‘Basın Yayın’ Kategorisi için ArÅŸiv

Al Midilli

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ADI

Al Midilli

KİTABIN YAZARI

J. STEINBECK / Belkıs ÇORAKÇI

YAYINEVİ VE ADRESİ

Milliyet Yayınları Bağcılar / İSTANBUL

BASIM TARİHİ

Kasım 1996

KİTABIN YAYIM MAKSADI

Ticari

KİTABIN ÖZETİ :

ARMAÄžAN (1):

Jody Salinas kasabasında bir çiftlikte çiftçilik yapan annesi-babası ve çiftliÄŸin kahyası ile beraber yaÅŸamaktadır. Bir gün babası ve kahya kasabadan al renkli bir midilli atıyla dönerler ve at Jody’ye hediye edilir.

Jody ata bölge daÄŸlarının adı olan Gabilon ismini verir. Gabilon artık Jody’nin hayatında çok önemli bir yer tutmaktadır. Okulu dışında bütün zamanını atıyla geçirir. En büyük yardımcısı da çiftliÄŸin kahyası Bill Buck’dır. Tayı eyer ve geme alıştırmak çok zamanlarını almıştır. Jody’nin tek hayali bir an önce atına binebilmektir. Jody’nin okulda olduÄŸu bir gün yaÄŸmurun altında kalan atı hastalanır. Kahya ve Jody atın hastalığı ile ilgilenmeye baÅŸlarlar ama tay günden güne kötüye gitmektedir. Jody artık atın yanında yatıp kalkmaya baÅŸlar. Bir gün ahırda hasta tayını göremez. Onu aramak için fırlar ve bir süre sonra üzerinde birkaç akbaba ile onu görür. Öfke ile bir akbabayı yakalar ve onu öldürür. Gabilon ise çoktan ölmüştür. Kahya Bill bütün bu olanlardan kendini suçlu hissetmektedir.

ULU DAÄžLAR (2):

Jody’nin en büyük meraklarından biri ulu daÄŸlar ve onun ardında ne olduÄŸudur ama bir türlü cevabını bulamaz. Bir gün çiftliÄŸe adının Gidano olduÄŸunu söyleyen bir ihtiyar gelir. İhtiyarın tek söylediÄŸi geri döndüğü ve ölene kadar burada kalmak istediÄŸidir. İhtiyar çok eskiden o civarda bir kulübede yaÅŸamıştır ve geri dönmüştür. Jody’nin babası ihtiyarın birkaç gün kalmasına izin verir. Jody gizemli ihtiyara daÄŸları ve orada neler olduÄŸunu sorar. İhtiyar oraya çocukluÄŸunda gittiÄŸini ama pek birÅŸey hatırlamadığını söyler. Bir gün ihtiyar Gidano kimseye haber vermeden bir atla çiftlikten ayrılır. Onu son gören komÅŸunun dediÄŸine göre dosdoÄŸru daÄŸlara gitmektedir.

VAAT (3):

Babası Jody’nin atı için çok üzüldüğünü bilmektedir. Bu sefer ona çiftlikte doÄŸacak atı vereceÄŸini söyler. Jody kulunlayan ata bir yıl boyunca yine özenle bakar ve tayın doÄŸum anı sonunda gelir ancak tay ters gelmektedir ve ölecektir. Kahya ani bir kararla atı öldürür ve karnını keserek küçük siyah tayı dışarı çıkarır. Tayı Jody’nin önüne bırakır.”İşte tayın “der.”Söz vermiÅŸtim ve yapmak zorundaydım. Onu elle beslemek zorunda kalacaksın iÅŸte tayın”.

İNSANLARIN LİDERİ (4):

Jody’nin büyük babası çiftliÄŸe gelir ve tek bildiÄŸi ÅŸey batıya doÄŸru yaptıkları büyük göçü ve kızılderililerle olan mücadelelerini anlatmaktadır. Batı ya gide gide, okyanusa ulaÅŸmışlardır. Ama büyükbabanın hikayelerini Jody den baÅŸka kimse dinlemez ve anlamaz.

JUNIUS MALTBY (5):

Junius Maltby iyi ve kültürlü bir aileden gelme bir ÅŸehirlidir. San Francisko’da yaÅŸamaktadır. Ancak hastalanır ve ÅŸehir dışına “Cennetin Otlakları” adlı bir vadiye giderek burada bir çiftliÄŸe yerleÅŸir. Daha sonra dul bir çiftlik sahibiyle evlenerek orada yaÅŸar. Çok tembeldir ve giderek fakirleÅŸmektedirler. İki çocukları olur ve ardından karısı doÄŸum yaparken ölür.

Sonuç olarak hikaye Jody isminde bir çocuğun üzerine kurulmuştur. Gelişme döneminde ki bir çocuğun merak ve öğrenme duygularının kontrol edilemeyeceğini ve bu yaştaki çocukların sevgi ve merak yönelmelerini anlatmış. Bu bazen bir tay bazen bir ihtiyar bazen de nasıl olduğunu bilmediği bu yüzden çok merak ettiği uludağlar olmuştur.

İnsan her zaman sevdiğini merak eder ama merak ettiğini sevmeyebilir.

Cengiz Aytmatov

Salı, 06 Kasım 2007

CENGİZ AYTMATOV Kırgız yazarı Cengiz AYTMATOV ,1928’de Åžekerde doÄŸdu. Önce köy, sonra bölge okulunda okudu.İkinci dünya savaşı sırasında köyünde yazıcı olarak görev yaptı . SavaÅŸ bitince , 1946’da CAMBUL BAYTAR okuluna girdi.Ardından,1953 yılına kadar Tarım Enstitüsü’nde öğrenim gördü. Kırgızistan Hayvancılık Bilim AraÅŸtırmaları Enstitüsü’ne baÄŸlı deneme çiftliÄŸinde çalıştı.

İlk hikayelerini 1952’de yazmaya baÅŸladı. Bunları Kırgız basınında yayımladı. Hikayeleri ilgi çekti ve kendisi Moskova’da Gorki Enstitüsü’ne çağırıldı . Orada kurslara devam etti. 1957’de Sovyet Yazarlar BirliÄŸine üye oldu. 1959’da Pravda gazetesinin Kırgızistan muhabirliÄŸini üstlendi. 1958’de yayımlanan CEMİLE romanı övgülerle karşılandı.

Yazarın geliÅŸim çizgisi hikayeden romana doÄŸru olmuÅŸtur. Ruslar’ın ve dünyanın önde gelen yazarlarının eserlerini inceleyerek mükemmel bir roman tekniÄŸi elde etmiÅŸtir. Kırgızlar’ın geleneklerini, yaÅŸayışlarını, yurtlarını eserlerinde iÅŸlemiÅŸ ve dünyanın en çok okunan yazarları arasına girmiÅŸtir.

Eserleri bir çok dünya diline tercüme edilmiştir. Roman, hikaye ve tiyatro türünde eserler vermiştir.

ESERLERİ:

Hikaye: Gazeteci Dyuyo (1952). Devegöz (1961). Dağ, Tepe ve Bozkır Hikayeleri (1972).

Roman: Cemile (1958). İlköğretmen (1962). Gülsarı(1966) Beyaz Gemi (1970) Askerin Oğlu (1972).

Oyun: Fujiyama (1972) vb.

Adı Aylin

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ADI

ADI AYLİN

KİTABIN YAZARI

Ayşe KULİN

YAYINEVİ VE ADRESİ

Remzi Kitapevi AŞ. Selvili Mescit Sok.3 CAĞALOĞLU / İSTANBUL

BASIM TARİHİ

1999

ÖZETİ

Aylin, Amerikan kız kolejini bitirdikten sonra, eÄŸitimini tamamlamak üzere Paris’e gitti; bundan sonraki yaÅŸamını bir uçtan diÄŸer uca, baÅŸ döndürücü bir hızla akarak geçti Libyalı bir prensle evlendi, Prenses oldu. Tıp okudu ünlü bir psikiyatrist oldu. Tekrar tekrar evlendi, ama evliliklerinden sıkıldı, Amerikan ordusuna Albay rütbesiyle Subay oldu…

İşte bu kitap, kökleri Giritli Deli Mustafa Naili PaÅŸaya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin DEVRİMEL ‘in fırtınalı yaÅŸamının öyküsüdür.

Lise yıllarında uzun boylu ve sıka bir kız olan Aylin zamanla güzelleÅŸmiÅŸ ve bir gün Esma teyzesinin daveti üzerine Paris’te bir otelde buluÅŸurlar otelde prens olduÄŸu söylenen bir Arap’la tanışır ve bu tanışmanın sonunda prensle görkemli bir yaÅŸantı için evlenir Prenses olur. Ancak her ÅŸey düşündüğü gibi gitmez Prens Senusi doÄŸu kültürü ile yetiÅŸtiÄŸi için batı kültürü ile yetiÅŸen Aylin’e ters gelmekte zamanla Aylin’in özgürlüğü kısıtlanmaktaydı evliliÄŸe baÅŸladığı gibi sakin deÄŸil büyük bir kaçışla son buldu; yaz sonunda Aylin, ablası Nilüferle Cenevre ye gider. YaÅŸamanın ideali olan tıp okumaya karar verir ve büyük uÄŸraÅŸlar vererek Neuchatel Üniversitesine kayıt yaptırır. Okulun ilk yıllarında hayatında çok büyük deÄŸiÅŸiklikler yaparak, ihtiÅŸamlı hayatından sıyrılarak sade bir öğrenci olur. Tek hedefi olan tıp fakültesini bitirmek için çok çalıştı daha sonra fizik ve kimya derslerinde yardımcı olan Jean-Pierre ile evlendi. İki öğrencinin bu evliliÄŸi zaman içinde Aylin’in dış görüntüsünde olduÄŸu kadar iç dünyasını da deÄŸiÅŸtirecektir. Aylin Jean-Pierre ile birlikte yaÅŸadığı günlerde tıp ilmi ile yakından tanışıp ufkunun penceresini o zamana kadar hiç bilmediÄŸi yepyeni bir dünyayı ardına kadar açacak peÅŸinden koÅŸtuÄŸu gerçek zenginliÄŸin dış dünyanın görkemli vitrinlerinde deÄŸil de insanlığın iç aleminde bulunduÄŸunu öğrenecekti. Okul sonunda Jean-Pierre Nos Alamus’taki nükleer araÅŸtırma merkezinden geri çeviremeyeceÄŸi bir teklif aldı. Aylin de New Rachel Hospital Medical Center’dan teklif aldı ; onların birbirlerine karşı olan sorumlulukları artık bitiyor müşterek hayatları bir yol ayrımına giriyordu. Ellerinde bu evlilikten altı yıllık saÄŸlam bir dayanışma ve derin dostluk duyguları ile dopdolu gençlik anıları kaldı sadece.

Aylin çok ciddiye aldığı bu iÅŸine büyük bir heyecanla baÅŸladı. New Rachel’de tanıştığı Afganistanlı genç meslektaşı Azim’in karısı 11 yaşından beri arkadaşı olan Zeynep TARZI çıktı. Aylin, Zeynep ve Azim ile gittiÄŸi Afgan sefahati kokteylinde Paswak adındaki BirleÅŸmiÅŸ Milletlerin Afgan esiri ile tanışır. Paswak evli olmasına raÄŸmen Aylin ile arasında duygusal bir baÄŸ oluÅŸmuÅŸtu. Aylin o yılı aklı beÅŸ karış havada geçirdi. Bütün vakitlerini beraber geçiriyorlardı. Paswak bu yüzden önce Wall Dame’nin BirleÅŸmiÅŸ Milletler genel sekreterliÄŸine daha sonra 1974 yılında Hindistan sefirliÄŸine tayini çıkmıştı.

Aylin kaderin aÄŸlarını onlar için giderek daha çileli iplerle örmekte olduÄŸunu nihayet görmeye baÅŸladı; ya sevdiÄŸi adamı peÅŸinde dünyayı adım adım dolaÅŸacak ya da mesleÄŸini ön plana alacaktı. Tam meslek uÄŸruna deÄŸmez derken Hastanede Psikiyatri bölümü ÅŸefliÄŸine terfi etti. Sonunda Aylin’in saÄŸduyusu aÅŸkına galip geldi. Aylin gönlü yaralı bar kuÅŸunu çok kısa bir süre oynadı sonra toparlandı ve iÅŸinin başına döndü. Arkadaşı Azim’in vasıtası ile kendi meslektaşı olan Michel RAMODİSLİ ile tanıştı. Michel’i çok etkileyici bulmadığı halde evliliÄŸe giden ilk adımları Michel’in evinde attılar. Daha sonra Aylin bu evlilikten deliler gibi çocuk istemeye baÅŸladı. Aylin’in bu isteÄŸine karşılık Michel dinine ve geleneklerine çok baÄŸlı olduÄŸunu doÄŸacak çocuÄŸun Yahudi kültürüne göre yetiÅŸtirilebileceÄŸini söyledi fakat Aylin bunu bile sorun etmedi dinini deÄŸiÅŸtirmeyi göze aldı. Aylin’e göre insanları dinlerine, ırklarına ve dillerine göre ayırmak çok saçma idi ona göre insan, insan olduÄŸu için çok deÄŸerli idi onun insan sevgisini bir din veya ırk engelleyemezdi Aylin çocuk yapma isteÄŸinden 6 düşük yaptıktan sonra vazgeçecekti.

Aylin meslektaÅŸ olduÄŸu Michel ile her an beraberdi iÅŸyerleri bir, evleri bir kısacası bütün zamanları birlikte geçiyordu belli bir süre sonra birbirleri ile bu kadar çok birlikte olmaları Aylin’i çok sıkmıştı gün geçtikçe birbirlerinden kopuyorlardı ve bir gün Aylin kocasına haftanın belirli günlerinde birbirlerine izin vermelerini bugünlerde deÄŸiÅŸik insanlar ile çıkabileceklerini bunu sonucunda diÄŸer insanlarda görecekleri eksiklikleri kendilerinde tanımlayıp birbirlerine ölümsüz sevgi ile baÄŸlanacaklardı. Fakat düşünülen olmadı Aylin yurt dışında olduÄŸu günlerden birinde Michel bir arkadaşının evinde Barbara adında bir bayanla tanıştı ve bu tanışma evliliklerinin sonunu getirdi. Aylin sıkıntılı bir zamanında vardığı karar sonucunda kocasını kaybettiÄŸi için hem üzgün hem de suçluluk duygusu içerisindeydi. Bu sıkıntı ve üzüntü uzun sürmedi her ÅŸeyi bir kenara bırakıp mesleÄŸinde ilerledi fakat bu ilerleme bile onu tatmin etmedi. Bir süre sonra Amerikan ordusuna katılarak Körfez savaşında ruf saÄŸlığı bozulan hastaları tedavi eden doktor olmayı düşündü bu nedenle Oklahoma’ya körfez savaşında zarar görmüş askerleri tedaviye gitti.

Aylin Üniformasını ilk kez 1992’nin soÄŸuk bir Ocak gününde giydi. 9 Kasım 1992’de ordunun fiziksel aktiviteler sınavını yüksek bir puana kazanarak baÅŸarı sertifikası aldı. Aylin ordudaki görevinde yine iÅŸine devam ediyor, hastalarına çare bulmaya çalışıyordu bir gün kendisine yeni bir hasta verildi bu kez hasta körfez savaşından sonra geldiÄŸi sivil hayata uyum saÄŸlayamıyordu. Bunun sonucunda hiçbir suçu olmayan bir çok sivili katletmiÅŸti.

Aylin bu hastası üzerinde çalışırken Amerikan ordusunun askerlerini cesaretlendirmesi için verdiÄŸi ilaçların yan etkisi sonucu hastanın bu duruma geldiÄŸini saptadı ve bu sonucu tez bir halde askeri yetkililere bildirdi. Aylin’in verdiÄŸi bu sonucu askeri yetkililer daha önceden bildiÄŸinden Aylin’in bu olayın üstüne gitmemesini istediler ve onu uyardılar Aylin bu sessizliÄŸi sindiremeyerek sözleÅŸmesinin bitmesinin ardından Albay rütbesindeyken ordudan ayrıldı.

Ordudan ayrılmasından sonra 19 Ocak 1995 PerÅŸembe günü evinin bahçesinde o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından kendi arabasının altında ölü bulundu. Zengin, ünlü ve saygın insanların yaÅŸadığı mahallede yerel polis ve yerel yöneticiler mahallenin adını polisiye bir olaya karıştırmamak için dosyayı apar topar denebilecek bir hızla kapattılar teÅŸhis ise “Freak Accident” yani Garip bir kaza idi.

“… YükseltilmiÅŸ sahnede kapağı açık maun bir tabut duruyordu uzun bir sıra oluÅŸturan insanlar tabutta yatan albay üniformalı Amerikan subayını selamlayıp içlerinden dua veya veda ederek tabutun başından ayrılınca yanan yürekleriyle gelip salondaki koltuklarda yerlerini alıyorlardı. Herkes etrafa hakim olan ordu düzeninin saygınlığını kutsar gibi sessizce aÄŸlıyordu … Katafalkın üstünde dört bir yanı rengarenk çiçeklerle donanmış tabutta yatan kiÅŸi, bir askerden çok, oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiÅŸ bir Hollywood yıldızını andırıyordu. Bu albay üniformalı Amerikan subayı bir Türk kadınıydı.

SEMİH BAŞSARAY 7/A 323

Adı Aylin

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ADI: ADI AYLİN

BASIM YERI: REMZİ KİTABEVİ

BASIM TARİHİ: KASIM 1997 (11. basim)

KITABIN YAZARI: AYSE KULİN

Ayşe Kulin Arnavutköy Amerikan Kız Koleji edebiyat bölümünü bitirdi .Çesitli gazete ve dergilerde editör ve muhabir olarak çalıştı.Uzun yıllar televizyon , reklam ve sinema filmlerinde sahne yapımcısı, sanat yönetmeni ve senarist olarak görev yaptı.

1984 yılında ilk öykü kitabı GÜNEÅžE DÖN YÜZÜNÜ’NÜ yayımladi.1986′da GÜLİZAR adlı öyküsünü KIRIK BEBEK adıyla senaryolaÅŸtırdı ve bu sinema filmi yılın Kültür Bakanlığı Ödülünü aldı."Foto Sabah Resimleri " adlı öyküsü Haldun Taner öykü Ödülü birinciliÄŸine (1995) ve aynı adı taşıyan kitabı Sait Faik Hikaye ArmaÄŸanı ‘na (1996) deÄŸer görüldü.

Bu kitap kökleri Giritli Deli Mustafa Nali Pasa’ya kadar uzanan bir aile kızı olan Aylin’in fırtınalı yaÅŸam öyküsünü anlatıyor. Aylin çocukluÄŸundan beri çok gururlu, azimli, gözüpek, dik baÅŸlı, korkusuz bir kadındır. Hayatı boyunca hep mutluluÄŸun peÅŸinde koÅŸmuÅŸ, daldan dala konarak onu yakalamaya çalışmıştır.

Aylin’in çocukluÄŸu ailesiyle birlikte dolu dolu geçti. Gençkızlığında ise o devirde çoÄŸu gençkızın sahip olmadığı olanaklara sahipti.Ailesi onu asla eÄŸlenceden mahrum bırakmadı.Amerikan Kız Kolejini bitirdikten sonra egitimini tamamlamak üzere Paris’e gitti. Ablası Nilufer’in yanına taşındı. Ansızın dünyada en çok deÄŸer verdigi varlık olan annesi yaÅŸama veda etti. Bu olay Aylin’i cok yıktı ve üniversiteyi yarım bıraktı. Bundan sonra Aylin’in macera dolu yasamı basladı. İçinde sürekli tıp okuma hevesi vardi.Bunu kafasına koymuÅŸtu. Ablasından ve çevresinden sürekli bunun imkansız olduÄŸuna dair sözler duyuyordu çünkü artık yirmi iki yaşındaydı. Fakat bu onun en büyük hedefiydi ve ne pahasına olursa olsun basarmalıydı.

Derken Aylin yeni maceralar peÅŸine düstü ve aniden Libyalı bir prensle evlendi, prenses oldu. O bile bu evliliÄŸin nedenini bilmiyordu.Adeta bir macera peÅŸine düşmüştü . Fakat O , asla onların tarzına uymayan, cok daha modern ve rahat yetiÅŸmiÅŸ bir hanımefendi olarak tüm zorluklarla mücadele ederek , Nilüfer’in de yardımıyla oradan kaçtı. Fakat prens hala onun peÅŸindeydi. O yaz Istanbul’a döndü ve Polat adında bir gençle doyasıya bir aÅŸk yaÅŸadı. Ama mutlu sona kavuÅŸamadı. Artık hayatının en büyük arzusuna kesinlikle kavuÅŸmalıydı ve tıp tahsiline yirmi alti yaşında olmasına raÄŸmen baÅŸladı. Lozan üniversitesine yatay geçis yaptı ve orada Jean Pierre isimli bir fizik asistaniyla birlikteliÄŸe basladi. Bunda da öncekiler gibi aradığı mutlulugu bulamadı.Aniden hayatına arkadasının evinde tanıştığı MiÅŸel Rodomisli adında musevi bir adam girdi. Aylin bu adamı gerçekten sevdi ve ona deÄŸer verdi. PaylaÅŸabilecekleri çok sey vardı.İkisi de birbirlerine kapılıp gittiler ve sonunda evlendiler. Deliler gibi çocuk istiyorlardi fakat Aylin’in asla çocuÄŸu olamadı. Ama Aylin çocuk özlemini ablasının kızı Tayibe’de tattı.Tayibe’yi Aylin’in yanına ,New York’a onunla yaÅŸamaya yolladılar. Aylin ile MiÅŸel artık eskisi gibi olamıyorlardı. Aylin onu sevdiÄŸini bile bile ondan boÅŸandı. Sonunda piÅŸman olsada Misel asla geri dönmedi. .

Aylin gerçekten çok iyi bir psikiyatristti. Hastalarıyla arasında

inanılmaz bir iletiÅŸim vardı. Durumu umutsuz olan hastaları bile iyileÅŸtirebiliyordu. Sonunda dördüncü evliliÄŸini de yaptı ama Aylin evlilik konusunda gerçekten baÅŸarısızdı. Belki de hayatta beceremediÄŸi tek ÅŸey mutluluktu. Zaten yaptıgı bütün mücadelelerde bunun içindi. Hep farklı istekler içindeydi ve sonunda Amerikan Ordusu’na katıldı, Albay oldu .Kocasının hayatına baÅŸka bir kadın girmiÅŸti . BoÅŸanmak için New York’a döndü.Gerçekten çok kötu günler geçiriyordu. Hayat ona cok boÅŸ gelmeye baÅŸlamıstı. Bu arada sık sık tehtid telefonları gelmiÅŸti fakat O bunları hiç önemsemiyordu ve bir gün arabasının altında ölu olarak bulundu. Çok esrengiz bir ölumdü ve en ufak bir ipucu bile yoktu ortada. Bütün dedektiflere hatta söylentilere göre MIT’in arastırmalarına raÄŸmen bu olay aydınlatılamadı ve çok fazla insanı göz yaşına boÄŸdu.

Bu romanda gözümüze çarpan ilk ÅŸey Aylin Devrimel’in insanı hayran bırakacak etkiye sahip olan idealist kisiligidir.Yazar gerçekten bunu ön plana çikarmayı çok iyi baÅŸarmış ve okura vermek istediÄŸi bu dim dik insanin içinde yatanlar ve fırtınalarla dolu yaÅŸamıdır. Karşımıza Aylin’in neden mutlu olamadığı gibi bir soru cıkıyor.Şöyle bir baktığımızda Aylin’in sıradan insanların peÅŸinde oldukları mutluluÄŸu aramadıgını görebiliyoruz.O her zaman büyük ideallerin peÅŸinde koÅŸuyor ve herseyden kolayca sıkılıp bırakabiliyor.Bana göre Aylin’in eÅŸleriyle anlaÅŸamamasının nedeniyse onların asla Aylin’in kiÅŸiliÄŸinin derinliklerine inmeyi beceremediklerinden ve Onun o sa-ÄŸam görüntüsünün altında yatan hassas kadını hissedemediklerinden kaynaklanıyor.Bizim aklımızı karıştıran en önemli soru ise Aylin’in esrarengiz ölümü fakat bunun aslını kesinlikle öğrenemiyoruz.

Romanın serim bölümüne baktığımızda kitabın başından Aylin’in tıp okumaya baÅŸladıgına kadar olan bölüm olduÄŸunu göruyoruz.Tıp okuması, psikiyatris olması ve Albay olmasıyla düğüm bölümü devam ediyor ve de sır gibi ölümüyle çözüm bölümü son buluyor.

Romanda olaylar oluş sırasına göre verilmiş fakat yazar kitabın başında da sonunda da ölüm sahnesini anlatmış bunun nedeniyse okuyucuya her iki tarafta da o esrarengiz havayı hissettirebilmektir.

Kitabin baÅŸ karakteri gördüğümüz gibi Aylin’dir.DiÄŸer önemli karekterler ise ablası Nilüfer,MiÅŸel Rwodomisli, Jean Pierre, Mısır Prensi ve son esi olan Joe ‘dur. Ablasıyla olan iliskiÅŸine baktığımızda gerçekten çok saÄŸlam temellere kurulu oldugunu görebiliyoruz. EÅŸleriyle olan iliÅŸkileri ise MiÅŸel’le olan olan biraz daha farklı olmak suretiyle hemen hemen aynı. Hepsinin sonu hüzün.

Romandaki olaylar, Aylin’in ailesinin köküne dayanan Giritli Deli Mustafa PaÅŸa’nın yasamıyla baÅŸlıyor ve Aylin’in ölümüyle sona eriyor.Olaylar, Ankara, İstanbul, Paris ve New York ‘ta geçiyor. Bu ÅŸehirler teker teker Aylin’in farklı maceralarını simgeliyor.Romanda gizli kalan tek ve en önemli ÅŸey Aylin’in ölümü olmuÅŸtur. Fakat olay o kadar kapalı ki, tahmin bile yürütmek gerçekten çok güç.

Ayse Kulin gerçek yaÅŸamda Aylin’in kuzeni olduÄŸu için olayları üçüncü kiÅŸinin aÄŸzından bütün gerçekliÄŸiyle, nesnel bir sekilde anlatıyor. Yazar, ön sözde de yazdıgı gibi bu kitabı uzun araÅŸtırmalar sonucu hazırlamış ve bu arastırmaları Aylin’i tanıyanlar arasında gerçekleÅŸtirdiginden bilgilerin doÄŸruluguna inanıyoruz.. Yazarın gerçekten iyi bir eÄŸitim aldığını , dili kullanışındaki ustalığından anlıyoruz.

Benim bu romanı okumamdaki en önemli sebep, bu romanın gerçek bir yaÅŸam öyküsü olmasından dolayıdır. Olaylar o kadar sürükleyici ki okudukça onu daha cok sevmeye baÅŸladım ve hemen bitirdim. Okurken gerçekten çok etkilendigim ve Aylin’e hayran olduÄŸum çok fazla yer oldu. Onun tek kusurunun ÅŸanssızlık olduÄŸunu düşündüm.Yine de kiÅŸiliÄŸinden özellikle de içindeki azimden çok etkilendim. Ayrıca itiraf etmeliyim ki bu kitabın üzerimde bırakmıs olduÄŸu etkiden günlerce kurtulamadım en çok ta Aylin’in ölümünün etkisi altında kaldım. Bu kitaptan öğrendiÄŸim bir sey de insanların kısacık yaÅŸamlarına ne kadar fazla ÅŸey sığdırabıldikleri oldu. Bence her insanın Aylin gibi kendisine ait bazı idealleri olmalı ve ne pahasına olursa olsun onları elde etmeye ugrasmaldır.

Bana göre bu romanın bu kadar çok beÄŸenilmesinde Aylin ‘in ilginç yaÅŸamı kadar AyÅŸe Kulin’in de payı var ve inanıyorum ki Onun en büyük ÅŸanslarından biri Aylin Devrimel’in kuzeni olmasi diÄŸeri de gerçekten basarılı bir yazar olması. ‘Adı Aylin’ herkesin ilgisini çekebilecek bir yapıya sahip olan ve okunması gereken bir roman. Bunun asla kimseyi sıkabileceÄŸine inanmıyorum ve bu kadar gündemde olmaya layık bir kitap olduÄŸunu duşünüyorum.

Agatha Christie

Salı, 06 Kasım 2007

Agatha Christie

(1890-1976)

Agatha Christie was born Agatha May Clarissa Miller in Devon, England in 1890, the youngest of three children in a conservative, well-to-do family.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]Taught at home by a governess and tutors, as a child Agatha never attended school. She became adept at creating games to keep herself occupied at a very young age. A shy child, unable to adequately express her feelings, she first turned to music as a means of expression and, later in life, to writing.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]In 1914, at the age of 24, she married Archie Christie, a World War I fighter pilot. While he was off at war, she worked as a nurse. It was while working in a hospital during the war that Christie first came up with the idea of writing a detective novel. Although it was completed

in a year, it wasn’t published until 1920, five years later.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]"The Mysterious Affair at Styles" gave the world the inimitable Hercule Poirot, a retired Belgian police officer who was to become one of the most enduring characters in all of fiction. With his waxed moustache and his "little grey cells," he was "meticulous, a tidy little man, always neat and orderly, with a slight flavour of absurdity about him." (The New Bedside…)

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]Christie wrote more than 30 novels featuring Poirot. Among the most popular were "The Murder of Roger Ackroyd" (1926), "The Murder on the Orient Express" (1934), and "Death on the Nile" (1937).

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]In 1926, Archie asked for a divorce, having fallen in love with another woman. Agatha, already upset by the recent death of her mother, disappeared. All of England became wrapped up in the case of the now famous missing writer. She was found three weeks later in a small hotel, explaining to police that she had lost her memory. Thereafter, it was never again mentioned or elaborated upon by Christie.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]She later found happiness with her marriage in 1930 to Max Mallowan, a young archaeologist who she met on a trip to Mesopotamia.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]Another of Christie’s most well-known and beloved characters was introduced in "Murder in the Vicarage" in 1930. Miss Jane Marple, an elderly spinster in the quaint English village of St. Mary Mead, solved all manner of mysteries with intense concentration and intuition. Featured in 12 novels, Miss Marple exemplified the cozy style, a form of mystery fiction that became popular in, and ultimately defined, the Golden Age of fiction in England during the 1920s and ’30s.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]Christie ultimately became the acknowledged Queen of the Golden Age. In all, she wrote over 66 novels, numerous short stories and screenplays, and a series of romantic novels using the pen name Mary Westmacott. Several of her works were made into successful feature films, the most notable being Murder on the Orient Express (1974). Her work has been translated into more than a hundred languages. In short, she is the single most popular mystery writer of all time.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]In 1971 she was awarded the high honor of becoming a Dame of the British Empire.

In St. Mary’s Churchyard, Cholsey, Berkshire, forty seven miles west of London, lies Lady Mallowan-" DAME AGATHA CHRISTIE" she was known to millions of people throughout the world as the Queen of Crime or as she preferred, the Duchess of Death.

Agatha Christie was born in 1890 in Torquay in England. Her father was called Frederick Miller so she was born as Agatha Miller. In 1914 she married Archie Christie, but then World War I had broken out. Agatha worked in a hospital at that time and that experience was useful later on. Her first book was published in 1920, "The Mysterious Affair at Styles" it was based partly on Agatha Christie’s own nursing experirence and Styles was a replica of Torquay. The novel gave an illuminating picture of Britain recovering from the "Great War" of 1914-18 and though she said that she disliked desciptive writing Styles proved to have anaccurate eye for recording social history . There, readers met Hercule Poirot, the eccentric Belgian detective with the funny-looking moustache. But Agatha’s books first attracted attention in 1926 when she publised The Murder of Roger Ackroyd (which, by the way has, besides being published in a newspaper in 1938 in Icelandic, has been published as a book three tim.

Agatha made news herself when she disappeared for a few days after her husband wanted a divorce. She was soon found to be staying in a hotel under an alias. Her disappearance is still a mystery! After the divorce she married a British archaeologist, Max Mallowan. She wrote nearly seventy novels in her career and more than a hundred short stories. Her most famous characters are Hercule Poirot and Miss Marple. She also wrote a few books about Tommy and Tuppence Beresford, and in some books there was no particular main character, e.g. in Ten Little Niggers. Agatha’s plays have also made her famous and her best known play, The Mousetrap, is most likely the best known mystery play in the world. Agatha Christie died in 1976.

The Belgian detective Hercule Poirot first appeared in 1920 in Agatha Christie’s first novel "The Mysterious Affair at Styles". Agatha later wrote numerous books about him and the last one was published in 1975 - Curtain: Poirot’s Last Case. Poirot has many characteristics which have made him a legend all over the world - the odd moustache, the egg-shaped face and his high opinion of himself. He will though most likely be best remembered for his ability to solve complicated mysteries with the help of his little grey cells. In that area he was a worthy successor of Arthur Conan Doyle’s Sherlock Holmes. Poirot is probably Agatha Christie’s best-known character - and he has of course often appeared in films, portrayed by various actors. Albert Finney played him in The Murder on the Orient Express and Peter Ustinov has also played Poirot in many movies, such as Death on the Nile and Evil Under the Sun. Many fans of Poirot do though agree that David Suchet (from the Poirot TV series) is most likely the actor who has succeeded best in portraying the famous detective. Hercule Poirot has even become so famous as an independent character that Anne Hart, a librarian in Newfoundland has written his biography, The Life and Times of Hercule Poirot. Anne Hart has also written Jane Marple’s biography. But Poirot was not always alone - in Christie’s early Poirot stories Captain Arthur Hastings tried to help him - but always seemed to miss the clues that were of importance.

In Poirot’s later adventures Hastings was not such a frequent guest but Poirot also had other friends such as Ariadne Oliver (the mystery writer) and Detective Inspector (Chief Inspector) Japp. Austin Trevor was the first one to play Hercule Poirot in three movies in the early thirties (Alibi, Black Coffee, Lord Edgware Dies). Tony Randall played Poirot in one picture in 1965, The Alphabet Murders. In 1974 another unusual Poirot appeared - Albert Finney - in the Academy Award winning movie The Murder on the Orient Express, where the suspects where played by world famous actors Ingrid Bergman, Sean Connery, John Gielgud and Lauren Bacall. In 1978 Peter Ustinov played Poirot in Death on the Nile, and has since then appeard in the role of Hercule Poirot in several movies, such as Evil Under the Sun, Appointment with Death and a few TV-movies.

The latest chapter in the history of the little man with the moustache started in 1989 when David Suchet’s brilliant performance convinced fans that he was the one and only Poirot.

Agatha Christie’s Miss Marple first appeared in the novel The Murder at the Vicarage in 1930. She was then already rather old but nevertheless managed to lead a happy live on the pages of Christie’s books until 1979 (Miss Marple’s Final Cases). She is an English spinster and lives in the Englissh village of St. Mary Mead and is not a likely detective but always succeeds where the police have failed. Instead of using a magnifying glass looking for clues she uses her instinct and knowledge of human nature, or as Marple once said: "Human nature is the same everywhere." Agatha Christie wrote a dozen Miss Marple books, The Murder at the Vicarage, The Body in the Library, The Moving Finger, A Murder is Announced, They Do it with Mirrors, A Pocketful of Rye, 4.50 from Paddington, The Mirror Crack’d from Side to Side, A Caribbean Mystery, At Bertram’s Hotel, Nemesis and Sleeping Murder.

Agatha also wrote several short stories about Marple. Margaret Rutherford played Miss Marple in a few movies in the sixties but Joan Hickson is the most famous Miss Marple and has appeared in many TV series, but she has also played other roles in other Agatha Christie movies. Helen Hayes and Murder She Wrote’s Angela Lansbury have also portrayed Marple.

Agatha Christie domesticated murder perhaps no other author had done before or since and transformed it into nothing more perilous than an intrigue game of chess or a satisfactory crossword puzzle. All her life she abhorred violence and blood and constantly confessed that she had no knowledge of the usual implements used for murder. In old age she also admitted that her knowledge she had never met a muderer. "I know nothing about pistols and revolvers, which is why I usually kill off my characters with a blunt instrument or better with poisons. Besides poisons are neat and clean and really excitting… I do not think I could look a really ghastly mangled body in the face. It is the means that I am interested in. I do not usually describe the end, which is often a corpse."

Bedel

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ADI

Bedel

KİTABIN YAZARI

Kenneth GODDARD

YAYINEVİ VE ADRESİ

Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL

BASIM TARİHİ

Aralık - 1985

KİTABIN YAYIM MAKSADI

Yer Altı Dünyasının Gündeme Getirilmesi

KİTABIN ÖZETİ :

Her şey zeki ve çalışkan bir üniversite öğrencisinin, satmakla zorunlu olduğu uyuşturucuların bir kısmını kendine ayırdığının fark edilmesi üzerine, patronlar tarafından feci bir şekilde öldürülmesiyle başlar. Böylece zekilik ve çalışkanlıktan daha da önemli olanın karanlık güce bağlılık olduğu, herkese anlatılmış olur.

Dr.Isaac mesleÄŸinde iddialı bir kimyagerdir. Profesör vermiÅŸ olduÄŸu bir konferansta, uyuÅŸturucu ticaretiyle uÄŸraÅŸan ve aynı zamanda psikopat bir katil olan Jimmy Pilgrim’in üzerindeki dikkatini daha da fazla arttırmıştır.

Bu sıralarda, çok uzaklarda giderek yaygınlaÅŸan ve gençleri zehirleyen maddelere karşı savaÅŸ açmış olan devlet yetkilileri, çok gizli bir federal teÅŸkilat kurması için Tom Fogarty’e görev vermiÅŸtir. Tom Fogarty’e ise federal merkezinden olmayan ve daha evvel kesinlikle iÅŸinde açık vermeyen 5 federal ajanı kendi evinde toplayarak onlara görevleri konusunda bilgileri verir. UyuÅŸturucu ÅŸebekesinin başı Locotta ismindeki yer altı patronudur. Locotta’ya baÄŸlı üç büyük patron ve bunlardan en acımasızı olan Pilgrim’in ise sadece kendisine baÄŸlı dokuz adamı mevcuttur.

Pilgrim’in Dr.Isaac’ı kendisi için çalışmasına ikna etmesi fazla zor olmamıştır. Pilgrim, Dr.Isaac’a üniversitede aldığı paranın on kat fazlasını ve istediÄŸi bileÅŸeni yapması halinde ise ona büyük bir ikramiye vereceÄŸini, profesörün çalışmalarını destekleyeceÄŸini ve rahat bir çalışma ortamı saÄŸlayacağı garantisini verir. Dr. Isaac bunu fazla zorlanmadan kabul eder. Çünkü çok karlı bir iÅŸtir. Bütün bunların karşılığında Pilgrim ise profesörden uyuÅŸturucu maddeler ile aynı özelliÄŸi taşımayan fakat, daha da fazla etkisi bulunan bir madde üretmesini istemektedir.

Federal ajanlar ise Pilgrim grubundan baÅŸlamayı uygun görürler ve dolayısıyla ilk, Pilgrim’in satıcılarından en aptal olanı üzerinde yoÄŸunlaÅŸacaklardır. Bylighter ismindeki satıcı- diÄŸer adı Gıcırtı - ile temasa geçerler. Fakat umulmadık bazı aksilikler sonucunda Pilgrim’in saÄŸ kolu olan aynı zamanda soÄŸukkanlı ve acımasız katil Raynee’nin kurnazlığı sayesinde 2 federal ajan feci bir ÅŸekilde öldürülür.

Federal ajanlar, girmiÅŸ oldukları iÅŸin ciddiyetini ve iki arkadaÅŸlarının öldürülmesi ile daha fazla çalışmaları ve dikkatli olmalarının gerektiÄŸini anlamışlardır. Gıcırtı’nın bir yargıcın evini soyarken yakalanması , olayın mahkeme salonuna taşınması demektir. Fakat patronlar buna hiçte niyetleri olmadığından rüşvet vererek ve tanınmış olan, en iyi avukatı tutarak Gıcırtı ’yı bu durumdan kurtarırlar. Bu onlar için iyi olmuÅŸtur, fakat Gıcırtı ismindeki bu satıcının söyledikleri ve daha da fazla dikkatsizce davranışı patronlarının sonunu getirecektir.

Uyuşturucu timi yavaş yavaş patronlara ulaşmaya başlamıştır. Bunun sonucunda ölümler birbirini izlemektedir. Bu sırada profesörün yaptığı A-17 ismindeki uyuşturucu oldukça yaygınlaşmış ve yeni bir uyuşturucu yaratılmıştır. Gerekli veya gereksiz bir sürü takip ve ölümün ardından patronlar Pilgrim, Raynee ve Locotta yakalanarak, adalete teslim edilir.

Kısa zaman sonra, Locotta ve Pilgrim büyük patronun tutmuş olduğu avukat ve verilen çok büyük rüşvet sayesinde beraat ettirilir. Patron, onlara eski bölgelerine geri dönmelerini ve işleri tekrar yoluna sokmaları emrini verir. Uyuşturucu ajanları ne olacağını bildiklerinden, olaylara kayıtsız kalırlar. Bir süre sonra Locotta ve Pilgrim bir arazide ölü olarak bulunur.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

Benden Selam Söyle Anadolu’ya-yaz Ödevi

Salı, 06 Kasım 2007

BENDEN SELAM SÖYLE ANADOLU’YA-YAZ ÖDEVİ

1-Kitabımızın adı Benden Selam Söyle Anadolu’yadır.

2-Kitabımızın yazarı Dido Sotiriyu’dur.

a)Bu yazarın başka kitabını okumadım.

b)Yazar 1922 yılında Aydın’da doÄŸmuÅŸtur. Tutucu bir ailede yetiÅŸmiÅŸtir ve zorlu bir hayat geçirmiÅŸtir. 1982 Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülüne deÄŸer görülmüştür.

3-Kitabımız 262 sayfadır.

4-Kitabımızın birinci baskısıdır.

5-Kitabımızın türü romandır.

6-Kitapta anlatılan olaylar önce mutlu bir yaÅŸam sürülmesi, daha sonra savaÅŸ çıkması, herkesin sefil bir hayat sürmesi, Manoli’nin askerler arasında birçok zorluk çekmesi, kaçış plânları yapması ve sonunda Anadolu’yu kendi yurdu olarak benimsemesidir.

a)Bu olaylar romanın akışını düzgün bir şekilde sağlamaktadır.

b)Olaylar Manoli’nin kendini bir Türk olarak hissetmesini saÄŸlamıştır.

7-Kitabın anlatıcısı birinci tekil şahıstır.

8-Kitaptaki kahramanlar Manoli, Åževket, Panagi ve Drossakis’tir. (Kitapta birçok kahraman bulunmasına karşın bunlar ana kahramanlardır.)

9-Kahramanların ruhsal özellikleri:

Manoli: Hırslı, kararlı, dürüst ve inatçıdır.

Şevket: Dost canlısı, dürüst ve sempatiktir.

Panagi: Sinirli; fakat iyi yüreklidir.

Drossakis: Değişik fikirleri olan, dürüst ve iyi biridir.

Kahramanların fiziksel özellikleri:

Manoli: Uzun boylu, siyah saçlıdır.

Åževket: Orta boylu ve esmerdir.

Panagi: Uzun, ince ve kumraldır.

Drossakis: Orta boylu, kumral ve zayıftır.

10-Bu kahramanlardan Manoli’yi kendime yakın buldum. Çünkü ben de onun gibi hırslıyımdır. Fakat kahramanlardan hiçbirinin yerinde olmak istemezdim. Çünkü hepsinin hayatları acıyla dolu ve ben bu acıların hiçbirini çekmek istemem.

11-Kitabımız İzmir’de, Kırkıca Köyü’nde ve savaÅŸ cephelerinde geçmektedir.

12-Anlatılan çevreler yaşadığımız, bildiğimiz çevrelerdir.

13-Kitaptaki olaylar Kurtuluş Savaşı öncesi ve sırasında devam ediyor. Bunu kitaptaki olaylardan anladım.

14-Kitabımızın ana düşüncesi insanların savaş yıllarında çektikleri acıların göz ardı edilmesi ve insanları birbirine düşürmenin çok yanlış olmasıdır. Ayrıca insanlar çok sevdikleri insanları bile savaş yüzünden vurabiliyor. Bence bu kitabın yazılış amaçlarından biri de artık savaşların engellenmesi gerektiğidir.

15-Yazar kitapta varlığını hissettirmiyor.

16-Serim: Birinci Bölüm

Düğüm: İkinci Bölüm ve Üçüncü Bölüm’ün son kısmı hariç tüm diÄŸer kısımları

Çözüm: Son bölümün son kısmı (aslında bir bakıma bu kitabın çözüm kısmı yok da denebilir.)

17-Kitabın kapağında birçok insan ve ellerinde Türk bayrakları görüyoruz. Bence bununla tüm insanların aslında dost olduğu anlatılmaya çalışılmış.

18-Kitabın adı olan ‘Benden Selam Söyle Anadolu’ya’, kitabın baÅŸ kahramanı olan Manoli’nin asıl yurdu olarak Anadolu’yu benimsemesini vurguluyor.

19-Kitap beni derinden etkiledi. Bunu başka arkadaşlarıma tavsiye ederim; çünkü bu kitap Türk-Yunan dostluğunu ve savaş esnasında çekilen acıları çok açık olarak gözler önüne seriyor.

Balkanların Tarihi

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ADI

Balkanların Tarihi

KİTABIN YAZARI

Georges CASTELLAN

YAYINEVİ VE ADRESİ

Doğan Yayınları Bağcılar / İSTANBUL

BASIM TARİHİ

Åžubat 1995

KİTABIN YAYIM MAKSADI

Kaynak

KİTABIN ÖZETİ :

İki ana kısımdan oluÅŸan kitabın birinci kısmında; Balkan halklarının kimliÄŸi, Bizans’tan etkileniÅŸi, Osmanlı İmparatorluÄŸu’ nun bölgeyi hakimiyeti altına almasını ve burada izlediÄŸi OsmanlılaÅŸtırma politikasını anlatıyor.

İkinci kısımda ise Osmanlı’nın çökmeye baÅŸlamasıyla bölgedeki hakimiyetini kaybediÅŸini, Avrupa’nın burayı bir pazar olarak görmesini, kendi çıkarları doÄŸrultusunda bölgeyi yönlendirmek için oynadığı oyunların günümüze kadar olan sürecini anlatıyor.

BALKANLARIN TARİHİ

Balkanlar; çok yakın bir tarihe kadar Avrupa’nın barut fıçısı, günümüzde ise yapboz oyuncak olan küçük devletlerden kurulu bir coÄŸrafya. Bu geniÅŸ coÄŸrafyada yaÅŸayan deÄŸiÅŸik toplumlar uzun bir ortak macera yaÅŸadıktan sonra Avrupa’da özel bir kültürü oluÅŸturmuÅŸtur. Bu özgün kültürü anlamak için tarihe bakmak gerekir.

M.Ö.2000 sonlarında Balkan Yarımadası’nın güneyinden gelen Hint-Avrupa sınıfına dahil “Achenler" Miken uygarlığını oluÅŸturdular. Trakya’da ise Yunanlı ya da Doryen olduÄŸu anlaşılmayan Makedonya Krallığı M.Ö. 7 yy.da kurulmuÅŸtu. Bugünkü Arnavutluk halkı olan İliryalılar ve Tuna’nın kuzeyinde bulunan Daçyalılar (Romenler) bölgeye yerleÅŸmiÅŸtir. 6.yy.ın sonlarına doÄŸru Slavlar kuzeyden gelerek Bizans topraklarına yerleÅŸmeye baÅŸlar. Bulgarlar ise Hazarlardan kaçarak Bulgar-Slav bir devlet kurarlar. Bizans İmparatorluÄŸu bu devletlere bulundukları yerlerde yerleÅŸmeleri için izin verir. Bu devletler Bizans’tan öyle etkilenirler ki Osmanlı Balkanlara girdiÄŸinde her yerde BizanslaÅŸtırılmış köylülere rastlanır.

Anadolu Selçuklu Devleti beyliklere bölündüğünde Osman Bey Bizans sınırında Osmanlı BeyliÄŸi’ni kurar. Daha sonra bir devlet olarak "Fetih-Cihat" dönemi baÅŸlar. Osmanlı tahtı babadan oÄŸula geçerken her Osmanlı padiÅŸahı Balkanlarda yeni topraklar alır. Fatih Bizans’ı aldığı gibi Balkanlardaki mirasını da almak ister. Kanuni Sultan Süleyman zamanında da Osmanlı sınırları batıda Avusturya’ya kadar uzanır.

Osmanlı Balkanları fethedince burada OsmanlılaÅŸtırma politikasını uygular. Fatih, İstanbul’u alınca halkı sürmüş, buraya Türkmenler, OsmanlılaÅŸmış Slav ve Yunanlıları yerleÅŸtirir. Fatih’in varisleri de bu politikayı izler. Balkan ÅŸehirlerinin çoÄŸu bu çeÅŸit halk yenilemesi sürecinden geçer. Osmanlı topraklarında yaÅŸayıp Müslüman olmayan Zimniler, hiyerarÅŸik önderlerinin sorumluluÄŸunda Osmanlı yasalarına ters düşmeyecek dini bir topluluk oluÅŸur. Yahudi, Ermeni ve Rumlar bu ÅŸekilde kendilerine birer önder seçerler. Bu ulus sistemi daima kuvvetlinin yani Osmanlı’nın lehine gerçekleÅŸir. Balkanlarda din deÄŸiÅŸtirme avantaj saÄŸlar. Cizye yok, adil yargı, güvenlik ve malın korunması, esir ise azat olunma, loncalara üye olma, yanlızca Müslümanlara verilen haklardır.

Osmanlı İmparatorluÄŸunda baÅŸlayan yönetim krizi 17.ve 18 nci yy.’da hat safhada dır. Daha öncesinde ise baÅŸarılı fetihler bunu gizler. Ayrıca haremde dönen entrikalar krizin oluÅŸumunda etkilidir. İkinci Viyana kuÅŸatmasının baÅŸarısız olması Osmanlı ilerleyiÅŸinin durduÄŸu anlamına gelir. Bu arada Balkanlarda da karışıklıklar meydana gelir. 17 nci yy.’da Balkan köylüsünün durumu iyileÅŸmiÅŸ, burjuva kesimi ortaya çıkmıştır. Rönesans hareketleri Balkanlara kadar sokulmuÅŸ ve etkilerini göstermeye baÅŸlamıştır. Osmanlı’nın 18.yy.daki gerilemesinin önüne geçme çabası boÅŸunadır. Çünkü yönetici çevreler kendi çıkarları yüzünden her ÅŸeye karşı çıkmaktadırlar. Avrupa’daki sanayi inkılabı yeni dengeler oluÅŸtururken İslam devletinin psikolojik ve politik katılığı reform ve devrimlerin önüne set çeker. Aydınlanma çağını yaÅŸayan Avrupa ya karşın Balkan ülkeleri geri kalmış bir kültüre ve yarı sömürge bir ekonomiye sahip bölgeler haline gelir. Ekonomik açıdan da Osmanlı Avrupa’ya bağımlı bir haldedir. Osmanlı hammaddesi Avrupa’ya gidiyor, mamul olarak tekrar dönmektedir. Balkanlardan Osmanlı hakimiyeti iyice zayıflar, burada paÅŸalar kendi beyliklerini kurarlar. Ayan denilen bu beyler öyle ki diÄŸer devletlerle iÅŸ birliÄŸi yapmaktadırlar.

Osmanlı, Balkanlarda Müslüman ve Zimnileri ulus yönetimi ile birlikte yaÅŸatmıştır. Osmanlı politikası yeni OsmanlılaÅŸtırma, din deÄŸiÅŸtirmeye gitmeden hayat tarzını kabul etme çok yaygın uygulanır. Halk, dilini korumuÅŸ Türk gibi yaÅŸamıştır. Buna göre gayri Müslimler ikinci planda kalmıştır. Bu sistem 17. ve 18. yy.’larda ayrılığı artırıcı bozukluklara yol açar.

18.yy. sonunda Balkanlardaki geliÅŸmeler büyük bir fırtınayı haber vermektedir. Gerçekten Sırp ve Yunan ayaklanmaları İslam İmparatorluÄŸundan, bir Hıristiyan devlet yaratmıştır. İlk defa Karayorgi önderliÄŸinde ayaklanan Sırplar, Rusya ve Avusturya ile anlaÅŸarak büyük bir isyan çıkarırlar. Ruslar desteÄŸini çekince bu ayaklanma kanlı bir ÅŸekilde bastırılır. Daha sonra Sırp hareketinin önüne geçen MiloÅŸ dengeli bir politika izleyerek Sırp devletine özerkliÄŸini kazandırır. İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı devleti içinde özerk bir Yunan devleti kurma amacındadır. Novarin olayından sonra Rusya’ ya yeniden Osmanlı, 13 milyon Frank karşılığında 1833 yılında Yunanistan’ nın bağımsızlığını tanır.

Osmanlı devletinde görülen iç sorunlar Avrupa krizine dönüşmektedir. Bu sorunlar birbirinden adeta kuvvet alıp tekrar kriz olarak geri döner. Yunan isyanını bastıramayan Osmanlı Devleti, Mısır Valisinden yardım ister. Mısır Valisi karşılığında Mora’yı ister. Yunanistan bağımsızlığını kazanınca padiÅŸah Kavalalı’ya Girit’i verir. Bunun üzerine Vali Osmanlı üzerine yürür ve Osmanlı ordularını yener. Rusya’nın yardımıyla bu kriz aşılır. Daha sonra ise 1853 yılında Kırım Savaşı baÅŸlar, Osmanlı Devleti’nin yenilmesiyle Eflak ve BoÄŸdan’ın birleÅŸerek Romanya Devletinin kurulmasını kabul eder. 1840 yıllarda Avusturya’daki Milliyetçi hareketler bütün Balkanlarda etkilerini gösterir. Kırım Savaşından sonra Balkanların dengesinin Avrupa’ya baÄŸlı olduÄŸu ortaya çıkar. Bu arada bir Yugoslav devlet üzerinde anlaÅŸmaya varılır. Hırvat, Bosna Hersek, KaradaÄŸ, Arnavut ve Sırplar ayaklanmaya katılacaklarına söz verirler. Sırp ve Yunan devleti Osmanlı’ya karşı birlikte savaÅŸma kararı alırlar Rusya ise Balkan devletleri için Osmanlı’dan reform istemek üzere Avrupalı devletlere toplantı önerir, ama Abdulhamit daha önce davranıp MeÅŸrutiyeti ilan eder. Bunun üzerine Rus çarı Osmanlı üzerine yürür ve YeÅŸilköy’e kadar ilerler Osmanlı Devleti barış isteyince Sırbistan, KaradaÄŸ Romanya bağımsızlık ilan eder. Bulgaristan ise ikiye bölünür; Özerk Bulgaristan prensliÄŸi ve yarı özerk DoÄŸu Rumeli BeylerbeyliÄŸi olmak üzere Rusya’nın Bosna-Hersek’i Avusturya-Macaristan’a bırakması üzerine Avusturya düzeni yeniden kurmak için askeri iÅŸgal ÅŸeklinde buraya girer. Buraya atanan vali sömürgeleÅŸtirme konusunda mezheplerin dengesini bozma amacı güder. Böylece ulus çatışmaları çoÄŸalır. Bu arada Osmanlı’dan kopan Makedonya, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan tarafından paylaşılamaz. Balkanlardaki Hristiyan dayanışması yerini savaÅŸ ve terörizmi getiren milliyetçiliÄŸe bırakır. Osmanlı Devletinde ise MeÅŸrutiyetin ilanından sonra Abdulhamit’in baskıcı yönetimi ve devletin kötü gidiÅŸatı aydınlar ve subaylar arasında çalkantıya yol açar, İttihat ve Terakki, Hürriyet gibi gizli derneklerin kurulmasına yol açar. İkinci MeÅŸrutiyet’in ilanı ile İttihat ve Terakki yönetime geçer ve ulus sistemini reddederler, imparatorluk bünyesinde her kesin eÅŸit haklara sahip Osmanlı olduklarını söylerler. Oysa Balkanlar özerklikten bağımsızlığa kadar deÄŸiÅŸik görüşlere sahiptir. Bir yandan Jön Türklerin milliyetçi yapısı bir yandan Avrupa baskısı Balkanları bir barut fıçısı gibi patlatacak konuma getirir.

İngiltere, Fransa, Rusya Balkanları potansiyel bir pazar olarak görüp burayı kapitalizmin etkisine altına alır. Şehirlerin göç almasıyla işgücü ve pazar imkanları artar. Özellikle demiryolu yapımı devletleri çok büyük borçlanmalara sürüklemektedir. Bu da, bölgede devamlı olarak politik kargaşaya yol açmaktadır.

Hasta adamın yani Osmanlı’nın Balkanlardaki hakimiyetini kaybetmeye baÅŸlamasıyla, 19.yy. boyunca Balkanlar çalkalanmış İngiltere, Fransa, ve Rusya’nın çıkar ve istekleri doÄŸrultusunda renklenmiÅŸtir. Bu merkez devletleri, Balkan devletlerini piyon olarak Osmanlı Devletine karşı kullanmışlardır.

Jön Türk milliyetçiliÄŸi baÅŸka milliyetçilikleri de uyandırır. Rusya’nın bir Balkan bloÄŸu kurması Balkan savaÅŸlarını baÅŸlatır. Bu Panslavist politika II. Balkan savaşının çıkmasına engel olamaz. Çünkü aç gözlülük Balkan devletlerinin aralarında toprakların paylaşılamamasına neden olur. Böylece yıkıcı bir savaÅŸ olan II. Balkan savaşı patlak verir.

Avusturya – Macaristan velihatının Saraybosna’da suikaste kurban edilmesinden sonra Avusturya Sırbistan’a savaÅŸ açar. Rusya ve Almanya’nın da savaÅŸa girmesiyle I.Dünya savaşı baÅŸlar. SavaÅŸ, İtilaf devletlerinin galibiyetiyle sona erer. Sıra Balkanların yeni haritasına gelir. Versay Barışında Yugoslav BirliÄŸi zafer kazanır. Romanya ise uzun politik mücadelelerden sonra İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya tarafından tanınır. Yunanistan ise zafer sarhoÅŸluÄŸundadır. Megalo İdea’nın hayellerini kurmaya baÅŸlar. Bunun için Anadolu’ya girer fakat Mustafa Kemal’in “Kemalist Devrim” olarak adlandırılan hareketiyle karşılaşır. Yunanistan 9 EYLÜL 1922’de Anadolu’yu terk eder. Lozan barışıyla Türkiye’ye Balkanlardan sadece DoÄŸu Trakya ve İstanbul kalır. Bu arada son imparator VI. Mehmet (Vahdettin) bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk eder. Osmanlı imparatorluÄŸu ölmüştür.

I. Dünya savaşından sonra Balkanlarda politik kargaÅŸa devam etmektedir. Yugoslavya’ da Sırp ve Hırvatlar arasındaki uçurum gittikçe açılır; Romanya, Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan da krallar, diktatörlüğü eline geçirir. Bu karışık, hileli düzen II. Dünya savaşına kadar sürer. Arka planda ise yarımadanın haritasını çizen devletler arasındaki (İngiltere, Fransa, İtalya) geçmiÅŸten gelen düşmanlık onlara deÄŸiÅŸik kartlar oynatır. Fransa, Yugoslavya ve Latin Romanya’ nın koruyucusu olma arzusundadır. İngiltere, öncelikle Yunanistan’la ilgilenir İtalya ise Yugoslavya ve Yunanistan’ın Adriyatik Denizinde egemen olmalarını istemez. Balkanlar yeni bir dünya savaşı arefesinde hiç olmadığı kadar hassas bir konumdadır.

II. Dünya savaşıyla İtalya ve Almanya hareket planlarını yürürlüğe koyar ve tüm Balkanları ele geçirir. Fakat Kızıl Ordu’nun Balkanlara iniÅŸi ile hakimiyet Sosyalist Rusya’ ya geçer. Almanlar geri çekilmiÅŸ, İtalyanlar yenilmiÅŸ. İngiltere’nin etkisi ile sadece Yunanistan kominzimin yörüngesine girmez. DiÄŸer Balkan ülkelerinde ise iktidara hep komünist partiler gelir. Totaliter rejimleri çarpışma sahasına gelen bölgeye Yunanistan dışında Stalin’in heykelleriyle kırmızı bir renge girer. (15 OCAK 1945)

Balkanların Rusya yörüngesinde olması adam kayırma ve rüşvet sancılarını kaybetmez. Daha önemlisi Slovenler hala kendilerini Sırp sömürgesi gibi hissederler. Kültür rekabetinin, dil çatışmalarının, saf din kavgalarının hala sürdüğü görülür. 1989 ‘da baÅŸlayan Balkan devrimleri, yarım yüzyıllık komünist yönetime son vermek istediÄŸi her adımda canlandırmaya yol açan bir devamlığı baÅŸlatmıştır. Batıdaki kapitalist düzenin varlığı ve bölgeyle irtibat halinde oluÅŸu, lüks isteyen halkı, komünizmin iç çeliÅŸkileri, Sovyet ekonomisinin çöküşü, yapılan antlaÅŸmaları hükümsüz kılar. Orta Avrupa’ da komünizmin çöküşü Yugoslavya’da, Hırvat, Makedonya, Bosna ve Sırp devrimlerine yol açar. 1989-91 yılları, balkan toplumlarına seçme özgürlüğü getirir.

Sonuç olarak Balkan halkları önce kendi tarihleriyle barışmalı, Marxizm engelinden sıyrılmalı, onları Romen, Bulgar, Arnavut yapan ya da Yugoslav olma seçeneğini sunan büyük, küçük, acı, tatlı olayları dikkate almalıdırlar. Ulusal duygunun bilincine varılmalı; bu, XX.yy. sonu gerçeklerini göz önüne alarak yapılmalıdır. Çünkü Türksüz, Yugoslavsız, Bulgarsız, Arnavutsuz, Yunansız, Romensiz, Avrupa eksiktir. Kurulacak konfederal ya da federal ortak çatı altında hepsi hak ettikleri yerlerini alacaktır.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

Balo Bilattı

Salı, 06 Kasım 2007

Balo Bilattı

Kafkasya’da Osetya yöresinde doÄŸdu. İlk ve orta öğrenimini orada yaptı. 1917 Rusya devrimi sonrasında Kafkasya’daki özgürlük ve devletleÅŸme hareketlerinin Kızılordu tarafından ezilmesi sonucunda yurdunu terk etmek zorunda kaldı.

Makina mühendisliÄŸi öğrenimi gördü. Avrupa’daki Kafkas siyasi göçmenlerinin örgütlenmelerinde aktif görevler yüklendi. BaÅŸta Fransa ve Polonya olmak üzere Avrupa’da ve YakındoÄŸu ülkelerinde örgütlenen "Kafkasya DaÄŸlıları Halk Partisi"nde ve bu partinin de dahil bulunduÄŸu "Promethee" siyasi hareketi içinde aktif rol oynadı. Parti adına önce Paris, sonra da VarÅŸova’da Rusça-Türkçe yayınlanan "Gortsı Kavkaza-Kafkasya DaÄŸlıları" (Paris 1928) dergisinde ve bu derginin siyasi nedenlerle isim deÄŸiÅŸtirmesinden doÄŸan "Severnıy Kavkaz-Åžimali Kafkasya" (1934), "Put Svoboda-Hürriyet Yolu" (1934), "Borba-SavaÅŸ" (1936), "NaÅŸa Tsel-Bizim Dilek” ( 1936), "BuduÅŸeye-Gelecek” (1936),"Vpered-İleri" (1937), "Natsionalnaya Mısl-Milli Fikir" (1937), "NaÅŸ Kray-Ülkemiz" (1937), "Prizıv-Çağırış" (1938) adlı dergilerde sürekli olarak yazı yazdı ve yöneticilik görevlerinde bulundu. Bu dergilerde kendi adıyla ve "Narton" ve diÄŸer imzalarla kaleme aldığı Kafkasya’nın tarih, kültür ve geleceÄŸiyle ilgili yazılar bugün de yararlanılabilecek niteliktedir.

İkinci Dünya Savaşından sonra; Oset’lerin Tugante ailesinden olan eÅŸiyle birlikte ABD’ne göç etti. Burada da Kafkasyalı göçmenler tarafından oluÅŸturulan kültür derneklerinde görevler aldı. SavaÅŸ sonrasında, merkezi Münih’de olmak üzere yeniden örgütlenen "Kuzey Kafkasya Milli Komitesi"nin ve bu komite tarafından Rusça-Türkçe*İngilizce yayınlanan "Kavkaz-Kafkasya" (daha sonra Obedınenniy Kavkaz-BirleÅŸik Kafkasya) dergilerinin Amerika temsilciliÄŸini yaptı.

1970 yılında California’da Long Beach kentinde öldü.

Balzac

Salı, 06 Kasım 2007

Balzac

Honoré de Balzac 20 Mayıs 1799′da Tours’da doÄŸdu. Babası bir köylü ailesindendi; adını sonradan Balzac olarak deÄŸiÅŸtirmiÅŸ ve buna soyluluk ifade eden “de” öntakısını eklemiÅŸti. Balzac hukuk öğrenimi yaptı, ama küçük yaÅŸlardan beri edebiyata gösterdiÄŸi eÄŸilim, sonunda ağır bastı. İlk edebi yapıtlarının baÅŸarısızlığa uÄŸraması nedeniyle basımcılık, yayıncılık, hatta dökümcülük yaptı. Ancak sonunda kesin olarak edebiyata yöneldi. YaÅŸamı boyunca, bir salon adamı olarak göze çarptı. Hükümdarların hükümdar soyundan gelmesi gerektiÄŸini savunanlara katıldı, görüşlerini kimi yapıtlarına da yansıttı. 1830′lardan sonra bir toplum tarihi yazmak amacıyla, eski ve yeni romanlarını üç bölüm altında topladı: Örf ve Adet İncelemeleri; Felsefi İncelemeler ve Çözümleyici İncelemeler.

1840′dan sonra, İnsanlık Güldürüsü’nün ciltleri yayınlanmaya baÅŸlandı; İnsanlık Güldürüsü, Balzac’ın daha önce yazdığı romanların toplandığı ciltlerin genel baÅŸlığıydı. Ne var ki hastaydı, gitgide artan aÄŸrıları da edebiyat çalışmalarının yavaÅŸlamasına neden oluyordu. 1848 devrimi gibi önemli tarihsel olayları yaÅŸadıktan sonra, 18 AÄŸustos 1850′de öldü. Arkasında 85 tamamlanmış, 50’si taslak halinde kalmış romanlar bıraktı. Balzac, İnsanlık Güldürüsü’nün, sayısı 2000′i aÅŸan kahramanları ile önümüze Fransız toplumunu ve kimi evrensel deÄŸerleri sermiÅŸtir. BaÅŸlıca yapıtları arasında Goriot Baba, Vadideki Zambak, Eugenie Grandet, Köy Hekimi, Köylüler, İki Yeni Gelinin Anıları sayılabilir. AÅŸağıda, İki Yeni Gelinin Anıları adlı kitaptan bir bölüm bulacaksınız. Balzac’ın 1840-1841 yılları arasında yazdığı, iki arkadaşın birbirlerine gönderdiÄŸi mektuplardan oluÅŸan İki Yeni Gelin, önce La Presse gazetesinde 1 Kasım 1841 – 15 Ocak 1842 arasında tefrika edildi, daha sonra Souverain yayınları arasında 1842 yılında kitap olarak yayınladı.

Honoré de Balzac ölçüsüz hırsı, devasa yapıtının evrenselliÄŸiyle, Moliere ve Hugo’yla birlikte kuÅŸkusuz Fransız edebiyatının en önemli adlarındandır. İtalya’da Dante’nin, İspanya’da Cervantes’in, İngiltere’de Shakespeare’in, Almanya’da Goethe’nin, Rusya’da Tolstoy’un yaptığı gibi, o da Fransa’da gerçekliÄŸe damgasını vurmuÅŸ, dilin bütün olanaklarını kullanarak çağının toplumunu anlatmış, kendi kiÅŸiliÄŸini yapıtına yansıtarak, yaÅŸamla edebiyat arasında ÅŸaşırtıcı iliÅŸkiler kurabilmiÅŸtir. YaÅŸamla romanı kaynaÅŸtırarak, ‘yaÅŸamdaki zaferlerle’ ‘edebiyattaki zaferleri’ aynı potada eritmiÅŸ, yaÅŸamını ve romanlarını ‘kesinlikle aynı biçimde kurmuÅŸtur’ (Proust).