‘Astronomi’ Kategorisi için ArÅŸiv

Toplumun Uzay Araştırmalarına Olan İlgisini Arttırmak

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ADI

DoÄŸu Ekspresinde Cinayet

KİTABIN YAZARI

Agatha Christie / Gönül Suveren

YAYINEVİ VE ADRESİ

Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL

BASIM TARİHİ

Ocak 1986

KİTABIN YAYIM MAKSADI

Trende Yaşanan Cinayetin Anlatılması

KİTABIN ÖZETİ :

Cinayete kurban olan kiÅŸi, Bay Rachett adıyla anılmaktadır. Ve daha sonra gerçek adının Cassetti olduÄŸu ortaya çıkacaktır. Kendisinin öldürüleceÄŸinin farkına varmış ve korunması için aynı trende bulunan dedektif Poirot’a yirmibin dolar teklif etmiÅŸ, fakat Bay Poirot adamın tehlikeli biri olabileceÄŸini dedektiflik içgüdüsünün de yardımıyla sezinleyerek kabul etmemiÅŸtir.

Cassetti’nin öldürülme sebebi, daha önce çocuk kaçırma olaylarına karışmış olmasıdır. En son ise Amerika’nın tanınmış ailelerinden Armstrong’ların kızını kaçırmış ve fidye istemiÅŸ, daha sonra ise de çocuÄŸu öldürmüştür.

Cinayetin aydınlatılma iÅŸini Ekspresin müdürlerinden olan Bay Bouc, Poirat’a teklif eder, o da bunu kabul eder ve ipuçlarını o anda trende bulunan doktoru da yanlarına alarak, üçü araÅŸtırmaya baÅŸlarlar. Cinayeti ortaya çıkarabilecek dört ipucu bulunur;

Bunlar bir kondüktör elbisesi düğmesi, bir pipo temizleyici, üzerinde H harfi bulunan deÄŸerli bir mendil ve cinayetin saatini bulmalarına yardımcı olabilecek 01:15’i gösteren durmuÅŸ saat, doktor da yaptığı incelemeler sonucunda cinayetin 00:00 ile 02:00 arasında iÅŸlenmiÅŸ olduÄŸunu ortaya koyar.

Åžimdi bir de trende bulunan yolculara göz atalım: Albay Arbuthnot Hindistan’daki görevini bitirerek İngiltere’ye dönmekte, daha sonra aralarında bir iliÅŸki anlaşılan Mary Debenham ise, 25 yaÅŸlarında mürebbiyelik yapan biridir. Mac Queen Rachett’in sekreteri, Prenses Natalia Dragomiroff, yaÅŸlı, soÄŸukkanlı ve son derece çirkin olmasına raÄŸmen güçlü bir kiÅŸiliÄŸe sahiptir. Caroline Hubbard, hep kızından bahseden orta yaÅŸlı geveze bir kadın, Masterman ise Rachett’ın uÅŸağıdır. Michel yıllardan beri aynı hatta çalışan kondüktördür. Trende seyahat eden 13 yolcudan diÄŸer altısının isimleri ise, Greta Ohlsson, Kont ve Kontes Andrenyi, Cyrus Hardman, Foscarelli, ve Hildegarde Schmidt’tir.

Delilleri incelemeye ve tanıkları dinlemeye başlayan üçlü, ipuçlarını yavaş yavaş çözerek sonuca ulaşmaya başlarlar. Bu süreçte İstanbul Calais vagonundaki yolcuları tek tek sorgular, cinayetin işlendiği gece koridorlarda gezen kırmızı kimonolu bir kadın saptanır. Cinayeti iki kişinin işlediği kanısına varırlar. Bunun sebebi cesedin üzerindeki bıçak yaralarının fasılalarla açıldığıdır. Tariflere göre cinayeti işleyen esmer, kısa boylu, zayıf ve ince kadın sesli biridir. Bu da cinayeti biri kadın biri erkek iki kişinin işlediği kanısını ortaya koyar.

Cesette on iki adet yara bulunmakta, vagondaki tek pipo içicisinin Albay Arbuthnot olduğu anlaşılır. Düğmelerin bulunduğu üniformayı ise sadece kondüktör giymektedir. Trende H harfiyle başlayan isme sahip biri de bulunmamakta, tüm kapıları kilitli olan trene dışarıdan yolcu binmediğine göre, katil vagonun içerisindedir. İçerideki on üç kişiden biridir ama hangisi?

Kitabın bundan sonraki bölümleri daha da ilginç ve sürükleyicidir. Hercule Poirot hemen her yolcunun bu cinayeti işleyebileceği ihtimaline karşın olanca titizliğiyle onları dinlemeye devam eder. Her birinin cinayeti nasıl ve ne amaçla yapabileceklerini kurgular; ancak hiçbirinin bu işi yapmamış olduklarına dair veriler de mevcuttur. Dışarıdan biri de vagona binmediğine göre bu cinayeti kim planlanmış ve yapmıştır?

Kitap oldukça ilginç ve akla gelmeyecek bir biçimde sonlanır. Poirot ince zekası sayesinde cinayeti çözmüş, en son vagondaki tüm yolcuları yemek salonuna toplar ve cinayeti açıklar. İki ihtimal vardır, birincisini salondakilere anlattığında yolcular bunu fazla inandırıcı bulmaz. İkinci ihtimal ise doğru senaryodur. Fakat bu da yolculardan hiçbirinin işine gelmez.

Her zaman gerçekler doğru olanı ya da olması gerekeni ortaya koymamakta, veya bazı işler öyle olması gerektiği için olmuştur. Birinci ihtimalin tüm yolcular, dedektif, ekspresin müdürü ve doktor tarafından kabul edilmiş olmasının sebebi budur.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

Evrenin Oluşumunu, Bilinmeyen Yönlerini Göstermek. Geçmişten Günümüze Bu Konudaki Gel

Salı, 06 Kasım 2007

KİTABIN ADI

Kozmos

KİTABIN YAZARI

Carl SAGAN / Reşit AŞÇIOĞLU

YAYINEVİ VE ADRESİ

Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL

BASIM TARİHİ

1997

KİTABIN YAYIM MAKSADI

Evrenin Oluşumunu, Bilinmeyen Yönlerini Göstermek. Geçmişten Günümüze Bu Konudaki Gelişmeleri Aktarmak

KİTABIN ÖZETİ :

Kozmos, olmuÅŸ veya olan, ya da olacak herÅŸeydir. Kozmos “düzen içerisinde evren” anlamında kullanılan Yunanca bir sözcüktür ve bir bakıma “karmaÅŸa” anlamına gelen kaos’un karşıtıdır.

İnsanoÄŸlunun yaratılışından beri var olan merak etme hissi, insanı evrenin oluÅŸumu ve bilinmeyenlerini öğrenmeye itmiÅŸtir. Aynı zamanda evrende meydana gelen olayların tek düzen olmayışı ve sürekli deÄŸiÅŸken oluÅŸu, insanoÄŸlunun merakını daha da cezbetmiÅŸtir. Bilinmeyeni öğrenmek insanı sevindirdiÄŸi gibi, bilginin hayatta kalabilmenin de ön koÅŸulu olduÄŸu anlaşılmıştır. “Bilinende sınır vardır, bilinmeyende sınır yoktur. İnsan aklı anlaşılmazlığın derin okyanusunda barınacak bir ada saÄŸlar. Her kuÅŸaÄŸa düşen iÅŸ, bu okyanustaki adaya biraz daha toprak katarak büyütmektir.” (Huxley) Buradan da anlaşılacağı gibi bilinmeyeni öğrenmenin yanısıra öğrenilenlerin de diÄŸer kuÅŸaklara aktarılması büyük önem taşımaktadır.

Kozmos insan aklının alamayacağı ve dünyadaki ölçülerin yetmeyeceÄŸi kadar büyüklüğe ve geniÅŸliÄŸe sahiptir. Kozmos’ ta ölçü olarak ışık hızı (saniyede 300.000 km.) kullanılmaktadır. Kozmos’ un enginliÄŸinde yerküremizin bulunduÄŸu galaksiler gibi binlerce galaksi mevcuttur. Samanyolu’nda karmaşık ama uyumlu biçimde dolaÅŸan her türden 400 milyar yıldız yer alır. Bu engin denizde yer küremizin küçük bir dünya olduÄŸu ilk olarak önemli keÅŸiflerin yapıldığı OrtadoÄŸu’ da aydınlığa kavuÅŸmuÅŸtur. M.Ö. 3 ncü yüzyılda o dönemin önemli metropellerinden Mısır’ın İskenderiye kentinde bir çok bilim adamı yaÅŸamakyaydı ve büyük bir kütüphaneye sahipti. İskenderiye’ de yaÅŸayan bilginlerden Eratostenes okuduÄŸu bir kitapta ilginç bir gözleme rastlamıştır. Kitapta Syene adlı kasabada 21 Haziran günü yere dikilen sopaların yere gölge yapmadıklarına iliÅŸkin yazıya rastladı. Yaz günlerinin en uzun olduÄŸu gün dönümünde, saat öğlene yaklaÅŸtıkça gölgelerin kısaldığı tam öğle vaktinde gölgenin yok olduÄŸundan bahsediliyordu. Eratostenes bir bilim adamı olarak normal bir olay gibi görünen bu olayı bir deney yaparak kendi de gözlemledi. Erastotenes 21 Haziran gününde İskenderiye’ ye dikilen sopaların gölge yaptıklarını gözlemledi. Syene’ de dikilen sopalar gölge yapmıyordu da bir hayli kuzeyinde bulunan İskenderiye’ de gölge oluÅŸuyordu. İki deneyden de yola çıkarak yeni verilere ulaÅŸtı. EÄŸer her iki ÅŸehirde de güneÅŸin tam tepede olduÄŸu vakitte gölge oluÅŸmasaydı yeryüzünün düz olduÄŸu sonucu çıkardı. Fakat Syene’ de hiç gölge yokken İskenderiye’ de gölge oluÅŸumu Dünya’nın yuvarlaklığının ispatıydı. Aynı zamanda Eratostenes yaptığı hesaplamalarla Dünya’ nın çevre uzaklığını da bulmuÅŸtu. Yaptığı hesaplamalarda hatalar olmasına raÄŸmen bunu 2200 yıl önce bulduÄŸuna göre pek hatalı sayılmazdı. Erastotsenes’ in yaptığı deneyleri, ölçümleri ve düzenlediÄŸi deniz keÅŸifleriyle birçok denizciyi yüreklendirmiÅŸtir. Macellan, Erastotenes’ in eserlerinden ve diÄŸer kaÅŸiflerin yaptığı denemelerden faydalanarak Dünya’ nın çevresini deniz yoluyla dolaÅŸan ilk insan olmuÅŸtur.

İnsanoÄŸlu yaÄŸtığı deniz seferleriyle keÅŸiflere hız vermiÅŸ yeni coÄŸrafi bölgeler keÅŸfetmiÅŸtir. Bu keÅŸifler Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını keÅŸfiyle doruk noktasına ulaÅŸmıştır. Kristof Kolomb da Macellan gibi Eratostenes’ in eserlerinden büyük ölçüde yararlanmıştır. Milattan önce üçüncü yüzyılda baÅŸlayan altıyüzyıllık serüven bizi uzay kıyılarına taşımıştır. Dünyada yapılan keÅŸiflerin bitmesi üzerine hedef uzayda gezegenlere yönelmiÅŸtir. Ayrıca Dünya’ nın oluÅŸumundan bu yana canlıların üzerinde yapılan incelemelerde, yerküre oluÅŸumu esnasında bulunan gazlar o dönemde bolca oluÅŸan yıldırımlardan etkilenerek tek hücreli canlılar meydana getirmiÅŸtir. Bunlar zamanla ortamdan dolayı deÄŸiÅŸime uÄŸrayıp, üreyip çoÄŸalmışlardır. Evrimle deÄŸiÅŸen canlılar, insanoÄŸlunun ve tabiatın etkisiyle, kimi zamanımıza kadar ulaÅŸmış, kimi de yok olup gitmiÅŸtir. Hiçbir ÅŸeyin deÄŸiÅŸmediÄŸi bir gezegende yaşıyor olsaydık, yapılacak pek az iÅŸ olurdu. Düşünüp bulacak bir ÅŸey kalmazdı. İnsanoÄŸlu her döneminde uzayı merak etmiÅŸ, becerileri gökyüzüne bakarak gezegenlere, yıldızlara ve yıldızların oluÅŸturduÄŸu gruplara yapılan benzetmelere göre isimler verilmiÅŸtir. ÖrneÄŸin Büyük Ayı, Çoban Yıldızı vb., Kepler adlı bilgin, Pitagoras’ ın üç boyutlu cisimlerinden faydalanarak GüneÅŸ Sistemi erafındaki gezegenleri keÅŸfetmiÅŸtir. Gezegenlerin daha önceleri dairesel yol izledikleri düşünülmüş ve daireyi de mükemmel geometrik ÅŸekil diye adlandırmışlardır. Kepler, Tyoho adlı bilginin de gözlemlerinden faydalanarak gezegenlerin elips çizerek döndüğünü saptamıştır. Gezegenlerin GüneÅŸ’ in yörüngesi etrafında yörüngelerini terk etmeden dolaÅŸması, Newton’ın dikkatini çekmiÅŸ gizli bir çekim gücü olduÄŸunu düşünmüştür. Daha sonra yaptığı gözlemlerle çekim gücünü bulan ilk kiÅŸidir. Zaman zaman dünyanın atmosferine giren kuyruk yıldızlar, insanların üzerine büyük etkiler yaratmıştır. Bunlardan en büyüğü Halley kuyruklu yıldızıdır. İnsanlar dünyanın batacağına inanmışlar paniÄŸe kapılmışlardır. Önemsemedikleri astronomların açıklamalarıyla rahatlamışlardır. Her dönemde olduÄŸu gibi bilim adamlarına çoÄŸu zaman inanılmamıştır. Yapılan birçok buluÅŸu tanrıya karşı gelmek suçlamasıyla bilim adamları cezalandırılmıştır.

Bilim adamları çoÄŸu zaman geçimlerini temin etmek için araÅŸtırmalarına ara vermiÅŸtir. Ya da bir çok düşüncelerini ellerindeki kaynakların yetersizliÄŸinden gerçekleÅŸtirememiÅŸlerdir. Hatta bazı dönemlerde birtakım irticacı din adamları tarafından afaroz edilerek toplumdan soyutlanmışlardır. Yüzyıllar geçtikçe teknoloji ve bilim ilerlemiÅŸ uzay araçlarıyla uzaya keÅŸifler düzenlenmiÅŸtir. Mor ötesi ve kızıl ötesi ışınlar kullanılarak daha uzaklardaki gezegen ve galaksiler hakkında bilgi edinilmiÅŸtir. DiÄŸer gezegenlerdeki hayat kaynakları araÅŸtırılmış baÅŸka dünyalara ve yaÅŸayan canlıların olduÄŸu düşünülerek uzaya radyo sinyalleri gönderilmiÅŸtir. Uzaya gönderilen uzay gemileri dünya üzerindeki canlılar hakkında bilgi veren plaklar konulmuÅŸtur. Venüs’ ün atmosferinde yapılan gözlemlerde büyük su kütlelerine rastlanmış, buradan yola çıkılarak canlıların yaÅŸayabileceÄŸi düşünülmüştür Venüs’ün üzerinde büyük su kütleleri olduÄŸu düşünülmüş, su kaynaklarında tek hücreli canlıların bulunacağı düşünülmüştür. Daha sonra yapılan araÅŸtırmalar sonucu Venüs’ teki atmosferin karbonhidratla kapalı olduÄŸu ve yüzeyin çok sıcak olduÄŸu tespit edilmiÅŸtir. Atmosferdeki karbonhidrattan ve yüzeydeki sıcaklıktan dolayı suyun buharlaÅŸarak kaybolduÄŸu kanısına varılmıştır.

Hayat olabileceÄŸi varsayımlarının en çok yoÄŸunlaÅŸtığı gezegen ise Mars gezegenidir. Mars yapı itibariyle Dünya’ mıza birçok benzerliÄŸi bulunması dolayısıyla bu tür varsayımlar Mars gezegeni üzerinde daha da yoÄŸunlaÅŸmıştır. Fakat yapılan incelemelerde ÅŸu ana kadar Mars’ ın üzerinde herhangi bir hayat kaynağına rastlanamamıştır. Mars’ ta yaÅŸamın olmayışına ait deliller vardır. Bunlar oksijenin azlığı insanların solumasını engeller ve ozon tabakasının ince olmasından dolayı GüneÅŸ’ in mikrop öldürücü mor ötesi ışınları direk geçmektedir. Fakat bu delillere raÄŸmen Mars’ ın üzerinde büyük su birikintileri oluÅŸmuÅŸtur. Dünya’ daki tek hücreli canlıların bazılarının da Mars’ ta yaÅŸayabildikleri gözlenmiÅŸtir. Yapılan araÅŸtırmalarda uzaydan bir takım sinyaller alındığı ve insanlardan daha akıllı varlıkların yaÅŸadığı varsayılmaktadır.

Teknolojide bilimde meydana gelen gelişmelerin yanı sıra insanoğlu evrimin etkisiyle zihinsel gelişiminde de değişmeler meydana gelmiştir. Bilim öncesi zamanlar düşünüldüğünde kitaplıkların henüz bulunmadığı zamanlarda zeki merak dolu ve hem toplumsal hem cinsel konulara karşı ilgi duyardık. O dönemlerde henüz deneyler gerçekleşmemiş, icatlar gün ışığına çıkmamıştı. Ateşin bile ilk kez bulunduğu dönemlerde insanlar, yıldızlar ve gezegenler hakkında neler düşünüyorlardı acaba? İnsanlar o dönemlerde daha yeni yeni çevrelerini ve doğayı keşfediyorlardı. Çevrede hangi otların yenilip yenilmeyeceği hakkında denemelerde bulunuyorlardı. Edindikleri deneyimleri kendilerinden sonraki nesillere aktarıyorlardı. Daha sonra av malzemeleri yaparak karınlarını doyurmak için hayvanları avlamaya başladılar. Avlanma esnasında hayvanlardan da zarar görme ihtimalleri olduğu için onları iyice etüd ediyor, ne yiyip ne içtiklerini, nasıl ürediklerini dikkatlice gözlemliyorlardı.

İnsanlar yaÅŸam mücadelerlerinin yanısıra doÄŸada meydana gelen olaylar da onları derinden etkiliyordu. Gök gürlemesi fırtına çıkması vb. olaylar onları ürkütüyordu. Geceleri uzandıkları yerden engin uzay boÅŸluÄŸuna baktıklarında ışıklı her noktayı incelediklerinde ve bunları bir araya getirdiklerinde gözlerinin önüne çeÅŸitli ÅŸekiller getirmiÅŸler ve bunlara çevrelerindeki hayvanların ve cisimlerin isimlerini takmışlardır. DoÄŸada meydana gelen her olayın tanrıların kontrolünde olduÄŸuna inanıyorlardı. Tanrıların durumlarının iyi olduÄŸu zamanlarda bolluk ve bereket olduÄŸuna, tanrıların kızgın zamanlarında ise baÅŸlarına büyük felaketler geleceÄŸine inanıyorlardı. Fırtına çıkması, deprem olması, kuraklık olması vb. Ne var ki tanrılar kaprisli olduklarında tutumlarından emin olunamazdı. Onların gözünde doÄŸa bir giz kutusuydu. Dünyayı anlamak zordu. Yüzyıllar geçtikçe insanların fikirleri deÄŸiÅŸmiÅŸ, büyük medeniyeler meydana gelmiÅŸti. Bundan 2500 yıl önce İyonya’ da her ÅŸeyin atomdan oluÅŸtuÄŸuna inanan insanlar meydana çıktı. Hastalıkların ÅŸeytan iÅŸi olmadığına inanan insanların sayısı artmıştı. Yüzyıllar geçtikçe daha büyük medeniyetler oluÅŸmuÅŸ bir çok icat ve keÅŸiflerle insanoÄŸlu büyük yollar kat etmiÅŸtir. Çinlilerin kağıdı ve basım aracını icadı ile roketler, saatler ve okyanuslara açılan teknelerin bulunuÅŸuyla günümüze dek büyük geliÅŸmeler meydana gelmiÅŸtir.

Sonuç olarak teknolojinin geliÅŸmesiyle birlikte yeni geliÅŸmelerin iyi yönde kullanılmasının yanısıra, teknoloji insanların birbirini yok etmesi maksadıyla da kullanılmıştır. Dönem dönem dünyaya zulümle, savaÅŸla hükmederek kontrolü altına almak isteyen hasta ruhlu insanlar da gelmiÅŸtir. Sonuçta nükleer silahların bulunmasıyla insanoÄŸlu birbirlerini yok etme yarışına girdiler. Bu aÅŸamada nükleer silahı bulan Amerikalılar olmuÅŸtur. Amerikan bombası olursa, Sovyetler BirliÄŸi’ nin de olması gerekirdi. Ardından İngilizler, Fransızlar, Çinliler ve Pakistanlılar da nükleer silah elde etmek için çabaladılar ve emellerine ulaÅŸtılar. İkinci Dünya Savaşında yirmi ton TNT kullanıldı. Bu bir kentin bir semtini yıkıp yakacak bir güce sahipti. SavaÅŸta tüm kentlere atılan bombaların tutarı iki milyon tondur. Sovyetler BirliÄŸi de ABD’ nin ellerindeki nükleer silahlar, savaÅŸta atılan tüm bombaların gücüne sahiptir ve her iki ülkenin destratejik bombardıman güçlerinin 15 bin hedefi tehdit ettiÄŸi bilinmektedir. Ellerindeki silahlarla İkinci Dünya Savaşı’ nda altı yılda yapılan tahribatı altı saatte yapacak silahlar mevcuttur. Demek oluyor ki yer küremizde geleceÄŸi garantili hiçbir bölge yoktur. Aynı zamanda dünyamızdaki kaynakların giderek azalması teknolojinin getirdiÄŸi kirliliÄŸin artmasıyla yaÅŸam daha dazorlaÅŸmıştır. GeliÅŸen teknoloji ve bilimin ışığında belki ilerleyen yıllarda uzaydaki yaÅŸamın en uygun olduÄŸu koloniler kurulabilir. Ya da burada kullanılabilecek kaynaklardan faydalanılabilir. Uzay araÅŸtırmalarında öncelikle Rusya ve ABD’ nin baÅŸlattığı çalışmalar, İngiltere, Fransa ve Çin’ in çalışmalarıyla da hız kazanmıştır. Hatta ülkeler arasındaki gücün sembolü olmuÅŸtur. Kitabın başında da bahsedildiÄŸi gibi hayatta kalabilmenin ön koÅŸulu bilim olmuÅŸtur. Günümüzde de ticari, sosyal, ekonomik ve askeri alanda bir ülkenin büyüklüğü teknolojinin geliÅŸimine baÄŸlıdır. İnsanoÄŸlu aklı ve hayal gücüyle birçok bilinmeyeni bulmaya elveriÅŸlidir. Bizlere düşen en büyük görev bilime ve bilim adamlarına önem vermektir.

Ülkemizin geçmiÅŸinde ve günümüzde birçok deÄŸerli bilim adamı çıkmasına raÄŸmen bunlar gerici zihniyetlerin engeline takılmış, yeterince kaynak saÄŸlanamamıştır. EÄŸer bizler de diÄŸer devletler arasında büyük bir güce sahip olmak istiyorsak bu konudaki çalışmalara hız kazandırmalıyız. Buna insan potansiyeli olarak sahibiz. Büyük önder Atatürk’ ün de Onuncu Yıl Nutku’ nda belirttiÄŸi gibi “Türk Milleti Zekidir, Çalışkandır.” övgülerine layık olmalıyız.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

Güneş

Salı, 06 Kasım 2007

GÜNEŞ

GüneÅŸ sisteminin merkezinde yeralan, en yakın yıldız, Dünya’dan ortalama 149.591.000 km uzaklıkta, 1,39 milyon km çapında, ışık saçan dev bir gaz küresi olan GüneÅŸ’in en önemli bileÅŸeni hidrojendir; yaklaşık % 5 oranında helyum ve daha ağır elementleri içerir. 1,99×10(33) erg/saniye hızıyla enerji üretir. Bu enerji, en çok, görünür ışın ve kızılaltı ışınım olarak uzaya yayılır ve Yer’de yaÅŸamın sürmesinin baÅŸlıca nedenidir.

Çapları bin kat daha büyük ve kütleleri birkaç yüz kat daha ağır olan bilinen en büyük yıldızlara karşılaÅŸtırılınca, GüneÅŸ, astronomi sınıflandırmasında cüce yıldız sınıfına girer. Ama kütlesi ve yarıçapı, Gökadamız’daki (samanyolu) bütün yıldızların ortalama kütlesine ve büyüklüğüne yakındır; çünkü birçok yıldız Yer’den daha küçük ve daha hafiftir. GüneÅŸ, tayfı, yüzey sıcaklığı ve rengi nedeniyle, astronomlar tarafından kullanılan tayf türleri ÅŸemasında “G2 cüce” diye de sınıflandırılır. Yüzey gazlarının yaydığı ışığın tayf ÅŸiddeti, 5000 A’ya yakın dalga boylarında en büyüktür; güneÅŸ ışığının niteleyici sarı rengi bundan ileri gelmektedir.

GüneÅŸ’le ilgili modern çalışmalar, Galilei’nin güneÅŸ lekelerine iliÅŸkin gözlemleriyle ve bu lekelerin hareketlerine dayanarak GüneÅŸ’in dönüşünü bulmasıyla 1611’de baÅŸladı. GüneÅŸ’in büyüklüğüne ve Yer’den uzaklığına iliÅŸkin ilk yaklaşık doÄŸru belirleme, 1684’te yapıldı; bu belirlemede, Fransız Akademisi’nin 1672’de Mars’ın Yer’e yaklaÅŸması sırasında yaptığı nirengi (üçgenleme) gözlemlerinden elde edilen veriler kullanıldı. Joseph von Fraunhofer tarafından 1814’te GüneÅŸ’in soÄŸurma çizgili tayfının bulunması ve Gustav Kirchhoff tarafından 1859’da bunun fiziksel yorumunun yapılması, güneÅŸ astrofiziÄŸi çağını baÅŸlattı; bu dönemde, GüneÅŸ’i oluÅŸturan maddelerin fiziksel durumunu ve kimyasal bileÅŸimini etkili olarak inceleme olanağı doÄŸdu. 1908’de George Ellery Hale, güneÅŸ lekelerinin güçlü magnetik alanlarını belirledi; 1939’da Hans Bethe, güneÅŸ enerjisinin oluÅŸumunda nükleer füzyonun oynadığı rolü aydınlattı.

Yeni geliÅŸmeler, bilim adamlarının GüneÅŸ’le ilgili görüşlerini deÄŸiÅŸtirmeyi sürdürmektedir. GüneÅŸ rüzgarının doÄŸrudan doÄŸruya belirlenmesi 1962’de gerçekleÅŸtirilmiÅŸ, GüneÅŸ’in yüksek hızlı tekrarlanan akıntılarının kaynaklarıysa 1969’da taç (korona) deliklerine iliÅŸkin gözlemlerle belirlenmiÅŸtir.

Yeni GeliÅŸmeler

GüneÅŸ’in hala çözülememiÅŸ birçok gizi vardır. Sözgelimi, güneÅŸ enerjisinin en büyük kaynağı olduÄŸu düşünülen proton-proton tepkimesinin, “nötrino” diye adlandırılan belirli sayıda parçacık da üretiyor olması gerekir; ama günümüze kadar yapılan araÅŸtırmalarda, kuramın öngördüğünden çok daha az nötrino belirlenmiÅŸtir. İleri sürülen köktenci bir önermeye göre, GüneÅŸ, beklendiÄŸinden daha az nötrino üretir; çünkü toplam kütlesinin yaklaşık %0,5’ini oluÅŸturan demir-plazma bir çekirdeÄŸi vardır. Bazı fizikçilerse, büyük birleÅŸme kuramlarında öngörülen ve bazen evrendeki “kayıp madde” olduÄŸu ileri sürülen zayıf etkileÅŸimli çok büyük parçacıkların (“Wimp”lerin) GüneÅŸ’in derinliklerinde var olabilecekleri ve GüneÅŸ’in sıcaklığını, nötrinoların olmayışını açıklayacak kadar düşürebilecekleri biçiminde bir kuram geliÅŸtirmiÅŸlerdir. BaÅŸka bir öneriye göre de, GüneÅŸ’in çekirdeÄŸindeki elektron türü nötrinolar, yüzeye doÄŸru ilerlerken, günümüzdeki detektörlerle gözlenemeyen muon türü nötrinolara dönüşmektedir.

1960 yıllarının baÅŸlarında, ışıkkürenin ışınım salınımları (osilasyon) belirlenmiÅŸtir; o tarihten bu yana söz konusu salınımlar, GüneÅŸ’in taşınım kuÅŸağını oluÅŸturan belirli tabakalar arasında “ses dalgalarının rezonant yakalanması” diye açıklanmaktadır. ABD Ulusal GüneÅŸ Gözlemevi’nin öncülüğüyle, Küresel Salınım Ağı Grubu, bu salınımları yakından araÅŸtırmaktadır. Bu tür araÅŸtırmalar sayesinde bilimadamları, ışıkkürenin altında gözlenen GüneÅŸ tabakalarının yoÄŸunluk, sıcaklık ve hız kalıplarını irdeleme olanağını elde etmektedirler: Bilimadamları, yaklaşık 80 yıllık bir çevrimle GüneÅŸ’in çapının, ortalama çapın aÅŸağı yukarı %0,01’i kadar dalgalandığını da gözlemiÅŸlerdir. Daha uzun dönemli genleÅŸip büzülmelerin de söz konusu olabileceÄŸi düşünülmektedir.

Jüpiter

Salı, 06 Kasım 2007

JÜPİTER

GüneÅŸ’e uzaklık açısından beÅŸinci gezegen. Aynı zamanda da kütlesi bakımından en büyük gezegen olan Jüpiter’in kütlesi, bütün gezegenlerin toplam kütlesinin 2,5 katı, Yer’in kütlesininse 318 katıdır. YoÄŸunluÄŸu (1,3 gr/cm3) nispeten düşük olduÄŸundan, hacmi de Dünya’dan 1.000 kez fazladır. Buna karşılık, GüneÅŸ’ten 1.000 kez küçüktür. Jüpiter’in ekseni çevresindeki dönüş hızının yüksek oluÅŸu (her 9 saat 55,5 dakikada bir dolanım) nedeniyle, biçimi büyük ölçüde yassıdır. Ekvator çapının 142.800 km olmasına karşılık, kuzey ve güney kutupları arasındaki uzaklık yalnızca 133.500 km’dir. Jüpiter, GüneÅŸ çevresindeki yörüngesini, Yer’in GüneÅŸ’e uzaklığının 5,2 katı olan GüneÅŸ’e 778,3 milyon km uzaklıkta bulunduÄŸu noktada, 11,9 yılda tamamlar.

Oluşumu, Yapısı, Bileşimi ve İklimi

Jüpiter’in, tıpkı GüneÅŸ gibi, en eski GüneÅŸ bulutsusunun bir bölümünün genelçekim hızının apansızın düşmesi sonucu oluÅŸtuÄŸu varsayılmaktadır. Jüpiter’in çekirdeÄŸi (günümüzde bu çekirdek, kütlesi Yer’in kütlesinden birçok kat fazla bir kayaç kütlesidir) oluÅŸunca ve yeterli büyüklüğe ulaşınca, yerçekimi nedeniyle bu çekirdeÄŸin çevresinde bulutsu gazlarından bir tabaka oluÅŸmuÅŸtur. GüneÅŸ gibi Jüpiter de baÅŸlangıçta hidrojen ve helyumdan oluÅŸmuÅŸtur ve sıcaklığın yeterince fazla olması nedeniyle, atmosferi altında katı düzlem bulunmaz; yalnızca gaz ile sıvı arasında dereceli bir geçiÅŸ sözkonusudur. Gezegen yüzeyinden merkeze uzaklığın yaklaşık dörtte birine ulaşıldığında, sıcaklık ve basınç öylesine artar ki, sıvı, bir metal sıvısı halindedir; bu olguyu fizikçiler, moleküllerin dış yörünge elektronlarından arınmasına baÄŸlamaktadırlar.

Jüpiter’in atmosferinde ayrıca az miktarda su, amonyak, metan, vb. organik bileÅŸikler (karbon gibi) bulunur. Astronomlar, Jüpiter’in atmosferinde birbirlerinden 30 km uzaklıkta üç bulut tabakasının yeraldığını varsaymaktadırlar. En alttaki bulut tabakası buz parçacıkları ve damlacıklarından oluÅŸmuÅŸtur; bir üst tabaka, amonyak ve hidrojen sülfür bileÅŸikleri billurlarından, dış tabakaysa amonyak buzlarından oluÅŸmuÅŸtur. Gözlemlenen bulutlardan mavi renkli olanlar sıcak, dolayısıyla da en az yüksekliktedir; kahverengi, beyaz ve kırmızı olanlar renk sırasına göre az bir yükseklikten giderek daha yükseÄŸe doÄŸru sıralanır. Bulut tabakalaÅŸmasının bir kimyasal dengesizlikten kaynaklandığı, bulutlara rengini de kükürt, fosfor ve organik bileÅŸiklerin verdiÄŸi sanılmaktadır. Söz konusu dengesizliÄŸin yüklü parçacıkların birbiriyle çarpışmasından ileri geldiÄŸi düşünülmektedir. 1979’da Jüpiter’in yakınından geçen iki Voyager uzay aracı, gezegenin karanlık yüzünde kutup ışığına benzer bir ışığın varlığını belirlemiÅŸtir.

Jüpiter’deki rüzgarlar, gezegen ekvatoruna paralel hava akımları biçiminde hareket ederler. Kimisi doÄŸu, kimisi batı yönünde esen rüzgarların baÅŸlıcalarının hızları, iç dolanımlarına baÄŸlı olarak saniyede yüz metreyi bulabilir. Bölgesel hava akımlarının enlemleri, yeryüzünden teleskoplarla gözlemlenen kalın turuncu-kahverengi ve beyazımsı bulut kuÅŸaklarıyla bağıntılıdır. Bulut renkleri arasındaki farklılıklar, gaz miktarlarının bazı bulut kuÅŸaklarında yüksek, bazı kuÅŸaklarda düşük olmasından kaynaklanır.

Jüpiter’in iklim koÅŸulları henüz tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Atmosferinde bazısı birkaç gün, bazısı çok daha uzun süren burgaç ve kasırgalar oluÅŸur. Uzun süreli beyaz lekeler ve Yer boyutlarında dev kızıl lekeler gibi büyük boyutlu burgaçlar, varlıklarını uzun süre sürdürürler.

Mars (Merih)

Salı, 06 Kasım 2007

MARS (MERİH)

Yer ile Jüpiter arasında yeralan Merih (ya da Mars), GüneÅŸ’e ortalama uzaklığı 228 milyon kilometre olan bir yörünge çizer ve bir Merih yılı 687 yer günü sürer. 1877’de bulunan çok küçük iki uydusundan (yakınından geçerken çekim gücüyle yakaladığı küçük gezegenler oldukları sanılır) büyüğü Phobos, yaklaşık 25 km boyunda, 21 km eninde, çevresi düzensiz bir gezegendir. Küçük uydusu Deimor’un çapı, ortalama 8 km’dir.

Merih’in çapı 6.794 km, kütlesi Yer kütlesinin %11’i kadardır. Yüzeyindeki genelçekim, Yer’deki çekimin yüzde 38’i kadardır; yani, Yer’de 70 kg olan bir astronot, Merih’te 27 kg gelecektir. Bu zayıf genelçekim, gezegenin çevresinde önemli bir atmosfer tutulmasına olanak vermemiÅŸ ve gaz moleküllerinin büyük bölümünün, uzayda dağılmasına yolaçmıştır. Söz konusu atmosfer tabakasının düşük yoÄŸunluÄŸu, ancak böyle bir olayla açıklanabilir. ABD uzay araçları Mariner 4, 6, 7, 9’un ve SSCB uzay araçları Mars 2 ve 3’ün yardımıyla elde edilen bulgulara göre, çevresinde, 30 km yükseltideki Yer atmosferine eÅŸdeÄŸerli olan seyreltik bir atmosfer vardır.

Ayrıca, 1947’den bu yana tayfçekerlerle elde edilen verilere göre, Merih’in atmosferi Yer’dekinden çok deÄŸiÅŸiktir ve temel bileÅŸeni azot deÄŸil, karbondioksittir. 1963’te aynı yöntemle, 1972’de de Mariner 9 aracıyla saÄŸlanan bulgularsa, Merih atmosferinde çok az su buharı bulunduÄŸunu ortaya koymuÅŸtur.

Büyük bir titizlikle arandığı halde, gezegende oksijene rastlanmamıştır. Dolayısıyla, çevre atmosferde, GüneÅŸ’in morötesi ışınlarına karşı canlıları koruyacak ozon tabakası yoktur. Öte yandan 1965’te Mariner 4 aracının saÄŸladığı bulgular, Merih’in çevresinde magnetik alan olmadığını kanıtlamıştır. Bu nedenle, uzaydan gelen taneciklere karşı bir ekran görevi yapan Yer çevresindeki Van Allen kuÅŸağına benzer bir oluÅŸuma, gezegenin çevre uzayında rastlanmaz. Bu olgu, Merih yüzeyinin ışınımların ve taneciklerin sürekli bombardımanı altında kaldığı sonucunu verir.

Merih, kendi çevresinde 24 saat 37 dakikada döner. Bu nedenle, Yer ile Merih’te, gece ve gündüz süreleri aÅŸağı yukarı aynıdır; ayrıca, gezegenin dönme ekseninin eÄŸimi, Yer ekseninin eÄŸiminden çok az büyüktür. Dolayısıyla, yıl boyunca gezegenin göğünde GüneÅŸ’in yüksekliÄŸi deÄŸiÅŸtiÄŸinden, mevsimler oluÅŸur; ama Yer’dekilere oranla daha uzun sürerler ve sıcaklık deÄŸiÅŸiklikleri büyük boyutlara ulaşır.

Merih’te atmosferin çok seyreltik olması nedeniyle, günlük sıcaklık deÄŸiÅŸiklikleri de çok büyüktür. Gezegen ekvatorunda, öğleden az sonra sıcaklık 5° C dolayında olduÄŸu halde, gün batımında -70° C’a düştüğü saptanmıştır. Mariner 9’un gezegenin kutuplarında ölçtüğü sıcaklık, -90° C düzeyindedir.

Merih çevresinde yörüngeye giren uzay sondalarının, özellikle Mariner 9’un topladığı veriler, gezegenle ilgili bilgileri oldukça geliÅŸtirmiÅŸ, 7.000’i aÅŸkın fotoÄŸraf ve Merih atmosferinin çeÅŸitli bağıl ölçümleri, gezegenin daha iyi tanınmasını saÄŸlamıştır.

Merih önemli jeolojik etkinlikler geçirmiÅŸtir; kuÅŸkusuz hala da geçirmektedir. DaÄŸları ve ve yanardaÄŸ kraterleri, Yer’de görülenlerden daha geniÅŸtir; ekvator bölgesinde, 4.000 km uzunluÄŸunda ve yaklaşık 6.000 m derinliÄŸinde çok büyük bir kanyon gözlemlenmiÅŸtir. Zaman zaman 200 km/saat hızla ulaÅŸan rüzgarların ve çok ÅŸiddetli fırtınaların, gezegen yüzeyini etkilediÄŸi anlaşılmaktadır; nitekim, Mariner 9, yörüngesine varır varmaz, böyle bir olay saptamıştır. Kum, toz, belki de buz billurlarıyla yüklü rüzgarların, engebelerin aşınmasında en önemli etken olduÄŸu sanılmaktadır.

Merih konusundaki önemli sorunlardan biri de, yüzeyinde su bulunmamasıdır. YanardaÄŸ olaylarıyla açıklanamayan dolambaçlı vadilerin fotoÄŸrafları çekilmiÅŸ, bazı kraterlerin çevresinde bulutlar gözlemlenmiÅŸ ve 20.000 kilometre yükseltiye ulaÅŸan bir hidrojen kuÅŸağı ortaya çıkarılmış olmakla birlikte, söz konusu hidrojenin, Merih’in genelçekim gücünden kurtulan su buharı moleküllerinin ayrışmasından kaynaklandığı düşünülmektedir.

Ayrıca, gezegenin kutuplarında (özellikle Kuzey kutbunda) bulunan ve karbon karından oluştuğu sanılan örtüler, büyük ölçüde, buz halinde su saklayabilir; bu varsayım, gezegen atmosferindeki su buharı oranının düşüklüğünü açıklar.

Bununla birlikte, Merih’te ilkel bir yaÅŸamın bulunup bulunmadığına kesin karar verebilmek için, bilgiler henüz yeterli deÄŸildir. Bu konuda, 25 Eylül 1992’de fırlatılan Mars Observer adlı uzay aracının (ABD), önemli veriler saÄŸlayacağı umulmaktadır.

Ay

Salı, 06 Kasım 2007

AY

Ay, Dünya’nın tek doÄŸal uydusudur ve bazı özellikleri nedeniyle GüneÅŸ sisteminin deÄŸiÅŸik bir üyesidir. 3.476 km’lik çapıyla Dünya’nın dörtte biri büyüklüğündedir ve 81,3 kat daha hafiftir. GüneÅŸ sisteminde Ay’dan hem daha büyük, hem de daha ağır uydular bulunmasına karşın, Pluton’un yeni keÅŸfedilen uydusu dışında hiçbiri, uydusu oldukları gezegenlerden yoÄŸunluk ve hacim bakımından fazla farklı deÄŸildir. Dünya-Ay sistemi tam anlamıyla çift gezegen oluÅŸturmaktadır.

Gökbilimsel Veriler

Ay, Dünya’nın çevresinde, Dünya’nın GüneÅŸ çevresinde döndüğü düzleme 5° 8’ 43” bir eÄŸimi olan elips biçimli bir yörünge üzerinde döner. Dünya’ya olan uzaklığı 356.000 km ile 407.000 km arasında deÄŸiÅŸir; ortalama uzaklığı 384.000 km’dir. Bu uzaklık en yakın durumda olduklarında bile Venüs ve Merih’e olan uzaklığın %1’i kadardır. Gökyüzünde gördüğümüz Ay yuvarlağının çapı 31’ 5” 2 dolayındadır.

Ay’ın Dünya çevresindeki dönüşünü tamamlayarak gökyüzünde eski durumunu alması, 27 gün, 7 saat, 43 dakika ve 11,6 saniye alır. Dünya GüneÅŸ’in çevresinde Ay’ın dönüş yönüyle aynı yönde döndüğü için aynı görünüşe ulaşılması 29 gün, 12 saat, 44 dakika ve 2,8 saniye sürer. Bu süre iki dolunay arasındaki zamana eÅŸittir ve çok eski zamanlardan beri bilinmektedir. Ay’’n ortalama hızı, 1,023 km/saniye’dir. Ve bu deÄŸer ortalama açısal hız olarak saatte 33 dakikalık bir açıya eÅŸdeÄŸerdir; bu da Ay’ın çapından biraz fazladır.

Uzaydaki hareketinin yanısıra Ay, 27 gün, 7 saat, 43 dakika ve 11,6 saniyede kendi ekseni çevresinde de döner. Bunun sonucu olarak hemen hemen her zaman aynı yüzü Dünya’ya dönüktür. Yörüngesel hareketindeki düzensizlikler ve yörüngesinin ekliptik düzleme eÄŸik olması “optik titremeler” yaratarak Dünya’dan Ay’ın yüzeyinin %59’unun görünmesini saÄŸlar. Kalan %41’lik bölüm, Luna 3 adlı Rus uzay gemisinin Ekim 1959’da fotoÄŸraflarını çekmesine kadar bilinmiyordu. O günden bu yana ayrıntılı haritaları çıkarılmıştır.

İç Yapısı

Ay’ın iç yapısına iliÅŸkin en önemli ipuçlarını yoÄŸunluÄŸu ve hacmi verir: Ortalama yoÄŸunluÄŸu 3,34 gr/cm3’tür. Apollo Programı 31’in Ay’dan Dünya’ya getirdiÄŸi taÅŸların yoÄŸunluÄŸu 3,1 ve 3,5 gr/cm3 arasında deÄŸiÅŸtiÄŸi için, bu bulgu Ay’ın iç yapısının dış yapısından çok fazla farklı olması –yani yoÄŸunluÄŸunun çok farklı olması- olasılığını azaltmaktadır.

Ay’ın litostatik basıncı, yüzeyde sıfır ve merkezde 47,1 kilobar, litosferin çoÄŸu yerindeyse ortalama 10 kb’dır. Bu deÄŸer, tipik Ay taÅŸlarının ezici gücünün de üzerindedir ve bu yüzden egemen olan basınç, kütlesinin çoÄŸunun katı maddelerden oluÅŸmasına karşın Ay’ın küresel biçimli olmasını saÄŸlar. Kütlesinin sertliÄŸi, Apollo’nun Ay yüzeyine yerleÅŸtirdiÄŸi sismograflarca da doÄŸrulanmıştır. Tüm kanıtların ışığında, Ay’ın depremler açısından Dünya’dan çok daha sakin olduÄŸu görülmektedir.

Kaydedilen Ay sarsıntılarının merkezlerinin Ay’ın kabuÄŸunun 600-900 km altında olduÄŸu saptanmıştır. Bu sarsıntıların sismik kayıtlarının gösterdiÄŸi basınç ve esnek dalgalar, bu dalgaların yayıldığı katmanların sıvı olamayacağını göstermektedir. Ay sarsıntılarının sönme süresinin bu denli uzun olması, Ay yüzeyinin ölçülebilen miktarda sismik dalgalar yayabilmesi için oldukça çatlak katmanlardan oluÅŸtuÄŸunu göstermektedir.

Sismik kayıtların gösterdiÄŸi sertlik derecesine koÅŸut olarak, Ay’ın uzaydaki hareketi boyunca GüneÅŸ rüzgarıyla etkileÅŸmesinin kayıtları da Ay’ın bir iletken gibi davrandığını doÄŸrular. İletkenliÄŸi, 1.500° C’de hala katı gibi davranabilen silikon taÅŸlarınkine denktir. Ay’ın iki kutuplu bir magnetik alanının olmaması, Ay’ın madeni bir çekirdeÄŸi olmadığını kanıtlar.

Kimyasal Yapısı

Ay’ın kimyasal yapısına iliÅŸkin ilk verileri, 1969 yılında Apollo Dünya’ya getirdi. Bu verilerin dayandığı taÅŸlar Ay’ın yüzeyinden alınmış olmasına karşın, Ay’ın iç yapısının fazlaca farklı olduÄŸunu düşünmek için bir neden yoktur. Atomik bileÅŸim olarak Ay’da en fazla bulunan element oksijendir: Ay’ın kabuÄŸunun ağırlık olarak %60’ını oluÅŸturur. Oksijeni, %16-17 ile silikon, %6-10 ile alüminyum, %4-6 ile kalsiyum, %3-6 ile magnezyum, %2-5 ile demir ve %1-2 ile titanyum izler. Tüm diÄŸer elementler ağırlık olarak %1’den daha azdır. Oksijen, silikon ve alüminyum, Ay’da da Dünya’da bulundukları miktara yakın miktarda bulunurlar. Demir ve titanyum miktarları Ay’da daha fazladır; alkali metaller, kömür ve nitrojense Dünya’ya oranla daha az bulunur.

Bu elementlerden oluÅŸan bileÅŸiklerden silis (SiO2), ağırlık olarak Ay kabuÄŸunun %40-50’sini oluÅŸturur. Dünya’nın kabuÄŸundaki silis miktarı %48,5’tir. Demir oksit (FeO) ve kalsiyum oksit (CaO) Ay’ın kabuÄŸunda %10-20’lik bir ağırlık taşırlar. Tüm oksitlenmiÅŸ bileÅŸikler Ay’da oksitlenmelerinin en düşük durumunda bulunurlar: çünkü, 1.100-1.200° C ısılarda katılaÅŸmışlardır. Ay’da H2O’nun (suyun) hiçbir biçimi bulunmaz; ayda su izine rastlanmamıştır. Ay’da bulunan hidrojen, GüneÅŸ rüzgarlarınca taşınmıştır ve oksitlenmeyle oluÅŸan su, hemen GüneÅŸ tarafından ayrıştırılır.

Yüzey Özellikleri

Daha ayrıntılı teleskopik ve uydu gözlemleri olduÄŸu kadar çıplak gözle yapılan gözlemler de Ay’ın iki farklı türde araziden oluÅŸtuÄŸunu gösterir. İlki engebeli, daha parlak, daÄŸlarla doludur ve Ay’ın görünen yarısının üçte ikisini görünmeyen yarısınınsa onda dokuzunu kaplar. İkinci türe Latince “denizler” anlamına gelen maria adı verilir. Kıtalar için kullanılan “yükseklikler” sözcüğü de, gerçek anlamı düşünüldüğünde, o alanın tümü yüksek olmadığı için yanlıştır. Maria da, o alanın suyla hiç ıslanmadığı düşünüldüğünde yanlış bir addır.

Ay’ın teleskoplarla incelemesi sonucunda tüm yüzeyinin kraterlerle kaplı olduÄŸu anlaşılmıştır. Kraterlerin sayıları çok fazladır; büyüklükleri, Mare İmbrium (YaÄŸmur denizi) ya da Mare Orientale (DoÄŸu denizi) gibi oluÅŸumların 1.000 km geniÅŸliÄŸinden, Apollo’nun Dünya’ya getirdiÄŸi saydam taÅŸların oluÅŸturduÄŸu 10-20 mikronluk çukurlara kadar deÄŸiÅŸir. Bu oluÅŸumların kökeni artık belirlenmiÅŸtir: Asteroitlerden kuyrukluyıldızlara kadar çeÅŸitli gök cisimlerinin etkisiyle oluÅŸmuÅŸlardır. Ay’ın yüzeyi bir atmosfer tabakasıyla kaplı olmadığı için, Ay’a çarpan tüm cisimlerin Ay üzerindeki etkileri, saniyede birkaç kilometrelik kozmik hızlarla oluÅŸmaktadır. 3 km/saniye hızla hareket eden bir parçacık, aynı ağırlıktaki TNT’nin patlamasıyla çıkan enerjiye eÅŸit miktarda kinetik enerjiye sahiptir. Bu kinetik enerji bir etkiyle harcandığında, mekanik ya da ısıl enerji olarak baÅŸka bir biçim alır; sonuç, krater adı verilen izlerdir. Küçük ve orta büyüklükteki kraterler, vuruÅŸ merkezindeki taÅŸ tabakalarını ortaya çıkaracak biçimde oluÅŸmuÅŸtur. 100 km’lik büyük kraterlerin oluÅŸumunda ortaya çıkan ısı, tüm krater yüzeyinin eriyik maddelerle kaplanmasına yolaçmıştır. Ay’ın yüzeyindeki en büyük oluÅŸumlardan dairesel Maria’da yüzeyin lavlarla kaplanması, kraterin oluÅŸumundan yalnızca birkaç yüz milyon yıl sonra oluÅŸmuÅŸtur.

Bu bilgiler, Apollo’nun getirdiÄŸi Ay taÅŸlarının mineral bileÅŸimiyle tamamen uyuÅŸmaktadır. Mineraloji açısından Ay “maria”sının çukurlarını kaplayan koyu saydam maddenin ana yapısı, bazaltlı gabbro olarak tanımlanabilir. Bu madde, Dünya’daki lavlara benzerse de demir ve titanyumca daha zengindir. Buna karşı, kıtasal alanları oluÅŸturan taÅŸlar, Dünya’daki granitlere benzeyen feldispat taÅŸlarıdır. Bunlar, Anortozit denen bir çeÅŸit saf feldispat içerirler. Anortozitler bazalt taÅŸların demir ya da magnezyumunu alüminyumla deÄŸiÅŸtirip onların hem daha açık renkli olmasını saÄŸlamış, hem de ağırlıklarını azaltmıştır. Ay’da anortozitlerin bulunması, Ay’ın kabuÄŸunun kimyasal olarak farklılaÅŸmış ve demir gibi ağır elementlerin daha hafif bileÅŸenlere ayrılmış olduÄŸunu gösterir. Buna ek olarak, anortozitler çoÄŸunlukla iri taneli mineraller içerirler. Bunun anlamıysa, eriyik durumundayken yavaÅŸ yavaÅŸ soÄŸudukları, dolayısıyla bu olayın Ay yüzünde gerçekleÅŸmediÄŸidir.

Ay’daki kayaların fiziksel dokusu, kimyasal bileÅŸimlerinden daha da ilginçtir. Çünkü bu doku, Ay yüzeyi oluÅŸumlarının kökenini ortaya koymaktadır. Dikkat çekici olan, Ay kıtalarından getirilen gereçlerin ağırlıkla %85-90’ını breÅŸlerin oluÅŸturmasıdır. BreÅŸler, önceden var olan billursu yapıdaki kayalardan oluÅŸan polimiktik (çeÅŸitli maden tozlarından oluÅŸan) konglomeralardır. Bu kayalar, ilk katılaÅŸmalarından önce ortaya çıkan olaylar sonucu, farklı kökenlerden türemiÅŸ köşeli parçalar oluÅŸturarak kaynaÅŸmışlardır. Böylesi breÅŸlerin yapısında ani baÅŸkalaşımlar (yüksek sıcaklığın ve çarpmayla oluÅŸan basıncın yol açtığı deÄŸiÅŸiklikler) belirgin biçimde görülür. Buradan da, çeÅŸitli büyüklüklerdeki gök cisimlerinin yüksek hızlarla Ay yüzeyine çarparak breÅŸlerin kendilerine has yapısını deÄŸiÅŸtirdiÄŸi kesin olarak anlaşılmaktadır. Ay yörüngesindeki uzay araçları, yerçekiminin son derece yüksek olduÄŸu bölgeler buldu. Maskon adı verilen bu bölgeler, genellikle maria alanlarının pek çoÄŸunun altında bulunur. Bunların, çarpma etkileriyle maria alanlarını oluÅŸturan cisimlerdeki maddelerin ya da aynı alanların lav püskürmesi sonucu eriyik durumundaki iç katmanlardan gelen volkanik kayalardaki yoÄŸun maddelerin derine gömülmüş artıklarının kimi yerlerde yoÄŸunlaÅŸması sonucu ortaya çıktıkları düşünülmektedir.

Sıcaklık

Ay’ın tek ısı kaynağı GüneÅŸ’tir, dolayısıyla atmosferden yoksun olmasaydı ortalama sıcaklığı yeryüzününkiyle aynı olacaktı. En yüksek ve en düşük sıcaklıklar arasındaki fark çok yüksektir. GüneÅŸ’in hemen altındaki Ay’ın tropikal bölgesinde yüzey sıcaklığı 130° C’dir; ancak, yüzey gün batımına doÄŸru hızla soÄŸur ve gece yarısıyla GüneÅŸ’in doÄŸması arasında 173° C düşer. Bu yüzden Ay’ın tropikal bölgesindeki günlük sıcaklık deÄŸiÅŸimi, 300° C’ı geçer; suyun günlük kaynama sıcaklığının çok yukarılarından sıvı havanın sıcaklığına kadar deÄŸiÅŸiklikler gösterir. Ancak bu alt ve üst sınırlar, yalnızca tropikal bölge ve uzaya açık yüzey için geçerlidir. Ay yüzeyindeki maddelerin yalıtıcı özelliklerinden ötürü, günlük sıcak ya da soÄŸuk dalgaları, yarım metreden daha aÅŸağısını etkilemez: Bu derinliklerde radyo spektrumu içinde kalan ısı yayılımı gün boyunca sabit kalır ve -30° C dolayında bir ortalama sıcaklığa denktir.

OluÅŸum ve Evrim

1969-72 yılları arasında Apollo ekiplerinin Ay’ın çeÅŸitli yerlerinden topladıkları kayaların radyometrik yüzölçümleri, Ay’ın yerbilimsel tarihine iliÅŸkin kanıtlar ortaya koydu. Her bir bölgede bulunan maddeler arasındaki en eski parçacıkların yaşı, 4,5-4,6 milyar yıl arasındaydı. Bilinen en eski krondritik meteorların yaşı da bu civarda olduÄŸundan, tüm GüneÅŸ sisteminin yaşı da 4,6 milyar yıl olabilir. Bu yaÅŸtaki hiçbir madde büyük parçalar halinde duramayacağından Ay’ın oluÅŸumunun ilk 200 ya da 300 milyon yılı sırasında, yani bombardıman etkisi yapacak gezegenler arası maddelerin büyük ölçüde yok olmasından önce, Ay yüzeyinin bombalanması sonucu bu maddeler, parçalanıp Ay’ın dört bir yanına taşınmış olabilir.

YaÅŸ ölçümü sonuçları, Ay’ın deÄŸiÅŸik bölgelerini ortadan kaldıran ve kraterler oluÅŸturan çarpmaların büyük bir bölümünün, Ay’ın oluÅŸumunun ilk 500 milyar yılı içinde gerçekleÅŸtiÄŸini gösterdi. Dairesel maria olarak bildiÄŸimiz oyuklara yolaçan bu çarpmaların en büyüğü, Ay’ın oluÅŸumundan 400-800 milyon yıl sonra ya da günümüzden 3,3-3,8 milyon yıl önce gerçekleÅŸti. OluÅŸumunun ilk 800 milyon yılında Ay yüzeyinde baÅŸka bir bazalt görülmedi, 600 milyon yıl sonrasına kadar da yeni bazalt oluÅŸmadı.

Ay’ın yaÅŸamının üçte ikisinden çoÄŸunu oluÅŸturan geçtiÄŸimiz 3 milyar yıl içinde, Ay’da baÅŸka bir ÅŸey olmadı. TaÅŸlarla kaplı yüzü kozmik havanın etkisinde kalmaya devam etti ve yeni çarpmaların sıklığı giderek azaldı. Sonraki milyonlarca yıl süresince, Ay’ın yüzeyi gitgide taÅŸlaÅŸmış bir buruÅŸukluk kazandı. Bu geçen uzun zaman içinde Ay’da gerçekleÅŸen geliÅŸmeler GüneÅŸ sisteminin durumunu yansıtmaktadır; Ay, adeta geçmiÅŸi yansıtan bir fosil gibidir.

Venüs

Salı, 06 Kasım 2007

VENÜS

GüneÅŸ sisteminde Yer ile Merkür arasında yeralan gezegen. GüneÅŸ ve Ay’dan sonra en parlak gök cismi olan, gece ilk parlayan, sabah son sönen yıldız olduÄŸundan halk arasında Çobanyıldızı, Çolpan, Çulpan da denen Venüs, 50 km kalınlığında, 400 km/saat hızla esen ÅŸiddetli rüzgarların etkisiyle çevresini 4 günde dolaÅŸan kalın bulutumsu bir örtüyle kaplı olduÄŸundan Yer’e en yakın (41 milyon kilometre) gezegen olmasına karşılık, en az tanınan gezegendir. Atmosferin baÅŸlıca özellikleri arasında 25 km yükseltiye kadar berrak ve sakin olması, sıcaklığın 500° C’a, basıncın 100 bara yaklaÅŸması ve %95 oranında karbondioksit gazı içermesi sayılabilir. Ekvator çapı 12.104 km, kutup çapı 12.104 km, basıklığı 0, GüneÅŸ’e en çok uzaklığı 109.000.000 km, Yer’e en çok uzaklığı 258.000.000 km, GüneÅŸ’e en az uzaklığı 107.400.000 km, Yer’e en az uzaklığı da 41.000.000 km’dir.

Venüs 8 sondasıyla yapılan ölçümler, gezegen yüzeyinde sıcaklığın 460° C – 48° C arasında deÄŸiÅŸtiÄŸini göstermiÅŸtir. GüneÅŸ ışınları bulutlardan yavaÅŸ yavaÅŸ sızarak yüzeye ulaşır; gezegenin göğü sürekli kapalı olduÄŸundan, ısı çok küçük ölçülerde ışıyabilir. Üstelik atmosfer, kayaçlar üstünde büyük bir basınç uygular. Sondalar, gezegen yüzeyinde yaklaşık 87,3 atmosferlik bir basınç ölçmüştür. Yüzeyin ilk fotoÄŸraflarını, Venera 9 ve Venera 10 uyduları çekmiÅŸ, 1982’de Venera 13 ve Venera 14 renkli fotoÄŸraflar elde etmiÅŸlerdir.

Merkür

Salı, 06 Kasım 2007

MERKÜR

üneÅŸ’e en yakın gezegen. Merkür, sıcaktan kavrulan uydusuz küçük bir dünya görünümündedir. Gök dürbünüyle ya da teleskopla gözlemlendiÄŸinde, yörüngesinin Yer ile GüneÅŸ arasından geçmesi nedeniyle, evrelerinin Ay’a benzer olduÄŸu görülür. Ancak, söz konusu evreler, yüzeyinin incelenmesini güçleÅŸtirmektedir; çünkü, Yer’e en yakın olduÄŸu zaman, gezegenin Yer’e dönük yüzeyi gölgede kalır; aydınlık yarıküresini Yer’e döndürdüğünde de, çok uzakta bulunur.

Merkür’ün ekvator çapı 4.880 km’dir. Kütlesi çok küçük, ağırlığı Yer’in ağırlığının yaklaşık yirmide biri kadardır. Bir karşılaÅŸtırma gerekirse, Yer’e deÄŸil de Ay’a göre yapmak yerinde olur. Çekiminin zayıf olması nedeniyle, atmosferinin aÅŸağı yukarı tümünü yitirdiÄŸi sanılmaktadır. Bununla birlikte Fransız gökbilimcisi Dollfus ve Rus gökbilimcisi Moroz, bir karbondioksit atmosferinin izlerine rastladıklarını ileri sürmüşlerdir. Yüzeyinin hemen üstündeki az miktarda hidrojen, helyum ve oksijenin, GüneÅŸ rüzgarı kökenli olduÄŸu düşünülmektedir.

Merkür, dolanımını yaklaşık 88 Yer gününde tamamlar; dolayısıyla Merkür yılı, Yer yılından dört kat kısadır. GüneÅŸ’e uzaklığı yaklaşık 58 milyon km’dir; bu nedenle, GüneÅŸ’in yaydığı ışınım ve taneciklerle baÅŸtan baÅŸa taranır. Merkür’ün yüzeyinde, Ay’daki denizleri oluÅŸturan büyük lav akıntılarına benzer, koyu renkli, hareketsiz lekeler görülür; ancak bunları gözlemlemek ve gezegenin haritasını çizmek oldukça güçtür.

XIX. yy’da yanlış bir yorumla, Merkür’ün bir yüzünün sürekli GüneÅŸ’e dönük olduÄŸu, gölgede kalan yarıküresinde sonsuz bir gece olduÄŸu, bu nedenle de gölgede kalan yarıkürede, sıcaklığın mutlak sıfıra yakın olması gerektiÄŸi düşünülmüştür. Oysa, 1962’de ABD’li gökbilimci Howard, Merkür’ün karanlık yarıküresinin, sanıldığından daha sıcak olduÄŸunu belirlemiÅŸtir. Bu veri, gezegenin kendi çevresinde, yörüngesel dolanımından daha deÄŸiÅŸik bir devirle döndüğünü gösterir.

Merkür’de gün süresi, radar ölçümleriyle yapılan hesaplara göre, çok uzundur ve ekseni çevresinde çok yavaÅŸ dönen gezegen, yaklaşık 58 Yer gününde tam bir dönüş yapar. Çok hızlı dolanımı göz önünde alınırsa, Merkür’ün yüzeyindeki bir noktada GüneÅŸ’in art arda iki yükseliÅŸi arasındaki aralık, 167 Yer günü sürer: Yani, gezegende, her “gündüz”, 2 Yer yılı sürer.

Merkür’ün yüzeyindeki her noktayı, GüneÅŸ üç ay süreyle yakar, kavurur; sonraki üç aydaysa, buzlu bir gece egemendir. Bu nedenle Merkür’de yaÅŸam bulunmadığı kesinleÅŸmiÅŸtir.

1974’te ABD uzay aracı Mariner 10’un gönderdiÄŸi, Merkür’ün yüzeyiyle ilgili ayrıntılı fotoÄŸraflardan, büyük yanardaÄŸ kraterleriyle dolu yüksek yaylaların, yüzeyine Ay’ın yüzeyine benzer bir görünüm verdiÄŸi belirlenmiÅŸtir. Ayrıca, Ay’dakini andırır ovalar (en büyüğü 1.300 km) bulunduÄŸu belirlenmiÅŸtir.

Satürn

Salı, 06 Kasım 2007

SATÜRN

GüneÅŸ sisteminin, kütle ve hacim bakımından Jüpiter’den sonra ikinci büyük gezegeni. GüneÅŸ’ten uzaklık sıralamasına göre altıncı gezegen olan Satürn’ün görkemli halkasıyla GüneÅŸ sisteminin harikası olduÄŸu söylenir. EskiçaÄŸ’da, burçlar kuÅŸağının takımyıldızları arasında en yavaÅŸ yer deÄŸiÅŸtiren gezegen olması nedeniyle, zaman tanrısını simgelemiÅŸtir. Gerçekten de, Satürn’ün yıldız yılı, yani GüneÅŸ çevresindeki dolanım süresi, Yer yılından 29,5 kez uzundur. 1.427.000.000 km olan GüneÅŸ’e ortalama uzaklığı, aÅŸağı yukarı, Jüpiter’in uzaklığının iki katına ulaşır (GüneÅŸ’e en büyük uzaklığı 1.511.000.000 km, en az uzaklığıysa 1.346.400.000 km’dir). Ekvatorundaki çapı Jüpiter’e oranla daha belirgin bir elips biçimindedir. Satürn günü, yani yıldız dönme dönemi, gezegenin ekvatorunda 10 saat 14 dakika sürer.

Satürn’ün hacmi, Yer’in 744 katına ulaşır. Oysa gezegeni oluÅŸturan maddelerin çok hafif olması nedeniyle, ortalama yoÄŸunluÄŸu sudan daha azdır ve kütlesi Yer’in 94 katı kadardır.

Satürn’le ilgili bilgilerin büyük bölümü, 1980 ve 1981’de, sırasıyla 124.000 km ve 101.000 km yakınından geçen iki Voyager (ABD yapımı) sondasından elde edilmiÅŸtir. İç yapısı, büyük ölçüde Jüpiter’’inkine benzemektedir. Büyük bölümü, hidrojen-helyum karışımından oluÅŸur. Merkezdeki katılaÅŸmış hidrojen-helyum çekirdeÄŸinin çevresi, sıvı bir tabakayla (su, metan ve amonyak) çevrilidir. Jüpiter’inki gibi, Satürn’ün gömleÄŸi de ekvatorda paralel kuÅŸaklar oluÅŸturur ve bu görünüm Satürn’de atmosfer hareketlerinin varlığını gösterir. Ama söz konusu kuÅŸakların rengi, Jüpiter’e oranla daha soluk, leke sayısı da daha azdır. Yapılan ölçümler, bulutsu tabakaların dış yüzeyinde sıcaklığın sıfırın altında 180° C’a düştüğünü göstermektedir. Ama kuÅŸak ve lekelerin kanıtladığı atmosfer hareketlerinin doÄŸması için, derinlerde kalıntı ısının bulunması gerekir.

Donuk amonyak bulutunun üstünde parıldayan halkalar, tıkız bir yapı göstermezler. Uzaklıkları nedeniyle bir bütün gibi görülen, çok küçük cisimlerden, çok küçük uydulardan oluÅŸmuÅŸ yaÄŸmurlardır ve bir kum tanesi ile bir daÄŸ arasında deÄŸiÅŸen boyutlarda donmuÅŸ amonyak kütleleri söz konusudur. Bütün bu mikrouydular, eÅŸmerkezli halkalar oluÅŸturur. 1969 yılına kadar üç halka bulunduÄŸu sanılmaktayken, aynı yılın ekim ayında P. Guerin, sözü geçen üç halka içinde bir dördüncüsünü belirlemiÅŸ, 1970 yıllarının sonunda da belirlenen halkaların sayısı, 6’ya çıkmıştır. Ama 1980 ve 1981’de Voyager sondalarıyla alınan veriler, bu halkaların her birinin, eÅŸmerkezli bir halkacıklar dizisinden oluÅŸtuÄŸunu ortaya koymuÅŸ, böylece halkaların toplam sayısı binleri bulmuÅŸtur.

Satürn halkaları sisteminin dış çapı 272.000 km’yi bulur; ama kalınlığının 15-16 km, belki de daha küçük olması, ÅŸaşırtıcı bir çeliÅŸki doÄŸurur. Gezegen ekseninin, yörünge düzlemine göre belirgin olan eÄŸimi, halkaların bir bu yüzünü, bir öbür yüzünü göstermesine neden olur.

Uydular

Satürn’ün 1979’a kadar 9 uydusu bulunduÄŸu sanılırken, 1980’den sonra daha birçok küçük uydusu bulunduÄŸu anlaşılmıştır. Bunlardan altısı teleskopla görülebilir. Uydulardan en büyüğü olan Titan’ın çapı Ay’ınkinden büyüktür ve metandan bir atmosferle kuÅŸatılmıştır. Öbürleri çok daha küçüktür ve bazılarının donmuÅŸ dev amonyak kütlelerinden oluÅŸtuÄŸu sanılmaktadır. Uyduların en büyükleri, gezegene yakınlık sırasıyla ÅŸunlardır: Mimas, Enceladus, Tetis, Dione, Rea, Titan, Hiperion, Japet, Phoebe.

Uydular Ve Halkalar

Salı, 06 Kasım 2007

Uydular ve Halkalar

Jüpiter’in kendi yerçekiminin oluÅŸturduÄŸu basınç, bir nükleer patlama baÅŸlatacak kadar geniÅŸ olmasa da, gezegen oluÅŸtuÄŸunda açığa çıkan korkunç bir ısı doÄŸurmuÅŸtur. Günümüzde, yani oluÅŸumundan 4,6 milyar yıl sonra bile, Jüpiter hala, GüneÅŸ’ten aldığı ışınımların iki katı ışınım yayar. Daha erken bir dönemde, Jüpiter’in çevresinde uydular oluÅŸtuÄŸunda, gezegenin yaydığı ısınım, çok daha fazla olduÄŸundan, oluÅŸan uydular, Jüpiter’e oranla daha kayaçlı bir yapıda ve çok daha fazla buzulludur. Bu süreç Galileo Galilei tarafından 1610’da gözlemlenen ve “Galileo ayları” adı verilen dört büyük uyduda daha belirgindir. Uyduların düzenli dairesel ekvator yörüngeleri, gezegeni çevreleyen küçük parçacıklar bulutundan oluÅŸtuklarını düşündürmektedir.

“Galilei ayları”nın yanı sıra, Jüpiter’in on iki uydusu ve birçok halkası vardır. İo’nun yörüngesi içindeki en büyük uydu olan Amalthea’nın düzenli bir biçimi yoktur; uzunluÄŸu yaklaşık 265 km, geniÅŸliÄŸi 150 km’dir. Yüzeyi karanlık ve kırmızı renktedir; Jüpiter’in magnetosferinin enerji yüklü parçacıklarının sürekli bombardımanı altındadır. Voyager 1, gezegenin yüzeyi ile Amalthea arasında orta noktada ince bir halka görüntülemiÅŸtir (1979). Gezegenin sağında, parlak halkadan aÅŸağı doÄŸru uzanan soluk bir halkanın varlığı da saptanmıştır. Bu soluk halka, parlak halkanın tersine, ekvator düzleminden öteye uzanarak, gezegeni çevreleyen bir parçacık bulutu oluÅŸturur.

Jüpiter’in halkalarının yoÄŸunluÄŸu son derece düşüktür. Halkalarda yer alan parçacıkların büyüklüğü, ışığın dalga boyunun büyüklüğüyle orantılı, yani yalnızca birkaç mikrondur. Bu boyuttaki parçacıklar, kendilerini Jüpiter’in içinde bir sarmal haline getiren elektromagnetik etkiler altındadır. Parlak halka çok farklı boyutlarda parçacıklar içerir; bunların arasında Voyager’ın dış halkanın yakınında belirlediÄŸi iki uydu da yeralır. Voyager ayrıca, Amalthea ve İo’nun yörüngeleri arasında bir baÅŸka küçük uydunun varlığını saptamıştır.

Jüpiter’in sekiz dış uydusu, küçük boyutlu, karanlık cisimlerdir ve büyük ölçüde Trojan göktaÅŸlarını andırırlar. Jüpiter’den iki farklı uzaklıkta yer almaları ya da öbür dört dış uydunun hareketiyle ters yönlü (Jüpiter’in yörünge dönüşünün ters yönünde) hareket etmeleri konusunda doyurucu bir açıklama getirilememiÅŸtir.


Destekliyoruz arkadaþ - arkadas - partner - partner - arkadaþ - yemek tarifi - powermta - powermta administrator - wordpress - wordpress tema - seo - backlink - video izle - jinekolog - kadýn dogum doktoru - kadýn doðum uzmaný -