‘Biyoloji’ Kategorisi için Arşiv

Kan Fizyolojisi

Salı, 06 Kasım 2007

KAN FİZYOLOJİSİ

Kan, hücrelerden ve “plazma “ adı verilen bir sıvıdan oluşmuştur. Hücreler eritrositler (kırmızı kan hücreleri), lökositler (beyaz kan hücreleri) ve trombositlerdir. Hücrelerin % 99’undan fazlasını eritrositler oluşturur. Eritrositler kanın oksijen taşıyan hücreleridir.Lökositler vücudu enfeksiyonlara ve kansere karşı koruyan hücrelerdir. Trombositler ise kanın pıhtılaşmasında görev alırlar.

Eğer kan santrifüj edilirse, hücreler plazmadan ayrılır. Hücreler daha ağır oldukları için dibe çökerken daha hafif olan plazma üstte kalır. Kan, içi heparin ile sıvanmış “mikropipet” denilen küçük tüplerde santrifüj edilir. Bu tüpün en alttaki kısmında eritrositler toplanır, bunun hemen üstünde ise çok ince bir tabaka halinde lökositler bulunur, en üstte ise plazma bulunur. Hematokrit, eritrositlerin oluşturduğu kan hacminin toplam kan hacmine oranıdır. Hematokrit tayini için kan heparinize özel tüplerde santrifüj edilir, eritrositler en altta toplanır, onun üstünde lökosit ve trombositlerin oluşturduğu çok ince bir tabaka oluşur, en üstte ise plazma adı verilen açık saman sarısı-beyaz renkte sıvı toplanır. Hematokriti hesaplamak için eritrositlerle dolu olan tüpün uzunluğu kanla dolu tüpün uzunluğuna bölünüp, çıkan sonuç 100 ile çarpılır.Hematokrit pipetinde eritrositler 36 mm lik bir sütun oluştururken, lökosit ve trombositler birlikte yaklaşık 1-2 mm lik bir sütun oluşturmalarının sebebi, bu hücrelerin sayılarından kaynaklanmaktadır. 1 mm3 kanda 4,6-6,2 milyon eritrosit varken, 5.000-10.000 lökosit ve 200.000-400.000 trombosit vardır. Doğal olarak, sayıca fazla olan eritrositler hemotokrit pipetinde daha uzun bir sütun oluşturacaklardır.

Hematokrit oranı erkeklerde % 40-50 arasında değişirken, bu oran kadınlarda % 35-45 arasında değişir. Erkeklerde hematokrit oranının yüksek olmasının sebebi, erkeklerdeki toplam kan hücresi sayısının kadınlarınkinden daha fazla olmasından kaynaklanmaktadır. Erkeklerde 1 mm3 kanda ortalama 5,1-5,8 milyon kan hücresi varken kadınlarda 1 mm3 kanda 4,3-5,2 milyon kan hücresi vardır. Eritrositlerin sayısının azaldığı durumlara anemi (kansızlık) denirken, eritrosit sayısının arttığı durumlara ise polisitemi denir.

Plazma kanın sıvı kısmıdır, su içinde çözünmüş çok sayıda organik ve inorganik maddelerden oluşur. Bu maddelerden en önemlisi proteinlerdir. Proteinler plazmanın toplam ağırlığının yaklaşık yüzde 7 sini oluşturur. Plazma proteinleri 3 ana gruba ayrılır. Bunlar, albüminler, globülinler ve fibrinojendir. Bu proteinlerin kandaki konsantrasyonu, sırasıyla 4,5 g/100mL , 2,5 g/100 mL ve 0,3 g/100mL dir. Proteinler içinde miktar olarak en fazla olan albüminlerdir. Bu proteinler, hücreler tarafından kullanılmak üzere plazmadan ayrılmazlar. Hücreler kendi proteinlerini yapmak için plazma amino asitlerini kullanırlar fakat hiçbir zaman plazma proteinlerini kullanmazlar. Plazma proteinleri plazmanın içinde yada interstisiyel sıvıda fonksiyon yaparlar. Kısacası, plazma proteinleri, hücreler tarafından kullanılmak üzere plazmayı terk etmezler. Eğer kanın pıhtılaşmasına izin verilirse, tüpün üstünde kalan sıvıya plazma değil serum denir. Serumda fibrinojen ve pıhtılaşma ile ilgili diğer proteinler, pıhtılaşmada kullanıldığı için yoktur. Matematik formül olarak ifade etmek gerekirse

[Plazma - Fibrinojen = Serum ]diyebiliriz.

Kan Dolaşımı – Lenf Dolaşımı

Salı, 06 Kasım 2007

Kan dolaşımı – Lenf dolaşımı

KAN DOLAŞIMI :

Besin maddelerini ve oksijeni dokulara taşır.

:-):-):-):-)bolizma sonucu oluşan artık madde ve CO2’i dokulardan uzaklaştırır.

Hormonları taşır.

İç dengeyi (Homeostasi) sağlar. Su ve tuz dengesini ayarlar.

Vücut direncini sağlar.

Sindirim ürünlerini taşır.

Vücut sıvılarının PH’ını düzenler.

Boşaltım ürünlerini taşır.

Pıhtılaşmayı sağlayarak kan kaybını önler.

Vücut ısısını düzenler.

Bağışıklığı sağlar.

Kan dolaşımı ikiye ayrılır:

1-BÜYÜK KAN DOLAŞIMI:

Sol karıncık→AORT→Vücud damarları→Kirli kan→Alt ve üst ana toplardamar→Sağ kulakçık

2-KÜÇÜK KAN DOLAŞIMI :

Sağ karıncık→Akciğer atardamar→Akciğerler→Temiz kan→Akciğer toplardamarı→Sol kulakçık

*** KAN DOLAŞIMI ŞEMASI + TEPEGÖZDE KAN DOLAŞIMI GÖSTERİLECEK***

İNSANDA LENF SİSTEMİ :

Lenf Sistemi; Lenf damarları,

Lenf düğümleri,

Lenf kılcalları,

Lenfoid (Lenf hücrelerinden) oluşur.

Lenf sıvısı: Lenf damarlarıyla taşınan ve içinde akyuvar bulunan sıvıdır.

Alyuvar içermez

Omurgalılarda ikinci vücud sıvısı lenf sıvısıdır.

Hücreler arasında, dokular arasında ve lenf damarlarında dolaşır.

Vücud ağırlığının ¼ ‘ü kadar lenf sıvısı bulunur.

Lenf sıvısı beyazdır.Glikoz, aminoasit, NaCl,, küçük moleküllü proteinler içerir.

Lenf damarları : Kan damarlarına göre daha ince duvarlıdır.

Lenf damarları lenf kılcalları ile başlar. Lenf damarlarının bir ucu kapalıdır.Dokular arasına yayılmıştır. Lenf kılcalları daha büyük lenf damarlarına bağlanır.

Lenf damarlarının içinde iki parçalı kapakçıklar bulunur. Lenf sıvısının kalbe doğru akmasını sağlar.

Lenf kılcalları çok geçirgendir. Dokular arası sıvıda bulunan aminoasitler ve diğer maddeler kolayca lenf kılcallarına geçer.

Dolaşım sisteminden doku sıvısına devamlı aminoasit kaybı olur. Lenf sistemi bunların dolaşım sistemine geri dönmesini sağlar.

Lenfin hareketi;

Toplardamardaki gibi iskelet kaslarının basıncı ve solunum hareketleri ile sağlanır.

Kanın hareketine göre oldukça yavaştır. Çünkü lenfe basınç yapan özel bir kalp ve atardamar yoktur.

Lenf düğümleri:

Lenf damarlarının dolaşım sistemi ile birleştiği yerde bulunan özel hücre kümeleridir.Burada lenfosit adı verilen akyuvarlar meydana gelir.

Lenf sıvısı, lenf düğümlerinin dar kıvrımlı yerlerinden geçerken içindeki bakterileri burada bırakır. Ve bakteriler buradaki akyuvarlar tarafından fagosite edilir.

Bakteriler çok olduğunda lenf düğümlerinde şişme meydana gelir.

ÖRN: Bademciklerin şişmesi.

Lenf düğümleri kasıklarda, koltuk altlarında, boyunda, karın bölgesinde ve dokular arasında bulunur.

Lenf organları ; Lenf düğümleri, bademcikler, mukoza içi düğümcükler ve dalaktır.

LENF DOLAŞIMI : Vücuttan toplanan lenf iki yoldan dolaşıma katılır.

1.Yol: Bacaklardan ve barsaklardan toplanan lenf damarı kilus borusuna oradan Peke sarnıcı denilen keseye gelir. Buradan en büyük lenf damarı olan Göğüs kanalı lenf damarına açılır. (Başın sol yarısı, sol kol ve göğüs bölgesinin sol yarısından toplanan lenf damarları da göğüs kanalına üst bölgeden birleşir).

Göğüs lenf kanalından Sol köprücük altı toplardamarına buradan Üst ana toplardamarına açılır. Ve buradan da kalbin sağ kulakçığına gelerek lenf kalbe gelir.

2. Yol: Sağ kol, başın sağ yarısı ve göğüs bölgesinin sağ yarısından toplanan lenf damarları, boyun bölgesindeki büyük lenf damarına açılır. Buradan sağ köprücük altı toplar damarına bağlanır ve bu bölgelerden toplanan lenf, üst ana toplardamar yoluyla kalbin sağ kulakçığına açılır.

LENF SİSTEMİNİN GÖREVLERİ :

Madde alış-verişine aracılık eder.

Doku sıvısını kalbe taşır.

Kan sıvısının dengede kalmasını sağlar. Bu sistemle kılcal damarlarla alınmayan doku sıvısı içindeki maddeler tekrar dolaşım sistemine dahil edilir.

Lenfosit üreterek kana verir. Vücudun savunmasında görevlidir.

Barsaktan emilen yağ asitleri, gliserol, A, D, E, K vitaminlerini dolaşıma katar.

Lenf düğümlerinde lenf sıvısı süzülerek temizlenir, mikroplar öldürülür

Adaptasyon

Salı, 06 Kasım 2007

Bitkilerdeki dokular bitkilere göre bir takım farklılıklar gösterir. Bitkilerin yaşam ortamındaki çevresel koşullar gelişmişliği ait olduğu dokularda farklılaşmaların oluşmasına neden olur.

ÖRNEK: Kurak bölge bitkisinde

1-Gövde kısa ve kalın.

2-Kök çok gelişmiş.

3-Yaprak kalın ve küçük yüzeyli.

4-Gözenek (stoma) az ve derinde.

5-Yaprak yüzeyi terlemeyi önleyen fazla ışığı engelleyen tüylerle çevrilidir.

Epidermisin dış çeperi daha kalındır.

6-Kutiküla Kalınlaşmıştır.

Monokotil ve Dikotil Canlıların Karşılaştırılması.

Organ-Yapı Monokotil Dikotil

Kök : Saçak Kazık

Yaprak : Perdeli damar Ağsı damar

Tohum : Tek çenek Çift çenek

İletim demeti : Dağınık (Kapalı) Düzenli sıralanış

Meristem doku : Pirimer meristem Pirimer ve sekonder meristem var

Büyüme : Boyca Boyca ve ence

Bitkilerde Analoji : Farklı orijine sahip yapıların :-):-):-):-)morfozla aynı işi yapabilecek karakterlerle donanması.

Çiçeksiz bitkilerde = Rizoid ler , Parazit bitkilerde = Haustorium-emeçler ,Yüksek bitkilerde = Kökler

Bitkilerde homoloji : Yaprak = Stamen = Karpeller : Bunların kökenleri aynı ancak farklı görevleri gerçekleştirmek için :-):-):-):-)morfozla morfoloji ,histolojik ve anatomik farklılıklar gösterir.

A-Kök :

İlk kök sistemi eğreltilerde görülür. Karayosunlarındaki rizoid ler kök görevi üstlenen analog yapılardır.

Kökün Temel Özellikleri:

1-Su ve mineral alınmasına organize olmuştur.

2-Yer çekimine pozitif tropizma yaparlar.

3-Yaprak taşımazlar.

4-Klorofil içermezler.

5-Epidermis i ince çeperlidir.

6-Stoma ve tüy :-):-):-):-)morfozları taşımaz.

7-Epidermis ten emici tüyler oluşur ve büyük tek koful taşırlar.

8-Dış çeperde (epidermis) kütikula bulunmaz.

Kök :-):-):-):-)morfozları :

1-Depo Kökler : Şişkin ve depo organı özelliğinde olup besin depolar. ÖRN: Havuçta nişasta , Pancarda şeker birikir.

2-Tutunma Kökleri : Duvar ve diğer cisimlere tutunmada rol oynarlar. Haptotropik (dokunmaya yönelme) tepki verirler. ÖRNuvar sarmaşığı.

3-Destek Kök : Bataklık ortamlarda yaşayan bitkilerde gevşek zemine tutunmak için yanal uzanan ekstra köklerdir.

4-Diken Kök : Koruma yeteneğini artıran özelliktir.

5- Özümleme Kökleri : Kloroplast taşıyan bu hava kökleri fotosentezde yaparlar. ÖRN : Orkideler

6- Havalandırma Kökleri : Yeterli oksijen içermeyen bataklık ve sulak ortam bitkilerinde negatif jeotropizm gösteren kökler toprak ve su üstüne çıkarak O2 alınımında rol oynarlar. ÖRN: Mangrove , Metroxylan hurmalarında.

7-Sömürme Kökleri : Parazit bitkilerde kökler diğer(Konukçu) bitkinin dokularına girebilecek emeçler haline dönüşmüştür. ÖRN: Ökse otu

8-Gövde teşkil eden kökler: Kökler yan tomurcuklar vererek yeni bitkiler oluştururlar. ÖRN: Yabanıl otlar.

Önemli notlar:

1-Depo kök ve gövde oluşturan kökler vegetatif üreme gerçekleştirirler.

2-Havalandırma kökleri negatif jeotropizm gösterirler.

3-Yabanıl otlarla mücadelenin zorluğu gövde teşkil eden kökler bulundurmasındandır.

4-Su ortamında yaşayan ve bütün yüzeyi ile su alabilen bitkilerde kök bulunmaz.

B-Gövde:

İlkse gövde oluşumu karayosunlarında görülür İletim demetlerine sahip gövde eğreltilerde görülür. Ancak gerçek gövde oluşumu çiçekli bitkilerde görülür.

Gövdeyi kökten ayıran özellikler:

1-Yaprak taşırlar.

2-Hem uçtan hemde intekalar büyür.

3-Lentisel , stoma , hidatot gibi madde alış verişinde görev alan yapılar taşırlar.

4-Negatif jeotropizma gösterirler.

Gövde :-):-):-):-)morfozları:

1-Depo gövdeler: Genellikle toprak altında bulunurlar. Toprak üstüne yapraklar toprak altına ise kökler oluştururlar. Organik madde depo ederler. ÖRN: Patates

2-Sülük gövde: Gövdeden ayrılan yan dallar sülük gibi tutunma işlevini görmek için farklılaşmıştır. bitkinin diğer cisimlere tutunup destek almasını sağlarlar. ÖRN:Asma

3-Yapraksı özümleme kökleri: Kurak ortam bitkilerinde dumura uğrayan yaprakların görevini gövde üstlenir ve özümleme yaparlar. ÖRN:Kuşkonmaz , Zambak

4-Diken gövde: Gövdeden çıkan yan dallar diken şeklini alarak koruma işini üstlenir .ÖRN: Ahududu

C-Yaprak:

Yaprak :-):-):-):-)morfozları:

1-Besleyici yapraklar: Kısa , kalın , renksizdir. Besin depolarlar.

ÖRN:Soğan

2-Diken yapraklar: Çöl ortamında terlemenin azaltılması ve korunma gibi yaşamsal adaptasyonları olan bitkilerde görülür .

ÖRN: Devedikeni

3-Sülük yapraklar: Zayıf gövdeli bazı bitkilerde başka cisimlerden destek almak amacı ile yapraklar sülük halini almıştır.

ÖRN: Bezelye

4-Su depo yaprakları: Kurak ortamlarda yaşayan bazı bitkilerde yapraklar su depolamak için özelleşmiştir.

ÖRN: Makas otu

5-Kapan (Tuzak) yapraklar: İnsektivor bitkilerde yapraklar böcek kapanı haline dönüşmüştür. Bu sayede bitkiler azot ihtiyacını yakaladıkları böcekleri sindirerek karşılarlar.

ÖRN: Drosera, Nephentes, Dionea

Hidatotlar:

1-Su ve bataklık bitkilerinin yapraklarında bulunur.

2-İki kilit hücresi bulunur ancak açıklık hücreler tarafından kontrol edilemez.

3-Odun boruları ile bağlantılıdırlar.

4-Fazla suyun sıvı halde dışa atılımını sağlarlar.

5-Bitkilerde boşaltıma yardımcı yapılardır.

Kutiküla:

1) Epidermisin salgısı olarak meydana gelir.

2) Kalınlığı bitkinin su kayıbına toleransına bağlı olarak değişir.(Sulak ortam bitkilerinde incedir.)

3) Canlı ve nazik olan alt dokulardaki hücreleri fiziksel , kimyasal , biyolojik olumsuzluklara karşı korur.

4) Su kayıbını önleyici görev üstlenir.(Azda olsa transpirasyonla su kaybı vardır .)

5) Stoma hücrelerinde bulunmaz.

Hayvansal Dokular

Salı, 06 Kasım 2007

HAYVANSAL DOKULAR

A-Epitel Dokusu :

1-Hücreler arası madde yok denecek kadar azdır.

2-Kan damarı içermez.

3-Bölünme yeteneğine sahip hücrelerden oluşur.

4-Hücreleri oldukça farklı görevler üstlenmiştir.

5-Beslenme ve solunum bağ dokusu aracılığı ile yapılır.

6-Hücrelerinde yaptıkları işe göre özelleşmeler görülür. (Sil, Microvillus, Salgı vb. )

Kökeni : Epitel dokusunda ektoderm ,endoderm ve mezoderm orijinli olanların bulunması ile diğer dokulardan ayrılır.

1-Ektoderm Orijinli : Deri epidermisi , Kornea epiteli , Ter , Meme bezleri ve Sinir sistemidir.

2-Endoderm Orijinli : Sindirim kanalı epiteli , Karaciğer , Pankreas ve Mide bezleridir.

3-Mezoderm Orijinli : Böbrek , Erkek ve Dişi üreme kanalları epiteli , Kan ve lenf damarları epitelidir

Organizmadaki Görevleri :

1) Emme (Absorbsiyon)

2) Salgılama (Sekresyon)

3) Taşıma (Transport)

4) Kasılma (Kontraksiyon)

5) Boşaltım

6) Koruma

7) Duyu

Epitel Dokunun Görevlerine Göre Çeşitleri :

1) Örtü epiteli

2) Salgı epiteli

3) Duyu epiteli

4) Kassel epitel

5) Emme epiteli

a-Örtü epiteli Sınıflandırılması ve Organizmada Bulunduğu Yerler

1-Tek Tabakalı Yassı Epitel : Difüzyon ve filtrasyonun olduğu yerlerde görülür. Bunlar Akciğerler Alvoler odalar , Kan damarlarının içi , Kılcal kan damarları , Bowman kapsülü , Henle kulpunun ince kanal bölgesidir.

2-Tek Tabakalı Kulak Epitel : Örtü korumanın yanı sıra böbrek tubullerinde salgılama ve emme işlevide görür. Bunlar Tiroid , Ovaryumda , Tükürük bezi , Karaciğer ,ve pankreas salgı kanalları Omurgasızlarda deri bu epitelle örtülüdür.

3-Tek Tabakalı Silindirik Epitel : Salgıların salınması ve besinlerin emiliminde rol oynar. Bunlar midenin kordiya bölgesinden anüse kadar sindirim kanallarını döşer.Sil taşıyan silindirik hücreler, uterus , ouidukt , akciğer bronşları , omuriliğin merkezi kanallarında bulunur. İşlevi yüzeydeki sıvı ve partiküllerin hareketini sağlamaktır.

4-Yalancı Çok Katlı Epitel : Yapısında bulunduğu yere göre mukus salgılayan hücrelerle , silli hücrelerde bulunur. Salgıbezlerinin büyük kanallarında , Paratroid bezde , erkek uretrasında bulunur. Silli olanları trake ve bronşlarda gözyaşı bezinde bulunur. Görevi solunum kanallarına giren toz ve mikroorganizmaları makusla yakalayıp sillerle dışarı itmektir.

5-Çok Katlı Yassı Epitel : Koruma işlevi yürütür. Ağız , Özefagus , Epislatis , Vagina , Anüs , ve konjuktivada bulunur. Deride bulunan (epidermis te) keratin ize olur. Omurgasızlarda üst deri tek katlı epitelden oluşurken omurgalılarda çok katlıdır.

b-Salgı Epiteli Sınıflandırılması ve organizmada Bulunduğu Yerler :

Epitel dokudan özelleşen salgı bezleri organizmada enzimlerle sindirimin gerçekleşmesi , mukoz ile organlarda nemin ve kayganlığın sağlanması , hormonlarla yaşamsal olayların denetlenmesinde rol oynar. Kurbağa ve solucan derisindeki mukoza deride nemliliğin devamını böylece solunumu olanaklı kılar. NOT : Eklem bacaklılarda epidermis kitin , CaCO3 ve Ca (PO4)2 katılımıyla sertleşir ve organizmanın dış iskeletini oluşturur

1-Dış Salgı Bezleri : Tükürük , ter , yağ , gözyaşı , böbrek ve sindirim kanalı bezleri , ürogenitel sistemin duvarlarındaki bezler örnektir.

2-İç Salgı Bezleri : Hipofiz , epifiz , tiroit , paratroit , adrenal bez , timüs , eşey bezleri örnektir.

3-Karma Bezler : Mide , pankreas örnektir.

Dış Salgı Bezleri Çeşitleri ve Organizmada Bulunduğu Yerler :

1-Tek hücreli bezler :

Solucan derisindeki solunum yollarında ve

sindirim kanalındaki goblet hücreleri (Mukus salgılayarak nemlilik ve kayganlık sağlar.)Mukus Salgısının Organizmadaki

Önemi :

a-Ağızda mekanik sindirimle oluşan partiküllerin yapışıp lokma haline gelmesi.

b-Yüzeyin kayganlaşması.

c-Yüzey neminin korunması.

d-Sindirim kanalı iç yüzeyinin enzimatik etkilerden korunması.

e-Solunum kanalında hava ile giden partiküllerin sillere yapışması.

f-Solucan ve kurbağada deri solunumunun gerçekleştirilmesi

2- Çok Hücreli Bezler :

a-Basit Tubuler Bezler : Ter bezleri , mide bezleri , uterus bezleri.

b-Bileşik Tubuler Bezleri : Tükürük bezi , erkeklerde Cowper bezi , dişilerde Bartholini bezleri.

c-Basit Alvoler Bezler : Memelilerde görülmez kurbağa derisinde bulunur.

d-Bileşik Alvoler Bezleri : Derinin yağ bezleri , prostat ve meme bezleri.

e-Bileşik Tubuler Alvoler Bezler : Tükürük bezleri , yutak ve özefagus bezleri , pankreas , süt bezleri , prostat

c-Duyu epiteli ve organizmada bulunduğu yerler:

Duyu Epiteli ve organizmada bulunduğu yerler :İç kulakta korti organında , burunda , dilde , gözde bulunur.

NOT : Deri ile alınan duyular epitel kökenli hücreler değil özelleşmiş sinir sonlarıyla alınır.

d-Kessel Epitel ve organizmada bulunduğu yerler :

Tükürük , ter , gözyaşı ve meme bezlerinin etrafında yıldız şeklinde kasılabilme yeteneği olan miyoepitel hücrelerdir. Salgı bezlerinin salgılarının boşaltılmasında rol oynar.

e- Emme epiteli ve organizmada bulunduğu yerler

Emme epiteli örtü işlevi yanısıra dış yüzey alanını artırıcı mikro villuslar taşır. Maddelerin vücuda alınımının yoğun şekilde gerçekleştirilmesinde rol alırlar.İnce barsaklarda ve nefron yapısında yer alırlar.Sindirim sonucu oluşan besinleri emilimi ve süzüntü ile idrara geçen gerekli maddelerin tekrar kana geri emilimini sağlarlar

B-Bağ Dokusu:

1- Mezodermden meydana gelir.

2-Hücre ve hücreler arası maddeden oluşur.

3- Bol miktarda kan damarı ve sinirler içerir.

4-Hücreler arası madde difüzyona elverişlidir.

5-Yapısında esas doku hücreleri ve kan dokusun ait olan hücreler bulunur.

6-Vücudun her noktasında bulunur.

7-Esas hücrelerinin gerektiğinde bölünme yeteneği vardır .(Fibroblast)

8-Hücreleri gerekirse diğer doku hücreleri haline dönüşebilir. ( Kıkırdak, kan, Kemik gibi.)

Bağ dokusu hücreler ve hücreler arası maddede meydana gelir. Hücreler arası madde şekilli ve şekilsiz elemanlar olarak iki tiptir ve fibroblastlar tarafından oluşturulur.

a-Hücreleri :

1-Fibroblastlar : Bağ dokusu ara maddesinin şekilli ve şekilsiz elemanlarını üretir. Bölünme yeteneği vardır. Gerekirse diğer doku hücreleri haline dönüşebilir.

2-Makrofag : Mikroorganizma , işlevsiz proteinler , kimyasal maddeler , yabancı cisimler , ölü hücre ve kanserli hücreleri fagositozla yok ederek vücudun savunmasında rol oynar.

3-Plazmasitler : Antikorlar meydana getirerek vücudun Hücresel olarak mikroorganizma ve yabancı proteinlere (Antijen) karşı korurlar.

4-Liposit : Yağ depolayan hücrelerdir.

5-Mastosit : Heparin salgılayarak bağ dokusu ara maddesinin katılaşmasını önler. Böylece ara maddenin difüzyona elverişli halde tutar.

F-Melanosit (Pigment Hücreleri) : Melanin pigmenti biriktirerek deri ve gözün U.V. ışınlara karşı korunmasında rol oynar.

NOT : Fibroblastlar ihtiyaç halinde diğer hücreler haline dönüşebilirler. Örn: Osteositler.

b-Ara Madde :

1-Kollejen Lifleri : Gerilme ve çekilmelere dayanıklıdır. Tendonlarda , beyin zarı

2-Elastik Lifler : Uzayıp kısalabilirler. Alvoler oda ve kan damarları.

3-Retiküler (ağsı) lifler : Dalak , lenf düğümleri , karaciğer , kan damarları ,

Bağ Dokusunun Görevleri :

1-Doku ve organları birbirine bağlar.

2-Doku ve organlara şekil ve direnç kazandırır.

3-Dokuları onarır ve doku kayıplarını tamir eder.

4-Vücudun savunmasında Görev alır.

5-Kan damarı içermeyen (epitel , kıkırdak ) dokuların beslenmesini sağlar.

C-Kıkırdak Dokusu:

1-Mezodermden meydana gelir.

2-Hücre ve hücreler arası maddelerden oluşur.

3- Omurgasızlardan sadece yumuşakça ve kafadanbacaklılarda bulunur.

4-Kan damarı ve sinir içermez.

5-Hücrelerin beslenmesi çevredeki bağ dokularından gerçekleşir.

a-Hücreleri :

Kondrositlerdir. Ara maddenin şekilli ve şekilsiz elemanlarını yaparlar. Ara madde içinde lakün adı verilen boşluklarda bulunurlar.

b-Ara madde :

1-Şekilsiz Eleman : Temel madde olup kondrin adı verilir.

2-Şekilli Elemanlar : Elastik ve kollejen liflerdir.

Kıkırdak doku ara maddesine göre üçe ayrılır.

1-Hiyalin kıkırdak : Kollejen lifler taşımasına karşın homojen yapı gösterir. Kıkırdaklı balıklarda iskelet , embriyonal dönemde iskelet , burun , trake , kaburga uçlarında bulunur. :-):-):-):-)bolizması çok düşük ve regenerasyon yeteneği yoktur.

2-Elastik Kıkırdak : Ara madde elastik lifler taşırlar. Kulak kepçesi , ses telleri östaki borusu , dış kulak yolunda bulunur.

3-Fibröz (lifli) Kıkırdak : Bol miktarda Kollejen lifler taşırlar. Omurlar arasındaki diskte , diz kapağında , göğüs ve köprücük kemiğinin oynak (eklem) yerlerinde bulunur.

Görevi :

1-Bazı organların şekil kazanması (burun , kulak vb.)

2-Bazı organların yapı ve şekillerinin bozulması (Trake , bronş , östaki borusu )

3-Kemiklerin eklem bölgelerinde tahribatın önlenmesi , kayganlığın sağlanması

4-Kemikleşme (Kemiklerde boyca büyümenin sağlanması )

NOT: Kıkırdağın regenerasyon , büyümesi ve beslenmesi yapısında bol miktarda kan damarı ve sinirler taşıyan bağ dokusu yapısında olan ve perikondrium adını alan kıkırdak zarı ile gerçekleşir.

D-Kemik Dokusu

1-Mezodermden köken alır.

2-Hücre ve hücreler arası maddeden meydana gelir.

3-Vücudun dişlerden sonra en sert yapılarıdır.

4-Kıkırdak ve bağ dokusunun kemikleşmesi ile oluşur.

5-Yapısında kan damarları ve sinirler bulunur.

6-Arsa madde sert ve geçirimsizdir ; beslenme ,solunum ve boşaltım doku içine kadar özel kanal sistemi ile ulaşan kan damarlarından difüzyonla olur.

7-Yaşam boyu :-):-):-):-)bolik ve hormonal etkilerle ; yenilenme , büyüme ve küçülme görülür.

8-Vücud ta inorganik maddelerin depolandığı dokudu.

9-Hücrelerine osteosit , ara maddeye ise osein denir.

10-Kan dokusunun bütün hücreleri kırmızı kemik iliğinde oluşur.

Kemikleşme: kıkırdak ara maddesine minarellerin çökelmesi ile sertleşmesine denir.Kemikleşme için gerekli koşullar:

1-Yeterli ve dengeli beslenme.

2-Vit-D ve vit-C.

3-Dengeli hormon salınımı (Tirokalsitonin ve Parathormon)

4-Dengeli ve yeterli mineral (Ca, Mg, P, F )

5-Güneş ışını ve spor.

Kemik dokusu çeşitleri:

1- Süngersi kemik dokusu: İçleri kırmızı kemik iliği ile dolu düzensiz boşluklardan meydana gelmiştir. Uzun kemiklerin epifiz (Uç) kısımında bulunur. Kısa ve yassı kemiklerin merkezinde bulunur.

2- Sıkı kemik dokusu: Gözle görülen boşlukları olmayıp,mikroskobik kanallar taşır. Kan damarları ve sinirler bu kanallarda bulunur. Uzun kemiklerin diafiz (Gövde ) kısımında diğer kemiklerin merkezinde bulunur. Uzun kemiklerin gövdesindeki kanalda sarı kemik iliği bulunur.

Kemik dokusu hücreleri ve hücreler arası maddesi

a- Hücreleri:

1- Osteoblastlar: Kemik dokusu ara maddesini oluşturan hücrelerdir. Bu hücreler periost denen zarın hemen altında bulunurlar. Olgunlaştıklarında ara madde içinde kalıp osteositlere dönüşürler.

2-Osteoklastlar: Kemik kanalı ve boşlukların iç yüzeyinde bulunurlar. Fagositoz yetenekleri olup ara maddenin yıkılmasına neden olurlar. Kandan gelen monositlerin birleşmesinden oluşurlar. Kanda Ca dengesinin sağlanmasında rol oynarlar.

b- Ara madde:Osein denir organik ve inorganik olmak üzere iki kısımda oluşur.

1-Organik: Kollejen lifler ve şekilsiz proteinsel yapılardan meydana gelirler.

2-İnorganikokuya sertlik veren esas kısımdır. Kalsiyum fosfat, kalsiyum karbonat, magnezyum fosfat, kalsiyum florid vb. maddelerden oluşur.

Not: Sert olan ara maddenin kolay kırılmasını önleyen ara maddede bulunan kollejen liflerdir.

Kemik dokusunda büyüme :

1-Enine büyüme:Periost tarafından sağlanır.

2-Boyca büyümeiafizle epifiz arasında kalan kıkırdağın kemikleşmesiyle gerçekleşir.

Not:Eşey hormonların etkisiyle epifiz eklenti yerindeki hücre bölünmesi dolayısıyla boyca büyüme durur.

Not: Kandokusunun bütün hücrelerinin oluşumu ve olgunlaşması kemik dokuda gerçekleşir.( Sadece T lenfositleri timusta , B lenfositleri sindirim sistemi lenfoid yapılarında olgunlaşır.)

E-Kan Dokusu

1-Mezoderm orijinlidir.

2-Hücre ve hücreler arası maddeden oluşur.

3-Akışkandır. Damar ve kalp sistemi gibi kapalı ortamda bulunur. Vücutta kayıbı görülebilen tek dokudur.

4-Hücreleri eritrositler , leukosit ve trombositlerdir. Kanın % 45 ‘ini oluştururlar.

5-Ara maddeye plazma denir. Kanın % 55 ‘ini oluşturur.

6-Akışkan olan dokuda hareket kalbin etkisiyle sağlanır.

7-Tek hücreli ve mikroskobik organizmalarda bu doku bulunmaz.

8-Hücreleri kısa ömürlüdür. Doku devamlı yenilenir.

Hücreler

Alyuvarların Özellikleri

1-1 mm kanda 5 milyon tane bulunur. Değişik canlılarda farklıdır. (Tavukta 3 , Kedide 9 milyon) kansızlıkta azalır. Oksijen yetersizliğinde artar.

2-yuvarlak yası hücrelerdir.

3-Memeliler hariç Diğer omurgalılarda çekirdeklidir. (Ancak çekirdek görev yapmaz.)

4-Yalnız lamada eritrositler elips şeklinde ve çekirdeklidir.

5-Kanda bulunan olgun eritrositlerde nukleus , E.R. , R.N.A., mitekondri , sentrozom , ribozom vb. organeller bulunmaz.

7-Ortalama ömürleri 120 gündür.

8-Sitoplazmalarında hemoglobin ve karbonik anhidraz gibi enzimler taşır.

9-Boyanmamış eritrositlerin rengi hemoglobin içeriğine bağlı olarak yeşilden ten rengine değişir.

10-Eritrosit zarındaki mukopolisakaritlerin antijen özelliğinden dolayı kan grupları oluşur.

11-İnsanın 5. ayından itibaren alyuvarlar kırmızı kemik iliğinde üretilir.

12-Ergin alyuvarlarda mitekondri olmadığında gerekli enerji O2 ‘siz solunumla sağlanır.

13-Yaşlanan alyuvarlar dalak , karaciğer ve kemik iliğindeki makrofaglar tarafından parçalanır.

14-Kandaki hareketi yavaştır.

NOT :

1-Hemoglobin in beta zincirindeki valin aminoasit inin yerini gulutamin in alması eritrositin yapısını bozarak orak şeklinin oluşmasına neden olur. (Orak hücreli anemi.)

2-Hemoglobin sentezi ile alyuvar sayısının birbirleri ile ilişkisi yoktur. Demir etkisinde hemoglobin sentezi azalır ;ancak alyuvar üretimi sürer.

3-Kanda oksijen miktarı azalınca karaciğer ve böbreklerden salınan eritroprotein , eritrosit yapımını uyarır.

Akyuvarların Özellikleri :

1-Çekirdeklidir.

2-Renksizdir.

3-Amipsi hareket ederler.

4-damarların dışına çıkabilirler.

5-kırmızı kemik iliği ve lenfatik yapılarda oluşurlar.

6-Ortalama 1mm kanda 4000-11000 arasında bulunurlar.

7-Enfeksiyon , alerjik durum ve beslenmeden sonra sayıları artar.

8-Kan dışında bağ doku ve diğer dokularda da görülürler.

9-Kan dokusunu geçici süre kullanırlar. Bağ dokusunda daha uzun süre kalırlar.

10-Lenf dolaşımında bulunurlar.

11-Ömürleri 1-2 saat ile 15 gün sürebilir.

12-Kandaki sayısı ile enfeksiyonun şiddeti arasında doğru orantı vardır.

13-Viral hastalıklarda sayısı azalır.

Akyuvarlar granulosit ve agranulosit olmak üzere iki hücre grubuna ayrılır.

A- Agranulositler:

a)Lenfositler:

1-En küçük akyuvarlardır.

2-Nukleus büyük ve düzdür.

3-Hareket az veya hiç yoktur

4-Kırmızı kemik iliğinde oluşurlar,daha sonra timüs ve sindirim sistemi lenfoid yapılarına giderek olgunlaşırlar ve tekrar kana geri dönerler.

5-Vücudun hücresel ve humoral olarak savunulmasında görev alırlar.

6-Gereğinde damar dışına çıkıp diğer dokulara geçerler.

7-Bağ dokusuna geçip fibroblastlara dönüşebilirler.

8-Merkezi sinir sistemi hariç her dokuda görülürler.

9-Uzun ömürlü hücrelerdir.

b)Monositler:

1-En büyük akyuvarlardır.

2-Nukleus yuvarlak ,atnalı veya fasulye şeklinde olabilir.

3-Sitoplazma granulsüz ve boldur.

4-Çok hareketlidirler.

5-Kırmızı kemik iliğinde oluşurlar.

6-Bakteri , yabancı cisim ve hücre atıklarını fagositozla yok ederler.

7-Gereğinde bağ dokusuna geçerek makrofajlara dönüşürler.

8-Karaciğer Kupffer hücreleri ve akciğerlerdeki makrofajların orijinini oluştururlar.

B- Granulositler:

a)Nötrofiller:

1-Çok hareketlidirler.

2-Sitoplazmaları asidik ve bazik boyarlarla boyanmaz.

3-Bakteri yel enfeksiyonlarda sayıları artar.

4-Ameboid hareketlerle yabancı cisimleri fagositozla yok ederler.

5-Gereğinde damar dışına çıkıp diğer dokularda fagositoz yaparlar.

b)Eozinofiller:

1-Asit boyalarla pembeye boyanırlar.

2-Ameboid hareket ederler

3-Kanda ve bağ dokusunda fagositoz vücud savunulmasında rol alırlar.

4-Daha çok antijenlere karşı görev yaparlar.

5-Alerji ,paraziter hastalıklarda ve aşırı duyarlılıkta sayıları artar.

c)Bazofiller:

1-Bazik boyalarla maviye boyanırlar.

2-Histamin ve heparin içerirler.

3-Bağ dokusu mast hücrelerine çok benzerler.

4-Yangı oluşumunda rol oynarlar.

Trombositlerin özellikleri

1-Megakaryosit denen dev hücrelerin sitoplazmik parçalarıdır.

2-Balık,kurbağa,sürüngen ve kuşlarda çekirdekli ve gerçek hücresel yapılardır.

3-Memelilerde sitoplazmik partiküllerdir.Gerçek hücre değillerdir.

4-Normalde ömürleri 8-10 gündür.

5-Kanın pıhtılaşmasında rol alırlar.

6-Omurgalılarda trombositlerin yaptığı işi omurgasızlarda akyuvarlar yapar.

7-Gerçek pıhtılaşma mekanizması omurgalılarda görülür.

8-Memeliler hariç diğer omurgalılarda troımbositler kan köken hücrelerinden farklılaşır.

F-Kas Dokusu:

1-Mezodermden orijin alır.

2-Hücreler arası madde bağ dokusundan oluşur.

3-Hücreler ipliksi ve mekik şeklindedir.

4-Hücre sitoplazmasında bol miktarda miyofibriller bulunur.

5-Hücrelerin kontraksiyon ve ekspansiyon yetenekleri vardır.

6-Hayvansal çok hücrelilerde vücud ve organ hareketini sağlar.

7-Dokunun bölünme ve rejenerasyon yeteneği yoktur.

8-Bol miktarda kan damarı ve sinirler içerir.

9-Uyarı aldıklarında kimyasal bağ enerjisini mekanik enerjiye çevirirler.

10-Uyarı alma,uyarı iletme ve uyarma yetenekleri vardır.

Yüksek yapılı (Omurgalılarda) İskelet kası (Çizgili kas) dokusu,Organ kası (Düz kas) dokusu ve kalp kası dokusu olmak üzere üç tip kas dokusu vardır.

a-Çizgili kaslar:

1-İstemli çalışırlar.

2-Motor sinirlerle uyarılır.

3-İskelet sistemi üzerinde bulunur; vücudun hareketini sağlar.

4-Hücrelerin kaynaşması sonucu çok çekirdekli görünürler.

5-Kasılmaları hızlı ve şiddetlidir.

6-Gerektiğinde oksijensiz solunum yaparlar; yorgunluk görülür.

7-Glikojen depolarlar.

8-Bolca keratin –P içerirler.

9-Actin ve miyozin flamentleri düzgün sıralanış ( bantlaşma) gösterir.

10-Yapısındaki miyoglobulin den dolayı kırmızı renkte görülürler. (Beyaz çizgili kaslarda vardır.)

11-Eklem bacaklılarda hareket çizgili kaslarla sağlanır. Bu nedenle hareket hızlıdır.

12-Bütün hücreleri sinirlerle temas halindedir. Gelen uyarı aynı anda temas ettiği bütün hücrelerde kasılma meydana getirir.

-Beyaz kaslar:Tavukların göğüs kasları, Tavşanda bacak, insanda kol kasları büyük ortanda beyaz kaslardan meydana gelmiştir.

Özellikleri:

1-Çok az miyoglobulin içerirler.

2-Enerjilerini glikojenin oksijensiz solunumla yıkımından üretirler.

3-Kasılmaları hızlı ve büyük güç üretirler.

4-Çok kısa sürede yorgunluk gösterirler.

5-Mitokondri oranı azdır.

6-Kanlanma oranı azdır.

7-Ani hareketler (Kaçma, kurtulma vb.) için uygundur.

-Kırmızı kaslar:İnsanda bacak kasları, uçan kuşlarda kanat kasları gibi.

Özellikleri:

1-Miyoglobulin çoktur.

2-Enerjilerinin çoğunu öncelikle yağ asitlerinden karşılar.

3-Yavaş kasılırlar.

4-Uzun süre yorulmadan çalışırlar.

5-Mitokondri sayısı çoktur.

6-Kanlanma oranı fazladır.

7-Uzun süreli hareketler (Koşma , yürüme , uçma ) için uygundur.

b-Düz kaslar:

1-İğ şeklinde hücrelerden oluşur.

2-Nukleus tek ve ortadadır.

3-Pembe renklidir.

4-Kalp hariç organların yapısında bulunur.

5-Otonom sistemin kontrolünde çalışır. İstemsiz hareket ederler.

6-Çalışmaları yavaş olup yorgunluk göstermezler.

7-Oksijensiz solunum yapılmaz.

8-Glikojen depolanmaz.

9-Omurgalılarda organ hareketini sağlar. Bazı omurgasızlarda (Yumuşakça,Toprak solucanı vb.) vücud hareketinide sağlar. O nedenle bu canlılarda hareket oldukça yavaştır.

10-Bantlaşma göstermezler.

11-Uterus hariç rejenerasyon (Yenilenme) yetenekleri yoktur.

12-Sinirler bir grup hücreyi uyarır, uyartı diğer hücrelere bu hücrelerden yayılır. O nedenle bu kaslarda uyartıya verilen cevap yavaştır ve uzun sürelidir.

c-Kalp kası:

1-Bantlaşma gösterirler.

2-Sadece kalbin yapısında bulunur.

3-Otonom sistem tarafından kontrol edilir.

4-Bir veya iki nukleuslu olup nukleuslar merkezde bulunur.

5-Mitokondri sayısı oldukça fazladır.

6-Nöronlar belli noktalarda sinir düğümleri yaparlar;uyartılar hücrelere buradan yayılır.

7-Çalışma temposu sinirlerle ve hormonlarla kontrol edilir.

8-Kas telleri yan demetlerle birbirine bağlanır.( Sadece kalp kasında görülen özellik)

9-Demetlerin arasını bağ dokusu doldurmuş olup bol miktarda kan damarları içerir.

10-Ritmik ve otomatik olarak çalışır.

11-Rejenasyon yetenekleri yoktur.

G-Sinir Dokusu

1-Ektoderm orijinlidir.

2-Nöron ve glia hücrelerinden oluşmuştur.

3-Fiziksel ve kimyasal uyarıları elektriksel enerjiye dönüştürür.

4-Uyarı alma , uyarı iletme ve uyarma özelliği vardır.

5-Organizmada iç ve dış değişmelere karşı uygun tepkilerin oluşumunu sağlar.

6-Gelişkin şekil omurgalılarda olmaka beraber, süngerler hariç diğer omurgasızlarda da bulunur.

7-Nörotransmiter madde (Sinirsel hormon) üreterek salgı bezleri gibi çalışır.

8-Rejenerasyon yetenekleri yoktur .Ancak periferik sinirlerde aksonları saran schwann hücrelerin etkisi ile aksonlarında oluşan dejenerasyon onarılabilir.

9-Organizmada merkezi(Beyin ve omurilik) ve çevresel sinir sistemini oluşturur.

10-Çevresel sistemde ara madde bağ dokusundan oluşurken , merkezi sistemde ara madde nöroglia tarafından oluşturulur.

a-Hücreleri: (Nöronlar)

1-Kimyasal ve fiziksel olarak uyarılır.

2-Uyarıyı elektriksel olarak hücre zarında taşır.

3-Uyartıyı kimyasal olarak başka hücreye aktarır.

4-Nörotransmiter maddeleri üretir.(Akson uçlarında).

5-Uzantılarını kısmen dejenere edebilirler.

6-Hücre gövdesinden kısa (Dendirt ) ve uzun (Akson) uzantıları bulunur.

7-Uyarı dendirt ve hücre gövdesi ile alınır , akson uçları ile verilir.

b-Ara madde (Nöroglia dokusu)

1-Glia ve schwann hücreleri tarafından oluşturulur.

2-Nöronların arasını, nöron hücrelerinin uzantıları ve glia hücreleri extrasellular boşluk kalmayacak şekilde doldururlar.

3-Glia hücreleri ; sinir dokusunun ,beslenmesinde , solunumunda ve desteklenmesinde rol oynar.

4- Dokuda ölen sinir hücrelerinin yerini doldurur.

5-Ara maddesinden izole edilen sinir hücresi ölür.

NOT : Retikula Endotelial Sistem:

Bulunduğu Yapı ve organlar :

1-Bağ dokusu ———- Histiyositler

2-Karaciğer ———- Kupffer hücresi

3-Akciğer ———- Makrofaglar

4-Lenf düğümleri —– Makrofaglar

5-Dalak ——— Makrofaglar

6-Kemik iliği ———- -Makrofaglar

7-Kemik ———- Osteoklast

8-Merkezi sinir sis.— -Glia hücreleri

9-Eklem sıvısı ——– -Tip A hücresi

Kromozomun Yapisi

Salı, 06 Kasım 2007

KROMOZOMUN YAPISI

Bitkilerde ve hayvanlarda her tür kendine özgü sabit sayıda kromozom içerir. Kromozomların sayısı mitoz bölünmedeki düzenli ve kesin olaylarla sabit tutulur. Bir çok hayvan ve bitkide kromozom sayısı eşittir. Fakat kromozomlardaki kalıtım faktörleri farklıdır.

İlk defa 1840 yılında botanikci HOFMEISTER tarafından Tradescantia bitkisinin polen hücrelerinde görülmüş ve 1888 yılında WALDEYER tarafından da kromozom adı verilmiştir.

Hiçbir zaman yeniden yapılmazlar, ya eskiden var olan kromozomların bölünmesinden ya da tamamlama sentezleri ile yapılırlar. Yaşamın sürekliliği kromozomların devamlılığına dayanır. Her canlıda kromozomların şekli farklı olmasına karşın aynı türde aynı kromozomların şekilleri birbirine benzerdir.

Örneğin; 3. kromozom bir türde aynı şekle sahip olmasına karşılık, yine aynı türde 3. ile 8. kromozomların şekilleri birbirinden farklıdır. Sayıları türden türe faklı olur. Sayısı ile organizasyonu arasında herhangi bir bağlantı yoktur. Küçük bir kromozom daha fazla gen taşıyabilir. Örneğin, Ascaris megalocephala univelans’de 2n = 2 (bilinen en az sayıda kromozom taşıyan canlı), Drosophila melanogaster’de2n = 8, insanda 2n = 46, keçide 2n = 60, bir tür istakozda 2n = 200, Ophyoglossum vulgatum (bir çeşit eğrelti otu)’ 2n = 500 (canlılar arasında bilinen en fazla kromozom sayılı bitki) kromozom vardır. Normal vücut hücreleri anadan ve babadan gelen birer kromozom takımına sahiptir. Ana ve babadan gelen eş kromozomların şekilleri ve büyüklükleri (eşey kromozomları hariç) birbirne eşittir. Bu çift kromozom takımı bütün vücut hücrelerinde bulunur. Böyle hücrelere somatik hücreler adı verilir. Kromozom sayısı bakımındanda diploittir denir ve 2n ile gösterilir. Fakat eşey hücrelerinde, ergin gametlerde ve bazı ilkel canlıların bütün hayat devrelerinde (yalnız zigot halinde diploid) kromozomlar eşlerinden yoksundur. Partenogenetik çoğalan bazı hayvanlarda, örneğin, erkek arılarda, vücut hücrelerinin kromozom sayısı dişilerinin somatik hücrelerindekinin yarısı kadardır. Ya erkek ya da dişi eşey kromozomunu bulunduranlara germinatif hücreler denir. Eşi olmayan kromozomlara da haploid denir ve "n" simgesiyle gösterilir. Kromozom sayısı sabit olmakla birlikte bazı özelleşmiş hücrelerde, örneğin, böceklerin, özellikle bazı sineklerin tükrük bezlerinde bu sayı 2n’nin katları şeklinde bir artış gösterir. Burada kromozomlar çekirdek zarı parçalanmaksızın çoğalırlar. Buna endomitozis ve kromozom durumuna da poliploidi denir. Çekirdek büyüklüğü kromozomların miktarına bağlı olduğundan, poliploidide çekirdek hacminde büyüme görülür.

Normal bir hücrede kromozomlar gözükmez. Profazın başlangıcından başlayarak gittikçe yay şeklinde kıvrılan ve kalınlaşan ince kromatin ağı şeklindedir. Sonunda türlere özgü şeklini alıncaya kadar kıvrılma devam eder. Dinoflagellata’da kromozomlar her zaman gözükür. Çünkü bunlarda çekirdek zarı yoktur ve DNA bazik proteinlere bağlı değildir. Bu tip hücrelere mezokaryotik hücreler denir. Bir kromozomu kaba taslak dıştan incelersek şu kısımlar görülür. Aralarında genel olarak açı bulunan iki koldan oluşur. Kollar primer boğumla birbirinden ayrılmıştır, buna sentromer (=kinetokor) denir. İki kolu birbirine eşit olan kromozomlara :-):-):-):-)sentrik, eşit olmayanlara ise sup:-):-):-):-)sentrik denir. Bir kollu gibi görünenlere akrosentrik (bunların sentromerleri kromozomun ucundadır) kromozom denir. Bazı hayvan grupları bu üç tipten yalnız birine sahiptir. Örneğin amfibiler yalnız :-):-):-):-)sentrik kromozomlara sahiptir.

Kromozomlar üzerinde primer (birincil) boğumlardan başka, sekonder (ikincil) boğumlarda bulunabilir. Bazen (genellikle) kromozomun uç kısmında uydu (stallit) denilen yuvarlak ya da uzunca bir yapı bulunur. Uydu, kromozoma ince bir kromatin ipliğiyle bağlıdır. Bu tip kromozomlara SAT kromozomlar denir. Sentromerler kromozomun iğ ipliğine takılmasını sağlar. Sentromeri olmayan bir kromozom bölünmeye katılamaz. ve tasfiye olur. Bu boğulma yerlerinde bulunan genler, rRNA’ları ve dolayısıyla çekirdekcikleri organize ederler. Bu genler çok defa yüzlerce kopya halinde bulunur ve buna gen amplifikasyonu ya da redunanz denir. Kromozomların uçlarına da telomer denir.

Virüsler:

Salı, 06 Kasım 2007

Virüsler:

a)Hücre zarı,sitoplazma,organeller bulunmaz.

b)Enzimleri (:-):-):-):-)bolizmaları )yoktur.

c)Protein kılıf ve yönetici molekül(DNA veya RNA) den oluşur.

d)Obligat endo-parazittir.

e)Konukçu Hücre dışında cansızdır.Ancak,ph,ısı ve kimyasal koşullar uygun oldukça canlılıkları devam eder.

f)Canlılara üremeleri,mutasyona uğramaları ve yönetici mol.taşımalarıyla benzer.

g)Antibiyotiklerden etkilenmezler.

h)hücreler virüslere karşı bağışıklık maddesi interferon üretirler.

I)Her virüs özel bir Hücre içinde, çoğalabilir(Enfeksiyon oluşturur)

Sınıflandırılması:

1-Bakteri virüsleriNA taşırlar az miktarda RNA taşıyanları vardır.

2-Bitkisel virüsler:RNA taşırlar.

3-Hayvansal virüsleriNA taşırlar az miktarda RNA taşıyanları vardır.

Virüslerin diğer canlılara benzer yönleri:

1-Virüslerde organik bileşik olarak sadece nuckleik asit ve protein bulunur.

-Diğer canlılarda ise bunlara ilaveten yağ , karbonhidrat , vit. Vb. organik maddelerde bulunur.

2-Virüsler nucleik asitlerden sadece birini (Ya DNA yada RNA) bulundurur.

-Diğer canlılarda ise her iki nucleik asit birlikte bulunur.

3-Virüslerdeki enzim yeni bir virüs oluşturmak için yeterli değildir.

-Diğer canlılarda ise gerek hücre gerekse canlının kendisi yeni bir canlı oluşturacak enzimlere sahiptir.

4-Virüsler daha önceki virüslerden meydana gelmez.

-Diğer canlılar veya hücreler ise daha önceki hücrelerden meydana gelir.

5-Virüsler daha önceki virüslerde pay almazlar.

-Diğer canlılarda ise oluşan yeni hücreler daha önceki hücrelerden hem sitoplazmik içeri hemde kalıtsal materyalden pay alırlar.

6-Virüslerde yapısal ve bireysel büyüme yoktur.

Diğer canlılarda ise madde miktarının artışı ile hücresel , hücre sayısının artışı ile bireysel büyüme görülür.

Virüslerin canlılara benzer yönleri:

1-Mutasyona uğramaları

2-Yönetici molekül taşımaları

3-Konak hücre içerisinde üreyebilmeleri

Not:Virüsler konaktan konağa şu yollarla taşınır.

1-Hava akımları 2-Temas 3-Vektörlerle 4-Doku nakilleri

5-Salgılarla 6-Gametlerle (yeni nesillere)

Virüslerin görüldüğü canlılar.

a)Bakteriler.

b)Çiçekli bitkiler

c)Omurgasızlardan eklembacaklılarda

d)Omurgalılarda.

Virüslerin görülmediği canlılar.

a)Protistalar.

b)Algler

c)Mantarlar.

d)Omurgasızlarda(Eklembacaklılar hariç.)

e)Çiçeksiz bitkilerde.

Selüloit

Salı, 06 Kasım 2007

SELÜLOİT

Selüloit yada kısaltılmış şekli ile selülit, derinin alt tabakasında, yağ dokusunun hemen çevresinde oluşan ve derinin üst bölümünde pütür pütür görüntü bırakan bir hastalıktır.

Tıptaki adı Hidrolipodistrofi`dir.

İki parmak arasında kıstırıldığında, cildin dış tabakasında girinti ve çıkıntılar meydana gelir ki, tıpta buna “portakal kabuğu görünümü” denir.

Uyluğun üst kısmı, dizin ile bileğin iç kısımları, kaba et ve baldırların arkası ve üst bacaklara genelde süvari pantolonu şeklinde yerleşir.

Tüm zayıflama rejimlerine karşı dirençlidir. Özel bir tedavi gerektirir, kendi kendine geçmez.

Selüloit üç elemandan oluşur:

1-Dayanıklı hale gelmiş bölmeli bir konjonktif doku.

2-Su molekülleri ve tuz molekülleri.

3-Konjonktif doku içine hapsolmuş yağ hücreleri birikintileri. Bu bölgesel yağ birikimi, cildin hareketliliğinin azalması ve kalınlığının artmasıyla kendini gösterir. Elle dokunulduğunda cilt pütürlü, sertleşmiş ve muntazam olmayan bir görüntü verir.

Selüloit ağrılı olabilir. Ağrının şiddeti Selüloitin sinir liflerinin üzerine yapmış olduğu basınç derecesiyle orantılıdır.

Selüloit, zayıf, hatta çok zayıf kadınlarda bile görülebilir.

Hormonal nedenler: Hiper folikülin, yani kadınlarda yumurtalardan salgılanan folikülin hormonunun artışı. Bu hormon, dokularda su tutma özelliği nedeniyle Selüloite zemin hazırlar.

Soya çekim: Anne selüloitli ise çocuğunda da görülebilir.

Dolaşım bozukluğu (damar yetmezliği): Selüloit ve damar yetmezliği birbirine paralel gider. Yani Selüloit damar yollarında oluşur ve damarları sarar, sıkar. Bu durum kan dolaşımını daha da zorlaştırır ve varisler meydana gelir. Bu da damar yetmezliği, selüloit, varis, daha ileri derecede damar yetmezliği olarak gittikçe ciddi boyutlara varır.

Kabızlık, hipotiroid, doğum kontrol hapı kullanımı, karaciğerin kötü fonksiyonu ve sinirsel düzensizlik…

TEDAVİ

Çeşitli etkili yöntemlerle Selüloit artık kesinlikle tedavi ediliyor. Selüloit tedavisinin tıbbi tedavi şekilleri şunlardır:

Masajlar : Selüloit tedavisinin en önemli ayağı masajdır. Çünkü masaj kan ve lenf dolaşımını harekete geçirir ve dokuların taze oksijen ile dolmasını sağlar. Selüloit tedavisinde etkili olan iki tür masaj vardır.

Dolaşım masajları: Kan ve lenfatik dolaşıma yöneliktir. Bu masaj deri altı kan dolaşımını aktive ederek, dokunun canlanmasını sağlar.

Lenf drenajı masajları: Bu masajlar özellikle lenf dolaşımı üzerinde etkilidir. Masajın, hem elle, hem de aletle uygulanan şekilleri vardır. Elle olan daha yüzeysel olurken, aletli masajın derinlemesine bir etkisi vardır. Her iki masaj sonunda hücrelere bolca oksijen gider ve toksinlerin vücuttan atılması kolaylaşır.

Selüloitte özellikle de etkili olan insanın kendi yaptığı drenajdır. Bu nedenle kendi kendinize şu masajı yapın; masaja okşama hareketleriyle başlayın. Üst uyluklara önce bir, sonra iki elinizle yumuşak bir şekilde aşağıdan yukarı doğru kalçalarınıza kadar masaj yapın. Daha sonra derinizi sıkıştırmadan baş ve işaret parmaklarınızın arasına alın ve yoğurur gibi masaj yapın ve bu arada dizlerin iç tarafını unutmayın. Antiselüloit kremlerinin dokulara etkisi, daha önce masaj yapıldığı takdirde iki kat daha fazla olur. Nedeni, lenf ve kanın harekete geçmesidir.

Akupunktur: Organizmanın değişik fonksiyonlarının hepsinin kumandasının kulakta bulunduğu savı ile tedavi edilir. Akupunktur ile bu fonksiyonlar harekete geçirilir. Bu fonksiyonların arasında su birikmesine neden olanlar da aktive edilir.

Ozon terapi - Ozon banyosu: Ozon terapi, hücre oksijenlenmesini baz alarak, başarılı bir şekilde selüloit tedavisinde de uygulanır. Artıklarla dolu olan selüloit hücrelerini oksijen ile temizlemeye yönelik bir programdır. Ozon terapi bir kabın içerisinde gerçekleşir. Bu sırada ozon buharın epiderm tabakaya kadar girip o bölgenin oksijen ile dolmasını sağlayarak, dokusal kan dolaşımını aktive eder.

Lazer terapi: Lazer terapi ikiye ayrılır; soğuk lazer ve sıcak lazer. Soğuk lazer, helyum neon lazer olarak da anılır. Selüloitli bölgedeki hücreler üzerine uygulanır. Lazer, burada hücreleri geçerek değişimleri hızlandırıp, o bölgede su tutulmasını engeller. Sıcak lazer, selüloitin oluştuğu hareketsiz bölgeye uygulanarak, orada bulunan dokuların dolaşımını sağlar.

Ultrason: Fark edilemeyecek kadar küçük yağları bile derinliğine yakalayıp, parçalamayı başarır. Daha fazla yağlanmanın olduğu bölgelerde de daha derine gidilerek lenfleri uyarır.

Basınç terapisi: Bu metotta bacaklar sarılır. Hava basıncı ile çalışan bir odaya girilir. Çok dikkatlice yavaş yavaş, hava basıncı azaltılır. Bununla da lenfatik dolaşım ve kan dolaşımı harekete geçer. Tabi burada önemli olan kişiye özel bir programlama yaparak, herkesin ihtiyaçlarına uygun bir tedavi uygulamaktır.

Mezoterapi: Bu yöntemde, sıvı haldeki ilaçların şırınga darbeleriyle uygulanması esastır. Daha yeni bir versiyonu da homeopati yöntemini kullanarak, tahmin sistemini çalıştırmak ve öngörüden yararlanarak uygulama yapmaktır. Hiç yan etkisi olmayan naturel maddelerden faydalanılmalıdır.

Lipoelektro: Bu, uzun iğnelerden yararlanmak suretiyle yapılan bir yöntemdir. Uzun, çok ince uçlu ve keskin iğnelerle uygulanır. Elektro ile yağlı bölge arasında bir bağlantı kurulur. Çok düşük düzeyde çalıştırılarak, Selüloitli bölge üzerinde çalışılır. Bu bölge üzerinde, düzenli ve sık aralıklarla işlem yapılır. İğne, Selüloitli bölgedeki yağları parçalar ve yağları ortaya çıkartır ve aşırıya kaçmadan bunlar boşaltılır.

Günümüzün yeni antiselüloit kremleri deriye hemen giriyor ve doğrudan doğruya yağ hücrelerini etkiliyor. Etkili maddelerin bazıları yağ depoes"> biri de kafeindir. Kafein yağı ayrıştıran enzimleri harekete geçirir ve bununla birlikte lenf akışını kolaylaştırır. Su en iyi temizleyici maddedir. Bol su içmek dokuları zehirli ve atık maddelerden temizler. Ayrıca kalsiyum, potasyum, demir ve magnezyum gibi maddeler dokuları sıkılaştırırlar. Bunların etkisini dışarıdan kullanılan antiselüloit ürünleri kuvvetlendirir. Aynı zamanda vücudun atıklardan temizlenmesinde de etkili olur.

Yüksek topuklar, yanlış yürüme hareketleri, kambur oturma…

Bunlar, selüloite yol açan nedenlerdir. Çünkü bu saydıklarımız, toplardamarlarda ve lenf damarlarında kanın geriye doğru akışını olumsuz yönde etkilerler. Sonuçta zehirli maddeler vücuttan o kadar çabuk çıkmaz ve atık maddeler dokularda toplanır. Ve deri gevşer, çukurlar oluşur. Bu nedenle her zaman şunu düşünün, dik durma vücudu uzatır ve daha zayıf görünürsünüz.

Duruş hatalarını bilinçli olarak dengelemek için sırt egzersizlerinin yararı vardır. Haftada iki kere jogging ve bisiklete binmeyle buna yardımcı olun.

Selüloit üç aşamada gelişir. Birinci aşaması dolaşım bozukluğudur, damarlardan çıkan su dokulara dolar. Dokular acılı ve duyarlıdırlar. Ödemli denilen bu devrede başarılı bir şekilde tedavi yapılabilir. Bu devrede tedavi yöntemi mezoterapidir. İkinci aşamada, ödem daha da fazlalaşır. Bu aşamada selüloiti buradan atmak oldukça güç olmasına karşın, tıpta mezoterapi ile başarılı bir tedavi mümkün olabilir. Üçüncü aşamada, bu dokularda biriken yağ, su ve tuz molekülleri organizma tarafından kullanılamaz ve selüloit yerleşir.

Rejim, su açısından zengin, tuz açısından zayıf olmalıdır. Selüloit tedavisinde tuzu asgari düzeye indirmek gerekir. Balık, kabuklu deniz ürünleri, kümes hayvanı ve yumurta yenilerek protein açısından zengin bir beslenme uygulanır. Şekerlemeler, hamur işleri, bakliyat kaldırılmalı, alkolden uzak durulmalıdır. Zira alkol kanda yağa dönüşür ve vücutta birikir.

Tedavinin asıl amacı selüloiti oluşturan süreci tersine çevirmek ve yağ hücreleri düzeyinde lipolizi (yağ yıkımı)tekrar harekete geçirmektir. Yani, birikimi ortadan kaldırmak, lenf ve kan dolaşımını rahatlatmak, lipoliz mekanizmasını tekrar harekete geçirmektir.

Beslenme ne kadar fazla tek yönlü olursa, selüloite o kadar çabuk aday olursunuz. Özellikle de Fast Food`a ve hazır yemeklere karşı olan eğilimimiz dokuları kötü yönde etkiliyor. Hayvansal yağlar, şeker ve tuz da en kötü düşmanlarımız. Bunlar yağ hücrelerini şişiriyorlar, dokularda su yapıyorlar ve vücudun atıklardan temizlenmesini önlüyorlar. Bu nedenle yemek listenizde taze, yağsız ve besleyici maddeleri fazla olan yiyecekler bulunmalıdır. Meyve, sebze, kepek, çavdar ürünleri ve baklagiller gibi. Bu besinlerde bir yanda dokuları atık maddelerden temizleyen, öte yanda hücrelere besleyici maddelerin naklini çabuklaştıran fazla miktarda potasyum vardır. Portakal, muz, karpuz, avokado, havuç, şalgam, fasulye, bezelye ve patates fazla miktarda potasyum içerirler.

KORUNMA

- Kilonuzu koruyun. Günde 1500 kaloriden fazla almamaya çalışın.

- Hareket edin, örneğin jogging yapın, bisiklete binin, yüzün, jimnastik yapın.

- Ayrıca vitamin ve mineral alın. A ve E vitaminleri deriyi düzgünleştirir, magnezyum :-):-):-):-)bolizmayı harekete geçirir, fosfor ve silisyum dokuları kuvvetlendirir.

- Vücudun fazla suyunu atması için beyaz ve kırmızı turp, maydanoz, kereviz, çilek ve pilav yiyin.

- Tuz, şeker, alkol, sigara, koyu çay, çikolata, kızartma ve undan uzak durun.

- Derinin kanla beslenmesini teşvik edin. Örneğin masaj eldiveni ile kendi kendinize yapacağınız masajla, bir sıcak, bir soğuk duşu sorunlu yerlere tutun. Saunanın da yararı vardır.

Sert sporlar, vücudun belirli bir kısmını çalıştıran ve düzensiz yapılan sporlar hiçbir işe yaramaz. Selüloite karşı en etkili sporlar tempolu yürüme ve yüzmedir. Fakat tıbbi olarak, bütün sporlar içinde en iyisi jimnastiktir.

Toksinleri ve zararlı maddeleri vücuttan atmak için, günde ortalama 1.5 litre su içmek gerekir. Ancak bu, herkes aynı miktarda su içecek demek değildir. Çünkü her insanın gereksinim duyduğu miktar farklıdır. Genel olarak içilecek sıvı miktarı kiloyla da ilişkilidir. 90 kiloluk bir kişi fazla zorlanmadan bir günde 3 litre su içebilir. Oysa 50 kiloluk biri için bu miktar fazla gelebilir

Aile Planlaması Yöntemleri

Salı, 06 Kasım 2007

Aile planlaması yöntemleri

İdeal bir korunma yöntemi gebeliği kesin olarak önlemeli, sağlığa zarar vermemeli, uygulaması kolay olmalı, maliyeti düşük olmalı ve çiftler tarafından benimsenmelidir.

Aile planlaması, istedikleri zaman, istedikleri sayıda çocuk sahibi olmaları için ailelere verilen hizmetlerin tümüdür. Aile planlaması ailelerdeki kişi sayısını sınırlandırma anlamını taşımaz. Amaç anne ve doğacak çocukların sağlıklı olması ve çocuk sahibi olmak istendiğinde gebeliğin oluşmasıdır. Çünkü iki yıldan az aralıklarla yapılan doğumlar annenin vücut sağlığını önemli ölçüde bozmakta, gebelik sırasında riskleri artırmakta, hatta ara vermeden arka arkaya yapılan doğumlar anne ölümlerine neden olmaktadır. Ayrıca sık aralıklarla doğan çocukların anne karnında gelişmeleri tam olmamakta (doğum ağırlığı düşük bebekler), sakatlık oranı yükselmekte, bakımları güçleşmekte ve bebek ölümleri artmaktadır.

Bütün bunlar gözönüne alındığında aile planlamasının amaçlarını şöyle sıralayabiliriz ;

· Bireyleri ve aileleri, üreme sağlığı konusunda eğitmek

· Anne ölümlerini önlemek ve sağlığını korumak

· Bebeklerin sağlıkla doğmalarını ve yaşamalarını sağlamak

· Yüksek riskli gebelikleri önlemek

· İstenmeyen gebelikleri önlemek

· Çocuk sahibi olmak isteyenlere tıbbi yardım sağlamak

· Bireyleri aile planlaması yöntemleri konusunda eğitmek.

Türkiye’de aile planlaması hizmetleri; Sağlık Bakanlığı’na bağlı olan sağlık ocakları, ana-çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezleri ve hastanelerin yanında SSK hastaneleri, üniversite ve diğer kamu kuruluşlarının hastaneleri ve özel sağlık merkezlerinde verilmektedir. Kamu kuruluşlarında, kondom ve doğum kontrol hapları ücretsiz dağıtılmakta, rahim içi araç (RİA) ücretsiz ya da çok düşük bir ücret karşılığında uygulanmaktadır.

Biyoloji_1

Salı, 06 Kasım 2007

BAKTERİLER VE VİRÜSLER

BAKTERİLER

GENEL ÖZELLİKLERİ

Monera alemini oluşturan prokaryot canlıların en yaygın ve en çok bilinen grubu bakterilerdir. O kadar yaygındır ki bugün dünyamızda bakterinin bulunmadığı yer yoktur diyebiliriz. En çok organik atıkların bol bulunduğu yerlerde ve sularda yaşarlar. Bununla beraber, -90 0C buzullar içinde ve +80 0C kaplıcalarda yaşayabilen bakteri türleri de vardır. Hava ile ve su damlacıkları ile çok uzak mesafelere taşınabilirler. Deneysel olarak ilk defa 17. yüzyılda bakterileri gözleyebilen ve onların şekillerini açıklayan Antoni Van Lövenhuk olmuştur. Bakteriler bütün hayatsal olayların gerçekleştiği en basit canlılardır. Hepsi mikroskobik ve tek hücrelidirler. Büyüklükleri normal ökaryotik hücrelerin mitokondrileri kadardır.

HÜCRE YAPISI

Prokaryot olduklarından zarla çevrili çekirdek, mitokondri, kloroplast, endoplazmik retikulum, golgi gibi organelleri yoktur. Ribozom bütün bakterilerin temel organelidir. DNA, RNA, canlı hücre zarı ve sitoplazma yine bütün bakterilerin temel yapısını oluşturur. Bunlara ek olarak bütün bakterilerde hücre, cansız bir çeperle (murein) sarılıdır. Çeperin yapısı, bitki hücrelerinin çeperinden farklıdır. Selüloz ihtiva etmez. Bazı bakterilerde hücre çeperinin dışında kapsül bulunur. Kapsül bakterinin dirençliliğini ve hastalık yapabilme (patojen olma) özelliğini artırır.

Bazı bakteriler kamçılarıyla aktif hareket edebilirken, bazıları kamçıları olmadığı için ancak bulundukları ortamla beraber pasif hareket edebilirler. Buna göre bakteriler, kamçısız, tek kamçılı, bir demet kamçılı, iki demet kamçılı ve çok kamçılı olarak gruplandırılır. Bazı bakteriler "mezozom" denilen zar kıvrımları bulundurur. Burada oksijenli solunum enzimleri (ETS enzimleri) vardır. Oksijenli solunum yapan, ancak mezozomu bulunmayan bakterilerde ise solunum zinciri enzimleri hücre zarına tutunmuş olarak bulunur. bakterilerde genel yapının % 90′ı sudur. suda çözünmüş maddeler hücre zarından giriş-çıkış yaparlar. DNA’lar sitoplazmaya serbest olarak dağılmıştır. Bakteriler ökaryot hücrelere göre daha çok ve daha küçük ribozom içerirler. bu sayede protein sentezleri çok hızlıdır.

Bakteriler çeşitli özellikleri bakımından gruplandırılırlar. Bu özelliklerin başlıcaları; şekilleri, kamçı durumları, beslenmeleri ve boyanmaları olarak sayılabilir.

ŞEKİLLERİ ve BOYANMALARI

Bakteriler ışık mikroskobunda bakıldığında başlıca şu şekillerde görülürler.

a. Çubuk şeklinde olanlar (Bacillus):Tek tek veya birbirlerine yapışmışlardır. Tifo, tüberküloz ve şarbon hastalığı bakterileri bu şekildedir.

b. Yuvarlak olanlar (Coccus): Genellikle kamçısızdırlar. Zatürre ve bel soğukluğu bakterileri bunlara örnektir.

c. Spiral olanlar (Spirullum): Kıvrımlı bakterilerdir. Frengi bakterileri ve dişlerde yerleşen Spiroketler bunlara örnektir.

d. Virgül şeklinde olanlar (Vibrio): Virgül biçiminde tek kıvrımlıdırlar. Kolera bakterisi gibi.

Bakterilerin boyanmaları: Danimarkalı bakteriyolog Gram tarafından geliştirilen boyalarla boyanan bakterilere Gram (+), boyanmayanlara ise Gram (-) bakteriler denir.

BAKTERİLERİN BESLENMELERİ

Bazı bakteriler ototrof olup, fotosentez veya kemosentez yaparlar. Çoğunluğu ise heterotrof olup, saprofit veya parazit yaşarlar.

Saprofit Bakteriler: Bakterilerin çoğunluğunu oluşturur. Besinlerini bulundukları ortamlardan hazır sıvılar olarak alırlar. Nemli, ıslak ve çürükler üzerinde yaşarlar. en çok amino asit, glikoz ve vitamin gibi besinleri ortamdan alırlar. Bu tür bakteriler dış ortama salgıladıkları enzimlerle bitki ve hayvan ölülerini daha basit organik maddelere parçalayarak onların çürümesini sağlarlar. Böylece hem toprağın humusunu artırırlar, hem de kendilerine besin sağlarlar. çürütme sonucu çeşitli kokular meydana gelir. Bu yüzden bu olaya kokuşma denir. Bazı saprofit bakteriler, sütün yoğurt ve peynir olarak mayalanmasını sağlarlar. Saprofitler, dünyada madde devrinin tamamlanmasında önemli rol oynadıklarından hayat için mutlaka gereklidir.

Parazit Bakteriler: Besinlerini cansız ortamdan değil de üzerinde yaşadıkları canlılardan temin ederler. Çünkü sindirim enzimleri yoktur. Bunların bazıları konak canlıya fazla zarar vermeden yaşayabilirler. Sadece onun besinlerine ortak olurlar. Kalın bağırsağımızdaki Escherichia coli bunun en iyi örneğidir. Bazı parazit bakteriler ise konak canlının ölümüne bile sebep olabilen hastalıklara yol açarlar. Bunlara Patojen Bakteriler denir. Patojenler ya toksin çıkararak ya da konak canlının enzim ve besinlerini kullanarak zarar verirler. toksinler ya dışarı atılır (Ekzotoksin), ya da Bakterinin içinde kalır (Endotoksin). İçinde kalan toksinler bakteriler ölünce zararlı hale geçerler. Canlıların patojen bakterilere ve toksinlerine karşı oluşturdukları savunmaya "Bağışıklık" denir. Parazit bakterilerinin üremeleri oldukça hızlıdır.

Fotosentetik Bakteriler: Sitoplazmalarında serbest klorofil taşırlar. Fotosentezlerinde elektron kaynağı olarak H2O yerine H2S ve H2 kullanırlar.

CO2 + H2O ——> Besin + O2 (Mavi-yeşil algler)

CO2 + H2S ——> Besin + S + H2O (Kükürt bakterileri)

CO2 + H2 ——> Besin + H2O (Hidrojen Bakterileri)

Kemosentetik Bakteriler: Bu bakteriler de madde devrinde çok önemlidirler. Bazı inorganik maddeleri oksitleyerek onları zararsız hale getirirler. oluşan maddeler ise bitkilerce mineral tuzlar olarak kullanılır. bu oksitleme sonucunda açığa kimyasal enerji çıkar. Bu enerjiyle de CO2 indirgemesi yaparak besinlerini sentezlerler. ışık ve klorofil gerekli değildir. Oksijen kullanılır. Kemosentetik bakteriler en çok azotlu, kükürtlü, demirli maddeleri oksitlerler.

NH3 + O2 ———> HNO2 + H2O + Kalori (Nitrosomanas)

HNO2 + O2 ———> HNO3 + Kalori (Nitrobacter)

H2S + O2 ———> H2O + S + Kalori (Kükürt Bakterileri)

FeCO3 + O2 + H2O ———> Fe(OH)3 + CO2 + Kalori (Demir Bakterileri)

N2 + O2 ———> NO2 + Kalori (Azot bakterileri)

Kemosentez sonucu:

·

Bazı zararlı maddeler ortadan kaldırılmış,

Bitkilerin alabileceği tuzlar oluşturulmuş,

Kimyasal enerji kazanılmış

Organik besin sentezlenmiş olmaktadır.

BAKTERİLERİN SOLUNUMLARI

Anaerob Bakteriler

Bakteriler organik besinleri parçalayarak enerjilerini elde ederken genellikle oksijen kullanmazlar. Bunlar havasız yerlerde de yaşayarak çoğalırlar. ( Konservelerde olduğu gibi) Bunlardan bazıları oksijenin olduğu yerde hiç gelişemezler. Örnek: Clastrodium tetani (Tetanos bakterisi).

b. Aerob Bakteriler

Bazı bakteri grupları (Escherichia coli, Zatürree ve Yoğurt Bakterisi gibi) ancak oksijenli ortamda yaşayabilir. Bunlarda mitokondri olmadığı için solunum hücre zarının iç kısmındaki kıvrımlarda (mezozom) gerçekleştirilir. Örnek: Azot Bakterileri.

Geçici Aerob veya Geçici Anaerob Olanlar

Asıl solunumları oksijensiz olduğu halde kısa süre için aerob olanlara "Geçici Aerob" denir. Normal solunum şekli aerob olanlar ise havasız kalınca fermantasyona başvururlar. Bunlara "Geçici Anaerob" denir.

BAKTERİLERİN ÜREMELERİ

Bölünerek Çoğalma

Bütün bakteri türlerinin esas üreme şekli bölünmedir. bölünme eşeysiz üreme biçimidir. Su, besin maddesi ve sıcaklığın uygun olduğu ortamlarda çok hızlı bölünürler. bu bölünmeler her 20 dakikada bir gerçekleşir. Böylece geometrik olarak artmaya başlarlar. ancak bu artış sürekli değildir. Çünkü zamanla ortam sıcaklığı artar, asitler ve CO2 birikir, besin maddeleri tükenir. Bunlar bakteriler için öldürücü doza ulaşınca geometrik artış bozulur. belli değerden sonra artış yerine azalma görülür. Böylece bakteri populasyonları da dengelenmiş olur. Bakterilerin bölünmeleri mitoza benzer. ancak çekirdek zarı ve belli bir kromozom sayısı olmadığı için tam bir mitoz değildir. Buna Amitoz Bölünme denir.

Sporlanma

Bazı bakteri türleri yaşadıkları ortam şartları bozulunca endospor oluşturarak kötü şartları geçirirler. Endosporlar, kalıtım materyalinin çok az bir sitoplazmayla beraber çevrilmiş halidir. ortam şartları normale dönünce çeper çatlar, endospor gelişerek normal bakteriyi meydana getirir.

Endosporlarda :-):-):-):-)bolik faaliyetler minimum seviyededir. bu şekilde uzun yıllar yaşayabilirler. olumsuz şartlar olan yüksek ısıdan, kuraklıktan, donmadan ve besinsizlikten etkilenmezler. 60 yıl canlı kalan bakteri sporları tespit edilmiştir. Normal bakteri hücrelerinin tamamı 100OC’de ölürken endosporlar ancak 120OC’de 15-20 dakika kalırsa ölürler. Soğuk ortamlarda da aynı oranda dayanıklıdırlar. Bazı türlerde bir bakteriden birden çok endospor meydana gelebilir.

Eşeyli Üreme (Kojugasyon)

Bakteriler bölünerek çok hızlı üremelerine, olumsuz şartları da endospor oluşturarak geçirmelerine rağmen, düzensiz de olsa eşeyli üremeyi gerçekleştirirler. Çünkü bu sayede kalıtsal çeşitliliklerini artarak değişen ortamlara uyum yapma imkanı bulurlar. Bu çeşitliliğe ise Kalıtsal Varyasyon denir.

Konjugasyon (kavuşma) esnasında DNA yapısı farklı iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici bir zardan köprü oluştururlar. bu köprü aracılığı ile DNA parçalarını değiştirirler. Sonra ayrılarak bölünmelerine devam ederler. Dikkat edilirse çok hücreli canlılarda görülen eşeyli üremeden çok farklı bir eşeyli üreme oluşmaktadır. Bunlarda gamet oluşumu ve döllenme yoktur.

Bakteriler diğer canlılara göre daha kolay mutasyona uğrarlar. Mutasyon genellikle zararlı ve öldürücü olmakla beraber, bakterilerde bazen olumlu sonuçlar veren faydalı mutasyonlar oluşabilmektedir. Bugün bakteriler besin (kültür) ortamlarında yetiştirilerek incelenmektedir. En iyi geliştikleri kültür ortamı et suyudur.

YARARLI BAKTERİLER

Bakteri ismini duyduğunuzda aklınıza nasıl bir canlı türü geliyor? Elbette birçoğumuzun aklına bu isim duyulduğunda mikroplar, hastalıklar ve uzak durulması gerekilen küçük yaratıklar gelmektedir. Ancak bunun yanında yine birçoğumuz hergün mutfağımızı, banyomuzu sterilize etmek için uğraşırken yok ettiğimiz milyonlarca bakteri türünün hayatımızdaki olmazsa olmaz dedirtecek faydalı özelliklerinden de bihaberiz. Aslında işte bu monera aleminin küçük canlıları olan bakteriler olmasaydı, ne dünya şimdiki olduğu gibi olabilirdi ne de insanlar şimdi göründükleri gibi olurdu. Dünyamızın bu mikroskopik canlıları sadece insandaki bazı zararlı canlıları öldürmekle kalmaz, dünyamızın üzerine kurulduğu kimyasal döngülerde de önemli yerler edinirler.

Bakterilerin en önemli faydası olarak dünyamızda biriken artık maddelerin ana biyolojik monomerlerine ayrıştırılması olarak gösterebiliriz. Eğer çürükçül bakteriler olmasaydı ölü insan bedenleri ve canlılığını yitirmiş bitki parçacıkları öldükleri bedende kalacaklardı ve bunların ana organik maddelere dönüşümü olmayacaktı. Böylece karbon döngüsünün önemli bir parçası yerine getirilmemiş olacaktı. Bu çürükçül bakteriler yaptıkları bu parçalama işlemiyle aynı zamanda toprakları da beslerler ve verimli hale getirirler.

Bazı bakterilerin çürütücü göreviyle doğaya katkılarda bulunmasının yanında kimi bakterilerde aşı veya antibiyotik olarak tıp sektöründe insanlara daha sağlıklı bir hayat sunmak için kullanılırlar. Bilindiği üzere öldürülmüş veya zayıflatışmış bakteriler insan vücuduna enjekte edildiğinde, vücut bu bakterilere karşı antikor üretmeye başlar ve bu zayıflatılmış veya ölü olan bakterilere karşı bir üstünlük sağlar. Bu olaya tıp alanında bağışıklık denmektedir. Vücut güçsüz bakterilere karşı benzetme yerindeyse bir antreman yapmış olur ve güçlü, sağlam bakterilerle karşılaştığında nasıl davranması gerektiğini öğrenmiş olur. Bildiğiniz gibi günümüzde de tetanoz olsun verem olsun bir çok hastalığı önlemek için çok çeşitli bakteriler kullanılır ve bir önlem olarak sayılırlar. Yine benzer şekilde bazı bakteriler de yine tıp sektöründe antibiyotik yapımında kullanılırlar. Streptomycin adı verilen bir bakteri türü Bacitracin,Polymyxin, ve Erythromycin adı verilen antibiyotikler üretmektedir ve bu antibiyotikler hastalık önleyici olarak çok zaman insanlar tarafından kullanılmaktadır.

Bakteriler kimi zamanda besin yapımında sıkça kullanılmaktadır. Birçok bakteri türü fermantasyon adı verilen süreç sonucunda kimyasal değişikliklere sebep olmaktadır. Örneğin peynir ve yoğurt bu tür kimyasal değişikliklerin sonucu ortaya çıkmış yararlı besinlerdendir. Ayrıca yine Clostridium bacterium adı verilen bir bakteri türünün fermantasyonu süreci sonunda ortaya çıkan bütül alkol ve asetone kimya sektöründe çok kullanılan değerli kimyasal maddelerdendir. Yine benzer şekilde insan kanının plazmasında bulunan Dextran adlı yararlı bir madde de yine Leuoconostoc adlı bir bakteri tarafından yapılmaktadır. Saymakla tükenmeyecek faydaları olan bakterilerin son bir yararından da bahsetmek gerekirse, bazı bakteri türleri bazı hayvanların bağırsaklarında özellikle selülöz sindiriminde kullanılmaktadır ve bu selülözün karbonhidratların temel taşı olan glikoza indirgenmesini sağlar ve böylece hücreler için gerekli olan enerji de bulunmuş olur.

Aslında hep kafamızda zararlı yaratıklar olarak yer edinmiş olan bakterilerin faydaları sayılacak gibi değildir ama bu kadarı bile insanları şaşırtmaya yetmektedir. Bizim zararlı olarak nitelendirdiğimiz bu monera aleminin nerdeyse 1 mikrondan küçük bu savaşçıları, bizim onları zararlı ve yok edilmesi gerekilen küçük yaratıklar olarak nitelendirmelerimize aldırış etmeden hep bizim yararımıza çalışmaktadırlar ve ileride de bizim emrimizde çalışacaklardır; her ne kadar biz onların faydaların farkında olmasak da…

VİRÜSLER

Çok küçük mikroorganizmalardır. Uzun süre bilim adamlarının dikkatini çekmemiştir. Meydana getirdiği hastalıklar hep bakterilerden bilinmiştir. Elektron mikroskobunun bulunmasıyla ancak virüslerin farkına varılmıştır.

İlk olarak tütün bitkisinin yapraklarında hastalık meydana getiren virüs bulunmuştur. Daha önce tütnlerde bu hastalığın bakteriler tarafından meydana getirildiği sanılıyordu, fakat incelemelerin hiç birisinde bakteriye rastlanmıyordu. Hasta tütün yapraklarından elde edilen özütün elektron mikroskobuyla incelenmesinden sonra hastalığın bakteri dışında yeni bir mikroorganizma tarafından meydana getirildiği görüldü. Bu mikroorganizmalarda daha önce hiç rastlanılmayan ve bilinmeyen bir yapı ortaya çıktı. Normal hücre yapısına benzemeyen virüslerde sadece dış tarafında bir protein kılıf ve içerisinde nükleik asit vardı. Bunların dışında stoplazma, organel gibi yapılar bulunmuyordu. Bu yapıda onların zorunlu parazit yaşamalarını gerektiriyordu.

Evet, bir virüsün yapısı sadece dışta bir protein kılıf ve içerisinde nükleik asitten meydana gelir. Herhangi bir organeli ve enzimleri olmadığı için normal bir hücre gigi yaşamlarını sürdürebilmeleri olanaksızdır. Yaşamsal faliyet (üreme gibi) gösterebilmek için mutlaka canlı bir hücreye girmeleri gerekir. Hücre dışında ise kristal halde bulunurlar. Bu yüzden bilim adamları tarafından cansızlık ile canlılık arasında geçiş formu olarak kabul edilirler.

Virüsler küre, çubuk ve elips şeklinde olabilirler. Bulundurdukları nükleik asit tek çeşittir. Yani ya sadece DNA yada sadece RNA bulundururlar. Aynı zamanda çok ta spesifiktirler. Sadece belirli hücrelere girerler. Bir kuduz virüsü sadece beyin hücrelerine, uçuk virüsü sadece ağız civarındaki epitel doku hücrelerine bir bakteriyofaj sadece belirli bakteri türlerine, AIDS virüsü sadece kandaki akyuvar hücrelerine gibi.

Virüs hücreye tutunduğunda ilk önce hücrenin zarını eritir. Daha sonra bu delikten içeriye kendi nükleik asitini akıtır. Hücreye giren virüs nükleik asiti derhal yönetimi ele geçirerek hücreyi kendi hesabına çalıştırmaya başlar. İlk önce kendi nükleik asitlerinin kopyalarını arkasından da protein kılıflarını sentezlettirir. Daha sonra bunları birleştirerek yüzlerce virüs oluşmasını sağlar. Hücre içerisindeki virüsler hücreyi patlatarak dışarı çıkar ve yeni hücrelere saldırırlar. Yapılarından dolayı ve hücre içerisinde bulunduklarından antibiyotik türü ilaçlardan etkilenmezler.

Enerji Ve Hayat

Salı, 06 Kasım 2007

ENERJİ VE HAYAT

A) :-):-):-):-)BOLİZMA

Hücrelerde meydana gelen yapım,yıkım ve dönüşüm reaksiyonlarının hepsine birden :-):-):-):-)bolizma denir.

1) ÖZÜMLEME(ANABOLİZMA=ASİMİLASYON=BİYOSENTEZ)

Hücrelerde küçük moleküllerden büyük moleküllü maddelerin yapımına denir.

Önemli özümleme olayları;protein sentezi,enzim sentezi,nükleik asitlerin sentezi,ATP sentezi vb.

2)YADIMLAMA(KATABOLİZMA=DİSİMİLASYON=YIKIM)

• Büyük moleküllü maddelerin daha küçük moleküllere ayrıştırılmasına denir.

• Önemli yadımlama olayları oksijenli ve oksijensiz solunum,her türlü sindirim,ATP’nin hidrolizi, nükleik asit yıkımı vb…

• Özümleme > Yadımlama ise;organizma büyümekte,gelişmekte veya gençlik dönemini geçirmektedir.

• Bitkilerin yapraklarında gündüzleri özümleme,geceleri ise yadımlama daha hızlıdır.

• Özümleme = Yadımlama ise;gelişme tamamlanmış ve dengeli bir :-):-):-):-)bolizma vardır.

• Özümleme < Yadımlama ise;organizma küçülmekte veya yaşlılık dönemini geçirmektedir.

• Canlıların :-):-):-):-)bolizma hızları yapılan iş,faaliyet,yaş,ortam sıcaklığı gibi durumlarda farklıdır.Herhangi bir iş yapmadan sadece canlı kalabilmek için yapılan en düşük :-):-):-):-)bolizmaya bazal :-):-):-):-)bolizma denir. İnsanlar uyurken, bakteriler spor halindeyken, hayvanlar kış uykusundayken bazal :-):-):-):-)bolizma yaparlar.

B) ATP(ADENOZİN TRİ FOSFAT)

• Yapısında Adenin organik bazı, 5C’lu Riboz şekeri ve 3 tane de fosforik asit bulunur.

P P P Riboz Adenin

Adenozin

Adenozin mono fosfat (AMP)

Adenozin di fosfat (ADP)

Adenozin tri fosfat (ATP)

• ATP  ADP + P + 7300 kalori enerji

• ATP’nin asıl kaynağı güneştir.

• Bütün canlı hücreler ATP sentezi yapmak zorundadır.Buna fosforilasyon denir.

ADP + P + enerji enzimler ATP

• ATP’nin üretildiği hayatsal olaylar:

• 1) Fotosentez(=fotofosforilasyon)

a) Devirli fotofosforilasyon

b) Devirsiz fotofosforilasyon

2) Oksijenli solunum

a) Substrat düzeyinde fosforilasyon(Glikoliz ve krebs evresinde)

b) Oksidatif fosforilasyon(ETS’de)

3) Fermantasyon(Glikolizde)

4) Kemosentez(Kemosentetik fosforilasyon olarak)

C) FERMANTASYON

• Oksijensiz solunum,anaerobik solunum,mayalanma da denir.

• Besinlerin oksijen kullanılmadan yıkılarak enerji üretilmesine denir.

• Besinler tam parçalanamaz ve parçalanma tam olmadığından az enerji üretilir.

• Sitoplazmada olur.2 safhadır.a) Glikoliz evresi b) Son ürün evresi

A) GLİKOLİZ SAFHASI

• Glikozun pirüvik asite(pirüvata) kadar parçalanmasına denir.

• Reaksiyonlarda 2ATP harcanarak 4ATP üretilir.Net kazanç 2ATP’dir.

• Sonuç olarak glikoliz sonucunda 4ATP,2NADH2 ve 2 pirüvat oluşur.

• Glikoliz safhasına kadar(=pirüvata kadar) olan reaksiyonlar enzimler,proteinler ve genler aynıdır.Son ürünlerin farklı olmasının sebebi ise son enzimlerin farklı olmasındandır.

B) SON ÜRÜN SAFHASI

I) ALKOL FERMANTASYONU

• Bira mayası,maya mantarlarında ve şarap bakterilerinde görülür.

• Bu canlılarda fermantasyon ürünleri üremeyi durdurucu etki yapar.

II) LAKTİK ASİT FERMANTASYONU

• Omurgalıların çizgili kas hücrelerinde ve yoğurt bakterilerinde görülür.

• Kas hücrelerinde laktik asit oluşturulmasının asıl sebebi glikoliz ürünleri olan pirüvat ve

NADH2’nin uzaklaştırılamayarak ortamda birikmesidir.Ortamda yoğunluğu artan bu iki madde birbiriyle reaksiyona girerek laktik asit oluşturur.Laktik asit kolayca difüzyon olarak hücreler arası sıvıya geçer ve uzaklaştırılmış olur.

• Az miktarda oluşan laktik asit kasın daha iyi çalışmasını sağladığı halde kasta fazla miktarda birikirse kas sertleşir ve kasılmaz olur.

• Yorgunluk hissi verir.Aşırısı kramp yapar.

• Kanla karaciğere taşınır.Sonra iki yol izler.

1.si yeterli oksijen geldiğinde pirüvata tekrar dönüşerek CO2 ve H2O’ya parçalanır.

2.si ise glikoz sentezlenir.

• Fermantasyonu meydana getiren enzimler tahrip edilirse fermantasyon meydana gelmez.Buna pastorizasyon (=kaynatma) denir.

• Anaerobik bazı bakteriler amino asitleri de fermante ederek çok kötü kokulu ürünler oluştururlar.Buna pütrifikasyon denir.Yemeklerin bozulmasıyla çeşitli kokuların oluşması azotlu ve kükürtlü fermantasyon ürünlerinden dolayıdır.

D) OKSİJENLİ SOLUNUM

• Aerobik solunumda denir.

• Besinlerin O2’nin varlığında CO2 ve H2O’ya kadar parçalanarak enerji elde edilmesi olayına denir.

• Besinler tamamen parçalanır.Bundan dolayı da enerji tam olarak açığa çıkar.

• İki amaç için yapılır.

1.si enerji üretmek

2.si bazı ara bileşiklerin eldesi

• 3 basamaktan oluşur.a) Glikoliz b) Krebs c) ETS

A) GLİKOLİZ

• Glikozun pirüvata kadar parçalanmasıdır.

• Fermantasyonla aynıdır.(yani bütün canlı hücreler yapar.)

• Bir glikozun reaksiyona girmesi ile 4ATP,2NADH2 ve 2 pirüvat oluşur.

B) KREBS ÇEMBERİ(SİTRİK ASİT ÇEMBERİ)

• Mitekondride olur.

• Ortamda oksijen varken pirüvat mitekondriye girerek Asetil Co-A’ya dönüşür.Pirüvattan Asetil Co-A oluşurken 2CO2 ve 2NADH2 açığa çıkar.Bu olay mitekondri zarındaki enzimlerle gerçekleştirilir.

• Asetil Co-A (2C’lu) mitekondride oksala asetik asitle(4C’lu) birleşerek sitrik asiti oluşturur.

• Sitrik asit kademeli olarak C’larını uzaklaştırarak tekrar oksala asetik asiti oluşturur.

• 1Asetil Co-A’dan krebste 2CO2,1ATP,1FADH2 ve 3NADH2 oluşur.Glikoz için 4CO2,2ATP,2FADH2 ve 6NADH2 oluşur.

• Krebste yapılan ATP sentezi substrat düzeyinde fosforilasyondur.

• Krebs devrine ‘karbon yolu reaksiyonları’ da denir.

C) ETS(SON OKSİDASYON=OKSİDATİF FOSFORİLASYON)

• ETS(elektron taşıma sistemi) NAD,FAD,koenzim Q, sitokrom b, sitokrom c, sitokrom a ve oksijen şeklinde dizilen elektron yakalayıcı elemanlardan meydana gelir.

• Bu diziliş sırası elektrona karşı gösterdikleri çekim kuvvetine göredir.

• H2’ler NAD ile aktarılırsa 3ATP,FAD ile aktarılırsa 2ATP enerji üretilir.

• Prokaryot hücrelerde ETS enzimleri hücre zarının sitoplazmaya doğru yaptığı kıvrımlar (mesozom) üzerinde bulunur.

• ETS’ de ATP sentezi oksitlenme ve redüklenme reaksiyonları şeklinde geçtiği için bu devreye oksidatif fosforilasyon denir.

• Oksitlenme; molekülün H2 molekülü vererek yükseltgenmesine denir.

• Redüklenme; molekülün H2 molekülü yakalayarak indirgenmesine denir.

Yer Harcanan

Enerji Elde Edilen

Enerji H sayısı ve bunların

ATP cinsinden değeri Net

Kazanç

Glikoliz Sitoplazma 2 ATP 4 ATP 2 NADH22.3=6 ATP 8 ATP

PirüvatAsetil Co-A Mitekondri — — 2 NADH22.3=6 ATP 6 ATP

Krebs Mitekondri — 2 ATP 6 NADH22.3=6 ATP

2 FADH22.2=4 ATP 24 ATP

ETS Mitekondri — — — —

Toplam — 2 ATP 6 ATP 34 ATP 38 ATP

E) SOLUNUMDA DİĞER ENERJİ KAYNAKLARI

• Hücre enerji ihtiyacını öncelikle karbonhidratlardan sağlar.

• Karbonhidratlar olmazsa yağlar kullanılır.Yağlar önce yağ asidi ve gliserole dönüştürülür.Yağ asitleri 2C’lu Asetil Co-A’ ya dönüşerek solunuma katılır.Gliserol ise fosfogliseralhite dönüşerek reaksiyonlara katılır.

• Yağlarda olmazsa enerji ihtiyacı proteinlerden sağlanır.Proteinler aminoasitlere dönüştürülür.Aminoasitlerden 3C’lu olanlar pirüvata,2C’lu olanlar Asetil Co-A’ ya,4C’lu ve 5C’lu olanlar ise doğrudan krebs devrine katılırlar.

• Solunum sonucunda oluşan son ürünler CO2,H2O,ATP ve ısıdır.Ancak proteinler solunuma katılmışlar ise NH3,üre,ürik asit,H2S gibi farklı ürünlerde oluşur.

• Yağ asitleri ve aminoasitler farklı sayıda C taşıdıkları için farklı sayıda ATP,H2O ve CO2 oluştururlar.Mesela yağ asitleri az oksijen çok hidrojen atomu taşır.Bunun için solunum sonucunda az CO2 çok H2O oluştururlar.Bundan dolayı yağlar kurak ortam hayvanlarında iyi bir su deposu kaynağıdır.