‘Basın Yayın’ Kategorisi için ArÅŸiv

Bir Türk Ailesinin Öyküsü

Salı, 06 Kasım 2007

BİR TÜRK AİLESİNİN ÖYKÜSÜ

1- ESERİN ÖZETİ

Eser yazarın anılarından oluşmaktadır. Eserde Birinci Dünya Savaşı öncesi ve savaş sırasında yaşanan olaylara önem verilmiştir.

Yazar doğduğunda annesi on beş, babası ise yirmi yaşındadır. Varlıklı bir ailenin oğludur. Aile oldukça kalabalıktır. Annesi, babası, dedesi, babaannesi, hizmetçileri Hacer, Feride ve bakıcısı İnci aynı evde yaşamaktadır.

Yazar İnci’ çok baÄŸlı kalarak yetiÅŸmektedir. Hacer evin yemeÄŸini piÅŸirir. Feride ev,n temizliÄŸini yapar, babaannesi saÄŸa sola emirler yaÄŸdırır, annesi ara sıra nakış diker. İnci ise daima evin iki oÄŸluna bakar. Fırsat buldukça da Feride ve Hacer’e yardım eder. Babası yazarın dedesinden devraldığı ÅŸirketi yönetir. Dedesi ise artık çalışmayı bırakmış ve evin bahçesindeki gülleriyle uÄŸraÅŸmaktadır.

Yazar küçüklüğünde devamlı babaannesiyle hamama giderdi. Bir gün ev halkı artık onun babaannesiyle hamama gitmesinin sakıncalı olmaya başladığı kanaatine varır. O zamanlar hamamlar; kadınların bir araya gelip sohbet ettikleri, oğlan analarının bir kenara, kız analarının bir kenara toplanıp oğullarına kız baktıkları bir yerdir. Babaanne ev halkının aldığı kararı takmaz bir şekilde son bir kez torunuyla hamama gideceğini söyler. Anne ve baba, annelerinin yoğun ısrarına dayanamayarak son bir kez izin verirler. Ertesi gün erkenden hamamda özel bir oda ayırtmak için Feride yollanır. Hacer ise erkenden yemek yapmaya başlamıştır. Fakat babaanne bu yemekleri sevmemektedir. Akşam olduğunda tüm hazırlıklar tamamlanmıştır. Ertesi gün İnci, yazar ve babaannesi hamama giderler ve kendilerine ayrılan odaya girerler. Fakat yazar yaşı itibariyle odaya girerken geçtikleri kalabalık yerlerde çok utanır. İnci ilk olarak etrafı temizler, herkes yerleşmiş ve yemekler çıkartılmıştır. Akşam olurken odadan çıkarlar ve etraflarına bakındıklarında sabahki tanıdık yüzlerden pek azının kaldığını fark ederler. Babaannesi etraftaki birkaç kişi ile konuştuktan sonra hamamı terk ederler.

Yazar altı yaşına girmiÅŸtir. Sünnet zamanı gelmiÅŸtir. O da bunun haberini alır, oldukça heyecanlanır. Sünnet töreninde tek başına olmayacağını biliyordur yani kendisiyle beraber mahallede oturan baÅŸka çocuklar da bu törende sünnet edilecektir. Sünnet töreni yan komÅŸuları olan bir yüzbaşının evinde yapılacaktır. Kendisi çok heyecanlı ve sevinçlidir. Fakat bir gün İnci’nin kendisine sünnet edilirken acı çekeceÄŸini söylemesi onun bu heyecanının korkuya dönüşmesini saÄŸlar. Yazar bu korkusunu içine atar. Sünnet edileceÄŸi gün geldiÄŸinde korkuyla beraber heyecanlanır. Sünnet edilirken hiç acı hissetmez ama sırf o güne kadar çektiÄŸi korkular için etrafındakilerin “ÅŸÅŸÅŸit” demesine raÄŸmen avazı çıktığı kadar bağırır.

Tatilden sonra yazarın mahalle okuluna başlamasına karar verilir ve yazarın okul malzemeleri hazırlanır. İlk gün için Hacer okuldaki diğer çocuklar için tepsilerce lokma pişirir. İlk gün yazar hocasını oldukça sert bulur ve zaman geçse dahi ona alışamayacağı hissine kapılır. Fakat hocanın ilk olarak yaptığı iş olan yazarın saçını okşaması bu havayı biraz temizler.

Hocanın üzerinde kara sakalına uygun bir cüppe, başında beyaz bir sarık vardır. Yazar okuldaki tek sınıfa gitmek üzere hocanın peşine düşer. Okulda ders işlenmemektedir sadece ara sıra Kuran okunur ve hoca ders işlenmesi sırasında uyuklayanlara, yaramazlık yapana aniden vurur. Öğrenciler yerdeki bir minderde oturmaktadır ve hoca onlardan daha büyük ve yüksek bir minderde oturmaktadır.

Yazar evine gittiÄŸinde babası orada olup bitenleri çok merak ederek oÄŸluna sorar ve alınan cevaplar karşısında ÅŸok olur. OÄŸlunu, altıncı yaşına girerken Fransız okuluna gönderme kararı alır. Fransız okulunda öğrenciler genelde Türk’tür ve yazarın ailesine benzer ailelerden gelmektedirler. Aralarında az da olsa Fransız ve Ermeni öğrenciler de vardır. Yazar okula baÅŸlar baÅŸlamaz Fransızca öğrenmeye baÅŸlar. Kısa zamanda okula tek başına gitmeye baÅŸlar. Okuluna yavaÅŸ yavaÅŸ alışmaya baÅŸlamıştır.

Devletin yeniden bir savaÅŸa gireceÄŸi dedikodusu saraydan babasının kulağına gelir. Yazarın babası bu dedikoduları deÄŸerlendirerek evde derhal yiyecek depolanmasını saÄŸlar. SavaÅŸ sırasında büyük kayba uÄŸramamak için eski görkemli evlerinden daha ufak bir eve taşınırlar. Masrafın artmaması için Hacer’i evden uzaklaÅŸtırırlar. Babaanne ilk önce karşı çıkar fakat elinden bir ÅŸey gelmez.

Artık savaÅŸ baÅŸlamıştır. Davulcular her gün sokaklarda dolaÅŸarak gençleri askere çağırır. Sırasıyla yazarın amcası ve babası askere çağırılır. Amcası Åžam’da, babası ise Çanakkale’de ÅŸehit olur. Reissiz kalan aile biraz bocalar, zor gümler geçirir fakat sonra toparlanmayı baÅŸarırlar. Hayatlarını düzene sokarlar. Aradan beli bir zaman geçtikten sonra annesi varlıklı bir adamla evlenir. Fakat yaptığı bu tercihte mutlu olamaz. Çünkü adam, yazarı, kardeÅŸini ve annesini hiç sevmemektedir. yazarın annesi, babası savaÅŸa giderken hamiledir. DoÄŸan çocuÄŸun adı ölen babasının isteÄŸi ile Muazzez konur.

Yazarın annesinin aklı matematiğe fazla çalışmadığı için kocasından kalan mal varlığını evinde muhafaza etmektedir. Son zamanlarda yangınlar sıklaşmıştır. Bir gece yazar annesinin dürtmesiyle uyanır, gözünü açtığında evlerinin yanmakta olduğunu görür. Annesi, yazar ve kardeşlerini güçlükle yanan evden güvenli bir yere uzaklaştırır. Bu arada annesinin aklına evdeki paraları ve mücevherleri gelir, eve koşar fakat paraları da evle birlikte kül olmuştur. Sabaha karşı yazarın babaannesi gelir ve onları evine götürür. Evin beyi onları evde istememektedir. Birkaç gün orda aldıktan sonra babaannesi onları kendine ait başka bir eve götürür. Annesi evi kendine göre güzelleştirir. Fakat yiyecek doğru düzgün yiyecekleri yoktur. O dönemde fırınların önünde saatlerce kuyruk beklenir fakat çoğu zaman bir ekmek bile alınamadan geri gelinirdi. Hayat şartları oldukça ağırlaşmıştır.

Yazar ve kardeÅŸi ikinci öğretim çağına gelmiÅŸlerdir. Annesi onları Kadıköy’deki yatılı vakıf okuluna yazdırır. Yazar ve kardeÅŸi okulda hiç görüşme imkanı bulamaz, her hafta sonu annelerinin kendilerini ziyaret etmelerini dört gözle bekler olmuÅŸlardır. Okulda, zamanın ÅŸartlarına göre nasıl davranılacağı öğretilmektedir. Bir gün yazar okul bahçesinde yediÄŸi ottan dolayı zehirlenir. Revire kaldırılır. Hastalığı tamamen geçmez. Bir deri bir kemik kalmıştır. OÄŸlunun bu durumunu öğrenen annesi, onu okuldan alır. Eve getirir güzelce bakımını yapar. Bir hocanın tavsiyesi ile bir berberde çıraklığa baÅŸlar. Fakat bir gün geçmeden iÅŸi bırakıp geri gelir.

Bir gün yazarın annesi eski komÅŸuları olan yüzbaşıyı görür. Fakat ÅŸimdi general olmuÅŸtur. Onun gerekli ortamı hazırlamasıyla çocuklarını Kuleli Askeri Lisesi’ne kaydettirebileceÄŸini söyler. Yazarın annesi bu habere çok sevinir. Çocuklarının on beÅŸ yıl mecburi hizmet yapacağına dair bir sözleÅŸme yaparak kayıt iÅŸlemini tamamlar. Yıllar sonra yazarın kardeÅŸi doktor olur. Kendisi ise subay olabilmek için çok çalışır. Sonunda hak ettiÄŸi yere girer. İstanbul’da harbiye okuduktan sonra subay olur. En sonunda hayatı boyunca istediÄŸi rahat bir yaÅŸama kavuÅŸmuÅŸtur…

3- MUHTEVA BİLGİSİ

A)ANA FİKRİ

Bir Türk ailesinin Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıkları esere konu edilmiştir.

B)ALINACAK DERSLER

Eserde verilmek istenen ders;

Her ne kadar zor durumda olursak olalım birlik ve beraberlik içinde, zorluklara karşı mücadele etmekten vazgeçmezsek sonunda zafere ulaşabileceğimizdir.

C)OLAYIN KİŞİLERİ VE TAHLİLLERİ

İrfan ORGA (yazar) :

Acılarını içine atan, duygularını içinde saklayan bir kişiliğe sahip. Azimli, kararlı ve mantıklı bir yapısı var. Olgunlaştıkça kendisini başkalarının yerine koyup yaşadığı olayların muhakemesini daha mantıklı bir şekilde kuruyor.

Annesi;

İnce, uzun, mağrur, küçük ama yaygın burunlu, kalemle çizilmiş gibi düzgün kaşlı, yüzüne peçe takmayan bir kadındır. Eşine ve çocuklarına bağlı, geleceği görebilen çağdaş biridir. Annesine ve babasına karşı saygılı, çocuklarının iyiliği için herşeyi göze alabilen bir karaktere sahiptir.

Babası;

Eşi gibi ileri görüşlü ve geleceği ile kaygı duymayan bir karakteristik özelliği vardır. Yakışıklı bir iş adamıdır. Savaşa gidip şehit olmuştur fakat O hep karşısındakine insanca yaklaşmayı tercih etmiştir.

Babaannesi;

Tamamıyla despot bir kişiliğe sahiptir. Kendisini etrafındakilerden daima üstün görür. Herşeyin kendi isteği doğrultusunda olmasını ister. Karşısındaki kişiyi sürekli küçük düşürmeye çalışır.

Dedesi;

İyi huylu yaşının getirdiği tutumluluğu yeterince uygulamaya çalışan biridir.

Feride;

Biraz uzun boylu ve zayıf bir dış görünüme sahiptir. Ara sıra içinde bulunduğu durumdan şikayetçi olur. Ama iyi bir hizmetçidir.

İnci;

Feride’ nin kızıdır. Melez bir cilde sahiptir. Çocuk bakımından iyi anlar. BulunduÄŸu durumdan daima memnun olan ve yardımlaÅŸmayı seven biridir.

Hacer;

Biraz kilolu ve sevecen bir kadındır. Ev işlerinden iyi anlar. Şakacıdır.

Amcası;

Yakışıklı, uzun boylu ve hareketli bir kişidir. İnce fikirli geleceği görebilen, çağdaş bir insandır. Yaptıklarından dolayı pişmanlık duymaz.

Babaannesinin ikinci kocası;

Tamamen aksi, geri kafalı, anlayışsız birisidir. Çevresinde onu seven fazla kişi yoktur.

Yüzbaşı;

Oldukça yakışıklı, düşünceli, anlayışlı, mesai arkadaşları tarafından sevilen bir subaydır. Zor durumda olanlara yardım eden biridir. İş yaşamında çok başarılıdır. Bu yüzden paşa olmuştur.

Erkek kardeÅŸi;

Amacını gerçekleştirebilen, azimli, çalışkan, iyiliksever bir insan. Mesleğinin gereklerini tam olarak yerine getirebilen bir doktor. Birlik ve beraberlik içinde çalışmayı seven birisidir.

D)OLAYIN GEÇTİĞİ MEKAN

Karakterler İstanbul’da denizi gören bahçeli bir yerde oturmaktadırlar. Çevre yeÅŸillik ve sessiz bir bölgedir. Her sabah kuÅŸ cıvıltıları ile uyanmaktadırlar. Ev, beyaz boyalı, iki balkonlu ve panjurlu bir evdir. Evin oyun oynamak için bile ayrı odası vardır. Terasından denizdeki dalga sesleri duyulur. Evin yakınlarında sik sık gidilen bir hamam vardır. Burası kadınlara özeldir. Hamamda her müşteriye özel bir havuz vardır.

Sarıyer’deki amcasının evi oturdukları evden oldukça büyük ve güzeldi. Bahçesinde büyük meyve aÄŸaçları ve çiçek sergileri bulunmaktadır. Evin etrafı çeÅŸit çeÅŸit çiçeklerle çevrili olduÄŸu için evin içi çiçek kokusu ile doludur. Bahçede geniÅŸ bir havuz vardır.

Savaş başlarken taşındıkları yeni ev, eski konaktan ufaktır. Bu evde herkese ayrı bir oda veya oyun odası yoktu. Ev bir tepenin üzerinde yer alıyordu. Üst katından Boğaz görünüyordu. Evin bahçesinde armut ve ayva ağaçları bulunmaktaydı. Savaş süresince bu evde oturmuşlardır.

E)TÜR BİLGİSİ

“Bir Türk Ailesinin Öyküsü” adlı eser anı (hatıra) türündedir.

4) YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Yazar hakkında bilgi bulunamamıştır.

5) SONUÇ

Yazar hatıra dalında çok güzel ve etkileyici bir eser sunmuştur. İçerik bakımından oldukça zengindir. Anlaşılır ve akıcı bir dille yazılmıştır. Bu nedenle bendeki okuma isteğini artırdı. Olayların gerçekliği ve hayallerden uzak oluşu okuru kitaba bağlıyor. Anı türüyle veya Cumhuriyet Dönemi Türk ailesinin yapısıyla ilgilenenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap olarak görüyorum bu eseri.

Bir Çift Yürek

Salı, 06 Kasım 2007

Kitabin adi : Bir Çift Yürek

Kitabin yazari : Marlo Morgan

Kitabin Basim yeri : Istanbul

Kitabin basim yili : 2000

Yayinevi : Dharma

“Bir Çift Yürek” yazarin Avustralya’da yasadiklarindan esinlenerek yazdigi kurgusal bir kitaptir. Kurgusal yapitta kendini doktor olarak tanitan yazar, kentle hiçbir sekilde iliskileri bulunmayan, Avustralya’nin en eski kavmi Aborjinlerle ilgili arastirmalar yapar. Bu arastirmalar neticesi “Gerçek insanlar kabilesi” diye tanimlanan Aborjin kabilesiyle çölde üç aylik bir yolculuga çikar önce istek disi gerçeklestirmek zorunda kaldigi bu yolculuktan sonra, büyük zevk alir ve onlarin farkliliklarina sahit olur. Yolculugun sonunda o anlar ki ; Gerçek insanlar, “Mutant “ olarak tanimlanan biz dünya insanlarina, onu mesajci seçmistir. Çünkü Dünyadan izlerini silmekte ve nesilleri kendi arzulari ile yok olmaktadir.

“Bir Çift Yürek” de önemli olan kurguyu özümsemek degil, kurguyla birlikte verilmek istenen insanlarin farkli özelliklerini, ruhsal durumlarini, çevreyle olan iliskilerini kavraya bilmektir.

Aborjinler hisse senetleri, tahviller, issizlik, sigorta gibi sorunlardan kendilerini dislamis, medeniyetten uzak gibi görünse de , medeniyetin çok üstünde yasayan bir Avustralya kavmidir. Onlar Evrendeki her seyin bir varolus nedeni olduguna inaniyorlar onlara göre hiçbir sey rastlantisal , anlamsiz yada yanlis degildir. Sadece yanlis anlamalar ve ölümlü insana henüz açiklanmamis sirlar vardir. Bitki dünyasinin varolus nedeni, insanlari ve hayvanlari beslemek, topragi saglikli kilmak, güzellik saglamak ve atmosferin dengesini düzenlemektir. Hayvanlarinda asil varolus nedeni insan oglunu beslemek degildir, ama gereksinmeler karsisinda hayvanlar yenebilir.

Bu kabilenin insanlarinin gerçekleri gizlemek, minik ve zararsiz yalanlar söylemek gibi dertleri yoktur. Hiç yalan söylemedikleri için saklayacak hiçbir seyleri de yoktur. Onlar birbirlerini algilamak için zihinlerini açik tutmaktan ve baskalarina bilgi vermekten yüksünmeyen insanlardir. Onlara göre insan, yüreginde veya zihninde saklayacak bir sey olduguna inandigi sürece bir gelisme gösteremez. Insan kendini her seyle uyum içinde hissetmelidir. Bu kabile, saklanacak bir seyleri olmamalari sayesinde zihinsel terapi yoluyla anlasiyorlar ve bu yüzden yolculuklari çok sessiz geçiyor. Aborjin kabilesi sesin varolus nedeni olarak konusmayi görmez. Konusma yürek ve akilla yapilir. Ses konusma amaçli kullanildigi zaman ortaya dökülen bos sözlerdir. Ruhsal içerikli olamazlar ses sarki söylemeye, kutlama yapmaya ve sifa vermeye yarar.

Aborjinler ses ile konusmada oldugu gibi toplumsal yapida da Mutant’lar dan farkli düsünüyorlar. Gerçek insanlar kabilesi, insanlarin tekbir aile haline gelebilmesi için evrimsel bir ögrenme dönemi geçirmesi gerektigine inaniyor. Onlarin düsüncesine göre Evren hala tasarlanmakta ve olusmakta olan bir proje. Insanlar bir “Varlik” olduklarini anlamayacak denli mesgul görünüyorlar. Aborjinlerde , kisi, toplumda yalniz birey olarak yoktur. Bireylerden çok onlarin olusturdugu “Biz” anlayisi vardir.

Kiskançlik, haset gibi kötü hasletlerin hepsinde uzaktirlar. Onlarin bu toplum düzeninde uzak, diger insanlarin yasam biçimlerini onaylamazlar fakat ayni zamanda yargilamazlar da.

Aborjinlere göre tüm hastaliklarin ve düzensizliklerin ruhsal bir baglantisi vardir. Eger Mutant’lar bedenlerini dinlemeyi ögrenirlerse her seyin anlamini kavrayabilir,yolculuk boyunca hastalanan Aborjinlerle “Sifaci Kadin” ilgileniyor. Ve tedavide kesinlikle modern dünyanin yöntemlerini kullanmiyor. Telepatiyle, çesitli bitkilerle insanlari iyilestiriyor.

Ayrica “Gerçek insanlar kabilesi” yaraticiya ilgi çekici dualar ediyorlar. Bu dualar onlarin yasayis tarzini en iyi sekilde anlatiyor. Örnegin söyle diyorlar “ Tanrim, bana degistiremeyecegim seyleri kabul etme gücü, degistirebilecegim seyleri degistirme cesareti ve bu ikisi arasindaki farki anlayabilme sagduyusu ver.” Birde dua ederken isteklerini digerleri içinde hayirli olmasini göz önünde tutuyorlar. Eger baskalari için iyi degilse onu kabul etmiyorlar.

Kabile, Tanrisal birligin planina göre hiçbir canlinin yasarken aci çekmemesi gerektigine inaniyor, eger bir yaratik istirap çekiyorsa, bunu kendi istemistir diye düsünüyorlar. Onlarin bu inanci hem insanlar, hem de hayvanlar için geçerli.

Aborjinlerin burada bahsedilen çogu özelliginin, biz normal insanlardan çok farkli olmasi, “Bir Çift Yürek” ’i ilgi çekici kiliyor. Onlarin dogayla mücadele ederek degil, uyum saglayarak yasamalari, tüm gereksinmelerini dogadan karsilamalari bizler için önce tuhaf gibi göründe de , Marlo Morgan Kitapta bu tuhafliklari çok iyi temellendirmistir. Aborjin ögretilerini kurguyla birlikte vererek masalsi bir söylem yakalamis.

Ayrica yazar “Bir Çift Yürek” in çok ilgi görmesinden dolayi bu kitabin devami niteliginde baska bir kitap çikarmistir: “ Sonsuzlugun Mesaji”

Andersen Masalları

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ADI

Andersen Masalları

KİTABIN YAZARI

Hans Christian ANDERSEN

YAYINEVİ VE ADRESİ

Engin Yayıncılık Beyazıt / İSTANBUL

BASIM TARİHİ

KİTABIN YAYIM MAKSADI

Çocuklara Okuma Alışkanlığını Sağlamak, Bilgi Hazinelerini Geliştirmek, Kısa ve Öz Mesajlar Vererek Hayata Emin Adımlarla Yetiştirmek.

KİTABIN ÖZETİ :

1. PRENSES VE BEZELYE TANESİ:

Günlerden çok fırtınalı ve saÄŸanaklı bir gündür. Tepenin yüceliklerindeki büyük ÅŸatoda bir kral, kraliçe ve yakışıklı oÄŸulları prens oturmaktadır. Prens çok uzun yıllar boyunca kendi gibi iyi ahlaklı ve güzel bir prenses arar. Ancak bu kadar aramaya raÄŸmen bulamamıştır ve bunun üzüntüsüyle ÅŸatoya geri dönmüştür. Durumu krala anlatacağı zaman kapı vurulur. Kapıyı açan kral karşısında sırılsıklam olmuÅŸ güzel mi güzel bir kız görür, hemen içeriye alır, kraliçe kızın bir prenses olamayacağını ve kızın asil olmadığını düşünerek prensin kızla evlenmesine karşı çıkar. Daha sonra kız için hazırlanan yatağın altına bir bezelye tanesi koyarak üstüne yumuÅŸak yataklar koyarak kızı istirahat ettirirler. Sabahleyin kıza rahat edip etmediÄŸini soran kraliçe, sabaha kadar uyumadığını ve yatakta bir ÅŸeyin beni rahatsız ettiÄŸini söyler. Kraliçe gülümseyerek “ancak bir prenses bu kadar nazlı olabilir.” Diyerek prensin bu kızla evlenmesine izin verir.

2. KİBRİTÇİ KIZ:

Soğuk bir Noel arifesinde, kentin caddelerinde herkes eğlenirken küçük kız onları seyredip kendi kendine eğleniyordur. Küçük kız kibritçi dir. Kutu ile kibrit satar. O soğuk havada insanlar eğlenirken küçük kız hayatın acımasızlığını, yoksulluğu tatmıştır. Ailesine yardım etmek için her geçene kibrit satmak ister, fakat o gece hiç satamamıştır. Havanın çok soğuk olması ve kızın yorgun oluşu yinede onu yıldıramamıştır. Birazcık olsun ısınmak için iki ev arasında bir aralığa girer ve hayallere dalar. Çocukluğunu mutlu bir şekilde yaşamak, iyi bir evde oturmak, yoksulluk çekmemek gibi; derken biraz ısınmak için bir kibrit yakar. Nasıl olsa üvey annem ve babam anlamaz diyerek sıcacık bir ev hayal ederken kibriti yakarak bitirir. Bu durumu fark edince ne yapacağını şaşırmış, korkmuş ve ölmüş büyük annesinden yardım dilenmeye, seslenmeye başlar. Durmaksızın yağan kar, küçük kibritçi kızın üstünü örter. Küçük kız, kaskatı ve donmuş kalakalır oracıkta. Büyük annesi elini uzatır ve küçük kibritçi kızı yanına alır.

3. DÜNYANIN EN GÜZEL GÜLÜ :

Bir zamanlar yaÅŸlı bir kraliçe varmış. Kraliçe güçlü, dediÄŸi dedik bir insanmış. Kimse bir dediÄŸini iki etmezmiÅŸ. Kraliçe, bütün mevsimlerde bütün dünya ülkelerinde yetiÅŸen güllerden güzel güller yetiÅŸtirirmiÅŸ. Ama sarayda, acı ve keder kol geziyormuÅŸ. Çünkü kraliçe çok ağır hastaymış, doktorlarda yakında öleceÄŸini söylüyorlarmış. “Tek bir umut var kraliçenin kurtulması için” demiÅŸ bir bilgin. “EÄŸer dünyanın en güzel, en soylu gülünü bulup getirirseniz kraliçe uzun yıllar yaÅŸar.” YaÅŸlı, genç kraliçenin iyileÅŸmesi için dünyanın dört bir yanında en güzel gülü aramaya koyulmuÅŸ ama hiç biri iÅŸe yaramamış. Sonunda kraliçenin küçük oÄŸlu annesine seslenerek beni dinle demiÅŸ ve baÅŸlamış okumaya. Kitapta, cennetin görünmeyen bir köşesinde açan yapayalnız bir gülden söz ediliyormuÅŸ. Bu gül kendisini ta derinden görmek isteyene görünürmüş. Beyaz bir gülmüş ama güneÅŸin batışında pembeleÅŸen, o kızıllık yansıdığı vakit büyüleyici bir renge bürünen bu gül gerçek sevginin ve güzelliÄŸin simgesi imiÅŸ. Birden tatlı bir pembelik yayıldı. Kraliçenin yanaklarına, gözleri büyüdü, bir güneÅŸ gibi parladı ve kitabın yaprakları arasında pembe bir gül, dünyanın en güzel gülü beliriverdi. “Onu görüyorum !” diye bağırdı kraliçe. Bu gülü kim görürse bir daha hiç mutsuz olmaz ve ölümsüzleÅŸirmiÅŸ…

4. ÜÇ ZIPZIPIN ÖYKÜSÜ :

Çekirge, pire ve uçan kaz bir gün saraya davet edilmiÅŸler. Kral üçünün arasında bir yarış düzenleyecek ve en yükseÄŸe sıçrayana büyük bir ödül verecekmiÅŸ. Sonunda ödülü açıklamış. Yarışı kazanana kızımı vereceÄŸim demiÅŸ. Yarışmaya önce pire, çekirge sonrada uçan kaz tek tek zıplayarak yarışmışlar. Bunların her biri kendini diÄŸerlerinden üstün görüyormuÅŸ. İlk yarışan pire çok yüksek zıplayınca görünmemiÅŸ ve onu almamış olarak kabul etmiÅŸler. Çekirgede pirenin yarısı kadar zıplamış ancak kralın üstüne konduÄŸu için kral ona çok kızmış. Sıra uçan kaza gelmiÅŸ, kaz nazikçe prensesin yanına kadar sıçramış kral bu nazikçe sıçrayışı görünce kararını açıklamış. “En yükseÄŸe sıçrayan kızıma doÄŸru sıçrayandır.” DemiÅŸtir ve prensesi uçan kaza vermeÄŸe karar vermiÅŸ. Olayı duyan pire ile çekirge yaptıkları hatayı anlayıp çok üzülmüşler.

5. KÜÇÜK DENİZ KIZI :

Zamanın birinde okyanusların dibinde bir ÅŸato varmış. Burada kral büyük anne ve altı kız beraber yaÅŸarmış. Bu kızlardan en küçüğü hepsinden güzelmiÅŸ. Büyük anneleri arada sırada masallar anlatır yeryüzünde ve insanlardan bahsedermiÅŸ. Kızlara yeryüzünü göstereceÄŸine dair söz vermiÅŸ. Kızlar on beÅŸ yaşına geldiklerinde yeryüzünü görüp geri gelmiÅŸler. Kızların beÅŸi geri dönmeyi ve eski yerinde yaÅŸamayı kabullenirken en küçük kız ise dünyalı bir prense aşık olmuÅŸ ve bir an önce onun yanına gitmek istiyormuÅŸ. Büyük anneleri haberi duyunca deniz büyücüsüne gidip çözüm aramış. Deniz büyücüsü deniz kızına bacak verecek ama karşılığında kız sesini kaybedecekti. Deniz kızı zor da olsa prensi için bu ÅŸartı kabul etmiÅŸ ve hemen prensin yanına varmıştı. Prens bunun konuÅŸamıyor olduÄŸunu fark edince kardeÅŸi gibi davranmaya baÅŸlamış. Deniz kızı bu duruma çok üzülmüş. Kısa bir süre sonra prens baÅŸka biriyle evlenmeye karar vermiÅŸ. Durumdan haberdar olan büyük anne büyücüye gidip yardım istemiÅŸ. Büyücü özel bir hançer yaparak, demiÅŸ “EÄŸer hançeri prensin kalbine saplarsa kurtulur, yapamazsa ölür.” Hançeri alan deniz kızı prensin uyuduÄŸu bir akÅŸam kalbine saplamak istemiÅŸ. Ancak o sırada uyanan prens tebessüm ederek bana bir ÅŸey mi söyleyecektin demiÅŸ. Deniz kızı bunu yapamayacağını anlayınca daha fazla dayanamayarak oradan ayrılır. Kısa bir zaman gezindikten sonra vücudunun deÄŸiÅŸtiÄŸini görür. Fazla zaman geçmeden deniz kızı hayata veda eder.

6. KARA BUÄžDAY :

Fırtınadan sonra bir kara buÄŸday tarlasından geçenler bilir. Kara buÄŸday tarlası sanki kavrulmuÅŸ gibidir. YaÅŸlı söğüdün tam önünde bir kara buÄŸday tarlası varmış. Kara buÄŸday Pek kibirli imiÅŸ. Başı yükseklerden hiç inmezmiÅŸ. “Bende buÄŸday baÅŸakları kadar güzelim üstelik çok daha da güzelim. Benim çiçeklerim, elma çiçeklerine benzer, herkes hayranlıkla seyreder. Benden güzeli var mı ? söyle söğüt aÄŸacı” demiÅŸ. Söğüt, ağır ağır başını sallar. “var… var…” dermiÅŸ. Aradan zaman geçmiÅŸ, hava bozmuÅŸ, fırtınalar yaÄŸmurlar baÅŸlamış. Fırtınayı gören bütün çiçekler , bitkiler boyun bükerken kara buÄŸday pek kibirli ya, asla boynunu eÄŸmezmiÅŸ. Onu diÄŸer bitkiler uyarmış fakat kara buÄŸday duymamazlıktan gelmiÅŸ. Fırtına geçip, rüzgarlar dinince, doÄŸa adeta bir sessizliÄŸe bürünmüş. Her taraf sakinleÅŸmiÅŸ, güzelleÅŸmiÅŸ. Ama kara buÄŸday yangından çıkmış gibi kavrulmuÅŸ kararmış, simsiyah olmuÅŸ iÅŸe yaramaz, cansız bir ot oluvermiÅŸ olayı gören ve duyan diÄŸer çiçek ve otlar olaya çok üzülmüşler.

7. KUMBARA :

Çocukların odasında, gar dolabın üstünde oldukça yüksek bir köşede domuz biçiminde içi aÄŸzına kadar para dolu bir kumbara varmış. Gar dolabın tepesinde yer aldığı için odada olup biteni seyredebiliyor, karnındakilerle her ÅŸeyi satın alabileceÄŸini düşünüyordu. Buda onu çok mutlu ediyordu. Odadaki tüm oyuncaklar beraberce oynarlardı fakat kumbarayı oyuna çağırmak için davetiye göndermek gerekiyordu. Çünkü aÅŸağıdaki konuÅŸmaların duyamayacak kadar yüksekte idi. AÅŸağıdaki oyunları, eÄŸlenceleri yalnızca seyretmekle yetinirdi. Kumbara bu duruma çok üzülmüş çok kızmış ve hayallere dalmıştı. Bir süre sonra bom…. domuz kumbara paramparça yerde yatıyordu. Tabi içinde fırlayıp dört bir yana saçılan paralarda oradan oraya yuvarlanıyor, dans edip duruyordu. Paralar dünyaya yeniden gelmişçesine bir anlık dahi olsa özgürlüğün tadını çıkararak dans ederken domuz kumbaranın parçaları da bir kutuya konuyordu. Her ÅŸeyin bir başı bir sonu vardır derler. Umarız yeni kumbaranın başına aynı ÅŸeyler gelmez.

8. SU DAMLASI :

Büyütecin ne olduÄŸunu, her ÅŸeyi yüz kat büyülten bir çeÅŸit gözlük camı olduÄŸunu herkes bilir. Bir damla suya büyüteçle bakıldığında binlerce küçük yaratık görünür. Oysa çıplak gözle bakarsak onların hiç birini göremeyiz. Ama onlar her zaman o suyun içindedir. Bir zamanlar “dev amca” adında bir adam yaÅŸarmış, güzel, ilginç olan her ÅŸeye sahip olmak istermiÅŸ eÄŸer elde edemezse ya büyücüye baÅŸvurur yad kendi kendine binbir çeÅŸit yol icat edermiÅŸ. Bir gün aline büyüteci alıp bir damla suyu incelemiÅŸ suyun içinde o gözle görünmez yaratıklar hiç durmadan hareket ediyorlar, sıçrayıp, hopluyorlarmış. Çok ilginç bulmuÅŸ fakat daha net görmek için renklendirmeyi düşünmüş ve kırmızı bir renk damlatmış içine. Bu bir büyücünün kanıymış. Birden sudaki yaratıklar pespembe oluvermiÅŸ. Bu yaratıkları bir kente yaÅŸayan canlılara benzetmiÅŸ. Hiç durmadan itiÅŸiyorlar, dövüşüyorlar, birbirlerini çekiÅŸtiriyor ve acımasızca ısırıyorlar. AÅŸağıdakiler yukarı çıkmak istiyor hem de devamlı onları sindirmeye çalışıyorlar. “Aslında bu yalnızca bir su damlası” demiÅŸ. Gülümseyerek “Ama yinede gerçek yaÅŸamdan bir örnek. Oysa tüm canlılar birbirlerine sevgi ile baksalar her ÅŸey daha güzel olmaz mıydı ? diyerek bitirir.

Anna Karanina

Salı, 06 Kasım 2007

ANNA KARANİNA

Anna Karanina, Rus aristokrasisindendir. İyi yetiÅŸtirilmiÅŸ, ince, kültürlü bir kızdır. Araları açılan kardeÅŸiyle yengesini barıştırmak için bir gün Moskova’ya gider. Yakışıklı bir genç olan Kont Aleski Vronski ile tanışır.

Konstantin Levin, eski bir ailedir. Anna’nın yengesine akraba olan Kitti adlı bir kıza aşıktır. Oysa Kitti’nin Kont Vronski ile seviÅŸtiÄŸi söylenmektedir.

Kont Vronski Anna’yı çok çekici bulur, hatta onu eve dönerken yalnız bırakmaz. Levin ise Kitti’den olumlu bir yanıt alamamıştır.

Anna ile Kont arasında duygusal bir iliÅŸki baÅŸlar. Genel yerlerde görünmekten bile çekinmeyecek denir birbirlerini sevmektedirler. Anna’nın kocası Karen’in, yüksek bir devlet memurudur. Karısının bir baÅŸkasını sevmesine karışmaz ama mevkisinin sarsılacağından korkmaktadır. Bu durumu bir gece karısına açık açık söyler. Seryoz’a adlı bir de küçük oÄŸulları vardır. Ama Yüzbaşı Vronski ile iliÅŸkisini sürdürmeyeceÄŸine söz verir.

Bir aşk evliliği yapamayan, bu yüzden kocasını sevmeyen Anna, sevgilisinin bir araba kazasında yaralanmış olduğunu duyunca ilgisiz kalamaz, bu durumda Vronski ile yeniden görüşmeye, buluşmaya başlar.

Levin’e gelince, Ktti’den olumlu yanıt alamayınca evine dönerek kendini iÅŸlerine verir, köşkündeki kölelik düzeninde bir takım yenilikler yapar. Bir gün Kitti’ye önerisini yinelemek üzere Moskova’ya gider.

Anna Vronski’den hamile kalır. Vronski sevgilisinden kocasından ayrılmasını ister. Kocası ayrılmaya yanaÅŸmaz. ÇocuÄŸu kabulleneceÄŸini, ancak, Vronski ile iliÅŸkisini sürdürürse oÄŸlunu ondan uzaklaÅŸtıracağını söyler. Anna tehlikeli bir doÄŸum yapar. Vronski bu yüzden intihara yeltenir. Uzun süren bir hastalıktan ayaÄŸa kalkan Anna sevgilisi Vronski ile - yanınca küçük kızını da alanarak - İtalya’ya giderler

Öte yandan Levin ile Kitti sonunda evlenebilmiÅŸlerdir. Dönüşlerinde Anna Vronski’nin kçşküne yerleÅŸir. Kocasından ayrılmamıştır. Arada bir gizlice oÄŸlunu görmeye gitmekte, kocasına görünmemeye çalışmaktadır. Vicdan azabı çekmekte olan Anna, Vronski’ye pek rahat vermez. Kendisini de bu tür yaÅŸamdan dolayı yiyip bitirmektedir. Kızını da sevmediÄŸini anlar. Vronski ise bir baÅŸka kadına baÄŸlanır. Bu ilgi, Anna’nın dikkatinden kaçmaz. İçinde bulunduÄŸu bunalım daha da derinleÅŸir. Bir gün hiç anlamadan kendisini Vronski ile tanıştıkları tren istasyaonunda bulur. Ahlakça düşkün bir durumda olan ve bunun sıkıntılaru-ını çeken Anna mesafeyi hesaplayarak ne yaptığını bilerek, kendini bir trenin altına atar, yaÅŸamına son verir.

Anna öldükten sonra Aleski Vronski orduya döner ama eski yazbaşı Aleski Vronski değildir. Tam yaşama sevincini yitirmiş, çükmüş, tükenmek üzere bulanan biridir artık.

Levin ise, evlilikten sonra da süren bir takım bunalımlardan kurtulmuş, mutlu olmuştur.

TOLSTOY

Araba Sevdası

Salı, 06 Kasım 2007

ARABA SEVDASI

Romanın Yazarı:Recaizâde Mahmut EKREM

Romanın Basım Yeri ve Yılı:İstanbul 1967

Başlıca Kahramanlar:

1)Bihruz Bey:Yirmiüç yirmidört yaşında.GiyiniÅŸi,konuÅŸma tarzı ve davranışlarıyla tam bir züppe.Avrupa hayranı…

2)Bihruz’un annesi:Saf,temiz ve cahil bir kadın.

3)Periveş:Sarışın,güzel ve kibar görünüşlü bir sokak kadını.

4)KeÅŸfi Bey:Bihruz’un kalemden arkadaşı.Yalancılık ve dalkavukluÄŸu alışkanlık haline getirmiÅŸ bir insan.

ÖZET

Bir paÅŸanın hızlı büyütülmüş oÄŸlu olan Bihruz Bey,babası Anadolu’da valiliklerde bulunduÄŸu için iyi bir tahsil ve terbiye görmemiÅŸ,yirmidört yaşında bir gençtir.Özel hocalardan Fransızca dersi almış fakat onu da becerememiÅŸtir.Babası ölünce annesi ile birlikte kendisine yirmisekiz bin liralık bir miras kalmıştır.O zamana göre büyük bir servet olan bu parayı yemekle bitiremeyeceÄŸini zanneder.Yazları Çamlıca’da,kışın ise Süleymaniye’de otururlar.Bihruz’un bütün merakı pek zarif faytonuyla gezinti yerlerinde dolaşıp kendini göstermek,herkesten daha şık giyinmeye çalışmak,Türkçe cümleler arsında Fransızca kelimeler kullanmak,berber,kunduracı,terzi ve garson gibi halk tabakasından insanlarla, özellikle Fransızca bilmeyenlerle Fransızca konuÅŸmaktır.Böylece batılı olduÄŸunu, batılılaÅŸtığını göstermek ister.Çalışmakta olduÄŸu kaleme ise arada sırada uÄŸrar.

Bir gün arabasıyla Çamlıca`da dolaşırken,güzel bir arabada çok güzel bir kadına rastlar.Bir anda ona aşık olur.Kıza çiçekler verir,ertesi hafta arabasına bir mektup atar.Fakat o günden sonra kadını bir daha göremez.Onu çok yüksek bir aileden veya Parisli,araba,konak ve uşak sahibi bir kadın zanneder.Bir yığın hayale kapılır.Halbuki bu,Periveş adlı kötü bir kadındır.

Bihruz Bey’in Kalem’den KeÅŸfi Bey adında bir arkadaşı vardır.Yalancılığı ile ünlü olan KeÅŸfi Bey,kızdan haber alamadığı için çok üzülen Bihruz’a PeriveÅŸ’in öldüğünü söyler.Delikanlı büyük bir acıya düşer,yemeden içmeden kesilir.Evini ve annesini ihmal etmeye baÅŸlar.Sevgilisinin mezarının nerede olduÄŸunu bile bilmemektedir.Bu arada artık serveti de tükenmeye baÅŸlar.

Bir ramazan akÅŸamı Åžehzadebaşı’nda dolaşırken,PeriveÅŸ’e çok benzeyen bir kıza tesadüf eder.Onu sevgilisinin kızkardeÅŸi sanarak yanına gider,PeriveÅŸ’in mezarını sorar.Kızın alaylı kahkahaları arasında karşısındakinin PeriveÅŸ olduÄŸunu öğrenir.Fakat PeriveÅŸ öyle sandığı gibi yüksek bir aileden deÄŸil,aksine bir sokak kadınıdır.Başından beri PeriveÅŸ kadar ilgisini çekmiÅŸ olan faytonda onun deÄŸildir.Kiralanmıştır.Böylece ikinci bir hayal kırıklığına uÄŸrar.PeriveÅŸ’le yanındaki Çengi hanımın hakaretleri ve gülüşmeleri arasında oradan uzaklaşır.

DEĞERLENDİRME

Araba sevdası,İntibah romanından aşşağı yukarı on sene sonra yazılmasına rağmen büyük benzerlikler gösterir.Romanlardaki baş kahramanlar tahsil,terbiye ve mizaç yönünden tam terstirler.Fakat her iki romanında kuruluşu,olayların sosyal hayatla ilişkileri tam bir benzerlik gösterir.Ali Bey ve Bihruz aynı sosyal sınıfa mensupturlar.Ana,oğul,kötü kadın üçkeni kendini her iki romanda da gösterir.İki roman arasındaki fark ise yazarların farklı bakış açıları olmuştur.

Romanın ilk bakılışta olaylar Bihruz’un istediÄŸi gibi geliÅŸmektedir fakat romanda büyük ölçüde Bihruz’u tenkit edilir.Yazar,Bihruz’u bir yönüyle saf ve cahil,diÄŸer yanıyla çok bilmiÅŸ göstererek saÄŸlam bir tezat içinde ele almıştır.

Romanda milli deÄŸerlere baÄŸlılık açıkça söylenmemiÅŸ veya bir tip olarak bahsedilmemiÅŸtir.Ama ÅŸuursuz batı hayranlığı ve kozmapolitanlık bir ‘’karşı taraf’’olarak yerilmiÅŸtir.

Zaman fikri Recaizâde’de güçlüdür.Her hadisenin gününü,saatini büyük bir itina ile belirtir.

Romanın başından sonuna kadar,hadiseler monoton bir seviyede seyreder.

Romanın ele aldığı terbiye noksanlığı,batıcılık,çalışmadan ve bir meslek sahibi olmadan yaşamak gibi sosyal meseleler halen canlılığını korumaktadır.Romanın diğer bir güzel yanı ise tarih açısından değeridir.O günün eğlence,iş,aile hayatı hakkında bilgi vermesi,bazı değerleri ortaya koymaktadır.

Bir Zamanlar Amerika

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ADI

Bir Zamanlar Amerika

KİTABIN YAZARI

Harry GREY

YAYINEVİ VE ADRESİ

Altın Kitapları Cağaloğlu / İSTANBUL

BASIM TARİHİ

Temmuz 1984

KİTABIN YAYIM MAKSADI

Roman

KİTABIN ÖZETİ :

Büyük Max, Pat, Dominick, Åžaşı, Hoca New York’ un DoÄŸu Yakasının kenar mahallelerinden birinde yaÅŸayan 5 sıkı arkadaÅŸtır. Çevredeki ortamın da etkisinde kalarak serserilik yapma özentisi içerisindedirler. Hoca, babası iÅŸ bulamadığından ailesine bakmak için okulu bırakmak üzeredir. BeÅŸ arkadaşın amaçları hepsine 1’ er milyon dolar düşecek kadar banka soygunu yapmak ve sonra Bronks’ a yerleÅŸip rahat ve zengin bir yaÅŸam sürmektir. Bu gurubun lideri Max ve Hoca’ dır. Ayrıca ikisi küçük çapta iÅŸler yapmaktadırlar. Bir gün her zaman dalga geçtikleri öğretmenlerine karşı olan hareketleri biraz aşırıya kaçar ve okuldan atılırlar. YaÅŸları biraz daha ilerleyince uyuÅŸturucu kuryeliÄŸi ve yankesicilik yapmaya baÅŸlarlar. Bir gece bir eczaneyi soyarken Dominick polisin açtığı ateÅŸ sonucu ölür. Pat ve Hoca suçu üstlenerek ayrı ayrı ıslah evlerine gönderilirler. 18 ay sonra Hoca ıslah evinden çıkar, Max onu karşılamaya gelmiÅŸtir ve onu amcasından kendisine kalan cenaze levazımatçılığı iÅŸine ortak edeceÄŸini söyler. Artık karıştığı soygunlar daha büyük çaplıdır. Åžehrin doÄŸu yakasındaki pis iÅŸleri halletmeye baÅŸlarlar. Çok para kazanıyorlardır, fakat sadece uyuÅŸturucu ve kadın ticaretine karışmamaktadırlar. Genç yaÅŸlarına raÄŸmen tüm ülkedeki çeteleri yöneten ulusal örgütte sözleri geçmektedir. Kitaplara her zaman düşkün olan Hoca, gangsterliÄŸin altın çağı hakkında bir kitap yazmaya karar verir. Bunu baÅŸlarından geçen olayları yazarak hazırlayacak ve yaÅŸlandığında yayımlayacaktır. Zaman geçtikçe ünleri yayılmış ve daha çok para kazanmaya baÅŸlamışlardır.

Artık gençlik çağını geride bırakan çete üyeleri iÅŸlerinde ünlü ve saygın birer profosyonel olmuÅŸlardır. Hiçbir ÅŸey eskisi gibi deÄŸildir sadece Max’ ın Merkez Bankasını soyma hayali dışında. Gençken hayalini kurdukları bu soygun Max’ı her zaman heyecanlandırmıştır. Ve sonunda bu hayali gerçekleÅŸtirmek için gerekli bilgi toplama hazırlıklarına baÅŸlamışlardır. Ancak çetenin diÄŸer üyeleri bu fikre karşı çıkarlar ve bunun bir intihar olduÄŸunu söylerler. Hoca bu soygunu yapmamak için elinden geleni yapacaktır. Çete o günlerde bir içki konvoyuna eskortluk yapacaktır. EÄŸer bu iÅŸte yakalanırlarsa kısa bir süre hapis yatıp çıkacaklar ve soygun fikride suya düşecektir. Bunun üzerine Hoca kendilerini İçki Yasağı Bürosuna ihbar eder. O gün hoca’ nın annesi hastanede yatmaktadır ve Hoca’ da annesini ziyarete gider .ziyaret dönüşünde çete üyelerinin iÅŸi yapmak için oradan ayrıldıklarını görür. ArkadaÅŸlarını ihbar ettiÄŸi için çok üzgündür. Ancak iÅŸler bu kadarla da kalmaz. ArkadaÅŸları polisle girdiÄŸi çatışmada ölürler. Bu olayı öğrenen Hoca deliye döner kardeÅŸten yakın olan arkadaÅŸlarını ölüme kendi elleriyle göndermiÅŸtir. Bu olayın ÅŸoku atlatan Hoca arkadaÅŸlarıyla birlikte biriktirdikleri 1 milyon doları aramaya koyulur. Çünkü Max bu parayı bir depoya saklamıştır. Ancak tüm aramaları boÅŸa çıkar. Bu arada örgüt ihbarı kendisinin yaptığını öğrenir ve Hoca’ nın kaldırılması için üç kiralık katil görevlendirir. Bu katiller Hoca’ yı bulur ve tam öldürmek üzere iken Hoca bu paradan onlara da bahseder .Katiller bu paranın yarısı karşılığında Hocayı öldürmekten vazgeçerler. Hoca bir yolunu bulup onlardan kurtulur. Artık hem örgüt hem de polis Hoca’ nın peÅŸindedir. Hoca ÅŸehir dışına çıkarak eski yaÅŸantısını geride bırakır. Artık alışmış olduÄŸu yaÅŸantısına asla geri dönmeyecektir, sürekli çalışıp sakin bir hayat sürecektir. Yapmış olduklarına artık lanet okur ve gençliÄŸe ibret dersi vermek için anılarını yazmaya karar verir.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

Bomba

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ADI

Bomba

KİTABIN YAZARI

Ömer SEYFETTİN

YAYINEVİ VE ADRESİ

BİLGİ YAYIN EVİ Meşrutiyet Cad. 46/A Yenişehir - ANKARA

BASIM TARİHİ

Mayıs 1997

KİTABIN YAYIM MAKSADI

Osmanlı devletinin çöküş dönemine girdiğidevirde, sınır boylarında bulunan halkın yaşantıları, kısa hikayeler şeklinde kesitler sunularak anlatılmıştır.

KİTABIN ÖZETİ :

PRIMOTÜRK ÇOCUÄžU NASIL DOÄžDU Serin ve karanlık eylül gecesinin yıldızsız seması altında Selanik, sanki gündüzki heyacanlardan , gürültülerden yorulmuÅŸ gibi , baygın ve sakin uyumaktadır.Rıhtım tenhadır. Olimpos Palas’ın , Kristal’in, Splandit Palas’ın,diÄŸer küçük gazinoların lambaları çoktan sönmüştür.Tramvay yolunu tamir için yığılmış parke taÅŸlarının ilersinde,denize inen küçükmerdivenin başında,hareketsiz bir gölge dimdik durmaktadır.Gölgenin sahibi tahsilini Paris’te bitirip daha sonra dolgun bir maaÅŸla İzmir’egiden ve orada aşık olduÄŸu güzel bir İtalyan kızı olan Grazia ile evlenen genç mühendis Kenan Bey’dir.Kenan Bey Türklüğe, yani medeniyetsizliÄŸe karşı olan garazi Avrupalılara, onların adetlerine, ananelerine, terbiyelerine,cemiyetlerine hayran olan ve bunları uygulayan kiÅŸiliÄŸi ile tanınmaktadır.Nazik ve ÅŸendir. savaÅŸa tamamen karşıdır. İşte bu gece Kemal Bey kırk sekiz saat boyunca iÅŸittikleri,gördükleri gazetelerde okuduklarının etkisindedir. Son derece rahatsızdır. Çünkü savaÅŸ çıkmıştır. İtalya Trablus’a saldırmıştır. Hayran olduÄŸu, insaniyte hizmet ettiÄŸine inandığı Avrupalıların öceden önem vermediÄŸi hatta bazen çok doÄŸal bulduÄŸu hareketleri aklına gelmektedir. İlk Frasa’yı hatırlar. Daima fazilete, insaniyete hizmet ettiÄŸini haykıran bu millet, yüz senedir Afrika’yı kana boyamakta, masum, silahsız insanları öldürmekte onları esir edip hayatlarını, ruhlarını zaptetmektedir. Daha sonra İngiliz’leri düşünür ve İspanyol’ları, Almanla’rı hatta Belçika ve Portekiz’lileri en sonunda da İtalyan’ları düşünür. Hepsi aynıdır. Kenan Bey yıllarca ruhunu zapteden bu toplumun, Avrupalıların naçiz bir kulu, hizmetcisi olduÄŸunu düşündükce kahrolmaktadır. Düne gelinceye kadar kendisine bile Türküm demeye sıkıldığını ve bu memlekette kendisi gibi tarihinin büyüklüğünü, mazisinin ÅŸerefini, dedelerinin ÅŸanını bilmeyen, inkar eden, milliyetinden uzak ve hatta utanan nekadar AvrupalılaÅŸmış renksiz olduÄŸunu düşünerk yürür. Evine gitme düşüncesinden uzaktır. Åžuursuz bir ÅŸekilde Splandi Palas’ın önüne gelir. Bir odaya çıkar ve yataÄŸa uzanır. YaÅŸadığı olaylar onu ÅŸaşırtmış, mevcudyetini periÅŸan etmiÅŸtir. Hakaretin, tecavüzün, itisafın ÅŸiddetinten ansızın uyanan millet, İtalyan mektebinin, acentasının, hastanesinin, hatta konsolosluÄŸunun armalarını parcalamış, bayrak direklerini kırmış, sancaklarını yırtmıştır. Ne kadar İtalyan varsa şüphsiz kovulacaktır. İtalyan dostu görünecek bir Türk şüphesiz lanetler, nefretler, içinde tahkir olunacak, memleketten dışarı çıkarılacaktır. Başı aÄŸrımakta başını arısından gözleri yaÅŸarmaktadır. Yüzükoyun döner, gözünün önüne zevcesi, çoçuÄŸu, evi gelir. O hiç böyle bir günü düşünmemiÅŸ bu ana kadar mesut yaÅŸamıştır. Avrupadan geldiÄŸi seneyi, gençlik ve bekarlık günlerini hatırlar. Bir İtalyan’la izdaviç etmek, hayatını birleÅŸtirmek ona doÄŸal görünmüş, hatta iftihar edebilecek bir mumtazlık gibi gelmiÅŸtir. Gerçi Grazia ile evlenmek istediÄŸinde Grazia’nın babası Kenen Bey’in Türk oluşından dolayı bir barbar, bir medeniyet düşmanına kızını vermei ÅŸiddetle reddetmiÅŸtir. Daha sonra ise gerek kiÅŸisel menfaatlerini gerekse kızıyla yaptığı bir konuÅŸma sonrasında Kenen Bey’i Rumeli ve Anadolu’da Türk namı altında yaÅŸayan onyedi milyon Rumdan biri olarak deÄŸerlendirir. Zira ona göre Türkiye’de sultanın ailesinden baÅŸka Türk bir familya yoktur. Bu düşünceler doÄŸrultusunda Kenan Bey’i kızıyla birlikte hayallerinde Rum olarak kabul eder ve bu evliliÄŸe izin verir. Kenan Bey’le Grazi’nin evliliklerinin ilk iki yılında iki erkek çoçukları olmuÅŸtur. İtalyan adetlerini takip ederek çoçuklarını numara ile çağırırlar. ‘Primo! Sekundo!’ Sekundo hastalanır ve ölür. Grazia’nın babası Mösyö Vitalis MeÅŸrutiyetin ilanından sonra Türkiye’de iÅŸlerin iyi gitmeyeceÄŸini düşünerek İtalya’ya gider ve çiftlik alarak oraya yerkeÅŸir.

Kenen Bey babasının Grazia’yı ve kendisini İtalya’ya çağıracağını düşünür, ne yapacaktır? GitmeyeceÄŸi kesindir. Grazia’nın kendi tabiiyetini bırakmaya razı olup olmayacağı aklına gelir. Çoçukları ve mutlu bir evlilikleri vardır. Birbirlerini çok sevmektedirler.

Åžakaklarından soÄŸuk terler akmaya baÅŸlar. Mendiliyle yüzünü siler. Sabah olmaktadır, ayaÄŸa kalkar uyuyamamaktadır. Otelin kapısından çıkar, tranvaya biner ve yalısına gelir. Kapıyı hizmetçi kız acar. Grazia ve Premo evde yoklardır. İki yol sandığı dikkatini çeker. Grazia’nın yolculuÄŸu düşündüğünü anlar. İlk defa görüyormuÅŸcasına duvarlara , perdelere, eÅŸyalara bakar. Türk hayatına Türk ruhuna ait bir gölge bir çizgi yoktur, birden Bursa’daki çoçukluÄŸunun geçtiÄŸi baba evini hatırlar. Merdiven başındaki, ceviz aÄŸcından eski ve guguklu saati, yaldızlı kafesin içindeki sürekli öten kanarya kuÅŸunu ve babasının odasını düşünür. Alçak sedirler ve kalın halılarla döşeli, viÅŸne renginde perdeleri, duvarlarında asılı olan iÄŸri ve altın kakmalı kılıçları, kamaları düşünür ve en önemlisi bu odadaki baÅŸ sedirin üstündeki etrafı ipekten ve sırmalı çevrelerle süslenmiÅŸ, mert bir Türk ruhundan saçılan iffet, namus, metanet, istiÄŸna tavsiye eden mısraların yazılı olduÄŸu levhayı hatırlar. Mısralardan bazıları aklına gelir.

‘Geçme namerd köprüsünden, koparmasın seni!’

‘Korkma düşmandan, ki ateÅŸ olsa yandırmaz seni!’

‘Müstakim ol, Hazreti Allah utandırmaz seni!’

Babası ne kadar genç dururdu. Gelen misafirlerde, aÄŸalarda ona benzerdi. Bu levha güya kalplerin, ahlaklarının tercümesiydi. Başı yeÅŸil örtülü annesiyle daima yere bakan, omzunda hale gibi pembe bir atkı taşıyan mukaddes hemÅŸiresini düşünür. Tahsilde iken annesi ve babası ölmüş, amcasının yanına giden hemÅŸireside oranın yerlilerinden bir beyle evlenmiÅŸtir. Kendisi on senedir ne Bursa’ya gitmiÅŸ, ne akrabalarını görmüş, hatta mallarını bile İstanbul’dan gönderdiÄŸi bir vekil vasıtasıyla satmıştır. Kenan Bey düşünür, düşündükce iki gündür farkına vardığı mevcudiyetinin aÅŸağılığını, sefaletini, adiliÄŸini anlar, unuttuÄŸu milliyetinin kıymetini takdir edemediÄŸi esasları için acı bir matem duyar. Vicdan azapları içinde geçen yarım saat ona bir gün gibi görünmüştür. Kapı zili çalar. Grazia gelmiÅŸtir. Ona sabah aldığı kararı nasıl söyleyeceÄŸinin sıkıntısı içindedir. Grazia Kenan Bey’e dün gece niye gelmediÄŸini ve onu çok merak ettiÄŸini söyler. Kenan Bey iÅŸi olduÄŸunu ve bir otelde kaldığını söyler. Grazia ilan olunan harpten bahseder. Grazia sabah tercüman ile konuÅŸtuÄŸunu hiç kimsenin bilmediÄŸini, gazetelerin yazmadığı havadisleri öğrendiÄŸini söyler. Avrupalılar aralarında Fransa’ya Fas’ı, Almanya’ya Anadolu’yu, İtalya’ya Trablus’u, İngiltere ve Rusya’ya da Acemistan’ı taksim etmiÅŸlerdir. Birkaç ay sonra Rumeli’nin her tarafında bombalar patlayacak, Girit Yunanistan’a bağışlanacak, Arnavutluk’a, Makedonya’ya , Suriye’ye, Arabistan’a muhtariye verilecektir. Sultanlık avrupalıların himayesine alınarak Türkiye’de de ‘Beynelminel bir idare’ tesis olunacaktır. Avrupa’nın programı budur. Grazia bunları çabuk anlatır, tercümanın korkularını tekrar eder. Åžimdi hükümet genç Türklerin elindedir. İki üç ay içinde Selanik’i terkedip İstanbul, İtalya ve yahut baÅŸka bir Avrupa memleketine gidilmelidir, pasaportları bile hazırllatmıştır. Grazia Kenan Bey’e ne zaman hareket edebileceklerini sorar. Kenan Bey buradan bir yere gitmeyeceÄŸini söyler. Grazia inanamaz. Peki ben diye sorar. Sen de… bu sırada Primo içeri girer, yavaÅŸ yavaÅŸ yürümektedir. Annesi ona hiddetli ve sert bir tavırla önemli bir konu konuÅŸtuklarını söyleyerek dışarı çıkarır. Oysa primo olayların farkındadır. Çünkü sabah mektebe gitmemiÅŸ Rum çoçuklarıyla rıhtımda balık tutmaya çalışırken mektep arkadaÅŸlarından Orhan’ı görmüş ve yanındaki biraz büyükce olan bir Türk çoçuÄŸuyla tanışmıştır. Bu bir Türk paÅŸasının oÄŸludur. Orhan Primo’ya sorar,

‘Senin baban Türk deÄŸil mi?’

Primo biraz kızararak niçin soruyorsun ? der .

Soruyorum , neye inkar ediyorsun? Senin baban Türk mühendisi değil mi?

‘Evet…’

‘O halde sen de Türksün!…’

Primo Türkçe bilmemektedir. Orhan Fransızca olarak elindeki Genç Türklerin beyannamesini tercüme eder. İtralyan’larla Türklerin muharebe ettiÄŸini anlatır. Anlatırken en cesur, en asil, en kavi bir millet olduÄŸunu asırlarca bütün Asya’ya hakim olduklarını, Atilla’nın Avrupa’yı ezip, köpek gibi inlettiÄŸini, dünyanın en büyük hükümetini Cengiz’in kurduÄŸunu anlatır. Bir kaç asır evvel Avrupa’yı terbiye eden bu nesle, Osmanlı Türkleri’ne bütün Avrupalıların saldırdıklarını, mahvetmek için uÄŸraÅŸtıklarını ama baÅŸarılı olamayacaklarını söyler. Türkler’in eski deniz muharebelerinden vaktiyle Akdenizi bir Türk gölü yaptıklarını, büyük paÅŸa babasından,mülazım aÄŸabeyinden duyduÄŸu ÅŸeyleri oldukca büyüterek, mübalaÄŸalaÅŸtırarak, uzun uzadıya hikaye etmektedir. Primo dinler ve o an kendisinin, babasının Türk oluÅŸundan derin bir iftihar duyar. Rıhtımdaki Rum çoçukları onun bir Türk çoçuÄŸu ile saatlerce konuÅŸmasını kıskanırlar. Onu çağırırlar Primo aldırmaz. Orhan bu sineklerin bir ÅŸey yapamayacaklarını ancak taciz etmesini bildiklerini ve kendilerini rahat bırakmayacaklarını söyleyerek dışarı çıkmalarını tavsiye eder. Bahçeden çıkarlar, ileride İttehat ve Teraki kulubü önünde dehÅŸetli bir kalabalık görürler. Kapının yanındaki parmaklık setine siyah esvaplı, sarı bıyıklı, küçük fesli bir adam çıkmış, namussuz, alçak, korsan İtalyan’ların haberleri yokken, araları iyiyken dostları iken birdenbire vatanlarına hücum ettiklerini anlatmaktadır. Onların büyük ve kavi zırhlılarına karşılık, kendilerininde mukaddes bir hakları olduÄŸunu bunun onların zırhlılarının karşısındaki kuvvetinden bahsetmektedir. Sonra bir telgraf okunur. Orhan onu tercüme eder. İtalyan’ların Trablusta iki harp gemisi kayalıklara çarparak batmıştır. Daha sonra numayişçiler yukarılara doÄŸru çekilmiÅŸlerdir. Primo kapının dibinde bunları düşünür. Dünün hatırasını noktası noktasına hayalinden geçirir ve göğsünün kabardığını hisseder.

Kapıya döner içeride ÅŸiddetli ve heyacanlı konuÅŸma devam etmektedir. Anahtar deliÄŸinden içeriyi dinler. Annesi burada kalmayacağını söyler Kenan Bey ise kalırsa artık İtalyan olarak deÄŸil Türk olarak kalacağını, gider ve İtalyan olarak kalırsa aralarındaki münasebetin biteceÄŸini , kendisini boÅŸayacağını ve görüşmemek üzere ayrılacaklarını söyler. Annesi yüz sene uzunluÄŸunda geçen bir dakika sonunda cevabını verir. On seneyi, sadakatimi sen düşünmezsen ben hiç düşünmem babamın yanına gider orada rahibe olur kalırım der. Tek isteÄŸi Primo’yuda yanında götürmektedir. Kenan Bey bu kararı Primo’nun vermesi gerektiÄŸini söyler. Annesi Primo’yu çağırır. Annesi içeri giren Primo’yu kucaklamak ister. Primo bunu dehÅŸetli bir ciddiyetle reddeder. Grazia birden bire deÄŸiÅŸen yavrusunun bu hareketi karşısında donar. Primo büyük bir adam tavrıyla babasının yanındaki koltuÄŸa oturur. Başını eline dayar ve gayet garip bir ÅŸive ile Fransızca olarak beni niye çağırdınız der. İtalyanca söylemiyordur. Her ikiside ÅŸaşırırlar. Kısa bir sessizlikten sonra Kenan Bey savaÅŸ çıktığını annesi ile tamamen ayrılacaklarını ya kendisi ile kalıp Türk olacağını yada annesi ile gidip İtalyan olacağını söyler ve bu konudaki kararını sorar. Primo oturduÄŸu yerden ÅŸiddetle fırlar Grazia ve Kenan Bey ne yapıyor diye birbirlerine bakarlar. Primo ellerini kalcalarına dayar, heyecanlı tavrıyla annesini ve babasını süzer ve gayet bozuk bir Türkçe ile ‘Ben .. Turko çoçuk ..Ben yok İtalyano..Ben burda…Ben çoçuk Türk..’ diye haykırır. Grazia hayret ve teessüründen masanın yanındaki sandelyeye yığılır. Kenan Bey gözlerine ve kulaklarına inanamamaktadır. Primo sonra seri bir hareketle kenardaki hasır sandelyeyi kaparak kanepeye fırlar ve ÅŸiddetle Victor Emmanuel’in resmine vurarak onu parçalar. Kenan Bey seviçli ve ÅŸuursuz bir ÅŸekilde ayaÄŸa kalkar, kanapenin üzerinde, yükseklerden kendisine bakan bu Türk çoçuÄŸunu kucaklar onu göğsüne bastırır alnından öper, öper.

NAKARAT

Hikaye, gençliÄŸini Makedonya’da geçirmiÅŸ eski bir zabitin hatıralarından alınmıştır. Sene 1903 , yer Pirbeçik, genç zabit halinden ve içinde bulunduÄŸu ortamdan oldukça ÅŸikayetçidir. Bu duruma raÄŸmen kendine verilen görevleri yerine getirmeye çalışmaktadır. Genç zabit, devamlı İstanbulu düşünmekte, o güzel İstanbul günlerinde yaptığı hovardalıkları anmaktadır. Åžuan içinde bulunduÄŸu durumu o eski günlere ne kadar zıt olduÄŸunu, çekilmez olduÄŸunu düşünmektedir. Oysa kendisi Hayat-ı Askeriye ye baÅŸlamadan öncehayallinde mükemmel, muntazam, şık bir ordu vardır. Taburun tüfekçisi Agah Usta da, genç zabitin bu durumu halinin farkındadır. Agah Usta bir akÅŸam genç zabitin odasın gelerek ona bozuk İstanbul ÅŸivesiyle nasihatler vermeye baÅŸlar. Ona artık İstanbul hayellerini bir kenara bırakması gerektiÄŸini Olayları fazla kafasına takmamasını, gerektiÄŸinde gülüp geçmesini hatta akÅŸamları gerektiÄŸinde bir tek atmasını ve kendisininde buna eÅŸlik edebileceÄŸini söyler. Agah Usta ayrıldıktan sonra genç zabit onun söylediklerinde doÄŸruluk payı olduÄŸuna kanaat getirir. Bir süre sonra genç zabitin Velmefçe taraflarındaki keÅŸif görevine talip olur. Genç zabit kendisine verilen keÅŸif görevi sırasında, düşmana ait boÅŸ erzak ambarları ve bir kaç köyden toplanan yüz-yüzelli kadar silahtan baÅŸka bir ÅŸey elde edememiÅŸlerdir. Çivarda bir çete olabileçeÄŸi ihtimaline karşı müfrezesiyle birlikte köyde kalır.

İlk günler oldukca zordur. Yerleştiği kırık dökük , pislik içinde olan ev ve bulunduğu ortam adeta bütün mevcudiyetini yok etmiş, caresiz bırakmıştır. Taki bir sabah penceresinden bakarken gördüğü Bulgar kızına kadar. Genç zabit bu kızdan çok etkilenir. Ona ilk görüşte aşık olmuştur. Yaşadığı bütün olumsuzlukları ona unutturmuş sanki aklını başından almıştır. Bütün her şeyi bırakıp uzaklara kaçmayı bile düşünmeye başlamıştır. Lakin kendisinin bir Türk zabiti olması, ailesini ve ülkesini kötü bir duruma düşmemesi için , uzaktan uzağa kendi içinde bir aşk yaşamaya başlar. Bulgar kızı da bu durumun farkındadır. Genç zabitin devamlı onu izlediğini ve gözetlediğini bilmektedir. Bulgar kızıda genç zabiti her gördüğünde şu şarkıyı söylemektedir.

‘NaÅŸ, naÅŸ

Çarigrad naş..

Raz-va-tri’

Bu şarkının kendisi için söylenen bir aşk şarkısı olduğuna inanan ve bundan çok etkilenen zabit şarkıyı kendince tercüme eder.

‘Seni çok seviyorum

Seni çok seviyorum

Balkanlar’dan Şıka’dan

Aşıp geldim sana

Genç zabit ÅŸarkı sözlerini bu ÅŸekilde çevirdikten sonra, genç kızın söylediÄŸi ÅŸekilde mırldanmaya baÅŸlayarak, kızın her geçiÅŸinde ona doÄŸru söyler. Ne yazık ki genç zabit için ayrılık zamanı gelmiÅŸtir. Askerler manastıra geri çaÄŸrılmaktadır. Oysa genç zabıt güzel Bulgar kızıyla bir tek kelime bile konuÅŸamamıştır. Ona bu ÅŸekilde veda etmeden gitmek iztemez. Çantasında hiç kullanmadığı kolonyayı gideceÄŸi sabah hancının çırağı ile göndermeye karar verir. Böylece genç zabitin gönderdiÄŸi hediyeyi genç kız ne reddedebileçek ne de teÅŸekkür edebileçekti. O sabah zabit pençereden dışarı baktığında güzel kızı göremez. Yine de çırağı yanına çağırır ve hediyeyi tarif ettiÄŸi kıza teslim etmesini söyler, çırakta ona kızın adının Rada olduÄŸunu söyleyerek odadan ayrılır. O sırada hancı içeri girer ve zabitin toplanmasına yardımcı olmaya baÅŸlar. Artık zabıt dayanamayarak Rada’yı tanyıp tanımadığını sorar. Hancıda kendisini pek tanımam ,ama babası iyi adam deÄŸildi, kilisede papaz iken kalktı bir gün komite oldu, geçen senede Velmefce’de vuruldu diye cevap verir. Zabit daha sonra o çok merak ettiÄŸi ÅŸarkı sözünün manasını sorar. Alacağı cevap onu yıkacak, kendisinden nefret etmesine neden olacak vicdanını rahatsız edecektir. AÅŸk ÅŸarkısı zannettiÄŸi ÅŸarkının Türkçe karşılı ÅŸudur. ‘Bizim olacak, bizim olacak İstanbul bizim olacak’

HÜRRİYET BAYRAKLARI

Hikayenin kahramanı olan Türk , sıcak ve yorgun geçen bir günün akÅŸamında Demirhisar’dan Cumayıbala’ya gelerek bir otele yerleÅŸir. Sabahleyin zurna ve davul seslerine karışan naralar, türkülerin gürültüsü ile uyanır.Gerinirken, bu kansız ve hakikate ancak manasız alkış tufanlarından ibaret olan zavallı düzme Türk inkılabının ikinci senesi olduÄŸunu hatırlar. Milli bir bayram olduÄŸunu “Lakin, acaba hangi milletin bayramı? “ diye düşünerek kalkar.Pencereden bakar,dışarıda karmakarışık bir kalabalık,kaynaÅŸarak gitmektedir.Bulgar dükkanları açıktır.Sahipleri bu diyara yeni gelmiÅŸ hakim yabancılar gibi önlerinden geçen sırma cepkenli Türk delikanlılarına gülümseyerek bakmaktadırlar.Bir süre bu geçiÅŸ törenini , On Temmuz kutlamalarını izler.Dalmıştır, Türkiye’nin, vatanının ,bu mutlaka öleceÄŸine iman edilen hasta adamın hayatını düşünür, yeise pek benzeyen acı bir hisle bütün zihniyetinin büzüldüğünü,iÅŸlemez bir hale geldiÄŸini duymaktadır.Odanın kapısı açılır, Rum otelciatlarının hazır olduÄŸunu söyler.Razlık’a gidecektir. Giyinir,yola çıkar.Bir saat sonra Papaz Bayırı’nı çıkan dik yokuÅŸu tırmanmaktadır.Atından iner,tepeye çıkar.Biraz ileride bir atlı görür,kılıcının parıltısından bir zabit olduÄŸunu anlar.Oda dinlenmektedir.yanına gider.Türkiye’de takdim vetakatdümebinced olmadığına Selam verir.Nereye gittiÄŸini sorar. Gülümseyerek cevap verir.

‘Razlık’a efendim siz?’

‘Ben de’

‘O halde beraber gideriz’

KonuÅŸmaya baÅŸlarlar. Konu politikadan açılır. Kahramanımız On Temmuz’un buralarda bile takdir olunduÄŸunu söyler. Mülazım kahramanımızın hayretine canı sıkılmış gibi bir tavırla ‘On Temmuzu takdir etmek…’ bu da lafmı? Bu bizim en büyük en ÅŸanlı günümüz, en mukaddes milli bayramımız keÅŸke bir gün yerine üç gün olsa der. Kahramanımız iddaaların aksini söyleyerek asabi munakaÅŸacıları kızdırmak hoÅŸuna gittiÄŸinden ilave eder.

‘Hem bu nasıl milli bayram? Hangi milletin bayramı?’

‘Osmanlı milletinin…..’

‘Osmanlı milleti demekle Türkleri mi kasdediyorsunuz?’

‘Hayır, asla … Bütün Osmanlıları… ‘

‘Bütün Osmanlılar kimlerdir?’

‘Tuhaf sual! Araplar,Arnavutlar, Rumlar, Bulgarlar, Sırplar, Ulahlar, Yahudiler,

Ermeniler, Türkler…Hasılı hepsi…’

‘Bunlar demek hep bir millet?’

‘Şüphesiz…’

‘Fakat ben şüpheliyim’ der.

Bu mümkün deÄŸildir ve bu imkansızlık nasıl riyazi ve bozulmaz bir kaide ise birbirlerinden tarihleri , ananeleri, meyilleri, müesseseleri, lisanları, mefkureleri ayrı milletleri cem edip hepsinden bir millet yapılamayacağını, bunları bir sayıp Osmanlı demesinin yanlış olacağını söyler Mülazım ÅŸaşırmıştır. Onun şüphesiz ilk defa iÅŸittiÄŸi, bu kadar basit ve adi bir hakikaten ÅŸaÅŸalamasını sersemliÄŸe çevirmek için sözlerine devem eder. Osmanlılık kelimesinin duveli bir tabirden baÅŸka bir ÅŸey olmadığını , Rumlar’ın, Bulgarlar’ın, Sırplar’ın, bütün o eski esirlerimiz olan bugünkü uyanık milletlerin, Türkler’den intikam almak ve kendi öz kardeÅŸleriyle, Balkan hükümetleriyle birleÅŸmekten daha tabi daha makul, daha haklı mefkureleri olmayacağını anlatır. Lakin mülazım anlamadığını, gözlerinden, birden coÅŸmasından anlaşılmaktadır. Mulazım ‘sizinle münakaÅŸa edemem’ der. Çünkü fikirlerimiz taban tabana zıt…! AyaÄŸa kalkarlar, atlarını yedeÄŸe alarak yüremeye baÅŸlarlar. Bir süre sonra mülazım ‘ah, bakınız azizim…’ diye haykırır, ‘bakınız iÅŸte Osmanlılığın ÅŸahidi’.

Parmağıyla bin metre kadar ileride ucurumlu bir yarın kenarındaki küçük bir Bulgar köyünü gösterir. Köydeki sallanan kırmızı kırmızı hürriyet bayraklarının bugünkü Osmanlıların birbirleriyle en samimi ve hakiki kardeÅŸ olduklarını dünyaya anlaktıklarını, bu mukaddes On Temmuz gününü alkışlayan kırmızı bayrakları gösterir. Bulgar köyündeki insanların, Osmanlı vatanına düşmanlar hücum ettikleri zaman kendilerinden önce onların koÅŸacaklarını, Osmanlılık namına kanlarını dökeceklerini savunur. Kahramanımız kendini tutamaz ve ‘Bu Bulgar’lar ha?…! der.

‘Evet bu Bulgarlar en sadık Osmanlılardır. Komitacılarla hiç münasebetleri yoktur. Fakat siz mutassıpsınız inanmazsınız. Daha sonra yollarından bir buçuk saat kaybedecek olmalarına raÄŸmen kahramanımız mulazımın ısrarlarına dayanamaz ve köye gitmeye karar verirler. Köye geldiklerinde mulazımın en sadık dost dediÄŸi Bulgar’ların, tam aksine vurdumduymaz tavırları , hain ve kızgın bakışları ile karşılaÅŸmışlar ve en önemliside mülazımın hürriyet bayrakları sandığı ÅŸeylerin aslında hava aldırmak üzere güneÅŸe asılmış kırmızı biber dizeleri olduÄŸunu ÅŸaÅŸkınlık ve acı içinde görmüşlerdir.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

Briç Masasında Cinayet

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ADI

Briç Masasında Cinayet

KİTABIN YAZARI

Agatha CHRISTIE / Gülten SUVEREN

YAYINEVİ VE ADRESİ

Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL

BASIM TARİHİ

Nisan 1996

KİTABIN YAYIM MAKSADI

KİTABIN ÖZETİ :

Bay Shaıtana katil romanlarıyla ve katillerin izledikleri yöntem ve yollarla ilgilenen, özellikle bu konuda yakalanamamış ve işledikleri cinayetin esrarı çözülememiş katillerle ilgilenen bir kişidir.

Bay Shaıtana arkadaÅŸlarına evinde bir yemek daveti vererek; bu yemek davetine Belçikalı Dedektif Pairot, Anne Meredith, Bayan Lorrimer, Dr. Geotfrey Roberts, Binbaşı Despard, Bayan Ariadne Oliver (Cinayet Yazarı), Albay Race (Gizli Servis Åžefi) ve BaÅŸmüfettiÅŸ Battle’i çağırır. Davette yemekten sonra Bayan Lorrimer, Anne Meredith, Binbaşı Despard ve Dr. Roberts bir grup oluÅŸturarak briç oynamaya baÅŸlarlar. DiÄŸer geriye kalan konuklarda briç oynamaya baÅŸlar. Saat 22.20 olduÄŸunda Albay Race ve Dedektif Pairot ev sahibinden müsaade almak üzere kalkar ve şöminenin başında oturan Bay Shaıtana’nın yanına giderler. Bay Shaıtana’nın bir küçük hançerle öldürüldüğünü görürler. BaÅŸmüfettiÅŸ ve Dedektif Pairot konukları diÄŸer odaya alarak cinayeti araÅŸtırmaya baÅŸlarlar.

Dedektif Pairot cinayeti tespit eder ve baÅŸmüfettiÅŸ ile beraber Bay Shaıtana’ya yakın olan masada briç oynayan Binbaşı Despard, Bayan Lorrimer, Miss Meredith ve Dr. Roberts’le konuÅŸarak bir ipucu bulmaya çalışırlar. Daha sonra dedektif baÅŸmüfettiÅŸe bir gün önce Bay Shaıtana’nın kendisine “Daveti vermesindeki amacının bir katili yakalatmak olduÄŸunu” ima eden bir konuÅŸma yaptığını söyler. Bunun üzerine baÅŸmüfettiÅŸ, dedektif, Bayan Oliver ve Albay Race konukların geçmiÅŸi hakkında bilgi toplamaya baÅŸlar.

AraÅŸtırma sonucunda Dr. Roberts’in eski hastalarından Bayan Crattack’ın kocasının piyasada çok sayıda bulunan traÅŸ fırçasındaki Antraks mikrobundan dolayı ölmüş olduÄŸu bulunur. Bu olaydan yaklaşık bir yıl sonra Bayan Crattack’ında Mısır’da kan zehirlenmesinden öldüğünü ve Mısır’a gitmeden önce son kez Dr. Roberts’a uÄŸrayıp tifo aşısı olduÄŸunu öğrenirler. Bu olayı araÅŸtırması için baÅŸmüfettiÅŸin yardımcısı O’Cannar görevlendirilir. Crattack’ların hizmetçileri Elsie Batt’la görüşür. “Elsie Batt olayı Bay Crattack’ın öldüğü gün çok sinirli olduÄŸunu, BayanCrattack’a bağırdığını, bağırırken de kendisinin aldatıldığını daha fazla dayanamayacağını söylediÄŸini, bunun üzerine Bayan Crattack’ında Dr. Roberts’i arayarak gelmesini istediÄŸini ve kısa bir süre sonra Dr. Roberts’in gelerek Bay Crattack’la tartışıp ayrı bir odaya gittiÄŸini ve daha sonra Dr. Roberts’in evden ayrıldığını, beyefendinin de o gün Antraks mikrobundan öldüğünü, hanımefendinin ise yaklaşık bir yıl sonra evi satarak Mısır’a gittiÄŸini, giderken son olarak Dr. Roberts’e giderek tifo aşısı olduÄŸu” ÅŸeklinde anlatır.

Dedektif Pairot araÅŸtırmaya Bayan Lorrimer’le devam eder. Bayan Lorrımer zeki ve briç oynamayı çok seven bir hanımefendidir. Dedektif kendisine o geceki oyun hakkında sorular sorar. Bayan oyunun bütün ayrıntılarını sayarak cevap verir. Dedektif araÅŸtırmaya Anne Meredıth ile devam eder. Aynı soruları kendisine sorar. Mıss Meredıth’in briç oyununu fazla takip edemediÄŸi verdiÄŸi cevaplarla ortaya çıkar. Bayan Oliver’de araÅŸtırma yapmak üzere Mıss Meredith’in yanına gelir. Yanında arkadaşı Mıss Phata Dawes’de vardır. Bayan Oliver ona yardım etmek istediÄŸini ve kendisine her zaman gelebileceklerini söyleyerek aldığı cevaplardan sonra evden ayrılır.

Kısa bir zaman sonra Miss Phata daveti hatırlayarak Bayan Oliver’in evine gider. Miss Phata Bayan Oliver’e Mıss Meredith’in daha önce hizmetçi olarak çalıştığı evin hanımı Bayan Benson’un ÅŸapka boyası içerek öldüğünü söyler. Dedektif araÅŸtırmaya Binbaşı Bespard’ la devam eder. Binbaşı uzun boylu yakışıklı biridir. Ona da briç hakkında sorular sorar. O da briç hakkında fazla ayrıntı hatırlamayarak, Roberts’in çok blöfçü ve cesaretli oynadığını, üçüncü oyunda Granslemi yaptığını bunun dikkatini çektiÄŸini anlatır. Binbaşı Despard, Mıss Meredith’i ziyaret ederek kendisinin yardıma ihtiyacı olduÄŸunu bu yüzden bir avukat tutması gerektiÄŸini, kendisinin avukatının görevinde çok iyi olduÄŸunu söyler.

BaÅŸmüfettiÅŸ Battle Binbaşı hakkında araÅŸtırma yaparken Amazon’da rehberliÄŸini yaptığı Prof. Luxmore’a görüşmeye giderek her ÅŸeyi bildiÄŸini, Prof. Luxmore’un Binbaşı tarafından vurulduÄŸunu ve bununda Bayan Luxmore’un kendisi tarafından olduÄŸunu söyler. Köşeye sıkışan Bayan Luxmore söylenenleri gerçek sanarak her ÅŸeyi itiraf eder. “Kocamın bitkiler hakkında araÅŸtırma yapması için beraber Amazon’lara gittik. Kocam rehberimiz olarak Binbaşı Despard’ı tanıştırdı. Binbaşıyla o andan itibaren aramızda bir baÄŸ oluÅŸtu sanki. Ama bunu kendisine hiç bir zaman hissettirmedim. Bir gün kocamla Binbaşı tartışmaya baÅŸladı. Bu sırada araya girdim, silah o sırada ateÅŸ aldı ve kocam yere yığıldı. Binbaşı teslim olmaya giderken oluÅŸacak skandal dan korkarak ona engel oldum ve kocamın hummadan öldüğünü söyleyerek gömdük.” diyerek anlatır.

Dedektifin Bayan Luxmore’la konuÅŸtuÄŸunu öğrenen Binbaşı her ÅŸeyi anlatmaya karar verir. Dedektife “Prof. Luxmore ve eÅŸine Amazon’larda rehberlik ederken hepimiz humma hastalığına yakalandık. Prof. Luxmore hepimizden daha fazla ateÅŸli idi. O gece kendisini kaybetmiÅŸ bir ÅŸekilde nehire doÄŸru ilerlediÄŸini gördüm. Onu engelleyemeyeceÄŸimi düşünerek onu bacağından vurmaya karar verdim. Tam silahı ateÅŸlerken Bayan Luxmore beni engelleyerek onu sırtından vurmamı saÄŸladı. Polise giderken Bayan Luxmore’un bana olan duyguları yüzünden suçlanacağımı düşünerek yerlilere hummadan öldüğünü söyledim "der.

Hiç beklenmedik bir anda Bayan Lorrimer dedektifi arayarak kendisi ile görüşmek istediÄŸini söyler. Dedektif giderek onunla görüşür. Bayan Lorrimer dedektife Bay Shaıtana’yı kendisinin öldürdüğünü söyler. Dedektif buna inanmayarak bayan Lorrimer’i sıkıştırır. Bunun üzerine Bayan Lorrimer cinayeti iÅŸlediÄŸini bunu Mıss Meredith’i korumak için yaptığını, kendisinin nasıl olsa iki aylık ömrünün kaldığını söyler. Dedektif evden ayılır. Tam giderken arkasına bakar ve Bayan Lorrimer’in merdivenlerden Mıss Meredith sandığı genç bir kızın çıktığını görür ve yoluna devam eder.

Bir gün sonra baÅŸmüfettiÅŸ arayarak Bayan Lorrimer’in intihar ettiÄŸini ve diÄŸer cinayet sanıklarına bir itiraf mektubu yazdığını söyler. Bunu öğrenen dedektif hemen Bayan Lorrimer’in evine gider ve Dr Roberts’le karşılaşır. Hizmetçiyi teselli etmeye çalışırken olayı sorar. Hizmetçi kendisine hanımefendinin dün rahatsızlandığını ve bunun dedektifin gitmesinden sonra gelen Mıss Meredith’le görüşmesinden sonra olduÄŸunu, bunun üzerine hanımefendinin uyku ilacı alarak istirahate çekildiÄŸini söyler. Olaya ilk müdahaleyi sabah büyük bir heyecanla gelen Dr. Roberts yapmıştır.

Dedektif bunları öğrendikten sonra Bayan Lorrimer’in odasına gider ve kadındaki morluÄŸu fark eder. Bunun üzerine baÅŸmüfettiÅŸ ile beraber Mıss Meredith’in evine giderler. Arkadaşı Mıss Phata beraber nehire indiÄŸini öğrenirler. Hızla nehire giderler, biraz ileride Mıss Meredith’in arkadaşı ile kayıkta olduÄŸunu, Binbaşının da onlara doÄŸru gittiÄŸini görürler. Tam o sırada Mıss Meredith arkadaşının bacağından tutarak nehire atar. Arkadaşının müdahalesi ile kayık alabora olur. Binbaşı suya atlar. Mıss Phata’a yönelerek onu kıyıya bırakır ve tekrar gider. Mıss Merdith’i çıkarır ancak artık çok geçtir. Mıss Phata olaylara bir anlam veremez ve dedektife sorar. Dedektif Mıss Meredith’in daha önce yanında çalıştığı Bayan Bohanes’i zehirleyerek öldürdüğünü sonrada onun yanında çalıştığını bilen tek kiÅŸinin kendisi olduÄŸu için kendisini öldürmek istediÄŸini anlatır.

Bu sırada Bayan Oliver’i arayarak Dr. Roberts’ı büroya çağırmasını ister. Bu olaydan sonra baÅŸmüfettiÅŸ ve dedektif büroya gider ve kendilerini bekleyen Dr. Roberts’le konuÅŸmaya baÅŸlarlar. Dedektif bütün her ÅŸeyi bildiÄŸini ve katilin Dr. Roberts olduÄŸunu söyleyerek anlatmaya baÅŸlar “O gece Bay Shaıtana’nın yaptığı konuÅŸmadan şüphelenerek onu öldürmeye karar verdin, üçüncü elde GranÅŸlemi yaparak herkesin dikkatini oyuna çekip kendisini oyun dışı bırakarak şöminenin yanına gidip hançerle Bay Shaıtana’yı öldürdüğün hiçbir ÅŸey olmamış gibi oyuna devam ettin, tam o sırada oyun dışı kalan Mıss Meredith şöminenin başına giderek Bay Shaıtana’nın halini görünce kontrol etmek amacı ile üzerine eÄŸildi, bunu gören Bayan Lorrimer katili Mıss Meredith zannetti.

Bayan Lorrimer’in hasta olduÄŸunu öğrenen Dr. Roberts’in bundan faydalanarak mektupları el yazısını taklit ederek yazıp sabaha erkenden gelip hizmetçiye hiçbir ÅŸey sezdirmeden kendisine sıcak su getirmesini istedi ve hizmetçiyi uzaklaÅŸtırdıktan sonra Bayan Lorrimer’le yalnız kalıp onu zehirleyip intihar süsü verdin “diyerek Dr Roberts’ı suçlar. Dr Roberts buna itiraz eder ve herhangi bir delilinin olmadığını söyler. Dedektif eski arkadaşı bir aktörü Dr. Roberts’e görgü tanığı bir cam silici olarak tanıştırır. Dr. Roberts her ÅŸeyi itiraf etmek zorunda kalır ve dedektifin söylediÄŸi her ÅŸeyi aynen tekrar eder.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

Bir Dinazorun Gezileri

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ADI

Bir Dinazorun Gezileri

KİTABIN YAZARI

Mina URGAN

YAYINEVİ VE ADRESİ

BASIM TARİHİ

1999 (49.BASIM)

KİTABIN YAYIM MAKSADI

Hayatı boyunca gezip gördüğü yerlerin olumlu ve olumsuz yönlerini okuyucularına sunmak

KİTABIN ÖZETİ :

BİRİNCİ BÖLÜM : KÜÇÜK MUTLULUKLAR

Mutlu olmak için; toplumda önemli bir mevki, bol para, başarıyla yürütülen bir iş olmasının gerekmediğini aksine bunların küçük mutluluklara zaman ayırmamızı engelleyebilir nitelikte olduğunu belirtiyor. Küçük mutlulukların, ağır hastalarda tüm antibiyotiklerden daha etkileyici bir ilaç olduğunu savunuyor ve bunu kendi hayatında yaşamış olduğu örneklerle kuvvetlendiriyor.

İKİNCİ BÖLÜM : DENİZ TUTKUSU

Urgan bu bölümde denize olan aÅŸkını ve tutkusunu vurguluyor. Denize girmenin kendisini bütün sıkıntılardan arındırdığını, dertlerini yok ettiÄŸini, hastalıklarını iyileÅŸtirdiÄŸini anlatıyor ve ekliyor; “Åžu anda seksen iki yaşında ve dört kaburga kemiÄŸim kırık olduÄŸu halde, havalar biraz ısınınca denize gireceÄŸim günleri özlemle bekliyorum”

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : ESKİ VE YENİ BODRUM

Bu bölümde kuvvetli bir geçmiÅŸe özlem sergiliyor. Eski Bodrum’la Yeni Bodrum’u karşılaÅŸtırıyor. Süngercilik ve mandacılıkla geçinen yoksul, küçük bir kasabanın yerini lüks barlarla lokantaların aldığını, ÅŸalvarlı kadınların yerlere oturup sabırla sünger ayıkladığı yerleri ÅŸimdi pahalı ve “marka” giyim eÅŸyası satan dükkanların aldığını belirtiyor. Yazdığı her satır hüzünlü bir serzeniÅŸ ve Yeni Bodrum’a karşı duyduÄŸu gizli bir küskünlük kokuyor. Fakat Bodrum’a olan sevgisi o kadar büyük ki, ÅŸimdi bile güneÅŸ batarken kumsalda oturup Kale’yi izlerken Bodrum’un ne kadar güzel olduÄŸunu söylemekten kendisini alamıyor.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM : MAVİ YOLCULUK

Urgan Mavi YolculuÄŸu sadece gezmek tozmak deÄŸil, Ege ve Akdeniz uygarlılarının kalıntıları konusunda bilgi edinmek, gerekli kitapları okuyup araÅŸtırmalarda bulunmak olarak tanımlıyor. Mavi yolcular ise Sabahattin EyüboÄŸlu’nun özenle seçtiÄŸi genç aydınların biraraya gelmesinden oluÅŸuyor. Gökova’nın, Ölüdeniz’in ve Sedir Adası’nın güzellikleriyle yazısını sürdürüyor. Sadece bu ÅŸirin beldelerin güzelliklerini anlatmakla yetinmiyor, mavi yolcuların birbirleriyle yaÅŸadıkları unutulmaz anılarla eserini süslüyor.

BEŞİNCİ BÖLÜM : ANADOLU

Bu bölümün her satırı buram buram Anadolu kokuyor. İç turizm denen olayın 1970’li yıllarda baÅŸladığını söylüyor. Antalya’nın güzelliklerini bir Fransız profesörden duyduÄŸunu ve gitmeye kalktığında arkadaÅŸlarından büyük tepki aldığını söylüyor. Daha sonra bir ciple İstanbul’da baÅŸlayıp Van’da sona eren yolculuÄŸunu akıcı bir üslupla okuyucularına sunuyor.

ALTINCI BÖLÜM : AVRUPA’YA YOLCULUKLAR

Urgan, bu bölümde Avrupa’dan ziyade maceralı yolculuklarını anlatıyor. Avrupa’ya gitmek için çok paraya ihtiyaç olmadığını az paraylada yolculuk yapılabileceÄŸini belirtiyor. Avrupa’ya gidiÅŸinin bazen otobüsle, bazen üçüncü mevki trenle, bazen de güverte yolcusu olarak gerçekleÅŸtiÄŸini bundanda büyük bir haz duyduÄŸunu söylüyor.

YEDİNCİ BÖLÜM : PARİS

Urgan, Paris’te gizemli bir çekicilik buluyor. Sinemalarını, köprülerini, metro istasyonlarını etkileyici ve özendirici bir dille tasvir ediyor. Bunun yanında Paris’in, kimilerinin sandığı gibi neÅŸeli bir yer olmadığını, açlıktan ölen evsiz insanların bulunduÄŸunu, dilencilerin ve hırsızların sokaklarda kol gezdiÄŸini, insan iliÅŸkilerininde çok zayıf olduÄŸunu üzülerek ekliyor.

SEKİZİNCİ BÖLÜM : İNGİLTERE

İngiltere’nin güzelliklerinden çok insanları hakkındaki gözlemlerini vurguluyor. İnsanlarının, herkesin sandığı gibi, soÄŸuk dik baÅŸlı, kendini beÄŸenmiÅŸ olmadığını bilakis sevecen, canayakın ve kibar olduklarını vurguluyor. Gelenek ve göreneklerine son derece baÄŸlı, bazı sınıflara ayrılmış bir toplum olarak tanımlıyor. Cambridge’e karşı duyduÄŸu aşırı sevgi ve ilgisi de dikkatimizi çekiyor.

DOKUZUNCU BÖLÜM : İTALYA VE BAZI AVRUPA KENTLERİ

Bu bölümde, İtalya’nın hava müzelerini, Venedik’in irili ufaklı köprülerini, Roma’nın anıtlarını, Madrid’in boÄŸa güreÅŸlerini, Amsterdam’ın genelevlerini eleÅŸtiri ve övgüleriyle yoÄŸurup okuyucularına sunuyor.

ONUNCU BÖLÜM : SOVYET RUSYA VE DOĞU BLOĞU ÜLKELER

Urgan Sovyet Rusya’yı anlatırken kendi ideolojisini ülkenin doÄŸal ve tarihsel güzelliklerinden daha baskın iÅŸlemiÅŸ. Ancak VarÅŸova’yı anlatırken bu etkiden kurtulduÄŸunu görüyor, VarÅŸova’nın birbirinden güzel çiçek kokularını içinizde hissediyorsunuz.

ONBİRİNCİ BÖLÜM : AMERİKA, LOS ANGELES VE MEKSİKA

Kaliforniya’nın olaÄŸan üstü zengin bir doÄŸaya sahip olduÄŸunu; fakat doÄŸadan fışkıran bu güzellikle insanların yaptıkları çirkinlikler arasında bir çatışma olduÄŸunu ifadelerinden anlıyoruz. Los Angeles’dan çirkin yapılarından dolayı hiç hoÅŸlanmadığını belirtiyor. Hindistancevizi aÄŸaçlarıyla dolu, altın kumsallara sahip, gök yüzü bulutlanmadan yaÄŸmurların yaÄŸdığı Mexico City’e de doyamadığını belirtiyor.

ONİKİNCİ BÖLÜM : AMERİKA, NEW YORK VE SAN FRANCISCO

Urgan bu bölümde; Manhattan adasının ürkütücülüğünü, Central Park’ın doÄŸallığını, Long Island’ın uçsuz, bucaksız kumsallarını, Harlem’in yoksulluÄŸunu, Napa’nın boy boy ÅŸarap fıçılarıyla dolu mahzenlerini, Golden Gate Körfezi’nin ve Büyük Okyanus’un nefes kesen o görkemli doÄŸasını, San Francisco’nun asma köprülerini akıcı bir üslupla anlatıyor ve birbirinden ilginç anılarıyla süslüyor.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

Biri, Hiçbiri, Binlercesi

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ADI

BİRİ, HİÇBİRİ, BİNLERCESİ

KİTABIN YAZARI

LUIGI PIRANDELLO

YAYINEVİ VE ADRESİ

TELOS YAYINCILIKBEYOĞLU / İSTANBUL

BASIM TARİHİ

MAYIS 1998

KİTABIN YAYIM MAKSADI

TİCARİ

KİTABIN ÖZETİ :

Eserde genel olarak, kimlik sorunu ve insan yaşamının derinliklerine inilmiş.

Kahramanımız Moscarda, ayna karşısında iken, yıllardan beri, şekilsiz olan burnunu hep düzgün olarak görmektedir, ta ki burnu hakkındaki gerçekler kendisine söylenene dek. Genel olarak, yani yapı itibarıyla, detaylara çok dikkat eden bir kişiliğe sahip olmasına rağmen, kendisi ile ilgili gerçeklerden bihaber görünmektedir. Olayları çok fazla inceleyen, buna rağmen kendine fazla güveni olmayan ve bir türlü hedeflerini gerçekleştiremeyen bir yapıya sahiptir. Karısının, burnu hakkındaki gerçekleri söylemesi, burnu ve vücudu hakkında endişelere kapılmasına ve ruhsal durumunun gittikçe bozulmasına kadar bir dizi olayın başlamasına neden olur.

Kendi eksikliğini bir türlü kabullenemeyen Moscarda, bunun diğer insanlarca ne kadar kolay farkedilip ortaya çıkarılabildiğine ve ne kadar kolay alay konusu yapılabildiğine hayret eder. Bunun yanında insanların kendilerini kusursuz gördüklerini, ama ufacık kusurların yüzlerine vurulması durumunda bunun onlar için çok büyük problem olabildiği gerçeğini düşünür. Bir başka deyişle, eksik olan herşeyin, insanlar için bir kompleks kaynağı oluşturduğunu görür.

Bu şekilde olumsuz düşüncelere kapılan Moscarda, çareyi yalnız kalmaya çalışmakta bulur ve bunun çeşitli yollarını geliştirmeye başlar. Yalnızlığı aradığını söyleyen kahramanımız, yalnızlığın kendi kendine, dışarıyla ilgisiz yaşayan, ne izi, ne de sesi olan bir şey olduğunu ve insanın onu bulduğunda oradaki tek yabancı halinde bulunacağını söyler. Yani, bir anlamda kendisinin bile olmadığı bir yalnızlık düşler ve kendinden kaçmaya, hatta nefret etmeye başlar. Bu zamana kadar kendisiyle ilgili gerçeklerin farkına varmadığı için kendisine kızar ve bedenini bir yabancı olarak görmeye başlar.

Bu yabancılık saplantısı Moscarda’nın beyninde o kadar güçlü bir yer edinmeye baÅŸlar ki, bir an önce karısının evden ayrılmasını bekleyip, hatta bu iÅŸi çabuklaÅŸtırmak için onu, kürkünü tutarak gönderdikten sonra aynanın karşısına geçer ve kendisini tanımaya çalışır. Aynanın karşısında deÄŸiÅŸik tavırlar takınarak kendini izlerken delirdiÄŸini düşündüğü de olur. Bu sırada aklından çeÅŸitli fikirler geçmektedir. Ayna karşısında gerçekçi, yapmacık olmayan bir kiÅŸ görmeyi arzular. Fakat, bu kiÅŸinin, dış dünyadaki insanların gözleriyle gördükleriyle aynı kiÅŸi olmaması saplantısı, onu çok rahatsız etmeye baÅŸlar. Aynadaki kiÅŸiyi kendinden soyutlar ve onun ayrı duyguları ve düşünceleri olduÄŸunu düşünmeye baÅŸlar. Hapşırdığında bile o kiÅŸiye çok yaÅŸa demekte ve bu yaptığına kendi de gülmektedir. Bu gülüş, onun için bir delinin gülüşüdür.

İçimdeki bu yabancıya nasıl katlanacaktım? Benim için, kendim için olan bu yabancıya? Onu nasıl görmeyecektim ve onu nasıl tanımayacaktım. Onu sonsuza dek yanımda, içimde, baÅŸkalarının gözünde, kendi gözümün dışında taşımaya nasıl yazgılı kalacaktım? Bu düşünceler huzur bırakmadı bende” der.

Moscarda kendi içine düştüğü bu durumun başkalarınca anlaşılamadığını düşünmesinin yanında, başkalarının da tıpkı kendisi gibi çıkmaza girmiş olabileceklerini, fakat bunu dışarıya yansıtmadıklarını geçirir aklından. Böylece kendi durumunun normal olduğunu hissetmek ister, fakat yine de bir kişinin yaptığının diğerleri tarafından anlaşılamayacağının altını çizer. Kendince doğru olanı yaptığına göre, vicdanen rahat olabileceğini hisseder.

ÖrneÄŸin, insanın özel eÅŸyalarının kendince güzel, fakat baÅŸkalarınca anlamsız olduÄŸundan dem vurur. “Niçin biricik gerçekliÄŸin kendi içinizdeki gerçeklik olduÄŸunu sanıyorsunuz? BaÅŸkaları yanıldığında, yanlış yaptığını söyleyerek kızıyorsunuz. Oysa ki insan ne yapsa kendince doÄŸru olur, ama baÅŸkasının ruh durumuna uymaz” der. Bu da normal karşılanması gereken bir durumdur. İnsan arkadaşına bir ÅŸey söylediÄŸinde arkadaşının onu anladığını düşünebilir, oysa ne o arkadaşını, ne de arkadaşı onu anlayamamış olabilir; çünkü iki insanın aynı anda aynı ruh halinde olması çok düşük bir ihtimaldir. Dolayısıyla olaylara her zaman kendince bakmak çözüm olamaz. Bir de baÅŸkalarının gözüyle bakarak gerçek nedenlerin kavranabileceÄŸini düşünür.

İnsanlar karşısındakileri çoÄŸu zaman gerçekte olduÄŸu gibi deÄŸil, kendi kafalarındaki gibi tanırlar. Karısı da kahramanımızı gerçek Moscarda olarak deÄŸil de, kendi düşüncelerindeki kiÅŸi olarak tanımaktadır. Bu durum da ikili iliÅŸkilier açısından insanları kısıtlamaktadır. Moscarda, üç kiÅŸilik bir odada gerçekte (3×3), yani dokuz kiÅŸinin var olacağını düşünür.

Hayatında yapacağı değişikliklerin, örneğin yoksullar evinde bir yoksul gibi yaşamasının, kasabadaki insanlar tarafından bir pişmanlık olarak nitelendirilmesine üzülür. Kendisinin çok istediği bir şeyi diğer insanların yanlış algılamasının, moralini bozduğunu söyler.

Bunların yanında, insanların kendi isteklerinden tamamen soyutlanamayacağını da düşünür. Örneğin kasabadaki papazın, yaptığı iyilikleri sırf Tanrı için yapmış olmasına rağmen, bunun sonunda diğer insanların gözünde kişiliğinin yükselmesini sağladığına işaret eder. Dolayısıyla papaz, biraz da kendi özbenliği için yapar bunları.

“Düşkünler evi kırlık ve güzel bir yerde. Her sabah tan yeri aÄŸarırken dışarı çıkıyorum, çünkü ruhumu böyle temiz tutmak istiyorum. Uzaklardan, kentten, zaman zaman akÅŸamın derinliÄŸinde ara ara çan sesleri geliyor. Dışarılarda kendiler için çaldıkları o çanları artık içimde istiyorum. Belkide sımsıcak bir güneÅŸin ısıttığı, kırlangıçların çığırtısıyla dolu güzel bir gökyüzünde, ya da havadar çan kulelerinin üstünde ağır, alabildiÄŸine yüksek bulutlar, rüzgarda uÄŸultulu boÅŸluklarının içinde sevinçle ürperiyorlar. Ölümü düşünmek ve yakarmak; hala bu gereksinimi duyanlar var. Çanlar onları seslendiriyor. Ben böyle bir gereksinim duymuyorum artık, çünkü her an ölüyorum, sonra yeniden doÄŸuyorum. Onlardan yoksun; artık kendi içimde deÄŸil dışarıdaki her ÅŸeyin içinde.”

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.


Destekliyoruz arkadaþ - arkadas - partner - partner - arkadaþ - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - wordpress - wordpress tema - seo - backlink - video izle - jinekolog - kadýn dogum doktoru - kadýn doðum uzmaný -