‘Astronomi’ Kategorisi için ArÅŸiv

Gezegenler

Salı, 06 Kasım 2007

GEZEGENLER

GüneÅŸ sistemimizdeki gezegenler beÅŸ bin milyon yıl önce Samanyolunda kozmik bir gaz ve toz kütlesinin yoÄŸunlaÅŸması ile oluÅŸtular.Ortada ısı ve ışık yayan GüneÅŸ,GüneÅŸ’in çevresinde GüneÅŸ’ten aldıkları ışığı yansıtan irili ufaklı gezegenler vardır.GüneÅŸ sistemindeki gezegenler ÅŸunlardır:

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.gif[/IMG]1)Merkür

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] İç gezegenler

2)Venüs

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.gif[/IMG]3)Dünya

4)Mars

5)Jüpiter

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image004.gif[/IMG] Dış gezegenler

6)Satürn

7)Uranüs

8)Neptün

9)Plüton

_MERKÜR_ GüneÅŸ’e en yakın olan gezegendir.Kızgın bir soba gibidir.Gezegenin GüneÅŸ’e bakan yüzü o denli ısınır ki bazı mineraller erimiÅŸ halde bulunur.

_VENÜS_ AkÅŸam Yıldızı,Sabah Yıldızı ve Çoban Yıldızı da denir.Hayat yoktur.Çünkü atmosferde CO² ve azotlu gazlar vardır.Çevresinde bir halka bulunur.Venüs’ü saran yoÄŸun toz bulutu bu gezegenin yüzeyini görmemizi engeller.

_MARS_ Mars Dünya’dan bir sonraki yörüngede döner.2 yılda bir kez Dünya’nın GüneÅŸ’e göre tam karşısına gelen Mars,bu konumda çok iyi gözlenir.

Atmosfer içinde CO²,su buharı,Azot,Argon,Oksijen ve Hidrojen gazları vardır.Oksijen ve su buharı olması canlı organizmaların olabileceğini kanıtlar.Yalnız sıcaklığın çok düşük olması nedeniyle bu mikroorganizmaların uyuşuk durumda olduğu sanılmaktadır.

Mars’ın iki küçük uydusu PHOBOS(Korku) ile DEIMOS(Åžiddet) adlarını eski savaÅŸ tanrılarından almışlardır.

_JÜPİTER_ Jüpiter’in 12 uydusunun

birinden görünüşü.Kırmızı leke ve

önen bulutlar açıkça görülebiliyor. uydular

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image006.gif[/IMG][IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image008.gif[/IMG]Uydulardan Europa,İo,Calixto ve

Ganymede Ay’dan daha büyük ve

Dünya’dan görülebilir.En büyük ge-

zegendir.Çapı Dünya’nın 11katı

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image011.gif[/IMG]oylumu ise 1300 katıdır. Jüpiter

_URANÜS_ Uranüs GüneÅŸ’in çevresinde84Dünya yılında bir kez döner.Kendi ekseni etrafındaki dönüşünü 11 saatte tamamlar.5 uydusu bulunur.

_SATÜRN_En güzel gezegendir.Titan atmosferi olan tek uydudur.Satürn GüneÅŸ’in çevresinde 29.5 Dünya yılında döner.Gerçekte Satürn’ün bilinen 18 uydusu vardır ancak,bunlardan sadece 5 tanesini fotoÄŸrafı çekilebilmiÅŸtir.

_NEPTÜN_ Neptün’ün GüneÅŸ’e uzaklığı Dünya’nın GüneÅŸ’e uzaklığının 30 katıdır.Bir Neptün yılı 165 Dünya yılına eÅŸittir.Triton ve Nereid adında iki uydusu vardır.

_PLÜTON_ Plüton’un ışığı o denli zayıftır ki en güçlü teleskoplarla bile zor görülür.Plüton’un Neptün’ün eski bir uydusu olma olasılığı güçlüdür.

Uzay

Salı, 06 Kasım 2007

UZAY

Bütün varlıkların içinde yer aldığı boÅŸluÄŸa uzay adı verilir.3 Mart 1972’de, uzayın derinliklerini araÅŸtırmak için Pionner_10 (paynır) adlı uydu gönderilmiÅŸtir.Bu uydu saatte 49.177 km hızla ve 11 yıl yolculuktan sonra,13 Haziran 1983’te GüneÅŸ Sistemi’nin dışına çıkmıştır.Ancak çektiÄŸi fotoÄŸrafları dünyaya iletebilmiÅŸtir.

Yıldızlarla Gezegenler Arasındaki Farklar

Salı, 06 Kasım 2007

YILDIZLARLA GEZEGENLER ARASINDAKİ FARKLAR

•Yıldızlar kendiliÄŸinden ısı ve ışık enerjisi yayarlar;gezegenler ise GüneÅŸ’ten aldığı ışığı yansıtırlar.

•Yıldızlar Dünya’dan uzak,gezegenler ise Dünya’ya yakındır.

•Yıldızların ışığı titreÅŸir,gezegenlerinki titreÅŸmez.

•Yıldızların sıcaklığı çok yüksektir.Gezegenler ise soÄŸuyarak katılaÅŸmıştır.

•Yıldızların birbirine konumları deÄŸiÅŸmez.Yıldızlar çok uzaktadırlar.Bundan dolayı hareketsizmiÅŸ gibi görünürler.Gezegenlerin ise,birbirine göre konumları deÄŸiÅŸir.Bu sebeple hareketleri kolayca gözlenir.

Yıldızlar

Salı, 06 Kasım 2007

YILDIZLAR

GüneÅŸ Dünya’mıza en yakın yıldızdır.Gökyüzünde,GüneÅŸ’ten baÅŸka ısı ve ışık kaynakları vardır.GüneÅŸ gibi kendiliÄŸinden ısı ve ışık veren cisimlere “yıldız” denir.Epsilon,Vega ve Anteros gibi bazı yıldızlar,GüneÅŸ’ten büyüktür.Fakat Dünya’mızdan çok uzakta oldukları için küçük görünürler.

Meteor Ve Göktaşları

Salı, 06 Kasım 2007

METEOR VE GÖKTAŞLARI

Yeryüzüne düşen meteor ve göktaşı parçalarına (meteorit) denir.Bir kaç ton ağırlığındaki ,asteoridi andıran meteorlar çok hızlı çarptıklarında atmosferde yanmazlar.Ama Dünya’ya düştüğünde kraterler oluÅŸurlar.Bu kraterlerin en ünlüsü Arizona’da 1200 m çapındaki ve 175 m deÄŸerliÄŸinde olanıdır.

Kuyruklu Yıldızlar

Salı, 06 Kasım 2007

KUYRUKLU YILDIZLAR

Kuyruklu yıldızlar,gerçekte yıldız deÄŸildir.Bunlar GüneÅŸ’ten aldıkları ışığı yansıtırlar.1910 yılında Halley kuyruklu yıldızı Dünya’ya o denli yaklaÅŸtı ki kuyruÄŸu Dünya’yı aydınlattı.Kuyruklu yıldızlar GüneÅŸ’e yaklaşırken uzaya kum taneciÄŸi büyüklüğünde tanecikler saçarlar.Böyle durumlarda atmosferimiz etkili bir kalkan görevi yapar.

Asteoritle

Salı, 06 Kasım 2007

ASTEORİTLE

Asteorit kelimesi,yıldıza benzeyen anlamına gelir.Fakat asteroitler yapı olarak gezegenlere benzerler.Mars ile Jüpiter’in yörüngeleri arasındaki bölgede 50.000 kadar küçük gezegen olduÄŸu tahmin edilmektedir.Çapları 800 km ile 4 km arasındadır.

Karadeliklerin Gizemi

Salı, 06 Kasım 2007

KARADELİKLERİN GİZEMİ

Gökyüzü binlerce yıldır tutkunu olduğu muz ve anlayabilmek uğrunu büyük gayretler sarfettiğimiz meraklarımızın basında gelir, insanoğlu, başının üstündeki o sonsuz ve bir o kadar da gizemli uzayı tanıyabilmek için elinden gelen tüm imkanları seferber etmiş, geliştirdiği dürbünlerle, teleskoplarla, uydularla uzayın derinliklerinde ne olup bittiğinden haberdar olmaya çalışmıştır. Araştırmaları süresince, evrendeki konumunun ne olduğu konusunda bir karara varabilmiş, bunun yanında gittikçe artan yeni sorunlarla karşı karsıya kalmıştır.

Bugün, artık devasa bir evrende herhangi birinden pek farklı olmayan bir galakside ve küçük sayılabilecek bir yıldızın çevresinde hayatımızı devam ettirmeye çalıştığımızı biliyoruz. Yine sunun da farkındayız ki, en geliÅŸmiÅŸ aletlerimizle ancak uzayın çok küçük bir bölümünü izleyebiliyoruz. Fakat buna raÄŸmen, evrende bulunan maddenin yoÄŸunluÄŸu, kainatın ve dünyamızın yaşı, big-bang’le evrenin nasıl oluÅŸtuÄŸu gibi birçok kozmolojik sorunu açıklayabilecek derecede fikir sahibiyiz.

Evrendeki olayları, zaman zaman gözlemlerimizden hareketle bazen de ortaya attığımız kuramlarla açıklamaya çalışırız. Bu durumda, evrende olup olmadığını bilmediğimiz bir takım sonuçlara da varabiliriz. İşte karadelikler de varlığı konusunda hiçbir şey bilinmeden, bütün matematiksel açıklamaları ve teorileri elde edilmiş nadir konulardan biridir.

İlk defa 1969′da Amerikalı J. Wheeler tarafından adlandırılan karadelikler sonsuz yoÄŸunlukta madde taşıyabilen gök cisimleridir. GüneÅŸ’ten yüzlerce kere daha büyük olan yıldızlar, yaÅŸamlarının sonunda o kadar küçülürler ki bir nokta kadar boyutsuz, hacimsiz bir yapıya bürünebilirler. Öyle ki, bu yapıdan bir çay kaşığı kadar almaya kalksanız: tonlarca maddeyi taşımanız gerekir. Bu yoÄŸun ve kavranılması güç oluÅŸumlar, karadeliklere çok yoÄŸun ve etkili bir çekim alanı kazandırır. Nitekim, A.Einstein’ın özel relativite teorisinde belirttiÄŸi "evrendeki en yüksek hıza sahip ışık" bile karadeliklerin yeterince yakınına geldiÄŸinde bu güçlü kütle çekimine yenilerek, karadelikler tarafından yutulur. VVheeler, hiç şüphe yok ki, üzerine gelen ışığı yutabildi-ÄŸinden dolayı karadeliklere bu ismi vermiÅŸti.

Karadeliklerin gözlemlenmesi

Karadelikler, üzerlerine gelen her maddeyi ve ışığı kolayca emebildiklerinden dolayı hiçbir zaman doğrudan gözlenemezler. Çünkü, bir cismi görebilmemiz İçin, ancak ondan bize ışık ışınlarının gelmesi gerekir. Bir karadelik ise, uzaydaki gaz ve tozları toplarken çevresindeki uzayda bir takım değişiklikler yapar. İste. onları bu etkilerinden yararlanarak, dolaylı yoldan gözleyebiliriz.

Karadeliklerin gözlemlenebilirle yöntemlerinden biri, çevresinde yarattığı çok güçlü çekimsel alandan geçen ışığın, sapmasının Ölçülmesidir. Kuvvetli çekim alanlarından gecen ışık ısınları, bildiÄŸimiz doÄŸrusal yolundan sapar. Bu ilke. gerçekte yıldız, gezegen, nebula gibi uzayda bulunan büyük kütlelerin, bulundukları yerlerde kütlelerinin büyüklüğüne göre. göremediÄŸimiz ancak teorik ve deneysel olarak bilinen eÄŸrilikler, çukurluklar oluÅŸturmasından ileri gelir, Sözgelimi. GüneÅŸ’in çevresinde bu eÄŸrilik çok az olduÄŸundan, ışık 1.64 sn’lik bir acı farkıyla eÄŸilir. Ama bunu karadelikler için düşündüğümüzde, saptırıcı etkinin çok daha büyük olduÄŸunu görürüz. Bir karadeliÄŸin arkasında bulunan bir yıldızdan çıkan ışının bize ulaÅŸabilmesi için O en az iki yolu vardır. İşık ısınlarının her biri. karadeliÄŸin bir yai nından gelmek üzere ayrılarak bize ulaşırlar. Dolayısıyla biz. bir yıldızı ikiymiÅŸ gibi görürüz. Bu olaya "çekimsel mercek" etkisi denir.

Karadeliklerin araştırılmasında en verimli yöntem, uzaydaki gaz ve toz zerrelerinin karadelik tarafından emiliminin saptanmasıdır. Bir karadeliğin çekimine kapılan gazlar, çok kuvvetli x -ışını ışıması yapar. Bu ışının çok uzaktan algılanabilmesi İçin de. karadeliklerin ancak yıldızlararası gaz ve tozların bol olduğu bölgelerde aranması gerekir. Böylece, bir karadeliğin gözlenebilmesi için en ideal konumun, yıldızların hemen yanı olduğu anlaşılır.

1970′de Amerika’nın uzaya gönderdiÄŸi bir x-ısını uydusu olan "Uhuru" uzaydan ilginç bir takım veriler elde etti. Daha bir yılını doldurmamıştı ki Uhuru, KuÄŸu takımyıldızının en parlak yıldızı olan Cygnus x-l’de çok yoÄŸun x-ışını yayılımı buldu. Cygnus x -l saniyede bin kereden fazla titreÅŸiyordu. Bu da sözü edilen ışık kaynağının boyutlarının, beklenenden çok daha küçük olduÄŸunu gösteriyordu. Dikkatle yapılan gözlemlerin sonunda: bu yıldızın HD226868 tarafından beslenen bir karadelikti. Teorilerin, yıllar önce öngördüğü sonuçlar, gerçekleÅŸmiÅŸti.

İzleyen yıllarda, uzaya bir çok x-ışını uydusu gönderildi. Bu uydular da 339 ayrı x-ısını kaynağı hakkında bilgi toplayan Uhuru’nün izinden giderek, bize evrenin x-ısmı haritasını çıkardılar. Bu haritada özellikle Circu-nus x-l. GK339-4 ve V861 Scorpii karadelik olarak kabul edilen ilk gök cisimleridir.

Eğri uzay zamanın anlamı

Einstein 1905 ve 1915 yıllarında ortaya attığı özel ve genel görelilik kuramlarıyla doÄŸaya, maddeye, uzaya ve zamana farklı bir bakış açısı getirdi. Onun bu buluÅŸlarıyla; belki de fizik, felsefe dalında en Önemli sınavını veriyordu. Birbiriyle İlintili olan bu kuramlara göre; hareket eden saatler yavaÅŸlayabiliyor, cetvellerin boyları kısalıyor cisimlerin kütleleri, hızları dolayısıyla artabiliyordu. Einstein’ın yeni denklemleri Newton’un koyduÄŸu klasik anlayışa, ancak ışık hızından çok küçük hızlarda uygunluk göstermekteydi.

Einstein. hep saatlere, cetvellere ve gözlemcilere baÄŸlı olmayan evrensel bir çekim kuramı hayal ederdi ve Tanrı’nın, kendine bir keçi inadı ile İyi koku alan bir burun verdiÄŸini söylerdi. Gerçek ÅŸu ki; O’nun bu özellikleri amacına ulaÅŸtırmıştı.

Genel görelilik kuramı, kütle çekiminin nasıl islediğini anlatır. Ama bunu yaparken; hiçbir zaman çekimi bir kuvvet olarak düşünmez. Bunun yerine, cisimlerin çevresindeki çekim alanlarının, uzay ve zamanın bükülmesi sonucu oluştuğunu söyler. Cisimler, içerdikleri kütlelerine oranla uzayda çukurluklar oluşturur. Ve zamanın akışını yavaşlatır. Ancak uzayın derinliklerinde, tüm çekim kaynaklarından uzakta, uzay ve zaman tam anlamıyla düzdür. Çekim alanının gücü arttıkça uzay-zaman eğriliği de artış gösterir. Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur: Madde uzay-zamanın nasıl eğileceğini, uzay-zaman da maddenin nasıl davranacağını belirler.

Uzay-zaman düşüncesine somut bir örnek olarak sunu verebiliriz: Ilık bir yaz gecesi uzaya baktığınızı düşünün. Binlerce yıldız, gözlerinizin önüne serilmiÅŸtir. Bize en yakın yıldızlardan olan Sirius’a gözlerimizi kaydırdığımızı haya! edelim. Sirius. güneÅŸ sistemine yaklaşık 8,5 ışık yılı uzaklıktadır. Bu ise; o yıldızdan çıkan bir ışık ışınının gözümüze ancak 8,5 yıl sonra ulaÅŸabildiÄŸini bize anlatır. Yani yıldıza bakmakla onun 8,5 yıl önceki halini görmekteyiz. Ya 250 milyon ışık yılı uzaklıktaki bir galaksiyi gözlemlediÄŸimizi düşünsek? Tahmin edersiniz ki; galaksinin yeryüzünde dinazorların hüküm sürdüğü devirlerdeki görüntüsünü algılarız.

Sonuç olarak, yıldızlara bakmakla uzayın zamandan ayrı düşünülemeyeceğini kavrarız. Çünkü, gökyüzünü incelerken, aslında evrenin geçmişine bakmaktayız. İşte. birbirinden ayrı olarak düşünmediğimiz bu dört boyutlu anlayışa (en. boy. yükseklik, zaman) uzay-zaman denir. Nasıl, bir cetvel uzunluğu ölçüyorsa . kolumuzdaki saat de zaman yönünde uzaklığı ölçer.

Einstein. kuramın matematiksel ispatı yanında bir de deney önerdi. O’na göre GüneÅŸ de ışığı belli bir oranda saptamalıydı. 1919′da bir GüneÅŸ tutulması esnasında, uzaydaki konumu önceden bilinen bir yıldız üzerinde gözlem yapıldı. Gerçekten de. yıldızın ışığı GüneÅŸ’in yanından geçerken: uzay-zaman eÄŸriliÄŸi nedeniyle önceki konumundan daha açıkta görülüyordu. Gözlem sonunda elde edilen sayılar da teorik hesaplarla bulunana yakındı. 60 yıl boyunca tekrarlanan diÄŸer deneyler de Einstein’i haklı çıkardı. Günümüzde de çok hassas aletler yardımıyla, uzayda yapılacak bir deney düşünülüyor. Dünyanın dönme ekseninin bulunduÄŸu düzlem üzerine, yaklaşık 640 km yüksekliÄŸe yerleÅŸtirilecek GP-B kütle çekim aracı en hassas uzay-zaman gözlemini yapacak.

Görelilik kuramı, uzayın eÄŸriliÄŸine baÄŸlı olarak zamanın da akışının yavaÅŸlayacağını belirtir. Uzayda, eÄŸim ne kadar fazlaysa o bölgede aynı oranda. zaman yavaÅŸ iÅŸler. EÄŸimin en fazla olduÄŸu yerler de gök cisimlerinin merkezleridir. Merkezden uzaklık arttıkça zamanın büzülmesi de azalır. Çok katlı bir binanın zemin katı ile en üst katı arasındaki zaman farkı ilk defa 1960′da ölçülebildi. Günümüzde isg, en hassas saatler olan atom saatleriyle yapılan çeÅŸitli deneyler de bu ilkeyi destekledi.

Karadeliklerin yapısı ve çeşitleri

Yıldızların sonları, içerdikleri kütlelerine göre tespit edilir. Kütlesi Güneş kütlesinin yaklaşık 1,5 katından aşağı olan yıldızlar, yapılarında bulunan hidrojeni önce helyuma sonra da helyumun tamamını karbon ve oksijene çevirerek yakarlar. Artık yıldızın tüm enerjisi bitmiş ve yıldız beyaz cüce haline gelmiştir. Beyaz cüceler oluşurken, atomlar öyle büyük kuvvetlerle sıkışır ki, çekirdeğin etrafında dolanan elektronlar, çekirdeklerinden ayrılırlar. Yıldız dünyamızın boyutlarına değin küçüldüğünde, elektronlar uygulanan yüksek basınca karşı koyar ve yıldızın artık daha çok büzüşmesini önlerler.

GüneÅŸ kütlesinin 1,5 katından büyük kütleli yıldızların sonu ise uzun süren araÅŸtırmalardan sonra cevaplanabilmiÅŸtir. 1928 yılında, fizik doktorasını yapmak için İngiltere’ye doÄŸru yola çıkan Hintli bilimadamı Chandresekhar, bir ay süren gemi yolculuÄŸu süresince kamarasına kapanıp çalışarak çok ilginç bir buluÅŸ elde etti. Chandresekhar’a göre eÄŸer bir yıldızın kütlesi. GüneÅŸ’in yaklaşık 1.5 katı ve daha fazlasıysa bu yıldız büzülmeye baÅŸladıktan sonra beyaz cüceden daha da küçülüp çok yoÄŸun hale gelebilirdi. Ama genç araÅŸtırmacıların fikirlerini kabul ettirebilmesi zordu: nitekim Sir Eddington, yıldızın bu katlar küçülmesine doÄŸanın izin vermeyeceÄŸini söyleyerek Chandresekhar’ın çalışmasını geri çevirmiÅŸtir. Zaman geçtikçe, gene araÅŸtırmacı haklı çıkacak ve reddedilen bu çalışmasıyla bir nobel ödülü alacaktı. Aynı vıilar-da Rus fizikçi Landan da aynı konu üzerinde çalışmaktaydı. O, biraz daha ÅŸanslıydı ve çalışmasını bir dergide yayınlatabildi. Amerikalı Openheinmer, öğrencisiyle hazır

ladığı "sürekli kütle çekimsel büzülme "adlı makalesinde. Landau’nun eksikliklerini de düzelterek problemin üstesinden gelir. Buna göre sözü edilen kütlede bir yıldız:ömrünün sonuna gelirken,beyaz cücelerin elektron basıncı sonucu yakamadığı karbon-oksijen zengini katmanını da tepkimeye sokabilir. Çünkü bu denli büyük kütle nedeniyle oluÅŸan basınç, yıldızın sıcaklığını 700 milyon dereceye kadar yükseltebilir.

Ard arda oluşan diğer tepkimeler sonunda; yıldız silikon ve demir zengini bir kütleye dönüşür. Artık demir, merkezdeki sıcaklık ve basınç ne olursa olsun termonükleer tepkimeye giremez. Bu halde, yıldızın atomundaki eksi yüklü elektronlarla, artı yüklü protonlar birleşerek yüksüz nötronları oluştururlar. Oluşan bu nötronlar daha az yer kapladıklarından yıldız, çok çok güçlü ışın yayan ani bir çökme evresinden geçer. Bu çökme anında yayılan enerji o kadar fazladır ki; yıldızın doğumundan o ana kadar ki yaydığı toplam enerjiye denktir. Daha sonra şiddetli bir patlama duyarız. Çünkü yıldız, tümüyle parçalanmış ve süpernova olmuştur. Bu patlamadan arta kalan ise sadece nötronca zengin bir "nötron yıldızı"dır.

Oppheimer, nötron yıldızının yukarıda saydığımız özellikleri üzerinde çalışırken bir an, incelediÄŸi yıldızın kütlesinin GüneÅŸ kütlesine göre 2.5 katı ve fazlası olduÄŸu durumu düşündü. Hiçbir doÄŸa kuvveti, böyle bir yıldızın basıncını dengeleyemezdi. Saniyeler içinde: elektronlar, nötronlar ve protonların birbiriyle karışması sonucu, yıldız daha fazla küçülüp. uzayı diÄŸer gök cisimlerinden daha çok eÄŸerdi. Bunun sonunda, küçülme o kadar an-lamsızlaşır ki artık ortada ne nötron, elektron, kuark ne de madde vardır. Sadece, boyutsuz bir nokta olan "tekillik"vardır orada…İşte karadelikler…

Çökme sonucu uzay-zaman eÄŸrileri o kadar artmıştır ki. artık yıldıza iliÅŸkin hiçbir ÅŸeyi algılayamadığımız an; yıldızın, "olay ufkunun" altında kaldığını kabul ederiz. Olay ufku bizim, hiçbir fiziksel incelemede bulunamadığımız uzay parçasıdır. Çünkü olay ufkundan ötesini, bizim yasalarımızla açıklayamayız. Adeta baÅŸka bir evrendir orası ve orada ne olup bittiÄŸini bilmenin bir yolu yoktur. Bir yıldızın olay ufku ,yıldızın çökmeden önceki kütlesiyle yakından iliÅŸkilidir. ÖrneÄŸin, kütlesi. GüneÅŸ’in kütlesinin 10 katı olan bir yıldız, çapı 60 km olan bir olay ufkuna sahiptir. Kütle arttıkça, olay ufku da geniÅŸler.

Buraya kadar ki anlattıklarımıza bakılırsa, aslında bir karadeliÄŸin çok basit bir yapısının olduÄŸu anlaşılır. Olay ufkuyla çevrelenmiÅŸ bir tekillik… Hepsi bu kadar! Bunun yanında, karadeliÄŸin gerçekten boÅŸ olduÄŸunu hatırlamak gerekir. Orada, ne atomların, ne kayaların ne de uzaydaki gaz ve toz bulutlarının İzine rastlanmaz. Yıldızı oluÅŸturan tüm madde; karadeliÄŸin merkezindeki tekillik noktasında yok olmuÅŸtur. Elimizde kalan tek ÅŸey, sonsuz eÄŸilmiÅŸ uzay-zaman’dır.

Einstein, önceleri her ne kadar görelilik kuramıyla uzayda çok yoÄŸun maddelerin varolamayacağını İspatlamaya çalıştıysa da, kıvrak zekasının yanıldığı bir nokta da bu olmuÅŸtu. Kuramının öngördüğü etkiler, karadeliklerin yakınında inanılmaz boyutlarda artış gösterir. ÖrneÄŸin, kütle çekiminin yeryüzünde zamanı yavaÅŸlattığı biliniyorken. karadeliÄŸin olay ufkunda zaman tümüyle durmaktadır. EÄŸer. korkusuz bir astronotun karadeliÄŸe doÄŸru ilerlediÄŸini düşünürsek: O’nun saatinin bizimkine göre yavaÅŸ çalıştığını farkederiz. Olay ufku geçildiÄŸinde ise. zaman sonsuza deÄŸin duracak fakat astronotun bundan haberi olmayacaktır. Çünkü kendi vücut faaliyetleri de aynı oranda duracaktır, Bu uzun adamının haberdar olacağı bir ÅŸey varsa; o da ışık hızıyla karadeliÄŸin tekilliÄŸine doÄŸru çekildiÄŸidir.

Günlük yaşantımızda, uzayın üç boyutunda (aşağı-yukari: sağa-sola; ileri-geri hareket etme serbestliğine sahibiz ama istesek de istemesek de beşikten mezara doğru bir zaman akışımız vardır. Karadeliğin çevresindeki olay ufkunun içinde ise "zaman içinde" hareket etme özgürlüğü kazanırız ama uzay boyutlarında hareket özgürlüğümüzü yitiririz. Tekilliğe doğru çaresizce çekiliriz.

Acaba bu kozmik elektrik süpürgelerini yalnızca maddesel yoÄŸunluk mu etkiler? DoÄŸada, sadece kütle mi onların yapısında söz sahibidir? Karadelikler. yapılarına göre üç kısımda incelenir: Maddesel, elektriksel ve dönen karadelikler…

Maddesel karadelikler çevrelerindeki maddeleri yutarken herhangi bir elektrik yükü taşımazlar ve çevrelerinde dönmezler. Böylece; yüksüz, duraÄŸan karadelik yalnızca tekilliÄŸi çevreleyen, bir olay ufkunda oluÅŸur. İlk denklemlerini 1916′da Alman gökbilimci K.Schwarzchild in yazdığı bu karadeliklere "Schwarzchild karadelikleri" de denir. Karadeliklerin, yuttuÄŸu maddeye oranla olay ufuklarını geniÅŸlettiklerini biliyoruz. Bu da karadeliÄŸin daha güçlü çekini alanına sahip olmasına neden olur. Madde yuttukça güçlenen karadelik. cisimlerin niteliÄŸine bakmadan. sonsuza deÄŸin onları geri salmaz. Ancak olay ufkunun incelenmesiyle, bir karadeliÄŸin kütlesi hakkında fikir sahibi olunabilir.

Şimdi de Schwarzchid karadeliğine bir elektron düştüğünü düşünelim. Bu durumda karadelik elektrik yüküyle yüklenir. Yüklenme arttıkça da tekilliğin çevresinde ikinci bir olay ufku oluşur. Böylece karadeliğin çevresinde, zamanın durduğu iki yeri rahatlıkla gösterebiliriz. Elektrik yükü arttıkça iç olay ufku büyür, maddesel (dış) olay ufku ise küçülür. İki olay ufku çakıştığı an: karadelik alabileceği en fazla elektrik yükünü almış demektir. Bu durumda daha çok elektrik yüküyle zorlarsanız, olay ufkunun dağıldığı ve geriye çıplak tekilliğinin kaldığı bir karadelik elde edersiniz. Bu görüşler ilk kez 1916-18 yıllan arasında Alman H. Reissner ile Danimarkalı G- Nordstron tarafından ortaya atıldı. Bundan dolayı, elektrik yüklü karadeliklere çoğu kez; "Reissner-Nordstron Karadelikleri". denir. Bunların varlığı kuramsal olarak kabul edilse de uzayda gerçekten var olmalarını bekleyemeyiz. Nedeni ise, elektrik alanlarının, çekim alanlarından çok çok daha baskın olması ve karadeliğin; kendini elektrik yüküyle yüklerken, çevresinden gelen diğer yükler yardımıyla kısa sürede nötr hale getirilmesidir.

Gökyüzündeki hemen hemen tüm yıldızlar kendi çevrelerinde döner. Bunların dönme hızları, büyüklükleri nedeniyle çok küçüktür. Ama bu yıldızlardan herhangi biri çökerek karadelik haline gelirse dönme hızı da artıverir. Böylece bu dönme hareketleri, karadelikler için vazgeçilmez derecede önemli olur. Dönen bir karadelik. çevresindeki uzay-zamanı da sürükler. Bu nedenle ki böyle bir karadeliğin çevresine ışık demetleri gönderilirse; demetler tekilliğin çevresinde dönen uzay-zamanın akış yönüne göre değişik miktarlarda saparlar.

Bundan hareketle, karadeliÄŸin toplam dönme miktarı ölçülebilir. Yine Schwarzchild karadeliÄŸi tipinde karadeliÄŸin döndüğünü düşünürsek, tekilliÄŸin çevresinde ikinci olay ufkunun oluÅŸtuÄŸunu farkederiz. Dönen karadeliklerin uzay-zamanı sürüklemesini ve önemli özelliklerini Y. Zelandalı matematikçi P. Kerr tanımlamıştır. Dr. Kerr, 1963′de bir kütleye ve dönmeye sahip karadeliÄŸi tümüyle açıklayabilen denklemleri yazmayı baÅŸarmıştır. Dönen karadeliklere kısaca"Kerr karadelikleri" de denir. Tıpkı elektrik yüklü karadeliklerde olduÄŸu gibi bunlarda da zamanın akmadığı iki olay ufku bulunur. DeliÄŸin dönme hızının artması: İç olay ufkunu geniÅŸletir ve dış olay ufkunu daraltır. Karadelik maksimum hızında dönmeye baÅŸladığında ise iki olay ufku çakışır. Bu limit deÄŸerden yüksek hızlar için olay ufku kaybolur ve çıplak tekillik kalır.

Dikkat edilirse, elektrik yüklü karadeliklerle. dönen karadelikler arasında şaşırtıcı benzerlikler bulunur. Bunlardan en önemlisi ise her iki tipin de çift olay ufkuna sahip olmasıdır. Buna rağmen, aralarında farklılıklar da bulunur. Elektrik yüklü olanlarda tekillik yalnızca bir noktadan ibaretken dönen karadelik için tekillik bir halkadır. Halka tekillik, havada asılı duran bir yüzük gibidir ve karadeliğin dönme eksenine dik, ekvator düzleminde yer alır.

Durağan ya da elektrik yüklü bir karadeliğin merkezine giden biri. sonsuz eğrilmiş uzay zaman tarafından parçalanır. .Buna karsın, dönen bir karadelikte; tekilliğe dik (yüzüğün ortasından geçecek şekilde) yaklaşıldığında, eğilmiş uzay-zamandan etkilenmeden halka tekilliğin içinden geçiverirsiniz. Ama bu geçişle, çekim kuvvetinin itici olduğu "anti uzaya" girilir. Yani, elemanın yere değil, göğe düştüğü bir evrene !

Karadeliklerin tuhaf özellikleri

Herhangi bir yıldızın tanımlanabilmesi için: merkezinden yüzeyine değin gaz basınçlarının, madde yoğunluğunun, sıcaklığının ve kimyasal bileşiminin hakkında fikir sahibi olmak gerekir. Fakat, bu ayrıntılardan hiçbiri karadeliğin tanımlanmasına girmez. Bir karadeliği anlamak; onun sebep olduğu uzay-zaman eğriliğini incelemek demektir.

Önceki bölümlerde, yeterince büyük kütleli bir yıldızın, ölümünden sonra uzay-zamanı eÄŸdiÄŸini belirtmiÅŸtik. Uzun yıllar, bu eÄŸilmenin fiziksel anlamı üzerine fikir yürütüldü. 1930′iarda, Einstein ve Rosen, uzay-zaman eÄŸilmesinin, yıldız; karadelik haline geldiÄŸinde maksimum olması gerektiÄŸini söylediler. Onlara göre; oluÅŸan bu eÄŸrilik baÅŸka bir evrene açılmaktadır. DuraÄŸan karadelik-lerin bu özelliÄŸine "Einstein Rosen Köprüsü" denir. Bu ikinci evren görüşüyle ilgili olarak çeÅŸitli fikirler oluÅŸturulabilir. Bir düşünceye göre. karadeliÄŸin açıldığı ikinci evren, bizim evrenimizin uzak bir köşesidir. EÄŸer uzayın düz olduÄŸu kabul edilirse, bu durumda oluÅŸan delik daha çok bir elmanın içindeki kurdun yolunu andırır. Böylece, uzayda "kurt deliÄŸi" oluÅŸmuÅŸ olur. Evrenimizde, birçok karadeliÄŸin varolduÄŸu düşünülürse: uzayın, birbiri içine geçmiÅŸ sayısız tünellerden oluÅŸmuÅŸ olduÄŸu anlaşılır.

Karadelikleri salt geometrik düşüncelerden yola çıkarak açıklamak, bir takım fantastik sonuçlara neden olur. Söyle ki; durağan bir karadeliğe düşen insan, tam olay ufkuna tekrar döndüğünde, matematiksel olarak kendisiyle tekrar karşılaşır. Çünkü orada zaman durmuştur. Bu gibi ilginçlikler bize, uzay-zamanın salt geometrik düşüncelerle açıklanamayacağını gösterir.

1960′ların sonunda, İngiliz matematikçisi R.Penrase, karadeliklerle ilgili uzay-zamanın tamamını anlatabilen bir yöntem geliÅŸtirdi. "Penrose çizimi" yöntemine göre: zaman dikey eksende ve uzaydaki uzaklıklar da yatay eksende alındığında, bir kareler sistemi oluÅŸturulabilir. Karelerin iç kenarları her biri yatayla 45 derecelik açı yapacak ÅŸekilde çizilmiÅŸtir. Bu kenarlar, olay ufku olarak adlandırılır ve sadece ışık, bu çizgilerde hareket edebilir. Çizginin sağına geçebilmemiz 45 derecelik acıdan büyük olduÄŸundan yasaktır. Çünkü o zaman ışık hızından fazla bir hıza sahip oluruz. Bu ÅŸartlarda ancak ışık hızından küçük hızlarla gidebileceÄŸimiz yollan kullanabiliriz. 45 dereceden büyük her açı için. bir karadelik seyahati düşünülebilir. Seyahatimiz sırasında ola1; ufkunu geçersek: karadelik tekilliÄŸine çarparız. Işık hızından büyük hıza ulaÅŸamadığımızdan; duraÄŸan karadeliklerde kurt deliÄŸinin öteki yüzüne çıkabilmemiz imkansızdır.

Elektrik yüklü ve kendi çevresinde dönen karadelikler için ise Penrase çizimi çok daha farklıdır. Çizimlerdeki temel farklılık bu karadeliklerin çift olay ufkuna sahip olmasından kaynaklanır. En kayda deÄŸer Özellikleri ise, iki olay ufkuna sahip olan karadelik-lerle, baÅŸka evrenlere geçebilme ÅŸansımızın teorik olarak bulunmasıdır. BaÅŸka bir deuisle: bu tipteki karadelikier v/ardımıyL-ı kurt deliÄŸinin diÄŸer ucundan fırlayabiliriz. Tabii ki: Penrose çizimlerinden çıkan bu tuhaf bilimkurgu bilgilerinin daha pek çok eksiklikleri vardır. Bu halde planlanan bir yolculuk denemesi; Nayagara Åželalesi’nclen bir fıçı içinde atlamaya benzer ki: bu da karadelik yolculuÄŸu yanında çocuk oyuncağıdır.

Karadelikler de ölür

S. Hawking: "Samanyolu galaksisinde görünen 200 milyon yıldızdan daha fazla karadelik olmalı ki. galaksimizin niçin bu kadar hızlı döndüğü açıklanabilsin" demektedir. Gözümüzün önüne tüm uzayı getirdiğimizde bu kozmik oburların sayısının daha da kabaracağı açıktır. İnsanın, ister istemez su soruları sorası geliyor: Karadeliklerin bir sonu yok mu? Evrenimizin ölümü karadeliklerden mi olacak?

1971′de Hawking, karadelik oluÅŸumunun yalnızca yıldız ölümüne baÄŸlı olmadığını gösterdi. Herhangi, bir nesneye, bir protonun hacmine sığacak ÅŸekilde basınç uygulanırsa, minicik bir karadelik oluÅŸabilir. Hawking. izleyen yıllarda. Oxford’un güneyindeki bir laboratuvarda, "karadelik patlamaları" konusunda bir konferans verdi. Herkesi hayrete düşüren "karadelikler dışarıya radyasyon yayıyorlar" sözü salonda serin rüzgarlar estirdi. Ünlü matematikçi J. Taylor, ayaÄŸa kalkarak;" Üzgünüm Hau’king. ama bunlar kesinlikle saçma!" diyerek bağırdı. Bugün "Haw-king Radyasyonu" olarak bilinen bu olgu; gerçekte kara-deliklerin. kuantum mekaniÄŸi çerçevesinde incelenmesinden elde edilmiÅŸtir.

İlk defa. 1932′cle D. Anderson tarafından bulunan pozitron (pozitif yüklü elektronlardan sonra artık; evrenimizde bulunan her bir parçacığın zıt yüklü bir esinin de varolduÄŸu resmen ispatlanmış oldu. Parçacık hızlandırıcılarıyla, çok büyük enerjiler altında yapılan deneylerden sonra, evrenimizi oluÅŸturan her bir parçacığın bir antiparçacığı olduÄŸu: bunların bir araya gelmeleriyle enerjiye dönüşüp yok oldukları, gözler önüne serildi. Karadelikler gibi enerji bakımından çok yoÄŸun olan ortamlarda da bu parçacık ve antiparçacıkların oluÅŸabildikleri düşünüldü. Bu durumda; parçacıklar ve antiparçacıklar çok kısa anlar için birbirinden ayrılabilir ve bu çiftlerden biri. kendini, olay ufkunun dışında bulabilirdi. Artık bu parçacık, eÅŸelinin karadelikte yok olması nedeniyle, evrenin her tarafına gidebilmekte özgürdür. Bu da bize radyasyon yayımı olarak görünür.

Karadelikten her ayrışan parçacık çifti, aynı zamanda onun enerjisinin bir kısmını da alıp götürür. Bu da "karadelik buharlaşması "dır. Hawking; buharlaşma ile karadeliğin kütlesi arasında bir ilişki olduğunu ortaya çıkardı. Karadelik küçüldükçe, parçacık yayınlama hızı artar, bu da kütlenin azalmasıyla, daha çok parçacığın açığa çıkmasına neden olur. Kütlesi gittikçe azalan karadelik, daha çok parça-cağın çekim alanından kaçmasına izin verir ve en sonunda milyonlarca atom bombasına eşdeğer korkunç bir patlamayla yok olur. Aslında; karadeliğin yuttuğu madde miktarı, radyasyondan büyük olacağından; Hawking en iyimser tahminle. Güneş kadar kütleli bir karadeliğin sonunda yıldan önce olamayacağını söylemektedir. Aynı şekilde, en erken yok olan karadeliklerin ömürleri ise. hesaplarla 10 milyar yıl olarak bulunur. Bu nedenle; kainatın ilk yıllarında oluşmuş olan çok sayıda minik karadeliğin günümüzde, yok olmalarını izleme şansımız vardır.

Zaman ilerledikçe, uzay hakkındaki bilgi daÄŸarcığımız da geniÅŸliyor. GeliÅŸmiÅŸ teleskop sistemimizle; karadelikler artık bize teorilerde olduÄŸundan daha yakın. Belki ileride tüm gizemlerini çözme baÅŸarısını göstereceÄŸiz: hatta belki onlara seyahatler düzenleyebileceÄŸiz. Ama sunu da biliyoruz; ÅŸimdilik bu. çok erken…

Kütlesel Çekim

Salı, 06 Kasım 2007

KÜTLESEL ÇEKİM

Yukarı atılan bir cisim, bir süre sonra döner ve yere düşer. Irmaklar hep yukarıdan aşağıya doğru akar. Bunun açıklamasını "yerçekimi" olarak yaparız. Bu, tüm kütleli nesnelerde, gezegenlerde ve yıldızda varolan bir kuvvettir ve ona "kütle çekimi" diyoruz.

Bu çekim, en yoÄŸun cisimeleri ve "boÅŸluÄŸu" eÅŸit oranda donatır. Ondan korunmanın ya da onu etkilemenin hiçbir yolu yok. Uzaklıkla azalır; ama hiçbir ÅŸekilde kaybolmaz. Atmosferi Yerküre’nin çevresinde tutan kuvvet ya da bizim Evren boÅŸluÄŸuna uçup gitmemizi engelleyen kuvvet, Dünya’nın uyguladığı kütle çekimi kuvvetidir.

Bir yapma uyduyu, Dünya yörüngesine yerleÅŸtirmek için gerekli hız, saniyede 8 kilometreden (8 km/s) az deÄŸildir. Dünya’nın çekiminden kurtulmak ve onu temelli terketmek için saniyede 11.2 kilometre hız yapmak gerekir. GüneÅŸ’in kütle çekimi daha büyüktür. Çünkü GüneÅŸ’in kütlesi, Dünya’nınkinin 400 bin katıdır. GüneÅŸ’in kütlesel çekimini aÅŸabilmek için saniyede 16.7 kilometrelik hız gerekir.

KuÅŸkusuz insanoÄŸlu çok eski zamanlarda da kütle çekimini sezmiÅŸ ve onu hesaba katmış olmalı. İlginçtir, bilinen bu eski kuvvet, çaÄŸlar boyu açıklanamamış olarak kaldı. Kütle çekimi için bilimsel bir kuram geliÅŸtiren ve bunu Evren’i kapsayacak kadar geniÅŸleten, büyük İngiliz bilimcisi Sir Isaac Newton (1642-1727) idi.

Masa üzerindeki bir kitabı inceleyelim. Kitaba herhangi bir etki olmadıkça kitap, masa üzerinde hareketsiz kalır. Şimdi, kitabı yatay doğrultuda sürtünme kuvvetini yenecek büyüklükte bir kuvvetle sağa doğru itelim. Sürtünme kuvveti kitapla masa arasında varolan bir kuvvettir.

Kitaba uygulanan kuvvet, sürtünme kuvvetine eşit ve zıt yönlü ise kitap sabit bir hızla hareket edebilecektir. Uygulanan kuvvet sürtünme kuvvetinden büyükse kitap ivmelenir. Uygulanan kuvvet ortadan kalkarsa sürtünme kuvvetinin etkisi ile kısa bir süre hareket ettikten sonra durur (negatif ivmelenme sonucu).

Şimdi, kitabın karşıdan karşıya kaygan hale getirilmiş yüzeyde itildiğini düşünelim. Kitap, yine duracak fakat önceki durumda olduğu gibi çabucak durmayacaktır. Döşemeyi, sürtünmeyi tamamen ortadan kaldıracak kadar cilalar, parlatırsanız kitap, bir defa harekete geçtikten sonra, karşı duvara çarpıncaya kadar aynı hızla hareket edecektir.

Galileo, cisimler hareket halinde iken, durmaya ve hızlanmaya direnme (eylemsizlik) tabitanıa sahip olduÄŸu sonucuna da varmıştı. Bu yeni yaklaşım daha sonra Newton tarafından formülleÅŸtirilerek, kendi adıyla anılan Newton’un "Birinci Hareket Yasası" olarak tanımış ve şöyle ifade edilmiÅŸtir: "Bir cisme bir dış kuvvet (bileÅŸke kuvvet) etki etmedikçe, cisim durgun ise durgun kalacak, hareketli ise sabit hızla doÄŸrusal hareketine devam edecektir."

Daha basit bir anlatımla, bir cisme etki eden net kuvvet sıfırsa ivmesi de sıfırdır. Newton’un birinci yasası, bir cisme etki eden dış kuvvetlerin bileÅŸkesi sıfır olduÄŸu zaman cismin davranışındaki deÄŸiÅŸmeleri inceler. Bir cisim üzerine sıfırdan farklı bir bileÅŸke kuvvet etki ettiÄŸi zaman neler olur? Bu sorunun yanıtını Newton’un ikinci yasası verir.

Çok düzgün, cilalı, parlatılmış yatay bir yüzey üzerinde, sürtünme kuvvetini önemsemeyerek bir buz kalıbını ittiğinizi düşünün. Buz kalıbı üzerinde yatay bir F kuvveti uygularsanız, kalıp "a" ivmesi ile hareket edecektir. Kuvveti iki katına çıkarırsanız ivme de iki katına çıkacaktır. Bu tür gözlemlerden bir cismin ivmesinin, ona etkiyen bileşke kuvvet ile doğru orantılı olduğu sonucuna varırız.

Peki bileÅŸke kuvveti aynı tutarken cismin kütlesini iki katına çakrsak ne olur? İvme yarısına düşer; üç katına çıkarılırsa üçte birine düşer. Bu gözleme göre, bir cismin ivmesinin kütlesi ile ters orantılıdır. Buna göre Newton’un ikinci yasası şöyle anlatılabilir: "Bir cismin ivmesi, ona etki eden kuvvetle doÄŸru orantılı, kütle ile ters orantılıdır."

Elbette ki gezegenler, Kepler Yasalarına göre hareket ediyordu. Ama neden gezegenler deÄŸiÅŸik ve üstelik düzgün bir hızla hareket etmiyordu? Gezegenlerin gökyüzünde hareket etmeleri için onları "iten" bir gücün olması gerektiÄŸi düşünülüyordu. Ama bu güç neydi? Newton’un yaÅŸadığı dönemde hiç olmazsa birçok insan astrolojiyi ciddiye almıyordu; yani gezegenleri meleklerin itmediÄŸi kesindi. Newton, Kepler’in formüllerini çıkarmak için kütlesel çekim (gravitasyonal alan) yasasını kullanmÅŸtı.

Newton, Galileo’nun sarkaç deneylerini inceledi ve buradan boÅŸlukta serbestçe dolaÅŸan gezegenlere etkiyen bir çekimin bulunması gerektiÄŸi sonucuna kolayca vardı. Çünkü o, düşünür ve matematikçiydi. Gezegenler, eliptik yörüngeler izliyordu. Bu yörüngeler üzerinde dolanırken GüneÅŸ’e daha yakın oldukları yerlerde hızları artıyor, sonra GüneÅŸ’ten uzaklaÅŸtıkça hızları azalıyordu.

Newton, kuvvet bilinirse, bunu kütle denen büyüklüğe bölünce ivmenin bulunabileceğini varsaymıştır. Burada kütle, harekete karşı koymanın bir çeşiti olarak görünür: kütlesi bir başka arabanınkinin iki katı olan çok yüklü bir araba, aynı beygirin etkisi altında birincinin yarısı kadar bir ivme kazanır.

Kısacası kütle, hareket edenin eylemsizliğini bildirir ve bu yüzden ona "eylemsizlik kütlesi" adı verilir. Buna göre her cismin, olanaklı bütün kuvvetlere karşı gösterebileceği tepkiyi belirleyen özel bir eylemsizliği vardır. Bunu saptadıktan sonra geriye kuvvet denen şeyin ne olduğunu anlamak kalıyordu.

Newton kuvveti şöyle tanımlaıyor: Kuvvet, cisimleri hareketsizlik durumu ya da düzgün hareketei değiştirecek biçimde etkileyen bir eylemdir. merkezcil bir kuvvet, cisimleri bir merkeze ya da belli bir noktaya doğru çeker ya da çekilme eğilimi içinde bulunmalarına yolaçar.

Böylece Dünya, Ay’etkilediÄŸi zaman ona bir kuvvet uyguluyordu. Ay, Dünya’dan ne kadar uzaksa bu kuvvet de o kadar zayıftı. Daha kesin olarak söylenirse Newton, uzaklık iki kat olunca, kuvvetin ilk deÄŸerinin dörtte birine indiÄŸini varsaydı. İki madde birbirlerini kütllelerinin çarpımı ile doÄŸru. aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı bir kuvvetle çeker. Bunların hepsi çekim sabiti denen evrensel bir sabitle çarpılır.

İki elektrik yükü arasındaki kuvvet de aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılıdır ama; bunun kütle ile hiçbir ilgisi yoktur. "Evrensel kütle çekimi yasası" nda, kütlenin rolünün birden deÄŸiÅŸtiÄŸine dikkat edelim. Kütlenin bu yeni görevini iyice belirtmek için, ağırlık katsayısı (çekim sabiti) ortaya çıktığında buna "çekim kütlesi" denmesi uygun görüldü. O halde Newton’un varsayımı şöyle dile getirilebilir: Çekim kütlesi, eylemsizlik kütlesine eÅŸittir.

Bu özelliğin, ister Ay kadar büyük, isterse Ay modülü kadar küçük olsun bir gök cisminin yörüngesinin kütlesinden bağımsız olarak aynı olduğu sonucunu vermesi ilginçtir.

Newton, kütle çekimi yasasını çok farklı olaylara uyguladı ve onu bilinen Evrenin tümünü kapsayacak ÅŸekilde cesaretle yaygınlatırdı. Merkür’ün yaramazlığı dışında bir sorunla karşılaÅŸmadan 200 yıl kendini korudu.

Kütleçekim alanlarının temel nitelikleri şöyle sıralanabilir:

·Kütle çekim kuvvetleri Evrenseldir. Yani Evrendeki her cisim bu kuvvetlerden etkilenir.

·Bir kütle çekim alanı mutlaka çekici kuvvetlere neden olur.

·Kütleçekim alanları, uzun erimlidir; yani bir cismin etrafında oluşan çekim alanının etkileri zayıflayarak da olsa çok uzak mesafelere kadar uzanabilir.

"Duran iki cisim düşünüldüğünde, bu iki cismin birbirine etki ettirdiği çekim kuvveti; cisimlerin arasındaki uzaklığın karesi ile ters, cisimlerin kütleleri ile doğru orantılıdır." Newton böylece doğanın temel sabitlerinden birini de bulmuştu.

Newton, bir matematik sihirbazıydı. Çünkü çok uzun süre onun dışında kimse diferansiyel denklemlerin içinden çıkamıyordu. Newton’dan 60 - 70 yıl önce, büyük Alman bilim adamı Johannes Kepler ( 1571-1630), gezegenlerin GüneÅŸ çevresindeki hareketlerini yöneten temel yasaları bulmuÅŸtu.

Tarihçe kısaca şöyledir: Eski bilginler gezegenlerin gökyüzündeki hareketlerini gözlemleyerek onların Dünya ile birlikte Güneş çevresinde döndüğü sonucuna vardılar. Bu sonuç daha sonra Copernicus tarafından da bağımsız olarak keşfedildi .İnsanlar keşfin daha önce yapıldığını unutmuşlardı. Bundan sonra araştırılacak soru şuydu: Güneş çevresinde tam olarak nasıl dönüyorlardı?

GüneÅŸ’in merkez olduÄŸu bir çember üzerinde mi, yoksa baÅŸka bir eÄŸri boyunca mı? Hızları neydi? Bunların yanıtlanması daha zun zaman aldı. Copernicus sonrası dönemler, gezegenlerin gerçekten Dünya’yla birlikte GüneÅŸ etrafında mı döndükleri, yoksa Dünya’nın Evren!in merkezinde mi olduÄŸu sorularının tartışıldığı dönemlerdi.

Daha sonra Danimarkalı astronom Tycho Brahe (1546-1601), soruyu yanıtlamak için bir yöntem önerdi. Eğer gezegenler çok dikkatle gözlenip gökyüzündeki yerleri tam olarak kaydedilirse, teorilerin durumu belki açıklığa kavuşabilirdi. Bu, modern bilimin anahtarı ve doğanın gerçekten anlaşılmasının başlangıcı oldu: birşeyi gözlelek, ayrıntıları kaydetmek ve bu bilgilerin şu veya bu yorumu çıkarmayı sağlayacak ipuçlarını içerdiğini ummak.

Zengin bir kiÅŸi olan Tycho’nun Kopenhag yakınlarında bir adası vardı. Buraya pirinçten yapılmış kocaman daireler yerleÅŸtirdi ve özel gözlem yerleri yaptırdı; sonra, geceler boyunca gezegenlerin konumlarını kaydetti. İşte ancak bu tür yorucu ve yoÄŸun çalışmalar yoluyla birÅŸeyler bulunabilir.

Toplanan bütün bilgi Kepler’in eline verildi; o da gezegenlerin GüneÅŸ etrafında ne türlü bir hareket yaptığını incelemeye koyuldu. Bunun için deneme yanılma yöntemini uyguladı. Bir ara yanıtı bulduÄŸunu sandı: Gezegenler, GüneÅŸ’in merkez olduÄŸu çemberler üzerinde hareket ediyorlardı. Ancak daha sonra bir gezegenin, Mars’ın sekiz dakikalık bir yay kadar sapma yaptığını farketti.

Kepler, Tycho Brahe’nin bu ölçüde bir hata yapamayacağını düşünüp, yanıtın doÄŸru olmadığı sonucuna vardı. Deneylerin çok dikkatli yapılmış olması nedeniyle baÅŸka bir yol deneyerek sonunda üç ÅŸey keÅŸfetti. İlk olarak, gezegenler GüneÅŸ’in odak olduÄŸu elips ÅŸeklinde bir yörünge izliyorlardı.

Elips bütün ressamların bildiği bir eğridir: basık bir daire. Çocuklar da onu iyi bilir; iki ucu tesbit edilmiş bir ipe bir halka geçirip halkaya da bir kalem sokulunca elips çizilebileceğini birileri onlara söylemiştir.

İkinci olarak, bir gezegenin GüneÅŸ çevresindeki yörüngesi bir elipstir; GüneÅŸ de odakların birindedir. Bundan sonra gelen soru ÅŸuydu: GüneÅŸ’e yaklaÅŸtıkça hızı artıyor, uzaklaÅŸtıkça yavaÅŸlıyor mu?

Kepler, bunun da yanıtını buldu. BulduÄŸu yanıt şöyle açıklanabilir: ÖrneÄŸin üç hafta gibi belirli bir ara içeren iki farklı zamanda gezegenin konumun saptayalım. Sonra, yörüngenin baÅŸka bir bölümünde, gezegenin yine üç hafta ara ile iki ayrı konumunu saptayalım ve GüneÅŸ’le gezegeni birleÅŸtiren doÄŸruları çizelim (bilimsel deyimiyle bunlar yarıçap vektörleridir).

Üç hafta ara ile çizilen iki doÄŸru ve yörenge arasında kalan alan, yörüngenin her bölgesi için aynıdır. Demek ki, gezegen GüneÅŸ’e daha yakın olduÄŸu yerlerde daha hızlı hareket ediyor ve uzaklaÅŸtıkça aynı alanı taramak için daha yavaÅŸ ilerliyor.

Birkaç yıl sonra Kepler, üçüncü bir kural keşfetti. Bu kural yalnızca tek bir gezegenin Güneş çevresindeki hareketiyle ilgili değildi; farklı gezegenler arasında da ilişki kuruyordu. Bu kurala göre, bir gezegenin Güneş çevresinde tam bir devir yapması için gereken zaman, yörüngenin boyutuna bağlıdır; bu zaman da yörüngenin boyutunun küpünün kare kökü ile orantılıdır. Yörüngenin boyutu elipsin en büyük çapıdır.

Kepler’in bu üç yasası ÅŸu ÅŸekilde özetlenebilir: Yörünge bir elipstir; eÅŸit sürelerde eÅŸit alanlar taranır ve bir devir için geçen süre, boyutun üç bölü ikinci kuvvetiyle orantılıdır; yani boyutun küpünün kareköküyle. Kepler’in bu üç yasası gezegenlerin GüneÅŸ çevresindeki hareketlerini tam olarak belirlemektedir.

Bundan sonraki soru şuydu: Gezegenleri Güneş çevresinde hareket ettiren şey nedir? Keplerle aynı dönemde yaşamış bazı kişiler bu soruyu şöyle yanıtlıyorlardı: Melekler kanatlarını çırparak gezegenleri arkadan yörünge boyunca iterler. Daha sonra göreceğiniz gibi bu yanıt gerçeğe pek de uzak sayılmaz. Tek fark, meleklerin farklı yönlerde oturup kanatlarını içeriye doğru çırpıyor olmalarıdır.

Aynı sıralarda Galileo da Dünya’daki sıradan cisimlerin hareket kurallarını inceliyor, bu inceleme sırasında da bazı deneyler yapıyordu. Toplar eÄŸik bir düzlemden aÅŸağı doÄŸru nasıl yuvarlanıyor, sarkaçlar nasıl sallanıyordu?Galileo "eylemsizlik ilkesi" denilen önemli bir kural keÅŸfetti.

Kural şuydu: Düz bir doğru üzerinde belirli bir hızla hareket eden bir cisim, hiçbir etken olmazsa bu doğru boyunca, aynı hızla, sonsuza kadar gitmeye devam edecektir. Bir topu durmamacasına yuvarlamaya çalışmış olan herkes için buna inanmak güç olsa da; bu ideal şartların varlığında, yerdeki sürtünme gibi etkenler olmasa, top gerçekten de düzgün bir hızla sonsuza kadar gidecektir.

Daha sonraki geliÅŸme Newton’un ÅŸu soruyu tartışması ile baÅŸladı: EÄŸer cisim düz bir doÄŸru boyunca hareket etmiyorsa ne olur? Buna verdiÄŸi yanıt da ÅŸu oldu: Hızı herhangi bir ÅŸekilde deÄŸiÅŸtirmek için kuvvet uygulamak gerekir. ÖrneÄŸin, bir top hareket ettiÄŸi yönde itilirse hızı artar.

Eğer gidiş yönü değişmişse kuvvet yandan uygulanması gerekir. Kuvvet iki etkinin çarpımı ile ölçülebilir.Ufak bir zaman aralığında hzının ne kadar değiştiği, "ivme" olarak tanımlanır. Bunu cismin kütlesi veya eylemsizlik katsayısı ile çarparsık kuvveti buluruz. Bu ise ölçülebilir.

Örneğin bir ipin ucuna bağlanmış bir taşı başımızın üzerinde döndürürsek, ipi çekmemiz grektiğini farkederiz. Nedeni şudur: Taşın hızı sabit olmakla birlikte, bir çember çizerek döndüğü için yönü değişmekte, bu nedenle de taşı sürekli içeriye doğru çekin bir kuvvet gerekmektedir; bu kuvvet de kütle ile orantılıdır.

Şimdi iki ayrı taş alıp önce birini sonra diğerini döndürelim ve ikinci taş için gereken kuvvveti ölçelim. Bu kuvvet, birinciden, kütlelerinin farklılığıyla orantılı olarak daha büyük olacaktır. Hızı değiştirmek için gereken kuvveti saptamak, kütleyi ölçmek için bir yönetem oluşturur.

Newton, bundan bir başka sonuç çıkardı. Onu da basit bir örenkle açıklayalım: Eğer bir gezegen Güneş çevresinde bir çember boyunca gidiyorsa, onun yana doğru, teğet boyunca gitmesi içi kuvvete gerek yoktur. Eğer herhangi bir kuvvet olmasaydı başını alır giderdi.

Ancak gezegen bunu yapmıyorr;kuvvetin olmaması durumunda bir süre sonra gitmiÅŸ olcaeğı ta uzaklarda deÄŸil, GüneÅŸ’e yakın bir yerde bulunuyor. BaÅŸka bir deyiÅŸle,hızı ve hareketi GüneÅŸ’e doÄŸru sapıyor; yani meleklerin, kanatlarını sürekli GüneÅŸ’e doÄŸru çarpmaları gerekiyor.

Bir gezegenin düz bir doÄŸru boyunca hareket etmesinin bilinen bir nedeni yoktur. Nesnelerin sonsuza dek gitmeyi sürdürmelerinin nedeni bulunamamıştır. Eylemsizlik Kuramı’nın da bilinen bir kökeni yoktur. Melekler gerçek olmasa da harektin süregittiÄŸi bir gerçektir.

Ancak,düşme olgusu için kuvvete gereksinim vardır ve kuvvetin kökeninin GüneÅŸ’e doÄŸru olduÄŸu da anlaşılmıştır. Newton, eÅŸit sürelerde eÅŸit alan taranması kuramının, hızdaki bütün deÄŸiÅŸmelerin GüneÅŸ yönünde olduÄŸu savının doÄŸrudan bir sonucu olduÄŸunu; bunun eliptik yörünge için de geçerli olduÄŸunu göstermeyi baÅŸardı.

Bu yasayı kullanarak Newton, kuvvetin GüneÅŸ yönünde olduÄŸunu ve eÄŸer gezegenlerin periyotlarının GüneÅŸ’ten olan uzaklıklarıyla nasıl deÄŸiÅŸtiÄŸi bilinirse, bu kuvvetin uzaklık ile nasıl deÄŸiÅŸtiÄŸinin de bulunabileceÄŸini gösterdi ve kuvvetin, uzaklığın karesi ile ters orantılı olduÄŸunu saptadı.

Buraya kadar Newton, pek bir ÅŸey söylemiÅŸ sayılmaz; çünkü yalnızca kepler’in ifade ettiÄŸi iki ÅŸeyi farklı biçimde dile getirmiÅŸ oluyordu. birincisi, kuvvetin GüneÅŸ yönünde olduÄŸunu söylemekle; ikinci de kuvvetin, uzaklığın karesi ile ters orantılı olduÄŸunu söylemekle aynı ÅŸeydi.

İnsanlar Jüpiter’in uydularının Jüpiter çevresinde nasıl hareket ettiklerini teleskopla görmüşlerdi. bu hareket tıpkı GüneÅŸ Sistemi’nde olduÄŸu gibiydi; sanik uydular Jüpiter’e doÄŸru çekiliyorlardı. Ay da Dünya’nın çekimindedir; Dünya’nın çevresinde döner ve Dünya’ya doÄŸru çekilir. Sanki her ÅŸeyin birbirinin çekimi altınrdaymış gibi görünmesi bir sonraki kuramı; genelleme yapacak olursak her cismin her cismi çektiÄŸi yolunda olması sonucunu getirdi.

EÄŸer bu doÄŸru ise, GüneÅŸ’in gezEgenleri çektiÄŸi gibi dünya da Ay’ı kendisine doÄŸru çekiyordu. Dünya’nın cisimleri çektiÄŸi bilinen bir ÅŸeydi (hepimiz havada uçmak isetesek de iskemlemizde sık sıkı oturduÄŸumuzu biliyoruz). Yeryüzü’ndeki çekim, yerçekimi olgusu olarak ilyi bilrdiÄŸimiz bir ÅŸeydir.

Newton, Ay’ı yörüngede tutan çekimin, nesneleri Dünya’ya çeken kuvvetle aynı ÅŸey olabileceÄŸini düşündü. Daha sonra Newton birçok yeni ÅŸey ortaya çıkardı. Çekim Yasası’nın ters kare olması durumunda yörüngenin ÅŸeklinin ne olacağını hesapladı ve bunu bir elips olarak buldu.

Ayrıca birçok farklı olaya da açıklama getirildi. Bunlardan biri gel-git olayıydı. Gel-git, Dünya ve denizlerin Ay tarafından çekilmesinden kaynaklanıyordu. Bu, daha önceleri de düşünülmüştü; ancak ortada bir pürüz vardı: Olay, Ay’ın denizleri çekmesinden kaynaklanıyorsa Ay’ın bulunduÄŸu taraftaki sular yükselecek, o zaman günde ancak bir gel-git olacaktı.

Gerçekte ise yaklaşık oniki saatte bir, yani günde iki gel-git olduÄŸunu biliyoruz. Farklı bir sonuca varan bir düşünce ekolü daha vardı. Buna göre de Dünya, Ay tarafından suyun dışına çekiliyordu. Gerçekte ne olup bittiÄŸini ilk farkeden Newton oldu: Ay’ın aynı uzaklıktaki kara ve denizler üzerindeki çekim kuvveti aynıydı.

Gerçekte Dünya da Ay gibi bir çember boyunca hareket eder. Ay’ın Dünya’ya uyguladığı kuvvet dengelenmiÅŸtir; ama dengeleyici nedir? Ay’ın Dünya’nın çekim kuvvetini dengelemek için dairesel bir yörünge üzerinde hareket etmesi gibi, Dünya da dairesel bir yörünge üzerinde hareket etmektedir. Bu dairenin merkezi Dünya’nın içinde bir noktadadır ve Ay’ın kuvvetini dengelemek için darisel bir hareket yapmaktadır.

İkisinin de ortak bir merkez etrafında dönmesiyle, Dünya açısından kuvvetler dengelenmiş oluyor; ancak bir yöndeki su öteki yöndekine göre daha çok çekildiği için su iki yanda da kabarıyor. Herneyse, gel-git olayı ve günde iki kez gerçekleşmesinin nedeni böylece açıklanmış oluyordu. Bu arada açıklanan daha birçok şey vardı: Dünya, her şey içe doğru çekildiği için yuvarlaktı; kendi ekseni etrafında döndüğü için de yuvarlak değildi. Dış bölgeler biraz uzaga itilmişlerdi ve denge oluşuyordu.

Bilim ilerleyip daha hassas ölçümler yapıldıkça "Newton Yasası" da daha zorlu sınamalarla karşılaÅŸtı. Bunlardan ilki Jüpiter’in gezegenleriyle ilgiliydi. Uzun süre dikkatle yapılmış gözlemlerle hareketlerinin Newton Yasası’na uyumu saptanabilirdi. Ancak sonuç bunun doÄŸuru olmadığını gösteriyordu.

Jüpiter’in gezegenleri, Newton Yasası ile hesaplanmış zamana göre, bazen sekiz dakika ileri, bazen sekiz dakika geri olan bir fark oluÅŸturuyorlardı. Bu fark Jüpiter’in Dünya’ya yakın olduÄŸu zamanlarda ileri, uzak olduÄŸu zamanlarda ise geriye doÄŸruydu. Bu tuhaf bir durumdu.

Yerçekimi yasasına güveni tam olan Danimarkalı astronom Roemer (1644-1710), bu durumda ışığın Jüpiter’in gezegenlerinden Dünya’ya gelmesinin zaman aldığı gibi ilginç bir sonuç çıkardı Ayrıca bu gezegenlere baktığımız zaman gördüğümüz ÅŸey onların o andaki durumu deÄŸil, ışığın bize gelmesi için geçen zamandan önceki durumuydu.

Jüpiter bize yakın olduÄŸunda ışık daha kısa sürede, uzak olduÄŸunda ise daha uzun sürede geliyordu. Bu neden Roemer’in gözlemleri zaman farkı yönünden ÅŸu kadar erken, bu kadar geç olmalarına görüe düzeltilmesi gerekiyordu. Bu yolla ışğın hızını ölçmeyi baÅŸarmış, ışığın bir anda yayılan birÅŸey olmadığını da ilk kez göstermiÅŸ oldu.

EÄŸer bir yasa doÄŸru ise baÅŸka bir yasanın bulunmasına da yol açabilir. EÄŸer bir yasaya güveniyorsak, ona ters bir ÅŸeyin ortaya çıkması bizi baÅŸka bir olguya doÄŸru yöneltir. Yerçekimi yasasını bilmeseydik Jüpiter’in gezegenlerinden ne bekleyeceÄŸimizi de bilemezdik; ışığın hızını ölçmek ise çok daha sonralara atılmış olurdu.

Bu süreç, adeta bir keşifler çağına yol açtı. Her yeni keşif, bir yenisine daha yol açan araçları da beraberinde getirir. 400 yıldan beri süregelen ve büyük bir hızla sürmele devam edecek olan bu çağ, işte bu şekilde başlamıştır.

Daha sonraları ortaya yeni bir sorun çıktı. Newton Yasası’na göre gezegenler yalnızca GüneÅŸ’in çekiminde deÄŸildi; birbirlerini de biraz çekiyorlardı. Öyleyse yörüngeleri eliptik olmamalıydı. Gerçi bu küçük bir çekimdi; ancak "küçük" olan da önem taşıyabilir ve hareketi etkiler.

Jüpiter, Satürn ve Uranüs’ün büyük gezegenler oldukları biliniyordu. Herbirinin diÄŸerleri üzerindeki çekimi sonucu, yörüngelerinin Kepler’in kusursuz elipslerinden ne ölçüde farklı olduÄŸunu saptayacak hesaplar ve gözlemler yapıldı. Sonuçta Jüpiter ve Satürn’ün hesaplamalara uygun hareket ettikleri; Uranüs’ün ise ‘tuhaf’ davrandığı ortaya çıktı.

Adams ve Leverrier adındaki iki astronom, birbirinden bağımsız olarak yaptıkları çalışmalar sonucunda neredeyse aynı anda, Uranüs’ün hareketlerinin görünmyen bir gezegenden etkilendiÄŸini iler sürdüler. Herbiri kendi gözlemevine "teleskopunuzu çevirin ve orayı gözleyin. yeni bir gezgen göreceksiniz" ÅŸeklinde birer mektup yolladılar.

Gözlemevlerinden birinin tepkisi "Saçma! Eline kalem kağıt alıp oturan biri, bize gezegen bulmak için nereye bakacağımızı söylüyor" ÅŸeklindeydi. DiÄŸer gözlemevinin yöntemi farklıydı ve Neptün’ü buldu.

20. yy’ın baÅŸlarında Merkür’ün hareketinin tam da "doÄŸru" olmadığı anlaşıldı. Einstein, Newton Yasalarının biraz hatalı olduÄŸunu ve deÄŸiÅŸtirilmeleri gerektiÄŸini gösterinceye dek bu durum hayli sıkıntıya yol açtı. Åžimdi de bu yasanın kapsamının geniÅŸliÄŸi sorusu ortaya çıkıyor.

Yasa, GüneÅŸ Sistemi dışında da geçerli midir? Galaksimizi birarada tutan ÅŸey, yıldızlar arasındaki çekim kuvvetidir. Dünya’dan GüneÅŸ’e olan uzaklık sekiz ışık dakikası olduÄŸu halde, galaksilerin uzunlukları 50.000-100.000 ışık yılıdır. Ancak çekim kuvvetinin bu büyük yıldız yığınlarında, bu ölçekteki uzaklıklarda bile geçerli olduÄŸundan kuÅŸkulanmak için bir neden yoktur.

Çekim kuvvetinin varolduÄŸunu doÄŸrudan kanıtlayabileceÄŸimiz uzaklık bu kadar; yani Evren’in büyüklüğünün onda biri veya yüzde biri kadar uzaklıktır. Buna göre, gazetelerde birÅŸeylerin Dünya’nın çekim kuvveti dışına çıktığına iliÅŸkin haberler okusanız da, Dünya’daki yerçekiminin kesin bir sonu yoktur.

Bu yerçekimi, uzaklığın karesi ile ters orantılı olarak giderek zayıflar; uzaklık iki katın çıkınca o da dört kat zayıflar ve böylece diÄŸer yıldızların güçlü alanlarının karmaÅŸasında kaybolur. Çevresindeki yıldızlarla birlikte baÅŸka yıldızları çekerek galaksi oluÅŸturur; bu galaksi de diÄŸer galaksileri çekip bir galaksiler kümesi oluÅŸturur. Böylece Dünya’nın çekim alanı hiç bitmez; ancak belirli ve düzenli bir ÅŸekilde zayıflayarak belki de Evren’in sınırlarına kadar gider.

Çekim Yasası, diÄŸer yasaların çoÄŸundan farklıdır. Evren’in ekonomisi ve mekanizması için çok önemli olduÄŸu açıktır ve Evren yönünden birçok pratik uygulaması da vardır. Ancak, diÄŸer fizik yasalarından farklı tipik bir özelliÄŸe sahiptir: bilinmesi pek az pratik yarar saÄŸlar.

Bir galaksiyi oluşturan birçok yıldız değil, sadece gazdır. Belki de her şeyi başlatan, bir şok dalgası olmuştur. Bundan sonraki olaylar, çekim kuvvetinin etkisiyle gazın gittikçe sıklaşarak toplanması, büyük gaz ve toz yığınlarının ve topların oluşmasıdır. Bunlar içeriye doğru düşerken, düşmenin yol açtığı ısıyla yanar ve yıldız haline gelirler.

Böylece yıldızlar, çekim etkisiyle gazın sıkışıp biraraya gelmesiyle ortaya çıkıyorlar. Yıldızlar bazen patladıklarında toz ve gaz püskürtür, bu toz ve gazlar tekrar biraraya toplanıp yeni yıldızlar yaratırlar.

Güneş Sistemi Ve Uzay

Salı, 06 Kasım 2007

GÜNEŞ SİSTEMİ VE UZAY

EVRENİN DOĞUŞU VE GÜNEŞ SİSTEMİNİN MEYDANA GELİŞİ

Evrenin büyük patlama ile başladığı,patlama anında evrenin sıfır büyüklükte ve bu nedenle sonsuz sıcaklıkta olduğu düşünülmektedir.Ama evren genişledikçe ışımanın sıcaklığı düşmüş ve genişleme hızlanmıştır.Patlamadan sonraki 1 milyon yıl içinde evren yalnızca genişlemeyi sürdürmüş,sıcaklık giderek birkaç bin dereceye düşünce,elektron ile çekirdekler aralarındaki elektromanyetik çekime dayanamayarak atomları oluşturmaya başlamıştır.Genişleme ve soğumalar sürerek bazı bölgelerde çökmeler oluşup,bölge yeterince küçülünce dönerek GALAKSİLER meydana gelmiştir.Galaksiler zamanla küçük bulutlara dönüşmüş,bulutlar büzüldükçe yıldızlar oluşmuştur.

GüneÅŸ’te böyle oluÅŸmuÅŸtur.