının yanyana dizili bitiÅŸik bölümlerden oluÅŸtuÄŸunu görmüş, bu yapı birimlerine "hücre" adını vermiÅŸtir (1665). Daha sonra 1671 yılında Grew ve 1672 yılında Malpighi, bitkilerde de aynı yapı birimlerinin olduÄŸunu bulmuÅŸlardır. 19. yüzyılın ortalarında hücre kuramı ortaya atılmıştır. Günümüze dek geliÅŸtirilen hücre kuramı (hücrelerin yapısını, özelliklerini, oluÅŸumlarını vb. tanımlayan kuram) biyolojiye büyük ilerlemeler saÄŸlamıştır.

Hücre Biçimleri

Fare hücrelerinin mikroskopla büyütülmüş görüntüsü, her bir hücrenin büyüklüğü yaklaşık olarak 10 mikron

Hücreler çok çeşitli biçimlerde olabilirler. Büyük bir çoğunluğu alyuvarlar gibi yumurta biçimli ya da küreseldir. Bunun yanısıra, mide hücreleri ya da meyve kabuğundaki hücreler gibi silindir biçimli; kas hücreleri gib uzun; sinir hücreleri gibi dallı, deri ve çiçeklerinyapraklarındaki hücreler gibi yassı biçimli hücreler de vardır.

Hücrenin boyutları genellikle birkaç mikronluk büyüklüğe ulaşabilir (bir mikron milimetrenin binde birine eşittir.)

Hücre Çeşitleri

Ökaryotik ve Prokaryotik hücrelerin yapısı

Ökaryotik hücreler

Zar, sitoplazma, çekirdek ve organellerden meydana gelmişlerdir. Organeller, sitoplazma içinde farklı görevlere ve yapıya sahiptirler. Hücreler gördükleri işe göre farklı şekil ve büyüklüktedirler. Bunlara örnek olarak kas, sinir ve kemik hücreleri gösterilebilir. Kan hücrelerinden olan alyuvarların çekirdekleri yoktur. Fakat farklılaşmaları sırasında çekirdeklerini kaybettiklerinden bunlar da ökaryotik hücrelerden sayılırlar.

Prokaryotik hücreler

Bakteriler ve mavi-yeşil alglerdeki hücre tipleri bu gruba girer. Bunların çekirdek zarı ile çevrili çekirdekleri yoktur. Sitoplazmalarındamitokondri gibi zarlı organeller yoktur. Kalıtım maddesi olan DNA sitoplazma içerisine dağılmış durumdadır. Ribozomları vardır. Bu hücrelerin hayati faaliyetleri sitoplazmada ve hücre zarında gerçekleşir.

Hücrenin Yapısı

Mikroskopla bakıldığında hücrenin yapısı, keratin (kırmızı) ve DNA (yeşil)

Hücre çeperi

Sadece bitki hücrelerinde sitoplazmik zarın dışında bulunan, selülozdan yapılmış, sertçe ve oldukça kalın, cansız, geçirgen ve dayanıklı bir zardır. Koruyucu özellikte olan bu zara bazı bitkilerde mantar özü(suberin) ve odun (lignin) maddeleri de katılır.

Stoplazma

Hücre zarı ile çekirdek zarı arasında kalan hücre bölümünü kaplayan, homojen nitelikte, kolloidal ve devamlı değişim halinde bulunan bir eriyiktir. Sitoplazma inorganik maddeler (çeşitli iyonlar :-):-):-):-)l tuzları, asit ve bazlar), organik maddeler, protein, yağ, karbonhidrat, nükleik asitler, hormonlar) ve % 60-95 arasında değişen sudan ibarettir. Sitoplazmanın içerisinde çeşitli canlı yapılar (organeller) ve cansız yapılar (inklüzyon cisimcikleri) bulunur. Canlı hücre maddesine protoplazma denir. Protoplazma, yapı bakımından sitoplazma ve çekirdekten oluşur.

Endoplazmik Retikulum (E.R.)

Sitoplazmada besin dolaşımını, yağ ve hormon sentezini sağlayan, hücre zarı ve çekirdek zarı arasında yer almış bir sıra karışık kanallar sistemidir. Üzerinde ribozom bulunmayanlarına taneciksiz endoplazmik retikulum denir ki, burası steroid hormon salgılayan hücrelerde steroid yapımının, diğer hücrelerde ise zehirsizleştirme olayının gerçekleştiği yerdir.

Golgi aygıtı

Zarımsı tüp ve keseciklerin biraraya gelmesiyle meydana gelir. Genellikle çekirdeğe yakındır. Bilhassa aktif salgı yapan bez hücrelerinde göze çarpar. Asıl görevinin hücrenin salgıladığı proteinleri depolamak olduğuna inanılmaktadır.

Mitokondriler

Sosis veya çomak biçiminde, zarımsı bir yapıdır. Hücrenin enerji meydana getirici üniteleridir. Hücre solunumunun sitrik asit devri (Krebs çemberi) burada gerçekleşir. Organik moleküllerden kimyasal bağların kopmasıyla açığa çıkan enerji burada ATP (Adenozin TriFosfat) şekline çevrilir.

Koful (Vakuol)

İçleri kendilerine has bir özsu ile dolu yapılar olup bitki hücrelerinde hayvan hücrelerinden daha fazla bulunur. Genç hücrelerde küçük, yaşlı hücrelerde ise tek tek ve büyüktür. Kofullar plazmoliz ve deplazmoliz olaylarında rol oynarlar. Bir hücreli hayvanlarda, besinlerin sindirildiği besin kofulları ile fazla su ve zararlı maddelerin atıldığı boşaltım kofullarının hücre canlılığını koruma da önemli rolleri vardır.

Ribozom

Endoplazmik retikulum kanalcıkları boyunca sıralanmış ve sitoplazmada dağınık olarak bulunan protein sentezinin baÅŸladığı yapılardır. Yaklaşık 150 Angström çapındadırlar. Yapılarının % 65’i RNA (ribonükleik asit) ve % 35’i proteindir. Ribozom yardımı ile sentezlenen proteinler endoplazmik retikulum aracılığı ile hücre içi bölgelere veya hücre dışına iletilirler.

Plastitler

Plastitler; Kloroplastlar, Kromoplastlar ve Lökoplastlar olmak üzere üçe ayrılır.

Kloroplastlar

Yeşil renkte klorofil maddesi taşırlar. Bitkilere yeşil rengini bunlar verirler. Güneş ışığı karşısında su ve karbondioksitten organik maddeler imal ederler ki, bu olaya karbon özümlemesi (fotosentez) adı verilir.

Kromoplastlar

Renkli plastitlerdir. Turuncu renkte olanlara “karotin”, sarı renkte olanlara “ksantofil”, sarımsı kırmızı olanlara da “likopen” denir. Havuç ve domatesgibi meyve ve sebzelerin kendine has renklerini verirler.

Lökoplastlar

Renksizdirler. Bitkilerin ışık görmeyen kısımlarında (kök, yumru vb.) bulunurlar. NiÅŸasta depolarlar. Fotosentez sonucu oluÅŸan glikoz, iletim sistemi aracılığıyla depo yeri olan lökoplastlara gelir. Burada glikoz molekülleri birleÅŸerek niÅŸasta molekülleri meydana gelir. NiÅŸastanın sentezi esnasında, su açığa çıkar. “n” sayıda glikoz molekülünün birleÅŸmesi esnasında (n-1) sayıda H2O molekülü açığa çıkar. NiÅŸasta taneciklerinin ÅŸekil ve büyüklükleri bitkinin çeÅŸidine göre farklılık gösterir.

Sentriyoller

Sadece hayvan hücrelerinde bulunmakla beraber, çok az bitki hücresinde de rastlanmıştır. Sentriyoller, çekirdeğin yakınında ve birbiriyle dik açı yapacak şekilde yerleşmiş iki kısa silindirden ibarettir. Üçlü gruplar halindeki tüpçükler sentriyolün duvarları içinde uzunlamasına olarak ilerlerler. Çeper boyunca bu üçlülerin 9 tanesi düzgün aralıklarla yerleşmişlerdir.

Arı Ailesi

Salı, 06 Kasım 2007

Arı Ailesi

Aralarında olağanüstü bir işbirliği olan arı ailesi, anaarı, işçi arı ve erkek arıdan oluşur. Arı kolonisi, kuralları çok sıkı olan bir sosyal düzen içinde birlikte yaşar. Hiçbir arı bu koloniden ayrı olarak hayatını devam ettiremez.

Kolonide birkaçyüz erkek arı, binlerce işçi arı ve bir tek anarı bulunur. İşçi arı sayısı mevsime göre 10.000 ile 100.000 arasında değişir. Her arı ailesinin kendine özgü bir kokusu vardır. Bu yüzden dışarı çıkan her arı kendi kovanına geri dönmek zorundadır. Yabancı kovana girmek isteyen bir arıyı, nöbetçi arılar kokusundan tanıyarak içeri almazlar ve ısrar etmesi halinde mücadele ederek onu öldürürler.

Anaarı

Her kovanda birtane anaarı bulunur. Kraliçe arı, beyarı, ece arı gibi değişik isimler de verilir. Anaarının temel görevi yumurta yaparak arı kolonisinin çoğalmasını, böylece neslinin devam etmesini sağlamaktır.

Ana arı görünüş olarak kovandaki diğer arılardan daha uzun ve gösterişlidir. Zaman zaman erkek arılarla karıştırılır. Ana arının kanatları erkeğinkinden kısa, vücudu daha narin olmakla birlikte; boyu daha uzundur. En açık fark, kanatlarının vücudunun yaklaşık yarısı uzunluğunda oluşudur. Vücudunun alt kısmı sarı, üstü ise diğer arılara nazaran daha koyu bir renktedir.

Ana arı, işçi arıların yaptıkları görevlerin hiçbirini yapmaz. Bacaklarında fırça ve çiçek tozu kesesi yoktur. Dili de çiçeklerin balözünü emmeye yetecek kadar uzun değildir. İğnesini ise insanlara saplayamaz, yalnızca rakiplerini bertaraf etmek için kullanabilir.

Ana arı uzun ömrü süresince oğul verme ve döllenme uçuşu hariç, kovandan dışarı hiç çıkmaz.

Ana arı arı kolonisi içinde döllenmiş yumurta yapabilme yeteneğine sahip tek yaratıktır. Herhangi bir nedenden dolayı ölmesi ya da bu yeteneğini kaybetmesi o koloninin yokolması anlamına gelir.

Aynı kovanda iki anaarıya asla yer yoktur. Böyle birşey olması halinde iki arı arasında birisinin ölümüyle sonuçlanacak bir kavga başlar. Yalnızca oğul mevsiminde işçi arılar ana arıların birbirlerini öldürmesine izin vermezler.

Arı kolonisi için hayati önem taşımasından ötürü, işçi arılar ana arının etrafında adeta pervane olurlar. Onu büyük bir özveriyle korurlar ve beslerler. Onun için kendilerini feda etmekten hiç çekinmezler. Ana arı ağzını açar açmaz dört, beş işçi arı hemen onun ağzına bal doldurur.

Anaarının yumurta bırakma işlemi süreklidir. Hiç dinlenmez. Ana arı bir günde oldukça yüksek sayıda yumurta bırakabilir. Bu sayı mevsiminde günde 3.000Õi bulur. Bu kadar yumurta kendi ağırlığının yaklaşık iki buçuk katı kadardır.

İşçi Arı

İşçi arılar, arı kolonisinin en kalabalık grubunu meydana getirirler. Mevsimine göre sayıları 10.000 ile 100.000 arasında değişir. İşçi arı cinsiyet olarak dişidir. Fakat yumurtlama gibi bir fonksiyonu yerine getirmez.

Arı kolonisinin faal olduğu ilkbahar ve yaz günlerinde bir işçi arının ortalama ömrü 40-50 gündür. Daha çok kovan içinde geçen kış mevsiminde 4-5 aya çıkar.

Bir kovandaki işçi arısının çokluğu ve çalışkanlığı o kovanın gücünü ve verimini gösterir. Bir işçi arı kendi ağırlığı kadar yükü taşıyabilecek güçtedir.

Kovanın iç ve dış işlerinin tümünü işçi arılar görürler. Aralarında yaşlarına göre belirlenmiş sıkı bir işbirliği vardır. Daha kolay olan içişleri genç işçi arılar, dışarıdaki işleri ise tecrübeli olan yaşlı işçi arılar yapar.

Kovan içi işler sırasıyla şunlardır:

-Petek gözlerini temizlemek.

-Yeni petek gözleri inşa etmek.

-Kovan içi temizliğini yapmak.

-İçeride ölen arıları dışarı atmak.

-Larvaları beslemek.

-Yavruların üşümesini engellemek için kovan içi ısısını sabit tutmak.

-Dışarıdan gelen işçi arıların ballarını teslim alarak peteklere yerleştirmek.

-Balın kıvamına gelip olgunlaşması için gereken önlemleri almak.

-Bal doldurulmuş olan petek hücresinin üzerine kapatmak.

-Özellikle sıcak olan günlerde kovan içi ısısını ve nem dengesini sağlamak için kovan girişinde kanat çırparak hava sirkülasyonu sağlamak.

-Kovanı dış tehlikelerden korumak için kovan girişinde bekçilik yapmak.

-Ana arıyı beslemek ve ona yardımcılık yapmak.

-Kovan içindeki çatlakları ve gerektiğinde kovan girişini propolis ile kapatmak.

Bir kovanda daha çok tecrübe gerektiren ve daha tehlikeli olan dışarıdaki işler ise şunlardır:

-Bal toplamak.

-Prepolis toplamak.

-Polen toplamak.

-Su taşımak

Erkek Arı

Vücut yapısı olarak işçi arıdan büyük, ana arıdan küçük görünüşlüdür. Kovandaki tek fonksiyonu ana arının döllenmesini gerçekleştirmektir. Bu dölleme işi de sadece bir tek erkek arıya nasip olur. Genellikle kışın kovanlarda erkek arı bulunmaz. İlkbaharda doğarlar ve sayıları yaklaşık olarak 100 ile 500 arasında değişir.

Erkek arı dişi arının yerine getirdiği bal, polen toplama ya da kovan içi hizmetlerin hiçbirini yapamaz. Çünkü vücut yapısı bunlara uygun değildir. İğnesi de yoktur bu yüzden sokucu özelliğe sahip değildir. Dışarıda gezerek kendi karnını bile doyuramaz. İşçi arıların getirdiği bal ve polenle beslenir. Sonbahar gelip bal mevsimi bittikten

Anne Sütünün Önemi

Salı, 06 Kasım 2007

UNICEF ve Dünya SaÄŸlık Örgütü ( WHO ) anne sütü ile beslenmenin doÄŸumdan hemen sonra baÅŸlatılmasını ve ilk 6 ay bebeklerin SADECE ve SADECE anne sütü ile beslenmesini önermektedir. Emziren annelerin ayısı daha çok olsaydı tüm dünyada yılda 1.5 milyon bebeÄŸin yaÅŸamı kurtulacaktı. Anne sütü ile beslenmeyen çocuklarda ölüm oranları diÄŸerlerine oranla 4-6 kat daha fazladır. Anne sütüne uygun ek besinlerle birlikte 2 yaşına kadar devam edilmelidir. Anne sütü verilme süresi uzadıkça, çocukların IQ düzeylerinin ( zeka puanı ) yükseldiÄŸi kanıtlanmıştır. DoÄŸumdan hemen sonra ( ilk yarım saat içinde ) emzirme baÅŸlatılmalıdır. Sezeryan doÄŸum yapmış annelerde, annenin uyanmasını beklemeye gerek yoktur. Normal doÄŸum ve sezeryan doÄŸum arasında anne sütü oluÅŸumu açısından tıbben fark yoktur. Sezeryan doÄŸum yapmış annelerin sütünün olmayacağı yanlış bir inanıştır, tıbbi bir temele dayanmamaktadır. Anneye doÄŸum öncesi eÄŸer sezeryan doÄŸum yaparsa “zaten sütün hemen gelmez” ÅŸeklinde negatif psikolojik etki yapılmamalı, tüm aile çevresi anne sütü vermesi konusunda anneyi desteklemelidir. Anne sütü il 6 ay bebeklerin tüm besin ihtiyaçlarını ( protein, yaÄŸ, vitamin, demir…) karşılar. Çok sıcak iklimlerde bile bebeklere sadece anne sütü alırken su vermeye gerek yoktur. Anne sütü yeterli oranda su içermektedir. Emzirmek kadın saÄŸlığını da korur, emziren kadınlarda meme ve rahim kanseri daha az görülür. Anne sütü ile beslenen çocuklarda astım, alerji, diabet gibi hastalıkların daha az görüldüğü kanıtlanmıştır. Süt veren annelerin doÄŸumdan sonraki ilk 3-4 ay gebelikte almış oldukları vitamin ilaçlarına devam etmeleri önerilmektedir.

Iskelet Sistemi

Salı, 06 Kasım 2007

İSKELET SİSTEMİ

Organizmaların vücuduna desteklik yaparak kendilerine özgü şekillerinin oluşmasını sağlayan yapılara destekleyici yapılar denir.

A. İSKELET ÇEŞİTLERİ

Hayvanların çoğunda, vücuda destek olan, koruyan ve kaslara bağlanarak hareketi sağlayan iskelet sistemi bulunur. Hayvanlarda görülen iskelet dış ve iç iskelet olmak üzere iki tiptir.

1. Dış İskelet

Dış iskelet özel hücreler tarafından dışarıya salgılanan organik ve inorganik maddelerden meydana gelir. Dış iskelete sahip canlılarda iskelet görevi yapan kısımlar vücut dışında bulunduğu için kaslar iskelete içeriden bağlanır. Eklem bacaklılarda ve bazı yumuşakçalarda görülür.

Dış iskelet büyümeyi sınırlandırır. Bu nedenle dış iskelete sahip hayvanlar, gelişme döneminde iskeletini ya tamamen atarlar veya daha büyüğünü oluştururlar. Bu olaya deri veya kabuk değiştirme denir.

2. İç İskelet

İç iskelet embriyonun mezoderm (orta deri) tabakasından farklılaşır. Genellikle kıkırdak ve kemikten meydana gelir. Kaslar iskelete dışarıdan bağlanır. Canlının büyümesini sınırlandırmaz. Aksine boyca uzamayı sağlar.

Omurgasızlarda yaygın olarak iç iskelet görülmez. Sadece derisi dikenlilerde gelişmiş bir iç iskelet vardır.

Omurgalılarda iç iskelet, kıkırdak ve kemik dokudan meydana gelmiştir.

B. İNSANDA İSKELET SİSTEMİ

İnsanda iskelet sistemi kemikler, kıkırdak yapılar ve eklemlerden meydana gelir.

1. Kemiklerin Yapısı

Kemiklerde bulunan, % 25 su, % 45 inorganik madensel tuzlar (kalsiyum fosfat, kalsiyum karbonat, magnezyum fosfat az miktarda sodyum ve demir) kemiğin sert yapısını, % 30 organik maddeler ise esnekliği sağlar. Canlı kemik hücrelerine osteosit ve bu hücreler tarafından salgılanan organik ara maddeye osein denir. Bu iki yapı kemik dokusunu meydana getirir. Kemikler yapıları yönüyle iki kısma ayrılır.

a. Sıkı Kemik Dokusu : İskeleti oluşturan bütün kemiklerin dış yüzeyi ile uzun kemiklerin gövdesi, sıkı kemik dokusundan meydana gelir. Bu doku iç içe daireler halinde sıralanmış lamelli yapıdadır.

Lamellerin ortasında kan damarları ve sinirlerin geçtiği Havers kanalı bulunur. Havers kanalındaki kan damarlarından kemik hücrelerine besin ve oksijen iletilirken artık maddeler aynı yoldan geri alınır.

Havers kanallarını birbirine bağlayan yan kanallara da Volkman kanalları denir. Ortasında havers kanalı, etrafında halkasal kemik hücreleriyle aralarını boşluk bırakmadan doldurmuş ara maddeden yapılmış lamelli birimlere Havers sistemi denir.

b. Süngerimsi Kemik Dokusu : Kırmızı kemik iliği ve düzensiz boşlukların bulunduğu ince kemik lamellerinden oluşmuştur. Sıkı kemiğe oranla daha yumuşaktır. Uzun kemiklerin baş kısmı ile diğer kemiklerin iç kısmında bulunur.

2. Kemik Çeşitleri

İskeletin yapısında bulunan kemikler üç çeşittir.

a. Uzun Kemikler : Kol ve bacaklarda bulunur. Uzun kemiği dıştan saran kemik zarı (periyost) kemiğin enine büyümesini, onarılmasını ve beslenmesini sağlar. Ayrıca periyost kemiğin sertleşmesine de katkıda bulunur.

Uzun kemiğin başı ile gövdesi arasında bulunan kıkırdak tabakası, kemiğin boyuna büyümesini sağlar. Uzun kemiklerin iç kısmındaki kanalda akyuvarların oluşumunu sağlayan sarı kemik iliği bulunur. Kemik başlarını iç kısmı, sünger gibi düzensiz gözenekli bir yapıdadır. Gözeneklerin içinde kırmızı ilik bulunur. Kırmızı kemik iliği, kan hücrelerinin üretildiği iliktir.

b. Kısa Kemikler : Omurgada, el ve ayak bileklerinde bulunur. Sarı ilik kanalı bulunmaz. Yaklaşık olarak eni boyu ve kalınlığı eşit olan kemiklerdir.

c. Yassı Kemikler : Göğüs, kafatası, kürek ve kaburga kemiklerinden ibarettir. Yassı kemiklerde sarı ilik kanalı bulunmaz. Bu tip kemiklerde süngerimsi kemik dokusu sıkı kemik dokusundan fazladır. Eni ve boyu fazla kalınlığı çok az olan kemiklerdir.

Yassı ve kısa kamiklerin süngerimsi dokuları içinde uzun kemiklerin baş kısmında olduğu gibi alyuvarların yapımını sağlayan kırmızı kemik iliği bulunur

3. Kemik Oluşumu ve Kontrolü

Kemiklerin sağlıklı olarak büyüyüp gelişebilmesi için, bir yandan yeterli miktarda kemik hücresinin yapılması bir yandan da yeterli ara maddenin oluşması gerekir. Bu olaylar bazı iç ve dış faktörler tarafından düzenlenir. Kemik oluşumunda etkili olan faktörleri teker teker inceleyecek olursak;

a. Hormonlar : Kemiğin sertleşmesi için gerekli olan Ca, P, K minerallerinin kemiğe geçmesi ve bunların kandaki miktarının belirli bir seviyede tutulması gerekir. Özellikle, kalsiyumun kemikten kana, kandan kemiğe geçişi tiroid bezinden salgılanan kalsitonin (tirokalsitonin) hormonu ve paratiroid bezinden salgılanan parathormon ile düzenlenir.

Hipofiz bezinden salgılanan büyüme hormonu (STH) yetersiz olduğunda cücelik, (nanizm) aşırı salgılandığında devlik hali (jigantizm) ortaya çıkar. Timus bezi hormonu embriyonik gelişimde iskeletin oluşumunda etkilidir.

b. Vitaminler : D vitamini kemiklerde Ca ve P birikmesini sağlayarak kemiklerin sertleşmesini sağlar. D vitamini eksikliğinde bağırsaktan kalsiyum ve fosfatın emilmesi azalır.

Sonuçta kemiklerde yumuşama ve eğilme olur. Bu da çocuklarda raşitizm, yetişkinlerde ise osteomalazi denen kemik hastalığını yapar.

c. Mineraller : Kalsiyum, mağnezyum, fosfor kemiklerin yapısında bulunur. Büyüme ve hamilelik sırasında çok miktarda alınması gereklidir.

d. Genetik Faktörler : Kemiğin büyümesi ile son şeklini almasında genetik faktörler de önemlidir.

4. İskelet Sisteminin Görevleri

Vücudun çatısını oluşturmak.

Vücuda diklik ve sertlik sağlamak.

Bazı iç organları dış etkenlerden korumak.

İç organlara ve kaslara bağlanma yüzeyi sağlamak.

Eklemlerin yardımıyla vücuda hareketlilik sağlamak.

Vücudun ihtiyacı olan bazı minarelleri depo etmek.

Kan yapımında görev almak.

5. İnsan İskeletinin Bölümleri

İnsan iskeleti, baş, gövde ve üyeler iskeleti olmak üzere üç kısımda incelenir.

a. Baş İskeleti : Kafatası, yüz ve çene kemiklerinden oluşur. Genellikle oynamaz eklemlidir.

b. Gövde İskeleti : Göğüs kemiği, kaburga kemikleri, omurgayı oluşturan omurlar, omuz ve kalça kemerlerini oluşturan kemikler, iskeletin gövde bölümünde yer alır. Genelde yarı oynar eklemlidir.

c. Üyeler İskeleti : Üyeler üstte omuz kuşağı ile gövdenin üst kısmına bağlanmış olan üst üyeler (kollar), altta kalça kuşağı ile gövdenin alt kısmına bağlı olan alt üyeler (bacaklar) olmak üzere iki bölümden meydana gelir. Oynar eklemlidir.

6. Eklemler

Kemiklerin bağlanma yerleri olan eklemler üç grupta toplanır.

a. Oynamaz Eklemler : Kafatası, kalça kemiği, leğen kemiği gibi iskeletin hareket etmeyen kısımlarındaki kemiklerde görülür. Eklemleşen kemikler çok sıkı bir şekilde birbirlerine testere dişi gibi girinti ve çıkıntılarla bağlanmışlardır. Eklem kapsülü ve sıvısı yoktur.

b. Yarı Oynar Eklemler : Omurlar arasında ve göğüs kafesinde görülen eklemlerdir. Omurlar arasındaki kıkırdak diskler esneklik sağlanmasında yardımcı olur.

Bu yapı yumurta akına benzeyen bir salgı meydana getirir. Eklem boşluğunda toplanan bu sıvı (= eklem sıvısı) eklem uçlarının kayganlığını sağlar. Eklem kemiklerinin baş kısmında bulunan kıkırdak tabakaları hareket sırasında kemiğin başlarının birbirine değerek aşınmasını önler. Eklem bölgesinde bir kemikten diğerine uzanan bağ dokusundan meydana gelmiş eklem bağı bulunur. Bütün bu yapılar ekleme sağlamlık ve hareket kolaylığı sağlar.

C. ÇEŞİTLİ VÜCUT ÖRTÜLERİ

Omurgalı hayvanların vücut örtüleri deridir. Deri üst deri (epidermis) ve alt deri (dermis) olmak üzere iki kısımdan oluşur.

İnsan derisi de diğer memelilerin derisine benzer şekilde epidermis ve dermisten meydana gelir.

Derinin başlıca görevleri;

Vücuda mikropların girmesini engeller.

O2 ve CO2 alışverişine yardım eder.

Terleme ile hem boşaltıma yardımcı olur, hem de vücut ısısının düzenlenmesini sağlar.

Yapısında bulunan duyu reseptörleri sayesinde sıcaklık, soğuk, sertlik, yumuşaklık, basınç ve ağrı gibi uyartıları algılar.

Hassas dokuları dış etkilerden korur.

Zararlı ışınların vücuda girmesini azaltır veya engeller.

KAS SİSTEMLERİ

Kaslar, canlı organizmada hareket sistemini meydana getiren yapılardandır. Kasların en önemli özellikleri uzayıp kısalma yeteneğine sahip olmalarıdır.

A. KAS ÇEŞİTLERİ

Kaslar, anatomik yapılarına ve çalışma özelliklerine göre; çizgili kas, düz kas ve kalp kası olarak ayrılır.

1. Çizgili Kaslar (İskelet Kasları)

Çizgili kas hücreleri, uzun ve silindir şeklinde hücrelerdir.

Bir kas teli boyunca birden çok çekirdek bulunur.

Kas hücrelerinin sınırları belirli değildir ve sitokinez (sitoplazma bölünmesi) görülmez.

Beynin kontrolünde, isteğimizle çalışırlar.

Düz kasa oranla daha hızlı kasılırlar.

Eklem bacaklılardaki kaslar bu tiptendir.

Çizgili kas liflerinde açık ve koyu bantlar, özel proteinlerin farklı düzende sıralanmasından oluşur. Bu proteinler aktin (açık) ve miyozin (koyu) dir.

2. Düz Kaslar

Düz kas hücreleri mekik şeklinde olup,

Otonom sinir sisteminin kontrolünde, isteğimiz dışında çalışırlar.

Kasılmaları yavaş ve düzenlidir.

Omurgalılarda sindirim, solunum, dolaşım, üreme ve boşaltım sistemlerinin duvarlarında bulunur.

Eklem bacaklılar hariç, omurgasız hayvanlar düz kaslara sahiptir. Her hücrede bir tane çekirdek bulunur.

3. Kalp Kası (= Miyokard)

Çizgili kas yapısındadır, isteğimiz dışında çalışır.

Liflerindeki telcikler tek çekirdeklidir.

Çekirdekler hücrenin ortasında bulunur.

Kalp kası dallanmış bir yapıya sahiptir.

Kas telleri kısa boyludur. Birbirine bağlandıkları yerlerde ara diskler bulunur.

B. ÇİZGİLİ KASLARIN ÇALIŞMASI

Çizgili kasların kasılması, aktin ve miyozin iplikçiklerinin birbiri içine kaymasıyla oluşur (Kayan iplikler hipotezi). Bir çizgili kas demeti boyunca ışığı az ve çok kıran bölgeler vardır.

Bunlardan açık renkli olanlar aktin ipliklerinden oluşmuş olup, I bandı adını alır. Koyu renkli olanlar miyozinden meydana gelir ve A bandı adını alır. I bandının ortasındaki birleşme noktalarına Z çizgisi denir. İki Z çizgisi arasında bulunan bölgeye sarkomer denir ve kasılmanın birimi olarak kabul edilir. A bandının ortasındaki açık görünen bölgeye ise H bandı denir

__________________


Destekliyoruz arkadas - arkadas - oyun oyna - oyun - en güzel oyunlar jinekolog - kadin dogum doktoru kadin dogum uzmani jinekolog - kadýn doðum doktoru kadýn doðum uzmaný