‘Biyoloji’ Kategorisi için Arşiv

Hayvanlarda Destek Ve Hareket Sistemleri

Salı, 06 Kasım 2007

Hayvanlarda destek ve hareket sistemleri

I-Deri ve deriye bağlı oluşumlar

A-Kemiksi yapılar:Kemiksi özellikler gösterir

a-Kıkırdaklı balık pulları

b-Kemikli balık pulları

c-Sürüngen plakları

d-Memeli dişleri(Kıkırdaklı balık pullarına homolog yapıdır)

B-Boynuzumsu yapılar:Keratin yapılardır

a-Bağa (Kaplumbağalarda) b-Boynuz

c-Tüyler d-Kıllar

e-Tırnak,Toynak,Pençe

C-Deriye bağlı bezler:

a-Yağ bezleri b)Ter bezleri

c-Süt bezleri d)-Koku bezleri

D-Derinin görevleri:

a-Örtme ve koruma sağlar

b-Ter bezleri ile vücud ısısının ayarlar

c-Memelilerde süt bezleri ile gelişimde beslenmede görev alır

d-Duyu organıdır

e-Kuşlarda tüy oluşumu ile su kayıbını önler ve uçmayı sağlar

f-Bazı memeli ve kuşlarda yağ depolayarak vücud ısısının korur

g-Memeli , kurbağalarda ve bazı omurgasızlarda solunum yüzeyi olarak görev yapar

h-Özel koku bezleri ile hayvanlar arasında haberleşme ve etkileşimi sağlar

ı-Memelilerde kıl oluşumu ile vücud ısısının korunmasını sağlar

k-Tatlı su balıklarında mukus salgıları ile yüzmeyi kolaylaştırır

l-Pençe ve tırnak oluşumları ile korunma ve beslenmeyi sağlar

m-Balıklarda pul oluşumları ile vücudun su alış verişini engeller ayrıca yüzmeyi kolaylaştırır

n-Sürüngenlerde plak oluşumları ile su kayıbını önler

o-Bazı omurgasızlarda dış iskeletin oluşumunu sağlar

II-İskelet

A-Tek hücrelilerde iskelet:

Işınlılar,bazı amip türlerinde hücre zarından salgılanan organik salgılara inorganik maddelerin (Ca,Si,Mg vb.) birikimi ile oluşan ışınlar ve evcikler şeklindedir.

B-Omurgasızlarda iç iskelet:

a-Süngerler,Mürekkep balığı ve derisi dikenlilerde görülür

b-Özel hücreler tarafından salgılanan inorganik ,organik veya bunların karışımından meydana gelmiştir

c-Üzerlerinde doku veya hücre tabakası bulunur

d-Organizmanın büyümesine engel olmaz

e-Organizmanın hareketine engel olmaz

f-Vücut şeklinin korunmasında rol alır

g-Genelde endoderm orijinlidir

C-Omurgasızlarda dış iskelet

a-Mercanlar,yumuşakçalar,eklem bacaklıların iskeleti bu tiptir

b-Deriden salgılanan organik,inorganik veya ikisinin karışımından meydana gelir

c-Evcik (Yumuşakçalarda) veya Zırh (Eklem bacaklılarda) şeklindedir

d)Zırh şeklinde olanlar büyümeye engel olduklarından zaman zaman değiştirilir

e-Evcik şeklinde olanlar büyümeye engel olmazlar büyümeye paralel olarak her yıl yeni ve büyük ilaveler yapılır

f-Evcikler CaCO3 ten yapılmış ağır yapılardır.Harekete engel olurlar

g-Kabuklularda dış iskelet CaCO3 ten yapılmıştır.Harekete engel olmazlar

h-Karada yaşayan eklem bacaklılarda dış iskelet kitinden yapılmış olup hafiftir.(Uçma ve hareket kolayca yapılabilir)

ı-Hareketi sağlayan kaslar dış iskeletin iç yüzeyine bağlıdırlar

k-Vücud korunması,desteklenmesi, karasal ortamda yaşayanlarda su kayıbının önlenmesi,hareketin sağlanmasında rol alır.

l-Madde depolanmasında rol almaz.

m-Ektodermal kökenlidir

n-Üzerinde vücud örtüsü bulunmaz

D-Omurgasızlarda hidrostatik iskelet:

a-Solucanlarda ve bazı yumuşakçalarda görülür

b-Kan veya doku sıvısının oluşturduğu basınçla meydana gelir

c-Vücud şeklinin korunmasında rol alır

E-Omurgalılarda iskelet

a-Özel dokulardan meydana gelen iç iskelettir

b- Büyümeyi engellemez

c-Hareketi engellemez

d-Hareketi sağlayan kaslar dış yüzeye tutunmuştur

e-İnorganik maddelerin (Ca vb.)depolanmasında rol alır

f-Bazı dokuların (Kan) oluşumunda rol alır

g-Organizma ile beraber büyüme gösterir

h-vücud ta hayati organların korunması,şekli oluşması ve hareketin gerçekleşmesinde rol alır.

I-Kıkırdaklı balıklar ve omurgalı embriyolarında kıkırdaktan oluşur

k-Kıkırdaklı balıklar hariç diğer omurgalı erginlerinde kemikten oluşur

l-Mezodermal kökenlidir

F-İnsanlarda iskeletin kısımları:

1-Baş iskeleti:Toplam 29 kemik

a-Kafatası iskeleti

*Alın kemiği(1) *Yan kafa kemikleri(2) *Şakak kemikleri(2)

*Art kafa kemiği(1) *Temel kemik(1) *Kalbursu kemik(1)

b-Yüz iskeleti

*Alt çene kemiği(1) *Sapan kemiği(1) *Üst çene kemikleri(2)

*Elmacık kemikleri(2) *Burun kemikleri(2) *Tırnaksı kemikler(2)

*Boynuzsu kemikler(2) *Damak kemikleri(2)

c-Dil kemiği(1)

d-Kulak kemikleri(6)

2-Gövde iskeleti:Toplam 57 kemik

a-Omuz kemeri

*Köprücük kemikleri(2) *Kürek kemikleri(2)

b-Kalça kemeri

Sağda ve solda kalça ,oturga ,çatı kemiklerinin birleşmesinden oluşmuş Leğen kemiklerinden(2) meydana gelir

c-Omurga:

*Boyun omurları(7)(Atlas ve eksen omurları burada bulunur)

*Sırt omurları(12) *Bel omurları(5) *Sağrı omurları(5 Omur birleşmiş)(1)

Kuyruk sokumu omurları(4 Omur birleşmiş) (1)

d-Kaburgalar(24) *Göğüs kemiği(1)

3-Üyeler iskeleti:Toplam 120 kemik

a-Ön üyeler

*Pazu kemiği(1) *Ön kol kemiği(1) *Dirsek kemiği(1)

El bilek kemikleri(8) *El tarak kemikleri(5) *El parmak kemikleri(14)

b)Arka üyeler

*Uyluk kemiği(1) *Diz kapağı kemiği(1) *Baldır kemiği(1)

*Kaval kemiği(1) *Ayak bilek kemikleri(7) *Ayak tarak kemikleri(5)

*Ayak parmak kemikleri(14)

İnsan iskeletinde toplam 206 kemik bulunur.Bu sayı bazı bilim adamlarına göre ölçüt alınan normlara göre değişiklik gösterir.

III-Eklemler:

İskeleti oluşturan kemik yapıların birbirleri ile bağlandığı ve kemikler arası hareketin gerçekleşmesini sağlayan yapılardır.

Özelliklerine göre üç çeşittir.

a-Oynamaz eklemler:Aralarında bulunan bağ dokusu aracılığı ile birbirlerine dişli yüzeylerle hareket etmeyecek şekilde bağlanmışlardır.

Örnek:Kafatası kemikleri,Kalça kemerini oluşturan kemikler.Alt çene kemiği hariç yüz kemikleri.

b-Yarı oynar eklem:Aralarında bulunan kıkırdak yastıklar sayesinde kısıtlı harekete sahip eklemlerdir.

Örnek:Omurlar,El ve ayak bilek kemikleri

c-Oynar eklemler:Aralarında yer alan özel eklem yapısı ile geniş açılar oluşturacak şekilde hareket edebilen eklemlerdir.Eklem bölgelerinde eklem sıvısı denen sinovial sıvı bulunur.

Örnek:Omuz,Kalça,Parmak kemikleri arasındaki,diz,dirsek eklemleri.

Kemikleşmede rol alan yapılar:

1-Hormonlar: a)STH b)Kalsitonin c)Parathormon

2-Vitaminler:A-C-D vitaminleri

3-Dengeli ve yeterli beslenme

4-Kalıtım

5-Spor

6-Güneş ışınları

IV-Kaslar

A-Omurgasızlarda kaslar ve hareket:

a-Süngerler ve sölentera grubuna ait canlılarda kas özelliğine sahip hücrelerle hareket sağlanır.Özelleşmiş kas dokusu bulunmaz

b-Solucanlarda yumuşakçalarda ve derisi dikenlilerde hareket düz kaslarla sağlanır. Vücud hareketinin yavaş olmasının nedeni budur

c-Eklem bacaklılarda vücud hareketi çizgili kaslarla sağlanır.Hareket hızlıdır.

B-Omurgalılarda kaslar ve hareket:

*Omurgalılarda kaslar vücud hareketinde ve bazı organların hareketinde rol alır.

*Beyin,karaciğer,dalak,böbrek,pankreas ,kılcal damarlar,akciğerler gibi organların yapısında kas bulunmaz.

*Bazı organların (Kalp,yemek borusu,mide,ince ve kalın barsaklar,idrar kesesi ve kanalları) yapısını oluşturur.

*Mezoderm orijinlidir

*Kas hücreleri asetil kolinle uyarılır

C-Kasların görevleri:

1-Hareket 2-Madde taşınması 3-Şekil ve korumanın gerçekleşmesi 4-Isı üretimi

D-Kasılan kaslarda görülen fizyolojik değişmeler

(Huxley in kayan flamentler teorisi)

I-Gevşeyen kas

Gevşeyen kaslarda görülen değişmeler:

1-A bandı değişmez 4- Sarkomerin boyu uzar

2- I bandı uzar 5-Z çizgileri uzaklaşır

3- H-bandı belirginleşir

II-Kasılan kas:

Kasılan kaslarda görülen değişmeler:

1-A bandı değişmez 4-Z çizgileri yaklaşır

2-I bandı kısalır 5-Sarkomerin boyu kısalır

3-H bandı ortadan kalkar

E-Kasılan kaslarda görülen kimyasal değişmeler

Kasılan kaslarda:

1-ATP yıkımı artar 2-Kreatin fosfat yıkımı artar

3-Glikoz yıkımı artar 4-Glikojenin hidrolizi artar

5-Laktik asit oranı artar 6-CO2 oranı artar

7-Isı yükselir 7-Sarkoplazmada Ca oranı artar

F-Kaslarda enerji kaynakları(sırası ile)

1-ATP 2-Kreatin fosfat 3-Glikoz 4-Glikojen 5- Laktik asit 6- Yağ asitleri 7- Protein

G-Kaslarda enerji kullanımı (Aktif ise) sırası ile:

1.ATP 2.Kreatin fosfat 3-O2 siz solunum 4-O2li solunum

Not:Normal şartlarda kaslarda O2 li solunum yapılır.Yüksek performanslı kas hareketleri başladığında ilk önce O2 li solunumla karşılanan enerjinin yerine zamanla O2 siz solunumla elde edilen enerji alır.

Kas kasılması ile ilgili grafikler:

1-Tek sarsı grafiği.

Yorgun kas grafiğinin özellikleri:

1-Gizli evre uzar 2-Kasılma şiddeti düşer

3-Gevşeme tam olmaz 4-Sarsı süresi uzar

3-Tam olmayan tetanos Birikim)

Kaslara ard arda uyaranlar gönderildiğinde kaslar tam gevşemeden gelen uyarılarla tekrar kasılır.Bu kasılma önceki kasılmadan daha şiddetli gerçekleşir.Gittikçe artan şiddetle kasılan kaslar bir süre sonra uyarılardan etkilenmez ve yorgunluk gösterir.

4-Tam tetanosFizyolojik tetanos)

Kaslara devamlı uyaran gönderildiğinde gittikçe artan bir şiddetle kasılırlar.Kaslar bu sürede kasılı kalırlar. Bir süre sonra yorgunluk gösterirler.Arda arda gelen uyarılarla oluşan sarsılar birbirleri ile kaynaşarak tek bir sarı gibi görülür.

Kaslarda kasılmanın başlaması:

1-Motor plaklardan asetil kolin salgılanır

2-Asetil kolin kas hücresi zarının Na iyonlarına geçirgenliğini artırır

3-Kas hücresi zarından içeri Na iyonları girerek aksiyon potansiyelini başlatır.

4-Aksiyon potansiyeli sarkoplazmik retikulumlar da depolanmış Ca iyonlarının sarkoplazmaya geçmesine neden olur

5-Ca iyonları Aktin-Miyozin kompleksleri arasına yayılarak kasılmanın başlamasına neden olur.

6-Kasılma bittikten sonra Ca iyonları sarkoplazmik retikuluma geri pompalanır.(Aktif taşıma)

Not:Kasılmanın enerji kaynağı ATP

1-Miyozinin aktin flamentini çekmesinde (Çoğu)

2-Ca iyonlarını sarkoplazmik retikuluma pompalamak

3-Na iyonlarını kas hücresi zarından dışarı pompalamak için kullanılır

Kaslarda kasılma hızı:

Memeli vücudunda bulunan kasların uyaranlara verdikleri tepkilerin hızında önemli farklar vardır.Bu kasların uyaranlarla oluşturdukları sarsı süreleride farklıdır.

I=Hızlı tepkilerin oluşumunda rol alan kaslar (Göz kasları)

II-Orta hızlı tepkilerin oluşumunda rol alan kaslar (Hareket kasları)

III-Yavaş tepkilerin oluşumunda rol alan kaslar (Denge kasları)

Hareketin oluşumunda kasların çalışma şekli.

1-Antagonist çalışma:Bir hareketin oluşması için biri kasılırken diğeri gevşeyen kasların çalışma biçimidir.

2-Sinerjit çalışma:Bir hareketin oluşması için birlikte kasılıp birlikte gevşeyen kasların çalışma biçimidir.

Not:Bir hareket için antogonist olan kaslar başka bir hareket için sinerjit olabilirler.

Sürüngenler (Reptilia)

Salı, 06 Kasım 2007

SÜRÜNGENLER (REPTILIA)

Sürünerek hareket ettiklerinden Reptilia adı verilmiştir. Permien’in başlangıcında iki yaşamlıların Labyrinthodontia alt sınıfından, üremek için suya gereksinme duymayan ve karasal yaşamın koşullarına tümüyle uyum gösteren Reptilia sınıfı örnekleri oluşmuşlardır.

Çoğu Paleontologa göre sürüngenler beş ana hat boyunca evrim geçirerek oluşmuşlardır. Bunlar: 1) Memelilerin meydana gelmesini sağlayan memeli benzeri ilkel sürüngenler, 2) Tümüyle deniz yaşamına uyum göstermiş Ichtyosauria örnekleri, 3)uzun boyunlu olan ve denizlerde yaşayan Synaptosauria örnekleri, 4) Kaplumbağalar ve 5) Dinosaurus’ların timsahların ve uçan sürüngenlerin oluşmasını sağlayan Archosauria hatlarıdır.

Derilerinin sert ve keratinli bir yapı göstermesi ve vücutta pulların bulunması bu hayvanların su kaybını büyük ölçüde önler, bu nedenle de kurak bölgelerde kolayca yaşayabilirler. Mezozoik’te 16 takım halinde çok geniş bir yayılış gösteren bu sınıfın günümüzde yaşayan ancak 4 takımı bulunmaktadır.

Karakteristik özellikleri:

1. Vücut, epidermisten oluşmuş keratinleşmiş pullardan meydana gelen bir ekzoiskelet (dış iskelet) ile kaplıdır. Bazen buna ek olarak dermal kökenli kemik plaklarda bulunabilir. Derideki salgı bezleri çok azdır.

2. İki çift üyeleri vardır. Genellikle her bir üyede 5 parmak ve parmak uçlarında da keratin yapısında tırnaklar bulunur. Üyeler koşmaya, tırmanmaya , sürünmeye uyum göstermişlerdir. Deniz kaplumbağalarında kürek şeklini almışdır. Bazı kertenkelelerde üyeler dejenerasyona uğramış, bazı yılan ve kertenkelelerde ise tümüyle körelmiştir.

3. İskeletleri çok iyi bir şekilde kemikleşmiştir. Kaburga ve sternum (göğüs kemiği) iç organların iyi bir şekilde korunmasına yarayan bir göğüs kafesi oluştururlar.

4. Kalpleri, 3 gözlü kalple 4 gözlü kalp arasında bir yapı gösterir. Bunların kalbi 2 kulakçık vwe kısmen ortadan ikiye bölünmüş bir karıncık içerir. Timsahlarda karıncık tam anlamıyla ortadan ikiye bölünmüştür. Alyuvarları çekirdekli ve oval yapıdadır. Yalnız bir çift aort yayları vardır.

5. solunumları daima akciğerlerle yapılır. Sucul kaplumbağalarda kloak vasıtasıyla da solunum yapılabilir.

6. Vücut sıcaklığı çevreye bağlı olarak değişiklik gösterir (Poikilothermus). Bunlarda kuş ve memelilerde olduğu gibi sıcaklık kaybını önleyecek kıl ve tüy şeklindeki oluşumlar yoktur. Gerekli olan sıcaklığı çevreden alırlar (Ektoterm).

7. Beyinlerinden 12 çift sinir çıkar.

8. Ayrı eşeylidirler. Kopulasyon organları mevcuttur ve döllenme daima iç döllenme şeklindedir. Yumurtaları büyüktür ve bir derimsi veya kalker kabuk içerisindedirler. Genellikle ovipardırlar. Bazı yılan ve kertenkelelerde ovovivipar ve vivipar şekilde üreme görülür. Segmentasyon meroblastik şekildedir.

:-):-):-):-)morfoz yoktur, yavru yumurtadan çıktığında ergin hayvanın minyatürü şeklindedir. Gelişme dönemlerinde Amnion, Chorion ve Allantois gibi embriyonik tabakalar oluşur. Yani yavrunun karada gelişmesini sağlayan Amniota tipi bir yumurtaya sahiptirler.

Sürüngenler, iki yaşamlılardan daha evrim geçirmiş bir sınıftır. Sürüngenlerin iki yaşamlılardan daha evrim geçirmiş olduğunu kanıtlayan özellikler şunlardır: 1) Kara hayatına uymuş kuru ve pullu bir derinin bulunması, 2) Daha hızlı hareketi sağlayan üyelerin varlığı, 3) Temiz ve kirli kanın kısmen de olsa birbirnden ayrılmasını sağlayan bir kalbin bulunması, 4) Tam kemikleşmiş bir iskelete sahip olmaları ve 5) Karada gelişmesini tamamlayan bir embryoyu koruyacak olan yumurta kabuğunun bulunmasıdır.

ÖRNEK TÜRLER:

Emys orbicularus (Benekli kaplumbağa), Testuda hermanni (Trakya tosbağası), Caretta caretta Adi deniz kaplumbağası), Cyrtodactylus heterocercus (Mardin keleri), Draco volans (Uçan dragon), Chamaeleo chamaeleon (Adi bukalemun), Mabuya vittata (Şeritli kertenkele), Ophiomorus punctatissimus (Toprak kertenkelesi), Lacerta viridis (Yeşil kertenkele), Lacerta saxicola (Kaya kertenkelesi), Eryx jaculus (Mahmuzlu yılan), Coluber caspius (Ok yılanı), Naja naja (Kobra), Vipera ammodytes (Boynuzlu engerek),

Bitkiler

Salı, 06 Kasım 2007

BİTKİLER

• Fotosentez yapan ototrof canlılardır.

• Yarı parazit bitkiler (ökseotu) fotosentez yapar, fakat su ve mineralleri konaktan alır.

• Tam parazit bitkiler (cinsaçı) fotosentez yapmaz.

• Bitkiler üremelerine göre sınıflandırılır.

A) ÇİÇEKSİZ BİTKİLER

• Sporlarla ürerler. :-):-):-):-)genez görülür.

• Kök, gövde ve yaprak yoktur.

• İletim demeti eğreltilerde ve damarlı çiçeksiz bitkilerde vardır.

• Su yosunu, kara yosunu, eğreltiotu, ciğerotu

B) ÇİÇEKLİ BİTKİLER

• Üreme organı çiçektir ve tohumla ürer.

• Kök, gövde ve yaprak vardır.

• İletim demetleri bulunur.

Kök: Bitkileri toprağa bağlar. Su ve minerallerin alınmasını sağlar. Stoma yoktur. Kutikula ve kloroplast yoktur.

Gövde: Otsu ya da odunsu olabilir. Otsu gövdede

kutikula, stoma ve kloroplast bulunur. Odunsu gövdede kutikula, stoma ve kloroplast bulunmaz. Odunsu gövdede ölü mantar doku bulunur. Gaz alışverişi lentisellerden sağlanır.

Yaprak: Fotosentez organıdır. Terleme yapraklardaki stomalardan yapılır. Yüzeyi kutikula ile kaplıdır. İletim demetleri bulunur.

Kutikula: Yağsı ve mumsudur. Epidermis hücreleri tarafından oluşturulur. Su ve havayı geçirmez, ışığı geçirir. Odunsu gövdelerde ve kökte yoktur. Su bitkilerinde çok incedir. Kurak bölge bitkilerinde ise çok kalındır. Su kaybını önler.

Epidermis: Altta veya üstte bulunur. Kutikula, stoma, diken ve tüy oluşumunu sağlar. Fotosentez yapamaz yani kloroplast yoktur.

Parankima: Fotosentez yapan gerçek bitki hücresidir. Palizat parankiması ışığa daha yakın olduğundan ve kloroplast sayısının fazlalığından dolayı sünger parankimasından daha fazla fotosentez yapar.

Stoma (gözenek): Yaprağın altında, üstünde veya her iki yüzde de olabilir. Epidermis ile aynı hizada, içeri doğru(kurak) veya dışarı doğru (sulak) olabilir. Fotosentez yapan iki bekçi hücresinden oluşur. Stomaların açılması sırasında fotosentez yapılır. Gaz alışverişi ve terlemeyi sağlar. Üzerinde kutikula yoktur. Açılıp kapanabilir.

Açılma;

1) Hücre yoğunluğu arttırılır

2) Komşu hücrelerden su gelir

3) Turgor basıncı artar ve stomalar açılır.

Kapanma;

1) Yoğunluk azaltılır

2) Dışarı su çıkar

3) Turgor azalır ve stomalar kapanır.

1. BİTKİLERDE TAŞIMA SİSTEMİ

a. Su ve minerallerin taşınımı

• Köklerde ki emici tüylerle alınır.(su bitkileri her yerden alır)

• Odun (ksilem) boruları ile taşınır.

• Odun boru hücreleri ölüdür, incedir. Taşıma tek yönlü ve hızlıdır.

• Suyun taşınması 3 kuvvetin etkisi ile olur.

I) Kök basıncı: Kök hücreleri daima ortamdan daha yoğundur. Bu yoğunluk farkından dolayı kök hücrelerine osmozla su girer. Suyun alınmasını ve yukarı biraz itilmesini sağlar.

II) Kılcallık (Adezyon): Odun boru çeperlerinin su moleküllerini çekmesidir.

III) Terleme (Kohezyon): Kohezyon kuvveti odun boruları içinde su moleküllerinin birbirinden kopmadan bir sütun oluşturmasını sağlayan kuvvettir. Su yapraklardan uzaklaştırıldığında yoğunluk artar. Bir alt kademeden su çekilir. O da bir alttan… (Yoğunluk Kademelenmesi)

b. Organik madde taşınımı

Organik maddeler dışarıdan alınamaz. Bitki kendisi üretir. Yapraklarda glikoz, köklerde amino asit sentezlenir.

Soymuk (Floem) boruları ile taşınır.

Soymuk boru hücreleri canlıdır, kalburlu borulardır. Taşıma çift yönlü ve yavaştır.

Organik madde taşınımı sıvı basınçlarının farklı olmasıyla sağlanır.

2. BİTKİLERDE SOLUNUM SİSTEMİ

• Bitkiler fotosentez için CO2’e (gündüz) , O2’li solunum için O2’e (gece-gündüz) ihtiyaç duyarlar. Bitkiler gerekli gazları stomalardan difüzyonla alır ve atarlar. Kökler ve su bitkileri gerekli gazları yüzeyden difüzyonla alabilirler.

• Kışın yaprağını döken çok yıllık bitiklerde gaz alış verişi dal ve gövdedeki lentisellerden olur.

• Lentiseller ölü mantar hücrelerinden oluşmuşlardır. Üzerinde kutikula yoktur. Fotosentez yapamaz. Açılıp kapanmaz. Gaz alışverişini sağlar.

3. BİTKİLERDE SİNDİRİM SİSTEMİ

• Ototrof oldukları için sindirim sistemi yoktur. Fakat hücre içerisindeki büyük moleküllerin küçük parçalara ayrılması sindirim olarak kabul edilir.

• Ayrıca böcekçil bitkiler azot ihtiyacını karşılamak için hücre dışı sindirim yaparlar. Cazibeli yakalayıcı organları vardır. Irganım hareketi ile böceği yakalar. (nasti) Hücre dışına enzim boşaltır. Bu enzimler nükleaz ve proteazdır. Hücre dışı sindirim yapar. Amino asit ve organik bazlar difüzyon ve aktif taşıma ile içeri alınır. Kendisi için gerekli besinleri sentezler. Drosera, Neptentes, Dionea.

4. BİTKİLERDE BOŞALTIM SİSTEMİ

• O2 gündüz fotosentezle oluşur. Stomalardan difüzyonla atılır.

• CO2 gece solunumla oluşur. Stomalardan difüzyonla atılır.

• Su topraktan alınır. Stomalardan terlemeyle atılır. Özel kanallardan (hidatot) damlamayla (gutasyon) atılır. (Nemli havada)

• Topraktan alınan bazı mineraller ve yaptıkları organik maddeler yaprak ve meyvelerde depolanır, dökümle atılır. Ya da köklerle toprağa verilir. Bu da bitki dağılımında etkilidir. (oksalat kristalleri halinde atılır)

5. BİTKİLERDE DESTEK SİSTEM

• Otsu bitkilerin dik durmasını sağlayan turgordur.

• Odunsu bitkilerin dik durmasını sağlayan pek (kollenkima) ve sert (sklerankima) dokularıdır.

6. BİTKİLERDE ENDOKRİN SİSTEM

5 tanedir;

1. Oksin : Büyüme, çiçek oluşumu ve meyve oluşumunu sağlar. Uç noktalardaki meristem dokunun mitozunu hızlandırarak boyca büyümesini sağlar. Işıktan kaçar, ışıkta etkisizdir.

2. Giberellin : Gövde büyümesi ve çimlenmeyi sağlar. Meyve büyümesini sağlar.

3. Sitokinin : Tomurcuk gelişimi ve çimlenmeyi sağlar.

4. Apsisik Asit : Tomurcuk gelişimini durdurur. (Dormansi)

5. Etilen : Meyve olgulaşmasını ve yaprak dökülmesini sağlar.

7. BİTKİSEL HAREKETLER

1. Tropizma ( Yönelme ) Hareketi : Uyartının yönü önemlidir. Uyartının yönü pozitif tropizma , aksine yönü ise negatif tropizma adını alır.

Uyaran Adı

Işık Fototropizma

Sıcaklık Termotropizma

Kimyasal madde Kemotropizma

Yer çekimi Jeotropizma

2. Nasti ( Irganım ) Hareketi : Uyaranın yönüne bağlı olmaksızın yapılan irkilme hareketidir. Turgor ile olur. Böcekçil bitkilerin yakalaması böyledir. Işık ise Fotonasti.

3. Taksi ( Yerdeğiştirme ) Hareketi : Uyaranın yönüne bağlı olarak, bir yere tutulu olmayan bitkiler için geçerlidir. Işık Fototaksi, Kimyasal madde ise Kemotaksi.

• Oksin yönetim hareketlerini yöneten bir hormondur.

• Bir yapraktaki stoma hücrelerine komşu hücrelerden su gelirken stoma açıklığı, terleme ve gaz alış verişi artar.

• Tam parazit bitkiler emeçlerini odun borularına kadar uzatır.

Besinler

Salı, 06 Kasım 2007

BESİNLER

Organik Besinler Karbonhidratlar Sindirilirler

Yağlar Sindirilirler

Proteinler Sindirilirler

Vitaminler Sindirilmezler

İnorganik Besinler Mineraller Sindirilmezler

Su Sindirilmezler

• Enerji vericiler : Karbonhidrat, yağ, protein

Enerji verimi : Yağ, protein, karbonhidrat

Yapıcı-onarıcı : Protein, yağ, karbonhidrat

Düzenleyiciler : Protein, vitamin, mineraller, su

Açlık anında kullanım sırası : Karbonhidrat, yağ, protein

Sindirim kolaylığı : Karbonhidrat, protein, yağ

KARBONHİDRATLAR

• C,H ve O ‘den meydana gelmiştir.3 çeşittir.

• İki önemli görevi vardır.1)Enerji kaynağı 2)Yapısal madde(Bitkilerde çeperin yapısına,bütün

canlı hücrelerde de zarın yapısına katılarak görev yapar.ATP,DNA,RNA,NAD,NADP,FAD’ da bulunur.

1) MONOSAKKARİTLER

• Sindirime uğramazlar.

• Yalnızca ototroflar tarafından sentezlenir.

• İçerdikleri C sayısına göre 2′ye ayrılırlar.

a) 5C’lu şekerler : Riboz, Deoksiriboz (Pentozlar)

b) 6C’lu şekerler : Glikoz, Galaktoz, Fruktoz (Hegsozlar)

• Monosakkaritlerin difüzyon hızları şöyledir. Galaktoz > Glikoz > Fruktoz

• Riboz  ATP ve RNA’da bulunur. Deoksiriboz  DNA’da bulunur.

• Glikoz  Bal,üzüm ve incirde bol bulunur.Açlık ve koma anında kullanılır.

• Fruktoz  Bal ve olgun meyvelerde bol bulunur.(=meyve şekeri)

• Galaktoz  Süt ve süt ürünlerinde bol bulunur.(=süt şekeri).Tabiatta az bulunur. Hayvansal

bir besin kaynağıdır.

2) DİSAKKARİTLER

• İki monosakkaritin birleşmesinden meydana gelir.

• Glikoz + Glikoz = Maltoz (meyve şekeri)

Glikoz + Fruktoz = Sakkaroz = Sükroz (Çay = Pancar şekeri)

Glikoz + Galaktoz = Laktoz (süt şekeri)

• Maltoz ve sükroz bitkilerden, laktoz da hayvanlardan ve insanlardan sağlanır.

• Disakkaritler arasında glikozit bağı vardır.

3) POLİSAKKARİTLER

• Çok sayıda monosakkaritin birleşmesinden meydana gelir.

• Glikoz + Glikoz + Glikoz +…………………………..+ Glikoz = Nişasta

Glikoz + Glikoz + Glikoz +…………………………..+ Glikoz = Selüloz + (n-1) H2O

Glikoz + Glikoz + Glikoz +…………………………..+ Glikoz = Glikojen

—————————————————————–

n tane

• Son ürünlerin farklı olmasının sebebi glikozların bağlanma biçimleridir.

A) Nişasta

• Bitkilerde glikozun depo şeklidir.

• Düz zincirlidir ve alfa glikozit bağı ile bağlanmışlardır.

• Suda az çözünür.İyot ile maviye boyanır.

• Nişasta,lökoplastta depolanır.Yumru ve tohumlarda daha çok depolanır.

B) Glikojen

• Hayvanlarda glikozun depo şeklidir.

• Dallıdır ve alfa glikozit bağı ile bağlanmıştır.

• Suda çözünür.İyot ile kahverengiye boyanır.

• En fazla karaciğer ve kaslarda bulunur,depo edilir.

C) Selüloz

• Bitkilerde yapı maddesidir.Çeperin yapısına katılır.

• Düzdür ve beta glikozit bağı ile bağlanmıştır.

• Suda çözünmez

• Geviş getirenlerde ve termitlerde sindirilir.

YAĞLAR

• C,H ve O’den meydana gelmiştir.Yapısındaki oksijen miktarı şekerlerdekinden azdır.

• 3 Yağ asidi + Gliserol = Yağ + 3 H2O

• Ester bağı ile bağlanırlar.

• Yağlarda çeşitliliği yağ asitleri sağlar.

• Suda çözünmezler.Organik çözücüde çözünürler.(Alkol,eter gibi)

• Isı ve darbeye karşı koruyucudur.

• Yağların enerji verimlerinin çok olmasının sebebi karbon sayılarının çok olmasındandır.

• Yağların 2. dereceden enerji verici olarak kullanılmasının sebebi sindiriminin çok zor

olmasındandır.

• Karbonhidrat ve proteinlerin fazlası yağa dönüştürülür.Bunun sebebi ise yağların enerji

verimlerinin yüksek olması ve uzun süreli kullanılabilmesidir.

• Solunumla yıkılmaları sonucunda fazla su açığa çıkarırlar.Onun için özellikle kış uykusuna

yatan,uzun süreli göç eden ve suyun az olduğu ortamlarda yaşayan hayvanlarda iyi bir depo ve enerji maddesidir. Aynı zamanda hafif olduğu için uçmada hayvana avantaj sağlar.

• Yağ asitleri en basit lipitler olup,uzun karbon zincirlerinden oluşurlar.Karbonlar arasındaki

bağlar tek ise doymuş,çift ise doymamış yağ asitleridir.Doymamış yağlar bitkiseldir ve sıvıdır. Doymuş yağlar ise hayvansaldır ve katıdır.Doymamış yağların yüksek sıcaklık ve basınçta hidrojenle doyurulmasıyla margarin yapılır.

• Oleik asit  zeytinyağında; Linoleik asit  tohumlarda; Butirik asit  tereyağında

Steroid  zarların yapısına katılır.Aynı zamanda vitamin ve hormon olarak iş görür.

Fosfolipid  hücre zarı yapısına katılır.

PROTEİNLER

• C,H,O,N ve bazılarında S,P bulunur.

• Yapı taşları 20 çeşit aminoasittir.

• a.a+a.a+a.a+…………………………+a.a = Protein + (n-1)H2O

——————————————–

n tane

• Peptit bağı ile bağlanırlar.

• DNA şifresi ile sentezlenen tek moleküldür.

• Enzim,hormon ve hücre zarı yapısına katılır.

• Solunumla ancak zor durumlarda yakılırlar.Solunum ürünleri H2O , CO2 , H2S , NH3 , üre

ve ürik asittir.

• Aminoasitler anfoter özellik gösterirler.

• Proteinler virüslerden insanlara kadar bütün canlılarda yaşamsal rolleri olduğundan

hücrelerde en çok bulunan organik moleküllerdir.

• Proteinler enerjiyi hemen kaybettiklerinden dolayı 3. dereceden enerji kaynağıdır.

• Proteinler vücutta enerji kaynağı olarak kullanılırsa vücutta zayıflama ve dengesizlik

görülür.

• Proteinler her canlı türüne özgü olup antijen özellik gösterirler.Yani farklı özelliğe

sahip bir canlıya aktarıldığında antikor oluşumuna sebep olur.

VİTAMİNLER

• Vücut direncini arttırırlar.

• Enzimlerin yapısına katılırlar.

• Düzenleştiricidirler,enerji vermezler,sindirilmezler.

• Bir kısmı besinde bulunduğu şekliyle vitamin özelliğinde değildir.Bunlar vücuda

alındıktan sonra vitamin özelliği kazanır.Bunlara provitamin denir.

• Yağda eriyen vitaminler A,D,E,K

Suda eriyen vitaminler B,C ‘dir.

• İnsan vücudunda A,B,D,K sentezlenir.

A  karaciğerde

B,K  bağırsakta bakteriler tarafından

D  deride

• A,D,K karaciğerde depolanır.Diğerlerinin fazlası atılır.

A vitamini  Balık yağı,yumurta sarısı,süt,peynir,karaciğer,yeşil sebzelerde bulunur.

 Büyüme ve gelişmeyi sağlar,vücudu enfeksiyonlara karşı korur,gece körlüğünü önler.

B vitamini  Tahılların kabuklarında,et,süt,karaciğer ve yeşil sebzelerde bulunur.

 Karbonhidrat,yağ ve proteinlerin vücut içinde kullanılmasında katalizör olarak görev yapar.Kansızlığı önler.

C vitamini  Yeşil sebze ve meyvelerde bulunur.

 Bağ dokusunun oluşması için gereklidir.Skorbit hastalığını önler.Vücudu enfeksiyonlara karşı korur.

D vitamini  Balık yağı,karaciğer,yumurtada bulunur.Ultraviyole ışınlarının etkisi ile deride üretilir.

 Vücuttaki Ca,P dengesini sağlar.Kemiklerin gelişmesini sağlar.Çocuklarda raşitizmi önler.

E vitamini  Yeşil sebze,karaciğer,et ve bitkisel yağlarda bulunur.

 Üreme organlarının gelişmesini sağlar ve kısırlığı önler.

K vitamini  Yeşil sebzeler,karaciğer ve yumurtada bulunur.Bağırsaktaki bakteriler tarafından sentezlenir.

 Eksikliğinde kanın pıhtılaşması gecikir.

MİNERALLER

• İnorganik maddelerdir.Sindirime uğramazlar.

• Enzimlerin yapısına katılırlar.Düzenleştiricidirler.

• Minerallerin vücut içindeki görevleri şunlardır:

1)Enzimlerin ve hemoglobinin yapısına katılır(Fe,P).

2)Kemiklerin ve dişlerin gelişmesini sağlar(Ca,P,Mg).

3)Vücut ve hücre sıvısının osmatik basıncını ayarlar(Bunlardan hücre içi sıvıda Na,Cl;

hücre dışı sıvıda K,Mg ve P bulunur).

SU

• İnorganik maddedir ve sindirime uğramaz.

• Enzimlerin çalışması ve kimyasal reaksiyonların meydana gelebilmesi için su şarttır

(ÖRNEK:Hidroliz )

Mineraller

Salı, 06 Kasım 2007

Mineraller

Değerli Mineraller

Doğadaki minerallerden bazıları güzel, az bulunur ya da dayanıklı olmaları nedeniyle ötekilerden daha değerlidir.

Bunlar genellikle endüstrinin değişik alanlarında, süslemecilikte ya da mücevhercilikte süs taşı olarak kullanılır.

Bazı süs taşlarından örnekler : Opal, Mavi safir, Sarı safir, Pembe spinel, Hesonit, Yeşil zirkon, Demantoyit, Mavi turmalin, Sarımsı yeşil turmalin.

Boraks

Bileşim : Sodyum, bor, oksijen, hidrojen

Sertlik : 2-2,5

Renk : Renksiz ya da beyaz

Parlaklık : Camsı

Saydamlık : Yarısaydam

Özellikleri : Kristalleri prizma biçimindedir. Suda çözünür. Tuz göllerinde buharlaşma sonucunda oluşur.

Ülkemizde, Eskişehir-Kırka yakınlarında büyük bir boraks madeni vardır.

Florit

Bileşim : Kalsiyum, flor

Sertlik : 4

Renk : Genellikle açık yeşil, sarı, mavi-yeşil, mor

Parlaklık : Camsı

Saydamlık : Saydam - Yarı saydam

Özellikleri : Küp biçiminde kristalleşir. Yeraltı sularının dolaştığı damarlarda bulunur.

Morötesi ışıkta değişik renklerde parlaması tipik özelliğidir.

Jips (alçıtaşı)

Bileşim : Kalsiyum, sülfür, oksijen, hidrojen

Sertlik : 2

Renk : Renksiz, beyaz, gri ya da kahverengi

Parlaklık : Camsı

Saydamlık : Saydam-Yarısaydam

Özellikleri : Denizlerde ya da tuz göllerinde buharlaşma sonucunda oluşur.

Kristalleri levhamsı, prizma ya da iğne biçimlidir. Yapı malzemelerinde kullanılır.

Kuvars

Bileşim : Silisyum, oksijen

Sertlik : 7

Renk : Reksiz, kahverengi, mor, gri, sarı, pembe

Parlaklık : Camsı

Saydamlık : Saydam

Özellikleri : En yaygın minerallerdendir. Birçok kayaç türünde yer alır.

Taneler ya da kristal grupları halinde bulunur.

Yapı malzemelerinde, cam sanayiinde ve elektronikte kullanılır.

Turkuaz

Bileşim : Bakır, alüminyum, fosfor, oksijen, hidrojen

Sertlik : 5 - 6

Renk : Gök mavisi, mavi-yeşil, yeşil

Parlaklık : Camsı, mumsu

Saydamlık : Işık geçirmez

Özellikleri : Fransızca kökenli adı, "Türkiyede’den gelen taş" anlamındadır.

Çünkü eskiden İran’dan Avrupa’ya Anadolu üzerinden getirilirmiş. Süstaşı olarak kullanılır.

Mitoz Ve Mayoz Bölünme

Salı, 06 Kasım 2007

mayozbolunme01.doc

mitozbolunme01.rar

HÜCRE BÖLÜNMELERİ.doc

HÜCRE BÖLÜNMELERİ-2.doc

Bitkilerde Taşıma Sistemleri:

Salı, 06 Kasım 2007

Bitkilerde taşıma sistemleri:

A-Su ve karayosunlarında taşıma:

1-Madde alış verişi tüm yüzeyle yapılır

2-Özelleşmiş taşıma sistemleri bulunmaz

3-Su ve nemli ortamlarda yaşarlar

4-Vücud oldukça küçüktür

B-Eğreltiler ve tohumlu (Çiçekli) bitkiler

1-Karasal yaşama uyum sağlamışlardır

2-Madde alış verişi belirli vücud bölgeleri ile yapılır

3-Özelleşmiş taşıma sistemleri bulunur

4-Vücud oldukça büyüktür

Bitkilerde madde taşınımında rol alan faktörler

1- Hormonların taşınması,Soymuk borularında besin ve azotlu bileşiklerin taşınması,Gazların taşınması,suyun yanal taşınması: Difüzyon, Aktif taşıma (Yavaş gerçekleşir)

2-Odun borularında su ve suda erimiş maddelerin taşınması:Kök basıncı, Terleme,Kılcallık, Kohezyon ve Aldezyon gücü

(Hızlı gerçekleşir

Bakterilerin İnsan Yaşamindaki Yeri Ve Önemi

Salı, 06 Kasım 2007

BAKTERİLERİN İNSAN YAŞAMINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ

Çok basit yapılı ,yaygın çekirdekli genellikle klorofilsiz ve bölünerek çoğalan bir

hücreli canlılara bakteri denir.

Bakteriler hem bitkilerden hem hayvanlardan farklıdır;hızlı çoğalmaları ve biyokimyasal etkileri bakımından canlılar aleminin dengesini sağlamada çok büyük önem taşıyan bir grup oluştururlar.

Bakteriler bölünerek çoğalırlar,bölünme sonucunda ortaya çıkanlar ya bir arada kalır, ya ada yarılırlar.Biçimce çok değişiktirler ev yaşadıkları ortama göre bir görünüm edinirler.

Bakteriler uyarlandıkları ortama ya da içinde yaşadıkları konağa en elverişli sıcaklık sınırları içinde hızlı çoğalırlar;

Bakteriler doğada önemli rol oynar.Bir kısmının çok yüksek enzim etkinliği vardır;mayalandırmaya dayalı sanayilerde bundan yararlanıldığı gibi üstün yapılı hayvanların bağırsaklarında besinlerin sindirilmesinde de, bunlar önemli rol oynar.Bir kısım bakteriler pigment üretirler,Bir kısmı gaz üretir, demir, kükürt biriktirir,toksin salgılar,ya da içinde toksin toparlar.

Genel olarak bakteriler mayalandırma ve çürütme etmenleridir.Organik maddeleri,

Gaza ve cansız maddelere dönüştürürler;bu maddeler yeniden yaşamsal çevrimde yer alır.Havadaki gazları kendilerine bağlayabilir,böylece toprağı azotça zenginleştirir ve bitkilere, gelişmek için gereksindikleri inorganik besinlerin bir kısmını sağlamış olurlar. Kısaca söylemek gerekirse bakteriler biyosferdeki çevrimlerde, parçalayıcı ya da mineralleştirici olarak çok önemli rol oynarlar.

Hastalık yapan bakteriler,bakteriler aleminin çok küçük bir bölümüdür.

Bazı bakterilerin :-):-):-):-)bolik özelliklerinin saniyede kullanılması gelişme halindedir.

Bir takım maddeleri üreten hücrelerin genlerinin bakteri kromozomuna bağlanabilmesi olanağı genetik mühendisliğinin temelidir;gen aşılan bakteriler istenilen maddeleri (hayvansak proteinler,aşı antijenleri,vb.) büyük ölçüde sağlayacaklardır.

Bakteriler, bulundukları ortamın ya da organizmanın zararlarına yaşarlar.

Küçüklüklerine karşın, bakteriler, optik mikroskop ile görülebilir ve bu aygıttaki görüntülerine göre sınıflandırılırlar.Bazı bakteriler yüzeylerindeki türlü biçimde

dağınık kirpikler sayesinde hareket ederler;kirpiksiz olanlar ise hareketsizdir.Ama onları birbirinden ayıran şey özellikle biçimleridir.

Bakteriler mikroskop altında genellikle küre, çomak ya da spiral biçiminde görülür.

Küresel olanlara kok ya da kaküs, çomak ya da silindir biçiminde olanlara basil,tirbüşonu andıranlara da spiral denir.Son yıllarda bu üç gruptan başka kare biçiminde bakteriler de bulunmuştur.Aynı biçimde birçok bakteri bazen bir zincir gibi arka arkaya dizilir, bazen de bir üzüm salkımı denen incecik kıllar vardır;tek hücreli canlı bu kılları bir kamçı gibi sağa sola sallayarak istediği yöne hareket eder.Spiraller ise tıpkı bir tirbüşon gibi döne döne ilerler.

Bakteriler ikiye bölünerek çoğalır.Eğer ortamda yeterince besin varsa ve bütün koşullar uygunsa bir tek bakteriden 15 saat içinde 1000000 bakteri üreyebilir.Ama bu bölünme hep aynı hızla sürmez.Çünkü hem ortamdaki besin bu kadar büyük bir koloniye yetmemeye başlar, hem de bölünme sırasında açığa çıkan asitler bakterilerin üremesini durdurur.

YARARLI VE ZARARLI BAKTERİLER

Yeryüzünde bakterilerin bulunmadığı bir tek nokta yoktur, denilebilir.Bu küçük canlılar topraktan okyanusların derinliklerine ve havaya kadar ortamda yaşayabilir.yiyeceklerin bozulmasının nedeni genellikle bakterilerdir. Daha da önemlisi insan ve hayvan hastalıklarının büyük bölümü ile bazı bitki hastalıkları bakterilerden ileri gelir buna karşılık bazıları özellikle ölmüş bitki ve hayvanların çürümesini sağlayan bakteriler çok yararlıdır.

Bunlar ölü dokuları parçalayarak canlıların yapısındaki temel maddelerin ayrılmasına yardımcı olur.Bu maddeler de yeniden toprağa, havaya ya da suya karışarak öbür canlıların beslenmesinde rol oynar.Eğer bu bakteriler olmasaydı bütün yeryüzü ölü bitki artıkları ve hayvan leşleriyle kaplanırdı.

Bakterilerin sanayi ve tarımda da çeşitli yararları vardır.Hayvan postlarının sepilenerek ayakkabı ya da buna benzer deri eşya yapımına elverişli duruma getirilmesinde, bu poatlardaki kılların gevşemesini kolayca temizlenmesini sağlayan bakterilere iş düşer.Keten dokumaların yapımında da, keten liflerini saran yapışkan maddeyi çözerek lifleri ayırmak için bu lifler suay bastırılır ve bakterilerin yardımıyla üstündeki yapışkan sıvıda temizlenir. Hoş kokulu ve lezzetli peynirlerin çoğu da bu özelliklerini bakterilere borçludur.Bazı bakteriler ise çay yapraklarını olgunlaşarak kararmasını sağlar.

Genetik mühendisleri bakterileri özel işlemlerden geçirip değişime uğratarak aşı,ilaç,hormon ve öbür kimyasal maddelerin yapımında kullanırlar.

Soluduğumuz havanın 4/5 ini oluşturan azot gazı bitkilerin büyümesi için gerekli olan bir maddedir ama bitkiler bu elementi gaz halindeyken dokularına alıp yararlanamazlar.

Azotu, nitral denen tuzlarına dönüştürerek bitkilerin kullanabileceği duruma getiren de gene bazı bakterilerdir.

İnsanlarda ve hayvanlarda çeşitli hastalıklara yolaçan bakteriler,hasta bir insana dokunmakla,aynı havayı solumakla ya da bakterilerin üremiş olduğu yiyecek ve içeceklerle sağlıklı insanlara da bulaşır.Tifo,kolero,verem,zatürree ve cüzzam bakterilerden kaynaklanan hastalıkların yalnızca birkaçıdır.

Açık yaralardan vücuda giren bazı bakteriler de kangrene yolaçar.

Buna karşılık vücutta bazı bakterilerin bulunması sağlık açısından zorunludur.Örneğin kalın bağırsakta yaşayan yararlı bakteriler besinlerin sindirilmesine yardımcı olur ve yiyeceklerin çok az bir bölümüyle kendileri yetinip geri kalanının bağırsaktan emilmesini sağlar.Antibiyotikler bu bağırsak bakterilerinin çoğunu öldürdüğünden,bilinçsiz ve gereksiz antibiyotik kullanımı ishale ve buna benzer hafif sindirim bozukluklarına yolaçabilir.

Leewenhoek’un 1983’te İngiltere’deki Kraliyet Derneği’ne bakterilerin çizimlerini göndermiş olmasına karşılık, bilimadamlarının bu buluştan yararlanmaları için 100 yıl geçmesi gerekti.

Günümüzde,vücudun iç dokularına yerleşmiş olan bakterileri öldürmek için penisilin ve streptomisin gibi antibiotikler deri üzerindeki ve açık yaralardaki bakterileri öldürmek için de antiseptikler kullanılır.

Solunum Sistemi Fizyolojisi

Salı, 06 Kasım 2007

SOLUNUM SİSTEMİ FİZYOLOJİSİ

Solunum kelimesi iki anlamda kullanılabilir. Hücresel düzeyde, hücresel oksidatif :-):-):-):-)bolizma anlamındadır. Organizma düzeyinde ise, gaz değişim yüzeylerinin, yani akciğerlerin atmosfer havası ile havalanması demektir. Solunum sistemi, dolaşım sisteminin atmosferle olan bağlantısını sağlar. Amfibian denilen kurbağa gibi hem karada hem de suda yasayan canlılarda :-):-):-):-)bolizma düşük olduğu için cilt solunumu yeterlidir. Eğer insanlarda kurbağalar gibi cilt solunumu yapsalardı, o zaman insanların :-):-):-):-)bolizması daha yüksek olduğu için, insan vücudunun yüzeyinin, gerçek yüzeyinden kat kat fazla olması gerekir idi. Akciğerler ağırlık olarak vücudun pek az bir kısmını oluştururlar, fakat yüzey olarak çok fazla bir yer kaplar.

Yunan mitolojisine göre, "PNEUMA" yani nefes, görülmez kişisel bir ruhtur ve sahibine hayat verir. Sağlıklı insanlar, soluk almayı, değerini takdir etmeden, verilmiş bir hak gibi kabul ederler, çünkü soluk alıp verme hemen hemen gayretsizdir ve bilinçsizce yapılır. Oysa solunum hastalığı olanlar için, her soluk bir altın değerindedir. Solunum hastalıkları genellikle, soluk havasının ya sigara dumanı ya da kirli hava ile kirlenmesinden kaynaklanır.

Solunum sisteminin bir diğer görevi de ses çıkarmaktır. Konuşurken, solunum sisteminde dolasan hava, ses tellerini titreştirir, oluşan bu sesin havayla dolu boşluklarda yankılanmasıyla bazı frekanslar diğerleri üzerine baskın çıkar, bu da her kişiye kendine has özel sesini verir.

SOLUNUM SİSTEMİ ANATOMİSİ

Solunum sistemi burun, ağız, farinks (yutak), larinks (gırtlak), trakea (soluk borusu), bronşlar, bronsioller, ve alveollerden oluşur. Trakeadan sonra ilk dallanan yapılara bronşlar, broşlardan sonraki daha dar çaplı yapılara da bronsioller denilmektedir. Bronşlar, bronsioller ve terminal bronsiollerde gaz alışverişi olmaz, bu kanallar anatomik ölü boşluk olarak adlandırılır. Anatomik ölü boşlukta bulunan hava hacmi 150 ml dir. Gaz değişimi yapılan alanlar ise respiratuvar bronsiol, duktus alveolaris, ve alveol keseleridir. Anatomik ölü boşluk nedeni ile her bir solunum ile akciğerlere alınan 500 ml havanın 350 ml sinde gaz değişimi yapılmaktadır.

Diffüzyon: Gerek akciğerlerde gerekse hücre düzeyinde gaz alışverişi diffüzyon ile olmaktadır. Bu diffüzyon pasif bir olaydır, yani gazlar konsantrasyon farkları doğrultusunda diffüzyona uğrarlar. Bir sıvıda çözünmüş olan gazin konsantrasyonu o gazin kısmi basıncı ile ifade edilmektedir. Gazin kısmi basıncı büyüdükçe, konsantrasyonu da artmaktadır. Akciğerlere gelen venöz kanda, alveol içindeki atmosfer havasına oranla, CO2 basıncı daha yüksek, O2 basıncı ise daha düşüktür; bu sebeple, CO2 alveol içine verilirken, O2 de kana geçmektedir. Kanda oksijenin % 97 si eritrositler içinde hemoglobine bağlı olarak taşınır, geri kalan % 3 ise plazmada fiziksel olarak çözünmüş halde taşınmaktadır. Karbondioksit ise 4 şekilde taşınır. % 70 oranında plazmada HCO3 iyonu seklinde taşınır. Hücrelerde oluşan CO2, kana geçtiği zaman eritrositler içine alınır. Eritrositler içinde CO2, karbonik anhidraz enziminin etkisiyle H2O ile birleşir.

Karbonik anhidraz:

CO2 + H2O HCO3 + H

Yukarıdaki reaksiyonda ortaya çıkan hidrojen iyonları hemoglobin molekülüne bağlanır, bikarbonat iyonları ise eritrositlerden plazmaya çıkar ve akciğerlere kadar plazmada gelir. Kan akciğerlere gelince, bikarbonat iyonlarının eritrositler içine girmesi ile reaksiyon tersine döner, sonuçta su ve karbondioksit oluşur ve solunum yoluyla dışarı atılır. Karbondioksitin % 70 i bu yolla taşınır. Karbondioksitin bir kısmı doğrudan hemoglobin molekülüne bağlanarak taşınır. Çok az bir kısmı plazmada fiziksel olarak çözünmüş halde taşınır. Az bir kısmı da plazma proteinleri ile karboamino bileşikleri oluşturarak taşınır.

Solunum Sisteminin Fonksiyonları:

1.Oksijen temin eder.

2. Karbondioksiti atar.

3. Kanın hidrojen iyon konsantrasyonunu (pH sini) düzenler.

4. Konuşmak için gerekli sesleri üretir (fonasyon).

5. Mikroplara karsı vücudu savunur.

6. Kan pıhtısını tutar ve eritir.

Solunum Sisteminin Organizasyonu:

Sağ ve sol olmak üzere 2 akciğer vardır. Akciğerler esas olarak ALVEOL denilen (alveolus, tekil; alveoli, çogul) içi hava dolu küçük keseciklerden oluşur. Alveol kanla, atmosfer havasının gaz değiştirdikleri yerdir ve her bir akciğerde yaklaşık 150 milyon alveol vardır. HAVAYOLU dış ortamla, alveol arasında havanın geçtiği tüm tüplere verilen isimdir. Inspirasyon soluk alma demektir ve solunum sırasında dış ortamdan, havanın havayolları aracılığı ile alveollere hareket etmesidir. Ekspirasyon ise soluk verme demektir ve havanın alveollerden dış ortama, yine havayolu aracılığı ile verilmesi demektir. Soluk alıp verme sırasında, 1 dakikada yaklaşık 4 litre hava alveollere girip çıkarken, alveollerin çevresindeki kapiller damarlardan ise 1 dakikada 5 L kan geçer. Ağır egzersiz sırasında hava akışı 30-40 kat artabilirken, kan akimi da 5-6 kat artabilir. Her zaman için alveole giren hava ile alveol çevresindeki kapillerler içindeki kan birbiriyle orantılı olmalıdır. Alveoler hava ile kapiller kan birbirinden çok ince bir zar ile ayrılmıştır, bu zar oksijen ve karbondioksitin diffüze olmasına olanak tanır.

Havayolu: Soluk alma sırasında, hava ya ağızdan ya da burundan farenkse geçer, farenks hem yiyecekler hem de hava için ortak bir geçiş yoludur. Farinks 2 tüpe ayrılır, birisi özafagustur ki buradan yiyecekler mideye geçer, diğeri ise larinks dir ki, bu havayolunun bir parçasıdır. Ses telleri larinkste bulunur, geçen havanın bu telleri titretmesi ile ses oluşur. Larinks trakea denilen uzun bir tüpe açılır. Trakeada 2 tane bronşa dallanır. Bir bronş sağ akciğere bir bronş da sol akciğere girer. (Bronchus=bronş, bronchi=bronşlar)

Trakea ve bronşların duvarları kartilaj denilen kıkırdak dokusu içerir ve kartilaj bu yapılara esneklik ve dayanıklılık verir. Akciğerler içerisinde bronşların dallanması devam eder, her bir dallanma daha dar, daha kısa, ve daha çok sayıda tüp oluşması ile sonuçlanır. Bu dallanmalar sırasında kartilaj içermeyen ilk dallanmalardaki tüplere bronsiyol denir. Alveoller, respiratuvar bronsiyollerden itibaren görülmeye baslar. Havayolları larinksten itibaren 2 bölüme ayrılır. 1)İletici kısım 2)respiratuvar kısım. İletici kısımda hiç alveol olmadığı için bu kısımda gaz değişimi olmaz. Respiratuvar kısım ise respiratuvar bronsiollerden itibaren baslar. Bu kısımda gaz değişimi olur. Farinksten, respiratuvar bronsiollerin sonuna kadar tüm havayolu boyunca, epitelyal yüzeyler silya içerir. Tüm havayolu boyuna ayrıca mukus salgılayan epitel hücreleri ile çeşitli bezler bulunur. Silyalar sürekli olarak farinkse doğru hareket halindedirler. Bu yapıyı mukustan yapılmış bir yürüyen merdivene benzetebiliriz. Bu yürüyen merdiven sayesinde solunum havasındaki toz mukusa yapışır ve yavaş ama sürekli hareket halindeki silya hareketleriyle farinkse doğru iletilir ve farinkse varınca, burada yutulur. Bu mukus yürüyen merdiveni akciğerleri temiz tutmak için çok önemlidir. Silyer aktivite zararlı pek çok etkenle inhibe edilebilir. Örneğin sigara içmek silyaları saatlerce immobilize eder. Silyer aktivitenin azalması akciğer enfeksiyonu ile ya da atılamayan mukusun havayolunu tıkamasıyla sonuçlanabilir. İkinci koruma mekanizması fagositlerdir. Tüm havayolu ve alveoller boyunca bulunan fagositler solunumla alınan küçük parçacıkları ve bakterileri fagosite ederek bunların öteki akciğer hücrelerine ya da kan dolaşımına geçmesini önlerler.

ALVEOL

Alveoller küçük, içi hava dolu keseciklerdir. Alveol duvarının havaya bakan iç yüzleri yalnızca 1 hücre kalınlığındadır. Bu iç yüzey Tip I hücreleri denilen epitel hücreleri tarafından 1 sıra olarak oluşturulmuştur. Alveollerin duvarları ayni zamanda kapiller damarları da içerir. Kapiller damarların endotel hücreleri, alveol endotel hücrelerinden çok az bir interstisiyel sıvı ve bir bazal membranla ayrılmıştır. Sonuç olarak kapiller damarlardaki kan, alveollerdeki havadan yalnızca 0,2 m m kalınlığında bir bariyerle ayrılmıştır. Ortalama bir eritrositin çapının 7 m m olduğunu düşünürsek, 0,2 m m lik bir bariyerin ne kadar ince olduğu çok açıktır. Kapiller damarlar ile temas eden alveol yüzeyinin toplam alanı 75 m2 dir ki bu bir tenis kortunun alanına eşittir, ya da bir diğer deyişle, vücut dış yüzeyinin 80 katidir. Bu kadar ince ve büyük bir alan olması sebebiyle oksijen ve karbondioksit büyük miktarlarda hızlıca değişmektedir.

Alveol epitelinde Tip I hücrelerine ek olarak daha az sayıda Tip II hücreleri vardır. Şekilsel olarak Tip I den daha büyük olan bu Tip II hücreleri surfaktan denilen bir madde sentezlerler.

GÖGÜS KAFESİ

Akciğerler toraks denilen göğüs kafesi içinde yerleşmiştir. Toraks kapalı bir bölmedir. Boyunda kaslar ve bağ dokusu tarafından sınırlanmıştır, altta ise diyafram denilen kubbe seklinde bir çizgili kas ile karından tümüyle ayrılmıştır. Toraks duvarları, omurilik, kostalar, iman tahtası (sternum), ve kostalar arasındaki kas olan interkostal kaslardan oluşur. Toraks duvarı ek olarak büyük miktarda elastik bağ dokusu içerir.

Her akciğer plevra zari denilen bir zar ile tamamen kaplanmıştır. Bu zar iki katli bir zardır. Plevra zarını hayalde canlandırmak için içi su dolu bir balona bir yumruğu bastırdığınızı düşünün. Yumruk akciğeri temsil etmektedir, yumruğu ilk saran balon zari visseral plevrayı temsil etmektedir. İkinci katman ise pariyetal plevrayı temsil etmektedir. Visseral plevra ile parietal plevra arasında intraplevral sıvı denilen çok ince bir sıvı tabakası vardır. Bunun toplam miktarı sadece birkaç ml dir. Gelişim sırasında bu iki plevra zari arasında yaklaşık 4 mm Hg lik negatif bir basınç oluşur. Bu negatif basınç sayesinde, normalde kollabe olması gereken alveol açık kalır. Bu negatif basınç alveolleri dışa doğru çekerken, göğüs kafesini de içe doğru çeker. Göğsün kesici aletlerle olan yaralanmasında parietal plevra delindiği için plevral aralıktaki basınç atmosfer basıncına eşitlenir, yani negatif basınç kalmaz. Pnemotoraks denilen bu yaralanmada alveolleri dışa doğru çeken negatif basınç olmadığı için akciğerler kollabe olur, yani söner.

İNSPİRASYON (SOLUK ALMA)

Inspirasyon, diyafram ve inspiratuvar interkostal kasların kasılmasıyla baslar. Diyaframın kasılmasıyla göğüs boşluğu karına doğru büyür. Interkostal kasların kasılmasıyla da göğüs yukarı ve dışa doğru büyür. Göğüsün bu büyümesi intraplevral aralıktaki basıncı daha da negatif yapar. Bu da akciğerleri daha da büyüterek havanın akciğerlere doğru emilmesine yol açar.

EKSPİRASYON (SOLUK VERME)

Inspirasyonun sonunda, diyafram ve inspiratuvar interkostal kaslara giden sinirler, kasları uyarmayı sonlandırır ve böylelikle kaslar gevşerler. Göğüs duvarı ve dolayısı ile akciğerler pasif olarak orijinal değerlerine dönerler. Akciğerler küçülünce, alveollerin içindeki hava sıkışır ve alveol içi basınç atmosfer basıncını geçer. Dolayısı ile alveol içindeki hava kolayca havayollarından dışarı atılır. Sonuç olarak istirahat halinde ekspirasyon pasif bir olaydır, inspiratuvar kasların gevşemesi ve akciğerlerin elastikiyeti sayesinde gerçekleşir. Fakat egzersiz sırasında daha büyük miktarda hava dışarı atılmak zorunda olduğu için ekspiratuvar interkostal kaslar ve karin kaslarının kasılmasıyla göğüs daha aktif olarak küçülür.

KOMPLİANS (ESNEME)

Belirli bir basınç altında belirli bir maddenin ne kadar esneyebildiğine o maddenin kompliansi denir. Dolayısı ile akciğerlerin kompliyansi ne kadar çok olursa, esneyebilmeleri de o kadar çok olur. Tersine komplians azalmışsa akciğerlerin esneyebilmeleri de zor olur. Akciğerlerin kompliyansinin azaldığı hastalıklarda, esneklik azaldığı için, akciğerleri genişletmek için daha fazla güç uygulamak gerekecektir. Bu tür hastalar, yüzeysel ve hızlı solurlar. Akciğerlerin kompliansini etkileyen bir diğer faktör de alveollerin yüzey gerilimidir. Alveollerin yüzeyleri nemlidir ve alveoller ince bir su tabakası ile kaplı gibi düşünülebilir. Bu su tabakası gerilmiş bir balon gibi davranır ve akciğerlerin genişlemesini engelleyen bir güç gibi davranır. Akciğerlerin genişlemesini etkileyen bu güce "yüzey gerilimi" denir. Sonuç olarak akciğerlerin genişlemesi hem akciğerlerin elastik dokusunu germek, hem de bu yüzey gerilimini asmak için daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacaktır. Alveollerdeki Tip II hücreler surfaktan denilen bir madde sentezlerler. Surfaktan yüzey gerilimini azalttığı için akciğerlerin kompliansini arttırır, yani akciğerleri genişletmek için daha az enerjiye gereksinim duyulur.

Respiratuvar Distress Sendromu denilen hastalıkta yeni doğan bebekler yeteri kadar surfaktan sentezleyemedikleri için bu bebekler soluk alıp vermek için çok enerji harcarlar ve çocukların yorgunluktan bitkin düşerek ölmelerine neden olabilir. Gebe kadına kortizol yapılması çocukta surfaktan sentezini artırır.

AKCİĞER KAPASİTELERİ

Tek bir solukla akciğerlere alınan veya akciğerlerden çıkarılan hava msktarina tidal volum (soluk hacmi) denir, miktarı 500 ml dir. Pasif ekspirasyondan sonra akciğerlerde kalan hava miktarına fonksiyonel rezidüel kapasite denir, yaklaşık 2300 ml dir. Zorlu bir ekspirasyondan sonra, akciğerlerde kalan hava miktarına rezidüel volüm denir, miktarı 1200 ml dir. Normal bir inspirasyondan sonra zorlu inspirasyon ile akciğerlere alınabilen hava miktarına inspiratuvar yedek volüm denir, 3000 ml civarındadır. Normal pasif ekspirasyondan sonra zorlu ekspirasyon ile akciğerlerden atılan hava miktarına ekspiratuvar yedek volüm denir, 1100 ml civarındadır. Normal bir ekspirasyondan sonra, zorlu inspirasyon ile akciğerlere alınabilen hava miktarına inspiratuvar kapasite denir.

Tidal volüm, inspiratuvar ve ekspiratuvar yedek volümlerin toplamı akciğerlere kas kuvveti ile alınıp verilebilen maksimum hava miktarını gösterir, ve buna vital kapasite denir. Vital kapasite genç erkeklerde 4,6 L genç kızlarda ise 3,1 L dir.

Maksimum ekspirasyondan sonra akciğerlerde kalan hava miktarına residüel volüm denir, ve yaklaşık 1200 ml civarındadır. Vital kapasite ile residüel volümün toplamına ise Total akciğer kapasitesi denir. Bu bahsedilen volümlere statik volümler denir, çünkü bu ölçümler hava akimi olmadığı zaman yapılan ölçümlerdir. Zorlu ekspirasyon sırasında yapılan akciğer volüm değişikliklerine ise dinamik akciğer volümleri denir. Bunlar FEV1 ve FVC dir. FEV1 birinci saniyede akciğerlerden çıkarılabilen hava miktarıdır. FVC ise maksimum inspirasyondan sonra akciğerlerden çıkarılabilen maksimum hava miktarıdır. Sağlıklı genç bireylerde FEV1 4 L FVC ,ise 5 L dir ve oran 0,8 dir.

GÖĞÜS HASTALIKLARI

Göğüs hastalıkları iki genel kısma ayrılırlar. Obsruktif Hastalıklar: Bu hastalıklarda hava yolu direnci artmıştır (amfizem, astım). Restriktif Hastalıklar: Akciğer kompliansi azalmıştır (pulmoner fibrozis, respiratuvar distress sendromu).

Temel Yaşam İşlevleri

Salı, 06 Kasım 2007

Temel Yaşam İşlevleri

XVII. yy’a kadar, bitkilerin toprakta önceden oluşmuş besinlerle beslendikleri kabul ediliyordu. Ne var ki, deneysel yöntemi kullanan ilk fizyoloji bilgini olan Jan Baptista van Helmont, 1640′a doğru, bitkinin büyümesi için gerekli olan en önemli toprak bileşeninin, su olduğu sonucuna vardı. Stephen Hales (1727) havanın, besin bireşimi için gerekli ek bir bileşen içerdiğini gösterdi. 1779”da İngenhousz, bu bileşenin karbondioksit olduğunu ortaya koydu.

Işılbireşimle (fotosentez) ilgili araştırmalar, XIX. yy. ortalarında Julius von Sachs ve Nathanael Pringsheim’in, ışığın yeşil bitkilerin enerji kaynağı olduğunu göstermeleriyle başladı. Vernon Herbert Blackman, 1905′te bu sürecin bütün aşamalarında güneş ışığına gereksinme bulunmadığını ortaya koydu. 1920 ve 1930 yıllarındaki çalışmalar sonucunda, kloroplastların oksijen ürettikleri kanıtlandı. Hemen ardından da ışığa bağımlı tepkimelerin, ışıktan enerji alarak kullanan iki tip yüksek-enerji molekülünün oluşmasına yol açtıkları ortaya kondu.

Işılbireşimde karbondioksidin izlediği yol, 1950 yıllarının başlarında radyoizotop karbon-14 ‘ün yardımıyla, Melvin Calvin tarafından ortaya çıkarıldı. Calvin’in elde ettiği sonuçlar Blackman’in tezinin doğru olduğunu kanıtladı: Birbirinden farklı, ama çok sıkı bir biçimde eşgüdümlü iki kloroplast tepkimesi vardır; bunlardan biri ışığa bağımlı, öbürü ışığa bağımsızdır. Işığa bağımsız tepkimelerde, karbondioksidin şekerlerin yapısına girmesi için, ışığa bağımlı tepkimelerin yüksek enerji ürünleri gereklidir.

Pankreas sıvısında fermentlerin (enzim sözcüğü 1878′e kadar kullanılmamıştı) uygulamalı kanıtlamasını,Fransa’da Claude Bernard gerçekleştirdi. Bernard ayrıca, karaciğerin birçok işlevini, vazomotor sinirlerin kan basıncı üstündeki etkilerini deneysel yöntemle kanıtladı.

1930 yıllarında Otto Warburg, biyolojik etkinlik için enerji üreten glikozun yıkılma sürecini başlatan bir dizi hücre enzimi buldu. 1950 yıllarında Hans Krebs, yükseltgenme süreçlerini tamamlayan bir dizi enzim tepkimesini (sitrik asit çevrimi) ortaya koyunca, hücrelerin genel solunum şeması ortaya çıktı.

1905′te Sir VVilliam M. Bayliss ve Ernest Henry Starling (hormon terimini ilk kullanan bilim adamıdır), beden işlevlerinin, sinir sisteminin doğrudan denetimi olmaksızın kimyasal senkronizasyonu ortaya koydular. 1935′te de böbreküstü bezlerinin salgıladıkları hormonlar bulundu.