‘Anne-baba Eğitimi’ Kategorisi için Arşiv

Edimsel Koşullama

Salı, 06 Kasım 2007

EDİMSEL KOŞULLAMA BURRHUS FREDERİC SKİNNER: 1904-1990 yılları arasında yaşamış olan Skinner, öğrenme kuramlarının gelişimine katkıda bulunan en etkili psikologlardan biridir.en çok programlı öğretimin kurucusu olarak tanınmaktadır.

Görüşleri psikoterapi alanında da yaygın kabul görmüştür.Skinner’in fikirlerine dayanılarak geliştirilen davranışı şekillendirme yaklaşımı otistik ve özürlü çoçukların eğitiminde de etkili şekilde kullanılmaktadır.araştımalarını güvercin,fare,köpek,maymun ve çocuklarda yapmıştır.ancak,organizmalar arasındaki büyük biyolojik farklara rağmen,öğrenme süreçlerinin inanılmaz ölçüde benzediğini ifade etmektedir.

TEPKİSEL VE EDİMSEL KOŞULLAMA Skinner’e göre, tepkisel ve edimsel olmak üzere iki çeşit koşullama vardır. Bu iki tür koşullamayı,tepkisel ve edimsel davranış ayrımına dayanarak açıklamaktadır.

Skinner,tepkisel ve edimsel davranış ayrımını yaparak geleneksel uyarıcı-tepki psikologlarından büyük ölçüde ayrılmıştır.

Skinner’a göre iki tür davranış vardır.

Tepkisel davranış: Bilinen bir uyarıcı tarafından oluşturulur. Örneğin; etin köpekte salya meydana getirmesi. Tüm refleksler tepkisel davranışa bir örnektir, Karanlıkta göz bebeğinin büyümesi,terleme,titreme gibi.

Edimsel davranış: Bilinen bir uyarıcı tarafından oluşturulmaz; organizma tarafından ortaya konur ve sonuçları tarafından kontrol edilir. Örneğin,çocuğun ayağa kalkma, yürüme vb. davranışları öğrenmesi…çocuğun ayağa kalktığını gören çevresindekiler genellikle sevinç çığlıkları atar,onu alkışlarlar.Bu ilgiden memnun olan çocuk aynı davranışı tekrarlama eğilimi gösterir.Çocuğun davranışları yetişkinlerin ilgisi tarafından kontrol edilir.Bu nedenle ,Skinner edimsel davranışı uyarıcıdan bağımsız görmez.Ancak tepki önce yapılır,sonra tepkinin doğurduğu uyarıcı gelir ve tepki bu uyarıcılar tarafından kontrol edilir.Uyarıcı haz yaratırsa davranış tekrarlanır.Eğer uyarıcı organizmada acı yaratırsa davranış tekrar edilmez.

Bu iki tür davranışla ilgili iki tür koşullamadan söz eder Skinner.

Tepkisel koşullama :Pavlovun klasik koşullaması ile aynıdır.S(stimulus=uyarıcı)tipi koşullamada denilir.Pekiştireç, tepkiye bağlı olarak verilmez;tepkiden önce verilen uyarıcıdır.

Edimsel Koşullama:Edimsel davranişla ilgili olan koşullamaya edimsel koşullama ya da "R"’(Response = tepki) tipi koşullama adı verilmektedir. "R" tipi koşullama adi

verilmesinin nedeni ise bu tur koşullamada pekistirmenin tepkiye bağlıolarak yapılmasıdır. Diğer bir deyişle, bu koşullamada tepki önemlidir.’I'epki doğru olduğu taktirde pekiştirici uyarıcı verilmektedir.

OPERANT ŞARTLANMA DENEYI Skinner bu deney için ses gecirmez, havalandırma tertibati olan, icinde küçük bir manivela, yiyecek kabi, su kabı vs. bulunan bir kutu gelistirmiştir.Operant şartlanma deneyi, farenin kutu icindeki manivelaya basarak yiyecek elde etmeyi öğrenmesi esasına dayanmaktadır. Hayvan baslangicta kutunun içinde tesadüfi olarak dolasmis, etrafi koklamış ve kutunun içini incelemiştir.Daha sonra yaptığı davranışlardan biri (manivelaya basmak) onun yiyecek elde etmesini sağlamıştır. Küçük yiyecek parcasıni yiyen fare, genel uyarilmışlık haline girmiş ve daha buyuk bir çabayla etrafi araştırmaya baslamıştır. Sonuç olarak,hayvan manivelayla yiyecek arasındaki baglantıyı kurmuş ve her acıktığında manivelaya basarak yiyecek elde etmiştir.

Bu durumda, pekistirmeyle ilişkili olan sey, uyarici durumunda olan manivela degil, tepkidir; yani manivelaya basma davranışıdır. Kosullanan tepki, klasik koşullamada olduğu gibi pekistirici uyarıcıya karşı yapılan tepki degildir. Edimsel koşullamada pekiştirici uyarıcı, yapılan tepkinin sonucunda ortaya çıkmaktadir. Edimsel koşullama büyük ölçüde Thorndike’in etki yasasindan kaynaklanmıştır.

EDİMSEL KOŞULLAMA SÜRECİ Skinner, edimsel kosullama calışmaları icin ses ve ışık geçirmez çevreden yalıtılmış "Skinner kutusu" adi verilen bir aracı kullanmıştır. Bu ses geçirmez kutuda, hayvana manivelaya bastığında belli bir miktar yiyecek veren bir mekanizma vardir. Aynı zamanda manivela, hayvanı kutuda bulunma suresi içinde manivelaya basma sayısını grafik olarak çizen bir kaydetme sistemine bağlıdır. Böylece, belli bir zaman icinde yapılan tepki sayısı tutarlı bir deneysel ortam icinde belirlenmekte ve insan denekle hiç temas etmemektedir.

Manivelaya basma davranışının koşullandınlması şu basamaklarda gerçekleştirilmiştir.

1. Yoksunluk (Deprivation): Denek olacak havvan bir yoksunluk programına tabi tutulur. Eğer pekiştireç olarak yiyecek kullanılacaksa hayvana deneyden onceki birkaç gun 23′er saatlik peryodlarla yiyecek verilmez.

2. Besleme Mekanizmasi (Magazine Training) Eğitimi: Denek birkaç gün yoksunluk programina tabi tutulduktan sonra Skinner kutusuna konulur. Deneyi yapan kişi dışarıdan bir düğmeye basarak periyodik bir şekilde besleme mekanizmasini harekete geçirir. Boylece hayvan yiycek kabının yanı başında olmadığından emin olur. Besleme mekanizması dışarıdan harekete geçirilirken düğmeye basma hafif bir ses meydana getirir ve arkasından da yiyecek gelir. Dolayisiyla hayvan giderek düğmeye basma sesi ile yiyeceğin gelmesi arasinda bir iliski kurar. Bu durumda düğmanin çıkardığı ses birincil pekistireç olan yiyecekle ilişkilendirilerek ikincil pekistireç haline gelmektedir. Ses, aynı zamanda hayvan icin gerekli tepkiyi yaptığı taktirde yiyecekle pekistirileceğinin bir işareti de olmaktadır.

3. Manivelaya Basma (Lever Pressing): Bu asamada hayvan artık Skinner kutusunda kendi başına bırakılır. Hayvan besleme mekanizmasını harekete geçirecek olan manivelaya basar. Bu sirada meydana gelen ses,hayvan için hem yiyecek kabına ulastığının bir isareti haline gelir hem de demir kola basma davranışını pekistirir.

EDİMSEL KOŞULLAMANIN İLKELERİ 1.Pekiştici uyarıcıyla izlenentepkiler tekrarlanma eğilimindedir.

2.Pekiştirici uyarıcılar,edmsel davranışların meydana gelme oranını yada olasılığını arttırır(Hergenhahn,1988)

OLUMLU VE OLUMSUZ PEKİŞTİREÇLER Davranışı izleyen ve organizma üzerinde olumlu bir etki yaratarak davranışın ortaya çıkma ihtimalini artıran uyarıcılara pekiştireç denir.Burada yapılan işlem pekiştirmedir. (Erden veAkman,1995)

OLUMLU PEKİŞTİREÇLER:Ortama konulduğunda belirli bir davranışın yapılma olasılığını arttıran uyarıcılardır. Bunlarda birancil ve ikincil olumlu pekiştireçler olmak üzere iki grupta toplanır.Birincil olumlu pekistireçler; yiyecek, su, cinsellik gibi organizmayı doğal olarak pekiştiren ve canlının yaşamasi ile ilgili olan pekiştireçlerdir. Ikincil (koşullu)olumlu pekistirecler ise, herhangi bir nötr uyarıcının olumlu birincil pekistireclerle iliskilendirilmesi ile olumlu pckistirec ozelligi kazanan uyarıcılardir. Örneğin; küçük bir çocuk için paranın, statünün hiç bir önemi yoktur. Ancak para ve statü ile birincil pekiştireçleri elde edebileceğini üğrendiği zaman para, statu pekiştireç özelliği kazanır.

OLUMSUZ PEKİŞTİREÇLER: Ortamdan çıkarıldıklarında belirli bir davranışın yapılma olasılığını artıran uyarıcılardır. Olumsuz pekiştireçler,organizmaya rahatsızlık veren uyarıcılardır ve birincil ve ikincil uyarıcılar olmak üzere iki gruba ayrılmaktadırlar. Birincil olumsuz pekiştireçler; organizmaya zarar veren, yaşamı tehdit eden uyarıcılardır. Bunlar rahatsız edici yüksek tonlu sesler, elektrik şoku vb.dir. İkincil olumsuz pekiştireçler ise, herhangi bir nötr uyarıcının birincil olumsuz pekiştireçlerle iliskilendirilmesiyle pekiştireç özelliği kazanan uyarıcılardır.Örneğin; Soba, baslangıcta küçük bir çocuk icin sadece nötr bir uyarıcıdır.Oysa elini sobaya dokundurup yaktiktan sonra, soba çocuk için olumsuz pekiştireç özelliği kazanir. Çünkü yakicilik ile soba ilişkilendirilmiş;yakıcılığın etkisi soba tarafindan paylasilmiştir.Bu olaydan sonra çocuk soba soğuk iken de dokunmaz. Gerek olumlu, gerekse olumsuz ikincil pekiştireçler bu özelliklerini büyük ölçüde klasik koşullama ilkelerine göre kazanırlar.

OLUMLU VE OLUMSUZ PEKİŞTİRME Gerek birincil, gerekse ikincil olumlu pekistireçler ortama konulduğunda davranışın yapılma olasılığı artar. Buna karşın gerek birincil, gerekse ikincil olumsuz pekiştireçler ortamdan çıkartıldığında davranışın yapılma olasılığı artar. Bu durumda pekiştirme, olumlu pekiştireçleri ortama koyarak, ya da olumsuz pekiştireçleri ortamdan çıkararak davranışın yapılma olasılığını artırma işlemidir. Olumlu pekiştireçleri ortama koyarak davranışın yapılma olasılığını artırma işlemine olumlu pekiştirme;olumsuz pekiştireçleri ortamdan çıkartarak davranısın yapılma olasılığını artırma işlemine ise olumsuz pekiştirme denir.

Olumsuz pekistirme ile ceza çoğu zaman karıştırılmaktadır. Oysa, olumsuz pekistirmede olumsuz pekiştireçler ortamdan çıkartılırken,cezada olumsuz pekiştireçler ortama konmaktadır. Hem olumlu hem olumsuz pekiştirme davranışın yapılma olasılığını arttırırken, ceza,davranışın yapılma olasılığını azaltır.

Durum

Pekiştireç türleri

Ortama konulduğunda

Ortamdan çıkarıldığında

Olumlu Pekiştireç

Olumlu Pekiştirme

Ceza

Olumsuz Pekiştireç

Ceza

Olumsuz Pekiştirme

Skinner’e göre pekiştirmenin organizmaya istenen davranışı kazandırmada, davranışı biçimlendirmede, sonuç olarak kişilik gelişiminde önemli bir yeri vardır. Hatta "kişilik dediğimiz şey, bizim pekiştirilme tarihçemizin bir özeti olan davranış biçimlerinden başka bir şey değildir" (Skinner,1971). Örneğin; biz Türkçe öğreniyoruz. Türkçe öğrenmemizin nedeni; Türkçe konuşulan bir evde doğmamızdır.Eğer bir İngiliz,Fransız, Rus evinde doğup büyüseydik bu sefer de İngilizce, Fransızca,Rusça seslere yakın sesler çıkardığımızda pekiştirilerek bu dilleri öğrenecektik.

Skinner, kültürüde de bir pekiştirme seti olarak tanımlamaktadır. Farklı kültürler farklı davranış biçimlerini pekiştirirler. Pekiştirmeyi kontrol ederek davranışları kontrol edebiliriz (Skinner, 1971).

Bazen anne,baba, öğretmen ve diger yetişkinler çocuklara, farkında olmadan istenmeyen davranışları kazandırabilirler. Örneğin; anne cevap veremeyecek kadar meşgul iken, çocuğun alçak sesle istediği bir şeyi yapmaz,fakat bağırarak istediğinde cevap verirse, çocuğun çok yüksek sesle istekte bulunma davranışı pekiştirmiş olur. Çocuk gelecek sefer sesini dahada yukselterek isteklerini belirtir ve sonuçta bağırarak isteklerini gerçekleştirme davranışı çocuğa kazandırılmış olur.Skinner’e gore organizma çevresi tarafından sürekli koşullanmaktadır.

CEZA Ceza, organizmaya istemediği bir şeyin verilmesi ya da istediği bir şeyin verilmemesidir. Bir başka deyişle, organizmaya olumsuz pekiştireçlerin verilmesi ya da olumlu pckiştirecin vcrilmemesidir. Ccza uygulandığı sürece, yapılmaması istenen davranısı baskı altına almakta, ancak alışkanlığı yok ctmemcktedir. Örnegin; hırsızlık yaptığından dolayı hapse atılan bir insan, cczalandırılınca hırsızlık yapma davranışından vazgeçseydi bir daha asla hırsızlık yapmazdı. Oysa, çoğu zaman cezalandırılan insanların, cezanın etkisi ortadan kalktıktan sonra aynı davranışları tekrar yaptıkları gözlenmektedir.

Skinner ve ‘I’horndike, cezanın, cczalandırılan davranışı ya da alışkankanlığı yok etmediği sadece baskı altına aldığı konusunda hem fikirdirler. Cezalandırılan davranış, cezanın etkisi yok olunca tekrar ortaya çıkmaktadır.

Skinner’in öğrencisi Estes tarafindan yapılan bir deneyde, cezanın geçici olarak davranış oranını baskı altına aldığı gözlenmiştir. Iki gruba ayrılan sekiz fareye once, Skinner kutusunda manivelaya basma davranışı öğretilmiştir. Bu eğitimden sonra her iki grubun manivelaya basma davranışı sönmeye tabi tutulmuş; sönme üç seansta gerçekleştirilmiştir. Bu seanslardan sadece ilkinde ve grupların birinde normal yolla yani olumlu pekiştirecin (yiyecek) ortamdan çekilmesiyle sönme oluşturulmuş; diğerinde ise, buna ek olarak hayvanlara manivelaya bastıklarında ortalama dokuz kez şok verilmiştir. Diğer iki seansta ise her iy grup da aynı sönme işlemine tabi tutulmuş, yani hiçbir grup şok almamıştır. Elde edilen sonuçlar, ilk seansta cezalandırılan grubun, cezalandırılmayan gruptan daha az tepkide bulunduğunu göstermiştir. Ikinci seansta ise, her iki gruptakiler de birbirine benzer sayıda tepki göstermişlerdir. Ancak üçüncü seansta,ilk seansta cezalandırılan gruptaki farelerin daha çok sayıda tepkide bulunduğu gözlenmiştir. Bu durumda, alışkanlıkları söndürmede sadece tepkiyi pekiştirmeme, pekiştirmemeyle birlikte ceza verme kadar etkilidir.Skinner’e göre ceza, geçici bir süre için etkili gibi görünebilir ancak, ceza kalktığı zaman cezalandırılan davranış eski haline döner.

SÖNME Edimsel koşullama ortamından pekiştirici uyarıcının kaldırılmasıyla davranış sıklığında bir azalma ve en sonunda edim düzeyine inme görülür. Bir başka deyişle, pekiştirmenin yapılmamasıyla davranış, pekiştirilmeden önceki düzeyine düşer. Söndürme sürecinde, davranışın sıklığı hemen azalmaz. Söndürmenin başlamasıyla davranış sıklığında kısa süreli bir artma gözlenir. Ancak pekiştirilmeyen davranışın sıklığı giderek azalır ve doğal ortamdaki gözlenme düzeyine düşer. Örneğin; Manivelaya bastığı halde yiyeceği elde edemeyen hayvan manivelaya daha çok basacak, ancak, bu çabaya rağmen yiyeceğin gelmemesi sonucunda, manivelaya basma davranışı azalacak, giderek doğal olarak yaşamında görülebilecek düzeye inecektir. Öğretmen, sınıfta sık sık karın ağrısı şikayetinde bulunan bir öğrencisini arkadaşIarının yardımıyla evine göndermektedir.Daha sonra, öğretmen, çocuğun okuldan eve gitmek istediğinde karın ağrıları çektiğini anlar ve davranışını pekiştirmemek için sınıftan dışarı çıkarmaz. Pekiştirecin ortamdan çekilmesiyle başlangıçta karın ağrıları daha çok şiddetlenir. Bir kaç kez daha karın ağrısı görülür fakat pekiştirilmez.Bir müddet sonra karın ağrısının yok olduğu görülür.

Kendiliğinden geri gelme

Sönmeden sonra deneye bir müddet ara verilir ve daha sonra hayvan tekrar deney ortamına getirilirse manivelaya basma davranışı yaptığı görülür.Sönme olayından sonra herhangi bir eğitim yapılmamasına ve ortama bir pekiştici uyarıcı konmamasına rağmen manivelaya basma davranışının yapılmasına kendiliğinden geri gelme denir.

Fotografik Temeller

Salı, 06 Kasım 2007

FOTOGRAFİK TEMELLER

1.FOTOĞRAF NEDİR?

Genel anlamda fotoğraf , ışığa duyarlı bir katman üzerine bir kamera ile kaydedilmiş görüntüdür. Orijinal kayıtlar elde edilmiş bir kopya da olabilir. Buna pozitif , negatif fotoğraftan söz edilir. Bu kayıt yalnız grinin tonları olabilir , ya da doğal renklere yakın renklerde görülebilir. Büsbütün yapay renklerde görülebilir. Bu nedenle siyah / beyaz , doğal renkli , yapay renkli fotoğraflardan söz edilir.

Son yıllarda sayısal fotoğraf kavramı ile sık sık karşılaşılmaktadır. Bu tür fotoğraflar özel sayısal kavramlarla kayıt edilmiş olabileceği gibi fotoğrafların tarayıcı aletlerde taranarak sayısallaştırılması you ile de elde edilebilmektedir. Siyahtan beyaza gri düzeyleri 256 düzeye ayrılarak tüm fotoğraf bir gri düzeyleri matrisi biçiminde ifade edilebilir. Bu matrisin her elemanı bir fotoğraf elemanına - bir piksel’e - karşılık gelir ve bir gri değerine sahiptir.

2.KISA TARİHÇE

·16. yüzyıl başlarında İtalyan mimar , mühendis ve bilgini Leonardo da Vinci , Camera Obscura’yı tanımlamıştır. Bu alet bir yüzünde delik bulunan kapalı – karanlık bir kutudur. Böyle bir karanlık odanın içinde , delikten geçen ışınlar ters bir görüntü verirler.

·1727’ de bir Alman kimyager Schulze gümüş nitratın güneş ışınlarına karşı duyarlı olduğunu farketmiştir.

·19. yüzyıldan itibaren Fransa , İngiltere ve Almanya’da görüntü kaydı ile ilgili yoğun çalışmalar yapılmıştır.

·Fransa’da Arago , Niepce ve Daguerre tarafından önemli çalışmalar yapılmıştır : 1822’de Niepce , ışığa karşı duyarlı madde olarak asfalt kullanmış ve bu yönteme heliografik işlem adını vermiştir. 1837’de Daguerre , iyot buharına tutulmuş gümüş kaplamalı bakır levhaları üzerine çekilmiş resimlerin civa ile banyo edilebileceğini bulmuştur. Buna Daguerrotip adını vermiştir.

·Fotoğrafçılığın kullanışlı ve pratik hale getirilişi 1871’den sonra , Maddox’un kuru emülsiyonu bulması ile olmuştur. Gümüş tuzları jelatin içinde eritiliyor ve bu cama sürülüyor , sonra da kurutuluyordu. Bu ilaçlı camlar karanlık bir yerde saklanıyor , gerektiğinde kullanılıyordu.

·Fotoğraf sözcüğü daha sonra kullanılmaya başlamıştır. Bu sözcük Yunanca’da Photo ve Graphie sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur. Işıkla çizmek ya da ışık ile kayıt anlamına gelmektedir.

·Renkli fotoğraf düşüncesi de 1855’e uzanır. Bu tarihte fizikçi Maxvell renkli fotoğrafçılığı pratik olarak tanımlamıştır.

·Sayısal fotoğraf düşüncesi ise oldukça gerilere gitmekle birlikte pratikte bilgisayar teknolojisinin gelişmesi ile birlikte gelişmiştir. Gelişmeyi hızlandıran diğer bir teknoloji alanıda Uzaktan Algılama sistemleridir.

3. ELEKTROMAGNETİK SPEKTRUM

Elektromagnetik enerji dalga hareketi ile yayılır. Dalga boyunun büyüklüklerine göre bu enerjinin sıralaması ile oluşan elektromagnetik spektrum , şu dalgaları içerir (Şekil 1):

Kozmik ışınlar , Gamma ışınları , X/Röntgen ışınları , Morötesi ışnlar , Görünür ışınlar , Kızıl ötesi ışınlar , Mikro dalgalar , Radyo dalgaları ve diğer dalgalar.

Bunların dalga boyları ile frekansları arasında

γHZ = 3.10 10 λcm = 3.10 10

λcm γHZ

bağıntısı vardır.

3.1. GÖRÜNÜR IŞIK BÖLGESİ

Elektromagnetik spektrumda , insan gözünün algılayabildiği enerji alanı çok az bir yer tutar. Bu bölgenin sınırları 0.4 – 0.7 mikrondur. Bu dalga boyları içinde değişik renkler yer alır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG]Şekil 1 – Elektromagnetik spektrumda görünür ışık bölgesi ve renkler

Bütün cisimler üzerine düşen elektromagnetik enerjinin bir bölümünü geriye yansıtırlar. İnsan gözü bu yansıyan enerjiyi algılar. İnsan gözünün duyarlık eğrisi şekil 2’ de gösterilmiştir. İnsan gözünün en duyarlı olduğu renk fıstık yeşilidir.

Fotoğraf emülsiyonlarıda göz duyarlık eğrisine benzer şekilde görünür ışığa duyarlıdır

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image004.gif[/IMG]

Şekil 2 – Göz duyarlık eğrisi

Morötesi Bölge :

Dalga boyları 0,01-0,4 mikron arasındadır. Yakın morötesi bölgesi (0,3-0,4 μ) atmosferden geçebilen bir bölüm güneş enerjisidir. Cam 0,35 mikron dalga boyuna kadar olan morötesi ışınları geçirir. Morötesi bölgesinde fotoğrafik kayıt yapabilmek için kuartz’lı ve lityum florürlü mercekli özel kameralar kullanmak gerekir. Morötesi ışınların kimyasal etkileri fazla olduğundan fotoğraf emülsiyonlarını etkilerler ve kimyasal reaksiyonları hızlandırır.

Kızılötesi Bölge :

Dalga boyları 0,8-343 mikron arasındaki ışınlardır. Güneş ışınlarında 5,3 mikron dalga boyuna kadar olan kızılötesi ışınlar saptanmıştır. Daha uzun boylu kızılötesi ışınlar atmosferdeki su buharı tarafından yutulur. Adi cam 2 mikrona kadar , kuartz 4 , kalsiyum florür 8,5 , kaya tuzu 14 , potasyum klorür 20-23 mikrona kadar dalga boyları olan kızılötesi ışınları geçirir. 1 μ’ dan büyük dalga boylarının saptanması için fotoğrafik sistemden farklı görüntüleme sistemleri ve dedektörler kullanılır.

4.1.SİYAH / BEYAZ FOTOĞRAF EMÜLSİYONLARI

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image006.gif[/IMG]

Şekil3-Siyah / Beyaz fotoğrafik kayıt ortamının kesiti.

Siyah / Beyaz fotoğraf kayıt ortamı Şekil 3’ te gösterilmiştir. Duyarkat (Emülsiyon) , ışığa karşı duyarlı maddelerin oluşturduğu bir katmandır.

Işığa duyarlı madde gümüş bronür , gümüş jeolid , gümüş klorid olabilir. İnce tanecikler halinde bu madde jelatin içine yataklandırılmıştır. Jelatin soğuk suda erimeyen ancak belirli bir sıcaklıktan sonra , sıcaklık derecesi ile orantılı olarak eriyen bir maddedir. Tanecikler düzgün dört yüzlü , dikdörtgenler prizması , altıgen prizma biçiminde ve boyutları da 0,5-1 μ dolayındadır.

Fotoğraf kamerası önündeki perde kısa bir süre açılınca mercek sisteminden geçen ışınlar duyarkatı etkiler. Işığın fazla geldiği noktalarda etkilenme daha fazla , az geldiği noktalarda ise etkilenme daha az olur. Böylece , önce gözle görülmeyen gizli görüntü oluşur. Daha sonra kimyasal işlemler yapılarak bu gizli görüntü görünür ve kalıcı bir duruma getirilir.

4.2.RENKLİ VE YAPAY FOTOĞRAF EMÜLSİYONLARI

Renkli emülsiyonlar , spektrumun belirli bölgelerine duyarlı katmanlardan oluşur. Örneğin Mavi-Yeşil-Kırmızı renkler duyarlı üç katman ile doğal görüntüde bir fotoğraf oluşur. ( Şekil 4 )

Yeşil-Kırmızı-Kızılötesi , alışılmamış bir renkli görüntü sağlar. Bu tür fotoğraflara yapay renkli fotoğraf denir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image008.gif[/IMG]

Şekil 4- Renkli fotoğraf kayıt ortamı kesiti

5. FOTOĞRAFİK BANYO İŞLEMLERİ

Pozlanmış emülsiyonda oluşan gizli görüntü banyo işlemleri sonunda kalıcı bir görüntü biçimine dönüşür.

Siyah / Beyaz fotoğraf malzemelerinin banyo işlemleri şu adımlardan oluşur:

a)Geliştirme Banyosu

b)Durdurma Banyosu

c)Saptama Banyosu

d)Yıkama ve Kurutma

a )Geliştirme Banyosu :

Bu banyo ile gizli görüntü görünür duruma gelir. Banyo sıvısı olan kimyasal eriyik ışık almış gümüş taneciklerini , ışık almamış taneciklerinden daha hızlı bir biçimde karartır. Banyo sıvısının kimyasal bileşimi filmin hızına , karakteristik eğrinin biçimine ve taneciklerin büyüklüğüne uygun olarak hazırlanırlar. Fotoğrafik malzeme ile birlikte banyosu da , malzemeyi yapan firma tarafından belirtilir ve önerilir.

Geliştirme banyosu sırasında emülsiyonu etkileyecek ışık bulunmayan karanlık odada çalışılır. Bu banyonun süresi yaklaşık olarak üç - beş dakika dolayındadır. Yeterli kararma (yoğunluk) sağlanınca banyodan çıkarılır. Gereğinden fazla banyoda tutulması malzemenin fazla kararmasına neden olur. Banyo süresi şu etkenlere bağlıdır;

-Emülsiyonun pozlanma süresine ,

-Banyo sıvısı içindeki maddelere ,

-Banyo sıvısının sıcaklığına ,

- Banyonun tazeliğine.

b )Durdurma Banyosu :

Geliştirme banyosunda gereği kadar kaldıktan sonra fotoğraf malzemesi çıkarılır ve durdurma banyosuna sokulur. Bu banyonun görevi emülsiyonda bundan sonra olabilecek olan kimyasal reaksiyonları durdurmaktır. Bu banyo , genellikle , su içine % 2 oranında karıştırılmış asetik asitten ibarettir. Kimi zaman da bu banyo bir yıkamadır. Süresi yaklaşık bir dakikadır. Bu banyonun bir görevi de geliştirme banyosu artıklarının temizlenmesidir.

c )Saptama Banyosu :

Saptama banyosunun amacı; ışık almamış tanecikleri , suda eriyebilen bir bileşiğe dönüştürerek bu banyo sırasında veya daha sonraki yıkama sırasında , bunların emülsiyondan uzaklaşmasını sağlamaktır. Böylece emülsiyonun ışığa karşı duyarlılığı giderilmiş ve görüntüye kalıcılık sağlanmış olur. Bu banyonun süresi de yaklaşık 10-15 dakikadır.

Hava fotogrametrisinde filmlerin banyosu için özel tanklar kullanılır.

6. EMÜLSİYON TAŞIYICI

Fotoğraf emülsiyonları cam , film ve kağıt üzerine sürülür.

Fotogrametride emülsiyon taşıyıcısının boyut değiştirmesinin çok küçük olması gerekir. Bu koşulu en iyi cam sağlar. Yersel fotogrametri kameralarında bu nedenle cam kullanılır. Hava fotogrametrisinde ise çok fazla yer tuttuğu ve kırılma tehlikesi olduğu için cam yerine film kullanılır. Hava fotogrametrisinde çok özel amaçlarda kullanılan ve taşıyıcı olarak cam kullanılan kameralar da vardır. Cam kalınlığı 2-3 mm’ dir. Fotogrametride önceleri cama basılmış fotoğraflar – diyapozitifler – kullanılıyordu.

Film , plastik maddelerden yapılan saydam bir emülsiyon taşıyıcısıdır. Önceleri nitrosellülozdan yapılıyordu. Bugün cronar , polyester ve asetat’ dan yapılmaktadır. Filmlerin neme ve ısıya karşı duyarlılığı yapıldığı maddeye göre değişir. Boyut değiştirmenin çok az ve homojen olması gerekir. Filmler banyo edilirken , kurutulurken ve saklanırken boyut değişimine uğrar.

Hava fotogrametrisinde kullanılan filmlerin uzunlukları 50 – 60 m veya daha uzun , kalınlıkları 0.1 – 0.25 mm , genişlikleri de 25 cm’ dir. Fotogrametri aletinde çoğunlukla pozitif film kopyaları – diyapozitifler – kullanılır.

Fotoğraf kağıtları filmlere göre daha fazla boyut değiştirirler. Özel amaçlarda , hava fotogrametrisinde aralarında ince metal plakalar bulunan kağıtlar kullanılır. Boyut değiştirmesi bu şekilde azaltılmış kağıtlar ve bu tür kağıtlara basılmış pozitif baskılar foto yorumlayıcılar tarafından tercih edilir. Haritacılıkta kağıt baskılar , bir bakıma kroki olarak kullanılır. Ölçüler diyapozitifler üzerinde yapılır.

Bundan sonraki bölümlerde fotoğraf ile ilgili temel özellikler ve kavramlar üzerinde durulacaktır.

7. DUYARLIK / SPEKTRAL DUYARLIK

Fotoğrafik malzemesinin üzerine düşen ışının (radyasyon) enerjisine reaksiyon gösterebilme yeteneğine duyarlık denir. Farklı dalga boyları için duyarlığında farklı olması doğaldır. Bu özellik spektral duyarlık olarak anılır. Söz gelimi gümüş tanecikleri daha çok mavi ve morötesi yakınındaki dalgalara duyarlıdır. Kimi organik boyalar eklenerek daha uzun boylu enerjilere de duyarlı hale getirilir. Optik duyarlayıcı adı verilen bu boyalar uzun dalga boylu enerjileri yutarlar ve bu enerjiyi gümüş taneciklerine aktarırlar.

Şekil 5’te , farklı fotoğraf malzemelerin farklı dalga boylarına olan duyarlılıkları grafiklerle gösterilmiştir.

Bu grafiklerde yatay eksen dalga boylarını , düşey eksen de bağıl (rölatif) duyarlığın logaritma değerlerini göstermektedir.

Renkli emülsiyonlar , kırmızı , yeşil ve maviye duyarlı olan üç ayrı katmanın üst üste yerleştirilmesiyle oluşmuş emülsiyonlardır.

Fotogrametride , bir emülsiyonun duyarlığı en önemli özelliklerinden biridir. Bu duyarlık , develope edilmiş bir emülsiyonun ışık geçirgenliği ile ilgili bir dizi ölçme sonunda saptanır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image010.gif[/IMG]

Şekil 5 – çeştli fotoğraf emülsiyonlarının bağıl spektral duyarlıkları

8. GEÇİRGENLİK / SAYDAMLIK / MATLIK

Geçirgenlik , birim zamanda emülsiyona gelen toplam ışık enerjisine göre geçen ışık miktarıdır. Bu oran T ile gösterilir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image012.gif[/IMG] (T = Transperaney)

Bu oranın tersine de matlık ya da opasite denir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image014.gif[/IMG]

9. KARARMA / OPTİK YOĞUNLUK

Pozlanma bir fotoğraf malzemesinin ( film , cam , kağıt ) geliştirme banyosundan sonraki kararma derecesini belirlemek için , D ile gösterilen ve yoğunluk , ya da kararma adı verilen bir ölçüt kullanılır. Bu ölçüt 10 tabanına göre matlığın ya da saydamlığın tersinin logaritmasıdır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image016.gif[/IMG]

Siyah film hiç ışık geçirmez. Berrak film ışığı tam geçirir. Gelen ışığın 1/10’ u geçiyor ve 9/10’ u yutuyorsa kararma 1 , 1/100’ ü geçiyorsa kararma 2 , 1/1000’ i geçiyorsa karama 3’ tür.

10. POZLANMA

Işığa duyarlı malzeme tarafından toplanan enerji miktarına pozlanma denir ve E ile gösterilir.

E = I . t

I , lüks biriminde ışıklandırma ya da aydınlatma , t saniye biriminde poz süresidir. Pozlanma birimi lüks-saniye’ dir.

11. KARAKTERİSTİK EĞRİ

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image018.gif[/IMG]

Şekil 6 – Fotoğrafik emülsiyonun karakteristik eğrisi,

Log E’ nin bir fonksiyonu olarak yoğunluk değişimi bir grafikle gösterilirse şekil – 6 daki karakteristik eğri elde edilir. Bu eğrinin A – B bölgesi – ayak bölgesi – yetersiz pozlanma , C – D bölgesi de – omuz bölgesi – aşırı pozlanma anlamına gelir.

Aydınlatma ile birlikte yoğunluğun artması durumunda fotoğraf malzemesine negatif denir. Bu durumda parlak objeler siyah veya koyu gri olarak kaydedilir. Pozlanma ile birlikte yoğunluk azalıyorsa bu malzemeye de pozitif ya da “reverse” denir.

12. GAMMA

Karakteristik eğrinin BC bölgesi bir doğru parçasıdır. Bu doğrunun eğimi gamma olarak tanımlanır:

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image020.gif[/IMG] Gamma , bir emülsiyonun ne kadar yumuşak , ya da ne kadar sert çalıştığını gösteren bir ölçüttür. Bu nedenle sertlik derecesi ya da gradasyon adı da verilir. α = 45˚ olan filmler normal filmlerdir. Sert çalışan filmlerde bu açı daha büyük , yani eğri daha dik , yumuşak çalışan filmlerde ise bu daha küçük ve eğri daha yatıktır.

Gamma yerine kontrast sözcüğü de kullanılır. Negatif ve pozitif malzemelerde en koyu siyahlık ile en açık grilik / beyazlık arasındaki farkı tanımlamak için kullanılan bu sözcük psikolojik izlerini açıklayan subjektif bir ölçüttür; daha çok bir nitelemedir. Oysa Gamma objektif bir ölçüttür. Fotoğrafik malzemeler için kullanılan kontrast nitelemesi , γ değerinin artması anlamına gelir.

Gamma malzemesinin duyarlığının bir özelliği olabileceği gibi fotoğrafik banyo işlemlerine de bağlıdır. Verilen bir malzeme farklı sürelerle banyo edilirse D eğrisi değişir. Benzer şekilde aynı sürelerle banyo edilen farklı malzemenin de karakteristik eğrileri farklıdır. ( Şekil 7 )

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image022.gif[/IMG]

Şekil 7- Farklı karakteristik eğrili fotğrafik malzemeler

Hava fotogrametrisinde , atmosferin ışık ışınlarına olumsuz etkisi nedeni ile , arazi ayrıntıları arasında kontrast oldukça zayıftır. Bunun için hava fotogrametrisinde kontrast filmlerle , yani γ değeri yüksek olan filmlerle çalışılır.

13. GREN / GRENLİLİK

Pozlanma sırasında ışık alma gümüş halojen parçacıkları , geliştirme banyosunda ayrışarak serbest gümüş durumuna gelir ve karararak fotoğrafı oluşturur. Geliştirme banyosunda kararan gümüş kristalleri , çevresindeki gümüş parçacıklar ile birleşerek büyür. Böyle bir fotoğraf , söz gelimi 12 X büyütülürse , tanecikler – grenler – gözle görülür.

Gren büyüklüklerinin gözlemcide bıraktıkları izlenimler göre , fotoğraf emülsiyonları , ince , orta ve iri taneli ya da grenli olarak sınıflandırılır.

Grenlilik , gümüş taneciklerinin büyüklüğü ve dağılımı ile ilgili bir ölçüttür. Genel olarak , filmin grenliliği duyarlığı ile ilgilidir. Çok duyarlı / hassas filmler daha büyük grenli , daha az duyarlı filmler daha ince grenlidir.

Fazla pozlanmada grenler bir miktar büyür. Pozlanma sırasında grenler üzerine düşen ışınların bir kısmı yansıyarak yakınındaki grenleri de ışıklandırır ve bu yüzden de grenler bir miktar büyür. Bunun için emülsiyon katmanının oldukça ince , örneğin , 10μ olması gerekir.

14. AYIRMA GÜCÜ / ÇÖZÜNÜRLÜK

Gözün , objektiflerin ayırma güçleri olduğu gibi , fotoğrafik malzemelerin de ayırma güçlerinden / çözünürlüklerinden söz edilir. Ayırma gücü 1 mm’ de ayırt edilebilen maksimum çizgi sayısı ile ölçülür. Örneğin bir hava fotoğrafının ortasında ayırma gücü 200 çiftçizgi / mm , kenarlarında ise 120 çizgi / mm’ dir denir. Bunu belirlemek için , çeşitli sıklıkta çizgilerden oluşan özel hedeflerin fotoğrafları çekilir. Bu hedeflerin hangi düzeyine kadar ayırt edilebildiği saptanır.

Her filmin ayırma gücü değişiktir. İnce grenli filmlerin ayırma güçleri daha yüksektir. Ayırma gücü , objektifin ayırma gücü ile , poz süresi ile , objektifin netlik ayarı ile , filmin banyo koşulları ile , fotoğrafı çekilen objenin / hedefin kontrastlık derecesi ile de çok yakından ilgilidir. Ayrıca hava fotogrametrisinde görüntü yürümesi de ayırma gücünü olumsuz etkiler.

(Ayırma gücü yerine , son yıllarda filmin , objektifin ve diğer optik bileşenlerin görüntü oluşturma ya da ayrıntılarını yeniden oluşturma yeteneği MTF (Modülasyon Transfer Fonksiyonu) ile tanımlanmaktadır. Fotoğrafı çekilen nesnenin ve fotoğrafın kontrastı , sıra ile K , K΄ ise ; K΄ / K oranı N frekansının bir fonksiyonudur. (N ; mm’deki çizgi sayısı biriminde ifade edilen nesne türünün yoğunluğudur). Pek çok etkenin bağımsız MTF fonksiyonları ardarda çarpılarak toplam MTF değeri bulunur.)

15. HIZ / GENEL DUYARLIK

Fotoğrafın oluşabilmesi için emülsiyona bir miktar ışığın etki yapması gerekir. ışıklandırmış emülsiyonda gizli bir görüntü oluşur. Geliştirme banyosu ile bu gizli görüntü belirgin duruma gelir. Gereğinden fazla ışık verilmişse negatif resim çok siyah , az ışık verilmişse çok beyaz olur. İyi bir fotoğraf elde edebilmek için emülsiyona düşen ışık miktarının uygun olması gerekir. Emülsiyonlara bağlı olarak da her filme verilmesi gereken ışık miktarı değişir. Kimi filmler az , kimileri fazla ışıklandırma ister. Fotoğrafik malzemenin bu özelliğine genel duyarlık ya da hız denir. Duyarlığı yüksek filmlere hızlı çalışan filmler veya hızlı filmler denir.

Filmlerin hız / genel duyarlık değerlerinin iyi şekilde bilinmesi gerekir. Bu değerler yardımı ile uygun pozlanmanın sağlanabilmesi için poz süresi ve objektif bağıl açıklık değerleri hesaplanır.

Genel duyarlık – ya da hız – ASA ve DIN birimleri ile ölçülür. Her iki birimin tanımı ve ikisi arasındaki ilişki aşağıda verilmiştir:

ASA = 0.8 / E

DIN = 10 log ( 1 / E ) DIN = 10 log ( ASA / 0.8 ) DIN ya da ASA değerleri büyük olan fotoğraf malzemeler hızlı, ya da duyarlığı yüksek malzemelerdir.

Almanların kullandığı DIN ölçü biriminde her üç sayı bir kat daha fazla duyarlılık ifade eder. Söz gelimi 18 DIN’lik bir filmin duyarlılığı , 15 DIN’lik bir filme göre iki kat daha duyarlıdır. 15 DIN’lik bir filme 1/ 125 saniyelik bir pozlanma gerekiyorsa , 18 DIN’lik bir film için 1/ 250 saniye gerekir.

E = It eşitliğinde , I’ nın sabit olması durumunda ASA değerleri arasındaki oran aynı yoğunluğu elde etmek için gerekli poz süreleri arasındaki oranın tersine eşittir :

ASA( 1 ) / ASA( 2 ) = Δt2 / Δt1

DIN ve ASA birimleri arasındaki ilişkiler aşağıda gösterilmiştir :

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image023.gif[/IMG]

DIN 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image024.gif[/IMG]

ASA 12.5 25 40 50 80 100 200

DIN 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 …….. 40

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image025.gif[/IMG]

ASA 250 320 500 1600 3200 8000

16. BAĞIL AÇIKLIK

Kamera objektiflerinde ışığın istenen miktarda geçip geçmemesini sağlayacak , ayarlanabilir , daire biçiminde bir delik bulunur. Buna diyafram denir. ( Şekil 8)

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image027.gif[/IMG] Objektiflerin bağıl açıklığı D/f ile tanımlanır. D , diyafram çapı , f ise objektifin odak uzaklığıdır. D/f yerine tersi olan f/D = N de kullanılır. Bu f /D oranı , ya da f/ . sayısı belirli bir ışık şiddeti altında birim zamanda objektiften geçen ışık miktarını tanımlar. Söz gelimi 30 cm odak uzaklığı olan bir kamerada f/ 5.6’ da etkili diyafram açıklığı 30/ 5.6 = 5.36 cm dir.

Fotoğraf makinalarındaki diyafram sistemi , ışık giren alanı adımlar halinde değiştirir. Her adımdaki alan kendinden önceki alanın yarısı kadardır. Bu nedenle kameralardaki N = f/D sayıları √2 oranında değişir. N büyüdükçe diyafram açıklığı küçülür. Diyafram adımları :

1/ 2.8 , 1/ 4 , 1/ 5.6 , 1/ 8 , 1/ 11 , 1/ 16 , 1/ 22

17. FİLTRE ETKENİ

Fotğrafçılıkta filtreler , sis ve pusun neden olduğu saçılmanın – ışığın dağılmasının – etkisini azaltmak , parıldamayı önlemek vb amaçlar için kullanılır.

Kısa dalga boylu ışınlar , uzun olanlardan daha fazla saçılmaya uğrarlar. Fotoğrafçılıkta ve özellikle hava fotogrametrisinde mavi rengi daha az geçiren ve bu yüzden eksi mavi adı da verilen sarı filtreler kullanılır.

Hava moleküllerinin neden olduğu saçılma dalga boyunun yaklaşık dördüncü kuvveti ile ters orantılıdır.

Işık saçılması bir hava filmi üzerinde , uniform ve zayıf bir aydınlamaya neden olur. Böylece yoğunluluk farklılıkları azalır. Özellikle gölge alanlarında bu etken en büyük değerini alır. Pus filtreleri gölge alanlarında kontrastı arttırır.

Filtre kullanıldığı zaman pozlanma süresini arttırmak gerekir. Filtre katsayısı , filtre kullanıldığı ve kullanılmadığı durumda gerekli poz süresi miktarlarının birbirine oranıdır. Bu katsayı 1.5 – 4 arasında değişir.

18. KIZILÖTESİ FİLMLER

Hava fotogrametrisinde fotoyorumlama amaçlı çalışmalarda kızılötesi filmler kullanılır. Bunlar diğer renklerle birlikte kızılötesi ışınlara karşı da duyarlıdırlar. Yalnız kızılötesi ışınların kaydı isteniyorsa kızılötesi filtreler kullanılır. Bu filtreler yalnız kızılötesi ışınları geçirir.

Kızılötesi ışınlar sis tabakalarını normal ışınlara göre daha iyi geçtikleri için çok uzak yerlerin fotoğraflarının çekiminde bu filmler ile daha iyi sonuçlar alınabilmektedir. Bu nedenle bu filmlerde çok uzak yerler çok net görünür. Ancak kızılötesi ışınlar gözle görülemedikleri için bu fotoğraflar alışılmadık etki yaparlar. Söz gelişi gök ve su yüzeyleri siyah , buna karşılık , klorofil kızılötesi ışınları iyi yansıttığı için , ağaçlar ve yeşil bitki örtüsü beyaz görünür.

Kızılötesi filmler için poz sürelerini ayarlamak oldukça güçtür. Deneyerek uygun poz süresi bulunabilir. Bunların banyolarının da bir miktar daha uzun sürelerde yapılması gerekir.

Dalga boyu 850μ ‘ye kadar olan kızılötesi ışınlara duyarlı filmler yapılabilmektedir.

19. SORULAR

1)Elektromagnetik spektrum , görünür ışık , kızılötesi ve morötesi kavramlarının tanımlarını veriniz.

2)1μm = 1000 nm olduğuna göre , görünür ışık , mavi , yeşil ve kırmızı renklerin nanometre biriminde sınırlarını söyleyiniz.

3)Bir şekilde çizerek , siyah beyaz fotoğraf emülsiyonları hakkında özet bilgi veriniz.

4)Gizli görüntü kavramını tanımlayınız. Nasıl oluşur? Nasıl görünür biçime dönüşür?

5)Emülsiyon taşıyıcı ne demektir? Kaç tür emülsiyon taşıyıcı vardır? Fotogrametrik ölçmeler bakımından hangi tür taşıyıcı önemlidir?

6)Agfa-Gevaert Aviopkot Pan 50 E hava filminin özelliğini gösteren bir grafik aşağıda verilmiştir. Bu eğri ile ilgili aşağıdaki soruları yanıtlayınız.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image029.gif[/IMG] a)Bu grafik filmin hangi fotoğrafik özelliğini göstermektedir?

b)Yatay ve düşey eksenler neyi göstermektedir?

c)Verilen sayıların birimleri nelerdir?

d)Birkaç sözcük ya da tümce ile bu filmin özellğini belirtiniz.

7)Fotoğrafik banyo işlemlerinin adımlarını ve her adımın işlevini (fonksiyonunu) açıklayınız.

8)Kararma ya da yoğunluğu tanımlayınız. D = 1.2 ne anlama gelmektedir?

9)Fotoğrafik emülsiyonların karakteristik eğrisi ve gamma değeri ne anlama gelmektedir?

10)Ayırma gücü ya da çözünürlük ne demektir? Neler için söz konusudur? Ölçüsü nedir?

11)Normal bir gözün ayırma gücü 0.1 mm varsayılırsa bu değer kaç çift çizgi (ya da çizgi) / mm’ ye karşılık gelir?

12)Bir hava fotoğrafı en son diyapozitif biçime gelinceye kadar hangi ayırma güçlerinden olumsuz etkilenir? Ayrıca hangi olumsuz etkenler sonuç ürünün ayırma gücünü olumsuz etkiler?

13)100 ve 200 ASA’lık iki filmden hangisi duyarlıdır? Neden? Aynı diyafram açıklığı ile fotoğraf çekilmesi durumunda bu iki filmin poz süreleri konusunda ne söylenebilir?

14)Fotoğraf makinalarında ki diyafram kademeleri , F daire biçimindeki ışık geçen alanı göstermek üzere Fi+1 = 2Fi olduğuna göre Di+1 ile Di diyafram çapları arasındaki oranları bulunuz. Bu ilişki yardımı ile diyafram sayılarını bulunuz.

15)Odak uzaklığı 45 mm olan kamerada f/. sayısı değerleri f/3.5 ile f/22 arasında değişmektedir. Diyafram açıklığının maksimum ve minumum değerlerini bulunuz.

16)Belirli bir aydınlanma koşulunda , bir film üzerinde , optimum görüntü f/4 açıklığı ile ve 1/500 saniyelik bir poz süresi ile sağlanmaktadır. Aynı sonuç 1/1000 saniyelik bir poz süresi ile alınmak istenirse f/. ne olmalıdır?

17)Hava fotogrametrisinde filtrelerin önemini belirtiniz.

4. BÖLÜM FOTOĞRAFİK TEMELLER

1.Fotğraf Nedir? 1

2.Kısa Tarihçe 1

3.Elektromagnetik Spektrum 2

3.1. Görünür Işık Bölgesi 2

4.

4.1.Siyah / Beyaz Fotoğraf Emülsiyonları 3

4.2.Renkli ve Yapay Renkli Fotoğraf Emülsiyonları 4

5.Fotoğrafik Banyo İşlemleri 4

6.Emülsiyon Taşıyıcısı 5

7.Duyarlık / Spektral Duyarlık 6

8.Geçirgenlik / Saydamlık / Matlık 6

9.Karama / Optik Yoğunluk 7

10.Pozlanma 7

11.Karakteristik Eğri 7

12.Gamma 8

13.Gren / Grenlilik 9

14.Ayırma Gücü 9

15.Hız / Genel Duyarlık 9

16.Bağıl Açıklık 10

17.Filtre Etkeni 11

18.Kızılötesi Filmler 12

19.Sorular 12

Radyoaktivitenin Yararları

Salı, 06 Kasım 2007

RADYOAKTİVİTENİN YARARLARI

1-Radyoaktivitenin İnsan Sağlığı Üzerindeki Yararları

A-) Işınım:

Bir ışık kaynağından çıkarak düz bir çizgi halinde bize ulaşan ışık demetlerine ışın denir. Atomlardan, Güneş’ten ve öbür yıldızlardan yayılan enerjiye de bu terimden esinlenerek ışınım ya da ışıma denmiştir. Işınımın batı dillerindeki karşılığı olan ve gene ışın anlamındaki Latince bir sözcükten türetilen radyasyon terimi de çok kullanılır. Işık ışınları, ısı, X ışınları, radyoaktif maddelerin saldığı ışınlar ve evrenden gelen kozmik ışınların hepsi birer ışınım biçimidir.

Bazı ışınımlar çok küçük madde parçacıklarından, bazıları da dalgalardan oluşur. Radyoaktif maddelerin saldığı alfa ve beta ışınları ile yıldızlardan savrulan kozmik ışınlar parçacık biçiminde yayılan ışınımlardır. Kozmik ışınları oluşturan atom parçacıkları, genellikle de protonlar Dünya atmosferinin üst katmanlarındaki atomlarla çarpışır ve bu kez başka atom parçacıklarından oluşan “kozmik ışı sağanakları” na yol açar.

Elektromagnetik Işıma: Dalga biçimindeki ışımanın örneklerinden biri elektromagnetik dalgalardır. Gamma ışınları, X ışınları, morötesi (ultraviyole) ışınları, görünür ışık, kızılötesi (enfraruj) ışınım, radarlarda kullanılan mikrodalgalar ve radyo dalgaları elektromagnetik ışıma biçimleridir. Bunlardan yalnızca ikisinin varlığını bir ölçü aygıtı kullanmaksızın saptayabiliriz: İnsan gözünün algılayabildiği görünür ışık ve etkisi ısı olarak hissettiğimiz uzun dalga boylu kızılötesi ışıma. Radyo dalgalarının varlığı radyo alıcılarıyla, öbür ışınımlardan çoğunun varlığı da çeşitli yöntemlerle saptanabilir.

Elektromagnetik ışınımların hepsi, denizdeki dalgalara ya da bir havuza taş atıldığında suyun yüzeyinde görülen dalgalanmaya benzeyen birer dalga hareketidir. Ama elektromagnetik dalgalar su dalgalarından farklı olarak boşlukta yol alabilir ve saniyede 300.000 km gibi olağanüstü bir hızla yayılır.

Çeşitli elektromagnetik ışınımlar arasındaki tek fark dalga boylarının değişik olmasıdır. Art arda iki tepe noktası arasındaki uzaklığa dalga boyu denir. Ama kısa elektromagnetik dalgaların dalga boyları öylesine küçüktür ki ancak nanometreye ölçülebilir. Bir nanometre bir metrenin milyarda biridir. Bugün artık geçerli olmamakla birlikte, bir nanometrenin onda birine eşit olan angström de eskiden dalga boyu birimi olarak kullanılırdı.

En kısa dalga boyundaki ışınımlar gamma ışınlarıdır; bunların dalga boyu bazen nanometrenin binde biri düzeyinde olabilir. Gamma ışınları hem uranyum ve radyum gibi doğal radyoaktif maddelerce, hem de bir nükleer reaktörde ya da bir atom bombası patladığında atom çekirdeklerinin parçalanmasıyla salınır. Bu ışınlar canlılar için zarlıdır; ama tıpta urları yok etmek ve hastanelerin araç gereçlerini mikropsuzlaştırmak için bu ışınlardan yararlanılır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image001.jpg[/IMG]

Radyoaktifliğin ışınım etkilerinden yararlanılan uygulamaların başında ışın (Curie) tedavisi gelir. Bu yöntem kanser ve benzeri habis tümörlerin yok edilmesinde kullanılır. Bu tedavi için en çok kullanılan radyoaktif izotop bir gama yayımlayıcısı olan kobalt-60 izotopudur. İlk defa 1951 yılında Kanada ve İngiltere’de iki farklı yöntem çerçevesinde kullanıldı. Ardından dünya’nın pek çok yerine ihraç edildi.

B-) X Işınları:

1895 yılında Alman bingin Wilhelm Konrad Röntgen tarafından keşfedilmiştir.

Röntgen, gazların içinden elektrik yolunu araştırmak amacıyla, katod işin tüpüyle deney yaparken, baryum platin siyanürü levhasından yayılan radyasyonun şeffaf olmayan cisimlerin içinden geçebildiğini fark etti. Araştırmalarına devam ederken radyasyonun 15 mm. kalınlığındaki alüminyumdan daha indirgenmiş yoğunlukta geçebildiğini gördü ve bu radyasyona, “X-ışınları” adını verdi. Bugün Dünya’da Almanya dışında (Almanya’da Röntgenstrahlen olarak adlandırılıyor) bu isimle anılıyor.

X ışınları, ışık dalgalarından daha kısa olan elektromanyetik dalgalardır. Göze görünmeyen bu ışınlar, fotoğraf levhalarını etkileyebilir ve nesnelerin içinden geçerek onların yapısını ortaya koyabilir.

X ışınlarının tıpta kullanılması (radyoloji), bazı hastalıkların teşhisini ve organizma içindeki berelerin araştırılmasını geniş ölçüde kolaylaştırır. Radyografi sayesinde organlardaki ve kemiklerdeki anormallikler (verem, kalpte biçim bozukluğu, kanser, zatülcenp, omurga çarpıklığı) saptanabilir. Radyoskopi solunum hareketlerinin izlenmesine ve öksürüğün etkisiyle akciğer dokusunda meydana gelen değişimlerin saptanmasına olanak verir. Örneğin koldaki bir kemiğin kırık olmasından kuşkulanılıyorsa, hastanın kolu X ışını kaynağı ile bir tür fotoğraf filmi arasına yerleştirilir. Işınlar etten daha kolay geçip kemikte zorlandığı için, banyo edilen filmde kemik boyu bir gölge halinde görülür. X ışınlarının bir adı da Röntgen ışınları olduğu için, bu yöntemle organların filminin çekilmesine genellikle “röntgen çekmek” denir.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.jpg[/IMG],

Günümüzde X ışınlarının kullanıldığı en önemli tanı yöntemlerinden biri bilgisayarlı tomografidir. 1970’lerde EMI Ltd.’nin araştırma laboratuarlarında Godfrey Hounsfield tarafından geliştirilen bilgisayarlı eksenel tomografi (CAT), vücuda çeşitli açılardan giren X ışınlarının şiddetinin dokulardan geçtikçe hafiflemesi temeline dayanır. Bu ölçümlerden yararlanan bilgisayar vücudunun iç bölgelerini dilimlere ayırarak görüntüler. Bu teknik karaciğer, böbrek gibi yumuşak dokuların birbirinden ayırt edilmesini, ayrıca aynı organ içindeki farklı yapıların saptanmasını sağlar.

Daha yeni bir teknik içeren nükleer manyetik rezonans (NMR) yönteminde, güçlü bir manyetik alanda bulunan hastanın vücuduna X ışınları yerine radyo dalgaları yöneltilir. Vücuttaki farklı atomlar, manyetik alanın etkisi altında farklı frekanslardaki radyo dalgalarını soğurur. Bilgisayar bu farklılıktan elde edilen ölçümleri kullanarak, iç organların görüntüsünü verir.

Günümüzde yaygın olarak kullanılan pozitron ışın tomografisi (PET scan) özellikle beyindeki bazı hastalıkların teşhisinde kullanılır. Bu yöntemde hastaya çok az miktarda karbon-11 izotopu içeren glikoz verilir. Daha sonra glikoz ile beyne giden karbon-11 izotopunun yapmış olduğu pozitron ışınlarını belirlemek için beyin tomografisi çekilir. Bu yolla beyindeki anormallikler teşhis edilebilir.

2-Radyoaktivitenin Bitkiler Üzerinde Kullanımı

Radyoaktif izotoplar ile radyoaktif olmayan izotopların kimyasal özellikleri aynıdır. Bundan dolayı radyoaktif izotoplar izleyici olarak kimya araştırmalarında yaygın bir şekilde kullanılır. Örneğin bitki besin maddesine az miktarda katılan radyoaktif özelliğe sahip fosfor-32 izotopu ile, fosforun bitki tarafından kullanılması izlenebilir. İzleyiciler özellikle tarımda kimyasal gübrelerin en uygun bileşiminin kullanım biçiminin bulunmasında büyük önem taşır.

Ayrıca, bir kimyasal tepkimenin mekanizması ya da bir bileşiğin yapısı çoğu zaman deneylerde radyoaktif izleyiciler kullanılarak aydınlatılır. Örneğin karbon-14 izotopu ile fotosentez olayı incelenmiş ve CO2’nin şekerlere ve nişastalara dönüşümü hakkında geniş bilgi edinilmiştir.

2-Radyoaktivitenin Sanayi ve Endüstride Kullanımı

Radyoaktif atomlar, maddelerin “etiketlenmesinde” de kullanılabilir; bunun için maddedeki bazı normal atomlar çıkarılarak bunların yerine radyoaktif atomlar yerleştirilir ve bu atomların çıkardığı ışınımdan yararlanılarak madde izlenir. Tıpta bu yöntem, hangi maddenin vücudun hangi bölümüne gittiğini saptamak için (örneğin yeni bir ilaç denenirken) kullanılır. Radyoaktif etiketlemeden, kimya ve biyokimyada moleküllerin kimyasal tepkimelere katılım aşamalarını ve süreçlerini izlemek için yararlanılır.

Endüstriyel radyografi de ise iridyum-192 ve kobalt-60 radyoizotoplarının ürettiği gama ışınları kullanılır. Bu ışınlar ile metal ve plastik levhaların kalınlıklarının ölçülmesi, iç yapılarının incelenmesi mümkündür.

Motor yağlarının verimliğini incelemek için de kullanılır. Bunun için motorun yapıldığı metale bir miktar radyoaktif izotop katılır. Motor belli bir süre çalıştırıldıktan sonra yağında taneciklerin bulunup bulunmadığına ve dolayısıyla da motorun aşınıp aşınmadığına bakılır.

Radyoizotopların diğer bir kullanım alanı ise petrol sanayisidir. Birden fazla petrol türevinin aktarımı için bir tek boru hattı kullanıldığında, aktarılan ürünlerin son kısımlarına az miktarda radyoaktif izotop katılır ve böylece bir ürünün bitip diğerinin başladığı anlaşılır. Radyasyon burada otomatik bir vana sistemini çalıştırmak için de kullanılabilir ve bu şekilde petrol ürünlerinin farklı tanklara yönlendirilmesi sağlanır.

[IMG]file:///C:/DOCUME%7E1/SA%28%5e_%5e%7E1/LOCALS%7E1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.jpg[/IMG]

KAYNAKLAR:

1- Temel Britannica Ansiklopedisi

2- Genç Larousse Ansiklopedisi

3- Kimya-1 Sürat Yayınları

4- Modern Üniversite Kimyası

rıfat canayakın lisesi 5-FEN-B

www.kimyaokulu.com

Televizyon

Salı, 06 Kasım 2007

TELEVİZYON Araştırma İstanbul, Afyon ve Sinop illerinde 509 ailede 1293 yetişkin ve 5 yaş ile 15 yaş arası 705 çocuk olmak üzere toplam 1998 kişi ile görüşülmek suretiyle yapılmıştır.

Araştırmanın konusu televizyonun Türk ailesine yaptığı genel ve bütünsel etkinin ne olduğunu saptamaktır. En önemli kültürel etki araçlarından olan televizyonun Türk aile yapısı içinde kullanım ve izlenme envanterinin (izlenme sıklığı, zamanı, ortamı, çocuk ve ebeveynlerin izleme farklılıkları gibi) saptanması, bu çalışmanın en önemli amacını oluşturmaktadır.

Araştırmanın bulgularına bakıldığında televizyonun, Türk ailesinin temel referans noktalarından birisi haline geldiği görülmektedir. Ailelerin % 98′inde en az bir adet renkli televizyon, büyük bir çoğunlukla oturma odalarında bulunmakta ve ortalama 8 kanal ile aile hayatının içine girmektedir. Televizyonun aileye girişi olgusunun geçmişi en az on seneliktir, zira "ilk televizyonu on yıldan önce aldım" diyenlerin toplam televizyon sahiplerine oranı %68′i bulmaktadır.

Gündelik televizyon tüketiminin çokluğuna karşılık, gündelik radyo tüketimi 1-2 saat ile sınırlı kalmakta ve radyo dinleyenlerin oranı %77′de kalmaktadır. Gündelik gazete okuyanların toplama oranı radyo dinleyen ve televizyon izleyenlerin oranına göre daha da düşüktür (%75.4). Bu sonuçlara göre, aileye ilişkin politikaların iletişimine yönelik kamusal iletişim kampanyalarında televizyonun en etkili iletişim aracı olduğu görülmektedir.

Televizyon, haberleri, drama programları, belgeselleri ve eğitici programları ile ailelerin kültürel şekillenme sürecinde belirleyici rol oynamaktadır. Sadece kırdan kente göçen aile fertleri için değil, bütün aileler için değişik düzeylerde örnek alacakları, nefret duyacakları, bilgi kaynağı olarak kullanacakları bir odak olarak işlev görmektedir. Göç nedeniyle tutumlarında ve dünyaya bakışında büyük sarsıntılar geçiren aile, televizyon dünyasında hem kendi bıraktığı dünyasından hem de parçası olmak istediği dünyalardan referanslar bulmaktadır.

Televizyonda yer alan drama programlarının %17’si konu olarak kendisine Doğu Anadolu bölgesi ailesini seçerken, %20’si ABD ailesini ekrana getirmektedir. Drama programlarının %4.5′inde karı ve koca ayrı yaşarken, %4.7’sinde aile yakın akrabalarının yanında gösterilmektedir. Buna karşılık, yine drama programlarının aile ile ilgili olanlarının %14.2’sinde bekâr anne ve çocuk teması ve %18.9′unda bekâr baba ve çocuk gösterilirken, %6’sında kalabalık aile olgusu ekrana getirilmektedir. Kısacası, televizyonun mesajları incelendiğinde ortaya melez bir dünyanın çıktığı görülmektedir. Aile ile ilgili drama programlarında bir taraftan ideal ailenin çocuksuz olduğu teması %4 oranındayken, çocuk erkek olmalı teması çocuk kız olmalıya göre yüzde dağılım olarak çok daha yüksek çıkmaktadır. Boş zamanlarında ailelerin zamanlarını nasıl geçirdiği gibi bir temaya bakıldığında, aile ilgili drama programlarının %12′ye yakınında karı ve kocanın ayrı yerlerde vaktini geçirdiği gösterilmekte; buna karşılık, ailelerde karar sürecinde kimin baskın olduğu temasına bakıldığında ise, büyük bir çoğunlukla erkek hakim pozisyonda gösterilmektedir. Bu iki karşılaştırma, modern ve geleneksel değerleri nasıl televizyon dünyasında yan yana olduğunu göstermektedir. Kadınların %50.1′ i 4 saat ve üstü oranlarda televizyon izlediklerini söylerken, erkeklerin %33.6’sı aynı şeyi söylemektedir. Erkeklerin %58′i "2-3 saat televizyon izlerim" derken, kadınların %43′ü bu yanıtı vermektedir. Eğitim düzeyi yükseldikçe günde televizyon izleme miktarı düşmektedir. Kadınların önemli bir kısmının ev işi yaptığı ve dolayısıyla vaktinin büyük bir kısmını evde geçirdiği düşünülürse, televizyon dünyasının kadınlar üzerinde daha fazla rol oynayacağı ortaya çıkmaktadır. Nitekim, televizyon izleme miktarına göre kadın ve erkek grupları arasında tutum farklılıklarına bakıldığında, kadının çok televizyon izlemekle birlikte tutumunu daha sert bir şekilde değiştirdiği görülmektedir. Yani, televizyonun ekinlenme etkisi kadınlarda daha güçlü sonuçlar doğurmaktadır.

Çocukların televizyon örüntüsü yetişkinlerinki ile çakışmaktadır; hem çok televizyon izlemekte hem de akşam ve gece televizyon izleme oranları yüksek çıkmaktadır. Bu durum, çocukların televizyon dünyasının verilerine ne kadar maruz kaldıklarını ve incinme açısından ne kadar kritik bir durumda olduklarını göstermektedir. Televizyonu fazla seyretmek, derslere olumsuz bir etki yapmamakta; genel yetenek ve dil yetilerine ise çok az bir olumlu etkide bulunmaktadır.

Ailelerde televizyon izleme örüntüsü, ailelerin bulundukları iller ve gelir durumları bazında değişiklik göstermemektedir. Televizyonu izleme nedenleri, televizyon programlarında rahatsızlık duyulan konular ve televizyon dünyası ile ilgili yorumlarda farklı illerde oturan aileler arasında büyük benzerlikler ortaya çıkmaktadır. Bu da, farklı aile tipolojilerinin benzer televizyon izleme örüntüsüne sahip olduklarını göstermektedir. Farklı aile tipolojilerinde televizyon izleme alışkanlıkları benzeştikçe temel tutum ve kamusal konulara ilişkin görüşlerde de benzeşme olmaktadır. Yaş farkı, il ve gelir farkı dinlemeksizin, çok televizyon izleyicileri belirli konularda aynı şeyleri düşünmeye başlamaktadırlar. Bu anlamda, televizyon toplumda yaygın görüşün oluşmasında temel bir rol oynamaktadır. Çok televizyon izleyenler televizyon dünyasının mesajlarını günlük hayatlarında daha fazla tekrar etmektedirler. Televizyon dünyası tekrar tekrar yaşadığımız dünyanın tehlikeli olduğunu söylemektedir ve izleyicilere sorulduğunda da, çok televizyon izleyenler az izleyenlere göre böyle bir kanıyı sanki gerçek böyleymiş gibi, daha fazla doğrulamaktadırlar.

Türk televizyonlarında cinsellik ve şiddet, diğer dünya televizyonlarından farklı değildir. Bu programlarının büyük çoğunluğunun ABD ve Brezilya gibi yabancı ülkelerden geldiği bir televizyon dünyasında olağan bir durumdur. Mesaj içerikleri açısından, örneğin Japonya (Japon televizyonlarında şiddet öğesi ABD’nden çok yüksektir.) ile ABD televizyonları fazlasıyla ayrışırken; Türk televizyonları ile ABD televizyonları ayrışmamaktadır.

Televizyon, Türk hayatının bir iz düşümü değildir. Hangi maksatla üretilirse üretilsin, bu nedenle, televizyon toplumu değiştirici bir etkiye sahiptir. Bu güçlü etki, toplumun içinde yaşamadığı bir hayatı ve dünyayı, onlara günde 4-5 saat yaşatmaktadır. Bu sadece Türk geleneklerine ve adaletlerine uygun olmayan programlarda değil, en masum belgeselden, en aydınlatıcı sanat programına kadar, televizyonun bir bütün olarak tüm içeriğinde ortaya çıkmaktadır.

Televizyon hayatımızı, bizim ona atfettiğimiz önemden de fazla etkilemektedir. Bunu anında ve günlük etkilemeler olarak değil, bize başka bir dünyanın kültürünü ekerek oluşturmakta; zamanla ve sabırla hasatını almayı beklemektedir. Bu başka dünya, başka kültürlerin dünyası değil; bizim kendi yarattığımız bir dünyadır. Ama gerçek değildir.

TELEVİZYONUN ZARARLARI

Çocuğunuz televizyonun önünden hiç kalkmıyorsa, bu onun zeki olduğunun bir göstergesi değil. Bu nedenle, aileler evlerine televizyon almadan önce bir kez daha düşünseler iyi olur.

Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, evinde televizyon bulundurmayan ya da sadece belgesel diziler sunan kanalları seyreden ailelerin çocukları, daha yaratıcı oyunlar oynuyor, sosyalleşiyor ve okulda daha başarılı oluyorlar.

Nielsen Medya Araştırma Şirketi’nin araştırmalarına göre, ABD’de eve televizyon sokmayan hanelerin sayısı sadece yüzde 2′de kalsa da, televizyonsuzluğun ailelere, çocuklara, akraba ve dost ilişkilerine kattığı değerler çok daha yüksek oranda.

Öğrenim düzeyi yüksek ebeveynlerin tercih ettiği televizyonsuz yaşam tarzıyla, çocukların, TV kutusundan sunulan hayattan daha karmaşık olan yaşam kültürünü idrak etmeleri amaçlanıyor.

TV seyretmeyen çocuklar, yaratıcı oyunlarla kendi kendilerini eğlendirmeyi öğrendikleri gibi, ne yapmayı istedikleri hakkında da kendi fikirlerine sahipler. Televizyonsuz evlerin çocuklarının, okuldaki başarı düzeyi de, derslere daha iyi konsantre oldukları için daha yüksek. Ayrıca, bu çocukların dünya ve hayat hakkındaki bilgileri de daha çok ve çeşitli kaynaklardan geldiği için daha geniş kapsamlı. TV seyredilmeyince, kalan zaman, daha sosyal faaliyetlerde değerlendiriliyor, arkadaş, akraba-dost ziyaretleriyle insan ilişkileri ve iletişimi güçleniyor.

ANKET

ANKETİN YAPILDIĞI BÖLGE:KASTOMONU VE İLÇESİ

ANKET KONUSU:TV’NİN YARARLARI, ZARARLARI

ANKETİ YAPAN KİŞİ:SEVDE GÜNGÖR

ANKETE KATILAN KİŞİ SAYISI:51

ANKET SORULARI

1-Sizce televizyonun yararları nelerdir?

2-Peki televizyon zararları var mıdır? Bize söyleye bilir misiniz?

3Savaşlı filmler çocuklara zararlı mıdır?

4-Dıgımon, pokemon gibi çizgi filmler çocuklar için yararlı mıdır?

5-Film ve çizgi filmler neden yararlıdır, neden zararlıdır?

6-Ailenizle film seyrederken seçici davranıyor musunuz?

7-Daha çok hangi filmleri izliyorsunuz?

8-Biz çocuklar hangi filmleri izlemeliyiz?

9-Pembe diziler ve benzeri filmler zararlı mı?

10-Hangi programların daha çok olmasını istersiniz?

11-Devamlı TV izleyen kimseler mutsuz olur mu?

12-Günde kaç saat TV izliyorsunuz?

13-TV yüzünden işlerinizi aksattığınız oldu mu?

14-Sizce eğitici programlar nasıl olmalıdır?

15-Siz program yayıncısı olsaydınız hangi programları yayınlardınız?

ANKETİN DEĞERLENDİRİLMESİ

1-Mesela televizyonda haberler çıktığında yurdumuzda neler olup bittiğini öğreniriz.(13 kişi)İnsanlara bilgi verir.(22 kişi)

2-Vardır.aşırı derecede televizyona bakımı gözleri bozar.( 10 kişi)Magazin proramları

TELEVİZYONUN ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Hiç düşündünüz mü televizyonumuz günde kaç saat açık kalıyor ve biz günümüzün kaç saatini televizyon karşısında geçiriyoruz. Elbette televizyonun bizi ilgilendiren yönü çocuklarımızın hayatındaki yeri. Uykuyu çok seven çocuğunuzun, sabah erken saatte başlayan çizgi filmi kaçırmamak için uykusunu bırakıp televizyon karşısına geçmesi, yemeklerini bile bir gözü televizyondayken yiyor olması çok alışıldık bir durum olsa da çok düşündürücü. Üstelik televizyon artık interaktif bit hal aldı, kullanım alanı genişledi. Çocuklarsa bu yeni duruma çok çabuk adapte oldular.

Televizyon için çok gerekli demek gereksiz demek kadar da anlamsızdır. Çünkü etkileri, onu nasıl ve ne derecede kullandığınızla ilişkili. O sizi yada çocuğunuzu değil siz onu yönettiğiniz sürece problem yok. Üstelik televizyonun eğitimi destekleyici, rahatlatıcı, eğlendirici, yaşadığımız dünyada olup bitenlerin farkında olmamızı sağlayıcı işlevlerini de inkar etmek de biraz haksızlık olacak gibi..Çelişki ise aynı aracın kontrolsüz kullanımda kişiyi pasifize etmesi, amaçsız bir şekilde karşısına bağlayarak zaman öldürmeye neden olması, tüketimi kışkırtması ve şiddeti evimize taşıması

Televizyonun çocuklar üzerindeki etkileri konusunda yıllardır sayısız fikir yürütüldü. Bunların pek çoğu da televizyondaki şiddet ile çocuktaki şiddet eğilimleri arasındaki ilişki üzerineydi. Araştırma sonuçları genellikle çocuk ne kadar şiddet görüntüsü izlerse, bunları yaşamın çok normal ve kabul edilebilir bir parçası olarak algıladığını gösteriyor. Şiddet içeren programlar aynı zamanda gerek çocuğu gerekse yetişkini bağırıp çağırmaya, zor kullanmaya ve kavgaya yöneltebiliyor. Çocuğun dış dünyayı vahşi, korkunç bir yer olarak algılamasına neden olabiliyor.

Çocuk yetişkin insanın minyatür bir örneği değildir. Enformasyon edinme yöntemleri çocuğun yaşına ve gelişim evrelerinin seyrine göre farklılıklar gösterir. Örneğin 2-5 yaşları arasındaki çocuk taklitçi olur. Bu yüzden televizyonda gördüğü şiddet içerikli sahneleri kendince oynamaya, uygulamaya çalışması son derece normaldir. Aileler bu yaşlardaki çocuklarının taklit ettiği olumsuz davranışlarının bir süre sonra kendi davranışları haline geldiğinden sıkça yakınırlar. Aslında taklit, öğrenme süreci ve yöntemlerinin çok normal bir parçasıdır ve aile çocuğun hangi programları izlediğini denetlediği ve olumlu yönlendirdiği sürece zararsızdır.

Sekiz yaşındaki çocuk, televizyonda ve gerçek yaşamda gerçekleşenler arasındaki farkı ayırt edebilecek durumdadır. Örneğin reklamların, birileri tarafından izleyiciyi bir şeyi satın almaya ikna etmek üzere hazırlandığını fark edebilecek yaştadır artık.

Yine pozitif olarak baktığımızda televizyonun aslında kocaman ve heyecan verici bir dünyaya açıldığını görebiliriz. Yeryüzündeki milyonlarca insanın eğitimi düşünüldüğünde, tartışmasız bir eğitim aracıdır.

Gene çocuklarımıza sosyal bazı davranışları, paylaşmayı uzlaşmayı öğreten pek çok eğitici programın varlığını yok sayamayız.

Burada önemli olan televizyonu seyretmemek değil, çocuklarımızı doğru ve uygun programları seyretmesi için yönlendirmemizdir.

TELEVİZYONUN TUZAĞINA DÜŞMEMEK İÇİN

UYULMASI GEREKEN 5 KURAL 1. AKŞAMLARI EVE GELİR GELMEZ TELEVİZYONUN AÇILMASI

Çamaşır, bulaşık, yemek gibi yapılması gereken bir çok tatsız işin altında boğuluyor olsanız bile çocuğunuz, siz bunlarla meşgulken televizyondan başka bir uğraşla ilgilenmesi için yönlendirin. Televizyonun önünde sakin oturmaktansa, bırakın daha fazla kirleten ya da dağıtan diğer aktivitelerle ilgilensin.

2. EVE BİRÇOK TELEVİZYON YERLEŞTİRMEK (ÖZELLİKLE RİSKLİ OLAN ODALARA)

Yatak odasına bir televizyon koymak bir tuzaktır. Yatakta seyretmek çok konforludur, fakat en ufak bir yorgunlukta bir elde kumanda diğer elde abur cubur yiyeceklerle son derece sağlıksız bir yaşam şeklidir. Yemek esnasında televizyonun açık olması ailedeki tüm iletişimi kesmenin en emin yoludur.

3. ÇOCUK BAKICISINA ÇOCUĞUNUZU TELEVİZYON KARŞISINA YERLEŞTİRMESİ İÇİN İZİN VERMEK

Televizyonu sizin işinize yarayacağı anlara saklayın. Ama daha iyisi böyle durumlarda bakıcıya hikayeler anlatan kaset dinletmesini önerin. Bu, düşselliği çok daha fazla özgür bırakır. Çocuğunuzu başka tür uğraşlarla meşgul etmesi için ona öneriler (resim, yapıştırma, oyun hamuru v.s.) verin ve eğer çocuk bakıcısına güveniniz yoksa uzaktan kumandayı saklayın.

4. ÇOCUĞUNUZA TELEVİZYONU TEK BAŞINA AÇMASI, NE VAR NE YOK BAKMASI VE KANAL DEĞİŞTİRMESİ İÇİN İZİN VERMEK

Televizyon seyredip seyretmemesine, programın yada çizgi filmin ona uygun olup olmayacağına siz karar verin.Küçük yaşlarda konsantrasyonu bozma kaynağı olan zapping yapmaktan kaçının. Gerekirse, eğer televizyonunuz kablolu yayınları alıyorsa, onun için zararı olmayan kanallarda gezmesi için ona birkaç dakika izin verin. Çocuğunuz yanlışlıkla kanlı olayların olduğu bir sahneye mi denk geldi…televizyonu hemen kapatmak yada aceleyle değiştirmek yerine, onda şok yaratmış şey üzerine birkaç kelime etmekten çekinmeyin. Böylece onu şaşkın hatta paniğe kapıldığı bir durumdan çıkarmış olursunuz. Ona “kimi ülkelerde çok korkunç şeyler oluyor ve şimdi söz konusu olan şey…..” diyebilirsiniz.

5. ÇOCUĞUNUZU UZUN BİR SÜRE TELEVİZYON KARŞISINDA YALNIZ BIRAKMAK

Tam tersine bilinçli ve eleştiren bir televizyon izleyicisine yavaş yavaş dönüşmesini ona öğretmek için yanında kalmaya çalışın. 6-7 yaşına doğru onun çizgi filmlerden başka şeyler izlemesine izin verdiğinizde bazı temel bilgileri açıklayın. Örneğin ona sinema efektlerini seçmesini, film ile gerçeği ayırt etmesini öğretin. “Gördüğün bu kan aslında ketçap” “Birbirleriyle kavga edenler aslında rol yapıyor” “Bütün bunlar aslında sana akşamları okuduğum masallar gibi gerçek olmayan şeyler” gibi..

Son Çocuklukta Gelişimi

Salı, 06 Kasım 2007

SON ÇOCUKLUKTA GELİŞİMİ (Kızlarda 6-11 Yaş, Erkeklerde 6-13 Yaş) Son çocukluk döneminin başlarında dengesiz ve olumsuz bir gelişim dikkatimizi çeker. Özellikle 6 yaşına rastlayan bu gelişim özellikleri, 7 yaşından itibaren yerini giderek düzenli ve dengeli bir döneme bırakır.

Son çocukluk döneminde çocuk; motor ve dil gelişimi açı*ndan büyük aşamalar kaydetmiş ve dengenin gelişmesi sonu-ı hızlı yürüyebilen, futbol oynayabilen, ok atabilen göz-el koordinasyonunun gelişmesi sonucu da iki elini bağımsız olarak kullanabilen bir birey haline gelmiştir.

Bu bölümde beden, motor ve dil gibi gelişim yüzleri çocuğun belli bir olgunluğa ulaşması nedeniyle farklılık göstermediği için gelişimin bu yüzleri ayrıntılı biçimde incelenmeyecektir.

BİLİŞSEL (Cognitive) GELİŞİM 7-11 Yaş Arası: Somut İşlemler Dönemi “Somut işlemler Dönemi” (Concrete Operational Stage) adı verilen 7-11 yaşları arasında çocuklarda mantıksal düşünme ve sayı, zaman, mekân, boyut, hacim, uzaklık kavramları yerleşmeye başlar.

Bu dönemde problemin çözülmesi somut nesnelere, “burada” ve “şimdi” gibi anlık durumların olmasına bağlıdır. Çocuklar bu dönemde korunum ilkesini anlayabilirler, çünkü somut işlemleri tersine döndürebilirler. Su miktarının her iki koşulda da aynı olduğunu söyleyen çocukların zihinsel yetenek*leri yetişkinlerinki gibi olmaya başlar. Ancak soyut düşünce henüz tam gelişmemiştir, bundan sonra başlayan “Formel İşlemsel Dönem”de (Formal Operational Stage) somuttan soyuta dönüşüm görülecektir.

Piaget’ye göre, somut işlemler döneminde olan çocuklar yeni bir dizi kural geliştirirler; “gruplandırma” adı verilen bu işlemin özel mantıksal niteliği vardır. Okul çağındaki bir çocuğun düşünüşünün başlıca özelliği de bu «gruplama» yeteneğine sahip oluşudur. Bundan “sınıflama, sıralama, serileme değişmezlik, sayı ve mekân” kavramları oluşur. Sınıflama, sıralama gibi gruplamalarla aynı zamanda çocukta organize etim ve bir sistem kurma yeteneği gelişir. Bu ona dış bir değişikliği içsel olarak telafi etme olanağını kazandırır.

Sınıflandırma, gruplandırma simetri şeklinde bire bir yada birle çok arasındaki ilişkilerden doğar.

İlişkilerin en yalın mantıksal gruplaması bir “sınıflar hiyerarşisi” biçimindedir. Örneğin, hayvanlar sınıfı, etoburlar v etobur olmayanlar diye iki altsınıfa ayrılır. Bu altsınıflar da özel hayvan türlerinin adlarına varılıncaya dek yeniden sırayla altsınıflara ayrılabilirler, ilkokul çocuğunun bu altsınıflarda ki çiftlere anlama yeteneğine sahip olması beklenir.

9 yaşlarına kadar çocukların çoğu sınıflar arasındaki ilişkileri anlamakta zorluk çeker. Piaget burada şunu göstermiştir: Çocuklar; güller, lâleler ve öteki çiçeklerin hepsinin çiçekler sınıfına girdiklerini kabul etmekte, ancak tüm çiçeklerin öldüklerini bilmelerine karşın, güllerin (yada lâlelerin) oldukları gibi kaldıklarını öne sürmektedirler; çünkü bu yaştaki çocuklar için altsınıflar hâlâ bir ölçüde ayrı bir varlığa sahiptir.

İlişkilerin ikinci ilkel gruplaması, farklılıkları ifade eden ilişkileri bir araya toplama yeteneğine dayanır. Böylece çocuklar birbirini izleyen çiftleri bulup sıralama yaparak bir dizi oluşturabilirler. Örneğin, beden eğitimi derslerinde çocuklar boylarına göre sıraya girebilirler, adlarını alfabetik sıraya koyabilirler, aritmetikte uzaklık, ağırlık, alan ve hacim karşılaştırmaları yapabilirler.

Üçüncü temel işlem, “bir şeyi başka bir şeyin yerine koymak”tır. Örneğin, çocuklar aritmetikte aynı sonuca değişik yollardan ulaşmayı gösteren 8 = 7+1=6 + 2 = 5 + 3 türünden ilişki*leri sürekli olarak kullanırlar.

Buraya kadar olan işlemler, «simetrik ilişkiler»i ortaya koymaktadır. 6 yaşına gelen çocuklar uzaklığın hangi yönden ölçülürse ölçülsün değişmeyeceğini anlarlar (yine de yüksek bir ağaçla alçak bir ağaç arasındaki uzaklığın ölçülmesi gibi durumlarda akılları karışabilir). 8 yaşlarında çocukların çoğu, iki kardeş varsa, her birinin ötekinin kardeşi olduğunu anlar.

Çocuk, nesneleri biçim ve renk açısından alt sınıflara göre düzenleyeceği zaman, her iki sisteme göre betimlenebilecek dört alt sınıf bulacaktır; örneğin, kırmızı kareler, mavi kareler, sarı kareler, kırmızı daireler, mavi daireler, sarı daireler gibi. Bu da “sınıfların çoğaltılması” dır.

Çocuklar bu gruplandırmaları tam anlamıyla kavradıklarında dört temel mantık gerçeğini değerlendirebilirler. Bu gerçeklerden en önemlisi şudur: A herhangi bir yönden (diyelim , uzunluk açısından) B’ye eşitse ve B de C’ye eşitse, o halde A’nın da C’ye eşit olması doğrudur. Bu olgunun gerçek olduğunu anlamak için A ve C’nin ölçülmesi gerekmez

Bu dönemde mantıksal düşünmenin başlaması duygusal yaşamda dikkate değer bir dengenin oluşumuna yardımcı olur. Son çocukluk dönemindeki çocuklar artık düşündükleri ve merak ettikleri çeşitli becerileri öğrenmeye başlarlar. Bir anlamda düşündüklerinin işlevsel düzeyde gerçekleşmesi onlara haz verir. Örneğin, sözcükleri dilediği biçimde kullanabilmesi, yaz*mayı öğrenmesi, resimli macera kitaplarını okuyabilmesi, sayıları toplayabilmesi çocuğa haz veren beceriler arasında sayılabilir.

İlk çocukluk dönemiyle son çocukluk dönemi zihinsel ve dil gelişimi açısından büyük farklılıklar gösterir. Örneğin, 5 yaşında bir çocuk için top, oynanılan bir şeydir; onu kullanım anlamında düşünür. 8 yaşa doğru çocuk topu şekli, boyu, maddesi ve rengiyle tanımlar. Sözlü beceri 8 yaşında kendini gösterir.

Bu yaşta çocuğun dili hızla gelişmektedir; bazen dili bir yetişkin gibi kullandığı görülür. Çocuk eski sözcük bilgisini zenginleştirir, sözcük dağarcığı 3000 kelimeye ulaşır. Bu sözcük*lerin çoğu sıfat ve edattır. Çünkü çocuk, yalnızca olayların ve nesnelerin adlarını öğrenmekle yetinmez, özelliklerini, farklarını ve benzerliklerini de öğrenmek ister. Çocuk farklılıkların ve benzerliklerin farkına varır. Benzerlikleri öğrenmeden farklılık*ları meydana çıkarır. 6 yaşında bir çocuk bize odunla cam ara*sında bir çocuk bize odunla cam arasındaki farklılığı söyleye*bilir. 8 yaşındaki bir çocuk ise, buna ek olarak, benzerliği bu*labilir. Onun yargıları daha çok somuttur

Son çocukluk döneminin sonlarına doğru çocukta problem*leri kendi kişisel girişimleriyle çözme yeteneğinin yüksek düzeyde geliştiği görülür. Çocuğun bu yeteneği kendinde bulabilmesi, her şeyin en iyisini yapmak üzere kendisini zorlaması yetişkin davranışlarıyla eş düzeyde olduğunu gösterir.

SOSYAL GELİŞİM Son çocukluk döneminde çocuk kendini sınıf, arkadaş ve oyun grubu içinde bulur. Bu da onu, ergenlerde olduğu gibi kendi cinsiyetindeki grubun tüm faaliyetlerine katılmaya, arkadaşlarıyla iletişim kurmaya doğru yönlendirir.

Son çocukluk döneminde görülen bazı toplumsal özellikler şöyle sıralanabilir:

Kolay Etkilenme:Son çocukluk döneminde, aşırı du*yarlılığın yanında görülen diğer bir özellik de, kolay etkilen*medir. Bu dönemdeki çocuklar, kendi arzularının, diğer çocuk*ların doğrultusunda olduğu inancındadırlar. Bu da onların gru*ba kabul edilmelerini kolaylaştırır. Yaşam süreci içinde, belki de hiçbir dönemde rastlanamayacak düzeydeki kolay etkilenme bu evrede görülür.

Karşıt Görüşte Olma:Bu, çocuğun düşünceleri ve hareketleriyle diğer çocuklara karşıt olmasıdır. Kendi akranlarının görüş ve düşüncelerini paylaşan, kabul eden çocuk, daha büyük çocukların, ve erişkinlerin görüşlerine karşı koyar. Karşıt görüşte olma, daha küçük çocuklarda görülen “negativizm”le, yani olumsuzlukla eşanlamlıdır. Karşıt görüşte olma, çocukluk dönemi boyunca devam eder.

Rekabet:Son çocukluk dönemindeki Çete Çağı (Gangge) boyunca rekabet üç biçimde görülür:

1.Grubun kendisini tanımak üzere, grup üyelerinin ara*sında süregelen rekabet,

2.Kendi grubuyla rakip gruplar arasında çatışmalar,

3.Grupla toplumu düzenleyen diğer sosyal kurumlar ara*sındaki çatışmalar.

Bunların her biri, çocuğun sosyalleşmesini farklı biçimde kiler. Son çocukluk dönemindeki rekabet çoğunlukla kavgaya neden olur.

Sorumluluk:Araştırmalar, kalabalık ailelerden gelen çocuklarda, zorunluluk nedeniyle kendi işlerini yapmak ve kendilerinden küçük kardeşlerine bakmakla yükümlü oldukların*dan, sorumluluk duygularının daha fazla geliştiğini göstermektedir. Kendi evlerinde bazı sorumlulukları üstlenmeyi öğrenen çocuklar, sadece başarılı bir uyum göstermekle kalmamakta, aynızamanda grubun lider rolüne seçilmiş bir üyesi de olabilmektedirler.

SON ÇOCUKLUKTA KRİTİK YAŞLAR Altı Yaş Son çocukluk dönemine giren çocuk, 6 yaşlarına geldiğinde 2,5 yaşında görülen olumsuz evrenin belirtilerini göstermeye başlar. Dengesiz, kurala karşı olan, isyankâr bir tutum ve davranış içine girer.

6 yaş çocuğu değişmekte olan bir çocuktur. Anneler, çocuklarındaki bu ani değişiklikleri: “Bu çocuğa ne oldu, bilmiyorum, çok değişti.” şeklindeki sözcükleriyle dile getirirler. E 6 yaşında çocuk, tembel ve kararsız bir görünümdedir. Çocuk bir kez daha 2,5 yaşında yaşamış olduğu karar verme güçlüklerine uğrar, yine bir şeyin olumlu ve olumsuz iki yüzü arasında hızla gelip gider.

Gesell, çocuğun eylemlerinde bir tür çift motivasyondan oluşmuş görünen iki kutupluluktan söz eder. Örneğin, çocuk bir an annesini sever, biraz sonra ona nefret duyar.

Bir geçiş dönemini oluşturan bu yaşta, bedensel ve psikolojik kaynaklı bazı temel değişiklikler dikkati çeker. Bu yaşta süt dişleri dökülürken, kalıcı ilk azı dişi çıkmaya başlar. Orta kulak iltihabına en sık bu yaşta rastlanmakta, burun ve boğaz hastalıkları yine bu yaşta daha sık görülmektedir.

Çocuğun okula başlamasıyla birlikte, okul öncesine oranlı daha çok sayıda arkadaşla ilişki kurduğu, bunun yanında aile ilişkilerinin zayıfladığı, bireysel oyunun yerini, grup oyununun aldığı görülür. Başka bir deyişle, çocuğun okul çağıyla birlikte grup çağına girdiği ve sosyal bilincin arttığı dikkatimizi çeker.

Çocuğun davranışını sınırlayan «burada» ve «şimdi» ortamı, yerini yakın çevreye bırakmaya başlar.

ON YAŞ 10 yaş; düzenli, huzurlu ve elde edilen bilgilerin özümlendiği toplandığı ve dengelendiği bir ara evredir. Tipik bir 10 yaş çocuğu, çocukluğun gerek kendine özgü, gerekse genel tüm özelliklerini kendinde toplamıştır. Gelecekteki ergenlik döneminin gerilim ve huzursuzlukları onun için henüz söz konusu değildir. Bu yaş, gelişimin dengelendiği altın bir çağdır.

10 yaşındaki bir çocuğun olgunluğunu 9 yaşındakiyle karşılaştırırsak, 10 yaş çocuğunun 9 yaşındakinden yalnız bedence daha büyük, daha güçlü değil, aynı zamanda tüm bedensel ve ruhsal sistemlerin dinamiği ve olgunluğu açısından da ondan daha çok gelişmiş olduğunu görürüz, ilgileri 9 yaşındakine göre daha çeşitlidir. Çok çabuk değişebilir ve farklı konulara yöneliktir.

9 yaşındaki çocuğun gerginlik içinde olmasına karşılık, 10 yaşında bu gerginlik tümüyle gitmiş, onun yerine uysallık ve uyumluluk geçmiş, bu da 10 yaş çocuğunu daha hoşgörülü yapmıştır

Sağlık Durumu ve Bedensel Gelişim:Sağlık durumu genellikle iyidir, önceleri çok hastalananların sağlık durumu bu yaşta düzelmiştir. 9 yaşındayken karın ağrısı, baş ağrısı, baş dönmesi, kol ve bacak ağrıları gibi bedensel hastalıklardan yakınanların çoğunda bu rahatsızlıklar azalır yada tümüyle kaybolur.

Kızlar genellikle erkeklerle aynı boydadırlar, ama daha hızlı büyürler. Çoğu bu yaşta çok çabuk boy atmaya başlar. Vücut hatlarının yuvarlaklaşmaya, yüz hatlarının yumuşamaya başladığı görülür. Kalça ve göğüslerde yağ birikimi artar.

Erkek çocukların vücut yapılarının daha güçlü bir görünüş kazandığı, hatların, özellikle çene, boyun ve göğüste daha yuvarlaklaştığı dikkati çeker.

Bu yaş çocuğunun gelişiminde görülen özellikler şu noktalarda toplanabilir:

Günlük Gereksinmeler:Bu yaşta çocuklar isteyerek ve devamlı yerler. Bu yaşa kadar genellikle az yemek yiyenler bile bu yaşta daha çok yemeye başlamışlardır.

Bu yaştakilerin çoğu belirli bir saatte yatmaya karşı isteksizdir, türlü bahanelerle yatma saatini geciktirmeye çalışırlar. 10 yaşındaki bir çocuk uyumadan önce radyo dinler, kitap okur, kendisiyle ilgili sorunları düşünür ve hayal kurar. Erkek çocuklar uykuya çabuk dalarlar, kızlarsa daha geç uyurlar.

Duygusal Yaşam:Ana babanın gözünde 10 yaş çocuğu açık sözlü, tarafsız, kolay anlaşılır ve çocuksudur. Genellikle sorunlar üzerinde fazla durmaz, bir denge içindedir.Bazı kor*kuları hâlâ vardır, ancak bu yaşta 9 yaşında olduğundan daha az tedirgin ve huzursuzdur. Ender olarak ağlar, sık sık da “gerçekten mutlu olduğunu” söyler. Duygusal patlamaları sık de*ğildir, olduğunda da şiddetli ve anidir, fakat çabuk geçer.

Bu yaştaki çocukların kendileri hakkında endişeleri yoktur, benliklerini ve hayatı olduğu gibi kabul etme eğilimindedirler. Olayların üzerinde fazla durmazlar, kesin yargı gibi genellemeler yapmazlar.

Bu yaş, öfkenin en az görüldüğü dönemdir. 10 yaşındakilerin çoğu “bazı huylarıyla mücadele etmeyi denediklerini, kızmamak için uğraştıklarını” söylerler. Sosyal Gelişim:10 yaş çocuğunun sosyal ilişkilerinde öğretmeni, arkadaşları ve özellikleri annesiyle kurduğu yakın ilişkiler ön plana geçer. Onlarla olan ilişkileri diğer ilişkilerini de etkiler, ben merkezci değildirler. Evde anne babalarının yanında, yakınında bulundukları zaman kendilerini çok güçlü hissederler. Uğraşlarının büyük çoğunluğu “amaçsızmış” gibi görünse de, onlar bunları kendi mantık yapılarına göre, insanlar arası ilişkilerde uyumu ve bu ilişkileri olgunlaştırmayı amaçlayarak yaparlar.

10 yaşındaki çocuk, 9 yaşındakinden daha fazla ailesine bağlıdır ve sever. Ailesini benimser ve genellikle birlikte yapılan her şeye bu yaşta katılmaya hazırdır.

10 yaş çocuğuyla annesi arasında doğrudan, sorunsuz, dürüst ve güven dolu bir ilişki vardır. Çocuk tüm kalbi ve içtenliğiyle bu ilişkiye kendini kaptırır ve kabullenir. Çoğu da dünyada en çok anne babasını sevdiğini söyler. Anne özel takdir görür, “benim annem kusursuzdur” şeklinde tanımlanır, annesi onun gözünde en mükemmel insandır. Annenin davranışlarını eleştirme ve onun toplumdaki hareketlerinden utanma görülmez. En son sözü söyleyen hep annedir ve onun fikirlerine önem verilir.

Genellikle her iki cins de babayla iyi geçinir ve onunla birlikte olmaktan zevk alırlar. Kızlar babalarını sever, sayar ve yüceltirler, ondan «iyi bir arkadaş» diye söz ederler. Baba onlar için yol gösterici bir ışıktır. Erkek çocuklar da babayı sever, ona âdeta tapar ve her konuda otorite olduğuna inanarak onu kendilerine özdeşim modeli olarak alırlar. Babalarının “dünyanın en iyi, en doğru babası olduğunu” söyleyerek onunla olmaktan, birlikte birer arkadaş gibi yolculuk yapmaktan hoşlandıklarını belirtirler.

OKUL DÖNEMİNDE (6-12 YAŞ) FİZİKSEL GELİŞİM İlkokul dönemi yıllarında, bedensel gelişme ilk yıllara göre yavaş bir ilerleme gösterir. Yaklaşık olarak dokuz yaşına kadar erkekler kızlardan biraz daha uzun ve ağırdır. Ancak 10 yaşından yaklaşık 15 yaşına kadar, kızların boy ve ağırlıkları, yaşıtı erkeklerin boy ve ağırlıklarını geçer.

Kemik ve iskelet sistemindeki gelişme, kas sisteminden daha ilerde olduğundan zaman zaman büyüme ağrıları meydana gelebilir. Daha önce belirtildiği gibi, okul öncesi dönemde büyük kaslarını çok iyi kullanmakla birlikte küçük kaslarını kullanmada yetersizdirler. Ancak, okul döneminde küçük kas becerileri gelişir, küçük ve ince kalemle yazabilir, piyano ve diğer enstrümanları çalabilirler. Örneğin; okul öncesi dönemde topu bütün vücuduyla tutarken, okul döneminde topu elleriyle hatta parmaklarıyla tutabilir hale gelir.

Okul öncesi bir çok çocuğun gözleri ıraksak iken, okul döneminde görmeleri normale dönmektedir. Bu dönemde karmaşık bir çok beceri kazanılmasına rağmen, ilerleme yavaş olduğundan, dikkati çekmez. (Gallahve, 1982; Gibson ve Chandler, 1988)

Türk Ailesinde Adolesanların Sorunları

Salı, 06 Kasım 2007

TÜRK AİLESİNDE ADOLESANLARIN SORUNLARI ÖZET:

T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu adına Makro Araştırma tarafından yapılan bu araştırmada esas olarak Türkiye genelinde, gençlerin sorunları tespit edilmeye çalışılmıştır. Araştırma dört ayrı evreni temsil etmek üzere çok aşamalı tesadüfi örnekleme yöntemiyle seçilmiş dört farklı örnek kitleye yüz yüze anket uygulaması yöntemiyle gerçekleştirilmiştir.

Bu dört kitle

ØErgenlerin kendileri

ØÖğretmenler

Øİşveren, yönetici, ustabaşı

ØErgenlerin anneleridir.

Araştırmanın saha çalışmaları 26 ilde kentsel ve kırsal kesimlerde gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonuçları altı bölümde incelenmiştir. Birinci bölümde ergenlerle ilgili profil bilgileri verildikten sonra ikinci bölümde ergenlik sorunları üzerinde durulmaktadır. Üçüncü bölüm ergenin arkadaş ve ailesiyle ilişkileri, dördüncü bölüm ergenin kendisi ile ilgili düşünceleri konularına ayrılmıştır. Beşinci bölümde cinsellik konusu ele alındıktan sonra, ergenlerle yapılan araştırmanın altıncı ve son bölümü olan eğitim ve iletişim konusuna geçilmektedir.

ERGENLERLE YAPILAN ARAŞTIRMANIN BULGULARI

Araştırmaya katılan ergenlere göre 13 – 18 yaş grubundaki gençlerin genel olarak karşılaştıkları en önemli sorun sigaraya başlamadır. Bu sorunu kötü arkadaşlar edinme, işsizlik sorunları izlemektedir. Dördüncü sırayı uyuşturucu, beşinci sırayı alkol kullanımı, altıncı sırayı kendine güvensizlik sorunu almaktadır.

Araştırmaya katılan her 10 ergenden 9’u, kendilerinin ergenlik dönemine girdikten sonra en az bir ergenlik sorunu yaşadıklarını belirtmiştir.

Ergenlerin kendilerinin karşılaştıkları en önemli üç sorun fiziki görünüşün değişmesi, giyim –kuşama-süse düşkünlüğün artması ve karşı cinse ilginin artmasıdır. Erkeklerle kızların karşılaştıkları sorunlarda bir farklılaşma göze çarpmaktadır. Kızlarda dört sorun ön plana çıkaktadır. Fiziki görünüşün değişmesi, giyim – kuşama / süse düşkünlük, yalnızlık hissine kapılma ve içine kapanma. Erkeklerde ise ilk sırayı karşı cinse ilginin artması almakta, bunu giyim-kuşama-süse düşkünlük, fiziki görünüşün değişmesi, eve geç kalmaya başlama izlemektedir.Araştırmada saptanan,dikkati çeken önemli bir nokta, evde boş oturan ergenlerde yalnızlık hissine kapılma,içe kapanma ve geçimsizlik/ huysuzluk sorunlarının öğrenci ve çalışanlara göre daha yoğun olarak yaşanmasıdır.

Sorun yaşayan ergenlerin %28,5 i yaşadıkları sorunların tümünü,%37,4 ü de bazılarını çözdüklerini,%33,8 i ise hiçbirini çözemediklerini belirtmiştir.

Sorun yaşayan ergenlere konumlarının (öğrenci,boşta,çalışan)yaşadıkları sorunları çözmeleri konusunda kolaylaştırıcı yada zorlaştırıcı bir rol oynayıp oynamadıkları da sorulmuştur.Genel olarak öğrenci olmanın sorunların çözümünde kolaylaştırıcı bir rolü olduğu gözlemlenmektedir.Evde boş oturuyor olmak ise tersine sorunların çözümünü zorlaştırıcı bir etki yapmaktadır.

Ailelerde,ergenlere yönelik dayak olayı çok yaygın değildir.Her 10 ergenden sadece biri ailelerinde kendilerine yönelik dayak olayı yaşandığını belirtmekte,bunların çok büyük bölümü de dayakla nadiren karşılaştıklarını dile getirmektedir.aynı oran ve durum okul ve iş yerlerindeki dayak içinde geçerlidir.

Ergenlerin %70 i sigara kullanmamakta,%30 u kullanmaktadır.Erkekler kızlara göre sigaraya daha düşkündür.Yaş ilerledikçe sigara kullananların oranı düzenli bir biçimde artmaktadır.Sigara kullanma alışkanlığı evde boş oturan ve çalışan ergenlerde,öğrenci ergenlere göre çok daha yüksektir.

Öte yandan ergenlerin %87,2 si alkol kullanmamakta,%12,8 i kullanmaktadır. Ergenlerin %1,3 ü şimdiye kadar uyuşturucu madde kullanmayı denediklerini,%98,7 si ise denemediklerini belirtmişlerdir.

Ergenlerin %1,6 sı bir gençlik çetesine üye olduğunu belirtmiştir,Öğretmenlerin büyük çoğunluğu (%89,1) gençlik çetesine giren öğrencilerini çetelerin zararlarını anlatarak ikna etme yoluna gideceğini söylerken,bu oran iş verenlerde %77,6 ya, annelerde ise %48,4 e gerilemektedir.

Ergenler için boş zamanların paylaşılması konusunda arkadaşlar aileden daha önce gelmektedir.Her üç ergenden biri boş zamanlarını arkadaşlarıyla geçirmektedir.Ergenlerin sorunlarını en çok paylaştıkları kişiler yine erkek yada kız arkadaşlardır.Ergenlerin %24,8 i sorunlarını en çok erkek arkadaşlarıyla,%23 ü ise kız arkadaşlarıyla paylaştıklarını belirtmişlerdir.Sorunlarını anneleriyle paylaşanların oranı da %22,8 gibi görece yüksek bir düzeydedir.

Ergenlerin başkalarıyla en çok paylaştıkları sorun,aile ve aile bireyleriyle olan sorunlardır.Paylaşılan sorunlar sıralamasında ikinci sırayı arkadaşlarla ilgili sorunlar almaktadır.3 sırada okul ve eğitim sorunları gelmekte,bunu karşı cinsle ilgili sorunlar izlemektedir. Ergenlerin %22,7’si aile bireylerinin hiçbiriyle çatışma içine girmemektedir. En çok çatışılan kişiler küçük erkek kardeş ve ağabeydir.

Ergenlerin oldukça önemli bir bölümü en çok çatıştıkları kişiyle bir sorun yaşayıp öfkelendiklerinde kızıp bağırmaktadır. Konuşup sorunu çözmeye çalışanların oranı sadece %13,6’dır. Oysa herhangi bir öğrencisiyle bir sorun yaşayan öğretmenlerin %66,9’u çalışanıyla bir sorun yaşayan işverenlerin %66,7’si konuşarak sorunu halletmeye çalışmaktadır.

Ergenlerin %93,3’u, anneleriyle %88,2’si kardeşleriyle, %82,3’u de babalarıyla olan mevcut ilişkilerinden memnundurlar. Buna karşılık ergenlerin kendilerinden memnun olan ergenlerin oranı %78,1 olarak belirlenmiştir.

Ergenlerin büyük bölümü kendi gelecekleri konusunda iyimserdir.

Ergenlerin yarıya yakını (%49,2) cinsellikle ilgili ilk bilgilerini arkadaşlarından almışlardır. Ergenlere cinsel bilgilerin verilmesi konusunda medyada önemli bir organdır.

Ergenlerin büyük bölümü okullarda cinsellikle ilgili derslerin konmasını yararlı bulmaktadırlar öğretmen, işveren ve annelerin ağırlıklı bölümü de aynı görüşü paylaşmaktadır.

Ergenler televizyonda cinsellikle ilgili bilimsel bilgilerin verilmesi konusuna, okullarda cinsellikle ilgili dersler konulması konusuna olduğu kadar sıcak bakmamaktadırlar. Ergenlerin sadece yarıya yakını televizyonda cinsellikle ilgili bilimsel bilgilerin verilmesini yararlı bulmaktadırlar.

Okullarında psikolojik danışma ve rehberlik servisi bulunan öğrencilerin ancak dörtte biri bu servislere başvurmuş olmalarına karşın, bunların dörtte üçü servisin sunduğu hizmetten memnun kalmıştır. Bütün öğrenci ergenlerin dörtte üçü okullarda mutlaka bu tür servislerin olması gerektiğine inanmaktadır.

Ergenlerin yarısı televizyonlarda yayınlanan gençlerin sorunlarıyla ilgili programları izlemekte, ama bu programları izleyen ergenlerin %71,5’i gibi çok yüksek bir bölümü bu programları yetersiz bulmaktadır.

SONUÇ VE ÖNERİLER

T.C. Başbakanlık Aile araştırma Kurumu tarafından yaptırılan bu araştırmada ergenlerin sorunları hem kendileri hem de yakın çevreleri açısından ele alınmış ve ergenin sorunları tespit edilmeye çalışılmıştır.

Tespit edilen sorunlara baktığımızda büyük bölümünün “dışsal nitelikli” olduğu görülmektedir. Psikolojik nitelikli tek sorun “kendine güvensizlik” tir ki bu sorun 6 sırada yer almaktadır.

Sigara,alkol gibi zararlı maddelerin kullanımı gençliği tehdit eden önemli bir sorun olarak görülmektedir.Bu tür alışkanlıkların kazanılmasında ergenlik dönemi kritik bir dönemdir.Bu nedenle okullara ve çeşitli eğitim faaliyetlerinde ilk sıralarda zararlı madde kullanımının üzerinde durulmalıdır

Araştırma sonuçları çevreyle ve arkadaşlarıyla daha çok iletişimde bulunan,okuyan ve çalışan geçliğin sorunlarla baş edebilme konusunda evde oturanlara göre daha avantajlı olduğunu göstermektedir.Bunun nedeni kendi yaşıtlarıyla ve diğer kişilerle bir arada bulunmanın kendine güven duygusu artırmasından ileri gelmektedir.O halde yapılması gereken evde oturan geçleri yararlı faaliyetlere yöneltmek gerekir.Bu konuda halk eğitim merkezlerinden yararlanılabilir.

Araştırmadan elde edilen veriler ergenlerin okullarda cinsellikle ilgili derslerin konulmasının yararlı bulduğunu göstermektedir.Oysa bu tür konuların konuşulması aileler tarafından "ayıp ve gizli" kalması inancıyla yasaklanmaktadır.Buda gençleri bu tür konuları öğrenmek için başka kaynaklara sevk etmekte ve yalan yanlış bilgiler öğrenilmektedir.Dolayısıyla gençlerimizin hayatlarını etkileyecek yanlışlar yapmalarını engellemek için cinsel bilgi derslerinin konulması gerekli bir ihtiyaçtır.Dersin içeriği konusunda aile ve öğrencilerin istekleri de göz önüne alınabilir.Hatta ilk aşamada seçmeli ders olarak konulabilir.Televizyonda gençlerin eğitiminde daha çok kullanılmalı ve gençleri cinsellik konusunda aydınlatacak ciddi programlar yapılmalıdır.

Türkiye’de Kamu Yönetimi Yapısı Ve Sorunları

Salı, 06 Kasım 2007

TÜRKİYE’DE KAMU YÖNETİMİ YAPISI VE SORUNLARI ØTürk kamu yönetimine bakıldığında her ülkede olduğu gibi iki seviyede örgütlendiği görülmektedir; merkezi ve yerel. Ancak Türkiye’deki yönetim yapısı aşırı merkeziyetçi bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü merkezi yönetimle yerel yönetim arasındaki görev, yetki ve hizmet dağılımına baktığımızda Türkiye’de kamu hizmetlerinin çoğunu merkezi yönetim yürütmektedir. Sağlık, konut, eğitim, güvenlik, sosyal güvenlik, sosyal hizmetler v.b. Halbuki dünyanın bir çok ülkesinde bu hizmetlerin çoğu yerel yönetimler tarafından gerçekleştirilmektedir.

ØYerel yönetim denince Türkiye’de ilk akla gelen coğrafi açıdan belediyeler, il özel idareleri ve köylerdir. İşlevsel açıdan ise üniversiteler ve TRT gibi kurumlardır. Normalde yerel yönetimlerin özerk bir yapıya sahip olduğu, organlarının seçimle geldiği ve merkezi yönetimle organik bağlarının olmadığı bilinmektedir. Ancak bunların merkezi yönetimin ya vesayetinde ve kontrolünde ya da atamalar yoluyla dolaylı bağlılık olduğu söylenebilir. Özellikle üniversite rektörlerinin ve TRT genel müdürünün atanmasında son adım merkezi yönetim tarafından yerine getirilir. Belediyelerde ise özellikle valilerin vesayet denetimi dediğimiz ve yıllık mali denetim şeklinde karşımıza çıkan uygulamalar söz konusudur. Ya da hakkında iddialar çıkan ve görevden el çektirmeyi gerektiren durumlarda seçimle gelmiş ve merkezle organik bağı olmayan belediye başkanını İçişleri Bakanı görevden alabilir. Dolayısıyla yerel yönetimler üzerinde merkezi yönetimin önemli bir denetim mekanizması vardır.

ØGerçekten 1961 Anayasası (m.112) olsun, 1982 Anayasası (m.123) olsun “idarenin esasları” kenar başlığı altında “İdare kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.İdarenin kuruluş ve görevleri merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzel kişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur.” İlkeleriyle Türkiye’de ancak devlet idaresi, mahalli idareler ve kamu kurumları olmak üzere üç tür teşkilat olabileceğini kabul etmiştir. Bundan başka merkezi idare kuruluşunun ülke üzerindeki örgütlerinin il, ilçe ve bucak bölümlerine ayrıldığı (1961 A.m.115) ya da illerin “diğer kademeli bölümler” den (1982 A.m.126) oluştuğu belirlenmiştir. Yerel yönetimler ise il, belediye ve köy çeşitlerinden ibaret olmak üzere saptanmıştır. Anayasalar ayrıca devlet üniversitelerini “özerk” ve Devlet Radyo ve Televizyon İdaresini “tarafsız “ kamu tüzelkişileri diye nitelemekle beraber, bunlar aslında birer kamu kurumundan başka bir şey değildir. Türkiye idaresinde bu üç tür teşkilattan başka bir örgüt biçimine yer verilmemiştir. Ancak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın genel idare içinde ayrı ve farklı bir konumda tutulmak istendiği söylenebilir. B itibarla, Türkiye İdaresi birimlerinin tür ve çeşitleri sayılı ve sınırlı olarak anayasalarla saptanmış demektir.

Ø1961 ve 1982 Anayasaları rejiminde özerk üniversitelerin özellikle bütçe ve kesin hesap kanunlarının TBMM’de görüşülmesi sırasında Milli Eğitim Bakanları sorulara muhatap olmaktan kaçınmaya çalışmışlardır. Bu bakımdan 1982 anayasasını çıkaranların merkezi idarenin yerel yönetimler üzerindeki denetim aracı “idari vesayet yetkisini” kanunlarda bile geçmesine yer ve gerek olmayan biçimde ayrıntısıyla tanımlayıp düzenlemek ihtiyacını duymaları gerçekten ilginç ve anlamlıdır.

ØLütfü DURAN’a göre; 1961 ve 1982 Anayasalarının “kamu kurumu” diye nitelendirdiği meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile 1980 askeri yönetiminin daha önce çıkardığı bir kanunla devletleştirdiği Atatürk’ün özel statüler içinde kurmuş olduğu Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu 1982 Anayasasının tek bir kamu tüzelkişiliği’nde topladığı ‘Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’ bir ölçüde “özerk” olmakla beraber Bağımsız İdari Otoriteleri kategorisinden sayılamaz.

ØKamu yönetimindeki diğer bir teknik sorun ise Anayasadaki “idarenin bütünlüğü” ilkesi karşısında özerk kurumların konumunun belirlenmesinden kaynaklanmaktadır. Anayasamıza göre “İdare kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.” Yargı organları da bu ilkeden bazı hukuki sonuçlar çıkarmakta; bağımsız çalışmasına olanak verecek hukuki statüye sahip kimi kuruluşları da bu bütünlük içinde ele almaktadırlar. Örneğin, Danıştay bir kararında T.C. Merkez Bankası ile ilgili olarak “Anayasa’nın ….idarenin bütünlüğü ilkesi, Merkez Bankasına tanına bağımsızlık ve onun Başkanı için öngörülen teminat hükümlerinin, Merkez Bankasını genel idare bünyesi dışında Devlete yabancı bir organ olarak kabulüne olanak vermediğinden…” demektedir. Öğretide, bağımsız idari otoritelerin yasalarında “ilişkili” bakanlığın öngörülmüş olması, “bu kurumlar açısından idarenin bütünlüğünün sağlandığı anlamına gelir”

ØYargı organlarımızın bağımsız idari otoriteleri, hizmet yerinden yönetim kuruluşları olan kamu kurumları ile aynı statüye soktukları görülmektedir. Benzer yaklaşım idari hukuku öğretisinde de gözlenmektedir. (Danıştay da SPK için “tüzel kişiliği haiz kamu kuruluşu “ ve “kamu kurumu” deyimlerini kullanmaktadır. 10.D; 25.11.1996, E.995/6027-K.996/7741)

ØBağımsız idari otoritelerin anayasal düzenleme konusu yapılmamış olmaları bunların varlık ve yetkilerine gölge düşürmese de, anayasal düzenleme konusu yapılmaları bunlara ayrı bir güç katabilir. Bir başka deyişle, anayasal bir kurum olarak düzenlenmeleri onları siyasal değişikliklerin sonuçlarından koruyabilir ve onlara gelecekleri açısından bir güvence sağlayabilir. Ankara Bölge İdare Mahkemesi’nin bir kararında, “TRT Kurumu, Anayasamızın 133’üncü maddesinde ifadesini bulan, özerk, tarafsız bir (Anayasa Kurumu), RTÜK Başkanlığı ise, kendi özel kanunu ile kurulmuş anayasal kurum mahiyetine haiz olmayan bir müessesedir. Anayasal bir kurum olmayan ve bu anlamda özerkliği de bulunmayan RTÜK’ü Anayasaya özel bir yeri olan TRT kurumu genel müdürünün görevine son verilmesi anlamına gelen bir işlem tesisinde yetkili kılmak, normlar hiyerarşisi açısından da tartışmasız kabul edilmesi gereken bir husustur” ifadesi bu açıdan düşündürücüdür.

KAMU YÖNETİMİ REFORMU YASA TASARISINDA DÜZENLENEN YENİLİKLER:

Yeni reform yasa tasarısıyla yapılan değişiklikler aşağıdaki şekilde özetlenebilir.

·Merkezi idarenin görevleri ciddi biçimde kısıtlanmıştır; eğitim ve sağlık başta olmak üzere, birçok görev, yerel yönetimlere devredilmiştir. Merkezi idarenin görevleri yalnızca sıralanıp belirtilenler iken, diğer tüm görevlerin yerel yönetimlere ait olduğu ifade edilmiştir. Taşra teşkilatları kaldırılarak, personeli, malvarlığı ve görevleri il özel idarelerine devredilecek olan bakanlıklar şunlardır: Dışişleri Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı, Milli Eğitim ve Spor Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Tarım Bakanlığı, Ulaştırma ve Haberleşme Bakanlığı, Sanayi ve ticaret Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Orman ve Çevre Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı, Ayrıca, çeşitli genel müdürlükler tasfiye edilmekte, bu kuruluşların varlıkları ve personeli yerel yönetimlere devredilmektedir.

·Yerel yönetimlere, kendi personelini alma yetkisi verilmektedir.

·Merkezi idarenin yerel yönetimler üzerindeki vesayet yetkisi kaldırılmaktadır.

·Yerel yönetimlerin mali kaynakları artırılmakta ve ayrıca kendilerinin vergi alma hakkı tanınmaktadır.

·Yerel yönetimlerin kendi aralarında bölgesel birlikler kurmaları mümkün kılınmaktadır.

·İl özel idaresinin başında günümüzde vali varken, öngörülen çok güçlü ve yetkili il özel idaresi yapısında işin başında il özel idaresi meclis başkanı getirilmektedir.

·Hazineye ve kamu kurum ve kuruluşlarına ait olup kullanılmayan araziler bedelsiz olarak belediyelere devredilmektedir.

·Belediyelerin zabıta kuvvetlerinin yetkileri artırılmaktadır; Büyükşehir belediyelerinin ve il özel idarelerinin zabıta kuvvetleri kurma izni verilmekte; il özel idarelerine özel güvenlik kuvveti oluşturma hakkı tanınmaktadır.

·Bağımsız İdari Otoriteler denilen kuruluşlar, “ilişkili kuruluşlar” olarak şu şekilde tanımlanmaktadır: “ İlişkili kuruluşlar, piyasalara ilişkin düzenleyici ve denetleyici görev yapan, kamu tüzel kişiliğini, idari ve mali özerkliği haiz, özel kanunla kurulan kuruluşlardır.”

·Her ilde, mahalli idareler ve bunlara bağlı kuruluşlar ile bu idareler tarafından kurulan birlik ve işletmelerin, gerçek ve tüzel kişilerle ilgili işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunu değerlendirmek, aralarındaki anlaşmazlıkların çözümüne yardımcı olmak üzere bir halk denetçisinin seçilmesi düzenlenmiştir.

Çocuğunuzun Ruh Sağlığı

Salı, 06 Kasım 2007

ÇOCUĞUNUZUN RUH SAĞLIĞI

Bu yazıyla ilgilenip okuduğunuza göre bir yetişkin olmalısınız. Çocuğunuza sevginizi göstermenin ya da ona yardımcı olacak en iyi yolu bulmanın zor olduğu zamanlar vardır. Çocuğunuz sizi şaşırtan, canınızı sıkan ya da çok korkutan davranışlar gösteriyor olabilir. Bu tür davranışların bir bölümü, gelişme ve büyümenin normal sonuçları olabilir. Eğer çocukların ruh sağlığı hakkında daha çok şey öğrenmek istiyorsanız bu yazıyı okumaya devam edin.

Ruh Sağlığı Ne Demektir?

Ruh sağlığı, yaşam olayları karşısında neler düşündüğümüz, neler hissettiğimiz ve nasıl davrandığımızdır. Ruh sağlığı, kendimize, yaşamımıza ve tanıdığımız ve ilgilendiğimiz insanlara nasıl baktığımızdır.

Ayrıca ruh sağlığı, zorlanma karşısındaki davranışlarımızı, insanlarla kurduğumuz ilişkileri, tercihlerimizi ve seçimlerimizi belirler. Yaşamın her döneminde fiziksel sağlık kadar ruh sağlığı da önemlidir.

Ruh Sağlığı Problemleri

Bir çocuğun ateşinin yükseldiği kolayca anlaşılabilir, fakat ruh sağlığının bozulduğunu anlamak daha zordur. Çünkü ruh sağlığı ile ilgili problemler her zaman gözle görülmeyebilir ama belirtilerini anlamak mümkündür. Ruh sağlığı problemleri teşhis edilebilmektedir. Ruh sağlığı uzmanları belirtilerle ilgili bilgileri toplamakta ve incelemektedirler.

Depresyon, kaygı, uyum ve yeme bozuklukları ve dikkat eksikliği/hiperaktivite ruh sağlığı problemlerinden bazılarıdır.

Ruh sağlığı problemleri, her beş çocuktan birinde herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir. Ne yazık ki, ruh sağlığı bozulan çocukların tahminen üçte ikisi ihtiyaçları olan yardımı almamaktadır. Pek çok çocuk ve ergen, kısa süreli bir tedavi görerek atlatabilecekleri ve ciddi bir ruh sağlığı problemine dönüşmeyebilen duygusal zorlanma dönemleri yaşarlar.

Örneğin, sevilen birinin kaybı, aile ilişkilerinde bir değişme bu tür problemlere yol açabilir.

Bir çocuğun ruh sağlığı zihinsel kapasitesi ile ilişkili değildir. Ruh sağlığı sorunları olmayan çocuklarınki gibi ruh sağlığı sorunları olan çocukların da zeka düzeyleri düşükten (zihinsel gerilik) yükseğe kadar değişebilir. Özel eğitim, fiziksel sağlık sorunları olan öğrencilerin ihtiyacı olduğu kadar; çeşitli ruh sağlığı sorunları olan çocukların ve ergenlerin de özel ihtiyaçlarını karşılamaya yardım eden okulların destek hizmetlerinden biridir. Özel eğitim alan herkesin ruh sağlığı sorunu olması gerekmediği gibi, ruh sağlığı sorunu olan her çocuk ve ergenin de özel eğitim alması gerekmemektedir.

Ciddi Duygusal Rahatsızlıklar

Çocuklar ve ergenler için "ciddi duygusal rahatsızlıklar" deyimi, günlük yaşamı ve evde, okulda ya da toplum içindeki işlevleri ciddi bir şekilde engelleyen rahatsızlıklar için kullanılır. Ciddi duygusal rahatsızlık her 20 gençten birinde herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir.

Bu tür ruh sağlığı sorunları, yardım edilmezse, okulda başarısızlığa, alkol ya da ilaç kullanımına, aile ile çatışmaya, şiddete ve hatta intihara yol açabilir.

Nedenler

Küçük çocukların ruh sağlığı sorunlarının temelindeki nedenlerin hepsini bilmiyoruz. Bu sorunların hem çevre hem de biyolojik yapıyla ilgili olduklarını biliyoruz. Biyolojik nedenler içinde, kalıtım, kimyasal dengesizlik ve merkezi sinir sisteminin zarar görmesi sayılabilir. Tıp uzmanları bunlara nörobiyolojik beyin bozuklukları demektedirler.

Pek çok çevresel faktör çocukları tehlikeye sokabilir. Örneğin, şiddete, istismara, ihmale, ölüm ya da boşanma nedeniyle sevilen birinin kaybına ya da bozuk ilişkilere maruz kalan çocuklar için ruh sağlığı bozulma riski daha fazladır. Diğer risk faktörleri, ırk, cinsel yönelim, din ya da yoksulluk nedeniyle reddedilmeyi içerir. Vazgeçmeyin.

Çocuğunuz için doğru yardımı buluncaya kadar aramayı sürdürmeniz önemlidir. Bazı çocukların ve ailelerin psikolojik danışmaya ya da desteğe ihtiyaçları vardır. Diğerlerinin de tıbbi bakıma, ev bakımına, ayakta tedaviye, eğitim hizmetlerine, yasal yardıma, hakların korunmasına, yer değiştirmeye ya da danışmanlığa ihtiyaçları olabilir.

Bazı aileler, başkalarının ne söyleyeceğinden ya da ne düşüneceğinden korkarak yardım aramazlar. Bakımın maliyeti, sınırlı sigorta hakları ya da hiç bir sağlık sigortasının olmaması gibi başka engeller de çıkabilir. Bunlar aileniz için gerçek sorunlar olabilir ama tedavi gereklidir. Bazı ruh sağlığı yardım kurumları ya da toplum ruh sağlığı merkezleri, ailenin ödeme gücüne göre ücretleri ayarlayabilmektedirler. Yardım arama sizin çok sabırlı ve ısrarlı olmanızı gerektirebilir.

Çocuğunuzun Ruh Sağlığının Korunması

Ana ve baba olarak çocuğunuzun fiziksel güvenliğinden ve duygusal rahatlığından sorumlusunuz. Bir çocuğu büyütmenin tek bir doğru yolu yoktur. Ana-babalık tarzları değişir fakat çocuğunuz için yapılması gerekenler aynıdır. Aşağıdaki önerilerde eksiklik olabilir. Gelişim dönemleri, yapıcı problem çözme, disiplin tarzları ve diğer ana-babalık becerilerine ilişkin kütüphanelerde ve kitapçılarda yararlı kitaplar bulabilirsiniz.

Besleyici gıdalar, düzenli sağlık kontrolleri, aşı ve sporun yanısıra, çocuğunuza güvenli bir ev ve çevre sağlamak için elinizden geleni yapın. Çocuk gelişim dönemlerini öğrenin, böylece çocuğunuzun yapabileceğinden azını ya da fazlasını beklemeyin.

Çocuğunuzu duygularını ifade etmeye teşvik edin ve duygularına saygı gösterin. Çocuğunuza herkesin acı, korku, öfke ve kaygı yaşadığını anlatın. Bu duygularının kaynaklarını öğrenmeye çalışın. Çocuğunuzun öfkesini olumlu bir şekilde, şiddete başvurmadan göstermesine yardım edin.

Aranızdaki saygı ve güveni geliştirin. Anlaşamadığınızda bile sesinizi yükseltmeyin. İletişim kanallarını açık tutun.

Çocuğunuzu dinleyin. Çocuğunuzun anlayabileceği kelimeler ve örnekler kullanın. Onu soru sormaya teşvik edin. Rahatlık ve güven verin. Dürüst olun. Olumluluklar üzerinde durun. Her konuda konuşmaya istekli olduğunuzu gösterin.

Kendi problem çözme ve başetme becerilerinize bakın. İyi bir örnek misiniz? Eğer çocuğunuzun duygularından ve davranışlarından bunaldıysanız ya da kendi engellenmelerinizi ya da öfkenizi kontrol edemiyorsanız yardım arayın.

Çocuğunuzun yeteneklerine destek olun, sınırlılıklarını kabul edin. Hedefleri başka birinin beklentilerine göre değil çocuğunuzun yeteneklerine ve ilgilerine göre oluşturun. Başarılarını kutlayın. Çocuğunuzun yeteneklerini başka çocuklarınkilerle kıyaslamayın. Çocuğunuzu tek başına değerlendirin. Çocuğunuzla birlikte olmak için düzenli olarak zaman ayırın.

Çocuğunuzun bağımsızlığını destekleyin ve kendilik değerini artırmasına yardım edin. Yaşamın iniş çıkışlarında çocuğunuzun yanında olun. Çocuğunuzun problemlerin üstesinden gelebileceğine ve yeni yaşantılarla başedebileceğine güvendiğinizi gösterin.

Yapıcı, açık ve tutarlı bir disiplin uygulayın (Disiplin fiziksel ceza değildir, disiplin bir öğretim şeklidir). Bütün çocuklar ve aileler farklıdır; çocuğunuz için hangi yolun daha etkili olduğunu öğrenin. Olumlu davranışlarını onaylayın. Çocuğunuzun hatalarından